Mahmut Boyuneğmez
Otoriter kapitalist demokrasileri konu alan taslak incelememizi ilginize ve eleştirinize sunuyoruz:
https://drive.google.com/file/d/1ZpxS2QV4Q1x5ApyZagYJ9JtxyL0p9io_/view?usp=sharing
Marksist Araştırmalar'da teorik incelemeler, pedagojik metinler ve eleştiri yazıları yer alır.
Mahmut Boyuneğmez
Otoriter kapitalist demokrasileri konu alan taslak incelememizi ilginize ve eleştirinize sunuyoruz:
https://drive.google.com/file/d/1ZpxS2QV4Q1x5ApyZagYJ9JtxyL0p9io_/view?usp=sharing
Mahmut
Boyuneğmez
Temel
Tez: Sosyalistlerin düzen içi muhalefetle yan yana
mücadele yürütmesi ile bu muhalefetin siyasal başarısını kendi stratejik
önceliği hâline getirmesi aynı şey değildir. İlki, mevcut somut koşullarda
gerekli bir taktik mücadele biçimidir; ikincisi ise sosyalist siyasal
bağımsızlığın aşınması ve düzen içi restorasyona yedeklenme riskini taşır.
Giriş
Türkiye kapitalizminin
içine sürüklendiği derin ekonomik kriz, rejimin kurumsal çürümesi ve kitlelerde
biriken büyük toplumsal öfke, Türkiye solunu bir kez daha tarihsel ve siyasal
bir eşikle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu eşikte ortaya çıkan tartışma
yalnızca belirli bir kişinin ya da belirli bir örgütün tutumuyla
açıklanabilecek bir mesele değildir. Gözlenen eğilim, farklı siyasal
geleneklerden gelen unsurları bir araya getiren daha genel bir siyasal
yönelimin ifadesidir.
Bu yönelimin ortak
paydası, sosyalist hareketin kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine,
mevcut düzen içi muhalefetin taşıdığı toplumsal ağırlığı “somut koşulların
zorunluluğu” olarak kabul etmesi ve kendi siyasal geleceğini ana muhalefetin
başarısına bağlamasıdır.
Burada tartışılması
gereken, tek tek kişilerin niyetleri değil, belirli bir siyasal yönelimin
mantığıdır. Farklı örgüt ve çevrelerde farklı gerekçelerle ortaya çıkan
yönelimin ortak noktası, sosyalist hareketin bağımsız siyasal kapasitesini
büyütmek yerine, düzen içi muhalefetin mevcut toplumsal ağırlığını kendi
siyasal stratejisinin belirleyici unsuru hâline getirmesidir.
Burada yaptığımız,
farklı örgütlerin birbirinden farklı somut taktiklerini tek bir kalıba koymak
değildir; bu taktiklerin hangi noktada ortak bir siyasal mantığa bağlandığını
göstermektir. Dolayısıyla eleştirimizin hedefi, düzen içi muhalefetle herhangi bir
temasın kurulması değil; bu temasın sosyalist siyasetin bağımsız hedeflerini
belirleyen bir öncelik ilişkisine dönüşmesidir.
Tartışmanın ekseni, “muhalefetle
yan yana gelmek gerekir mi?” sorusundan ziyade, sosyalistlerin bu ilişkiler
içinde kendi siyasal özne konumunu koruyup koruyamadığı sorusudur.
Bahsettiğimiz eğilim, “somut
koşullar”, “gerçekçilik”, “esneklik”, “mevzi siyaseti”, “güç dengeleri” ve
“faşizme karşı geniş cephe” gibi kavramları tahrif ederek, sosyalist
siyasetin bağımsız hattının mevcut burjuva muhalefetinin arkasında geçici veya
kalıcı biçimde konumlandırılmasını savunmaktadır.
“Düzen içi restorasyon”
ile kastettiğimiz, mevcut rejimin bütün kurumlarının ve uygulamalarının aynen
korunması değildir. Kastettiğimiz, siyasal iktidarın değişmesiyle birlikte
devletin, sermaye egemenliğinin ve kapitalist üretim ilişkilerinin temel çerçevesi
korunurken, rejimin sınıfsal ve kurumsal düzeyde yeniden tahkim edilmesidir.
Yeni Parti (YP)’nin ve
düzen içi muhalefetin restorasyon projesi soyut bir "demokratikleşme"
isteğine değil, Türkiye kapitalizminin nesnel ihtiyaçlarına dayanmaktadır.
Rejimin mevcut kuralları hiçe sayan, kurumsal çürümeyi derinleştiren ve
öngörülemez yönetim tarzı, sermaye birikim rejimini ve uluslararası sermaye
akışlarını sürdürülemez hale getirmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve
özellikle uluslararası sermaye akışlarının sağlıklı işleyebilmesi için en temel
gereksinimlerden ikisi hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal rasyonelliktir.
Sermaye, doğası gereği uzun vadeli yatırımlar ve finansal planlamalar yaparken
mülkiyet hakkının korunduğu, kararların şahsi keyfiliğe değil belirli kurallara
ve kurumlara dayandığı bir zemine ihtiyaç duyar. İktidarın kurumsal yapıyı
(Merkez Bankası, TÜİK, yargı mekanizmaları vb.) bypass eden, kur kurallarını
gece yarısı kararnameleriyle değiştiren ve mülkiyet haklarını siyasi sadakate
göre esneten kuralsız ve keyfi yönetim tarzı, sermayenin bu rasyonellik
arayışına çarpmaktadır. Sıcak para veya doğrudan yabancı yatırım; hukukun
üstünlüğü, şeffaflık ve öngörülebilir bir makroekonomik çerçeve vaat etmeyen
bir rejime sürdürülebilir bir kaynak aktarımı yapmaz. Bu durum da cari açık ve
borç yükü altındaki Türkiye kapitalizminin yapısal bir krizden çıkışını
engeller.
Bu açıdan YP veya
sosyal-liberal muhalefetin "rasyonel zemine dönüş",
"liyakat", "bağımsız kurumlar" ve "hukuk devleti"
vaatleri, yalnızca ideolojik bir söylem değil, sermayenin birikim krizini aşmak
için talep ettiği nesnel bir reform paketidir. Bu anlamda restorasyon; sermaye
için kurala dayalı ve öngörülebilir bir hukuk düzenini yeniden tesis etmeyi,
devlet mekanizmasını rasyonelleştirmeyi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal
öfkeyi "normalleşme" vaadiyle soğurarak kapitalist egemenliğin
meşruiyetini yeniden üretmeyi hedeflemektedir.
TÜSİAD eksenli
geleneksel sermaye için mevcut kuralsızlaşma tam anlamıyla sürdürülemez
niteliktedir. Uluslararası pazarlarla entegre olan bu yapı, Batı finans
kapitaliyle eklemlenmek için restorasyonu bir zorunluluk olarak görmektedir.
Mevcut rejimin kuralsızlığı, devlet ihaleleri ve denetimsiz rant transferi
üzerinden büyüyen sermaye kesimleri için ise tam aksine, bu öngörülemezlik ve
şahsi yönetim temel bir birikim modelidir. Dolayısıyla restorasyon projesi;
aslında sermayenin geleneksel, egemen kanadının ve uluslararası
finans-kapitalin çıkarlarını, rejimin yarattığı ihale ve rant burjuvazisinin
yol açtığı tahribata karşı koruma hamlesidir.
Özetle restorasyon,
rejimin hiçbir şey değiştirmeden sürmesi değil; neo-liberal sermaye düzeninin
oluşturduğu tahribatı gidermek ve otoriter devlet mekanizmasının yıpranan
meşruiyetini tamir etmek üzere yeniden kurulmasıdır. Muhalefet, halkın
haklarını savunduğu için değil; sermaye düzeninin kurumsal ve iktisadi
sürdürülebilirliği tehlikeye girdiği için rejimi restore etmeye soyunmaktadır.
