Mehmet Arslan
Giriş
Hegel’den
Feuerbach’a, oradan Marx’a uzanan hat, yalnızca üç düşünürün art arda
sıralanması değildir. Burada söz konusu olan, felsefenin temel çıkış noktasının
yer değiştirmesidir. Hegel’de merkezde mutlak tin bulunur. Feuerbach’ta bu
merkezin yerini insan alır. Marx’ta ise insan artık soyut bir öz olarak değil,
tarihsel-toplumsal ilişkiler içinde, pratik etkinlik yoluyla yaşayan ve üreten
bir varlık olarak kavranır.
Bu
dönüşümle birlikte din anlayışı, Tanrı kavramı, yabancılaşma teorisi ve emek
analizi de köklü biçimde değişir. Hegel’in sisteminde sanat, din ve felsefe,
aynı hakikatin farklı bilinç biçimleridir. Feuerbach bu yapıyı tersine
çevirerek teolojinin aslında antropoloji olduğunu ileri sürer. Marx ise
Feuerbach’ın bu hamlesini yeterli bulmaz; çünkü ona göre insan, ancak toplumsal
pratik ve üretim ilişkileri içinde gerçekten anlaşılabilir. Böylece din
eleştirisi, emek eleştirisine; Tanrı eleştirisi, toplumsal yabancılaşma
eleştirisine; spekülatif idealizm ise tarihsel materyalist eleştiriye dönüşür.
Hegel’in Enzyklopädie’sinde mutlak tin, sanat, din ve felsefe olarak üç biçimde
açılır; din ile felsefenin aynı içeriği farklı biçimlerde taşıdığı da burada
açıkça belirtilir.
Bu
makalenin amacı, bu hattı sistemli biçimde izlemektir. Önce Hegel’in mutlak tin
öğretisinde dinin ve Tanrı kavramının yerini ele alacağım. Ardından dinin neden
“hakikatin inanıldığı alan” olduğunu ve Vorstellung’dan Begriff’e, yani
tasarımdan kavrama geçişin neden zorunlu olduğunu açıklayacağım. Daha sonra
Feuerbach’ın Hegel eleştirisini ve Marx’ın bu eleştiriyi nasıl tarihsel
materyalist bir düzleme taşıdığını inceleyeceğim. Son olarak da 1844
Elyazmaları’ndaki yabancılaşmış emek çözümlemesini, bu genel teorik hattın
zorunlu sonucu olarak değerlendireceğim.
I.
Hegel’de mutlak tin: Sanat, din ve felsefe
Hegel’in
sisteminde mutlak tin, öznel tin ve nesnel tinin aşılmasından sonra ortaya
çıkar. Öznel tin bireysel bilinç, özbilinç ve düşünme etkinliğinin alanıdır.
Nesnel tin ise hukukun, ahlakın ve devletin dünyasında nesnelleşmiş
özgürlüktür. Mutlak tin ise tin’in artık yalnızca var olan ya da işleyen değil,
kendi hakikatini bilen ve kendisini kendi konusu haline getiren tin olmasıdır.
Hegel bunu açık biçimde, mutlak tinin kendisini bilinen hakikat olarak
tamamlaması şeklinde kurar.
Bu
en yüksek düzey üç biçimde görünür:
•
Sanat
•
Din
•
Felsefe
Sanatta
hakikat duyusal-sezgisel biçimde görünür. Dinde hakikat tasarım ve inanç
biçiminde bilinir. Felsefede ise hakikat kavram olarak düşünülür. Hegel’in
sistematik gücü burada yatar: sanat, din ve felsefe birbirinden kopuk alanlar
değil, aynı mutlak içeriğin farklı sunuluş kipleridir. Sanat, mutlak olanı
görünüşe getirir; din, onu temsil eder ve inanılır kılar; felsefe ise onu
kavramsal olarak bilir.
Din
bu üçlü içinde orta konumdadır. Sanattan daha yüksek bir biçimdir; çünkü
hakikati yalnızca tekil bir sanat yapıtında göstermeyip evrensel bir içerik
halinde sunar. Ama felsefeden daha aşağıdadır; çünkü bu içerik henüz kavramın
zorunluluğu içinde değil, tasarımın biçimi içinde verilir. Bu nedenle din,
hakikati gerçekten içerir; fakat henüz onu kavramsal olarak tamamlamaz.
