Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

16 Ağustos 2026 Pazar

Solun Düzen İçi Restorasyona Yedeklenmesi Üzerine

Mahmut Boyuneğmez

Temel Tez: Sosyalistlerin düzen içi muhalefetle yan yana mücadele yürütmesi ile bu muhalefetin siyasal başarısını kendi stratejik önceliği hâline getirmesi aynı şey değildir. İlki, mevcut somut koşullarda gerekli bir taktik mücadele biçimidir; ikincisi ise sosyalist siyasal bağımsızlığın aşınması ve düzen içi restorasyona yedeklenme riskini taşır.

Giriş

Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği derin ekonomik kriz, rejimin kurumsal çürümesi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfke, Türkiye solunu bir kez daha tarihsel ve siyasal bir eşikle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu eşikte ortaya çıkan tartışma yalnızca belirli bir kişinin ya da belirli bir örgütün tutumuyla açıklanabilecek bir mesele değildir. Gözlenen eğilim, farklı siyasal geleneklerden gelen unsurları bir araya getiren daha genel bir siyasal yönelimin ifadesidir.

Bu yönelimin ortak paydası, sosyalist hareketin kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine, mevcut düzen içi muhalefetin taşıdığı toplumsal ağırlığı “somut koşulların zorunluluğu” olarak kabul etmesi ve kendi siyasal geleceğini ana muhalefetin başarısına bağlamasıdır.

Burada tartışılması gereken, tek tek kişilerin niyetleri değil, belirli bir siyasal yönelimin mantığıdır. Farklı örgüt ve çevrelerde farklı gerekçelerle ortaya çıkan yönelimin ortak noktası, sosyalist hareketin bağımsız siyasal kapasitesini büyütmek yerine, düzen içi muhalefetin mevcut toplumsal ağırlığını kendi siyasal stratejisinin belirleyici unsuru hâline getirmesidir.

Burada yaptığımız, farklı örgütlerin birbirinden farklı somut taktiklerini tek bir kalıba koymak değildir; bu taktiklerin hangi noktada ortak bir siyasal mantığa bağlandığını göstermektir. Dolayısıyla eleştirimizin hedefi, düzen içi muhalefetle herhangi bir temasın kurulması değil; bu temasın sosyalist siyasetin bağımsız hedeflerini belirleyen bir öncelik ilişkisine dönüşmesidir.

Tartışmanın ekseni, “muhalefetle yan yana gelmek gerekir mi?” sorusundan ziyade, sosyalistlerin bu ilişkiler içinde kendi siyasal özne konumunu koruyup koruyamadığı sorusudur.

Bahsettiğimiz eğilim, “somut koşullar”, “gerçekçilik”, “esneklik”, “mevzi siyaseti”, “güç dengeleri” ve “faşizme karşı geniş cephe” gibi kavramları tahrif ederek, sosyalist siyasetin bağımsız hattının mevcut burjuva muhalefetinin arkasında geçici veya kalıcı biçimde konumlandırılmasını savunmaktadır.

“Düzen içi restorasyon” ile kastettiğimiz, mevcut rejimin bütün kurumlarının ve uygulamalarının aynen korunması değildir. Kastettiğimiz, siyasal iktidarın değişmesiyle birlikte devletin, sermaye egemenliğinin ve kapitalist üretim ilişkilerinin temel çerçevesi korunurken, rejimin sınıfsal ve kurumsal düzeyde yeniden tahkim edilmesidir.

Yeni Parti (YP)’nin ve düzen içi muhalefetin restorasyon projesi soyut bir "demokratikleşme" isteğine değil, Türkiye kapitalizminin nesnel ihtiyaçlarına dayanmaktadır. Rejimin mevcut kuralları hiçe sayan, kurumsal çürümeyi derinleştiren ve öngörülemez yönetim tarzı, sermaye birikim rejimini ve uluslararası sermaye akışlarını sürdürülemez hale getirmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve özellikle uluslararası sermaye akışlarının sağlıklı işleyebilmesi için en temel gereksinimlerden ikisi hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal rasyonelliktir. Sermaye, doğası gereği uzun vadeli yatırımlar ve finansal planlamalar yaparken mülkiyet hakkının korunduğu, kararların şahsi keyfiliğe değil belirli kurallara ve kurumlara dayandığı bir zemine ihtiyaç duyar. İktidarın kurumsal yapıyı (Merkez Bankası, TÜİK, yargı mekanizmaları vb.) bypass eden, kur kurallarını gece yarısı kararnameleriyle değiştiren ve mülkiyet haklarını siyasi sadakate göre esneten kuralsız ve keyfi yönetim tarzı, sermayenin bu rasyonellik arayışına çarpmaktadır. Sıcak para veya doğrudan yabancı yatırım; hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve öngörülebilir bir makroekonomik çerçeve vaat etmeyen bir rejime sürdürülebilir bir kaynak aktarımı yapmaz. Bu durum da cari açık ve borç yükü altındaki Türkiye kapitalizminin yapısal bir krizden çıkışını engeller.

Bu açıdan YP veya sosyal-liberal muhalefetin "rasyonel zemine dönüş", "liyakat", "bağımsız kurumlar" ve "hukuk devleti" vaatleri, yalnızca ideolojik bir söylem değil, sermayenin birikim krizini aşmak için talep ettiği nesnel bir reform paketidir. Bu anlamda restorasyon; sermaye için kurala dayalı ve öngörülebilir bir hukuk düzenini yeniden tesis etmeyi, devlet mekanizmasını rasyonelleştirmeyi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfkeyi "normalleşme" vaadiyle soğurarak kapitalist egemenliğin meşruiyetini yeniden üretmeyi hedeflemektedir.

TÜSİAD eksenli geleneksel sermaye için mevcut kuralsızlaşma tam anlamıyla sürdürülemez niteliktedir. Uluslararası pazarlarla entegre olan bu yapı, Batı finans kapitaliyle eklemlenmek için restorasyonu bir zorunluluk olarak görmektedir. Mevcut rejimin kuralsızlığı, devlet ihaleleri ve denetimsiz rant transferi üzerinden büyüyen sermaye kesimleri için ise tam aksine, bu öngörülemezlik ve şahsi yönetim temel bir birikim modelidir. Dolayısıyla restorasyon projesi; aslında sermayenin geleneksel, egemen kanadının ve uluslararası finans-kapitalin çıkarlarını, rejimin yarattığı ihale ve rant burjuvazisinin yol açtığı tahribata karşı koruma hamlesidir.

Özetle restorasyon, rejimin hiçbir şey değiştirmeden sürmesi değil; neo-liberal sermaye düzeninin oluşturduğu tahribatı gidermek ve otoriter devlet mekanizmasının yıpranan meşruiyetini tamir etmek üzere yeniden kurulmasıdır. Muhalefet, halkın haklarını savunduğu için değil; sermaye düzeninin kurumsal ve iktisadi sürdürülebilirliği tehlikeye girdiği için rejimi restore etmeye soyunmaktadır.

I. Taktik Birlik ile Siyasal Yedeklenme Arasındaki Sınır: 5 Bağımsızlık Ölçütü

Sosyalistlerin başka siyasal güçlerle kurduğu ilişkinin bir "taktik birlik" mi yoksa "siyasal yedeklenme" mi olduğunu belirlemek için soyut ajitasyonlar yerine somut bir bağımsızlık testi uygulanmalıdır. İlişkinin niteliği şu 5 temel ölçüt üzerinden değerlendirilmelidir:

  1. Örgütsel Kapasite: Ortak mücadele sosyalistlerin kendi örgütlenmesini, kadrolarını ve öz gücünü büyütüyor mu? Yoksa örgütsel kaynaklar başka bir partinin başarısına mı aktarılıyor?
  2. Sınıfsal Taleplerin Bağımsızlığı: Sosyalistler kendi programlarını ve sınıfsal taleplerini müttefiklerinin karşısında da bağımsız biçimde ileri sürebiliyor mu? Yoksa ittifakı zedelememek adına bu talepler geri mi çekiliyor?
  3. Eleştiri ve Teşhir Sınırı: Sosyalistler, yan yana geldikleri düzen içi aktörün sınıfsal sınırlarını, ekonomik programını ve yanlışlarını kitlelere açıkça teşhir edebiliyor mu?
  4. Mücadele Sonrası Bilanço: Ortak mücadele veya taktik süreç sona erdiğinde geriye daha güçlü ve kitlesel bir sosyalist özne mi kalıyor, yoksa düzen içi aktörün seçmen tabanı mı genişlemiş oluyor?
  5. Gündem ve Gelecek İradesi: Siyasal gündemi ve öncelikleri kim belirliyor? Sosyalistlerin geleceği kendi örgütlenmesine ve sınıf mücadelesine mi, yoksa müttefik burjuva aktörün seçim takvimine ve başarısına mı bağlanıyor?

