21 Mayıs 2022 Cumartesi

Paleolitik Çağdan Neolitik Çağa Geçiş Dönemi|Alet Üretiminin İnsanlaşma ve Bilişsel Sürece Etkisi Işığında Göbeklitepe

Ercan Arslan

İnsanın evriminin geçmişi 5-4,4 milyon yıl öncesine kadar gitmektedir. İlk insansı türler olarak kabul edebileceğimiz Ardipithecus Ramidus 4,4 milyon yıl, Austrolopithekus Afarensis 3,6 milyon yıl, Austrolopithekus Afrikanus ise 3,2 milyon yıl önce, Afrika’da ormanların azalmasıyla birlikte yere inmek zorunda kalmış, savanadaki otların yüksek olması sebebiyle de etrafını görebilmek için dik yürümeye başlamıştır. Böylelikle elleri boşta kalmış ve beyinleri gelişmeye başlamıştır. Elin tutucu özellikte oluşu, başparmağın evrimi, gözün ayrıntılı üç boyutlu görmesi ve diğer hayvanlardan zayıf yapıda oluşu nedeniyle, aletler kullanmaya başlamışlardır. Diğer hayvanların doğaya karşı güçlü donanımları vardır; doğa onlar için sabit olduğu müddetçe bir sorun yoktur; oysa insansılar ve insanların hayatta kalabilmesi için hayvanlardan daha fazla çabalaması, mücadele etmesi gerekir.

Maymunların akrabalık ilişkisine yönelik bir aile portresi. Kaynak: Evrim Ağacı

Bahsedilen bu türler, bir geçiş aşamasında yer alır. Hem ağaçta yaşayabiliyor hem de yere inip iki ayak üzerinde hareket edebiliyorlardı. İklimsel değişiklikler, bu türleri zamanla iki ayak üzerinde dikilmeye zorlamıştır. Önceden ormanda ağaçlarda yaşarken, kendilerini koruyabildikleri için, değişmeleri gerekmiyordu. Gelişen yeni süreçte ormanlar azaldığı için, diğer canlılardan daha savunmasız bir vaziyette açık alanda kalmışlar; bu savunmasız kalış, onların doğada hazır bulunan malzemeleri kullanmalarını beraberinde getirmiştir. Bu türler sadece doğada buldukları hazır maddeleri (çakıl taşları, ağaç dalları vb.) alet olarak kullanmaktaydılar. Doğadaki hazır maddelerin kullanımı fazla bir bilinç birikimi gerektirmez. Beyin kapasiteleri 500 cm3 civarındaydı; yani bu türler bilinçli olmaları dolayısıyla değil, başka şansları olmadığı için alet kullanımına yönelmişlerdir. Örneğin günümüzde bazı maymun türleri bile, dal parçalarını ve taşları, yiyecekleri ağaçtan düşürmede ve kırmada kullanmaktadır.

İnsan evriminin tarihi. Kaynak: Evrim Ağacı

İki milyon yıl öncesine geldiğimizde ise Homo Habilis, Homo Erektus ve Homo Ergaster, insanlaşma sürecinde daha ileri bir aşamadaki yerlerini alır. Artık bu türler daha dik yürüyebilmekte ve kullandıkları aletlere şekil verebilmekteydiler. Bunun sebebi iklimsel değişikliklerin meydana gelmesi ve yaşam koşullarının daha da zorlaşmasıdır. Zamanla bazı yerlerde ormanlık alanlar azalmış ve bu durum, türleri değişen koşullara uyum sağlamak, hayatta kalabilmek için alet üretimine itmiştir. Yaşama koşullarının zorlaşması, bu insan türlerini değişmeye zorlamıştır; değişen çevresel koşullara uyum sağlayacak özelliklere sahip olmayan türler, doğal seçilimle yok olmuştur. Doğadaki canlılar, yaşamak için iklime göre çok iyi adapte olmuşlardır; kürkler, pençeler, dişler gibi donanımları vardır. Oysa ilk insanların böyle bir avantajı yoktur. Daha zayıf yapılıydılar. Bu durum, insanları alet kullanmaya ve üretmeye zorlamıştır. Öte yandan, insan türü zayıfken, alet üreterek güçlü hale gelir. Diğer canlıların doğaya aşırı adaptasyonu ise, ani iklimsel değişikliklerin bazı türlerin yok olmasına neden olmasını beraberinde getirir. Bu dönemde, bu insan türlerinin beyin hacmi 700 cm3 civarındadır. Bilincin gelişimi, alet kullanımı ve üretimi neticesinde zaman içerisinde gerçekleşir. İlk insanların zayıf olmaları, yaşamak için meraklı olmalarını, diğer hayvanlardan daha fazla mücadele etmelerini, arayış içinde olmalarını ve topluluk olarak yaşamalarını sağlamıştır. Uzun süreli çocuk bakımı da, sosyalleşmeyi, bir arada kalmalarını, dilin gelişimini, topluluk içi bağları pekiştirmiştir.

Bu süreçte yalnızca alet kullanımı değil, aynı zamanda aletlerin üretilmesi, insanın bilişsel gelişimini uyarmıştır. Bir şeyi üretmeye çalıştığında ve ürettiğinde, insanın beyni daha iyi çalışır. Daha meraklı olur, arayış içine girer, gelişmeye açık olur. Bir işi pratikte yaptıkça deneyim kazanılır, kendine güven duygusu iyiden iyiye gelişir. Beynin birçok merkezi çalışmaya ve ilişkilenmeye başlar. Örneğin günümüzde bazı toplumlar ve insanlar, aletleri nasıl üretildiklerini bilmeden sadece kullanmaktadır. Bu ise onların bilişsel gelişimlerinde engel teşkil etmektedir. Her insanda beyin kapasitesi hemen hemen aynıdır. Önemli olan bu potansiyeli, ileriye doğru kullanabilmektir. Bu ise üretim ve merak duygusuyla olabilir.

Homo Heidelbergensis balta ucu. Kaynak: Wikipedia

İnsanın bilinç gelişimi, kültürel birikimin ve gelişiminin ürünüdür. Bunu, insanın bebeklikten yetişkinliğe ulaşana kadar geçirdiği bilişsel gelişim aşamalarına bakarak tasvir edebiliriz. Bebeklik çağında insan yavrusu bakıma muhtaçtır. Bilişsel birikimi yoktur. Bu, zamanla yetişkin bireyler tarafından ona verilecektir. Bilişsel birikimin az olduğu bebeklik döneminde, yetiştiricilere karşı aşırı bağımlılık söz konusudur. İnsanın bireysel gelişimini tamamlamadığı çocukluk döneminde, bilinci de buna uygundur. Yetişkin hale gelmeye ve kendi başına ihtiyaçlarını gidermeye başladığında, muhakeme yeteneği gelişir, bilişsel gelişimi de iyice ilerler. Bebeklik döneminde öteki dünya inancı yoktur. Bu inanç, ancak belirli bir bilinç birikimiyle yetişkinliğe geçmeye başlanılan dönemde meydana gelir. İlk dönemlerinde insan yavrusu, ana babasına aşırı bağımlıdır; zamanla bilinç birikimi geliştikçe, çevresiyle ilişkiye geçer ve toplumsallaşmaya başlar. Artık topluluk onun için önemlidir. 15-16 yaşından itibaren de bilinç birikimi oturmaya başlar ve topluluk içerisinde kendi başına hareket etmeyi öğrenir.

İlk insanlardaki durumsa şöyledir: Doğaya aşırı bir şekilde bağlıydılar ve doğal dünyada zayıf yapılıydılar. Bu zayıf yönlerini ancak alet kullanarak ve üreterek kapatmışlardır. İnsan türü gelişmesini hep doğal koşulların onun için dezavantajlı olduğu dönemlerde sağlamıştır. Ürünlerin bol olduğu kolay koşullarda veya izole ortamlarda gelişme için bir itki yoktur. Bu koşullarda aletler kabadır, fauna ve flora zengindir. Topluluk ufak ve araziler genişse, gelişme durağanlaşır. Eğer koşullar zorlaşmaya başlamışsa, insanlar arayış içine girer. Aletleri daha ince yapmaya başlar, hayvanların azalması sebebiyle yaşamak için hayvanları uzaktan avlayabilecek aletler üretir. Gelişmenin olduğu yerler, genelde insanlar için doğal şartların zor olduğu yerler olmuştur. Durağan yerler ise birincisi, genelde ılıman yerler, ürünlerin bol olduğu, arazilerin geniş olduğu, izole yerler; ikincisi, buzulların etkisinde olan ve bu şartlara aşırı adapte olmuş hayvan ve bitkilerin yaşadığı bölgelerdir. Buzullar geriye çekildikçe buna adapte olan canlılar da kuzeye doğru çekilmiştir ve bazı insanlar, özellikle Neanderthaller, hayvan sürülerini takip etmiş olabilirler. Uzun yıllar soğuğa adapte olmuş canlılar, iklimin ılımanlaşmaya başlamasıyla bulundukları ortamları terk etmişler ve Avrupa’nın ortalarına doğru çekilmişlerdir. Dolayısıyla, Avrupa'da yaşayan insanlar için av hayvanları hala mevcuttur; havanın soğuk olmasına rağmen karınlarını doyurabilmektedirler; soğuk iklime adapte olmuş Mamutları, Ren geyiği ve benzeri hayvanları avlayabilmektedirler. Neanderhaller soğuğa adapte olduğundan, aletleri kabadır; daha ayrıntılı ince aletler yapmamışlardır. Buzulların hâkim olduğu Paleolitik dönemde yaşayan ve doğaya aşırı bağımlı olan Neandartaller’in bilinç birikimleri, doğayı açıklamaya yeterli olmamıştır. İnanç sistemleri bulundukları koşullar tarafından şekillendirilen pratiklerine uygundur. Toprak, güneş, hayvanlar vb. doğaya özgü varlıklar, kendisi için kutsallaşmaya başlamıştır.

İnsanın ortaya çıkışı, jeolojik devirlerden 4. zamana (Kuvaterner) tekabül eder. Bu dönemi de Pleistosen ve Holosen çağ diye ayırmaktayız. Pleistosen döneme ayrıca buzul çağı dönemi demekteyiz. Pleistosen dönemini, Avrupa’da 4 buzul evresine bölümlendirmekteyiz: Günz, Mindel, Riss, Würm. Günz, zamanımızdan 1.180.000- 820 bin yıl, Mindel 730-429 bin yıl, Riss 347-248 bin yıl, Würm 110-11 bin yıl önce gerçekleşmiştir. Bu çağların aralarını da buzul arası devreler (İnterglasiyal) olarak adlandırıyoruz. Ayrıca bu çağlardaki deniz seviyelerinde alçalma Günz’de 20 metre, Mindel’de 90 metre, Riss’de 110 metre, Würm’de 90-100 metre civarındadır. Pleistosen dönemde deniz seviyesi 130 metre düşük, sıcaklıkta 10-15 derece soğuktur.

Neanderthal 250 bin yıl, Homo Sapiens 100 bin yıl önce Riss-Würm buzul arası ve Würm buzul devresinde tarih sahnesine çıkmıştır. Buzul arası dönemde deniz seviyesi yüksek olduğundan, karalar ve kara köprüleri azalır, canlılar daha içeri bölgelere çekilirler. Buzul evresinde ise, deniz seviyesi azalır ve karalar genişler. Bu sebeplerden dolayı insanlığın ilk yerleşim yerlerinden sayılabilecek Karain mağarasının, buzul dönemlerinde iskâna elverişli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü buzul döneminde kara, mağaradan ileriye doğru bir alan bırakmaktadır. Ilıman iklimde bunu söyleyemeyiz, çünkü deniz seviyesi o evrede yükselecek, hatta mağaranın yakınına kadar gelebileceğini varsayarsak, mağaranın kullanımı işlevsizleşecektir. Böylelikle, mağaranın önündeki av sahası kısıtlı hale gelmiş ve insanların avladığı hayvanlar daha iç bölgelere göç etmiştir.

İşte insan türü bu zor koşullarda evrimleşmiştir. Bu doğal koşulların baskısı altındadır; ya zor koşullara dayanamayıp yok olacak ya da hayatta kalmak için mücadele edecektir. Buzul çağlarında canlılar soğuk iklimlere adapte olmuşlardır. Kimisi buna aşırı adapte olur kimisi de kısmen olur; aşırı adapte olanlar ani iklim değişmelerinde yok olabilirler. İlk insanlar ise bu soğuk iklimde diğer canlılar kadar donanımlı olmadığından, bu açığı ancak alet üreterek kapatabilirdi. Günümüzden 50-40 bin yıl öncesine kadar, doğa şartları yaşamaları için uygun olduğundan, insanlar hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Bu yıllardan sonra ise belki de şartların zorlaşması, diğer hayvanlardan donanımsız olması ve vahşi hayvanlarla yakın mücadeleye girmekten korkması sebebiyle, daha ayrıntılı ve ince aletler üretme yoluna gitmiştir. Özellikle okun bulunması, insanın kültürel değişimi için bir devrim niteliğinde olmuştur. Bu sayede diğer hayvanları, fazla riske girmeden uzaktan avlayabilmiş ve ürün bollaşması yaşanmıştır. Okun bulunmasından önce, ava genelde erkekler gitmekte ve avlanma süreci belki de haftalar almaktaydı. Kullanılan aletlerin kısıtlı olması sebebiyle de, çoğu zaman eli boş dönülmekteydi. Avcı-toplayıcıların konakladıkları yerlerde ise kadınlar, hem yaşlılara ve çocuklara bakmakta, grubun aç kalmaması için de bitki toplama, konaklama yerinin idaresi gibi işleri yürütmekteydiler. Bu dönemde kadınlar ekonomide söz sahibiydiler. Kadınların doğurganlığı, kabileyi çoğaltma potansiyeli ve kabileyi yönetmesi gibi sebepler, ana tanrıça figürlerinin yapılmasına yol açmıştır. Toprak, su, güneş nasıl canlıları besliyor, ısıtıyor ve çoğaltıyorsa, kadın da öyle simgeleştirilmiştir. Burada bir dini geçiş evresi mevcuttur. Kadının ekonomideki üstünlüğü ona bir statü sağlamıştır. İlk ruhban kesimler de kadınlar olabilir.