II.
Dinde hakikatin “inanılması”
Hegel
“dinde hakikat inanılır” dediğinde, dini irrasyonel ya da yalnızca öznel
duyguya indirgenmiş bir alan olarak düşünmez. Tam tersine, din onun için bir
bilgi biçimidir. Fakat bu bilgi, kavramsal bilgi değil; Vorstellung, yani
tasarım biçiminde bilgidir. Burada hakikat imgeler, öyküler, semboller,
ritüeller, kutsal tarih ve ibadet biçimleri içinde ifade edilir. Hegel, din ile
düşünceyi birbirinden kesin biçimde ayıran modern anlayışı reddeder; insanın
dini olması, onun düşünen bir varlık olmasıyla bağlantılıdır.
Dindeki
temel figürler şunlardır:
•
Tanrı
•
yaratılış
•
vahiy
•
uzlaşma
•
cemaat
Bu
figürler boş imgeler değildir; hakikatin taşıyıcılarıdır. Fakat bu hakikat,
henüz kavram düzeyine yükselmiş değildir. Din, örneğin Tanrı ile insanın
uzlaşmasını söyler; felsefe ise bu uzlaşmanın zorunlu yapısını ve içsel
mantığını açıklar.
Din,
Hegel’de yalnızca bireysel içsellik değildir. Mutlak tin dinde “kendi
cemaatinde var olan ruh” olarak düşünülür. Bu nedenle din, bireyin iç dünyasına
çekilmiş bir duygu değil, kolektif ve tarihsel bir bilinç biçimidir. İbadet,
ritüel, anma, dua ve ortak inanç burada merkezi önem taşır. Hakikat yalnızca
düşünülmez ya da sezilmez; aynı zamanda topluluk içinde yaşanır.
Ne
var ki dinin sınırı da tam burada yatar. Tasarım biçimi, hakikatin momentlerini
çoğu zaman birbirinden dışsal biçimde sunar. Tanrı, dünya ve insan; sonsuz ile
sonlu; yaratılış, düşüş ve kurtuluş, genellikle anlatısal ve imgesel bir
düzlemde belirir. Bu yapı, hakikati taşır; fakat henüz onu kavramsal zorunluluk
içinde birleştirmez. Bu yüzden din eksik değildir; fakat tamamlanmamıştır.
III.
Vorstellung’dan Begriff’e: Dinden felsefeye geçiş
Hegel’in
din felsefesindeki en kritik geçiş, Vorstellung’dan Begriff’e, yani tasarımdan
kavrama geçiştir. Bu geçiş, dinin reddedilmesi değil; onun içeriğinin felsefi
biçimde yeniden kurulmasıdır. Din, Tanrı’yı, yaratılışı, vahyi ve uzlaşmayı
tasarımlar halinde ifade eder. Felsefe ise bunların içsel bağını, zorunluluğunu
ve spekülatif anlamını gösterir. Bu nedenle din ile felsefe arasında içerik
bakımından mutlak bir kopuş yoktur; fark biçimdedir. Hegel, felsefenin sanat ve
dinin birliği olduğunu ve onların içeriğini kavramsal olarak bildiğini açıkça
söyler.
Bu
dönüşümün mantığı şudur: Dinsel tasarımda Tanrı ile dünya, sonsuz ile sonlu,
ilahi ile insani çoğu zaman dışsal biçimde yan yana gelir. Kavram ise bunların
birbirine nasıl içkin olduğunu açığa çıkarır. Örneğin yaratılış, felsefi
düzeyde ideanın ya da mutlak tinin kendini dışsallaştırması olarak okunur.
Vahiy, mutlakın kendisini bilinir hale getirmesidir. Uzlaşma ise tinin kendine
dönüşüdür. Bu yüzden felsefe, dinin düşmanı değildir; dinin hakikatinin
düşünsel açıklamasıdır.
Hegel’in
Teslis okuması da bu bağlamda anlaşılmalıdır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh,
yalnızca teolojik figürler değildir; mutlakın kendinde olması, dışsallaşması ve
kendine dönüşünün spekülatif momentleri olarak düşünülür. Dolayısıyla dinin
anlattığı şeyi felsefe kavram düzeyinde yeniden üretir. Dinde hakikat inanılır;
felsefede aynı hakikat düşünülür ve gerekçelendirilir.
