MAR
1.0
Giriş: Eserin Çerçevesi ve Yazarın Yaklaşımı
Alâeddin
Şenel'in Siyasal Düşünceler Tarihi adlı eseri, alanındaki pek çok
çalışmadan temel bir noktada ayrılır: Siyasal düşünceyi, içinde doğduğu
toplumsal ve ekonomik yapıların bir yansıması ve ürünü olarak ele alan
materyalist bir yaklaşımı benimser. Yazar, fikirleri kendi tarihsel
bağlamlarından ve maddi üretim koşullarından soyutlayarak incelemek yerine,
onları toplumsal evrimin kaçınılmaz bir parçası olarak konumlandırır. Bu
yaklaşım, siyasal kuramları yalnızca büyük düşünürlerin zihinlerinin birer
ürünü olarak değil, aynı zamanda sınıf mücadelelerinin, teknolojik gelişmelerin
ve üretim biçimlerindeki dönüşümlerin bir ifadesi olarak analiz eder.
Yazar
Alâeddin Şenel, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde uzun yıllar ders vermiş bir
akademisyendir. Ancak 1982 yılında, YÖK'ü ve 1402 sayılı yasanın uygulamalarını
protesto ederek üniversiteden ayrılmıştır. Yazarın kendi önsözünde belirttiği
üzere, bu ayrılığın ardından yaşamını çevirilerle kazanmak zorunda kalması,
eseri üzerinde planladığı geliştirmeleri yapmasına olanak tanımamıştır. Hatta
yayıncının ve okurların talepleri doğrultusunda, kitabın "Kısaltılmış
Basım" olarak yayımlanması gerekmiştir. Bu bağlam, eserin yoğunlaştırılmış
ve doğrudan konuya odaklanan tonunu şekillendirmiş, aynı zamanda Şenel'in
bilimsel üretimin "geçim güvencesi" gibi maddi koşullara ne denli
bağlı olduğunu kendi yaşamı üzerinden vurgulamasına neden olmuştur.
Şenel'in
yaklaşımının en belirgin özelliklerinden biri, siyasal düşünce tarihini
devletin ya da felsefenin doğuşuyla değil, insanlığın "biyolojik evrimden
toplumsal evrime" geçişiyle başlatmasıdır. Bu başlangıç noktası, devletin
ve siyasetin kökenlerini anlamak için, sınıfların ve toplumsal artının henüz
ortaya çıkmadığı ilkel topluluk yapısını incelemenin zorunlu olduğunu ortaya
koyar.
Bu
analiz, Şenel'in izinden giderek, ilkel toplulukların eşitlikçi yapılarından ve
sihirsel düşünüşünden başlayacak; uygarlığın, toplumsal artının ve devletin
doğuşunu inceleyecek; Yunan öncesi ve çağdaşı imparatorlukların dinsel
ideolojilerinden geçerek Antik Yunan, Roma, Orta çağ ve nihayet modern çağın
seküler siyasal kuramlarına uzanan evrimsel çizgiyi takip edecektir.
2.0
İlkel Topluluk: Toplum ve Düşünüşün Kökenleri
Alâeddin
Şenel, siyasal düşünceler tarihini ilkel topluluklarla başlatarak, devletin ve
uygarlığın kökenlerini anlamak için stratejik bir temel oluşturur. Düşünürlerin
devletin ortaya çıkışına dair kurgusal spekülasyonlarına odaklanmak yerine,
devletin gerçekte nasıl ortaya çıktığını kavramanın önemini
vurgular. Bu nedenle, devletin olmadığı, sınıfların bulunmadığı ve eşitlikçi
ilişkilerin hâkim olduğu bu uzun dönemi analiz etmek, daha sonraki tüm
toplumsal ve siyasal farklılaşmaları anlamak için bir başlangıç noktası sunar.
2.1
İnsanlık Tarihinin Ana Çizgileri
Şenel,
milyonlarca yıllık insanlık tarihini, üretim biçimleri ve toplumsal
örgütlenmedeki değişimler ekseninde üç ana döneme ayırarak inceler:
• Eski
taş Çağı: Bu dönemde insan yaşamı, doğada hazır bulunan kaynaklara el
koyan "asalak" bir ekonomiyle şekillenmiştir. Başlangıçta kadın ve
erkeğin benzer işleri yaptığı "toplayıcılık" evresinden, erkeklerin
avcılık, kadınların ise toplayıcılıkla uzmanlaştığı "birinci toplumsal iş bölümü"ne
geçilmiştir. Bu iş bölümü, gevşek "sürü" örgütlenmesini, üyelerin
birbirine geçim alanında da bağlandığı daha organize "takım"
birliğine dönüştürmüştür. Son buzul çağında ortaya çıkan "uzman
avcılık" (mamut, ren geyiği gibi iri sürü hayvanlarının avı),
topluluklara önemli avantajlar sağlamıştır:
◦ Artı
Besin ve Boş Zaman: Büyük avlar, topluluğa uzun süre yetecek besin
sağlayarak "artı besin" ve geçim dışı faaliyetler için "boş
zaman" yaratmıştır.
◦ Toplumsal
Dönüşüm: Bu olanaklar, mağara resimleri ve heykelcikler gibi sanatsal
ve düşünsel faaliyetlerin doğmasına zemin hazırlamıştır. Av mevsimlerinde
birden fazla takımın bir araya gelmesi, totem inancına dayalı, üyeleri arasında
evlenmeyi yasaklayan (egzogami) "klan" yapısının ve
klanların birleşmesiyle "kabile" örgütlenmesinin
ortaya çıkışını tetiklemiştir.
(“Asalak”
ekonomi kavramlaştırması bir oksimorondur. Ekonomi, üretme eylemini varsayar.