I.
Taktik Birlik ile Siyasal Yedeklenme Arasındaki Sınır: 5 Bağımsızlık Ölçütü
Sosyalistlerin başka
siyasal güçlerle kurduğu ilişkinin bir "taktik birlik" mi yoksa
"siyasal yedeklenme" mi olduğunu belirlemek için soyut ajitasyonlar
yerine somut bir bağımsızlık testi uygulanmalıdır. İlişkinin niteliği şu 5
temel ölçüt üzerinden değerlendirilmelidir:
Bu ölçütlerin hiçbiri
tek başına mekanik bir karar kuralı değildir. Belirleyici olan, ilişkinin
bütününde sosyalistlerin kendi programını, örgütsel kapasitesini, siyasal
gündemini ve sınıfsal bağımsızlığını koruyup koruyamadığıdır.
II.
Rejim Tahlili ve Faşizm Kavramsallaştırmasının Siyasal Sonuçları
[Kavramsal
Tahrifat]
"Türkiye'de
Faşizm Var"
│
▼
"Faşizmi
geriletmek birincil siyasal görevdir"
│
▼
"En
geniş demokratik muhalefet odağının güçlendirilmesi zorunludur"
│
▼
[Stratejik
Yanılsama]
"Ehven-i
Şer Olarak (seçimlerde veya genel olarak) YP/CHP Desteklenmeli"
│
▼
Sosyalist
siyasetin siyasal enerjisinin düzen içi muhalefete bağlanması
│
▼
[Pratik
Sonuç]
Sosyalist
Bağımsız Sınıf Hattının Tasfiyesi / Aşınması
Buradaki temel yanlış,
Merdan Yanardağ, Korkut Boratav, Yaşar Ayaşlı gibi yazarların da katkısıyla
şekillenen ve Marksizm’le bağdaşmayan kavramsal çerçevenin "doğru"
sayılmasıdır. Türkiye’deki otoriter baskı rejimini doğrudan "faşizm"
olarak kategorize eden bu yaklaşım, solun önüne tek yol olarak düzen içi
restorasyon güçlerine ("Yeni Parti" ve sosyal-liberal aktörlere)
yedeklenmeyi koymaktadır.
Bu üç ismin (M.
Yanardağ, K. Boratav, Y. Ayaşlı) siyasal gelenekleri, üslupları, önerdikleri
araçlar ve hedefledikleri mücadele biçimleri arasında elbette önemli nüanslar
bulunmaktadır. Boratav meseleye daha çok iktisadi/akademik ve devlet biçimi
tahlili üzerinden yaklaşırken; Yanardağ doğrudan ana akım CHP siyasetini ve
seçim odaklı toplumsal muhalefet blokunu merkeze almakta; Ayaşlı ise daha
radikal bir anti-faşist cephe ve sokak/direniş dili kullanmaktadır.
Ancak bu biçimsel ve
üslupsal farklılıklara rağmen, eleştirimizin odak noktası her üç yaklaşımın
birleştiği ortak siyasal mantıktır: Türkiye’deki otoriter rejimi doğrudan “faşizm”
kategorisine yerleştirerek, sosyalist hareketin bağımsız sınıfsal/siyasal
hattını inşa etme görevini “faşizme karşı geniş cephe” söylemi adına
ikincilleştirmek. Niyet ve üslup ne olursa olsun, rejimin bu şekilde
adlandırılması pratikte solun siyasal enerjisini en büyük düzen içi muhalefet
odağının (CHP/YP) arkasında konumlandırmayı ve “ehven-i şer” mantığıyla
restorasyon siyasetine yedeklenmeyi teorik olarak meşrulaştırmaktadır.
Türkiye'deki mevcut
otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştiren bu kavramsal
yaklaşım, rejimin niteliğine ilişkin tartışmayı ikinci plana iterek siyasal
sonucu baştan belirlemektedir: Eğer içinde bulunduğumuz dönem bir “faşizm”
dönemi olarak kavranıyorsa, buradan doğal olarak bütün demokratik ve burjuva
muhalefet unsurlarının öncelikli görevinin mevcut iktidarı geriletmek olduğu ve
sosyalistlerin de bu mücadelede en büyük muhalefet odağının arkasında
konumlanması gerektiği sonucu çıkarılmaktadır.
Ancak burada “faşizm”
kavramı ile “burjuva muhalefetinin desteklenmesi” arasında zorunlu ve
kendiliğinden bir mantıksal bağ bulunduğunu varsaymak hatalıdır. Faşizm
tahlilini savunan her sosyalistin aynı seçim taktiğini veya aynı ittifak
politikasını savunduğu söylenemez. Dolayısıyla eleştirimizin asıl hedefi,
faşizm kavramının kullanılmasının kendisinden ziyade, bu kavramdan hareketle
sosyalist bağımsızlığın ikincilleştirilmesini siyasal bir zorunluluk hâline
getirerek burjuva muhalefetine yedeklenmeyi meşrulaştıran stratejik sonuçtur.
Türkiye'de kurumsal ve
iktisadi anlamda bir faşizm rejimi yoktur; faşizm kavramsallaştırması üzerinden
kitlelere "ehven-i şer" (kötünün iyisi) dayatılmakta ve sosyalistler
sosyal-liberalizmin kuyruğuna takılmaktadır.
Buradaki “faşizm”
ölçütü, faşizmi yalnızca belirli tarihsel örneklerin (İtalya veya Almanya)
biçimsel özelliklerinin tekrarı olarak tanımlamak anlamına gelmemelidir.
Tartışılması gereken, faşizmin hangi sınıfsal kriz koşullarında ortaya çıktığı,
sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl yeniden düzenlendiği, kitle
seferberliğinin hangi siyasal biçimleri aldığı, mevcut parlamenter ve anayasal
kurumların nasıl dönüştürüldüğü ve devlet biçiminin hangi niteliksel eşiği
geçtiğidir.
Mesele, rejimin
baskıcı, otoriter veya faşizan uygulamalarını inkâr etmek değildir. Mesele, bu
uygulamaların bütününü açıklamak için “faşizm” kavramının kullanılmasının doğru
olup olmadığıdır. Marksist bir rejim tahlili, öncelikle devlet biçimini, sınıfsal
güç ilişkilerini, sermaye birikim rejimini, devlet ile sermaye arasındaki
ilişkiyi ve toplumsal sınıfların siyasal konumlarını somut olarak incelemeyi
gerektirir. Rejimin otoriterleşmesini doğrudan “faşizm” olarak adlandırmak, bu
somut çözümlemenin yerini alamaz.
Türkiye’deki siyasal
iktidar, otoriterleşmiş, dinsel-gerici unsurlarla tahkim edilmiş, sermaye
sınıfının egemenliğini sürdüren ve faşizan yönetim tekniklerini yoğun biçimde
kullanan bir kapitalist devlet biçimi içinde hareket etmektedir. Otoriterleşme
ile faşizm, faşizan yönetim teknikleri ile faşist devlet biçimi birbirine
karıştırılmamalıdır. Bir kapitalist devletin otoriterleşmesi, hakların
sistematik biçimde daraltılması, yürütme gücünün yoğunlaşması ve faşizan
yöntemlerin yaygınlaşması, tek başına o devletin faşist devlet biçimine
dönüşmüş olduğunu kanıtlamaz.