IV.
Hegel’de Tanrı kavramı: Mutlak tin neden kendini dışsallaştırır?
Hegel’in
Tanrı kavramı geleneksel teizmin statik Tanrı anlayışından farklıdır. Tanrı
burada dünyadan dışarıda duran değişmez bir varlık değil; mutlak tin olarak,
kendi içeriğini dışsallaştıran, doğa ve tarih içinde görünür hale gelen ve
sonunda kendine dönen süreçsel bir gerçekliktir. Bu nedenle temel soru şudur:
Mutlak neden yalnızca kendi içinde kalmaz da dışsallaşır?
Hegel’in
cevabı, özbilincin dolayım gerektirmesidir. Bir varlık, kendini gerçekten
bilmek istiyorsa, kendisini yalnızca kendi içinde kapalı halde tutamaz.
Kendisini nesneleştirmeli, karşısına koymalı ve sonra bu karşısına konmuş olanı
aşarak kendine dönmelidir. Başka deyişle, kendini bilme ancak kendinden çıkma,
kendini başka biçimde bulma ve geri dönme yoluyla mümkündür. Bu nedenle
dışsallaşma, mutlak tinin bir kazası değil; özbilincinin zorunlu momentidir.
Hegel’in mutlak tin öğretisinde bu yapı, sanat, din ve felsefe boyunca
tamamlanır.
Bu
süreçte doğa, tarih, toplum ve bilinç, mutlak tinin yalnızca dışsal sahneleri
değildir; onun kendi kendisini gerçekleştirme uğraklarıdır. Hegel’e göre
Tanrı’nın vahyi de bu yüzden anlaşılmalıdır: Tanrı, kendisini gizleyen değil;
tin olduğu için kendisini açan, görünür kılan ve bilinir hale getiren
mutlaklıktır. Fakat tam bu noktada Hegel’in sistemi eleştiriye açılır. Çünkü
mutlak tin gerçek özne haline geldiğinde, insan ve toplumsal dünya kolayca onun
yalnızca momentleri gibi görünmeye başlar.
V.
Feuerbach: Teolojinin antropolojiye çevrilmesi
Feuerbach’ın
Hegel eleştirisi tam burada başlar. Onun temel tezi şudur: Tanrı, insanın kendi
özünün yabancılaştırılmış yansımasıdır. Başka bir ifadeyle, teoloji gerçekte
antropolojidir. İnsan kendi özsel güçlerini — akıl, sevgi, isteme, iyilik,
kudret — kendisinden ayırır, onları aşkın bir varlığa yükler ve sonra bu kendi
ürününe yabancı bir güç gibi boyun eğer.
Böylece
Feuerbach, Hegel’in idealist hareketini tersine çevirir. Hegel’de insan, mutlak
tinin kendisini bildiği yerdi. Feuerbach’ta ise “Tanrı” denilen şey, gerçekte
insanın kendi özünün projeksiyonundan başka bir şey değildir. Hegel’in
spekülatif felsefesi, bu bakımdan rasyonelleştirilmiş teolojidir.
Feuerbach’ın
büyük katkısı, gerçek özneyi yeniden belirlemesidir: mutlak tin değil, somut ve
duyusal insan. Ancak onun sınırı da buradadır. Çünkü Feuerbach’taki insan,
henüz tarihsel, sınıfsal, siyasal ve üretimsel belirlenimleri olan toplumsal
insan değildir. O hâlâ oldukça soyut bir “insan özü”dür.
VI.
Marx: Antropolojiden tarihsel materyalizme
Marx,
Feuerbach’ın Hegel eleştirisini önemli bir ilerleme olarak görür; fakat onun
orada kalmasını yetersiz bulur. Çünkü ona göre mesele yalnızca dini insanın
ürünü olarak açıklamak değildir. Asıl soru şudur: İnsan neden kendi özünü böyle
yabancılaştırılmış biçimlerde üretir?