“Asalaklık” ise tek yönlü yararlanma ve ilişkilendiği unsura zarar verme
anlamına gelir. Bize göre eski taş çağında yapılan avcılık ile toplayıcılık,
primitif de olsa bir ürün oluşturma ve üretim eylemini içerir. Bu dönemde
doğadaki bir canlı olan ve toplumsallaşmaya başlayan insanlar, asalaklık
özelliği göstermez. Avcı-toplayıcı toplulukları "doğaya asalak"
olarak nitelemek, onların doğayı derinlemesine tanıma, mevsimsel döngüleri
yönetme ve karmaşık alet teknolojileri geliştirme gibi aktif "üretim
öncesi" emek süreçlerini göz ardı eder. Bu dönemdeki doğadan yararlanma
biçimini 'asalaklık' olarak değil, doğayı dönüştürme potansiyelini barındıran
aktif bir geçim stratejisi olarak okumak gerekir. -MAR)
(Modern
antropolojik bulgular, erken topluluklarda "anaerkillik" (kadının
erkek üzerinde otorite kurması) yerine "eşitlikçi akrabalık"
yapılarının olduğunu göstermektedir. Kadının toplayıcılık yoluyla besinin
%60-80'ini sağladığı toplumlarda bir "cinsiyet hiyerarşisi" değil,
karşılıklı bir bağımlılık ve statü eşitliği söz konusudur. Sınıflı toplumla
birlikte gelen mülkiyet, kadının statüsünü "ev içine" hapsederek
düşürmüştür (Engels’in belirttiği "kadın cinsinin tarihsel yenilgisi".
-MAR)
• Orta
taş Çağı: Buzul çağının sona ermesiyle uzman avcılık koşulları ortadan
kalkmış, iri hayvan sürülerinin yerini orman hayvanları almıştır. Bu dönemde ok
ve yayın yaygınlaşmasıyla tekil avcılık öne çıkmış, "küçük taş
başlıklar" (mikrolitler) karakteristik araçlar haline gelmiştir. Özellikle
Yakındoğu'da, "yabanıl tahıl devşiriciliği" yeniden
önem kazanarak bir sonraki büyük devrimin temellerini atmıştır.
• Yeni
taş Çağı: Gordon Childe'ın "Neolitik Devrim" olarak
adlandırdığı bu dönem, insanlığın asalak ekonomiden üretici ekonomiye geçişini
ifade eder. Bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi, tarihin en önemli
dönüm noktalarından biridir.
(Tarıma
geçiş 3000 yıl süren, zorunlu olmayan, bazı örneklerde geri dönülen, bazı coğrafyalarda
hiç yaşanmamış bir tarihsel kesittir -MAR)
◦ İkinci
Toplumsal İş bölümü: Bu devrim, topluluklar arasında bir iş bölümüne
yol açmıştır: bitki üretimiyle uğraşan çiftçi topluluklar ile
hayvan yetiştiren çoban topluluklar. Bu, "ikinci toplumsal iş bölümü"dür.
◦ Sonuçları: Üretimle
birlikte göçebe yaşam yerini yerleşik yaşama bırakmış, bu da
mal birikimini, mülkiyet kavramını ve biriken malları ele
geçirme amacını taşıyan organize savaşları beraberinde
getirmiştir.
◦ Toplumsal
Artı Üretme Gizilgücü: Yeni taş çağı çiftçi toplulukları, eşitlikçi
yapıları nedeniyle henüz toplumsal artı üretmeseler de, tükettiklerinden
fazlasını üretme potansiyeline, yani Şenel'in ifadesiyle "toplumsal artı
üretme gizilgücü"ne sahip olmuşlardır. Bu potansiyel, uygarlığa geçişin
temelini oluşturacaktır.
(Modern
antropoloji, Neolitik dönemde "saf çoban" ve "saf çiftçi"
ayrımının Şenel’in belirttiği kadar keskin olmadığını; çoğu topluluğun karma
ekonomi (agro-pastoralizm) uyguladığını belirtir. Keskin ayrışma ve göçebe
çobanların bir "sınıf" gibi ortaya çıkışı, çok daha geç bir dönemde,
bozkır kültürlerinin uzmanlaşmasıyla (MÖ 3. bin sonları) gerçekleşmiştir. -MAR)
2.2
İlkel Topluluğun Düşünce Biçimi
Şenel'e
göre ilkel düşünce, modern insanın mantıksal ve bilimsel düşünüşünden farklı,
kendine özgü niteliklere sahiptir.
• İlkel
Düşüncenin Nitelikleri:
◦ Somut
Düşünüş: İlkel insan, soyut kavramlardan çok, doğrudan gözlemlediği
somut nesneler ve olaylar üzerinden düşünür.
◦ Analojik
(Benzetmeci) Düşünüş: Çevresindeki dünyayı, benzerlikler ve zıtlıklar
kurarak anlamlandırır. Örneğin, Nuer kabilesinin ikizleri kuşlara, timsahları
da yumurtladıkları için ikizlere benzetmesi bu düşünüş biçiminin tipik bir
örneğidir. Simge ile simgelenen şeyin karıştırılması eğilimi güçlüdür.
◦ Sihirsel
Düşünüş: Doğaya egemen olamayan ilkel insan, olayların gerçek
nedenlerini kavramak yerine, onlara keyfî nedenler yakıştırır ve bu "gölge
nedenleri" etkileyerek sonucu değiştirebileceğine inanır. Mağara duvarına
av hayvanı resmi çizerek avın bereketli olacağına inanmak ya da gebe kadın
heykelciği yaparak doğumları artırmayı ummak, sihirsel düşünüşün
yansımalarıdır.
(Bize
göre ilksel eşitlikçi topluluklarda bu düşünüş biçimleri yanı sıra primitif de
olsa realist düşünüş, günlük pratiklerde var olmalıdır. Beslenme, barınma,
ısınma gibi ihtiyaçların karşılanmasında, hastalıklara yönelik ilkel sağaltım
tekniklerinin uygulanmasında realist düşüncelerle de hareket etmiş
olmalıdırlar. -MAR)
• Çağlara
Göre Düşünüşün Evrimi:
◦ Eski
taş ve Orta taş: Düşüncenin odağında, insanın yaşamını doğrudan
belirleyen doğa vardır. Mağara resimlerinde insan figürlerinin
azlığı, bu doğa merkezli bakış açısını yansıtır.
◦ Yeni
taş: Üretimin başlamasıyla insan, doğa karşısında edilgin bir konumdan
etkin bir konuma geçer. Bu dönüşüm, düşüncenin odağının doğadan insana kaymasına
neden olur. İnsan, kendi eylemleriyle doğayı değiştirebildiğini gördükçe,
doğadaki denetleyemediği güçleri de insan gibi irade sahibi varlıklar olarak
hayal etmeye başlar. Bu süreçte, atalarının ruhlarının yaşadığına dair inançlar
(ata kültü) ve toprağın doğurganlığını kadın doğurganlığına
benzeten ana tanrıça inançları belirginleşir.