Bu ölçütlerin hiçbiri tek başına mekanik bir karar kuralı değildir. Belirleyici olan, ilişkinin bütününde sosyalistlerin kendi programını, örgütsel kapasitesini, siyasal gündemini ve sınıfsal bağımsızlığını koruyup koruyamadığıdır.

II. Rejim Tahlili ve Faşizm Kavramsallaştırmasının Siyasal Sonuçları

[Kavramsal Tahrifat]

"Türkiye'de Faşizm Var"

"Faşizmi geriletmek birincil siyasal görevdir"

"En geniş demokratik muhalefet odağının güçlendirilmesi zorunludur"

[Stratejik Yanılsama]

"Ehven-i Şer Olarak (seçimlerde veya genel olarak) YP/CHP Desteklenmeli"

Sosyalist siyasetin siyasal enerjisinin düzen içi muhalefete bağlanması

[Pratik Sonuç]

Sosyalist Bağımsız Sınıf Hattının Tasfiyesi / Aşınması

Buradaki temel yanlış, Merdan Yanardağ, Korkut Boratav, Yaşar Ayaşlı gibi yazarların da katkısıyla şekillenen ve Marksizm’le bağdaşmayan kavramsal çerçevenin "doğru" sayılmasıdır. Türkiye’deki otoriter baskı rejimini doğrudan "faşizm" olarak kategorize eden bu yaklaşım, solun önüne tek yol olarak düzen içi restorasyon güçlerine ("Yeni Parti" ve sosyal-liberal aktörlere) yedeklenmeyi koymaktadır.

Bu üç ismin (M. Yanardağ, K. Boratav, Y. Ayaşlı) siyasal gelenekleri, üslupları, önerdikleri araçlar ve hedefledikleri mücadele biçimleri arasında elbette önemli nüanslar bulunmaktadır. Boratav meseleye daha çok iktisadi/akademik ve devlet biçimi tahlili üzerinden yaklaşırken; Yanardağ doğrudan ana akım CHP siyasetini ve seçim odaklı toplumsal muhalefet blokunu merkeze almakta; Ayaşlı ise daha radikal bir anti-faşist cephe ve sokak/direniş dili kullanmaktadır.

Ancak bu biçimsel ve üslupsal farklılıklara rağmen, eleştirimizin odak noktası her üç yaklaşımın birleştiği ortak siyasal mantıktır: Türkiye’deki otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştirerek, sosyalist hareketin bağımsız sınıfsal/siyasal hattını inşa etme görevini “faşizme karşı geniş cephe” söylemi adına ikincilleştirmek. Niyet ve üslup ne olursa olsun, rejimin bu şekilde adlandırılması pratikte solun siyasal enerjisini en büyük düzen içi muhalefet odağının (CHP/YP) arkasında konumlandırmayı ve “ehven-i şer” mantığıyla restorasyon siyasetine yedeklenmeyi teorik olarak meşrulaştırmaktadır.

Türkiye'deki mevcut otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştiren bu kavramsal yaklaşım, rejimin niteliğine ilişkin tartışmayı ikinci plana iterek siyasal sonucu baştan belirlemektedir: Eğer içinde bulunduğumuz dönem bir “faşizm” dönemi olarak kavranıyorsa, buradan doğal olarak bütün demokratik ve burjuva muhalefet unsurlarının öncelikli görevinin mevcut iktidarı geriletmek olduğu ve sosyalistlerin de bu mücadelede en büyük muhalefet odağının arkasında konumlanması gerektiği sonucu çıkarılmaktadır.

Ancak burada “faşizm” kavramı ile “burjuva muhalefetinin desteklenmesi” arasında zorunlu ve kendiliğinden bir mantıksal bağ bulunduğunu varsaymak hatalıdır. Faşizm tahlilini savunan her sosyalistin aynı seçim taktiğini veya aynı ittifak politikasını savunduğu söylenemez. Dolayısıyla eleştirimizin asıl hedefi, faşizm kavramının kullanılmasının kendisinden ziyade, bu kavramdan hareketle sosyalist bağımsızlığın ikincilleştirilmesini siyasal bir zorunluluk hâline getirerek burjuva muhalefetine yedeklenmeyi meşrulaştıran stratejik sonuçtur.

Türkiye'de kurumsal ve iktisadi anlamda bir faşizm rejimi yoktur; faşizm kavramsallaştırması üzerinden kitlelere "ehven-i şer" (kötünün iyisi) dayatılmakta ve sosyalistler sosyal-liberalizmin kuyruğuna takılmaktadır.

Buradaki “faşizm” ölçütü, faşizmi yalnızca belirli tarihsel örneklerin (İtalya veya Almanya) biçimsel özelliklerinin tekrarı olarak tanımlamak anlamına gelmemelidir. Tartışılması gereken, faşizmin hangi sınıfsal kriz koşullarında ortaya çıktığı, sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl yeniden düzenlendiği, kitle seferberliğinin hangi siyasal biçimleri aldığı, mevcut parlamenter ve anayasal kurumların nasıl dönüştürüldüğü ve devlet biçiminin hangi niteliksel eşiği geçtiğidir.

Mesele, rejimin baskıcı, otoriter veya faşizan uygulamalarını inkâr etmek değildir. Mesele, bu uygulamaların bütününü açıklamak için “faşizm” kavramının kullanılmasının doğru olup olmadığıdır. Marksist bir rejim tahlili, öncelikle devlet biçimini, sınıfsal güç ilişkilerini, sermaye birikim rejimini, devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi ve toplumsal sınıfların siyasal konumlarını somut olarak incelemeyi gerektirir. Rejimin otoriterleşmesini doğrudan “faşizm” olarak adlandırmak, bu somut çözümlemenin yerini alamaz.

Türkiye’deki siyasal iktidar, otoriterleşmiş, dinsel-gerici unsurlarla tahkim edilmiş, sermaye sınıfının egemenliğini sürdüren ve faşizan yönetim tekniklerini yoğun biçimde kullanan bir kapitalist devlet biçimi içinde hareket etmektedir. Otoriterleşme ile faşizm, faşizan yönetim teknikleri ile faşist devlet biçimi birbirine karıştırılmamalıdır. Bir kapitalist devletin otoriterleşmesi, hakların sistematik biçimde daraltılması, yürütme gücünün yoğunlaşması ve faşizan yöntemlerin yaygınlaşması, tek başına o devletin faşist devlet biçimine dönüşmüş olduğunu kanıtlamaz.

Bununla birlikte, “rejim faşizm değildir” önermesinin kendisi de siyasal olarak eksik bırakılmamalıdır. Bir rejimin faşizm olarak tanımlanmaması, onun baskıcı niteliğini, hakların tasfiyesini veya emekçi sınıflar açısından yarattığı ağır sonuçları küçültmez. Aynı şekilde, rejimin faşizm olarak tanımlanması da sosyalistlerin burjuva muhalefetin siyasal programına tâbi olmasını zorunlu kılmaz. Dolayısıyla burada savunulması gereken ilke, rejimin adlandırılması ile sosyalistlerin siyasal bağımsızlığının birbirine bağımlı hâle getirilmemesidir.

Otoriterleşme, erkler ayrılığının yitirilişi, baskının dozunda artış ve denetim mekanizmalarının çeşitlenmesi gibi olguları doğrudan "faşizm" olarak kategorize etmek teorik bir tahrifattır. Faşizm illüzyonu yaratıldığında, sosyalistlerin önüne zorunlu olarak "Faşizme karşı her ne pahasına olursa olsun burjuva muhalefetini (YP/CHP) desteklemek" seçeneği konulmakta ve bu da "ehven-i şer" siyasetini meşrulaştırmaktadır.

Leninist bir ilke olan “somut durumun somut tahlili”, rejimin adını yanlış koyup burjuva muhalefetinin arkasına dizilmek değildir. Somut tahlil şu soruları sormayı gerektirir:

  • Türkiye'deki rejim, iddia edildiği gibi bir faşizm midir, yoksa otoriter, neo-liberal, faşizan özellikler taşıyan bir kapitalist devlet yapısı mıdır?
  • Burjuva muhalefeti siyasal iktidara geldiğinde sermaye birikim rejiminin hangi unsurlarını değiştirmeyi, hangilerini korumayı hedeflemektedir? Emek-sermaye ilişkilerinde hangi dönüşümü önermektedir? Özelleştirme, ücret politikası, sendikal haklar, çalışma rejimi, kamu maliyesi, dış sermaye ve emperyalist ilişkiler konusunda nasıl bir program savunmaktadır?
  • Burjuva muhalefetiyle kurulan siyasal ilişki sosyalistlerin kapasitesini mi büyütüyor, yoksa onları burjuva siyasetinin seçmeni hâline mi getiriyor?
  • Yanardağ ve Boratav gibi analistlerin ürettiği "faşizm" söylemi, solun bağımsız bir Odak/Güç Birliği kurmasının önünü mü açıyor, yoksa kapatıyor mu?