Bununla birlikte,
“rejim faşizm değildir” önermesinin kendisi de siyasal olarak eksik
bırakılmamalıdır. Bir rejimin faşizm olarak tanımlanmaması, onun baskıcı
niteliğini, hakların tasfiyesini veya emekçi sınıflar açısından yarattığı ağır
sonuçları küçültmez. Aynı şekilde, rejimin faşizm olarak tanımlanması da
sosyalistlerin burjuva muhalefetin siyasal programına tâbi olmasını zorunlu
kılmaz. Dolayısıyla burada savunulması gereken ilke, rejimin adlandırılması ile
sosyalistlerin siyasal bağımsızlığının birbirine bağımlı hâle getirilmemesidir.
Otoriterleşme, erkler
ayrılığının yitirilişi, baskının dozunda artış ve denetim mekanizmalarının
çeşitlenmesi gibi olguları doğrudan "faşizm" olarak kategorize etmek
teorik bir tahrifattır. Faşizm illüzyonu yaratıldığında, sosyalistlerin önüne
zorunlu olarak "Faşizme karşı her ne pahasına olursa olsun burjuva
muhalefetini (YP/CHP) desteklemek" seçeneği konulmakta ve bu da
"ehven-i şer" siyasetini meşrulaştırmaktadır.
Leninist bir ilke olan
“somut durumun somut tahlili”, rejimin adını yanlış koyup burjuva muhalefetinin
arkasına dizilmek değildir. Somut tahlil şu soruları sormayı gerektirir:
Sosyalistlerin ittifak
kurduğu veya yan yana geldiği düzen içi aktörlerin hangi sınıfsal çıkarları
temsil ettiği, hangi sermaye kesimleriyle ilişki içinde olduğu ve iktidara
geldiklerinde hangi ekonomik ve toplumsal programı uygulayacağı
sorgulanmalıdır. “Demokratikleşme” söylemi, bu sınıfsal içeriğin üzerini örten
bir siyasal etikete dönüştürülmemelidir.
III.
Esneklik mi, Sosyal-Liberalizmin Kuyruğuna Takılmak mı?
Türkiye solunda son
dönemde “esneklik” kavramının giderek daha fazla tahrif edilerek kullanıldığı
görülmektedir. Buna göre sosyalistlerin kendi güçlerinin sınırlılığını kabul
etmeleri, mevcut güç dengelerini hesaba katmaları ve toplumdaki en büyük burjuva
muhalefet odağıyla birlikte hareket etmeleri gerektiği vaaz edilmektedir.
Bir işçi direnişinde
veya hak mücadelesinde YP’lilerle, CHP'lilerle, sosyal demokratlarla,
sendikalarla veya farklı toplumsal kesimlerle pratik düzeyde yan yana durmak
bir "kuyrukçuluk" değildir; eylemsel bir gerekliliktir. Ancak buradan
“o hâlde sosyalistler uzun vadede bu siyasal merkezin etrafında birleşmelidir”
sonucuna geçildiğinde artık ilkeli siyaset terk edilmiş olur. Burada esneklik,
bağımsız siyasetin aracı olmaktan çıkar ve sosyal-liberal düzen içi siyasete
tâbi olmaya dönüşür.
IV.
“İdeolojik Olarak Ayrıyız Ama...” Paradoksu ve Erteleme Siyaseti
Bugün solda sıkça
karşılaşılan ve Marksist analizden uzak olan yaklaşım kabaca şöyledir: “Biz
elbette sosyalistiz. YP/CHP sosyalist değildir. Özgür Özel bizim programımızı
temsil etmiyor. Ancak ülkede faşizm var, dolayısıyla AKP’nin gitmesi için
'ehven-i şer' olarak onunla hareket etmek zorundayız.”
Bu yaklaşım, geçici bir
eylem birliğini aşarak kademeli bir teslimiyet mekanizmasına dönüşmektedir:
[Belirli
bir ortak talepte eylemsel düzeyde yan yana gelelim]
│
▼
[Seçimde
ehven-i şer olarak onu destekleyelim]
│
▼
[Onun
güçlenmesi rejimin gerilemesi açısından ana şarttır]
│
▼
[Solun
temel görevi onun siyasal iktidar yürüyüşüne kenetlenmektir]
Böylece başlangıçtaki
pratik gerekçe, giderek stratejik bir bağımlılık ilişkisine ve ideolojik
teslimiyete dönüşmektedir.
Bağımsızlık yalnızca
“Biz sosyalistiz” demekle korunmaz. Bağımsızlık, kendi programına, kendi
örgütlülüğüne, kendi propaganda ve faaliyet hattına, kendi sınıfsal taleplerine
sahip olmakla korunur. Eğer bütün siyasal enerjimiz bir düzen aktörünün siyasal
iktidara gelmesine bağlanıyor ve kendi bağımsız odaklaşmamızı sürekli “sonra”ya
erteliyorsak, ideolojik olarak ondan farklı olduğumuzu söylememizin pratikte
hiçbir değeri kalmaz.
Bir hareketin
bağımsızlığını belirleyen şey yalnızca kendisini hangi sıfatla tanımladığı
değildir; siyasal enerjisinin nereye aktığıdır. “Sonra”ya erteleme yalnızca
seçim dönemlerine özgü değildir; zamanla örgütsel ve ideolojik bağımlılık da
yaratır. Bir hareket sürekli olarak “bugün asıl mesele bu değil”, “şimdi
iktidarı geriletmek gerekiyor”, “önce demokratik normalleşme” diyerek kendi
sınıfsal taleplerini geri plana atarsa, bir süre sonra kendi siyasal gündemini
üretme kapasitesini de kaybeder. Kendi gündemini üretemeyen hareket ise
kaçınılmaz olarak başka bir siyasal merkezin gündemini takip etmeye başlar.
V.
Maden İşçileri Örneği: Pratik Yan Yana Geliş ile Siyasal İttifak Farkı
Grevlerde ve saha
mücadelelerinde farklı siyasal yapıların işçilerin yanında bulunması örneği
doğru okunmalıdır:
VI.
“AKP Gitsin, Sonrasına Sonra Bakarız” Siyasetinin Çıkmazı
Türkiye solunun
tarihsel olarak en sık düştüğü tuzak erteleme siyasetidir: “Önce mevcut
iktidardan kurtulalım, faşizmi geriletelim, sonra kendi siyasetimizi yaparız.”
Bu yaklaşımda o “sonra”
hiçbir zaman gelmemektedir:
Önce seçim
kazanılmalıdır --> Sonra rejim değişmelidir --> Sonra sosyal-liberal restorasyon sağlanmalıdır --> Sonra normalleşme olmalıdır --> Sonra sosyalistler kendi programını
anlatabilir.
Böylece sosyalist
siyasetin yeniden üretimi sürekli geleceğe ertelenmektedir. Oysa siyasal gücü
büyütme görevi hükümet değişimi sonrasına bırakılamaz; bugün fabrikada,
mahallede, üniversitede, sendikada ve sokakta inşa edilmelidir.
Çünkü siyasal güç
kendiliğinden hükümet değişiminin ardından sosyalistlere devredilmez. Tersine,
hükümet değişimini gerçekleştiren toplumsal ve siyasal güçler, değişimin
sonrasında da kendi örgütlülükleri ve siyasal ağırlıkları ölçüsünde belirleyici
olurlar. Eğer sosyalistler değişim sürecinin öznesi değil, yalnızca başka bir
düzen partisinin seçmen desteği ise, değişim sonrasında da etkili bir aktör
olmaları beklenemez. Bütün siyasal enerjisini burjuva muhalefetinin yürütme
gücüne gelme mücadelesine aktaran bir sol, olası bir hükümet değişikliğinden
sonra daha da güçsüzleşecek ve marjinalleşecektir.
VII.