Şenel,
bu dönemi "sihirsel düşünüşten dinsel düşünüşe geçiş" olarak
tanımlar. Doğaüstü güçlere dair inançlar artsa da, Şenel, bu dönemin tam
anlamıyla dinsel olarak nitelendirilemeyeceğini, çünkü "tapınma"
kavramının henüz oluşmadığını vurgular. Ona göre, tanrılara boyun eğme ve
yalvarma eylemi, yöneten-yönetilen ayrımının olmadığı eşitlikçi bir toplumda
zihinsel bir karşılık bulamaz; bu kavram ancak sınıflı ve devletli toplumun
hiyerarşik yapısıyla birlikte ortaya çıkacaktır.
(Şenel'in
"önce sınıflaşma sonra tapınma" şeması, Göbeklitepe buluntularıyla
sarsılmıştır. Göbeklitepe, henüz yerleşik hayata ve sınıflı topluma geçmemiş
avcı-toplayıcıların devasa dinsel yapılar inşa edebildiğini göstermiştir. Bu
durum, dinsel organizasyonun devletin bir sonucu değil, bazen devletleşmeyi
tetikleyen bir ön koşul olabileceğini (ideolojik motivasyonun kolektif emeği
örgütlemesi) düşündürmektedir. Göbeklitepe keşfi, dinsel organizasyonun bazen
ekonomik artıdan da önce gelerek toplumsal iş birliğini tetikleyebileceğini
kanıtlamıştır.-MAR)
İlkel
toplulukların eşitlikçi yapıları ve ortak mülkiyete dayalı düzenleri, onları
binlerce yıl boyunca ayakta tutmuş ancak toplumsal artı üretememeleri,
uygarlığa kendi iç dinamikleriyle geçmelerine engel olmuştur. Uygarlığa geçiş,
bu durağan yapıyı kıracak bir dış etkiyi gerektirecektir.
3.0
Uygarlığa Geçiş: Toplumsal Artı, Sınıflar ve Devletin Doğuşu
Alâeddin
Şenel'in tezinin merkezinde, uygarlığa geçişi tetikleyen ana mekanizmanın "toplumsal
artı" olduğu düşüncesi yer alır. Toplumsal artı, bir topluluğun
tükettiğinden daha fazlasını üretmesi ve bu fazlalığın doğrudan üretimde
çalışmayan kesimler (yöneticiler, askerler, din adamları, zanaatkârlar)
tarafından kullanılmasıdır. Şenel, bu kritik adımın ilkel topluluğun kendi iç
gelişimiyle değil, onu sistematik olarak artı üretmeye zorlayan bir dış etkiyle
atıldığını savunur.
3.1
İlk Uygar Toplumun Doğuşu
Tarihteki
ilk uygar toplumun doğuşu, iki temel koşulun bir araya gelmesiyle mümkün
olmuştur:
• Çobanların
Çiftçiler Üzerine Çöreklenmesi (Gerekli Koşul): Franz Oppenheimer ve
İbn Haldun gibi düşünürlere atıfla Şenel, devletin kökenini savaşçı, göçebe
çoban toplulukların; barışçıl, yerleşik çiftçi topluluklar üzerinde egemenlik
kurmasına bağlar. Göçebeler, "vur-kaç" yağmacılığı yerine, çiftçilerin
üzerine kalıcı bir egemen sınıf olarak yerleşmiş, onları koruma karşılığında
sistematik olarak artı ürün vermeye zorlamıştır. Bu, düzenli bir toplumsal artı
üretiminin başlangıcı için gerekli koşulu sağlamıştır.
(Oppenheimer’ın
"Fetih Kuramı" (göçebelerin yerleşikleri zapt etmesi), devletin
kökeni için artık tek ve mutlak bir model olarak kabul edilmemektedir. Güncel
arkeoloji, Mezopotamya’da devletin dışarıdan gelen bir fatih gruptan ziyade,
yerel tapınak bürokrasisinin (Uruk örneğinde olduğu gibi) kendi içinden
evrildiğini göstermektedir. Ayrıca, Göbeklitepe gibi buluntular, devlet benzeri
karmaşık organizasyonların "tarım ve artı üründen önce"
dinsel/ideolojik nedenlerle de başlayabileceğini düşündürmektedir. -MAR)
• Özel
Çevresel Koşullar (Yeterli Koşul): Ancak bu egemenlik ilişkisi tek
başına uygarlığa geçiş için yeterli değildir; Jericho gibi
örnekler, bu modelin tek başına kalıcı bir uygarlığa dönüşemediğini
göstermektedir. Şenel'e göre yeterli koşul, "özel çevresel
koşullar"dır. Tarihteki ilk uygarlık olan Sümer örneğinde
bu koşul, Fırat ve Dicle nehirlerinin taşkın ovalarıdır. Bu bataklık arazileri
tarıma elverişli hale getirmek, bireysel çabaları aşan, büyük sulama
tarımı gibi kitlesel ve organize bir çalışmayı zorunlu kılmıştır. Bu
büyük projeleri organize eden ve yöneten din adamları, elde edilen
muazzam toplumsal artının denetimini de ele geçirmiştir.
• Kentin
ve Kent Devletinin Doğuşu: Toplumsal artının toplandığı tapınakların
etrafında nüfus yoğunlaşmış ve köyler, içinde farklı sınıfları barındıran kentlere dönüşmüştür.
Kent ve çevresindeki köyler arasında ekonomik, toplumsal ve siyasal bir
bütünleşme ortaya çıkmıştır. Bu süreç, yöneten (askerler, din adamları) ve
yönetilen (çiftçiler, köleler) ayrımını kurumsallaştıran, ordusu, yasaları ve
meşrulaştırıcı ideolojisiyle ilk devlet biçimi olan "kent devleti"ni
doğurmuştur.
(Tarih
derslerinde genellikle tarımın başlamasıyla birlikte hemen devletlerin
kurulduğu, kralların ortaya çıktığı ve toplumun sınıflara ayrıldığı anlatılır.
Ancak son yıllarda yapılan arkeolojik keşifler, insanlık tarihinin bu kadar
"düz bir çizgi" olmadığını kanıtlıyor.
Genellikle
"nüfus arttıkça yönetim zorlaşır, bu yüzden bir yönetici sınıfa ihtiyaç
duyulur" diye düşünülür. Fakat Çatalhöyük ve Erken Uruk
örnekleri bu yargıyı sarsmaktadır:
- Çatalhöyük
(Eşitlikçi Mega-Yerleşim):
MÖ 7000'li yıllarda Konya Ovası'nda binlerce insanın yaşadığı bu dev
yerleşimde tarım yapılıyordu ama ortada bir "devlet" yoktu.