Sosyalistlerin ittifak kurduğu veya yan yana geldiği düzen içi aktörlerin hangi sınıfsal çıkarları temsil ettiği, hangi sermaye kesimleriyle ilişki içinde olduğu ve iktidara geldiklerinde hangi ekonomik ve toplumsal programı uygulayacağı sorgulanmalıdır. “Demokratikleşme” söylemi, bu sınıfsal içeriğin üzerini örten bir siyasal etikete dönüştürülmemelidir.

III. Esneklik mi, Sosyal-Liberalizmin Kuyruğuna Takılmak mı?

Türkiye solunda son dönemde “esneklik” kavramının giderek daha fazla tahrif edilerek kullanıldığı görülmektedir. Buna göre sosyalistlerin kendi güçlerinin sınırlılığını kabul etmeleri, mevcut güç dengelerini hesaba katmaları ve toplumdaki en büyük burjuva muhalefet odağıyla birlikte hareket etmeleri gerektiği vaaz edilmektedir.

  1. Gerçekliğin Kabulü: Sosyalist hareket kendi gücünü olduğundan büyük göremez. Türkiye’de işçi sınıfının siyasal örgütlülüğünün zayıflığı, sosyalist hareketin kitlelerle bağındaki sorunlar ve mevcut güç dengeleri göz ardı edilemez.
  2. Hatalı Çıkarım (Kuyrukçuluk): Buradan çıkarılması gereken sonuç, sosyalist hareketin büyük bir burjuva muhalefet odağının arkasında konumlanması ve sosyal-liberalizme yedeklenmesi değildir. Aslında güçsüzlük, bağımsız siyasetten vazgeçmenin değil, sosyalistlerin kendi aralarında nasıl bir güç birliği kuracağı sorusunun başlangıç noktası olmalıdır.
  3. Taktik ve Strateji İlişkisi: Taktik esneklik, stratejik bağımsızlığın alternatifi değildir. Tam tersine bu esneklik, ancak bağımsız ve özgün bir sınıf stratejisinin içerisinde anlam kazanır. Taktik esnekliğin sınırı, yalnızca ortak eylemin konusu tarafından değil, tarafların siyasal özne olarak birbirleriyle kurduğu ilişki tarafından da belirlenir. Sosyalistlerin başka güçlerle ortak eyleme girmesi, kendi programını propaganda etmesi, kendi örgütsel kararlarını bağımsız biçimde alması ve ortak mücadelede kendi sınıfsal taleplerini görünür kılması hâlinde taktik bir birlik niteliğini koruyabilir. Buna karşılık ortaklığın sürekliliği sosyalistlerin kendi siyasal önceliklerini geri çekmesini ve başka bir aktörün siyasal başarısını kendi başarısının ön koşulu olarak görmesini gerektiriyorsa, burada artık taktik esneklikten değil siyasal bağımlılıktan söz etmek gerekir.

Bir işçi direnişinde veya hak mücadelesinde YP’lilerle, CHP'lilerle, sosyal demokratlarla, sendikalarla veya farklı toplumsal kesimlerle pratik düzeyde yan yana durmak bir "kuyrukçuluk" değildir; eylemsel bir gerekliliktir. Ancak buradan “o hâlde sosyalistler uzun vadede bu siyasal merkezin etrafında birleşmelidir” sonucuna geçildiğinde artık ilkeli siyaset terk edilmiş olur. Burada esneklik, bağımsız siyasetin aracı olmaktan çıkar ve sosyal-liberal düzen içi siyasete tâbi olmaya dönüşür.

IV. “İdeolojik Olarak Ayrıyız Ama...” Paradoksu ve Erteleme Siyaseti

Bugün solda sıkça karşılaşılan ve Marksist analizden uzak olan yaklaşım kabaca şöyledir: “Biz elbette sosyalistiz. YP/CHP sosyalist değildir. Özgür Özel bizim programımızı temsil etmiyor. Ancak ülkede faşizm var, dolayısıyla AKP’nin gitmesi için 'ehven-i şer' olarak onunla hareket etmek zorundayız.”

Bu yaklaşım, geçici bir eylem birliğini aşarak kademeli bir teslimiyet mekanizmasına dönüşmektedir:

[Belirli bir ortak talepte eylemsel düzeyde yan yana gelelim]

[Seçimde ehven-i şer olarak onu destekleyelim]

[Onun güçlenmesi rejimin gerilemesi açısından ana şarttır]

[Solun temel görevi onun siyasal iktidar yürüyüşüne kenetlenmektir]

Böylece başlangıçtaki pratik gerekçe, giderek stratejik bir bağımlılık ilişkisine ve ideolojik teslimiyete dönüşmektedir.

Bağımsızlık yalnızca “Biz sosyalistiz” demekle korunmaz. Bağımsızlık, kendi programına, kendi örgütlülüğüne, kendi propaganda ve faaliyet hattına, kendi sınıfsal taleplerine sahip olmakla korunur. Eğer bütün siyasal enerjimiz bir düzen aktörünün siyasal iktidara gelmesine bağlanıyor ve kendi bağımsız odaklaşmamızı sürekli “sonra”ya erteliyorsak, ideolojik olarak ondan farklı olduğumuzu söylememizin pratikte hiçbir değeri kalmaz.

Bir hareketin bağımsızlığını belirleyen şey yalnızca kendisini hangi sıfatla tanımladığı değildir; siyasal enerjisinin nereye aktığıdır. “Sonra”ya erteleme yalnızca seçim dönemlerine özgü değildir; zamanla örgütsel ve ideolojik bağımlılık da yaratır. Bir hareket sürekli olarak “bugün asıl mesele bu değil”, “şimdi iktidarı geriletmek gerekiyor”, “önce demokratik normalleşme” diyerek kendi sınıfsal taleplerini geri plana atarsa, bir süre sonra kendi siyasal gündemini üretme kapasitesini de kaybeder. Kendi gündemini üretemeyen hareket ise kaçınılmaz olarak başka bir siyasal merkezin gündemini takip etmeye başlar.

V. Maden İşçileri Örneği: Pratik Yan Yana Geliş ile Siyasal İttifak Farkı

Grevlerde ve saha mücadelelerinde farklı siyasal yapıların işçilerin yanında bulunması örneği doğru okunmalıdır:

  • Somut Taleplerde Birlik ve "Merkez" Kavramı: Maden işçilerinin hakkını savunmak için sosyalist yapıların (TKP, TİP, EMEP, SOL Parti) yanında YP veya CHP temsilcilerinin de durması eylemsel bir durumdur. Pratikte bu aktörlerle yan yana gelmek, onlara biat etmek ya da onların kuyruğuna takılmak anlamına gelmez. Yan yana gelişin sınıfsal niteliğini belirleyen, eylemin siyasal merkezinin nerede olduğudur. Merkezde işçilerin talebi, örgütlenmesi ve mücadelesi varsa, farklı siyasal aktörlerin aynı mücadelede bulunması bağımsız sınıf siyasetini ortadan kaldırmaz. Merkezde bir burjuva partinin seçim başarısı varsa, ilişki artık taktik mücadele birliğinden siyasal yedeklenmeye doğru kaymaktadır.
  • Kapasite Kimin Hanesine Yazılıyor: Ortak eylemin sınıfsal niteliği yalnızca katılımcıların kimliklerinden hareketle belirlenemez. Mesele yalnızca “kim kiminle yan yana geldi?” sorusundan ibaret değildir; “yan yana gelişin siyasal yönünü kim belirliyor ve ortaya çıkan siyasal kapasite kimin hanesine yazılıyor?” soruları da sorulmalıdır.
  • Stratejik Yanılsama: Somut mücadele gündemlerinde yan yana gelişlerden, sosyalistlerin stratejik olarak sosyal-liberal bir burjuva partisiyle uzun soluklu bir siyasal ittifak kurması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Bir işçinin hakkını savunmak için sahada yan yana gelmek ile kapitalist düzenin geleceği ve restorasyonu hakkında aynı siyasal perspektife sahip olmak tamamen farklı kulvarlardır. Dolayısıyla “Maden işçileri örneğinde yan yana durduk ve sonuç aldık; o halde sol, YP ve Özgür Özel etrafında uzun vadeli bir ittifak kurmalıdır” çıkarımı mantıksal ve sınıfsal olarak çökmektedir.