Aletlerin çeşitlenmesi beraberinde ürün bollaşmasını getirmiştir. Artık erkekler avdan eli boş dönmemektedir ve kabilenin beslenmesinde daha fazla söz sahibi olmaya başlamışlardır. Ürün bollaşması, bütün erkeklerin değil de belirli bir kesiminin avda uzmanlaşmasını sağlamış, bazıları kamp alanında kalmaya ve önceden kadınların yaptığı ağır işleri yapmaya başlamıştır. Aynı zamanda ürün bollaşması, insanları yerleşikliğe geçişe zorlamıştır. Avcılığın gelişmesi ve hayvanların fazla avlanması sebebiyle, av hayvanlarının kısıtlı oluşu, onları evcilleştirme yoluna gitmelerine yol açmıştır. Evcilleştirmeye, yetişkin hayvanlarla başlanamaz. İlk insanlar evcilleştirmeye, öldürdükleri hayvanların yavrularını besleyerek başlamışlardır. Evcileştirilen hayvanları ve kendilerini besleyebilmek için, tarımsal faaliyete geçmişlerdir. Bunun için, su kaynaklarına yakın yerleri, yerleşim birimleri olarak seçmiş olabilirler.

Buzul çağlarında fauna ve flora, buzullara göre hareket etmekteydi ve buna göre evrimleşmişti. Dünyada her yer buzullarla kaplı değildi. Buzullar aslında bir denge unsuruydu. Dünyayı kuzey ve güney yarım küreden baskılayan buzulların yoğun olduğu dönemlerde, önceden kavurucu sıcakların olduğu bölgeler, ılımanlaşır, buraları canlılar için verimli hale gelir. Buzullar çekilmeye başlayınca ılıman olan kesim daha yukarılara kayar ki, bu çekilme daha da yukarıya ilerleyince, ekvatora yakın bölgeleri çölleştirir. Buzullar aynı zamanda dünyanın temiz su ihtiyacını karşılar. Ilıman dönemde buzulların azalması ve eriyen buzul sularının denize karışması sebebiyle temiz su azalır. Deniz suyu tuzlu olduğundan karaya adapte olmuş canlılar için tüketimi uygun değildir.

Buzullar, dünyayı dengede tutar. Dünya ılımanlaşmaya başladığında, buzullara adapte olmuş canlılar buzulları takip etmiş ve daha kuzeye çekilmiştir. Neandertal insan türü de, bu iklime aşırı adapte olmuştu ve soğuğa karşı çok dayanıklıydı. Belki yok olmasının sebebi buydu. Soğuğa dayanıklılık, diğer soğuğa adapte olmuş canlıların kuzeye çekilmesi ve orada bol olması, onu değişmeye itmemiştir. Kaba aletlerle avını yakalayabilmektedir. Neandertaller’in fiziksel açıdan güçlü olmaları, daha ince aletler yapmalarını engellemiştir. Daha detaylı alet yapımı, doğada güçsüzlüğün tezahürüdür. Gelişme rahat ortamlarda olmaz. Ürünlerin, kaynakların kıt olduğu ortamlarda olur. Bizim türümüz Homo Sapiens doğaya aşırı adaptasyon gösterememiş bir canlı türüdür. Çünkü yaşadığı ortamlarda doğal koşullar sabit değildir. İklimsel geçişlerin olduğu, fauna ve floranın kıt olduğu ortamlarda evrimleşmiştir.

O çağlardaki dünyanın iklimsel kuşaklarını 3 bölmeye ayırabiliriz: 1. kuşak ılıman iklimlerin hüküm sürdüğü, 2. kuşak ılıman ve soğuk iklimin birleşme noktası, dengenin sürekli değiştiği, iklimsel koşulların sabit olmadığı, 3. kuşak soğuk iklimlerin hüküm sürdüğü yerlerdir. Birinci ve üçüncü kuşakta iklim genelde sabit kaldığı için, canlılar bu şartlara göre evrimleşmişler ve doğaya adapte olmuşlardır. Oysa ikinci kuşaktaki canlılar, bazen bolluk yaşarlar, bazen de kıtlıkla cebelleşirler; sürekli bir denge yoktur ve bu dengesizlik onları daha fazla mücadeleye iter. Bu açıdan değerlendirildiğinde “Bereketli Hilal” adı verilen coğrafi bölge, aslında bereketli değildir ve bereketsiz olması ilk insanları arayışa itmiştir. Buzullar çekilmeden önce Anadolu’nun güneyine kadar olan yerler buzullarla kaplıydı. Bizim bugün “Bereketli Hilal” olarak adlandırdığımız bölgenin iklimi daha aşağıda geçerliydi; Irak ve Arabistan’ın belirli bölgelerinde bu iklim vardı ve çölleşme azdı. Buzulların daha yukarılara çekilmesiyle birlikte iklimsel koşullar da yukarılara kaymıştır ve bu süreç hala devam etmektedir. Günümüzde buzullar biraz daha çekilse, bizim bugün verimli sayabileceğimiz yerler çölleşecektir.

Buğdayın anavatanı olan kuzey Mezopotamya aslında sınır bölgesidir (buğday karasal bir bitkidir, fazla sulamaya ihtiyaç duymaz, doğal yağmur sularıyla yetişebilir). Holosen çağla birlikte Avrupa’nın alt kısımları, Anadolu’nun orta bölgeleri ve kuzeyi, ormanlık alanlarla kaplıydı ve doğal ortam açısından verimliydi. Bundan dolayıdır ki insanlar daha ince aletler yapmamışlar ve avcı-toplayıcı olarak kalmışlardır. Mevcut ürünler kendilerine yetmekteydi. Fakat Anadolu’nun alt kısımları ve kuzey Mezopotamya’da ise iklim dengesizdi. Bu dengesizlik fauna ve floraya da yansımıştır. Koşulların zor olması, insanları daha fazla mücadeleye itmiştir. İnsan türü yaşamını sürdürmek için daha ayrıntılı aletler üretme yoluna gitmiştir. Daha önce bahsetmiştim, örneğin okun bulunması devrim niteliğindedir; 40-50 metreden avı vurabilmişlerdir. Bu sayede diğer hayvanları daha kolay avlayabildiğinden ürün bollaşması meydan gelmiş ama bu beraberinde bir karşıt bir süreci de koşullamıştır. Avladıkları hayvanların sayısı bu sefer azalmaya başlamıştır. Bu durum, hayvanların evcileştirilmesine, evcileştirmeyle ürün bollaşması da, insanları yerleşikliğe götürmüştür.

“Bereketli hilal” dediğimiz bölge kültürel etkileşimin olduğu bir geçiş bölgesidir. İlk insanlar Afrika kıtasından çıkıp dünyanın diğer bölgelerine genelde buradan dağılmışlardır. Burada iklim dengesizdir, insanların daha ilerilere ya da gerilere gitmesini gerektirir. İlk insan toplulukları ileriye doğru gittiğinde ve buralardaki topraklar ancak küçük gruplara yettiği ölçüde, geriden gelen grupları buralara kabul etmemeye başlarlar. Geriye de dönemezler, çünkü gerideki iklim koşulları, orada kalmış insan gruplarına ancak yetmektedir. İlerideki ve gerideki gruplar çoğaldıkça ve buzulların çekilmesiyle karalar azaldıkça, kandaş gruplar parçalanmaya başlar. İşte bu gruplardan parçalananlar, bu bölgeye gelmek zorunda kalır. Bu bölge izole bir bölge değildir. Ayrıca topraklar artık insanlara yetmemektedir. Bu bölgede koşullar zordur. Bu zor koşullar onları yerleşikliğe, tarıma, hayvan evcilleştirmeye, suyu kontrol etmeye yöneltmiştir. Bu açıdan değerlendirdiğimizde Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserindeki “gens” kavramını, yakın doğudaki duruma uygulamak doğru olmayabilir; çünkü burada kaynaklar kısıtlıdır ve “gens” parçalandıkça gidecek fazla bir yer yoktur. Bu yüzden de kültürel değişim kaçınılmaz hale gelmiştir.

Kendine yeten izole ortamlar, değişikliğe yol açmaz. İzole bölgelerde insanlar, yıllarca aynı teknolojiyi ve sosyal-kültürel yapıyı sürdürebilir. Amerika yerlileri ve Avustralya’daki Aborjinler bunun örneğidir. Nüfusları az olup, yaşadıkları topraklar geniştir. Diğer insan gruplarından izole bir şekilde binlerce yıl yaşamışlardır. Bu yüzden de Amerika ve Avustralya’ya gittikleri zamandan beri aynı teknolojileri kullanmışlar ve kandaş yapıyı sürdürmüşlerdir. Topraklar yeterli olduğundan, “gens” yapısı parçalandıkça yeni topraklara gitmekteydiler. Böylece durağan bir topluluk yapısı sürdürülmekteydiler. 

Göbeklitepe’deki mabet benzeri yerlerde, ortada 2 adet, kenarlarda ise 12 adet taş yapı bulunmaktadır. Ortadaki 2 taş dişi ve erkeği temsil ediyor olabilir. Kenarlardaki 12 adet taş ise topluluğu veya 12 ayı temsil ediyor olabilir. Bu mabetlerden 15-16 tane daha olabileceği söylenmektedir. Kanımca bu mabetler, bir araya gelmiş kabileleri temsil ediyor olabilir. Her kabilenin liderleri, ata ruh tapınması şeklinde gösterilmiş olabilir. Kabileler genişledikçe ve topraklar insanlara yetmemeye başladıkça, kabileler parçalanmış olabilir. Diğer mabetler de bunun üzerine yapılmıştır. Yahut nasıl doğa her yıl kendini yeniliyorsa, yaşam ve ölüm de, kışın doğanın ölmesi, yazın da topraktan tohumların yeşermesi olarak tasvir edilmiş olabilir. Bu açıdan kenardaki 12 taş yapı, ayları temsil ediyor olabilir.

Göbeklitepe'nin yapılışını gösteren bir illüstrasyon.

Bütün inanışların kökeninde bu tasvirler mevcuttur. İnsanoğlu doğaya bağımlı olduğu için, dini inanışları da doğa olaylarına, güneşe, toprağa ilişkindir. Tarımsal sürecin oluşmaya başladığı dönemde, insanlar için toprak kutsallaşır. Bereket kültü daha fazla gelişir. İlk önce ana tanrıça toprakla simgeleştirilir. Nasıl ki dişiler, insanları çoğaltıyorsa, toprakta bitkileri ve diğer canlıları çoğaltır diye inanılır. Zamanla erkeğin tarımda söz sahibi olmaya başlaması, sabanın kullanımı, erkeğin gücünü arttırır. (Örneğin Mezopotamya mitolojisinde, dişi İnanna, Temmuz’la birlikte anılır. İnanna toprak anadır, Temmuz ise bahar ayında dirilen, İnanna’yı dölleyen, Kasım ayında ise ölen tanrı olarak tasvir edilir.) Bu da ritüellerin değişmesine sebep olur; artık dişi ve erkek toplulukta eşit haklara sahiptir. Ortada 2 figürün olmasının nedeni bu olabilir. Zamanla bu durum yerini, erkeğin ekonomide daha fazla etkisinin olmasıyla birlikte ata-erkil döneme bırakacaktır.

Üst Paleolitik ve Neolitik çağda, dini ve sosyal-kültürel gelişimi üç döneme ayırabiliriz:

1. dönem; kadının ekonomide söz sahibi olduğu ana-erkil dönem,

2. dönem; aletlerin daha fazla gelişmesiyle beraber kadın ve erkeğin eşit olduğu dönem,

3. dönem; tekniğin daha da ilerlemesi ve erkeğin ekonomide öne geçtiği ata-erkil dönem.

Birinci dönem, dinin oluşmaya başladığı bir geçiş sürecidir. Bereketi ve doğurganlığı simgeleyen ana tanrıça figürleri bu dönemde görülür. Bu dönemde insanların aletleri çeşitlenmeye başlamış, bilgi birikimi artmış, belirli kişiler bazı işlerde uzmanlaşmış, diğerlerine yol gösterici, öğretici olmuş, yani bilgi ve ustalaşma belirli kesimlere statü kazandırmaya başlamıştır. Bu durum beraberinde kişiler arasında farklılaşmayı getirir. Ayrıca aletlerin çeşitlenmesi, daha az kişiyle avcılığın vb, işlerin yapılmasını sağlamıştır. Birileri bir konuda uzmanlaşırken, diğerleri de başka işlerde uzmanlaşmaya başlar. Avcılık faaliyeti önceden kabilenin tüm zamanını alırken, artık boş zaman oluşmaya başlamıştır. Böylelikle, öteki dünya inancının doğduğu, sanatsal faaliyetin gelişmeye başladığı görülür. Bilgiyi elinde tutan ve yol gösteren kişiler artık topluluklarda bir statü elde etmişlerdir. Bu dönemde mağaraların duvarlarına resimler çizenler, insanları hayvanlarla mücadelede gösteren, aslında bir nevi avın provasını yapan usta avcılardır.