Evlerin boyutları birbirine çok yakındı; ne bir saray ne de bir kral
mezarı bulundu. Yani insanlar, 2000 yıl boyunca sınıfsal bir uçurum
yaratmadan, artı-ürünü (fazla tahılı) merkezi bir otoriteye teslim
etmeden, hane bazlı bir paylaşım ekonomisiyle bir arada yaşamayı
başardılar.
- Uruk
(Başlangıçtaki Meclis Yönetimi): Sümer uygarlığının kalbi olan Uruk kenti, tarih
sahnesine doğrudan bir "tiranlık" olarak çıkmadı. Mezopotamya’da
kentler büyürken, başlangıçta kararların halk meclislerinde alındığına
dair güçlü bulgular vardır. Devletleşme ve kralların mutlak güç kazanması,
bu kolektif yönetim mekanizmalarının zamanla aşınmasıyla gerçekleşen bir
"sapma" gibidir.
Devletin
oluşumu, her coğrafyada aynı sebeplerle (örneğin sadece savaş veya sadece
kıtlık) gerçekleşmemiştir. Coğrafi ve toplumsal dinamikler süreci
belirlemiştir:
- Nehir
Vadileri (Hidrolik Dinamik): Mezopotamya, Mısır ve Çin gibi bölgelerde, devasa
nehirlerin taşkınlarını kontrol etmek ve sulama kanalları açmak için
binlerce kişinin organize edilmesi gerekiyordu. Bu organizasyon ihtiyacı,
zamanla emreden bir "bürokrasi" ve devlet sınıfını doğurdu.
- Kıt
Kaynaklar ve Savaş (Latin Amerika/And Dağları): Bazı coğrafyalarda ise verimli
toprakların sınırlı olması, topluluklar arası çatışmayı tetiklemiş; bu
durum savunma ihtiyacıyla birlikte askeri liderlerin kalıcı yönetici
sınıflara dönüşmesine yol açmıştır.
- İnanç
ve İdeoloji (Maya):
Bazı toplumlarda ise devlet, ortak bir inanç sistemini veya takvim
bilgisini (ekim-dikim zamanı için) elinde tutan "rahip-krallar"
etrafında şekillenmiştir.
Sonuç
olarak; tarıma geçiş ile devletin (ve beraberinde gelen sınıfsal baskının)
doğuşu arasında binlerce yıllık bir zaman dilimi vardır. İnsanlık tarihi, büyük
nüfusların bir arada yaşarken bile eşitlikçi kalabildiği uzun bir döneme
sahiptir. Devletleşme, her toplumda farklı bir "oluşturucu dinamik"
(sulama, savaş veya inanç) ile ortaya çıkmış, kaçınılmaz bir süreç değil,
tarihsel bir gelişme olmuştur. -MAR)
3.2
Toplumsal İş bölümünün Gelişimi
Toplumsal
artının varlığı, üretimden koparak farklı alanlarda uzmanlaşan yeni sınıfların
ortaya çıkmasını sağlamış ve toplumsal iş bölümünü derinleştirmiştir.
• Tarım-Sanayi
Farklılaşması: Toplumsal artı sayesinde beslenen zanaatkârlar
sınıfının doğması, tarım ile sanayinin (çömlekçilik, dokumacılık, madencilik
vb.) birbirinden ayrılmasına yol açmıştır. Bu "üçüncü toplumsal iş
bölümü", üretici güçlerde büyük bir sıçrama yaratmıştır.
• Kafa-Kol
İş bölümü: Toplumsal farklılaşma, zihinsel emek ile fiziksel emeğin de
ayrışmasını beraberinde getirmiştir.
◦ Din
adamları sınıfı, büyük sulama işlerini planlamak, mevsimleri takip etmek ve
tapınak hesaplarını tutmak gibi görevler üstlenerek takvim ve yazı gibi
buluşları gerçekleştirmiş ve kuramsal bilgiyi biriktirmiştir.
(Yazının
icadı (Sümer örneğinde), saf bir "kuramsal bilgi" arayışından ziyade,
ekonomik bir zorunluluktan doğmuştur. Denise Schmandt-Besserat’ın çalışmaları,
yazının tapınaklardaki rahiplerin felsefi düşüncelerinden değil, "token"
(hesap jetonları) adı verilen ticari kayıt sisteminden evrildiğini
kanıtlamıştır. Yani yazı, bir "muhasebe" aracı olarak zanaatkârlar ve
tüccarların pratik ihtiyaçlarıyla iç içe gelişmiştir. -MAR)
◦ Zanaatkârlar
sınıfı ise maden işleme, çömlekçilik gibi alanlarda pratik bilgiyi ve
teknik beceriyi geliştirmiştir. Bu iki bilgi türünün tapınak organizasyonu
içinde bir araya gelmesi, tekerlek, maden dökümcülüğü ve anıtsal yapılar gibi
teknolojik yeniliklerin önünü açmıştır.
Şenel'in
"Toplumsal Artı Sarmalı" şeması bu süreci özetler: Üretilen Toplumsal
Artı, yeni uzman sınıfların (din adamları, zanaatkârlar) doğmasını sağlar.
Bu Uzmanlaşma, yeni buluşlar ve daha iyi organizasyon yoluyla
üretkenlikte Verimlilik Artışı yaratır. Artan verimlilik
ise Daha Çok Artı üretilmesine yol açar ve bu döngü,
uygarlığın gelişimini besleyen bir motor görevi görür.
Kent
devletinin kurulması ve toplumsal artının yarattığı bu dinamik sarmal ile
birlikte uygarlık, artık Mezopotamya'dan dışarıya yayılmaya hazır, kendi
kendini besleyen bir model haline gelmiştir.
4.0
Yunan Öncesi ve Çağdaşı Uygarlıklar: İmparatorluklar ve Dinsel İdeolojiler
Bu
bölümde, Şenel'in eserinde iki ayrı başlık altında incelediği Yunan öncesi ve
çağdaşı uygarlıklar, bütüncül bir analiz sunmak amacıyla birleştirilerek ele
alınmaktadır. Mezopotamya'da doğan uygarlık modeli, kısa sürede komşu
coğrafyalara yayılarak farklı çevresel ve toplumsal koşullara göre uyarlandı.