VI. “AKP Gitsin, Sonrasına Sonra Bakarız” Siyasetinin Çıkmazı

Türkiye solunun tarihsel olarak en sık düştüğü tuzak erteleme siyasetidir: “Önce mevcut iktidardan kurtulalım, faşizmi geriletelim, sonra kendi siyasetimizi yaparız.”

Bu yaklaşımda o “sonra” hiçbir zaman gelmemektedir:

Önce seçim kazanılmalıdır --> Sonra rejim değişmelidir --> Sonra sosyal-liberal restorasyon sağlanmalıdır --> Sonra normalleşme olmalıdır --> Sonra sosyalistler kendi programını anlatabilir.

Böylece sosyalist siyasetin yeniden üretimi sürekli geleceğe ertelenmektedir. Oysa siyasal gücü büyütme görevi hükümet değişimi sonrasına bırakılamaz; bugün fabrikada, mahallede, üniversitede, sendikada ve sokakta inşa edilmelidir.

Çünkü siyasal güç kendiliğinden hükümet değişiminin ardından sosyalistlere devredilmez. Tersine, hükümet değişimini gerçekleştiren toplumsal ve siyasal güçler, değişimin sonrasında da kendi örgütlülükleri ve siyasal ağırlıkları ölçüsünde belirleyici olurlar. Eğer sosyalistler değişim sürecinin öznesi değil, yalnızca başka bir düzen partisinin seçmen desteği ise, değişim sonrasında da etkili bir aktör olmaları beklenemez. Bütün siyasal enerjisini burjuva muhalefetinin yürütme gücüne gelme mücadelesine aktaran bir sol, olası bir hükümet değişikliğinden sonra daha da güçsüzleşecek ve marjinalleşecektir.

VII. Gerçek Cephe Siyaseti ile Sosyal-Liberal Yedeklenme Arasındaki Fark

Rejimin baskılarına, toplumsal ilişkileri dinselleştirmesine ve bir yağma düzeni oluşturulmasına karşı bir mücadele hattı elbette gereklidir. Ancak Yanardağ/Boratav çizgisindeki gibi yanlış bir faşizm tahlilinden yola çıkarak kurulan cephe anlayışı ile Marksist cephe anlayışı taban tabana zıttır.

Bu nedenle “cephe” kavramının kendisi yeterli değildir; hangi sınıfların, hangi siyasal hedefle, hangi program etrafında ve hangi siyasal önderlik ilişkisi içinde birleştiği sorulmalıdır. Bir cephe içinde sosyalistlerin bağımsız örgütsel ve ideolojik varlığını koruması mümkündür. Ancak cephenin siyasal hedefleri sosyalistlerin kendi hedeflerinin yerine geçtiğinde, cephe siyaseti ile siyasal yedeklenme arasındaki sınır ortadan kalkar.

Kavram

Niteliği

Amacı

Sosyalist Güç Birliği

Sosyalist ve devrimci yapıların kendi bağımsız programları temelinde kurduğu ilkesel birlik.

Sınıfın bağımsız siyasal seçeneğini yaratmak veya bağımsız sınıf siyasetinin siyasal ağırlığını artırmak.

Taktik Mücadele Birliği

Belirli bir hak veya sınıfsal talep etrafında, bir saldırı karşısında, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle ortak mücadele.

Somut kazanım elde etmek, saldırıyı püskürtmek.

Düzen İçi Sosyal-Liberal Yedeklenme (Kuyrukçuluk)

"Faşizm var" söylemiyle bağımsız programın geri çekilip YP/CHP arkasında saf tutulması. Sosyalistlerin kendi siyasal hattını geri çekerek burjuva muhalefetinin siyasal başarısını temel hedef haline getirmesi.

Burjuva bir aktörün siyasal iktidar yürüyüşüne ve kapitalist restorasyona payanda olmak; düzen içi siyasal iktidar değişimini sosyalist siyasetin yerine geçirmek.

Sosyalist hareket kendi bağımsız hattını koruduğu sürece, pratik mücadele alanlarında YP ile de yan yana gelebilir. Fakat sosyalistler kendi bağımsız programlarını geri çekiyor, faaliyetlerini kısıtlıyor, "ehven-i şer" diyerek kitleleri burjuva muhalefetine yönlendiriyorsa, burada bir cepheden değil, açık bir ideolojik teslimiyetten ve kuyrukçuluktan söz etmek gerekir.

VIII. Solun Güçsüzlüğü ve Asıl Çözüm: Sol İçi Güç Birliği

Türkiye solunun bugün kitleleri peşinden sürükleyecek tekil bir merkez oluşturamadığı doğrudur. Ancak bu güçsüzlük, burjuva partilerinin arkasına geçmenin bir bahanesi yapılamaz.

  1. Sosyalist Odaklaşma: Güçsüzlüğün gerçek çözümü, sol ve sosyalist yapıların temel ilkeler çerçevesinde kendi aralarında güçlü, kalıcı ve kitlesel bir güç birliği / ittifak oluşturmasıdır. Sol, önce kendi evindeki bölünmüşlüğü aşmalı ve bağımsız bir odak haline gelmelidir.
  2. Kalıcı Mücadele Birliği: Temel soru “Hangi burjuva aktörünü veya sosyal-liberal figürü desteklemeliyiz?” olamaz. Temel soru “Sosyalist yapılar olarak kendi aramızda güçlü bir birliği nasıl kuracağız ve kitlelerin bağımsız seçeneği nasıl olacağız?” sorusudur. Buradaki güç birliği, seçim dönemlerinde yapılan geçici bir ittifak pazarlığı olarak anlaşılmamalıdır. İşçi sınıfının ekonomik mücadelelerini ve siyasal taleplerini aynı pratiklerde birleştiren; sendikal, çevre, mahalle, gençlik ve kadın mücadeleleriyle bağ kuran kalıcı bir sosyalist odaklaşmadan söz ediyoruz.
  3. Programatik Açıklık ve Müzakere: Böyle bir birliğin önündeki sorun yalnızca örgütsel parçalanmışlık değildir. Farklı sosyalist yapıların devlet, demokrasi, Kürt sorunu, laiklik, emperyalizm, sendikal mücadele, seçim siyaseti ve kapitalist ekonomi karşısındaki farklı yaklaşımlarının hangi ortak program üzerinde birleştirilebileceği de açıkça ortaya konmalıdır. Güç birliği çağrısı, mevcut farklılıkların üzerinin ortak bir “sol” etiketiyle örtülmesi değildir. Hangi konularda ortaklaşılabileceğinin ve hangi konularda farklılıkların korunacağının dürüstçe tanımlandığı bir siyasal açıklık gerektirir.
  4. Günlük Mücadele Zemini: Ortaklaşmanın asıl zemini, işçi sınıfının günlük mücadeleleri içinde yaratılmalıdır: Ücret ve çalışma koşulları, sendikal örgütlenme, işsizlik, barınma, eğitim, sağlık, doğanın yağmalanması ve gençliğin geleceksizleştirilmesi gibi somut sorunlar etrafında kalıcı örgütlenme kanalları yaratılmalıdır. Seçim siyaseti ise bu toplumsal ve sınıfsal örgütlenmenin üzerine oturmalıdır; onun yerine geçmemelidir.
  5. Bağımlılığın Meşrulaştırılması (Yanlış Yol): “Gücümüz zayıf, o halde YP gibi kitlesel burjuva odaklarının arkasında durmalı ve 'faşizme karşı' onları desteklemeliyiz” yaklaşımı, güçsüzlüğü kalıcı bağımlılığa dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.

Sonuç: Ne Sekter Yalnızlık Ne Düzen İçi Yedeklenme; Aslolan Bağımsız Sınıf Siyasetidir!

Bugün Türkiye soluna iki sahte seçenek sunulmaktadır: Ya sosyalist hareket kendi bağımsız siyasal hattını toplumsal mücadele içinde kuramayan sekter bir yalnızlığa çekilecek ya da kitlelere ulaşmak bahanesiyle YP ve sosyal-liberal figürlerin arkasına dizilecek.

Bu iki yol da yanlıştır. Çözüm: Sosyalistlerin kendi aralarında güç birliği kurarak bağımsız sınıf siyasetini yükseltmesidir.

Yağma düzenine, çürümüş rejime, rejimin baskılarına, yoksullaştırmaya ve hak gasplarına karşı sosyalist güçler kendi aralarında ve kitlesel düzeyde ortak mücadele vermelidir. Eylemsel ve pratik alanlarda (grevler, hak mücadeleleri, çevre hareketleri) YP dahil tüm muhalif unsurlarla yan yana durulabilir. Bu durum bir "kuyrukçuluk" değil, eylemin doğası gereğidir.