Gerçek Cephe Siyaseti ile Sosyal-Liberal Yedeklenme Arasındaki Fark
Rejimin baskılarına,
toplumsal ilişkileri dinselleştirmesine ve bir yağma düzeni oluşturulmasına
karşı bir mücadele hattı elbette gereklidir. Ancak Yanardağ/Boratav
çizgisindeki gibi yanlış bir faşizm tahlilinden yola çıkarak kurulan cephe
anlayışı ile Marksist cephe anlayışı taban tabana zıttır.
Bu nedenle “cephe”
kavramının kendisi yeterli değildir; hangi sınıfların, hangi siyasal hedefle,
hangi program etrafında ve hangi siyasal önderlik ilişkisi içinde birleştiği
sorulmalıdır. Bir cephe içinde sosyalistlerin bağımsız örgütsel ve ideolojik
varlığını koruması mümkündür. Ancak cephenin siyasal hedefleri sosyalistlerin
kendi hedeflerinin yerine geçtiğinde, cephe siyaseti ile siyasal yedeklenme
arasındaki sınır ortadan kalkar.
|
Kavram |
Niteliği |
Amacı |
|
Sosyalist Güç Birliği |
Sosyalist ve devrimci yapıların kendi
bağımsız programları temelinde kurduğu ilkesel birlik. |
Sınıfın bağımsız siyasal seçeneğini
yaratmak veya bağımsız sınıf siyasetinin siyasal ağırlığını artırmak. |
|
Taktik Mücadele Birliği |
Belirli bir hak veya sınıfsal talep
etrafında, bir saldırı karşısında, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle
ortak mücadele. |
Somut kazanım elde etmek, saldırıyı
püskürtmek. |
|
Düzen İçi Sosyal-Liberal Yedeklenme
(Kuyrukçuluk) |
"Faşizm var" söylemiyle
bağımsız programın geri çekilip YP/CHP arkasında saf tutulması.
Sosyalistlerin kendi siyasal hattını geri çekerek burjuva muhalefetinin
siyasal başarısını temel hedef haline getirmesi. |
Burjuva bir aktörün siyasal iktidar
yürüyüşüne ve kapitalist restorasyona payanda olmak; düzen içi siyasal iktidar
değişimini sosyalist siyasetin yerine geçirmek. |
Sosyalist hareket kendi
bağımsız hattını koruduğu sürece, pratik mücadele alanlarında YP ile de yan
yana gelebilir. Fakat sosyalistler kendi bağımsız programlarını geri çekiyor,
faaliyetlerini kısıtlıyor, "ehven-i şer" diyerek kitleleri burjuva
muhalefetine yönlendiriyorsa, burada bir cepheden değil, açık bir ideolojik
teslimiyetten ve kuyrukçuluktan söz etmek gerekir.
VIII.
Solun Güçsüzlüğü ve Asıl Çözüm: Sol İçi Güç Birliği
Türkiye solunun bugün
kitleleri peşinden sürükleyecek tekil bir merkez oluşturamadığı doğrudur. Ancak
bu güçsüzlük, burjuva partilerinin arkasına geçmenin bir bahanesi yapılamaz.
Sonuç:
Ne Sekter Yalnızlık Ne Düzen İçi Yedeklenme; Aslolan Bağımsız Sınıf
Siyasetidir!
Bugün Türkiye soluna
iki sahte seçenek sunulmaktadır: Ya sosyalist hareket kendi bağımsız siyasal
hattını toplumsal mücadele içinde kuramayan sekter bir yalnızlığa çekilecek ya
da kitlelere ulaşmak bahanesiyle YP ve sosyal-liberal figürlerin arkasına dizilecek.
Bu iki yol da
yanlıştır. Çözüm: Sosyalistlerin kendi aralarında güç birliği kurarak bağımsız
sınıf siyasetini yükseltmesidir.
Yağma düzenine, çürümüş
rejime, rejimin baskılarına, yoksullaştırmaya ve hak gasplarına karşı sosyalist
güçler kendi aralarında ve kitlesel düzeyde ortak mücadele vermelidir. Eylemsel
ve pratik alanlarda (grevler, hak mücadeleleri, çevre hareketleri) YP dahil tüm
muhalif unsurlarla yan yana durulabilir. Bu durum bir "kuyrukçuluk"
değil, eylemin doğası gereğidir.
Ancak seçimlerde ve
stratejik düzlemde sosyalistler kendi bağımsız hattını, ortak adaylarını ve
sınıfsal programlarını kitlelere sunmalıdır.
Bu ilke, her seçimde
mekanik bir kural olarak ayrı aday çıkarılması gerektiği anlamına gelmez.
Belirli tarihsel koşullarda farklı bir adayın desteklenmesi, I. Bölümde
sıralanan 5 bağımsızlık ölçütü korunduğu sürece, sınırları belirlenmiş meşru
bir taktik tercih olabilir. Belirleyici olan, desteğin kendisi değil,
sosyalistlerin kendi programını, propaganda faaliyetini ve uzun vadeli hedefini
bu desteğe kurban edip etmediğidir.
Sorun AKP'nin gitmesini
istemek değil; AKP gittiğinde “her şeyin çok güzel olacağını” sanmaktır. Oysa
mevcut siyasi iktidar gittiğinde kapitalizm yerinde kalacaktır; hükümet
değişirken sermaye egemenliği devam edecektir; sosyal-liberal restorasyon,
rejimi tamir ederken toplumsal hiçbir temel sorun çözülmeyecektir. Dolayısıyla
sosyalistlerin perspektifi yalnızca “Kim gidecek?” sorusuyla
sınırlanamaz. Asıl soru şudur: “Kim gelecek ve bu değişimin toplumsal öznesi
hangi sınıf olacak?”
Eğer değişimin aktörü
düzen içi partiler olacaksa, emekçiler yalnızca bir hükümet değişikliğinin
figüranı haline gelir. Oysa sosyalist siyasetin amacı, emekçileri bir burjuva
partisinin seçmen kitlesi değil, kendi kaderini eline alan bağımsız siyasal özne
yapmaktır.
Bir hükümet
değişikliği, sermaye egemenliğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bir rejim
restorasyonu, sınıfsal sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. Hukukun yeniden
kısmen tesis edilmesi, emekçilerin iktidarı anlamına gelmez. Dolayısıyla
sosyalistlerin görevi, kapitalist düzenin bir restorasyon projesine toplumsal
meşruiyet üretmek değil; mevcut saldırılara karşı mücadele ederken aynı zamanda
emekçilerin bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.
Gerçekçilik, kendi
güçsüzlüğümüzü kabul edip başka bir gücün arkasına geçmek değildir.
Gerçekçilik, mevcut güçsüzlüğümüzün nedenlerini kavramak ve bunu aşacak
örgütsel, siyasal ve sınıfsal araçları yaratmaktır. Güç dengelerini kabul etmek
ile bu dengelerin siyasal sonucunu peşinen kabullenmek aynı şey değildir.
Birincisi somut durumun tahlilidir; ikincisi ise mevcut güç ilişkilerine
teslimiyettir. Sosyalist siyasetin görevi, mevcut güç dengesini yalnızca veri
olarak kabul etmek değil, onu değiştirecek siyasal ve örgütsel araçları
yaratmaktır.
Esneklik, ilkelerden
vazgeçmek değildir; ilkeleri koruyarak somut mücadelelerde en geniş güçlerle
yan yana gelebilmektir. Strateji ise bugün güçlü görünen bir düzen aktörünün
başarısına kendi geleceğimizi bağlamak değil, bugünün mücadelelerinden yarının
bağımsız sınıf gücünü yaratabilmektir.
Bu nedenle
sosyalistlerin önündeki gerçek tercih “AKP mi, CHP/YP mi?” değildir.
Gerçek tercih, emekçilerin başka bir düzen partisinin seçmen kitlesi olarak mı
kalacağı, yoksa kendi tarihsel ve siyasal hattını yaratıp güçlendireceğidir.