Bu süreçte ortaya çıkan imparatorluklar, düzeni sağlamak ve egemenliklerini
pekiştirmek için karmaşık yönetim sistemleri geliştirdiler. Alâeddin Şenel, bu
dönemde gelişen dinsel düşünüşü, egemen sınıfların toplumsal eşitsizlikleri ve
siyasal iktidarlarını meşrulaştırmak için kullandığı bir "ideoloji" olarak
analiz eder. Evrenin bir devlet gibi, insanın ise tanrılara hizmet için
yaratılmış bir kul gibi tasarlandığı mitolojiler, bu ideolojik yapının temelini
oluşturur.
4.1
Mezopotamya ve Mısır: İki Ana Uygarlık Modeli
• Mezopotamya: Sümer'de
ortaya çıkan kent devleti modeli, zamanla daha büyük siyasal birimlere evrildi.
Akadlı Sargon, kent devletlerini birleştirerek tarihteki ilk bölgesel
devleti kurdu. Daha sonra Hammurabi, Babil merkezli bir imparatorluk yarattı.
Bu imparatorluklar, geniş toprakları yönetebilmek için şu "imparatorluk
yöntemleri"ni geliştirdi:
◦ Merkezi
bir bürokrasi (valiler, memurlar).
◦ Tüm
imparatorlukta geçerli bir hukuk sistemi (Hammurabi Yasaları).
◦ Ekonomik
istikrarı sağlayan sabit pazar fiyatları.
• Mısır: Mısır'daki
uygarlık, coğrafyanın belirleyici etkisiyle Mezopotamya'dan farklı bir yol
izledi. Nil Nehri'nin düzenli taşkınları ve etrafının çöllerle çevrili olması,
dış saldırılara karşı doğal bir koruma sağladı. Bu durum, son derece merkezi ve
mutlak bir siyasal yapının doğmasına olanak tanıdı.
◦ Yönetimin
başında, tanrının vekili değil, doğrudan bir tanrı olarak kabul edilen "tanrı
kral" (Firavun) bulunuyordu.
◦ Toplumsal
artının denetimi, Mezopotamya'daki gibi parçalı tapınak ekonomileri yerine, tek
bir merkezde, Firavun'un sarayında toplanıyordu. Bu da Firavun'a eşi benzeri
görülmemiş bir güç veriyordu.
4.2
Anadolu ve Girit: Çevresel Uygarlıklar
• Hititler
(Anadolu): Hitit uygarlığı, Anadolu'ya göçen Hint-Avrupa kökenli bir
halkın, burada saban tarımı yapan yerli halk üzerinde askeri bir egemenlik
kurmasıyla doğdu. Yönetici sınıfı oluşturan Hititler, yerli halkı artı ürün
üretmeye zorlayarak kendi uygarlıklarını inşa ettiler.
• Girit
(Minos): Girit uygarlığı, toplumsal artının tarımdan değil,
"deniz ticareti"nden sağlandığı özgün bir model sunar. Mısır ve
Mezopotamya gibi kara imparatorluklarından farklı olarak Girit, Akdeniz'deki
stratejik konumu sayesinde ticari bir güç merkezi haline gelmiş ve zenginliğini
bu yolla elde etmiştir.
4.3
İran, Hindistan ve Çin: Doğu Uygarlıkları
• İran
(Pers İmparatorluğu): Persler, kendilerinden önceki imparatorlukların
deneyimlerinden yararlanarak tarihin en büyük ve en organize
imparatorluklarından birini kurdular. Başarılarının ardında yatan özgün
yöntemler şunlardı:
◦ Fethettikleri
halkların dinlerine ve geleneklerine karışmayan bir "hoşgörü
politikası".
◦ İmparatorluğu
"satraplık" adı verilen eyaletlere bölerek yerel yöneticilerle
yönetme sistemi.
◦ Ordularının
temelini oluşturan etkili "süvari savaş teknolojisi".
• Hindistan: İndüs
Vadisi'nde başlayan ilk uygarlığın ardından bölgeye gelen Aryan istilaları,
Hindistan'ın toplumsal yapısını derinden şekillendirdi. Fatihler ile yerli halk
arasındaki ayrım, meslek, soy ve ritüel saflık temelinde katı bir hiyerarşi
olan "kast düzeni"ni doğurdu. Bu düzen, Ganj Vadisi'nde gelişen Hint
uygarlığının temel toplumsal örgütlenme biçimi oldu.
• Çin: Sarı
Irmak vadisinde gelişen Çin uygarlığı, Şang ve Çu hanedanları döneminde feodal (aslında
feodal değil, haraççı/ATÜT nitelemesi uygun -MB) bir imparatorluk düzeni
kurdu. Ancak asıl büyük atılım, Han hanedanı döneminde yaşandı. Han hanedanı,
liyakate dayalı "sınavla memur alan bürokrasi" sistemini
geliştirerek yerel soyluların gücünü kırdı ve merkezi iktidarı binlerce yıl
ayakta kalacak şekilde pekiştirdi.
4.4
İbraniler: Tektanrıcılığın Doğuşu
İbraniler,
göçebe bir çoban topluluğu olarak başladıkları tarihsel yolculuklarında,
yerleşik hayata geçme ve devlet kurma sürecinde özgün bir teolojik evrim
yaşadılar. Başlangıçta kabileler konfederasyonunun savaş tanrısı olan Yehova,
Kenanlılarla yapılan mücadeleler sırasında önce "en güçlü tanrı"
olarak kabul edildi. Şenel'in materyalist perspektifine göre asıl dönüm
noktası, Babil sürgünü oldu. Siyasi olarak yenilgiye uğramış bir halkın
tanrısının da yenik sayılacağı bir dönemde, bu ideolojik krize bulunan çözüm,
Yehova'yı yalnızca İbranilerin değil, tüm evrenin "tek tanrısı"
olarak ilan etmekti. Böylece Babil'in zaferi, Yehova'nın kendi halkını
cezalandırmak için kullandığı bir araç olarak yeniden yorumlandı ve
tektanrıcılık doğdu.