Ancak seçimlerde ve stratejik düzlemde sosyalistler kendi bağımsız hattını, ortak adaylarını ve sınıfsal programlarını kitlelere sunmalıdır.

Bu ilke, her seçimde mekanik bir kural olarak ayrı aday çıkarılması gerektiği anlamına gelmez. Belirli tarihsel koşullarda farklı bir adayın desteklenmesi, I. Bölümde sıralanan 5 bağımsızlık ölçütü korunduğu sürece, sınırları belirlenmiş meşru bir taktik tercih olabilir. Belirleyici olan, desteğin kendisi değil, sosyalistlerin kendi programını, propaganda faaliyetini ve uzun vadeli hedefini bu desteğe kurban edip etmediğidir.

Sorun AKP'nin gitmesini istemek değil; AKP gittiğinde “her şeyin çok güzel olacağını” sanmaktır. Oysa mevcut siyasi iktidar gittiğinde kapitalizm yerinde kalacaktır; hükümet değişirken sermaye egemenliği devam edecektir; sosyal-liberal restorasyon, rejimi tamir ederken toplumsal hiçbir temel sorun çözülmeyecektir. Dolayısıyla sosyalistlerin perspektifi yalnızca “Kim gidecek?” sorusuyla sınırlanamaz. Asıl soru şudur: “Kim gelecek ve bu değişimin toplumsal öznesi hangi sınıf olacak?”

Eğer değişimin aktörü düzen içi partiler olacaksa, emekçiler yalnızca bir hükümet değişikliğinin figüranı haline gelir. Oysa sosyalist siyasetin amacı, emekçileri bir burjuva partisinin seçmen kitlesi değil, kendi kaderini eline alan bağımsız siyasal özne yapmaktır.

Bir hükümet değişikliği, sermaye egemenliğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bir rejim restorasyonu, sınıfsal sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. Hukukun yeniden kısmen tesis edilmesi, emekçilerin iktidarı anlamına gelmez. Dolayısıyla sosyalistlerin görevi, kapitalist düzenin bir restorasyon projesine toplumsal meşruiyet üretmek değil; mevcut saldırılara karşı mücadele ederken aynı zamanda emekçilerin bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.

Gerçekçilik, kendi güçsüzlüğümüzü kabul edip başka bir gücün arkasına geçmek değildir. Gerçekçilik, mevcut güçsüzlüğümüzün nedenlerini kavramak ve bunu aşacak örgütsel, siyasal ve sınıfsal araçları yaratmaktır. Güç dengelerini kabul etmek ile bu dengelerin siyasal sonucunu peşinen kabullenmek aynı şey değildir. Birincisi somut durumun tahlilidir; ikincisi ise mevcut güç ilişkilerine teslimiyettir. Sosyalist siyasetin görevi, mevcut güç dengesini yalnızca veri olarak kabul etmek değil, onu değiştirecek siyasal ve örgütsel araçları yaratmaktır.

Esneklik, ilkelerden vazgeçmek değildir; ilkeleri koruyarak somut mücadelelerde en geniş güçlerle yan yana gelebilmektir. Strateji ise bugün güçlü görünen bir düzen aktörünün başarısına kendi geleceğimizi bağlamak değil, bugünün mücadelelerinden yarının bağımsız sınıf gücünü yaratabilmektir.

Bu nedenle sosyalistlerin önündeki gerçek tercih “AKP mi, CHP/YP mi?” değildir. Gerçek tercih, emekçilerin başka bir düzen partisinin seçmen kitlesi olarak mı kalacağı, yoksa kendi tarihsel ve siyasal hattını yaratıp güçlendireceğidir. Bağımsızlık, bütün diğer siyasal güçlerden yalıtılmak değil; onlarla ilişki kurarken kendi siyasal yönünü ve sınıfsal hedefini kaybetmemektir.

ANA TEZLER

  1. Rejimin baskılarına karşı birlikte mücadele etmek ile düzen içi muhalefetin siyasal projesine yedeklenmek aynı şey değildir.
  2. Taktik birlik ile stratejik ittifak, mücadele ortaklığı ile siyasal önderliğin kabulü birbirinden ayrılmalıdır.
  3. Sosyalistlerin güçsüzlüğü, başka bir burjuva merkezin arkasına geçmenin bahanesi değil, kendi bağımsız güç birliğini kurmanın gerekçesidir.
  4. Gerçek strateji, “önce faşizm gitsin, sonra sosyalizmi anlatırız” demek değil; bugünün sınıfsal mücadeleleri içinde, düzen içi aktörlerden bağımsız bir sosyalist siyasal odak ve güç birliği inşa etmektir.
  5. Ne sekter yalnızlık ne düzen içi kuyrukçuluk: Asıl ihtiyaç, mücadele içinde diğer aktörlerle yan yana gelebilen ama kendi siyasal hattını hiçbir burjuva merkeze teslim etmeyen bağımsız bir sosyalist güç birliğidir. Mesele, sosyalistlerin kimseyle yan yana gelip gelmeyeceği değil; yan yana geldiklerinde kimin siyasal ufkuna göre hareket edecekleridir.

15 Ağustos 2026 Cumartesi

Özgür İrade Var mıdır?

 Mahmut Boyuneğmez

“Özgür irade”, Antik Yunan felsefesinden psikolojiye, nörobilimden sosyolojiye kadar farklı eksenlerde incelenen, insanlık tarihinin en köklü ve çetrefilli tartışma alanlarından biridir. Günlük hayatımızın akışı içinde aldığımız kararların (ne yiyeceğimizden hangi mesleği seçeceğimize, bir kitabı okumaktan toplumsal bir harekete katılmaya kadar) yegâne failinin kendimiz olduğuna dair sarsılmaz bir sezgiye sahibiz. Ancak bu sezgi, disiplinler arası bir süzgeçten geçirildiğinde ortaya çıkan tablo çok daha karmaşıktır.

Peki, bizi biz yapan seçimlerimiz gerçekten özgür müdür, yoksa evrenin ve toplumun kurduğu devasa bir nedensellik zincirinin parçası mıyız?

Bu sorunun yanıtlanmasının zor oluşu, “özgürlük” kavramının çoğu zaman birbirinden farklı anlamlarının tek bir kelime altında toplanmasından kaynaklanır. Fiziksel engellerden bağımsızlık, psikolojik özerklik, siyasal özgürlük, ekonomik bağımsızlık ve bilinçli karar verebilme kapasitesi aynı şey değildir. Bir insanın önündeki kapının açık olması, o kapıdan geçebilecek maddi imkânlara, bilgiye, zamana ve toplumsal güce sahip olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla özgür iradeyi yalnızca bireyin zihninde gerçekleşen bir olay olarak değil, birey ile nesnel dünya arasındaki ilişkinin niteliği olarak ele almak gerekir. Burada özgür irade ile özgürlük arasında da bir ayrım yapmak önemlidir: Özgür irade, bireyin kendi nedenleri, amaçları ve muhakemesi doğrultusunda eyleyebilme kapasitesiyle ilgiliyken, özgürlük bu kapasitenin gerçek dünyada kullanılabilmesini sağlayan maddi ve toplumsal koşulları da kapsar.

I. Felsefi Cephe: Determinizm, Liberteryenizm ve Bağdaşırcılık

Felsefe tarihinde özgür iradeye yaklaşım temel olarak üç ana akım etrafında şekillenir:

Nedensel Determinizm (Belirlenimcilik): Evrendeki her olayın, fiziksel veya toplumsal öncül nedenler tarafından zorunlu olarak belirlendiğini savunur. Bu görüşe göre, evrenin ve insan beyninin şu anki durumu, geçmişteki durumların ve doğa yasalarının kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla alternatif bir seçim yapma potansiyeli bir illüzyondan ibarettir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Determinizmin kabul edilmesi, insan davranışının “anlamsız” veya “önemsiz” olduğu sonucunu zorunlu olarak doğurmaz. Çünkü insanların düşünceleri, tercihleri, muhakemeleri ve eylemleri de nedensel dünyanın parçalarıdır. Bir insanın bir argümanı değerlendirip ikna olması, bu iknanın nedenlere bağlı olması sebebiyle değersiz hâle gelmez. Tam tersine, eğitim, tartışma, eleştiri ve ikna gibi süreçlerin kendisi, ancak düşüncelerin ve nedenlerin davranış üzerinde gerçek etkileri olduğunu kabul ettiğimizde anlam kazanır.

Liberteryenizm: Determinizmi reddederek insanın tam anlamıyla özgür seçim yapma yetisine sahip olduğunu ileri sürer. Eğer davranışlarımız tamamen dışsal veya içsel nedenlerle belirlenmiş olsaydı, ahlak, hukuk, suç, ceza, övgü ve vicdan gibi kavramlar anlamını yitirirdi. İnsanın ahlaki bir fail (agent) olabilmesi, iradesinin nedensellik zincirini kırabilmesine bağlıdır.