Bağımsızlık, bütün diğer siyasal güçlerden yalıtılmak değil; onlarla ilişki
kurarken kendi siyasal yönünü ve sınıfsal hedefini kaybetmemektir.
ANA
TEZLER
Mahmut Boyuneğmez
“Özgür irade”, Antik
Yunan felsefesinden psikolojiye, nörobilimden sosyolojiye kadar farklı
eksenlerde incelenen, insanlık tarihinin en köklü ve çetrefilli tartışma
alanlarından biridir. Günlük hayatımızın akışı içinde aldığımız kararların (ne
yiyeceğimizden hangi mesleği seçeceğimize, bir kitabı okumaktan toplumsal bir
harekete katılmaya kadar) yegâne failinin kendimiz olduğuna dair sarsılmaz bir
sezgiye sahibiz. Ancak bu sezgi, disiplinler arası bir süzgeçten geçirildiğinde
ortaya çıkan tablo çok daha karmaşıktır.
Peki, bizi biz yapan
seçimlerimiz gerçekten özgür müdür, yoksa evrenin ve toplumun kurduğu devasa
bir nedensellik zincirinin parçası mıyız?
Bu sorunun
yanıtlanmasının zor oluşu, “özgürlük” kavramının çoğu zaman birbirinden farklı
anlamlarının tek bir kelime altında toplanmasından kaynaklanır. Fiziksel
engellerden bağımsızlık, psikolojik özerklik, siyasal özgürlük, ekonomik
bağımsızlık ve bilinçli karar verebilme kapasitesi aynı şey değildir. Bir
insanın önündeki kapının açık olması, o kapıdan geçebilecek maddi imkânlara,
bilgiye, zamana ve toplumsal güce sahip olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla
özgür iradeyi yalnızca bireyin zihninde gerçekleşen bir olay olarak değil,
birey ile nesnel dünya arasındaki ilişkinin niteliği olarak ele almak gerekir.
Burada özgür irade ile özgürlük arasında da bir ayrım yapmak önemlidir: Özgür
irade, bireyin kendi nedenleri, amaçları ve muhakemesi doğrultusunda
eyleyebilme kapasitesiyle ilgiliyken, özgürlük bu kapasitenin gerçek dünyada
kullanılabilmesini sağlayan maddi ve toplumsal koşulları da kapsar.
I.
Felsefi Cephe: Determinizm, Liberteryenizm ve Bağdaşırcılık
Felsefe tarihinde özgür
iradeye yaklaşım temel olarak üç ana akım etrafında şekillenir:
Nedensel
Determinizm (Belirlenimcilik): Evrendeki her olayın,
fiziksel veya toplumsal öncül nedenler tarafından zorunlu olarak belirlendiğini
savunur. Bu görüşe göre, evrenin ve insan beyninin şu anki durumu, geçmişteki
durumların ve doğa yasalarının kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla alternatif
bir seçim yapma potansiyeli bir illüzyondan ibarettir.
Ancak burada önemli bir
ayrım yapmak gerekir: Determinizmin kabul edilmesi, insan davranışının
“anlamsız” veya “önemsiz” olduğu sonucunu zorunlu olarak doğurmaz. Çünkü insanların
düşünceleri, tercihleri, muhakemeleri ve eylemleri de nedensel dünyanın
parçalarıdır. Bir insanın bir argümanı değerlendirip ikna olması, bu iknanın
nedenlere bağlı olması sebebiyle değersiz hâle gelmez. Tam tersine, eğitim,
tartışma, eleştiri ve ikna gibi süreçlerin kendisi, ancak düşüncelerin ve
nedenlerin davranış üzerinde gerçek etkileri olduğunu kabul ettiğimizde anlam
kazanır.
Liberteryenizm: Determinizmi
reddederek insanın tam anlamıyla özgür seçim yapma yetisine sahip olduğunu
ileri sürer. Eğer davranışlarımız tamamen dışsal veya içsel nedenlerle
belirlenmiş olsaydı, ahlak, hukuk, suç, ceza, övgü ve vicdan gibi kavramlar
anlamını yitirirdi. İnsanın ahlaki bir fail (agent) olabilmesi, iradesinin
nedensellik zincirini kırabilmesine bağlıdır.
Ne var ki burada da
önemli bir problem ortaya çıkar: Eğer özgür bir seçim hiçbir neden tarafından
belirlenmiyorsa, bu seçimi gerçekten “benim seçimim” yapan şey nedir?
Nedensellikten bütünüyle kopmuş rastlantısal bir karar, zorunlu olarak daha
özgür bir karar mıdır? Eğer bir tercihin ortaya çıkışında hiçbir neden rol
oynamıyorsa, bu durum bilinçli öznenin hâkimiyetini artırmak yerine seçimi
rastlantıya yaklaştıracaktır. Bu nedenle özgürlük ile nedensizlik arasında
otomatik bir özdeşlik kurmak mümkün değildir.
Bağdaşırcılık
(Ilımlı Belirlenimcilik / Compatibilism): Determinizm
ile özgür iradenin çelişmediğini iddia eder. Thomas Hobbes gibi düşünürlerin
temellendirdiği bu yaklaşıma göre özgürlük, “iradenin nedensiz olması” değil,
“arzulanan veya istenen eylemin önünde dışsal bir engelin bulunmamasıdır.”
Bağdaşırcılığın güçlü
tarafı tam da burada ortaya çıkar: Bir eylemin nedenlere sahip olması, o
eylemin kati surette “zorla yaptırılmış” olduğu anlamına gelmez. Örneğin, bir
insanın tehdit altında para vermesi ile kendi değerleri doğrultusunda yardımda
bulunması, her ikisi de nedensel süreçlerin sonucu olsa bile aynı anlamda özgür
değildir. Dolayısıyla asıl mesele yalnızca “eylemin nedeni var mı?” sorusu
değil, “eylemin nedeni öznenin düşünsel ve istemsel yapısıyla nasıl
ilişkilidir?” sorusudur.
Bununla birlikte
bağdaşırcılığın klasik biçimleri de özgürlüğün toplumsal boyutunu açıklamakta
yetersizdir. Çünkü bireyin arzularının kendisi de toplumsal koşullar tarafından
şekillendirilebilir. İnsan yalnızca istediğini yapıp yapamadığıyla değil, neyi
neden istediğini ne ölçüde kavrayabildiğiyle de değerlendirilmelidir.
II.
Bilimsel Sınırlar: Nörobilim ve Psikolojinin Bakışı
Modern bilim, özgür
irade tartışmasında geleneksel sezgilerimizi oldukça zorlayan veriler
sunmaktadır.
1.
Nörobilim ve Karar Mekanizmaları
Nörobilimci Benjamin
Libet, 1980’li yıllarda gerçekleştirdiği klasikleşmiş deneyinde, deneklerin
kafatasına elektroensefalografi (EEG) elektrotları yerleştirerek beyin
aktivitelerini saniye bazında kaydetti. Deneklerden istenen şey, önlerindeki
döner bir kadrana bakarken tamamen kendi belirledikleri "özgür bir
anda" parmaklarını oynatmaları ve parmaklarını oynatmaya bilinçli olarak
karar verdikleri anı kadran üzerinden işaretlemeleriydi.