(Şenel’in
materyalist analizi sürgün dönemine odaklansa da, güncel arkeolojik ve metinsel
analizler (Örn: Israel Finkelstein), tektanrıcılığa gidişin Babil öncesinde, MÖ
7. yüzyılda Kral Yoşiya döneminde Kudüs merkezli bir devlet yaratma
çabasıyla başladığını vurgular. Yani tektanrıcılık sadece bir yenilgi
psikolojisinin ürünü değil, aynı zamanda siyasal bir merkeziyetçilik
projesidir. -MAR)
4.5
Dinsel ve Siyasal Düşünüş
Bu
kadim uygarlıkların siyasal düşünüşü, dinsel-ideolojik çerçeveden ayrılamaz.
• İdeolojik
Tema: "Babil Yaradılış Destanı" gibi metinlerde, evrenin
tanrılar arasında hiyerarşik bir bölünme olan bir "devlet
gibi" tasarlandığı görülür. İnsanın yaratılış amacı ise
"tanrılara hizmet etmek için yaratılmış bir kul" olmaktır. Bu,
yeryüzündeki yöneten-yönetilen ve efendi-köle ilişkilerinin kozmik bir
meşruiyet zeminine oturtulmasıdır.
• Hukuk
ve Meşruiyet: Hammurabi Yasaları ve Urukagina Reformları gibi
metinler, siyasal iktidarın meşruiyetini tanrısal iradeye dayandırır. Kral,
tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak adaleti sağlar. Ancak bu
"adalet", sınıfsal bir çerçeveye sahiptir; özgür bir vatandaşa karşı
işlenen suçun cezası ile bir köleye karşı işlenen suçun cezası aynı değildir.
Yönetimin temel amacı, tanrıların kurduğu varsayılan toplumsal düzeni
korumaktır.
Bu
kadim uygarlıkların yarattığı imparatorluk modelleri, bürokratik sistemler ve
her şeyden önemlisi dinsel meşruiyete dayalı ideolojik çerçeveler, bir sonraki
bölümde incelenecek olan Antik Yunan düşüncesinin hem miras aldığı hem de
felsefi bir devrimle radikal bir kopuş gerçekleştirdiği zemini oluşturmuştur.
5.0
Antik Yunan ve Roma: Felsefenin ve Hukukun Yükselişi
Antik
Yunan düşüncesi, siyasal düşünceler tarihinde devrimci bir nitelik taşır;
çünkü "mitolojik düşünüşten felsefi düşünüşe geçişi" temsil
eder. Önceki uygarlıklarda siyasal ve toplumsal düzen tanrısal iradeyle
açıklanırken, Yunan düşünürleri evreni, toplumu ve devleti insan aklıyla
sorgulamaya ve anlamaya çalışmışlardır. Alâeddin Şenel, bu köklü dönüşümü,
bağımsız kent devletlerinin (polis) ortaya çıkardığı özgün toplumsal ve
ekonomik yapıya, özellikle de ticaret ve zanaata dayalı sınıfların yükselişine
bağlar. Bu yeni yapı, farklı dünya görüşlerinin çarpışmasına ve rasyonel
tartışma kültürünün doğmasına zemin hazırlamıştır.
5.1
Eski Yunan Düşünüşü
• Felsefenin
Doğuşu ve Klasik Dönem:
◦ Sofistler: Şenel'e
göre, kent devletindeki siyasal yaşama katılımın ve ticaretin yarattığı dinamik
ortam, geleneksel ahlak ve yasa anlayışını sorgulayan Sofistlerin ortaya
çıkışına zemin hazırladı. "İnsan her şeyin ölçüsüdür" diyen
Protagoras gibi düşünürler, siyasal düşünceyi göreceli bir zemine taşıyarak
yükselen yeni sınıfların entelektüel ihtiyaçlarına yanıt verdiler.
◦ Sokrates: Sofistlerin
göreciliğine karşı, sorgulayıcı diyalog yöntemiyle evrensel ve mutlak doğrulara
(adalet, erdem gibi) ulaşılabileceğini savundu.
◦ Platon: Şenel'in
analizine göre, Platon'un Devlet eserindeki hiyerarşik ve
filozof-kral yönetimli ideal devlet tasarımı, Atina kent devletinin (polis)
ticaret ve köleci üretime dayalı yapısının yaşadığı derin sınıf çatışmalarına
ve siyasal istikrarsızlığa karşı geliştirilmiş aristokratik bir ideolojik
tepkidir. Her sınıfın doğasına uygun işi yaptığı bu düzen, demokrasiye karşı
bir eleştiri ve istikrar arayışıdır.
◦ Aristoteles: Şenel'in
perspektifinden Aristoteles, Platon'un idealizminden ayrılarak, dönemin siyasal
gerçekliğini (158 kent devleti anayasasını) gözleme dayalı olarak analiz
etmiştir. Yönetim biçimleri sınıflandırması ve en iyi yönetimin, anayasal bir
çerçevede mülk sahibi orta sınıfın egemenliğine dayanan "politeia"
(karma yönetim) olduğu tezi, köleci üretim biçiminin yarattığı aşırı zenginlik
ve yoksulluk kutuplaşmalarına karşı bir denge arayışının ifadesidir.
• Helenistik
Dönem: Şenel, İskender'in fetihleriyle kent devletinin siyasal
bağımsızlığını yitirmesinin, felsefenin odağını da kökten değiştirdiğini
vurgular. Siyasal katılımın anlamını yitirdiği bu büyük imparatorluklar çağında
felsefe, kamusal alandan bireysel alana çekilmiştir.
◦ Epikuroscular: Mutluluğun,
siyasetin yarattığı kargaşadan uzak durarak ve ölçülü hazlarla yaşayarak elde
edilebileceğini savunarak, bireyi toplumsal çalkantılardan korumayı amaçlayan
bir felsefe geliştirdiler.
◦ Stoacılar: İmparatorlukların
farklı halkları bir araya getiren kozmopolit yapısına uygun olarak, tüm
insanların evrensel bir aklın (logos) parçası olduğu düşüncesini geliştirdiler.
Bu evrensel kardeşlik ve doğal hukuk anlayışı, Roma İmparatorluğu'nun ideolojik
ihtiyaçlarına yanıt verecek bir temel oluşturmuştur.
5.2
Roma Düşünüşü
Roma'nın
siyasal düşünceye en büyük ve kalıcı katkısı, Yunanlılar gibi felsefe alanında
değil, farklı halkları ve geniş toprakları yönetme pratiği içinde geliştirdiği
sistematik ve evrensel hukuk alanında olmuştur.