Marx’ın
cevabı toplumsaldır. İnsan soyut bir öz değil; toplumsal ilişkiler ağı içinde
yaşayan, çalışan, üreten, mülkiyet ilişkilerine giren ve siyasal biçimler
içinde yer alan tarihsel bir varlıktır. Bu nedenle din, yalnızca bilinçteki bir
yanılsama değildir; tersine dönmüş bir dünyanın tersine dönmüş bilincidir.
Dinin eleştirisi bu yüzden, devletin, hukukun, ekonominin ve toplumsal yapının
eleştirisine geçmek zorundadır.
Burada
yabancılaşma kavramı da değişir. Feuerbach’ta yabancılaşma, insanın özünü
Tanrı’ya devretmesidir. Marx’ta ise bu, daha derin bir toplumsal
yabancılaşmanın yalnızca ideolojik görünüşüdür. Asıl yabancılaşma, insanın
kendi emeği, kendi ürünleri, kendi toplumsal ilişkileri ve kendi dünyası
karşısında güçsüzleşmesidir. Böylece yabancılaşma, bilinç düzeyinden
maddi-pratik toplumsal ilişki düzeyine taşınır.
Marx’ın
yeniliği tam buradadır: insan özü, tek tek bireylerin içinde duran soyut bir öz
değil; toplumsal ilişkilerin toplamıdır. O halde yabancılaşmanın çözümü de
yalnızca dinsel yanılsamayı çözmek değil; onu üreten toplumsal düzeni
dönüştürmektir.
VII.
1844 Elyazmaları: Yabancılaşmış emeğin dört boyutu
Marx’ın
1844 Elyazmaları, Hegel’den Feuerbach’a ve oradan tarihsel materyalizme geçişin
en yoğun düğüm noktalarından biridir. Burada yabancılaşma ilk kez sistematik
biçimde emek temelinde çözümlenir. Marx’ın çıkış noktası iktisadidir: işçi ne
kadar çok üretirse, o kadar yoksullaşır; şeyler dünyasının değeri arttıkça
insan dünyası değersizleşir. Bu yapıdan hareketle Marx, yabancılaşmış emeği
dört boyutta inceler.
1.
Ürüne yabancılaşma
İlk
boyutta işçinin emeğinin ürünü, ona ait bir güç olarak geri dönmez. İşçi
yaşamını ve emeğini nesneye koyar; fakat ortaya çıkan ürün ona değil, başkasına
ait olur. Böylece ürün, işçinin öz-gerçekleşmesi değil; onun karşısında duran
yabancı bir güç haline gelir.
Buradaki
önemli nokta şudur: sorun nesnelleşmenin kendisi değildir. İnsan zaten dünyayı
dönüştürerek, nesneler yaratarak kendisini nesnelleştirir. Sorun, bu
nesnelleşmenin kapitalist toplumsal biçim altında, işçiden koparak ona karşı
bir egemenlik ilişkisine dönüşmesidir. Ürün, işçinin yaşam gücünün bir ifadesi
olmaktan çıkar; yabancı mülkiyet olarak karşısına dikilir.
2.
Etkinliğe yabancılaşma
Ürün
yabancıysa, üretim etkinliği de yabancıdır. İşçi çalışırken kendini
gerçekleştirmez; tersine, kendini yadsır. Çalışma özgür bir yaşam etkinliği
değil, dışsal bir zorunluluk haline gelir. İnsan emekte kendini evinde
hissetmez; ancak emek dışındayken kendine ait olduğunu duyar.
Bu
nedenle emek, insanın özsel gücünün açılması olmaktan çıkar; yalnızca yaşamak
için katlanılan bir araç olur. Marx burada çalışmanın özünün tersine
çevrildiğini gösterir: insanı geliştirmesi gereken etkinlik, insanı tüketen ve
ona yabancı olan bir mecburiyete dönüşür.
3.
Türsel varlığa yabancılaşma
Marx’ın
üçüncü boyutu, metnin en felsefi kısmıdır. İnsan yalnızca bireysel bir canlı
değil; bilinçli, özgür ve evrensel bir türsel varlıktır. İnsanı hayvandan
ayıran şey, yalnızca ihtiyaç anında değil, özgürce ve bilinçli biçimde de
üretmesidir. İnsan, üretirken yalnızca nesne üretmez; kendi dünyasını, kendi
ortak-insani varlığını da kurar.