İkinci dönemde, kadın ve erkek eşit şartlardadır. Bu yüzden hem kadın, hem erkek tasvirleri ön plandadır. Göbeklitepe’deki mabetlerde ortadaki iki büyük taş anıt, erkek ve kadını temsil ediyor olabilir. Kenarlardaki 12 adet, biraz daha küçük olan taş yapılar, 12 ayı veya kabiledeki yönetici sınıfı temsil ediyor olabilir.

Üçüncü dönemde, artık erkeğin toplulukta egemen olması sebebiyle, dini inanışlarda tanrıçadan tanrıya doğru bir evrilme gerçekleşmiştir.

***

İnsanın Evriminin Kısa Tarihi adlı videoyu izleyebilirsiniz:

İleri okuma önerisi: https://evrimagaci.org/insan-evrimi-insanlar-nasil-evrimlesti-insanlarin-atalari-kimlerdi-insanin-evriminde-hangi-turler-var-60

19 Mayıs 2022 Perşembe

İnsan Toplumsal Bir Canlıdır

Ercan Arslan

İnsanlar, primat türlerinden sayılan büyük kuyruksuz maymunlar ailesinden, alet üretmesiyle ayrılarak insanlaşmıştır. İnsanın önceli insansılardır. Şempanze veya ona yakın diğer maymun türleri, alet üretecek kapasitede değillerdir. Austrolopithecus Africanus ve Afarensis, diğer maymun türlerinden biraz daha dik yürüyebilmekte olup, beyin hacimleri 700 cm3 civarındadır. Bunlar, henüz alet üretecek düzeyde değildir; doğada hazır buldukları sopa, taş ve diğer malzemeleri, bugün şempanzelerin ve bonoboların yaptığı gibi ellerine alıp, vahşi hayvanlara karşı kullanabilmekteydiler. Vahşi hayvanlardan güçsüz oldukları için, birlikte topluluk olarak hareket etmekteydiler. İnsanın bu ataları, insan değildi, çünkü diğer hayvan türleri gibi doğanın güçlerinin birebir etkisi altındalardı. Eylemleri doğanın şartlarına göre değişiklik göstermekteydi. İnsan olmaları için, birlikte hareket etmeleri; aleti kullanmaları değil, üretmeleri; alet üretimiyle doğayı dönüştürmeleri gerekmekteydi. Alet üretmeye başlanmasıyla, insanlaşma süreci başlamıştır. Alet üretmeyen insansılar, insan sayılmazlar.


“İnsan olmak”, bilim çevrelerinde Homo türleriyle birlikte başlatılır. Bunları Homo Habilis, Homo Erectus, Homo Naledi, Homo Neanderthalensis ve bizim türümüz Homo Sapiens olarak sırlayabiliriz. Toplumsallaşma, doğada zayıf olmaktan kaynaklanan bir sürecin sonucunda meydana gelen bir durumdur. Topluluk/sürü yaşamı, farklı hayvan türlerinde de gözlenir; toplu hareket etme sadece insana özgü değildir. Birçok hayvan türü, toplu olarak hareket ederek yaşamlarını güvence altına alır. Topluluk halinde yaşamayı ve alet üretmeyi, ilk önceleri doğa şartları şekillendirmiştir. Coğrafi şartların değişmesi, koşulların kötüleşmesi sonucunda, bazı insansı türlerinin hayatta kalabilmeleri için, kendilerinden daha güçlü olan hayvanlara karşı organize olmaları, birlikte hareket etmeleri gerekmekteydi. Bu süreçte ilkönce doğadaki hazır maddeleri kullandılar, fakat zamanla o maddelerin şeklini değiştirerek alet üretme yoluna gittiler. İnsansıların, insan olması bu sayede gerçekleşmiştir. Alet üretmeye başlamaları, bilinçli olmaları sebebiyle değildir. Tersine bilincin gelişimi, emek süreciyle birlikte ilerlemiş ve deneyimlerle, pratikler içerisinde yaratıcılık üst düzeylere çıkmıştır. Dilin gelişimi de bu sürecin bir sonucudur. Avın birlikte yapılması, diğer vahşi hayvanlara karşı temkinli hareket edilmesi gerekliliği gibi sebeplerden dolayı, ilkönce değişik sesler çıkarma, işaret dilinin gelişmesi gerçekleşmiş ve daha sonraları da süreç, farenks ve larenksin (yutak ve gırtlak) evrimiyle birlikte konuşmanın gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Konuşma için toplumsal olarak bir arada olmak ve aynı türdeş aileden olmak gerekir. Tek başına bir insanın konuşması veya diğer hayvanlarla konuşması anlamsızdır.

İnsan toplumsal bir canlıdır. Bireysel, evrensel, soyut bir varlığa indirgenemez. İnsan, toplumsal olması, alet üretmesi ve bu sayede doğayı dönüştürmesiyle insandır. İnsanlaşma bunların birliğidir. İnsan bu süreçlerden soyutlanıp, Hegel’de olduğu gibi sonlu “Tin” ya da Feuerbach’da olduğu gibi antrpolojik, yalıtılmış birey insan şeklinde görülemez. Feuerbach insanı tanrılaştırmış ve soyut bir insan olarak ele almıştır. Oysa insan soyut, koşullardan yalıtılmış, gökten inen Âdem gibi bir vasfa büründürülerek kavranmamalıdır.

Marx, Hegel’in ters duran felsefesini ayakları üzerine dikmiş, dünyanın yorumlanmasının yetmeyeceğini, artık onun değiştirilmesinin gerektiğini söyleyerek devrimci duruşunu açıkça belirtmiştir. İnsanın evrensel olduğunu açıklamak, Marx’ı, Hegel’in ,Feuerbach’ın Proudhon’un ve Ricardo’nun seviyesine indirmek, düzeltilen felsefeyi tekrar ters çevirmek olur. Marksizmi ilerleteceğim diyerek, Marx’ın aştığı seviyenin gerisine düşmek olur. Aslında bu Marksizmi geliştireceğim derken, tahrif etmektir. Bu görüşlerin derinlemesine tahlil edilmeden savunulması, çağımızın August Bebel’leri durumuna düşmekle eşdeğerdir.

İnsan alet üreterek doğayı değiştirmiş, bu sayede doğanın dışına çıkmıştır. Doğanın işleyiş yasalarıyla, insanın bu dönüşümüyle yaratılan toplumsal işleyiş yasaları farklıdır. İnsanlar, doğayı hayatta kalabilmek için değiştirmiştir. Bunu yapmasalardı, türünü sürdüremezdi. Bu noktada, insanın alet üretmesi, doğayı dönüştürmesiyle, daha sonraki tarihsel dönemde ortaya çıkacak sınıfsal ilişkilerin hâkim olduğu üretim tarzlarının bir sonucu olarak gelişecek olan insanın eşyayla ilişkisini karıştırmamak gerekir. Sınıfsal ilişkiler içerisinde insanlar, bireysel çıkar için hareket etmektedir, her birey diğerlerinin zararına mal biriktirmeye çalışmaktadır. Fakat insan özünde çıkarcı değildir. Bu çıkarı karşıt sınıfsal ilişkiler yaratmaktadır: Bunu günümüzden de örnekleyebiliriz: Köy ve şehir arasındaki farklara, kapitalizmin oturması sürecinde insan ilişkilerindeki değişime ve bireyselliğin ön plana geçmesine bakalım. 30-40 yıl öncesine kadar kırsal kesimlerde, köy ekonomisinin baskın olduğu yerlerde, insanlar, karşılık beklemeden yardımlaşmakta, imece usulü geçerliliğini sürdürmekteydi. Kırsalda, daha toplumsal/insancıl hareket edilmekteydi. Köye gelen hiç kimse geri çevrilmez, tanrı misafiri olarak kabul edilirdi. Kapitalizmin oturmasıyla birlikte bu süreç değişmiştir. Artık insanlar daha bireysel olarak hareket etmekte ve bencillik ön plana geçmektedir.  Kapitalizmin gelişimine koşut olarak şehirleşmeyle birlikte, mal biriktirme eğilimi güçlenmiştir. İlk insanların topluluk olarak hareket etmeleri, alet üretmeleri, bu sayede insan olabilmeleriyle, daha sonraki tarihsel dönemlerde oluşan sınıfsal ilişkilerin sonuçları aynı kefeye konulamaz.

İlk topluluklarda, insanlar alet üretmiş, bu aletler sayesinde hayatta kalmayı başararak ürünler elde etmiş ve bu ürünleri kendi küçük gruplarında ortak olarak paylaşmıştır. Bunu zorunluluktan yapmışlardır. Aletlerin kısıtlı olması, nüfuslarının az olması ve şartların bazen zor olması, av aletlerinin gelişkinlik seviyesinin düşük olması sebebiyle birbirine bağlılığın hayati önemde olması, birey olarak değil de, grup olarak hareket etmeyi zorunlu kılmıştır. İnsan, başı, kolları, bacakları, elleri ve diğer organlarıyla birlikte düşünülürse bir bütünlük teşkil eder. İlk insan topluluklarında da durum böyledir. Topluluğu bir bütün olarak görmeliyiz. Bütünün bir parçası eksik kalırsa, bütünün kendisi riske girer. Bu yüzden ürünler tüm topluluğa eşit bir şekilde dağıtılır. Bireysel bir ürün biriktirme yaşanmaz. Topluluğun ihtiyacının giderilmesi ve türün devamı için üretim faaliyeti yürütülür. Bu topluluklarda üretim faaliyeti sadece kullanım içindir. Henüz ürünlerin değeri yoktur. Ekonomi politikte değer, kullanım değeriyle değişim değerinin birliği gözetilerek değerlendirilir. Değişimin olabilmesi için, benim için kullanabilir olan, başkaları için de kullanım değeri içermelidir. İlk insan gruplarında ürünlerin değişilmesine gereksinim yoktur. Ürünler, grup içerinde bireylerin hayatını garantiye almak için karşılıksız paylaşılır. Grup içerisinde ürünler paylaşılır, çünkü avlanma gibi organize faaliyetlerde diğer grup üyelerine ihtiyaç bulunmaktadır. Ürünler paylaşılmazsa, grup zayıflar ve bunun neticesinde bireylerin de hayatta kalması riske girer.

İnsan, alet üreterek insanlaşmasıyla birlikte yaklaşık iki milyon yıla yakın bir süre, üretim aletlerinin kısıtlı olması, doğaya birebir bağımlı olması, geniş topraklara ve verimli doğa şartlarına nazaran nüfuslarının az olması gibi sebeplerle, bu üretim tekniğini kullanmış, doğaya aşırı zarar vermeden yaşamaya çalışmıştır. Koşullar kendine yettiği, nüfusları doğal şartlara göre az olduğu müddetçe, bu üretim yordamı, bariz bir değişikliğe uğramamıştır. Bugün Amazonlarda, Afrika’da ve dünyanın bazı yerlerindeki kabilelerin hala avcı-toplayıcı olarak kalmasının sebebi budur. Zorlayıcı koşulların meydana gelmesi, eşitsiz coğrafi şartlar, üretim aletlerinin çeşitlenmesi ve ürün bollaşması, bunun sonucunda ilk toplulukların nüfuslarının çoğalmaya başlaması gibi sebeplerden dolayı değişiklikler gündeme gelmiştir. Toplulukların nüfusunun çoğalmasıyla, doğadan devşirdikleri, artık ilkel topluluklara yetmemektedir.  Bu yüzden zor koşullarda hayatta kalmak için biriktirme yoluna gitmişlerdir. Grupların yaşadıkları alanların eşitsizliği de bu durumu körüklemiştir; farklı coğrafi şartlar farklı üretim tekniklerini beraberinde getirir. Farklı üretim teknikleri de mal biriktirmeyi ve artık ürünlerin oluşmaya başlamasını getirmiştir. Böylelikle değişik gruplarda farklı malların birikmesi söz konusu olmuştur. Ayrıca üretim tekniklerinin gelişmesi, bazı topluluk üyelerinde boş zaman oluşmasını sağlar ve artık herkesin yaptığı işler, değişikliğe uğramaya başlar, sonuçta toplumda işbölümü meydana gelir. Ortak topluluk parçalanmaya ve karşıt sınıfsal ilişkiler açığa çıkmaya başlar. İşte değer yasası da bu süreçte şekillenir.

Üretimin tekrar toplumsal olduğu, ürünlerin değişime girmeyeceği komünist toplumla birlikte de, değer yasası tarihe karışacaktır.

14 Mayıs 2022 Cumartesi

Marx’ın Kugelmann’a Yazdığı Bir Mektup Hakkında

Mahmut Boyuneğmez

[[Every child knows a nation which ceased to work, I will not say for a year, but even for a few weeks, would perish. Every child knows, too, that the masses of products corresponding to the different needs required different and quantitatively determined masses of the total labor of society. That this necessity of the distribution of social labor in definite proportions cannot possibly be done away with by a particular form of social production but can only change the mode of its appearance, is self-evident. No natural laws can be done away with. What can change in historically different circumstances is only the form in which these laws assert themselves. And the form in which this proportional distribution of labor asserts itself, in the state of society where the interconnection of social labor is manifested in the private exchange of the individual products of labor, is precisely the exchange value of these products.

(…)

The vulgar economist has not the faintest idea that the actual everyday exchange relations can not be directly identical with the magnitudes of value. The essence of bourgeois society consists precisely in this, that a priori there is no conscious social regulation of production. The rational and naturally necessary asserts itself only as a blindly working average. And then the vulgar economist thinks he has made a great discovery when, as against the revelation of the inner interconnection, he proudly claims that in appearance things look different. In fact, he boasts that he holds fast to appearance, and takes it for the ultimate. Why, then, have any science at all?