Ne var ki burada da önemli bir problem ortaya çıkar: Eğer özgür bir seçim hiçbir neden tarafından belirlenmiyorsa, bu seçimi gerçekten “benim seçimim” yapan şey nedir? Nedensellikten bütünüyle kopmuş rastlantısal bir karar, zorunlu olarak daha özgür bir karar mıdır? Eğer bir tercihin ortaya çıkışında hiçbir neden rol oynamıyorsa, bu durum bilinçli öznenin hâkimiyetini artırmak yerine seçimi rastlantıya yaklaştıracaktır. Bu nedenle özgürlük ile nedensizlik arasında otomatik bir özdeşlik kurmak mümkün değildir.

Bağdaşırcılık (Ilımlı Belirlenimcilik / Compatibilism): Determinizm ile özgür iradenin çelişmediğini iddia eder. Thomas Hobbes gibi düşünürlerin temellendirdiği bu yaklaşıma göre özgürlük, “iradenin nedensiz olması” değil, “arzulanan veya istenen eylemin önünde dışsal bir engelin bulunmamasıdır.”

Bağdaşırcılığın güçlü tarafı tam da burada ortaya çıkar: Bir eylemin nedenlere sahip olması, o eylemin kati surette “zorla yaptırılmış” olduğu anlamına gelmez. Örneğin, bir insanın tehdit altında para vermesi ile kendi değerleri doğrultusunda yardımda bulunması, her ikisi de nedensel süreçlerin sonucu olsa bile aynı anlamda özgür değildir. Dolayısıyla asıl mesele yalnızca “eylemin nedeni var mı?” sorusu değil, “eylemin nedeni öznenin düşünsel ve istemsel yapısıyla nasıl ilişkilidir?” sorusudur.

Bununla birlikte bağdaşırcılığın klasik biçimleri de özgürlüğün toplumsal boyutunu açıklamakta yetersizdir. Çünkü bireyin arzularının kendisi de toplumsal koşullar tarafından şekillendirilebilir. İnsan yalnızca istediğini yapıp yapamadığıyla değil, neyi neden istediğini ne ölçüde kavrayabildiğiyle de değerlendirilmelidir.

II. Bilimsel Sınırlar: Nörobilim ve Psikolojinin Bakışı

Modern bilim, özgür irade tartışmasında geleneksel sezgilerimizi oldukça zorlayan veriler sunmaktadır.

1. Nörobilim ve Karar Mekanizmaları

Nörobilimci Benjamin Libet, 1980’li yıllarda gerçekleştirdiği klasikleşmiş deneyinde, deneklerin kafatasına elektroensefalografi (EEG) elektrotları yerleştirerek beyin aktivitelerini saniye bazında kaydetti. Deneklerden istenen şey, önlerindeki döner bir kadrana bakarken tamamen kendi belirledikleri "özgür bir anda" parmaklarını oynatmaları ve parmaklarını oynatmaya bilinçli olarak karar verdikleri anı kadran üzerinden işaretlemeleriydi.

Deneyin ortaya koyduğu şok edici sonuç şuydu: Beyinde motor eylemi hazırlayan nöronal aktivite (teknik adıyla "hazır olma potansiyeli" (readiness potential)) deneklerin "Şu an parmağımı oynatmaya karar verdim" dediği bilinçli farkındalık anından yaklaşık 350 ila 550 milisaniye önce başlamaktaydı. Başka bir ifadeyle beyin, eylem emrini bilinçli benlik henüz durumu idrak etmeden çoktan vermiş görünüyordu. Libet bu bulgulardan hareketle, özgür iradenin bir eylemi başlatma gücüne sahip olmadığını, ancak beynin başlattığı eylemi bilinçli bir kararla engelleme veya onaylama ("özgür yapmama / free won't") yetisine sahip olabileceğini öne sürdü.

Özetle, 20. yüzyılın ikinci yarısında Benjamin Libet tarafından yapılan ve sonrasında farklı nörogörüntüleme yöntemleriyle geliştirilen araştırmalar, beyindeki motor faaliyetlerin ve karar hazırlığının (potansiyel hazır olma/readiness potential), bireyin “karar verdim” dediği anın öncesinde başlayabildiğini göstermiştir. Ancak Libet deneylerinden “özgür irade bilimsel olarak çürütülmüştür” şeklinde doğrudan bir sonuç çıkarmak aşırı iddialı olur. Deneylerin önemli bir kısmı basit ve düşük önem taşıyan motor eylemler üzerine kuruludur; bir düğmeye ne zaman basılacağına ilişkin karar ile kişinin hayatını değiştirecek bir meslek seçimi, politik bir tutum geliştirmesi veya uzun vadeli bir ahlaki karar vermesi aynı bilişsel kategoriye indirgenemez. Ayrıca hazır olma potansiyelinin bilinçli kararın kesin bir “başlangıç noktası” olup olmadığı da tartışmalıdır. Dolayısıyla nörobilim, özgür iradeyi basitçe ortadan kaldırmaktan ziyade, bilinçli benliğin karar mekanizmasındaki rolünü yeniden düşünmeye zorlamaktadır.

Daha da önemlisi, bilinçli düşüncenin eylemden önce başlamaması ile bilinçli düşüncenin eylem üzerinde hiçbir etkisinin bulunmaması aynı önerme değildir. İnsan zihni tek bir merkezden emir veren homojen bir yapı değil; birbirleriyle etkileşen, geri bildirimler üreten ve zaman içinde birbirlerini değiştiren çok katmanlı süreçler bütünüdür. Bu nedenle “beyin karar verdi, sonra ben fark ettim” şeklindeki basit model, insan zihninin karmaşık işleyişini açıklamak için yetersiz kalabilir.

Daha da ötesi, deneysel nörolojide görülen bazı vakalar, beynine uygulanan dışsal uyarılardan (elektrotlar veya manyetik alanlar) dolayı belirli bir eylemi gerçekleştiren kişilerin, bu eylemi kendi hür iradeleriyle yaptıklarına dair zihinsel ve rasyonel hikâyeler kurgulayabildiklerini ortaya koyar. Bu durum, özgür irade hissinin zaman zaman zihnin eylem sonrası ürettiği bir “meşrulaştırma (rasyonelleştirme) mekanizması” olabileceğine işaret eder.

Bu bulguların felsefi açıdan önemli sonucu, insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin bilgisinin sınırlı olduğunu göstermesidir. İnsan çoğu zaman yalnızca ne yaptığını değil, neden yaptığını da sonradan açıklamaktadır. Dolayısıyla özgürlük yalnızca “seçiyorum” hissine dayanamaz; bireyin kendi motivasyonlarını, alışkanlıklarını, korkularını, çıkarlarını ve içinde bulunduğu koşulları eleştirel biçimde inceleyebilmesini de gerektirir.

2. Sosyoloji ve Psikoloji: İnsan Zihninin Gizli Tasarımcıları

İnsanların kararları nörolojik süreçlerle sınırlı değildir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, birey içine doğduğu toplumsal sınıfın, dilin, kültürün ve toplumsal cinsiyet kodlarının etkisi altındadır. Bir çocuğun belirli oyuncaklara, bir yetişkinin belirli tüketim kalıplarına yönelmesi, bireysel seçimlerden ziyade toplumsal şartlanmaların bir sonucu olabilir. Psikolojide bilinçdışı süreçler, genetik yatkınlıklar ve çevresel baskılar göz önüne alındığında, tam anlamıyla “özerk” bir insan profilinden söz etmek oldukça güçleşir.

Burada özgürlüğün yalnızca dışsal baskıdan kurtulmak olmadığı, aynı zamanda içselleştirilmiş baskıları tanıyabilmek olduğu görülür. İnsan bazen kendisine dayatılan bir arzuyu kendi özgün arzusu zannedebilir. “Ben bunu istiyorum” cümlesinin arkasında aile, sınıf, eğitim, reklam, kültür, statü arayışı ve toplumsal onay gibi çok sayıda belirleyici bulunabilir. Bu nedenle özgürleşme, yalnızca seçim sayısını artırmak değil, seçimlerimizi üreten mekanizmaları görünür hâle getirmek anlamına da gelir.

Pierre Bourdieu'nün habitus kavramı bu noktada özellikle açıklayıcıdır: İnsan toplumsal dünyayı yalnızca dışarıdan gözlemleyen bir özne değildir; toplumsal yapıların izlerini kendi algılarına, zevklerine, beklentilerine ve davranış biçimlerine taşır. Böylece toplumsal yapı bireyin dışında duran bir duvar olmaktan çıkar ve bireyin davranışlarını içeriden yönlendiren bir eğilimler sistemine dönüşür.