Deneyin ortaya koyduğu
şok edici sonuç şuydu: Beyinde motor eylemi hazırlayan nöronal aktivite (teknik
adıyla "hazır olma potansiyeli" (readiness potential)) deneklerin
"Şu an parmağımı oynatmaya karar verdim" dediği bilinçli
farkındalık anından yaklaşık 350 ila 550 milisaniye önce başlamaktaydı. Başka
bir ifadeyle beyin, eylem emrini bilinçli benlik henüz durumu idrak etmeden
çoktan vermiş görünüyordu. Libet bu bulgulardan hareketle, özgür iradenin bir
eylemi başlatma gücüne sahip olmadığını, ancak beynin başlattığı eylemi
bilinçli bir kararla engelleme veya onaylama ("özgür yapmama / free
won't") yetisine sahip olabileceğini öne sürdü.
Özetle, 20. yüzyılın
ikinci yarısında Benjamin Libet tarafından yapılan ve sonrasında farklı
nörogörüntüleme yöntemleriyle geliştirilen araştırmalar, beyindeki motor
faaliyetlerin ve karar hazırlığının (potansiyel hazır olma/readiness
potential), bireyin “karar verdim” dediği anın öncesinde başlayabildiğini
göstermiştir. Ancak Libet deneylerinden “özgür irade bilimsel olarak
çürütülmüştür” şeklinde doğrudan bir sonuç çıkarmak aşırı iddialı olur.
Deneylerin önemli bir kısmı basit ve düşük önem taşıyan motor eylemler üzerine
kuruludur; bir düğmeye ne zaman basılacağına ilişkin karar ile kişinin hayatını
değiştirecek bir meslek seçimi, politik bir tutum geliştirmesi veya uzun vadeli
bir ahlaki karar vermesi aynı bilişsel kategoriye indirgenemez. Ayrıca hazır
olma potansiyelinin bilinçli kararın kesin bir “başlangıç noktası” olup olmadığı
da tartışmalıdır. Dolayısıyla nörobilim, özgür iradeyi basitçe ortadan
kaldırmaktan ziyade, bilinçli benliğin karar mekanizmasındaki rolünü yeniden
düşünmeye zorlamaktadır.
Daha da önemlisi,
bilinçli düşüncenin eylemden önce başlamaması ile bilinçli düşüncenin eylem
üzerinde hiçbir etkisinin bulunmaması aynı önerme değildir. İnsan zihni tek bir
merkezden emir veren homojen bir yapı değil; birbirleriyle etkileşen, geri
bildirimler üreten ve zaman içinde birbirlerini değiştiren çok katmanlı
süreçler bütünüdür. Bu nedenle “beyin karar verdi, sonra ben fark ettim”
şeklindeki basit model, insan zihninin karmaşık işleyişini açıklamak için
yetersiz kalabilir.
Daha da ötesi, deneysel
nörolojide görülen bazı vakalar, beynine uygulanan dışsal uyarılardan
(elektrotlar veya manyetik alanlar) dolayı belirli bir eylemi gerçekleştiren
kişilerin, bu eylemi kendi hür iradeleriyle yaptıklarına dair zihinsel ve
rasyonel hikâyeler kurgulayabildiklerini ortaya koyar. Bu durum, özgür irade
hissinin zaman zaman zihnin eylem sonrası ürettiği bir “meşrulaştırma
(rasyonelleştirme) mekanizması” olabileceğine işaret eder.
Bu bulguların felsefi
açıdan önemli sonucu, insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin bilgisinin
sınırlı olduğunu göstermesidir. İnsan çoğu zaman yalnızca ne yaptığını değil,
neden yaptığını da sonradan açıklamaktadır. Dolayısıyla özgürlük yalnızca “seçiyorum”
hissine dayanamaz; bireyin kendi motivasyonlarını, alışkanlıklarını,
korkularını, çıkarlarını ve içinde bulunduğu koşulları eleştirel biçimde
inceleyebilmesini de gerektirir.
2.
Sosyoloji ve Psikoloji: İnsan Zihninin Gizli Tasarımcıları
İnsanların kararları
nörolojik süreçlerle sınırlı değildir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, birey
içine doğduğu toplumsal sınıfın, dilin, kültürün ve toplumsal cinsiyet
kodlarının etkisi altındadır. Bir çocuğun belirli oyuncaklara, bir yetişkinin
belirli tüketim kalıplarına yönelmesi, bireysel seçimlerden ziyade toplumsal
şartlanmaların bir sonucu olabilir. Psikolojide bilinçdışı süreçler, genetik
yatkınlıklar ve çevresel baskılar göz önüne alındığında, tam anlamıyla “özerk”
bir insan profilinden söz etmek oldukça güçleşir.
Burada özgürlüğün
yalnızca dışsal baskıdan kurtulmak olmadığı, aynı zamanda içselleştirilmiş
baskıları tanıyabilmek olduğu görülür. İnsan bazen kendisine dayatılan bir
arzuyu kendi özgün arzusu zannedebilir. “Ben bunu istiyorum” cümlesinin
arkasında aile, sınıf, eğitim, reklam, kültür, statü arayışı ve toplumsal onay
gibi çok sayıda belirleyici bulunabilir. Bu nedenle özgürleşme, yalnızca seçim
sayısını artırmak değil, seçimlerimizi üreten mekanizmaları görünür hâle
getirmek anlamına da gelir.
Pierre Bourdieu'nün
habitus kavramı bu noktada özellikle açıklayıcıdır: İnsan toplumsal dünyayı
yalnızca dışarıdan gözlemleyen bir özne değildir; toplumsal yapıların izlerini
kendi algılarına, zevklerine, beklentilerine ve davranış biçimlerine taşır. Böylece
toplumsal yapı bireyin dışında duran bir duvar olmaktan çıkar ve bireyin
davranışlarını içeriden yönlendiren bir eğilimler sistemine dönüşür.
Bu durum özgürlüğün
imkânsızlığını değil, özgürlüğün eleştirel bir bilinç gerektirdiğini gösterir.
Kişi kendi davranışlarını belirleyen koşulları ne kadar fazla anlayabiliyorsa,
o koşullar karşısında müdahale kapasitesi de o kadar artar.
III.
Algoritma Çağı ve Rasyonalite Paradoksu
Günümüz dijital
dünyasında özgür irade yeni bir sınavla karşı karşıyadır. Yapay zekâ, büyük
veri (Big Data) ve algoritmalar biyolojik veri ve alışkanlıklarımızı analiz
ederek bize “en doğru” ve “en rasyonel” seçenekleri sunmaktadır.
Burada klasik
determinizme yeni bir katman eklenmektedir: Davranışın yalnızca geçmiş
tarafından değil, davranışlarımızı öngörüp yönlendirmeye çalışan sistemler
tarafından da şekillendirilmesi. Algoritmik sistemler yalnızca “ne
istediğimizi” tahmin etmez; hangi içeriği göreceğimizi, hangi ürünle
karşılaşacağımızı, hangi haberin dikkatimize sunulacağını ve hangi seçeneklerin
görünür kalacağını da belirleyebilir. Böylece özgür seçim alanı ortadan
kaldırılmadan, bu alanın mimarisi değiştirilebilir.
Eş seçiminden
dinlenecek müziğe, yatırım kararlarından sağlık tercihlerine kadar her alanda
algoritmik rasyonalitenin egemen olduğu bir dünyada, tamamen sistemin sunduğu
ideal seçenekleri takip etmek yeni bir zorunluluk biçimi yaratır. Her zaman
“mükemmel rasyonel” olana yönelmek, teknolojik bir determinizmi beraberinde
getirebilir.
Bu nedenle modern
özgürlük sorunu artık yalnızca “Bana seçim yapma hakkı veriliyor mu?” sorusu
değildir. “Hangi seçenekleri görebiliyorum?”, “Seçenekler bana nasıl
sıralanıyor?”, “Tercihlerimi kim öngörüyor?” ve “Benim dikkatimi kim
yönetiyor?” soruları da özgür irade tartışmasının merkezine yerleşmektedir.