But the matter has also another background. Once the interconnection is grasped, all theoretical belief in the permanent necessity of existing conditions collapses before their collapse in practice. Here, therefore, it is absolutely in the interest of the ruling classes to perpetuate a senseless confusion. And for what other purpose are the sycophantic babblers paid, who have no other scientific trump to play save that in political economy one should not think at all?]]

Kaynak: Abstract from Marx to L. Kugelmann in Hanover, London, July 11, 1868 https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/Marx_Engels_Correspondence.pdf, Erişim tarihi: 14.05.2022

Bu yazıyı yazmama vesile olan olay, Suat Kamil Aksoy’un emek-değer teorisini Marx’ın “doğal” bir yasa olarak gördüğünü iddia etmesidir. Marx “doğal” derken ne kastediyor, neyi doğal bir yasa olarak görüyor, gelin bakalım… Önce Kugelmann’a yazdığı ve İngilizcesini yukarıda aktardığım mektubun bazı kısımlarının Türkçesini okuyalım:

Her çocuk, çalışmayı bırakan bir ulusun, bir yıl demeyeceğim, fakat birkaç hafta içinde bile yok olacağını bilir. Her çocuk, farklı ihtiyaçlara karşılık gelen ürün miktarlarının, toplumsal toplam emeğin farklı ve niceliksel olarak belirli miktarlarını gerektirdiğini de bilir. Toplumsal emeğin belirli oranlarda dağılması gerekliliğinin, toplumsal üretimin belirli bir formu tarafından ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığı, fakat yalnızca bunun görünüş tarzını değiştirebileceği, apaçıktır. Hiçbir doğal yasa ortadan kaldırılamaz. Tarihsel olarak farklı durumlarda değişebilir olan, sadece bu yasaların kendilerini ortaya koydukları formdur. Ve toplumsal emeğin iç bağlantılarının, emeğin bireysel ürünlerinin özel değişiminde görünür hale geldiği bir toplum durumunda,  toplumsal emeğin oransal dağılımının kendini ortaya koyduğu form, kesinlikle bu ürünlerin değişim değeridir.

Vulgar ekonomist, her günkü aktüel değişim ilişkilerinin, değer büyüklükleriyle doğrudan özdeş olamayacağı yönünde sönük bir fikre (dahi) sahip değildir. Burjuva toplumun özü kesinlikle şundan ibarettir, a priori üretimin bilinçli toplumsal düzenlenişi yoktur. Rasyonel ve doğal zorunluluk kendini sadece kör çalışan ortalama olarak ortaya koyar (…)

Fakat konu başka bir arka plana daha sahiptir. Bir defa içsel bağlantılar yakalandı mı, mevcut koşulların kalıcı zorunluluğuna dair bütün teorik inanç, bu koşulların pratikteki çöküşünden önce çöker. Bu nedenle, burada, yöneten sınıfların anlamsız bir kafa karışıklığını sürdürmeleri mutlak çıkarlarınadır. Ve politik ekonomide hiç düşünmemek dışında oynayacak başka bilimsel kozları olmayan dalkavuk gevezelere başka hangi amaçla para ödeniyor?

İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak için ürünler üretirken, işbölümüne giderler. İlkel topluluklar da dâhil, tüm tarih boyunca toplumsal üretimlerinde insanlar, farklı emek türlerine dağılmış bir toplam toplumsal emeğe sahiptirler. Bu durum, üretim tarzlarının değişmesiyle değişmez. Bu nedenle Marx, toplumsal emeğin farklı emek türlerine dağılımını, “doğal” bir yasa olarak görmektedir. Dikkat edilsin, bu "doğanın bir yasası" değil, "doğal" bir yasadır. Tıpkı ürünlerin, emek harcanarak üretilmesi gibi “doğal” bir yasadır. Komünist toplumun ilk evresinde, ürünler değişime girmeyecek, fakat işbölümünce üretilen ürünlere bireyler ne kadar emek miktarı aktarmışsa, gerekli toplumsal fonlar için kesintiler yapıldıktan sonra, o miktarda emeğin oluşturduğu başka ürünleri geri alacaktır. Bu dönemde toplumsal üretim, bilinçli/bilimsel olarak bu ilke ekseninde düzenlenir. Komünist toplumun ileri evresinde, insanlar işbölümüne kölece boyun eğmeyecek, sabah balık avlayacak, öğlene doğru başka bir yeteneği doğrultusunda kendini gerçekleştirecek, öğleden sonraysa belki de bir eleştirmen/yazar olarak var olacaktır. Ancak yine de bu evrede de, toplumsal üretim, farklı emek türlerine dağılım gösterecektir. Üretkenlikteki artış öyle bir düzeydedir ki, bireyler birden çok emek türünde kendi yaratıcı potansiyellerini gerçekleştirmekte, tek bir emek türünde çalışma boyunduruğunda bulunmamaktadır.

Evet, ilkel topluluklar ve komünizm dönemleri dâhil, tüm toplumsal üretim tarzlarında geçerli olan, toplam toplumsal emeğin farklı emek türlerine oransal dağılımı, “doğal” bir yasadır.

Toplumsal emeğin işbölümüyle bu dağılımı kendini bireysel ürünlerin değişimi şeklinde gösteriyorsa; başka bir deyişle, insanlar ihtiyaçlarını, üretimlerini ve bölüşümlerini bilinçli bir genel toplumsal düzenlemeye giderek değil de, kendiliğinden tarihsel olarak gelişen değişim ilişkileri yoluyla gideriyorsa, toplumsal emeğin oransal dağılımı kendini bir biçimde/formda ortaya koyar: değişim değeri… İşte bu biçim/görünüş tarzı, tarihsel olarak değiştirilebilir olandır. Geleceğin toplumunda/komünizmde, toplam toplumsal emeğin farklı emek türlerine oransal dağılımı yine olacak, bu yasa/öz “doğal” bir yasa düzeyinde işlerliğini sürdürecek, fakat yasanın kendini ortaya koyuş tarzı/biçimi/görünüşü olan, farklı emek miktarlarının pazar/değişim ilişkilerinde birbirleriyle değiş tokuşuyla beliren değişim değerleri ortadan kalkacaktır. Bunun yerine komünizmin ilk evresinde, üreticiler ihtiyaçlarını gidermek için, toplumsal emeğe kattıkları emek miktarıyla orantılı şekilde geriye başka ürünlerde somutlaşmış emek miktarlarını çekecektir. Daha ileri evredeyse, ürün bolluğu olduğundan, bireylerin işbölümüne uymaları gerekmeyecek, bir birey birçok alanda yaratıcı bir faaliyet olarak üretimde bulunacaktır.

İşte bu nedenlerle Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde şu satırları yazmıştır:

“Üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu kooperatif toplumda, üreticiler ürünlerini değiştirmezler; ürünlere harcanan emek, ürünlerin içerdiği maddi bir nitelik olarak, onların değeri olarak belirmez, çünkü kapitalist toplumdakinin tersine, bireysel emek artık dolaylı biçimde değil de, doğrudan toplumsal emeğin parçasıdır (…)”

Bireysel emek, kapitalist toplumda pazar/piyasa aracılığıyla toplumsal emeğin bir parçası olur. Sosyalist/komünist toplumun ilk evresindeyse, üretim toplumun ihtiyaçları doğrultusunda bilimsel olarak planlanır ve üreticilerin emeği, değişim ilişkileri dolayımına girmeden, doğrudan toplumsal emeğin bir parçası olarak ürünlere aktarılır, bu aktarılan kadar emek içeren başka ürünlerse yeniden bireylerin tüketimine sunulur.

Marx’ın terminolojisinde “maddi” kelimesi, “nesnel” ile eş anlamlıdır. Aslında, değer, metaların nesnel, ölçülebilir bir özelliğidir. Ortalama ve toplumsal olarak gerekli emek miktarlarıyla değer büyüklükleri belirlendiğinden, emek de toplumsal bir pratik olduğundan; değere, toplumsal ilişkilerin bir sonucu olarak bakılmalıdır. Değer metaların, fiziksel bir niteliği, doğal bir niteliği değildir. Örneğin altının iletkenliği, fiziksel/doğal bir nitelikken, değeri “nesnel” bir özelliktir. Fakat biz Marx’ın ne demek istediğini anlıyoruz. Önemli olan nokta, ilkel topluluklarda ve komünist toplumda, emeğin ürünler oluştururken, onlarda bir değer görünümüne sahip olmadığının kavranmasıdır.

Emek-değer yasası, ilkel topluluklarda, komünizmde, Robinson gibi bir adada yaşamak zorunda kalmış birkaç kişinin aralarında kurduğu ilişkilerde, hayvanların biyolojik/doğal “emeği”nin ürünlerinde, bir kişinin kendi kullanımı için yani yararlılığı için emek harcayarak oluşturduğu bir üründe (örneğin bir köylünün kendi ailesi için peynir yapmasında) geçerli değildir. Değerin oluşması için emek harcanması ve ürünlerde bu emeğin içerilmesi gereklidir. Fakat bu ürünler insanlar arasında değişime girmediği sürece, içerdikleri emek miktarları, değer olarak gerçekleşmez. Değer, metaların üretim sürecinde oluşur, fakat dolaşımda gerçekleşir.

Marx’ın Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde, metalardan, kapitalist toplumdan bahsedişinde, “değer”, “eşdeğer” kavramlarını kullanması, komünist toplumdan bahsederken ise, “değer” kavramını kullanmaması dikkat çekicidir. Komünist toplumun ilk evresinde örneğin, emek miktarlarının üretimde toplumsal emeğe katılması ve tüketim için geriye katıldığı oranda çekilmesinden bahsedilmektedir. Marx komünist toplumda ürünlerin “değer”inin olmadığını yazmasının yanı sıra, üretimdeki ve tüketimdeki ilkelerden bahsederken de, “değer” kavramı ekseninde bir açıklama sunmaz. Örneğin, komünist toplumun ileri evresinde, bölüşüm ilkesi “herkese ihyacına göre” olarak belirtilir; yani, artık toplumsal toplam ürünlere katılan bireysel emek miktarlarının da bir önemi yoktur; her birey yetenekleri doğrultusunda katkısını koyacak, ihtiyaçları doğrultusunda ürün ve hizmetlerden yararlanacaktır.

11 Mayıs 2022 Çarşamba

Felsefe ve Politika

 Ercan Arslan

Engels’in Anti-Dühring kitabıyla, Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabı her türden gerici felsefe ve akıma karşı benzer bir duruş sergiler.

Engels bu kitabı yazdığı dönemde, sosyalist teori yeterince kavranmamıştı. Pratiğin durumuysa şöyleydi: Avrupa’da gerçekleşen 1848 devrimleri ve bastırılmaları; Paris Komünü deneyimi ve yenilgisi, işçi sınıfının barikat savaşlarına çekilerek yalnızlaştırılması ve en ilerici direngen unsurlarının yok edilmesi ile birlikte köylüler, diğer ezilen kesimler ve “küçük burjuva” unsurlarla ittifakının zayıflatılması; işçi sınıfının örgütlenmelerinin göreli zayıflığı; sosyalist ideolojinin işçi sınıfı içerisinde yeterince özümsenmemesi… Teorinin derinlemesine özümsenmemesi, pratikte el yordamıyla hareket edilmesi, her renkten gerici fikirlerin ilerici özellikteymiş gibi görünmesini sağlamıştır.

Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabıysa, 1905 devrimi yenilgisi sonrasında gelişen ve sosyalist akımları da etkileyen gerici felsefe ve pratiğe karşı yazılmıştır. Geçici yenilgiler sonrasında, devrimci teoriyi derinlemesine özümseyememiş, sınıfsal tavrını gereğince gösterememiş, proletaryanın devrimci bilinci yeterince oturmamış unsurları, bu dönemlerde yollarını şaşırır. Bu dönemlerin uzun süreceği, mevcut sistemin yenilmez olduğu sanısına kapılırlar.

1990’lardan bu yana sosyalizmin yenilgisi sonrası süreç de, aynı bu özellikleri taşımaktadır. Sosyalist örgütlerde görülen moral bozukluğu, örgütsel dağınıklık, emperyalist-kapitalist sisteme karşı ideolojik ve siyasal pratik olarak doğru tarzda bir karşı duruş sergileyememe, Marksist-Leninist teori ve pratiğin yeni koşullara yeterince uyarlanamamasından kaynaklanmaktadır. Anti-Dühring’in değerlendirme yazısında şöyle bir pasaj geçmektedir:

“Anti-Dühring’in anlam ve önemi; bu dönemde Dühring gibi şarlatanların etkili olmasının sebebi, Marksizmin bir dünya görüşü olarak değil ama siyasal eylemin bir yol göstericisi olarak kavranmasından ve sosyalist partideki yöneticilerin Marksizmi derinlemesine özümsememelerinden kaynaklanmaktaydı.” (Anti Duhring, s. 35)

Marksist diyalektik felsefeye göre, maddi güçler sonsuzdur, dünyanın gerçek birliği maddeselliğine dayanır. Materyalizm, monist (birci) bir yapıdadır. Hegel felsefesindeki mutlak tinin tersine, mutlak maddeselliğe dayanır. Maddesellikten gelişecek bütün diğer süreçler maddenin yansımaları ve tekrar kendine dönmeleridir. Görünürdekileri duyumlarımızla yansıtmamız, gerçeklikteki maddi süreçlerle birebir çakışmaz.