Bu durum özgürlüğün imkânsızlığını değil, özgürlüğün eleştirel bir bilinç gerektirdiğini gösterir. Kişi kendi davranışlarını belirleyen koşulları ne kadar fazla anlayabiliyorsa, o koşullar karşısında müdahale kapasitesi de o kadar artar.

III. Algoritma Çağı ve Rasyonalite Paradoksu

Günümüz dijital dünyasında özgür irade yeni bir sınavla karşı karşıyadır. Yapay zekâ, büyük veri (Big Data) ve algoritmalar biyolojik veri ve alışkanlıklarımızı analiz ederek bize “en doğru” ve “en rasyonel” seçenekleri sunmaktadır.

Burada klasik determinizme yeni bir katman eklenmektedir: Davranışın yalnızca geçmiş tarafından değil, davranışlarımızı öngörüp yönlendirmeye çalışan sistemler tarafından da şekillendirilmesi. Algoritmik sistemler yalnızca “ne istediğimizi” tahmin etmez; hangi içeriği göreceğimizi, hangi ürünle karşılaşacağımızı, hangi haberin dikkatimize sunulacağını ve hangi seçeneklerin görünür kalacağını da belirleyebilir. Böylece özgür seçim alanı ortadan kaldırılmadan, bu alanın mimarisi değiştirilebilir.

Eş seçiminden dinlenecek müziğe, yatırım kararlarından sağlık tercihlerine kadar her alanda algoritmik rasyonalitenin egemen olduğu bir dünyada, tamamen sistemin sunduğu ideal seçenekleri takip etmek yeni bir zorunluluk biçimi yaratır. Her zaman “mükemmel rasyonel” olana yönelmek, teknolojik bir determinizmi beraberinde getirebilir.

Bu nedenle modern özgürlük sorunu artık yalnızca “Bana seçim yapma hakkı veriliyor mu?” sorusu değildir. “Hangi seçenekleri görebiliyorum?”, “Seçenekler bana nasıl sıralanıyor?”, “Tercihlerimi kim öngörüyor?” ve “Benim dikkatimi kim yönetiyor?” soruları da özgür irade tartışmasının merkezine yerleşmektedir.

İşte bu noktada, sırf sistemin ve araçsal aklın dayatmasına direnmek adına farklı bir tercih yapabilmek, bireyin araçsal aklın despotizmine karşı geliştirdiği eleştirel bir kaçış noktası hâline gelebilir. Ancak burada özgürlüğün göstergesini yalnızca sistemin önerdiğinin tersini yapmak olarak görmek mümkün değildir.

Çünkü algoritmanın önerisinin tersini yapmak da algoritmanın belirlediği seçenekler kümesinin içinde kalabilir. Gerçek özgürlük, sisteme otomatik olarak karşı çıkmak değil, sistemin hangi ihtiyaçları ve amaçları ürettiğini kavrayarak gerektiğinde onu aşabilecek alternatifler geliştirebilmektir.

Dolayısıyla özgürlük, rasyonelliğin reddi değil, araçsal rasyonelliğin sınırlarının farkına varılmasıdır. İnsan yalnızca “en verimli” seçeneği değil, “hangi amaç uğruna verimli?” sorusunu da sorabilmelidir. Araçların amaçların yerini aldığı noktada rasyonellik, özgürleştirici bir araç olmaktan çıkıp yeni bir tahakküm biçimine dönüşebilir.

IV. Diyalektik Bir Sentez: Özgürlük, Zorunluluğun Kavranmasıdır

Tüm bu disiplinler arası gezinti ışığında, özgür iradeyi “hiçbir nedene dayanmayan mutlak bir serbestlik” veya “tamamen edilgen bir robot olma hâli” olarak iki aşırı uçta tanımlamak bizi kısır döngüye götürür.

Diyalektik yaklaşım bu kısır döngüyü aşmak için en sağlam zeminlerden birini sunar:

Yapı ve Fail Etkileşimi

İnsanlar uzay boşluğunda, nesnel gerçeklikten izole bir şekilde karar almazlar. İçinde bulunduğumuz tarihsel, iktisadi, biyolojik ve toplumsal nesnel koşullar ile yapılar hareket ve karar alanımızı kısıtlar. Ancak bu kısıtlama failliği tamamen ortadan kaldırmaz.

Buradaki temel diyalektik ilişki, yapı ile failin birbirini karşılıklı olarak üretmesidir. İnsanlar mevcut koşullar ve yapılar tarafından biçimlendirilirken, aynı zamanda eylemleri aracılığıyla bu koşulların ve yapıların yeniden üretilmesine veya dönüştürülmesine katkıda bulunurlar. Bu nedenle yapılar insanların karşısında yalnızca dışsal bir kader olarak durmaz; insan eyleminin hem koşulu hem de sonucudur.

Sınırlı Seçenekler Arasında Analiz

Özgür irade, mistik bir “her istediğini yapabilme” gücü değil; mevcut nesnel koşulların sınırları içerisinde beliren seçenekleri doğru analiz edebilme ve bu seçenekler üzerinde etkili biçimde eyleyebilme yetisidir.

Bu bakımdan özgürlüğü seçeneklerin sınırsızlığıyla ölçmek yanıltıcıdır. Gerçek hayatta hiçbir insan sonsuz sayıda alternatif arasından seçim yapmaz. İnsan belirli bir tarihsel anda, belirli maddi imkânlar, bilgi düzeyi, bedensel kapasite, toplumsal ilişkiler ve ekonomik koşullar içerisinde hareket eder. Özgürlük, bu sınırlılığı inkâr etmekten değil, sınırlılığın yapısını anlayarak mümkün olanı genişletebilmekten doğar.

Rasyonel Seçim ve Praksis

Nesnel kısıtların ve zorunlulukların farkında olarak, bu kısıtlar içerisindeki alternatifleri analiz etmek ve kişinin kendi amaçları, değerleri ve bireysel veya kolektif çıkarları doğrultusunda gerekçelendirilmiş bir seçim yapabilmesi özgür iradenin önemli bir unsurunu oluşturur.

Burada “rasyonel seçim” soyut ve toplumsal gerçeklikten bağımsız bir akıl yürütme anlamına gelmez. Hangi seçeneğin rasyonel olduğu, kişinin içinde bulunduğu gerçekliğe ve ulaşmak istediği amaçlara bağlıdır. Dolayısıyla rasyonalite, nesnel koşulların ve belirleyicilerin doğru bilgisini ve bu bilgi üzerinden etkili bir eylem kapasitesini gerektirir.

Özgürlük bu anlamda bilginin eyleme dönüşmesidir. Bir zorunluluğu bilmek tek başına özgürlük yaratmaz; o zorunluluğun hangi sınırlar içinde dönüştürülebileceğini görmek ve buna uygun kolektif veya bireysel eylem geliştirmek gerekir.

Koşulları Dönüştürme Gücü

Diyalektik anlayışta insan sadece verili koşulları ve belirleyicileri kabul eden pasif bir varlık değildir. Yapılan gerekçelendirilmiş seçimler ve bunları takip eden eylemler (praksis), zamanla bireyi sınırlayan nesnel koşulların ve gerçekliğin kendisini de dönüştürme potansiyeline sahiptir.

Tam da bu nedenle özgürlük yalnızca bireysel bir zihinsel durum değil, tarihsel bir süreçtir. İnsan özgürlüğü hazır bulmaz; belirli koşullar ve belirleyiciler içerisinde onu üretir. Bir işçinin çalışma koşullarını değiştirmesi, bir toplumun siyasal haklar kazanması, bir bireyin eğitim yoluyla daha önce kendisini belirleyen sınırları aşması veya bir topluluğun ortak hareket ederek maddi koşullarını dönüştürmesi aynı temel mantığın farklı düzeylerdeki örnekleridir.

Burada Marx'ın praksis anlayışı belirleyici hâle gelir: İnsan dünyayı yalnızca yorumlayan değil, onu dönüştürürken kendisini de dönüştüren bir varlıktır. Dolayısıyla özgürlük, mevcut gerçekliğin dışında bir “kaçış alanı” bulmak değil, mevcut gerçekliğin karşıtlık ve çelişkilerini kavrayarak onu değiştirebilecek eylem kapasitesini geliştirmektir.