Yabancılaşmış
emekte bu yapı tersine döner. İnsanın özgür türsel etkinliği, yalnızca fiziksel
hayatta kalmanın aracı haline gelir. Böylece insanın insani özü, kendi aleyhine
çalışan toplumsal biçim tarafından bastırılır. İnsan normalde çalışarak
insanlaşır; yabancılaşmış emekte ise çalışarak kendi insanlığından uzaklaşır.
4.
Diğer insanlara yabancılaşma
İnsan
ürüne, etkinliğe ve türsel özüne yabancılaşmışsa, kaçınılmaz olarak diğer
insanlara da yabancılaşır. Çünkü işçiye ait olmayan ürün, bir başka insana ait
olmak zorundadır. İşçinin emeği ve etkinliği üzerinde denetim kuran bu “başka
insan”, sınıfsal olarak kapitalisttir. Böylece yabancılaşma, yalnızca insan ile
nesne arasında değil; insan ile insan arasında kurulan toplumsal tahakküm
ilişkisi haline gelir.
Burada
yabancılaşmanın sınıfsal boyutu görünür olur. İşçinin kaybı, başkasının gücü
olarak birikir. Özel mülkiyet ve sınıf egemenliği, yabancılaşmış emeğin
toplumsal biçimi olarak ortaya çıkar.
VIII.
Hegel, Feuerbach ve Marx arasındaki sistematik ilişki
Bu
üç düşünür arasındaki ilişki basit bir reddediş zinciri değildir. Burada
belirli bir diyalektik ilerleme vardır.
Hegel’de
yabancılaşma, mutlak tinin zorunlu özhareketinin bir momentidir. Feuerbach bu
yapıyı tersine çevirir ve yabancılaşan şeyin mutlak değil, insan olduğunu
söyler. Marx ise bu antropolojik ters çevirmeyi de yeterli bulmaz; insanı
tarihsel-toplumsal pratik içinde düşünerek yabancılaşmayı maddi üretim
ilişkilerine yerleştirir.
Bu
yüzden Marx’ın teorik gücü, Hegel’in diyalektik çekirdeğini koruyup onu
idealist formdan kurtarmasında yatar. Aynı şekilde Marx, Feuerbach’ın insan
merkezli hamlesini de toplumsal ve tarihsel somutluk düzeyine taşır. Hegel
olmadan yabancılaşmanın diyalektik yapısı tam anlaşılamaz; Feuerbach olmadan
idealist öznenin ters çevrilmesi mümkün olmaz; Marx olmadan da yabancılaşma
gerçek maddi zemine yerleştirilemez.
Sonuç
Hegel’den
Feuerbach’a ve Marx’a uzanan çizgi, spekülatif metafizikten toplumsal
gerçekliğin eleştirisine geçiş çizgisidir.
Hegel’de
din, mutlak tinin zorunlu bir görünüş biçimidir. Burada hakikat inanılır; ama
henüz kavram olarak tam bilinmez. Feuerbach, bu yapıyı tersine çevirerek
Tanrı’yı insan özünün yabancılaştırılmış izdüşümü olarak yorumlar. Marx ise bu
eleştiriyi daha ileri taşır ve yabancılaşmanın temelini dini bilinçte değil,
emek sürecinde, özel mülkiyette ve toplumsal ilişkilerde bulur.
Böylece
özgürleşme anlayışı da değişir. Hegel’de özgürleşme, mutlak bilginin kendi
kendisini kavramasıdır. Feuerbach’ta özgürleşme, dinsel projeksiyonun insana
geri çevrilmesidir. Marx’ta ise özgürleşme, insanın kendi emeği, ürünleri ve
ortak toplumsal dünyası üzerindeki kolektif denetimini yeniden kazanmasıdır.
Tam
da bu nedenle Marx’ın yabancılaşma teorisi, Hegel’in yalnızca bir düzeltmesi
değildir. O, burjuva toplumunun devrimci eleştirisine açılan eşiği oluşturur.
Çünkü burada mesele artık yalnızca hakikatin ne olduğu değil; insanın, kendi
yarattığı toplumsal güçlerin egemenliği altında yaşamaktan nasıl
kurtulacağıdır.