Engels Anti-Dühring’de maddeselliği ve Dühring gibi şarlatanların etkili olmasını şöyle değerlendirir:

“Dünyanın varlığı, birliğin koşulu da olsa, çünkü o bir olmadan önce var olmalıdır, dünyanın birliği varlığına dayanmaz. Varlık, kısacası, çevrenimizin bittiği noktadan sonra açık bir sorundur. Dünyanın gerçek birliği, maddeselliğine dayanır ve bu maddesellik birkaç hokkabaz çığırtkanlığıyla değil ama felsefe ve doğa biliminin uzun ve sıkıntılı geliştirilmesiyle tanıtlanır.” (Anti- Dühring, s. 95)

Ekonomi politikte Dühring, Kant’ta görüldüğü gibi ahlak yasalarını öne çıkarır. Ekonomi politik yasalarını zor kavramıyla açıklamaktadır, bu zoru da ahlaksal, nesnellikten bağımsız kendi yarattığı ölümsüz doğrularla düzeltme yoluna gitmektedir.

“Ütopik sosyalistlerin görüşlerini açıkladıkları çağda kapitalist ilişkiler, burjuvazi ve proletarya arasındaki çelişkiler yeterince gelişmiş bir durumda değildi. Proletarya bu dönemde kendini ayrı bir sınıf olarak yeterli bir düzeyde görmüyordu, hatta acınacak halde yukarıdan yardım alabilecek, ezilmiş acı çeken bir zümre olarak gösteriyordu.” (Anti-Dühring, s. 371)

“Bu tarihsel durum, sosyalizmin kurucularını da etkiledi, kapitalist üretimin olgunluktan uzaklığına, sınıfların durumunun olgunluktan uzaklığına, teorilerin olgunluktan uzaklığı yanıt verdi. Toplumsal sorunların, henüz gelişmesinin ilk basamağında olan ekonomik ilişkiler içinde saklı bulunan çözümü beyinden çıkmalıydı. Toplum yalnızca düzgüsüzlükler sunuyordu; bu düzgüsüzlüklerin ortadan kaldırılması, düşünen usun göreviydi.” (age, s. 371)

Kant’ta görülen ahlaksal us kavramı da buna benzer. Dühring, nesnel koşulları doğru tarzda değerlendirip ona uygun davranış sergilemesi gerekirken, ayağı yere basmayan, kafasından safça çözümler üretip, ahlaksal ilkeler oluşturmuştur. Bunu bütün süreçlere uygulamaya çalışır, ekonomi politikteki meta yasasını da bu ahlaksal yasayla değerlendirir:

“Akışkan emeğin, çalışmakta olan emek gücünün, bir emek ürünü ile değişilmesi istenir. Bu güç, o andan başlayarak, tıpkı kendisi ile değişilecek olduğu ürün gibi bir metadır. Bu emek-gücünün değeri, artık hiçbir zaman ürününe göre değil ama kendinde cisimleşen toplumsal emeğe, o halde bugünkü ücret yasasına göre belirlenir. Ama bu, istenmeyen şeyin ta kendisidir. Akışkan emeğin, emek gücünün kendi tam ürünü ile değişilebilir olması istenir. Bu onun kendi değeri ile değil ama kendi kullanım değeri ile değişebilir olması gerektiği anlamına gelir; değer yasası bütün öteki metalara uygulanmalı ama emek gücü için ortadan kaldırılmalıdır. ‘Emeğin değeri’ arkasında saklanan, kendi kendini ortadan kaldırmaya özgü düşçülük işte budur.” (Anti-Dühring, s. 439)

Meta yasasını doğal işleyişinden çıkarıp, ahlaksal bir yapıya indirgemesi; ütopik sosyalist bir yapıyı, koşulları dikkate almayıp, kendi bilincinde oluşmuş fikirlerden kurmaya çalışması… Ekonomik politiğe göre, saf emeğin bir değeri olamaz, işçinin emek gücünün bir değeri vardır.

Konumuzu aydınlatması açısından Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabından alıntı yapalım:

“Dünya bizim dışımızda var olan gerçekliktir. Duyu algılarımızla (özdeş olma anlamında) ne ‘çakışabilir’, ne onunla çözülemez eşgüdüm içerisinde bulunabilir, ne de diğer bir bağlantıda duyumlarla özdeş olan bir “unsurların karmaşığı” olabilir; Çünkü dünya, hiçbir insanın, duyu organlarının, açık olarak fark edilebilir durumda olup, herhangi bir şekilde duyum denilen özelliğe sahip olan madde anlamında, üst biçimde bir örgütlenmeye sahip maddenin bulunmadığı zamanda da vardı.” (Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 139, Çağrı Yayınları)

Maddesel dünya biz insanlar olmadan önce de vardı; insanlar maddesel dünyayı zamanla duyumsayarak, bilincine ererek tanımaya çalışır. İnsan bilgisi sonsuzdur, zamanla dünyanın bilgisine ulaşacağız, dünya bilinemez değildir. İnsan bilgisi ve fikirleri maddesel dünyayla birebir çakışmaz. Bilgiler, mutlak doğrular da değildir. Ampirik verilere ve duyumlara göre hareket etmek doğru bir tarz değildir. Koşullar değiştiğinde, yenilgiler veya yengiler olduğunda, gerçekte var olan maddi unsurlar, kafamızdan uydurduğumuz fikirlerle ve görünürdeki gerçeklikle yok sayılamaz.

“Duyu algısı bizim dışımızda var olan gerçekliktir düşüncesini Engels’e yüklemek bilinemezcilik ve idealizmi, materyalizm olarak yutturma çabasının öylesine göze görülür bir biçimidir ki, Bazarov’un bu konudaki bütün rekorları kırdığını kabul etmeyi zorunlu kılıyor!” (Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 139)

Bogdanov’un, Dietzgen’in hatalı görüşlerini diyalektik materyalizme atfederek Machçı görüşlerine dayanak bulmasını, Lenin Materyalizm ve Ampiryokritizm kitabında şöyle eleştirir:

“Görüyorsunuz: Kant’ın sözleriyle, yani özellikle herkesin anlayabileceği biçime sokmak, aradaki farkı göstermek amacıyla – Kant’ın hatalı, karışık terminolojisini alarak, Dietzgen ‘deneyin sınırlarının ötesine’ geçişi kabul ediyor. Bu Machçıların, materyalizmden, bilinemezciliğe geçerken neye bel bağladıklarına güzel bir örnek: görüyorsunuz diyorlar, biz deneyin sınırlarının ötesine geçmek istemiyoruz; bize göre duyu algısı bizim dışımızda var olan gerçekliktir.”(age, s. 147)

Machçılar pragmatist pozitivistler gibi deneye dayanırlar, deney öncesi onlara göre bilinemez. O anki mevcut duyumlarla elde ettiğimiz deney nesnesi, asıl gerçekliktir derler. Mevcut durum belirleyicidir, bu yüzden statükocudur, o anki durum değiştirilemeyecek olarak algılanır. Kant’ı deneyüstünü kabul ettiği için eleştirirler; Kant, a priori bilgiyi deneyin önceli olarak ilk başa koyarak zihinde var olan kendinde şeyi kabul eder.*

“Kant felsefesinde varlık alanı, görünen (phainomenon), görünmeyen (noumenon) olmak üzere ikiye ayrılır, dahası iki türlü varlık alanı bulunmaktadır. Görünen varlık alanı bilinebilen, görünmeyen varlık alanı ise bilinemeyen, yalnızca var olduğu düşünülebilen bir ortamdır.” (Pratik Usun Eleştirisi, s. 16, Say Yayınları)

“Bu görünmeyen varlık alanı kendi başına var olan diye nitelenir. Bu alan yalnızca tasarlanabildiğinden bilginin sınırı durumundadır. İnsanın taşıdığı istenç özgürlüğü bu alanda ortaya çıkmaktadır. Bu özgürlük ise duyarlığın etkisinden, egemenliğinden kurtulmuş, insanın özüne, temel yapısına dayalı bir gereklilikten kaynaklanır.” (Pratik Usun Eleştirisi, s.16, Say Yayınları)

Kant bunu kabul etmesiyle, deneyüstü olan usun önemine işaret ederek usa dayalı ahlaksal ilkelerini buradan çıkarmaktadır. Ahlakın içgüdülerle, duyumlarla, görünür gerçeklikle bağlantısı söz konusu edilmez, ahlak bunlardan arındırılıp usa dayandırılır. Kant’taki deneyüstü, metafizik (fizik ötesi) olanın kabulü, bilinemezciliğe kapıyı aralar. Bu görüşleriyle deneye ve görgücülüğe dayalı pragmatist felsefenin eleştirisinin hedefi haline gelir. Pragmatistler, Marksistlerde görülen zamanla bilinebilecek olan kendinde şeyin kabulünü, sanki Kant’taki bilinemez olan kendinde şey kabulüyle aynıymış gibi göstererek, Marksizm’in de bilinemezliği kabul ettiği algısını yaratmaktadır. Oysa şu anki bilgimizle biz şeylerin bazı nesnel niteliklerini tam olarak bilemiyor olabiliriz, fakat bunlar zamanla bilinebilir hale gelecektir. Maddi nesnelliğin sonsuz olması gibi, bilgi de sonsuzdur. Şu anki bilgilerimiz, düşüncelerimiz, maddi nesnellikle birebir çakışmaz, mutlak değişmez doğrular değildir. Bilgilerimiz, sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisindedir. Biz materyalistler bir anlamda kendinde şeyi kabul ediyoruz; bizdeki kendinde şey, maddi nesnelliktir. Kant’taki ise nesnel dışı olan, usa dayalı idealist/metafizik, hiçbir zaman bilinemeyecek olan kendinde şeydir.

Aslında Machçılar, subjektivist ve bilinemezcidirler. Çünkü duyu organlarımızın tanıklığına yeterince güven duymazlar ve duyumculuklarında da tutarlı değildirler. Duyumlarımızın kaynağı olarak, insandan bağımsız olarak var olan nesnel gerçekliği kabul etmezler. Duyumları, bu nesnel gerçekliğin doğru bir kopyası olarak görmezler. Bu nedenle de doğa bilimiyle tam bir çelişki içerisine düşüyor ve fideizme kapıları ardına kadar açıyorlar (age, s. 158).

 “Engels ‘kör zorunluluğun’ varlığından kuşku duymaz. O, insanca bilinmeyen bir zorunluluğun varlığını kabul eder. Bu, hemen yukarda aktarılan pasajda oldukça açıktır. Ama, mahçıların görüş açısından, insan, bilmediği bir şeyin varlığını nasıl bilebilir? Bilinmeyen bir zorunluluğun varlığım nasıl bilebilir? Bu ‘gizemcilik’, ‘metafizik’, ‘fetişler’in ve ‘putlar’ın kabulü değil midir, bu ‘kantçı bilinemez kendinde-şey’ değil midir? Eğer mahçılar, konu üzerine biraz eğilseydiler, Engels’in şeylerin nesnel niteliklerinin bilinebilirliği ve ‘kendinde-şeyler’in ‘bizim-için-şeyler’e dönüşmesi üzerine uslamlaması bir yanda, kör, bilinmeyen zorunluluk üzerine uslamlamaları öte yanda, ikisi arasındaki tam özdeşliği kavramamış olamazlardı. Tek tek her insandaki bilincin gelişmesi ve bütün insanlığın kolektif bilgisinin gelişmesi, her adımda, bize, bilinmeyen ‘kendinde-şey’in, bilinen ‘bizim-için-şey’e dönüşmesinin, kör, bilinmeyen zorunluluğun, ‘kendinde zorunluluğun’, bilinen ‘bizim için zorunluluğa’ dönüşmesinin örneklerini sunar. Bilgibilimsel bakımdan bu [sayfa 205] iki biçim dönüşüm arasında hiç bir ayrım yoktur, çünkü, her iki durumda da temel görüş açısı aynıdır: bu, materyalizmdir, dış dünyanın nesnel gerçekliğinin ve dış doğanın yasalarının, ve hem bu dünyanın, hem de bu yasaların tümüyle insanca bilinebilir oldukları, ama onun tarafından kesenkes hiç bir zaman bilinemeyeceği şeklindeki olgunun kabulüdür.” (Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s. 160, Eriş Yayınları)

Maddi koşulların, 1905 Rus devriminin yenilgisi sonrasındaki sürecin, doğru tarzda tahlil edilmemesini, Machçılar ve pragmatistler gibi duyumlarla hareket edilmesini, Lenin Ocak 1909 broşürüyle değerlendirir:

“Otokrasi önceden olduğu gibi şimdi de proletaryanın ve tüm demokrasinin baş düşmanıdır. Ancak onun aynı kaldığını varsaymak yanlış olurdu. Stolipin Anayasası ve Stolipin tarım politikası, eski yarı-pederşahı, yarı derebeylikçi çarlığın dağılmasında yeni bir aşama, onun bir burjuva monarşisine dönüşmesi yolunda yeni bir adım anlamına gelmektedir. Mevcut durumun bu karakterizasyonunu ya hepten silmek isteyen ya da “burjuva” yerine “plütokratik” koymak isteyen Kafkasya delegeleri yanlış bir bakış açısına sahipti. Otokrasi çoktan beri plütokratiktir, fakat ancak tarım politikası temelinde ve tüm ülke çapında burjuvazinin belirli tabakalarıyla örgütlenmiş olan doğrudan ittifak temelinde, ancak devrimin birinci aşamasından sonra, onun darbelerinin etkisi altında burjuvalaşmaktadır.” (Lenin, Seçme Eserler 4, s. 15)

“Bu objektif koşulların kökleri, Rusya’nın geçmekte olduğumuz burjuva gelişme döneminin, burjuva karşı-devrim ve otokrasinin kendisini burjuva monarşisi tipine göre reorganize etme çabaları döneminin özelliklerinde yatmaktadır.”(age)

Bu dönemi doğru tarzda değerlendiremeyen, burjuva monarşisine geçişi göremeyen ya da burjuva kapitalist geçişin tamamlandığını sanan unsurlar yalpalamışlar, rotalarını kaybedip yanlış yola girmişlerdir. Burjuva etkilenime sahip unsurlar, parti tasfiyesi yoluna sapmış, burjuva monarşisine geçişi doğru tahlil edemeyenler de legal çalışmanın (Duma içinde çalışmanın) beyhudeliğini öne sürmüşlerdir. Bu anlayış nesnel gerçek özü göremeyip duyumlara, görgücülüğe göre hareket edildiğinin bariz bir göstergesidir.