V. Spinoza'dan Hegel'e, Hegel'den Marx'a: Özgürlüğün Diyalektiği

Spinoza açısından insan kendisini özgür zanneder çünkü arzularının farkındadır, fakat bu arzuları meydana getiren nedenlerin çoğunun farkında değildir. Bu düşünce, modern psikoloji ve nörobilimin insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin sınırlı bilgisine dair bulgularıyla ilginç bir paralellik taşır. Spinozacı anlamda özgürleşmek, nedenselliğin dışına çıkmak değil, bizi belirleyen nedenleri daha fazla kavramaktır.

Hegel'de özgürlük daha ileri bir düzeye taşınır: Özgürlük yalnızca bireyin kendi iç dünyasında sahip olduğu bir özellik değil, zorunlulukla bilinçli bir ilişki kurma biçimidir. İnsan doğayı, toplumu ve kendi tarihsel konumunu kavradıkça, kör zorunluluk karşısındaki edilgenliği azalır. Böylece özgürlük, zorunluluğun yokluğu değil, onun bilinçli olarak kavranması ve dönüştürülmesidir.

Marx ise bu düşünceyi maddi ve toplumsal zemine taşır. İnsanların yalnızca bilinçlerini değiştirmeleri yeterli değildir; bilinçlerini ve eylemlerini belirleyen maddi yaşam koşullarını da değiştirmeleri gerekir. Bu nedenle özgürlük sorunu aynı zamanda emek, mülkiyet, sınıf, üretim ilişkileri, eğitim, zaman ve siyasal iktidar sorunudur. Bir insan teorik olarak seçme hakkına sahip olabilir, fakat maddi koşulları onun bu seçimi fiilen gerçekleştirmesine izin vermiyorsa, özgürlüğü biçimsel düzeyde kalacaktır.

Bu perspektiften bakıldığında özgürlük ile eşitsizlik arasında doğrudan bir ilişki ortaya çıkar. Aynı hukuki seçeneklere sahip görünen iki insan, farklı ekonomik, kültürel ve toplumsal kaynaklara sahip oldukları için bu seçenekleri gerçekleştirme bakımından aynı özgürlük düzeyine sahip değildir. Özgürlüğün gerçek içeriğini belirleyen şey yalnızca hukuken izin verilenler değil, fiilen mümkün olanlardır.

VI. Özgürlük ve Bilgi: Bilmek Neden Özgürleştirir?

Diyalektik özgürlük anlayışının merkezinde bilgi bulunur. Çünkü insanın müdahale edemediği şey ile henüz müdahale yollarını keşfetmediği şey aynı değildir. Bir zorunluluğun doğal ve değişmez olduğunu düşünmek, o zorunluluğa karşı geliştirilebilecek stratejileri de görünmez kılar. Bilgi bu nedenle yalnızca dünyayı açıklayan değil, eylem alanını genişleten bir güçtür.

Örneğin, birey kendi davranışındaki belirli bir bağımlılığı, toplumsal bir önyargıyı veya ekonomik bir zorunluluğu fark ettiğinde ilk kez onunla bilinçli bir ilişki kurma imkânı elde eder. Daha önce “ben böyleyim” şeklinde deneyimlenen şey, artık “beni bu hâle getiren koşullar nelerdir?” sorusunun konusu hâline gelir. Bu dönüşüm, özgürlüğün ilk adımlarından biridir.

Dolayısıyla özgürlük ile öz-bilgi arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsan yalnızca dünyayı değil, kendi belirlenmişliğini de kavramalıdır. Kendisini belirleyen nedenleri tanımayan özne, çoğu zaman kendi belirlenmişliğini özgür irade sanabilir.

Ancak bilgi tek başına yeterli değildir. Bilginin özgürleştirici hâle gelmesi, onun eylem kapasitesiyle birleşmesini gerektirir. İnsan kendisini belirleyen koşulları ne kadar iyi kavrarsa, bu koşullar içerisinde hangi müdahalelerin mümkün olduğunu görme ihtimali de o kadar artar.

VII. Özgürlük Bir Sonuç Değil, Süreçtir

Bu yaklaşımın en önemli sonuçlarından biri, özgürlüğün bir kez kazanılıp sonsuza kadar sahip olunan sabit bir özellik olmadığıdır. İnsan farklı koşullarda farklı özgürlük düzeylerine sahip olabilir. Eğitim, ekonomik bağımsızlık, örgütlenme, eleştirel düşünme, kolektif dayanışma ve bilimsel bilgi bireyin gerçek hareket alanını genişletebilirken, yoksulluk, baskı, manipülasyon, bilgisizlik ve izolasyon bu alanı daraltabilir.

Bu nedenle “özgür müsün, değil misin?” sorusundan ziyade “hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi alanlarda özgürsün?” sorusu daha açıklayıcıdır. Özgürlük ikili bir durum değil, tarihsel olarak değişen bir kapasitedir.

Birey düzeyinde başlayan özgürleşme, belirli bir noktadan sonra kolektif bir boyut kazanır. Çünkü insanın kendi koşullarını dönüştürme gücü, çoğu durumda tek başına sahip olduğu kapasiteyle sınırlıdır. Dil, hukuk, eğitim, ekonomi ve siyaset gibi alanlar kolektif olarak üretildiği için, bunların dönüştürülmesi de kolektif eylem gerektirir. Böylece bireysel özgürlük ile toplumsal özgürleşme birbirinden koparılamaz hâle gelir.

Sonuç

Özgür irade ne deterministlerin iddia ettiği gibi tamamen bir illüzyon, ne de liberteryenlerin savunduğu gibi sınırsız bir serbestliktir. Özgür irade, insanın kendi sınırlarını, kendisini belirleyen nesnel koşulları ve doğa/toplum yasalarını kavrayabildiği ölçüde ortaya çıkan tarihsel ve diyalektik bir süreçtir. Spinoza, Hegel ve Marx hattında da vurguladığımız üzere, özgürlük zorunluluğun kavranması ve bu kavrayışla eyleme geçilmesidir.

Bu nedenle özgürlüğü, “nedensiz seçim yapabilme” kapasitesi olarak değil, nedenleri anlayabilme, alternatifleri değerlendirebilme, amaçlar belirleyebilme ve bu amaçlar doğrultusunda gerçekliği dönüştürebilme kapasitesi olarak düşünmek daha verimlidir. İnsan nedensellik zincirinin dışında duran metafizik bir varlık değildir; fakat nedensellik zincirinin bilincine varabilen ve bu bilinç aracılığıyla yeni nedensel süreçler başlatabilen bir varlıktır.

İnsan açlığını, yoksulluğunu, eğitim eksikliğini, toplumsal baskıyı veya psikolojik koşullanmasını “kader” olarak kabul etmek zorunda değildir. Bunların nedenlerini kavrayabilir, alternatifler üretebilir, bireysel ve kolektif eylemler geliştirebilir ve böylece başlangıçta kendisini belirleyen koşulların bir kısmını dönüştürebilir. Özgürlüğün paradoksu tam da buradadır: İnsan ancak kendisini belirleyen zorunlulukları tanıdığında, onların içinde gerçek bir hareket alanı yaratmaya başlayabilir.

Bu anlamıyla özgürlük, zorunluluğun karşıtı değil; zorunlulukla bilinçli, eleştirel ve dönüştürücü bir ilişki kurma biçimidir. Özgür insan, hiçbir koşul tarafından belirlenmeyen insan değildir. Özgür insan, kendisini belirleyen koşulları giderek daha fazla kavrayan, bu koşulların hangilerinin değiştirilebilir olduğunu ayırt eden ve bilgiyi eyleme dönüştürerek kendi hareket alanını genişletebilen insandır.

Dolayısıyla özgürlük bir başlangıç noktası değil, bir kazanımdır; hazır bir öz değil, kurulmakta olan bir kapasitedir; yalnızca bireysel bir duygu değil, tarihsel ve toplumsal bir ilişkidir. İnsan özgür doğmaz; belirli zorunluluklar içinde özgürleşir. Ve bu özgürleşme, yalnızca dünyayı değiştirmekle değil, dünyayı değiştiren öznenin kendisini de dönüştürmesiyle gerçekleşir.

Özgür irade sorusunun en güçlü cevabı “İnsan tamamen özgür müdür?” sorusunda değil, “İnsan kendisini belirleyen koşulları ne ölçüde kavrayıp dönüştürebilir?” sorusunda bulunur. Özgürlüğün gerçek ölçütü, zorunluluğun ortadan kalkması değil, kör zorunluluğun bilinçli eyleme dönüşmesidir.

İnsan nedenselliğin dışında değildir; fakat nedenselliği kavrayabilen ve kavrayışı üzerinden yeni nedensel süreçler başlatabilen bir faildir. “Özgür irade var mı/yok mu?” ikiliğini tartışmak yerine, özgürlüğün derecelendirilebilir, tarihsel, ilişkisel ve dönüştürücü bir kapasite olduğu görülmelidir.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]