• Polybios: Yunan
kökenli bu tarihçi, Roma Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarını ve başarısını,
farklı sınıfların (aristokrasi, halk) çıkarlarını temsil eden kurumları
(senato, halk meclisleri) birleştiren karma yönetim yapısına
ve güçler arasındaki dengeye bağlamıştır.
• Cicero: Roma'nın
genişleyen ve farklı kültürleri içine alan yapısının bir yansıması olarak
Stoacı felsefeden etkilenmiş ve tüm insanlar için geçerli olan evrensel
bir doğal hukuk anlayışını geliştirmiştir. Bu, imparatorluğun
hukuk sistemine evrensel bir meşruiyet zemini sunma çabasıdır.
• Seneca: İmparatorluk
döneminin siyasal çalkantıları ve ahlaki yozlaşması içinde, Stoacı bir ahlak
felsefesi geliştirerek yöneticinin erdemli olması gerektiğini vurgulamış,
siyaseti daha çok bireysel ahlak ekseninde ele almıştır.
Antik
Yunan'ın rasyonel felsefesi ve Roma'nın sistematik hukuk mirası, Batı düşünce
geleneğinin iki temel direğini oluşturdu. Bu miras, Orta çağ boyunca Hristiyan
teolojisi tarafından yeniden yorumlanacak ve Yeni çağ'da modern siyasal
düşüncenin doğuşuna ilham kaynağı olacaktır.
6.0
Orta çağ: İnanç, İktidar ve Feodal Toplum
Roma
İmparatorluğu'nun Batı'da yıkılışının ardından Avrupa, siyasal parçalanmışlık
ve ekonomik gerileme ile karakterize edilen feodal bir toplumsal düzene geçti.
Bu parçalanmış yapı içinde tek birleştirici güç olan Hristiyanlık ve onun
kurumu olan Kilise, siyasal düşünce üzerinde mutlak bir egemenlik kurdu.
Şenel'e göre Orta çağ düşüncesi, feodal üretim biçiminin (toprağa dayalı,
kapalı ekonomi) ve bu yapıyı meşrulaştıran teolojik dünya görüşünün bir
yansımasıdır.
6.1
Latin Dünyasında Siyasal Düşünüş
Orta
çağ siyasal düşünüşünün temel sorunsalı, feodal toplumun iki temel iktidar
odağı arasındaki mücadeleden doğmuştur: Kilise'nin temsil ettiği ruhani iktidar
ile kralların ve imparatorların temsil ettiği dünyevi iktidar.
• St.
Augustinus: Şenel'in analizine göre, Roma İmparatorluğu'nun çöküş
döneminin kaos ve güvensizlik ortamı, St. Augustinus'un Tanrı Devleti eserindeki
karamsar dünya görüşünü şekillendirmiştir. Dünyayı, Tanrı sevgisine dayanan
"Tanrı Devleti" (Kilise) ile kendini sevmeye dayanan "Yeryüzü
Devleti" (siyasal otoriteler) arasındaki bir mücadele alanı olarak gören
Augustinus, dünyevi devletin temel görevinin, Kilise'nin rehberliğinde düzeni
sağlamak olduğunu savunmuştur. Bu, Kilise'nin dünyevi iktidar üzerindeki
üstünlük iddiasının teorik temelini atmıştır.
• St.
Thomas Aquinas: Şenel, Aquinas'ın düşüncesini, 13. yüzyılda ticaretin
yeniden canlanması, kentlerin yükselişi ve Aristoteles'in eserlerinin yeniden
keşfedilmesi gibi maddi ve entelektüel gelişmelerin bir ürünü olarak
konumlandırır. Aquinas, aklı ve imanı uzlaştırarak, devleti sadece günahın bir
sonucu olarak değil, insanın toplumsal doğasının doğal bir gereği olarak gören
Aristotelesçi bir yaklaşım benimsemiştir. Bu sentez, feodal düzenin sonlarında
canlanan dünyevi hayata ve yükselen kentli sınıfların rasyonel bakış açısına
daha uygun bir siyasal teoloji sunmuştur.
6.2
Bizans Düşünüşü
Doğu
Roma İmparatorluğu (Bizans), Batı'daki feodal parçalanmışlığın aksine,
merkeziyetçi ve bürokratik Roma geleneğini sürdürdü. Bizans siyasal düşünüşünün
temel ilkesi olan "Sezaropapizm", imparatorun hem dünyevi
hem de ruhani iktidarı şahsında birleştirmesidir. Bu model, Batı'dan farklı
olarak, Kilise ile Devlet arasında bir güç ayrılığına izin vermeyen, mutlak ve
merkezi bir imparatorluk ideolojisidir.
Orta
çağ'ın sonlarına doğru feodal düzenin çözülmesi, kentlerin yeniden canlanması
ve Kilise'nin evrensel otoritesinin Papalık ile krallar arasındaki mücadeleler
nedeniyle sarsılması, yeni bir dönemin habercisiydi. Bu maddi koşullardaki
değişim, siyasal düşüncenin odağını yeniden bu dünyaya çevirecek ve modern
siyasal kuramların doğuşuna zemin hazırlayacaktı.
7.0
Yeni çağ: Ulus-Devlet, Reform ve Aydınlanma
Yeni
çağ, Batı dünyasında feodalizmin çözülüp yerini yavaş yavaş kapitalizme
bıraktığı, merkezi ulus-devletlerin yükseldiği ve burjuvazinin yeni egemen
sınıf olarak ortaya çıktığı bir dönüşüm çağıdır. Şenel'e göre bu dönemdeki
siyasal düşünce, bu köklü sosyoekonomik dönüşümlerin doğrudan bir sonucudur.
Siyasal düşünce, Orta çağ'ın teolojik çerçevesinden koparak sekülerleşmiş,
odağına egemenlik, ulus-devlet, bireysel haklar ve toplum sözleşmesi gibi yeni
düzenin ihtiyaçlarına cevap veren kavramları almıştır.
7.1
Mutlak Monarşi ve Egemenlik Kuramları
Feodal
parçalanmışlığın yerini merkezi ulus-devletlerin aldığı bu dönemde, siyasal
düşünürler yeni oluşan siyasal yapıyı teorik bir zemine oturtmaya çalıştılar.