Bugün de, duyumlara göre hareket, siyasi ve pratik anlayışlarda hâkimiyetini sürdürmektedir. Görünür ampirik gerçeklik, nesnel gerçekliğin önünü tıkayan bir pozisyondadır. Sosyalizmin yenilgisi teorilerinin; emperyalist-kapitalist sistemin hakimiyet kazandığını, sosyalizmin “out” kapitalizmin “in” olduğunu, Marksist-Leninist teori ve siyaset pratiğinin yetersiz kaldığını ve günümüze göre yeniden yorumlanması ve değişmesi gerektiğini vurgulayan görüşlerin, her renkten revizyonist, gerici, fideist, yaratılışçılığı körükleyen görüşlerin ön planda gözükmesi, duyumculuğun hakim halde olduğunun göstergesidir.

Fikirler ve nesnellikten soyutladığımız kavramlar, maddi unsurların yansımasıdır. Maddi unsurlar olmadan fikirlerden bahsedilebilir mi?.. 2+2 =4 etmesi bir soyutlamadır; gerçeklikle birebir çakışmaz, neye göre 2+2=4 eder?.. Örneğin elmaları toplarsak bu elmalar aynı mıdır, rengi, gramı, tadı birebir aynı mıdır? Veya 4 insan birebir aynı mıdır, bu insanların kiloları, fiziksel özellikleri, cinsleri aynı mıdır?.. Matematiksel işlem yaparken maddi nesnellikten soyutlama yaparız, fikirlerimiz, iradi çabalarımız, kültürel oluşumlarımız da maddi nesnellikten yaptığımız soyutlamalar ve yansımalar ile bunların ürünüdür. Bunlar, nesnel gerçekliğin birebir yansıması değildir. İnsanoğlunun iradi çabaları, maddeselliğin bir yansımasıdır; dünyanın maddeselliğine dayanır. İradi çabamız tarihsel koşullara göre şekil alır. Mevcut durumun şartlarına, nesnel koşullara göre şekillenen iradi çaba, koşulların şeklini, biçimini değiştirebilir. Öz değişimi, belirli bir tarihsel süreç ve birikim sayesinde oluşur. Tarihte sırasıyla istisnalar hariç, ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist üretim tarzları hâkim olmuştur. Bu tarzların hepsi bir tarihsel sürece göre oluşmuş ve iradi çabalarda bu süreçlere göre değişikliğe uğramış ve bir önceki tarzın içinden doğmuştur. Şimdi yaşadığımız emperyalist-kapitalist dönem de, yerini sosyalist ve daha sonra da komünist sisteme bırakacaktır. Sosyalist ve komünist fikirler ve iradi çabalar kafamızdan uydurduğumuz, kafamıza doğmuş fikirler değildir; bunlar kapitalist üretim tarzının çelişkilerinin bir yansımasıdır. Bu üretim tarzın maddeselliğine dayanır. İradi çaba, devrimci durum, mevcuttaki kapitalizmin içinden, sosyalizmi doğuran kabuğun kırılmasıyla meydana gelir. Koşullar gelişmiştir, eksik olan bu koşulların biçimini değiştirebilecek olan iradi çabanın yetersizliğidir. Sosyalizm kapitalizmin bağrından doğar ve belirli bir süre bakiye kapitalist ilişkiler varlığını sürdürür. İradi çabamızla bir çırpıda bunu ortadan kaldıramayız. Biz bunu kaldırdık, şu kanunları yürürlüğe koyduk demeyle, sadece düşünerek, kafamızdan güzel düşünceler yaratarak sosyalizme ve daha sonra da gelişecek olan komünist sisteme geçemeyiz. Örneğin, sosyalizmde de küçük üretim ve ücretli işçilik devam eder. Ücretli işçilik devam ettiği için ve işçinin emek gücü özünde meta olduğundan, pazar için üretilen metayla karıştırmamak lazımdır. Genelde sosyalist sistemlerde bu karıştırılmıştır. Ürünler kapitalist sistemde belirsiz bir pazar ve satış için üretilir, oysa sosyalizmde üretilen ürünler, pazarın arz talep dengesine göre değil, tüm toplumun ihtiyaçları için bir plan çerçevesinde, meta–değişim ilişkisinden arındırılarak üretilmeye çalışılır. Meta ilişkisi görünürde hâkim olmasa da, ücretli işçilikte ve küçük üretimde devam eder ve her saniye yeniden kapitalist ilişkileri yaratır.

Meta üretimi belirli bir tarihsel süreç neticesinde oluşmuştur. İlkel komünal topluluklarda, meta üretimi mevcut değildi. Ürettikleri kullanım değeri olan ürünleri değiştirmek için üretmiyorlar, yaşadıkları gruplarla ortak olarak kullanıyorlardı. Bu süreç üretilen ürünlerin çoğalması, çeşitlenmesi sonucunda artı bir ürün birikmesine ve bu artı ürünün topluma önderlik eden kesimlerde toplanmasına sebebiyet vermiştir. İlkel komünal dönemde meta ilişkisi olmasa da, bu ilişkiyi bu ortaklaşmacı düzen kendi içinden yaratmıştır. Sınıfsal ilişkiler oturmamıştır, ama gruplardaki yöneticiler ve ruhban kesimler belirli bir statü elde etmişler, zamanla da artı ürünün bu kesimlerde birikmesiyle sınıfsal ilişkiler embriyon halinde gelişmeye başlamıştır. İlkel komünal dönemde, grupların nüfuslarının az olması, ürettikleri aletlerin kısıtlı olması, yaşadıkları coğrafyaların geniş olması sebebiyle, yüz binlerce yıl komünal yaşamlarını sürdürdüler. Komünal dönemin dönüşümü, ürettikleri aletlerin çeşitlenmesi, fazla ürün elde etme, nüfuslarının artması ve dünyanın eşitsiz şartları, ürünlerin ve toprakların belirli grupların elinde toplanması gibi etmenlerin gelişmesi neticesinde meydana gelmiştir. Ekonomik temel, üst yapıyı şekillendirir. Artı ürünün birikmesi üst yapıyı meydana getiren unsurların yapısının değişmesine sebebiyet verir. İlkel komünal dönemdeki üretim seviyesinden ve doğa şartlarına aşırı bağımlı olmasından dolayı zorunlu olan ortaklık ve eşitlikçilik, artı ürünün çoğalmasıyla birlikte değişikliğe uğrar ve sınıfsal özellikler gün yüzüne çıkar.

Sosyalist sistemde de temelde işleyen ekonomik yapılanma üst yapı kurumlarını şekillendirir. Sınıfsal ilişkiler çözülmektedir, devleti yönetenler işçilerden az ya da işçilere eşit maaş alabilir, herkes haklarda eşittir, üretilen ürünler tüm topluma bireylerin emekleriyle orantılı olarak dağıtılır, ülkenin ekonomik yapısı kapitalist ülkelerden daha iyi bir konumdadır ve üretim bunalımları yoktur. Ama ücretli işçilik ve küçük üretim devam ettiği sürece, eşitsizlik ve az ya da çok artı değer üretimi de devam eder. Sosyalizmden geriye dönüş olmamasını istiyorsak, bunun bilincinde olmak, geriye dönüşlerin bu alt yapının devam etmesi sebebiyle olduğunu kabul etmek ve ona uygun davranmak zorundayız.

Burada bu ilişkiler doğru tarzda planlanmalıdır. Üretilen artı değer tüm topluma dağıtılmalıdır (sağlık, barınma, ısınma, eğitim, kamusal hizmetler vd. gibi). Bu süreçte çok uyanık olunması gerekmektedir. Sosyalizmin tekrar kapitalizme (devlet kapitalizmine) dönüşebileceği gözden kaçırılmamalıdır. Çünkü bu sistem de, kapitalizmin toplumsallaştırılmış, planlanmış, burjuvasızlaştırılmış bir sistemidir. Ancak sosyalist sistemin bir üst aşaması olan komünist sisteme, eşitsizliği yaratan bütün etmenler ortadan kaldırıldığında geçilebilir. Yani, ücretli işçiliğin kaldırılması, meta üretiminin ve bunun karşılığı olan paranın ortadan kaldırılması, üretimde bolluğun olması, üretimin bütün insanlık için yapılması, çalışmanın bir zorunluluk değil toplumsal bir görev olması, herkesin eşit bir konumda olması, kimsenin başkasından bir farkının olmaması, herkesin ihtiyacına göre planlanacak toplumsal üretiminin hâkim olması gerekir.

Nesnel şartlar derinlemesine tahlil edilmeli ve ona uygun tarzda teorik ve pratik bir hat çizilmelidir. Koşulların yanlış tahlili ve eksik bilgiler, yanlış iradi çabaları doğurur. Duyumlara dayalı olan ampirik pratikler nesnel koşulları doğru tahlil edemediklerinden iradi çabaları aşırı abartırlar. Kafalarından yarattıkları fikirleri ön plana çıkarırlar. Hümanist, ahlaksal, ütopyaya dayalı bir düzen kurmaya çalışırlar. Ayakları yere basmayan ütopik, anarşist, komünist fikirlerde durum böyledir. Evet, bu fikirler güzeldir, herkes böyle olmasını ister; birden bire sınıfların, paranın ortadan kalkmasını, herkesin eşit olmasını ister, ama nesnel şartlarda bunun olabilirliği oluşmalıdır.

Marx ve Engels’in Kutsal Aile, Alman İdeolojisi ve Engels’in Anti-Dühring kitaplarını yazdıkları dönemin öncesinde, kapitalist sistemin yeni oturmaya başlaması, proletaryanın sınıf tavrının yeni gelişmeye başlaması, maddi koşulların doğru bir tahlinin yapılmaması, bilimsel gelişmelerin yeni yeni oluşmaya başlaması sebebiyle kurtarıcı fikirler, nesnel gerçeklik dışından, deney ötesinden gelmeliydi. Bu yüzden Hegel ve Kant felsefesi, bu dönemde ütopik sosyalist fikirlere öncülük etmiştir. İkisininki de idealist bir felsefedir. Bauer kardeşlerin “eleştirel eleştiri” dedikleri şey de aslında, tinin yansımasıdır. Kendi kafalarında yarattıkları her şeye uygulanabilir sandıkları fikirlerdir. Yığınları edilgin olarak kabul ederler, yığınlar kendi başlarına hiçbir şey yapamazlar, onlar adına “eleştirel eleştiri” her şeyi düşünür ve gerçekleştirir. Ahlaksal ilkeler koyarlar, burjuvazi ve proletarya arasında uzlaştırmacıdır, onları doğru yola çağırırlar. Soyut bir ahlaksal vicdan kavramıyla bütün insanlığı hümanist bir yaklaşımla birleştirmeye çalışırlar. Dühring’de de, bu mantık egemendir: Gerçek nesnel koşullar karşısında sanal ütopik zırvalar derlemesi…

Günümüzden Ali Koç’un “gerçek sorun kapitalizm” çıkışı da böyle bir özellik gösterir. Kendisi ülkemizdeki emperyalist işbirlikçi tekelci kapitalizmin, finans oligarşinin bir temsilcisi değilmiş, işçilerin sömürülmesinde ortak değilmiş gibi davranmaktadır. Aslında amacı çıkmaza giren kapitalizmi şirinleştirme, karşıt sınıflar arasında uzlaşmayı sağlamaya çalışmadır. Diğer kapitalistlere biraz daha insaniyetli olmalarını telkin ederek, hümanist, ahlaksal öneriler sunmaya çalışarak, kendi sınıfsal hâkimiyetinin sürmesini istemektedir. Samimi değildir; samimi olmak istiyorsa kendi ailesinin işlettiği fabrikaları bankaları, zincir marketleri, artı değer üreten, sermayeyi büyüten işçilerin yönetimine devretsin. Ya da Robert Owen gibi ütopik sosyalist bir tarzda kooperatifçiliği örgütlesin. Ali Koç ve onun gibilerin böyle bir dertleri yoktur. Tek dertleri kapitalist sistemin ilelebet sorunsuz sürmesidir.

Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabını yazdığı çağda ise serbest rekabetçi kapitalizmin yerini emperyalizm dönemi almış, burjuvazi ve proletarya arasında çatışma belirginleşmiş, proletaryanın partileri oluşmuş, teori daha iyi özümsenmiş, siyasal pratik geliştirilmiş, bilimsel ve teknik gelişmeler daha bir üst boyuta taşınmış, bilgi birikimi nesnel temelde olgunlaşmaya başlamıştır. Artık eskisi gibi insanlar yönetilememektedir. Sistemi yönetenler, kapitalist sistemin sürekli ayakta kalmasını isteyenler artık deneyüstü fikirlerle insanları etkileyememektedirler. Onlar için artık önemli olan deneydir. Duyumları ön plana çıkarırlar, tek maddi gerçeklik duyumlarımızdır, o anki koşullar, mevcut durum tek gerçekliktir, onun ötesi deneyüstüdür, bilinemez. Bu yüzden Kant’a deneyüstünü, kendinde şeyi kabul ettiği için savaş açmış gibi görünürler. Marksistler de kendiliğinden şeyi kabul ederler. Bu Kant’a göre us’tu, her şeyin temelinde us vardı. Marksistlerdeki bu kendiliğinden şey, maddi unsurlardır. Biz şu anki bilgimizle maddi unsurları tam manasıyla bilemiyoruz, ama zamanla bileceğiz.