İşte bu noktada, sırf
sistemin ve araçsal aklın dayatmasına direnmek adına farklı bir tercih
yapabilmek, bireyin araçsal aklın despotizmine karşı geliştirdiği eleştirel bir
kaçış noktası hâline gelebilir. Ancak burada özgürlüğün göstergesini yalnızca
sistemin önerdiğinin tersini yapmak olarak görmek mümkün değildir.
Çünkü algoritmanın
önerisinin tersini yapmak da algoritmanın belirlediği seçenekler kümesinin
içinde kalabilir. Gerçek özgürlük, sisteme otomatik olarak karşı çıkmak değil,
sistemin hangi ihtiyaçları ve amaçları ürettiğini kavrayarak gerektiğinde onu
aşabilecek alternatifler geliştirebilmektir.
Dolayısıyla özgürlük,
rasyonelliğin reddi değil, araçsal rasyonelliğin sınırlarının farkına
varılmasıdır. İnsan yalnızca “en verimli” seçeneği değil, “hangi amaç uğruna
verimli?” sorusunu da sorabilmelidir. Araçların amaçların yerini aldığı noktada
rasyonellik, özgürleştirici bir araç olmaktan çıkıp yeni bir tahakküm biçimine
dönüşebilir.
IV.
Diyalektik Bir Sentez: Özgürlük, Zorunluluğun Kavranmasıdır
Tüm bu disiplinler
arası gezinti ışığında, özgür iradeyi “hiçbir nedene dayanmayan mutlak bir
serbestlik” veya “tamamen edilgen bir robot olma hâli” olarak iki aşırı uçta
tanımlamak bizi kısır döngüye götürür.
Diyalektik yaklaşım bu
kısır döngüyü aşmak için en sağlam zeminlerden birini sunar:
Yapı
ve Fail Etkileşimi
İnsanlar uzay
boşluğunda, nesnel gerçeklikten izole bir şekilde karar almazlar. İçinde
bulunduğumuz tarihsel, iktisadi, biyolojik ve toplumsal nesnel koşullar ile
yapılar hareket ve karar alanımızı kısıtlar. Ancak bu kısıtlama failliği
tamamen ortadan kaldırmaz.
Buradaki temel
diyalektik ilişki, yapı ile failin birbirini karşılıklı olarak üretmesidir.
İnsanlar mevcut koşullar ve yapılar tarafından biçimlendirilirken, aynı zamanda
eylemleri aracılığıyla bu koşulların ve yapıların yeniden üretilmesine veya
dönüştürülmesine katkıda bulunurlar. Bu nedenle yapılar insanların karşısında
yalnızca dışsal bir kader olarak durmaz; insan eyleminin hem koşulu hem de
sonucudur.
Sınırlı
Seçenekler Arasında Analiz
Özgür irade, mistik bir
“her istediğini yapabilme” gücü değil; mevcut nesnel koşulların sınırları
içerisinde beliren seçenekleri doğru analiz edebilme ve bu seçenekler üzerinde
etkili biçimde eyleyebilme yetisidir.
Bu bakımdan özgürlüğü
seçeneklerin sınırsızlığıyla ölçmek yanıltıcıdır. Gerçek hayatta hiçbir insan
sonsuz sayıda alternatif arasından seçim yapmaz. İnsan belirli bir tarihsel
anda, belirli maddi imkânlar, bilgi düzeyi, bedensel kapasite, toplumsal ilişkiler
ve ekonomik koşullar içerisinde hareket eder. Özgürlük, bu sınırlılığı inkâr
etmekten değil, sınırlılığın yapısını anlayarak mümkün olanı genişletebilmekten
doğar.
Rasyonel
Seçim ve Praksis
Nesnel kısıtların ve
zorunlulukların farkında olarak, bu kısıtlar içerisindeki alternatifleri analiz
etmek ve kişinin kendi amaçları, değerleri ve bireysel veya kolektif çıkarları
doğrultusunda gerekçelendirilmiş bir seçim yapabilmesi özgür iradenin önemli
bir unsurunu oluşturur.
Burada “rasyonel seçim”
soyut ve toplumsal gerçeklikten bağımsız bir akıl yürütme anlamına gelmez.
Hangi seçeneğin rasyonel olduğu, kişinin içinde bulunduğu gerçekliğe ve ulaşmak
istediği amaçlara bağlıdır. Dolayısıyla rasyonalite, nesnel koşulların ve belirleyicilerin
doğru bilgisini ve bu bilgi üzerinden etkili bir eylem kapasitesini gerektirir.
Özgürlük bu anlamda
bilginin eyleme dönüşmesidir. Bir zorunluluğu bilmek tek başına özgürlük
yaratmaz; o zorunluluğun hangi sınırlar içinde dönüştürülebileceğini görmek ve
buna uygun kolektif veya bireysel eylem geliştirmek gerekir.
Koşulları
Dönüştürme Gücü
Diyalektik anlayışta
insan sadece verili koşulları ve belirleyicileri kabul eden pasif bir varlık
değildir. Yapılan gerekçelendirilmiş seçimler ve bunları takip eden eylemler
(praksis), zamanla bireyi sınırlayan nesnel koşulların ve gerçekliğin kendisini
de dönüştürme potansiyeline sahiptir.
Tam da bu nedenle
özgürlük yalnızca bireysel bir zihinsel durum değil, tarihsel bir süreçtir.
İnsan özgürlüğü hazır bulmaz; belirli koşullar ve belirleyiciler içerisinde onu
üretir. Bir işçinin çalışma koşullarını değiştirmesi, bir toplumun siyasal
haklar kazanması, bir bireyin eğitim yoluyla daha önce kendisini belirleyen
sınırları aşması veya bir topluluğun ortak hareket ederek maddi koşullarını
dönüştürmesi aynı temel mantığın farklı düzeylerdeki örnekleridir.
Burada Marx'ın praksis
anlayışı belirleyici hâle gelir: İnsan dünyayı yalnızca yorumlayan değil, onu
dönüştürürken kendisini de dönüştüren bir varlıktır. Dolayısıyla özgürlük,
mevcut gerçekliğin dışında bir “kaçış alanı” bulmak değil, mevcut gerçekliğin karşıtlık
ve çelişkilerini kavrayarak onu değiştirebilecek eylem kapasitesini
geliştirmektir.
V.
Spinoza'dan Hegel'e, Hegel'den Marx'a: Özgürlüğün Diyalektiği
Spinoza açısından insan
kendisini özgür zanneder çünkü arzularının farkındadır, fakat bu arzuları
meydana getiren nedenlerin çoğunun farkında değildir. Bu düşünce, modern
psikoloji ve nörobilimin insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin sınırlı
bilgisine dair bulgularıyla ilginç bir paralellik taşır. Spinozacı anlamda
özgürleşmek, nedenselliğin dışına çıkmak değil, bizi belirleyen nedenleri daha
fazla kavramaktır.
Hegel'de özgürlük daha
ileri bir düzeye taşınır: Özgürlük yalnızca bireyin kendi iç dünyasında sahip
olduğu bir özellik değil, zorunlulukla bilinçli bir ilişki kurma biçimidir.
İnsan doğayı, toplumu ve kendi tarihsel konumunu kavradıkça, kör zorunluluk karşısındaki
edilgenliği azalır. Böylece özgürlük, zorunluluğun yokluğu değil, onun bilinçli
olarak kavranması ve dönüştürülmesidir.
Marx ise bu düşünceyi
maddi ve toplumsal zemine taşır. İnsanların yalnızca bilinçlerini
değiştirmeleri yeterli değildir; bilinçlerini ve eylemlerini belirleyen maddi
yaşam koşullarını da değiştirmeleri gerekir. Bu nedenle özgürlük sorunu aynı
zamanda emek, mülkiyet, sınıf, üretim ilişkileri, eğitim, zaman ve siyasal
iktidar sorunudur. Bir insan teorik olarak seçme hakkına sahip olabilir, fakat
maddi koşulları onun bu seçimi fiilen gerçekleştirmesine izin vermiyorsa,
özgürlüğü biçimsel düzeyde kalacaktır.