• Machiavelli: Şenel,
Machiavelli'yi, İtalya'nın siyasal parçalanmışlığına ve sürekli savaş ortamına
bir tepki olarak, siyaseti dinden ve ahlaktan koparan ilk modern düşünür olarak
analiz eder. Prens adlı eseri, ulusal birliği sağlayacak
mutlak bir gücün gerekliliğini savunur ve siyaseti, kendi kuralları olan özerk
bir iktidar mücadelesi alanı olarak tanımlar.
• Jean
Bodin ve Thomas Hobbes: Şenel, Bodin ve Hobbes'un teorilerini, feodal
parçalanmışlıktan merkezi ulus-devlete geçiş sürecinin ve iç savaşların
yarattığı kaosun bir ürünü olarak konumlandırır. Bodin'in "egemenlik"
ve Hobbes'un "toplum sözleşmesi" kuramları, yükselen burjuvazinin ve
merkezi monarşinin düzen, istikrar ve mülkiyet güvenliği ihtiyacını
meşrulaştıran teorik temellerdir. Hobbes'un Leviathan'ı, Şenel'e
göre, mutlak egemenliğin, burjuva mülkiyetini iç ve dış tehditlere karşı
korumanın tek yolu olduğu tezini savunur.
(Hobbes’un
mutlakiyetçiliği aslında burjuvaziyi oldukça tedirgin etmiştir. Burjuvazi,
mülkiyetini korumak için "keyfi davranabilecek mutlak bir hükümdar"
(Leviathan) yerine, mülkiyeti yasa ile güvence altına alan ve kralı
sınırlandıran Locke'çu "Sınırlı Devlet" modelini daha çok
benimsemiştir. Hobbes, burjuvaziden ziyade, iç savaştan bıkmış
"güvenlik" arayışının belirgin olduğu genel bir kriz halinin
düşünürüdür. -MAR)
7.2
Aydınlanma ve Devrimci Düşünce
Şenel,
Aydınlanma düşüncesini, ekonomik ve siyasal olarak gücünü pekiştirmiş olan
burjuvazinin, aristokrasiye ve mutlak monarşiye karşı kendi egemenliğini kurma
mücadelesinin ideolojisi olarak yorumlar. Akıl, bilim ve bireysel özgürlük gibi
kavramlar, bu sınıfın çıkarlarını evrensel doğrular olarak sunma işlevi
görmüştür.
• John
Locke: Şenel'in analizine göre, Locke'un doğal haklar (yaşam, özgürlük
ve özellikle mülkiyet) ve sınırlı devlet teorisi, İngiliz burjuvazisinin 1688
Şanlı Devrimi ile elde ettiği zaferin teorik manifestosudur. Devletin temel
görevinin özel mülkiyeti korumak olduğunu ve bu görevi ihlal eden yönetime
karşı direnme hakkını savunan Locke, liberalizmin ve anayasal yönetimin
temellerini atmıştır.
• Montesquieu: Yasaların
Ruhu adlı eserindeki "güçler ayrılığı" ilkesi,
aristokrasinin ve yükselen burjuvazinin, kralın mutlak gücüne karşı kendi
siyasal ve ekonomik özgürlüklerini güvence altına alma arayışının bir
ifadesidir.
• Jean-Jacques
Rousseau: Rousseau'nun "genel irade" ve halk egemenliği
kavramları, Aydınlanma'nın en radikal yorumunu temsil eder. Şenel, onun
düşüncesini, mülkiyetin yarattığı eşitsizliklere karşı, kentli küçük zanaatkâr
ve halk sınıflarının (üçüncü tabakanın alt kesimleri) taleplerini dile getiren
bir tepki olarak görür. Bu düşünceler, özellikle Fransız Devrimi'nin radikal
Jakoben kanadına ilham vermiştir.
Aydınlanma
düşünürlerinin ortaya koyduğu bu devrimci fikirler, 18. yüzyılın sonunda
Amerikan ve Fransız Devrimleri'ne ilham vererek, aristokrasiye ve mutlak
monarşiye son verilmiş, modern cumhuriyetlerin ve demokrasilerin entelektüel
temelleri atılmıştır.
8.0
Sonuç: Siyasal Düşüncenin Evrimine Materyalist Bir Bakış
Alâeddin
Şenel'in Siyasal Düşünceler Tarihi adlı eseri, konusuna getirdiği özgün
yaklaşımla öne çıkan bir çalışmadır. Eserin temel tezi, siyasal düşüncelerin
tarihten ve toplumdan soyutlanmış, evrensel fikirler bütünü olmadığıdır.
Aksine, her düşünce sistemi, içinde doğduğu toplumun üretim biçimleri,
teknolojik düzeyi, mülkiyet ilişkileri ve sınıf mücadeleleri tarafından
şekillendirilen tarihsel bir üründür. Şenel, düşünce tarihini, toplumsal ve
ekonomik tarihin bir parçası olarak okuyarak, fikirlerin maddi kökenlerini
gözler önüne serer.
Bu
materyalist perspektif, siyasal düşüncenin evrimsel çizgisini son derece berrak
bir şekilde ortaya koyar:
• İlkel
topluluğun doğa karşısındaki acizliğinden ve eşitlikçi yapısından
doğan somut, benzetmeci ve sihirsel düşünüşü;
• Uygarlığa
geçişle birlikte toplumsal artının, sınıfların ve devletin ortaya çıkmasıyla
egemen sınıfların düzeni meşrulaştırmak için kullandığı dinsel
ideolojiler;
• Antik
Yunan'da ticaret ve kent devleti (polis) yapısının yarattığı dinamik ortamda
gelişen, evreni insan aklıyla sorgulayan felsefi düşünüş;
• Orta
çağ'da feodal üretim biçiminin ve Kilise'nin mutlak egemenliğinin bir yansıması
olan teolojik düşünüş;
• Ve
son olarak Yeni çağ'da kapitalizmin, ulus-devletin ve burjuvazinin yükselişiyle
birlikte ortaya çıkan rasyonel ve seküler siyasal kuramlar.
Alâeddin
Şenel'in eseri, siyasal düşünceleri yalnızca filozofların metinlerinde değil,
aynı zamanda toplumların yapısında ve tarihinde arar. Bu yaklaşım, siyasal
kuramların neden ve nasıl ortaya çıktığını anlamak için güçlü bir analitik
çerçeve sunar. Fikirleri toplumsal kökleriyle birleştiren bu bütüncül bakış
açısı, eserin siyasal düşünceler tarihi alanındaki kalıcı değerini ve önemini
oluşturmaktadır.