Günümüzde de duyumlarla hareket eden, Marksizmi eleştirdiğini sanan, Marksizmi idealist Kant’la aynı kefeye koyan, Marksizmin determinist olduğunu iddia eden, bilinemezcilikle suçlayan, Marksizmin yenilenmesi gerektiğini söyleyen, günümüzün şarlatan ideologlarıyla hesaplaşmadan doğru bir hat çizilemez. Bugün, Bauer, Duhring, Bogdanav gibi şarlatanların yerini Althusser, Sartre, Walter Benjamin, Wallerstein, Zizek vb., Marksizmi eleştirdiğini ve yeni yorumlar getirdiğini zanneden Marksistmiş gibi görünen şarlatanlar almıştır.Yenilginin getirdiği psikolojiyle, Marksist geçinen birçok örgütte, bu şarlatanların öne sürdüğü en pespaye teoriler ön plandadır. Örgütlü gözüken örgütsüzlük zirve noktasındadır. Bırakın bizim ülkemizi, dünyada da gerçek bir proletarya partisi mevcut değildir. Örgütsüz olmamız, sosyalizmin yenilgisi teorisinin hâkim olması sebebiyle, Marksist teorinin yerine gerici teoriler, gerçek sosyalist bir örgütlenme ve siyaset pratiği yerine “örgütsüz partiler” revaçtadır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR;

Anti- Duhring-Friedrich Engels-Sol yayınları

Materyalizm ve Ampiryokritisizm-Lenin-Çağrı yayınları

Materyalizm ve Ampiryokritisizm-Lenin-Eriş Yayınları

Pratik Usun Eleştirisi-Kant-Say yayınları

Alman ideolojisi-Marx-Engels-Sol yayınları

Kutsal Aile-Marx-Engels-Sol yayınları

Seçme Eserler 4- Lenin-İnter yayınları

*A priori; idealist felsefede deneyden önce elde edilen bilgiyi, başlangıçtan beri zihinde var olan bilgiyi nitelendirmek için kullanılır, deneyüstüdür. A Posteriori; genellikle sonradan gelen bilgi anlamında kullanılır ve deneyimle, algılarla edinilen bilgiyi ifade eder.

8 Mayıs 2022 Pazar

Değer Üzerine - Ercan Arslan

Ercan Arslan

Değer, sadece kullanma işlemiyle değil, değiştirme işlemiyle bir arada olduğunda işlerlik kazanan bir olgudur. İnsanla eşya arasında değil, insanla insan arasında gerçekleşen bir toplumsal işbölümünün sonucunda üretim sürecinde oluşur ve değişim sürecinde gerçekleşir. Marx, üretim sürecinin özünde insanla eşya arasında olmadığını, insanla insan arasında olduğunu Grundrisse’de şöyle açıklamaktadır:

 

“İnsan, sözcüğün tam anlamıyla Aristoteles’in deyimiyle politik bir hayvandır, yalnızca toplumcul bir hayvan değil, ama kendini ancak toplum içinde bireyleştirebilen bir hayvan.” (s. 22)

 

“Bu tek başına ve yalıtılmış birey tarafından, toplumun dışında gerçekleştirilen üretim- ki bu ıssız bir yere rastlantı olarak götürülmüş olan ve toplum güçlerini dinamik olarak kendinde bulunduran bir uygar kişinin başına gelebilecek ayrıksın bir durumdur-, birlikte yaşayan ve birbirleriyle konuşan bireyler olmadan dilin gelişmesi kadar saçma bir şeydir.” (s. 22)

 

“Demek ki, biz üretim dediğimiz zaman, söz konusu olan, her zaman toplumsal gelişmenin belirli bir aşamasındaki üretimdir- toplumsal bireylerin üretimidir.” (s. 24)

Değer, mallarda maddileşmiş toplumsal olarak gerekli ortalama emektir ve tarihsel bir sürecin sonucudur. Tarihin başlarında, insanların ürettikleri kendi kullanımları içindi. İhtiyaçları için üretirlerdi Bu dönemde ürünler, fayda değeri taşımaktaydı. İlk insanlar kendilerine yettiği kadar üretiyorlardı, değişim ve biriktirme için üretim daha gelişmemişti. Değer ancak başkalarıyla ve diğer gruplarla değiştirme ihtiyacı oluştuğunda ortaya çıktı. Henry Denis, Kapitalizm ve Değer isimli kitabında değeri şöyle ifade eder:

 

“Değer kelimesi farklı objeler için kullanılıyor; bir saatin değerinden, bir sanat eserinin ya da bir insanın değeri söz konusuymuş gibi söz ediliyor. Ama bütün bu durumlarda hep aynı gerçeğe işaret edilmediği besbelli… Çoğu zaman ‘değer’ kelimesine anlamını iyice belirten bir sıfat eklenir; Ahlak değeri yüksek bir insan, sanat değeri büyük bir tablo denir; oysaki saatin ekonomik değerinden başka bir şeyi yoktur. Gerçekte bizi burada ilgilendiren de sadece bu ekonomik değerdir. Ama bu deyimin kendisinde, birbirinden tamamen ayrı iki kavram gizlidir. Bir objenin belirli bir insan (fert) için ekonomik bir değeri olabilir; çünkü bir obje, o insanın şu ya da bu ihtiyacını, arzusunu giderebilir. Ama bundan, o objenin toplumun bütün fertleri için aynı değerde olduğu anlamı çıkmaz. Örneğin, bahçemdeki bir ağacın gölgesinde dinlenmeye alışmışımdır; bu ağacın başkaları için değil ama benim için büyük bir önemi vardır. Bu ilk şekliyle, ekonomik değere kullanış değeri ya da fayda değeri denir. O zaman bunu inceleyecek olan da ekonomi politik değil psikolojidir. Marx’ın dediği gibi; “kullanış değeri her türlü kesin ekonomik belirlenmenin dışında kalınca, yani kullanış değeri olarak ele alınınca ekonomi politiğin alanına girmez.” (Kapitalizm ve Değer - Henri Denis, Sol yayınları s. 7-8 )

Değerin tarihsel oluşma sürecini, kendi ailemizden örnek vererek de açıklayabiliriz. Bazı ürünleri dışarıdan tedarik ederiz, ama bu ürünler, ailemize geldiğinde değerlerini görmezden geliriz, Onlardan bir karşılık beklemeyiz, çocuğumuza bu ürünleri bir değer karşılığında mı vermekteyiz?.. İşte ilkel komünal dönemde de, insanlar kendi küçük gruplarına öyle davranmışlardır. Bir değer ilişkisi yoktur, sadece ihtiyaçları için ürettikleri ürünler vardır. Bu durum, komünist toplum için de böyledir. Burada da insanlar ürünlerini, bir değer oluşturmadan, tüm insanlık için üretecektir. Burada değer üretimi değil, insanların ihtiyaçları için kullanacağı ürünler vardır. Bu açıdan değer olgusunun tarihsel bir süreci vardır: İlkel komünal topluluklar ve komünist toplum dışarıda tutulmak kaydıyla, değer kavramı, sınıfsal ilişkilerin ortaya çıktığı ve yok olmaya başladığı süreçte geçerliliğini sürdürür. Bunu Ernest Mandel, Marksist Ekonomi Kuramına Giriş kitabında şöyle değerlendirir:

 

“Uygarlığın bütün ilerlemeleri, son çözümlemede emek üretkenliğinin artışıyla belirlenir. Bir grup insanın üretimi, üreticileri ancak yaşatmaya yetecek kadar olduğu ve bu zorunlu ürün dışında bir artık bulunmadığı sürece, ne işbölümüne olanak vardır, ne de toplumda zanaatçı, sanatçı ve bilim adamına yer vardır. Bütün insanlar üreticidirler. Onların hepsi de aynı sefil durumda bulunmaktadır. Emek üretkenliğinin, en düşük düzeyin üstüne çıkması, artı ürün elde etme olanağı sağlar. Ancak ürünlerde bir artık ortaya çıktığında, iki yoksul kendi geçimleri için zorunlu olandan daha fazlasını ürettiklerinde, bu artığın bölüşümü için mücadele olanağı ortaya çıkar.” (Ernest Mandel, Marksist Ekonomi Kuramına Giriş, s. 9-10).

Zaman içinde hayvanların evcilleştirilmesi ve tarımın oluşmaya başlaması ve bunun sonucunda yerleşikliğe geçiş gerçekleşir (M.Ö. 12 binler). İlk önceleri tarım ve hayvancılık birlikte yapılmaktaydı, zamanla tarım ve hayvancılık yapanlar ayrılmaya başladı. Hayvancılık yapanlar, tarım arazilerini terk etmek zorunda kaldılar ve mevsimsel yarı yerleşik yarı göçebe bir yaşam sürdürdüler. Tarım yapanlar ise tam yerleşik düzene geçtiler. Artık eşitsizlikler gelişmeye başlamıştır. Yerleşik düzene geçenler, göçebe olanlardan daha iyi bir yaşam sürmeye başladılar ve bu yüzden de göçebe olanlarda yerleşiklerin yaşadığı bölgeleri ele geçirme isteği meydana geldi. Bu istek daha önceden niye gelişmemiştir?.. Çünkü artık ürün oluşmaya başlamış ve diğerleri de bunu ele geçirmeye çalışmıştır. Artık birileri çalışmadan diğerlerinin artık emeğine el koyma vaktiydi.

Evet, tarım ve hayvancılığa geçişle birlikte, toplumlarda artık ürün oluşmaya başlamıştır ve bunun sonucunda gruplar arasında ürünleri değiştirme ihtiyacı (trampa) doğmuştur. Değer de bu ilişki neticesinde oluşmuştur. Daha açıklayıcı bir örnek verirsek, İspanyollar Kristof Kolomp aracılıyla Amerika’yı keşfettiklerinde, Amerikan yerlileriyle ilk karşılaştıklarında onlarda altının bol olduğunu gördüler ve bu altını onlardan önemsiz hediyeler vererek aldılar (daha sonra kan dökerek de aldılar). Bu ilişki Amerikan yerlilerinin aptal olduğunu mu gösterir?.. Hayır; onların üretim ilişkilerinin İspanyollardan daha eski olduğunu ve topluluklarında değişim değerlerini oluşturacak gelişkinlikte toplumsal ilişkilere sahip olmadıklarını gösterir.

İlkel üretimin hâkim olduğu, üretilen ürünlerin ancak grupların yaşamasına yetecek kadar olduğu süreçlerde, topluluk üyeleri bir karşılık beklemeden ürünlerini birbirlerine ve başkalarına armağan olarak verir. Bunu, bazı akademisyenler “armağan ekonomisi” olarak adlandırmakta ve değerle, kullanım değerini/fayda değerini birbirine karıştırarak kafa karışıklığı yaratmaktadırlar. Biri ekonominin konusuna giren değer, diğeri ise grubun değer yargılarına, inançlarına, düşünce yapılarına göre oluşan psikolojik değer ve bir de ürünlerin fiziksel özelliklerinden kaynaklı kullanım değeridir. Aztekler değer yargılarına göre karşılık beklemeden, İspanyollara başka dünyadan gelmiş kişiler olarak armağanlar sundular.

Marx ve Marksistler açısından değer olgusu tarihseldir. Sınıfsal ilişkilerle başlar ve sınıfsal ilişkiler yok olduğunda özelliğini kaybeder. Sadece kapitalizme özgü değildir, fakat kapitalizmde daha belirgindir. Klasik iktisatçılar açısından ise değer, doğaldır. Klasik iktisatçılar, tarihsel süreç açısından bakmaz; değeri, her zaman için geçerli bir olgu sayarlar. Değerin doğal ve evrensel olarak geçerli sayılmasıysa, kapitalizmin gelişme sürecine özgüdür. Değerin, insanla eşya arasında kurulan bir ilişkiymiş gibi görülmesini, insanın özünde bireysel ihtiyaç peşinde koşması, sürekli mal biriktirme peşinde olması, kullanım değerleri peşindeymiş gibi gözükmesi fikrini, faydacı bireye indirgenmesini, Marx, Grundrisse’de Üretim bölümünde değerlendirmiştir:

 

“ÜRETİM – Bağımsız bireyler. 18 yüzyıl fikirleri

Bu incelemelerin konusu her şeyden önce, maddi üretimdir. Toplum içinde üreten bireyler- dolayısıyla toplumsal olarak belirlenmiş bireylerin üretimi- kuşkusuz çıkış noktasıdır. Smith ve Ricardo’nun incelemelerine başlangıç olarak kabul ettikleri tek başına ve yalıtık avcı ve balıkçı, 18. yüzyılın hiç de, bazı uygarlık tarihçilerinin imgelediği gibi, aşırı inceliğe salt bir tepkiyi ve yanlış anlaşılmış bir doğal duruma dönüşü ifade etmeyen, Robinson’cu yavan hayaller arasında yar alırlar. Doğaları gereği bağımsız özneler arasında sözleşme aracılığıyla ilişkiler ve bağlar kuran Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi de, böyle bir doğacılığa dayanmaz. Bu bir görünüştür, büyük küçük Robinson’cuların salt estetik görünüşü. Gerçekte, 16. yüzyıldan beri hazırlanmakta olan ve 18. yüzyılda dev adımlarla olgunluğa doğru yürüyen “sivil-burjuva toplumun” öncelenmesi söz konusudur. Serbest rekabetin hüküm sürdüğü bu toplumda birey, kendisini daha önceki tarihsel çağlarda belirli ve sınırları çizili bir insan yığışımının aksesuarı haline getiren doğal bağlardan vb. kopmuş görünmektedir. 18. yüzyıl peygamberleri için – ki Smith ve Ricardo hala onların omuzları üstünde durmaktadır-, bir yandan feodal toplum biçimlerinin dağılmasının, öte yandan 16. yüzyıldan beri gelişmiş olan yeni üretken güçlerin ürünü olan bu 18. yüzyıl bireyi, varoluşu geçmişe uzanan bir ideal olarak görünmektedir. Onlar, bunda bir tarihsel sonuç değil, tarihin bir çıkış noktasını görmektedirler, çünkü onlar, bu bireyi, kökeni tarihte olan olarak değil ama doğa tarafından konumlandırılmış olarak, insan doğası kavramlarına uygun doğal birey olarak değerlendirmektedirler.” (Grundrisse s. 21-22)



Klasik iktisatçılar, artı değer üretimi sonucunda sermayenin oluşma sürecini ve sermayenin aslında birikmiş/nesneleşmiş emek olduğunu da görememiştir. Klasik iktisatçılardan etkilenen Proudhon ise en fazla, “mülkiyet hırsızlıktır” diyebilmiştir.