Bu perspektiften
bakıldığında özgürlük ile eşitsizlik arasında doğrudan bir ilişki ortaya çıkar.
Aynı hukuki seçeneklere sahip görünen iki insan, farklı ekonomik, kültürel ve
toplumsal kaynaklara sahip oldukları için bu seçenekleri gerçekleştirme bakımından
aynı özgürlük düzeyine sahip değildir. Özgürlüğün gerçek içeriğini belirleyen
şey yalnızca hukuken izin verilenler değil, fiilen mümkün olanlardır.
VI.
Özgürlük ve Bilgi: Bilmek Neden Özgürleştirir?
Diyalektik özgürlük
anlayışının merkezinde bilgi bulunur. Çünkü insanın müdahale edemediği şey ile
henüz müdahale yollarını keşfetmediği şey aynı değildir. Bir zorunluluğun doğal
ve değişmez olduğunu düşünmek, o zorunluluğa karşı geliştirilebilecek stratejileri
de görünmez kılar. Bilgi bu nedenle yalnızca dünyayı açıklayan değil, eylem
alanını genişleten bir güçtür.
Örneğin, birey kendi
davranışındaki belirli bir bağımlılığı, toplumsal bir önyargıyı veya ekonomik
bir zorunluluğu fark ettiğinde ilk kez onunla bilinçli bir ilişki kurma imkânı
elde eder. Daha önce “ben böyleyim” şeklinde deneyimlenen şey, artık “beni bu
hâle getiren koşullar nelerdir?” sorusunun konusu hâline gelir. Bu dönüşüm,
özgürlüğün ilk adımlarından biridir.
Dolayısıyla özgürlük
ile öz-bilgi arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsan yalnızca dünyayı değil,
kendi belirlenmişliğini de kavramalıdır. Kendisini belirleyen nedenleri
tanımayan özne, çoğu zaman kendi belirlenmişliğini özgür irade sanabilir.
Ancak bilgi tek başına
yeterli değildir. Bilginin özgürleştirici hâle gelmesi, onun eylem
kapasitesiyle birleşmesini gerektirir. İnsan kendisini belirleyen koşulları ne
kadar iyi kavrarsa, bu koşullar içerisinde hangi müdahalelerin mümkün olduğunu
görme ihtimali de o kadar artar.
VII.
Özgürlük Bir Sonuç Değil, Süreçtir
Bu yaklaşımın en önemli
sonuçlarından biri, özgürlüğün bir kez kazanılıp sonsuza kadar sahip olunan
sabit bir özellik olmadığıdır. İnsan farklı koşullarda farklı özgürlük
düzeylerine sahip olabilir. Eğitim, ekonomik bağımsızlık, örgütlenme, eleştirel
düşünme, kolektif dayanışma ve bilimsel bilgi bireyin gerçek hareket alanını
genişletebilirken, yoksulluk, baskı, manipülasyon, bilgisizlik ve izolasyon bu
alanı daraltabilir.
Bu nedenle “özgür
müsün, değil misin?” sorusundan ziyade “hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi
alanlarda özgürsün?” sorusu daha açıklayıcıdır. Özgürlük ikili bir durum değil,
tarihsel olarak değişen bir kapasitedir.
Birey düzeyinde
başlayan özgürleşme, belirli bir noktadan sonra kolektif bir boyut kazanır.
Çünkü insanın kendi koşullarını dönüştürme gücü, çoğu durumda tek başına sahip
olduğu kapasiteyle sınırlıdır. Dil, hukuk, eğitim, ekonomi ve siyaset gibi
alanlar kolektif olarak üretildiği için, bunların dönüştürülmesi de kolektif
eylem gerektirir. Böylece bireysel özgürlük ile toplumsal özgürleşme
birbirinden koparılamaz hâle gelir.
Sonuç
Özgür irade ne
deterministlerin iddia ettiği gibi tamamen bir illüzyon, ne de liberteryenlerin
savunduğu gibi sınırsız bir serbestliktir. Özgür irade, insanın kendi
sınırlarını, kendisini belirleyen nesnel koşulları ve doğa/toplum yasalarını
kavrayabildiği ölçüde ortaya çıkan tarihsel ve diyalektik bir süreçtir.
Spinoza, Hegel ve Marx hattında da vurguladığımız üzere, özgürlük zorunluluğun
kavranması ve bu kavrayışla eyleme geçilmesidir.
Bu nedenle özgürlüğü,
“nedensiz seçim yapabilme” kapasitesi olarak değil, nedenleri anlayabilme,
alternatifleri değerlendirebilme, amaçlar belirleyebilme ve bu amaçlar
doğrultusunda gerçekliği dönüştürebilme kapasitesi olarak düşünmek daha
verimlidir. İnsan nedensellik zincirinin dışında duran metafizik bir varlık
değildir; fakat nedensellik zincirinin bilincine varabilen ve bu bilinç
aracılığıyla yeni nedensel süreçler başlatabilen bir varlıktır.
İnsan açlığını,
yoksulluğunu, eğitim eksikliğini, toplumsal baskıyı veya psikolojik
koşullanmasını “kader” olarak kabul etmek zorunda değildir. Bunların
nedenlerini kavrayabilir, alternatifler üretebilir, bireysel ve kolektif
eylemler geliştirebilir ve böylece başlangıçta kendisini belirleyen koşulların
bir kısmını dönüştürebilir. Özgürlüğün paradoksu tam da buradadır: İnsan ancak
kendisini belirleyen zorunlulukları tanıdığında, onların içinde gerçek bir
hareket alanı yaratmaya başlayabilir.
Bu anlamıyla özgürlük,
zorunluluğun karşıtı değil; zorunlulukla bilinçli, eleştirel ve dönüştürücü bir
ilişki kurma biçimidir. Özgür insan, hiçbir koşul tarafından belirlenmeyen
insan değildir. Özgür insan, kendisini belirleyen koşulları giderek daha fazla
kavrayan, bu koşulların hangilerinin değiştirilebilir olduğunu ayırt eden ve
bilgiyi eyleme dönüştürerek kendi hareket alanını genişletebilen insandır.
Dolayısıyla özgürlük
bir başlangıç noktası değil, bir kazanımdır; hazır bir öz değil, kurulmakta
olan bir kapasitedir; yalnızca bireysel bir duygu değil, tarihsel ve toplumsal
bir ilişkidir. İnsan özgür doğmaz; belirli zorunluluklar içinde özgürleşir. Ve
bu özgürleşme, yalnızca dünyayı değiştirmekle değil, dünyayı değiştiren öznenin
kendisini de dönüştürmesiyle gerçekleşir.
Özgür irade sorusunun
en güçlü cevabı “İnsan tamamen özgür müdür?” sorusunda değil, “İnsan kendisini
belirleyen koşulları ne ölçüde kavrayıp dönüştürebilir?” sorusunda bulunur.
Özgürlüğün gerçek ölçütü, zorunluluğun ortadan kalkması değil, kör zorunluluğun
bilinçli eyleme dönüşmesidir.
İnsan nedenselliğin
dışında değildir; fakat nedenselliği kavrayabilen ve kavrayışı üzerinden yeni
nedensel süreçler başlatabilen bir faildir. “Özgür irade var mı/yok mu?”
ikiliğini tartışmak yerine, özgürlüğün derecelendirilebilir, tarihsel,
ilişkisel ve dönüştürücü bir kapasite olduğu görülmelidir.