Marx, değerin her tarihsel dönemde geçerli olduğunu hiçbir zaman kabul etmemiştir; Marx’ı böyle göstermek klasik iktisatçıların seviyesine indirmekle eş anlamlıdır. Marx, Fizyokratları ve Adam Smith’i şu şekilde değerlendirir:

 

“Adam Smith artı değeri ve dolayısıyla sermayeyi çözümleyişinde fizyokratların ötesine geçerek büyük bir ilerleme sağlamıştır. Fizyokratların görüşüne göre, artı değeri, ancak tek bir belirli türde somut emek – tarımsal emek- üretir. Bundan ötürü onların incelediği şey, emeğin kullanım değeridir; emek zamanı değildir- değerin tek kaynağı olan genel toplumsal emek değildir. İşin aslında bu özel tür emekte de (organik) maddede artıştan oluşan artı değeri – tüketilen maddeleri aşan fazlayı toprak, doğa yaratır. Artı değeri henüz çok sınırlı biçimi içinde görürler; bu nedenle de fantezi düşüncelerle çarpıtırlar. Ama Adam Smith’e göre artı değeri yaratan genel toplumsal emektir.” (Artı Değer Teorileri, s. 78)

Değerin bütün tarihsel süreçlerde geçerli olduğunu söylemek, kapitalist ilişkilerin hâkim olduğu belirli bir tarihsel kesitte yer alan insanın, bireysel olarak eşyayla kurduğu ilişkinin bütün tarihsel süreçlerde geçerli olduğunun kabul ettirilmesi içindir. Böylece kapitalist ilişki olumlanır, insanın özünde bireysel maddi çıkar peşinde olan bir canlı olduğu benimsetilmeye çalışılır. Oysa insanların bireysel olarak çıkar peşinde olması sınıfsal ilişkilerin ortaya çıkması sonucunda oluşur.

Eşyalar, insanla insan arasında bir faaliyetin konusudur, kendiliğinden bir değer taşımaz. Bu ancak diğer insanlarla ilişki içinde mümkün olabilir. Marx, bu yüzden Ricardo ve Adam Smith’in doğada yalnız avcı-balıkçı hikâyelerini alaya alır. Robinson Crusoe’nin yalnız adadaki faaliyeti de böyledir. Ürettiği ürünler ve doğada hazır bulunan maddeler bildiğimiz anlamda bir değer taşımaz. Yalnız başına elmasın, altının veya kullandığı maddelerin başka birileri için de bir kullanımı yoksa ve başkalarının ürünleriyle değiştirilmiyorsa değerleri yoktur.

 

“(…) Bu nedenledir ki, moneter ve merkantil sistemlerde (değer) para olarak; fizyokratlarda toprağın ürünü olarak, tarımsal ürün olarak ve en sonu A. Smith’te genelde meta olarak gösterilmişti. Merkantilistler değeri nasıl ki yalnızca saf bir değer biçimine, ürünün kendini ortaya koyduğu genel toplumsal emek biçimine, yani paraya indirgedilerse, fizyokratlar, değerin özüne değindikleri ölçüde, onu, tümüyle yalnızca bir kullanım değerine (maddeye, maddi öğeye) indirgemişlerdir. Adam Smith’te metanın her iki durumu – kullanım değeri ve değişim değeri- birleştirilmiştir ve böylelikledir ki, kendini herhangi bir kullanım değerinde herhangi bir yararlı üründe ortaya koyan her emek üretken olmuştur. Kendini üründe ortaya koyan şey üretken emektir demek, ürün belli bir miktar toplumsal emeğe eşittir demekle aynıdır.” (Artı Değer Teorileri, s.162 )

Değerin özünü sadece kullanım değerinde maddi özde görmek, toprağı doğanın bir ürünü gibi görmekle aynı anlama gelir; doğa insana bahşeder, insanda doğanın bu bahşettiklerini kendi ihtiyaçları temelinde kullanır gibi bir algı yaratılmaktadır. İnsanla doğa arasındaki ilişki, insanla eşya arasındaki ilişkiye indirgenir. Toplumsallık, işbölümü ve bunun sonucunda oluşan artık ürünün bir kesimde birikmesi görmezden gelinir.

Bugün Marksizmi eleştirdiğini veya yeni yorumlar getirdiğini zanneden, öznelliği ön plana çıkarak sübjektif düşünceyi ön plana koyan gruplar mevcuttur. Bunların görüşlerine göre ekonomik kanunlar ve değer evrensel bir nitelik taşır. Her devirde geçerlidir, insanla eşya arasındaki faydacılığı, bireyin üründen marjinal fayda sağlamasının asıl belirleyici olmasını ön plana çıkararak insanın psikolojisindeki bu evrensel ilkenin geçerli olduğunu teorize etmektedirler. Bunlar aslında Marksizm açısından Marjinal faydasızlardır. Marksizmin içini boşaltıp kapitalist sistemin cephaneliğine malzeme taşıyan burjuva teorisyenlerdir. Bunların görüşlerini Oscar Lange, Ekonomi Politikte Akımlar ve Bilimsel Bilgilerin Belirlenmesi adlı eserinde çok iyi teşhir etmektedir:

 

“Sübjektivistler ekonomik kanunların evrensel karakterini ilan ederek, klasik iktisatçıların ekonomik kanunları evrensel doğal kanunlar gibi görmelerine yaklaşıyordu. Klasik ekonominin gözünde ekonomik kanunlar tıpkı doğa yasaları gibi, objektif gerçeğin kanunları idi. Bu kanunlar tarihsel bir özellik taşımazlar bütün süreçlerde görülen evrensel kanunlardır.” (s. 25)

 

“Mübadele konusunda sübjektivistlerden Walras, Pareto ve ötekiler ilkin faydayı ve tercihi azamileştiren bireyle uğraşırlar, sonra da mübadele sırasında bireyleri karşı karşıya getirirler.” (s. 27)

 

“Subjektivist akım, insan ilişkilerini mübadele olayından çıkarsayarak, bu ilişkilerin klasik ekonomi (ve ardından Marx) tarafından ileri sürüldüğü gibi üretim sürecinde kurulmayıp mübadele sürecinde kurulduğunu öne süren eski bayağı ekonomi geleneğine bağlanır.” (s. 28)

 

“Subjektivist (öznelci) akımın klasik ekonomiden çıkararak aldığı unsur ekonomik ilkedir. Klasik ekonomi, insanların kazanma çabalarında azami para geliri sağlamak istedikleri ve özellikle karı azamileştirmenin üretim sürecinde başlıca uyarıcı olduğu varsayımını kabul etmiştir. Bu varsayımın başlangıçtaki biçimi, kazanma çabasındaki insanların kendi öz çıkarlarına uygun olarak hareket ettikleri, başka deyişle, mümkün olduğu kadar çok servet edinmek istedikleri iddiası idi. Bu varsayım Adam Smith’in şu ünlü cümlesiyle anlatılmıştır; “yemeğimizi kasabın, bira satıcısının ve fırıncının iyiliğinden değil, asıl onların kendi çıkarları için gösterdikleri titizlikten bekliyoruz. Onların insaniyetine değil bencilliğine başvuruyoruz. Ve onlara hiçbir zaman kendi ihtiyaçlarımızdan söz açmıyor, her zaman onların çıkarlarından söz açıyoruz”. Bunun gibi Ricardo da “bütün ticari muameleleri düzene sokan bireysel çıkardır” diyordu. Bu davranış, “ekonomik çıkarı azamileştirme ilkesine sıkı sıkıya bağlı olarak hareket eden ekonomik insan (homo economicus) görüntüsünün doğmasına yol açmıştır. Faydacı psikoloji ilkesi bu anlayıştan doğmuştur. (Oskar Lange, Ekonomi Politik-Ekonomi Politikte Akımlar ve Bilimsel Bilgilerin Belirlenmesi, s. 10, Ataç Kitabevi)

Marx üretimi toplumsal bir süreç olarak ele almaktadır; üretim süreci insanla insan arasındadır, insanla eşya arasında veya Fizyokrotlar’da olduğu gibi insanla doğa arasında değildir. İnsanlar diğer primat türleri gibi topluluk halinde yaşayan canlılardır, bunun sebebi doğal şartlarda diğer canlılardan zayıf karakterli olmalıdır. Bu sebeple birlikte hareket etmek zorunda kalmışlar ve kendi vücutlarından bağımsız bir şekilde bir nevi uzantı görevi gören alet üretme yoluna gitmişlerdir. Üç boyutlu görme, dik yürüme, ellerin kavrayıcı özelliği ve başparmağın opozisyon özelliğinin gelişmesi neticesinde doğada hazır bulunan hammaddelerin şekillerinin değiştirilmesi yoluyla aletleri üretme yoluna gitmişlerdir. Doğada hazır bulunan hammaddeleri kullanmak insanlaşma sürecinde yeterli değildir, asıl insanlaşma hammaddeye şekil verme ve yaratım sürecidir. Marx, Grundrisse’de üretim sürecini şöyle anlatır:

 

 “Üretim aleti olmadan, bu alet yalnızca insan eli olsa bile, üretim de olmaz. Söz konusu emek, yabanıl insanın elinde yinelenmiş alıştırma ile toplanmış ve yoğunlaşmış beceri olsa bile, geçmiş, birikmiş emek olmadan üretim de olmaz. Sermaye de, öteki şeyler arasında, bir üretim aletidir, o da nesneleşmiş geçmiş emektir. Demek ki sermaye, genel sonsuz bir doğal ilişkidir; evet ama “üretim aletini”, “birikmiş emeği” sermayeye dönüştüren biricik şeyi, özgül niteliğin kendisini görmezlikten gelmek koşuluyla.”( Grundrısse-Marx- sol yay, s. 24)

İnsanlar hayatta kalabilmek için alet üretmiş ve bu sayede ihtiyaçlarını gidermiştir. Başlangıçta aletler kısıtlı ve ilk başlarda doğaya aşırı bağımlıydı. İnsanlığın şafağında basit yaşamsal ürünler onlar için yeterliydi. Nüfusları az olduğundan fazla av hayvanı da avlamazlar, sadece kendilerine yetecek kadar avlarlar, doğaya zarar verecek bir nitelikte davranmazlar, üretimleri çok basittir. Bu süreç alet teknolojisinin gelişmesi sonucu, avladığı av hayvanların çoğalması ve bunun sonucunda üründe bollaşmayla devam etti. Fakat insan nüfusunun artmasıyla birlikte ihtiyaçların çoğalması neticesinde doğadaki hayvan sayısı azalmaya başladı. Başka bir deyişle, insan nüfusu artarken hayvan sayısı ters orantılı olarak azalmıştır. Bu azalmayı önlemek içinde hayvanları evcilleştirme ve çoğaltma yoluna gitmiş, bunları beslemek içinde tarıma yönelmiş, yerleşikliğe geçmeye başlamışlardır. Böylece artık ürünün oluşma süreci başlamıştır. Toplumda işbölümü oluşmaya başlamış, ürünler çoğaldıkça da birbirleriyle değiştirme ihtiyacı hissetmişlerdir. İşte bundan sonra ürünlerin değeri emek zamanıyla ölçülmeye başlamıştır. Bu süreçte artık ürünün birikmesi ve birilerinin elinde diğerlerinin aleyhinde çoğalması mülkiyeti beraberinde getirmiştir. Bu süreçten sonra insanla eşya arasında bir ilişki doğmuştur; mal biriktirme… İnsan bireysel olarak özünde para ve mal peşinde koşan bir canlı değildir. Bu durum, belirli tarihsel üretim tarzlarına özgüdür; bu bireyselliği sınıfsal özellikler, özellikle de kapitalist ilişkiler yaratmaktadır. Bu özellik evrensel bir özellik gibi gösterilmekte ve bütün tarihsel süreçlere uygulanmak istenerek kapitalizm kutsanmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar;

Kapitalizm ve değer-Henri Denis Sol yay.

Artı Değer Teorileri- Marx –Sol yay

Grundrisse- Marx sol yay.

Ernest Mandel Marksist Ekonomi Kuramına Giriş –Ünlü yayıncılık

Değer Teorisi –Davıd Graeber- sel yayıncılık

Artı Kapital – Suat Kamil Aksoy –Vivo yay.

EKONOMİ POLİTİK-Ekonomi Politikte Akımlar ve Bilimsel Bilgilerin Belirlenmesi –OSKAR LANGE-Ataç kitabevi