Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

2 Şubat 2026 Pazartesi

Alâeddin Şenel'in "Siyasal Düşünceler Tarihi" ve Bazı Güncellemeler

MAR

1.0 Giriş: Eserin Çerçevesi ve Yazarın Yaklaşımı

Alâeddin Şenel'in Siyasal Düşünceler Tarihi adlı eseri, alanındaki pek çok çalışmadan temel bir noktada ayrılır: Siyasal düşünceyi, içinde doğduğu toplumsal ve ekonomik yapıların bir yansıması ve ürünü olarak ele alan materyalist bir yaklaşımı benimser. Yazar, fikirleri kendi tarihsel bağlamlarından ve maddi üretim koşullarından soyutlayarak incelemek yerine, onları toplumsal evrimin kaçınılmaz bir parçası olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, siyasal kuramları yalnızca büyük düşünürlerin zihinlerinin birer ürünü olarak değil, aynı zamanda sınıf mücadelelerinin, teknolojik gelişmelerin ve üretim biçimlerindeki dönüşümlerin bir ifadesi olarak analiz eder.

Yazar Alâeddin Şenel, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde uzun yıllar ders vermiş bir akademisyendir. Ancak 1982 yılında, YÖK'ü ve 1402 sayılı yasanın uygulamalarını protesto ederek üniversiteden ayrılmıştır. Yazarın kendi önsözünde belirttiği üzere, bu ayrılığın ardından yaşamını çevirilerle kazanmak zorunda kalması, eseri üzerinde planladığı geliştirmeleri yapmasına olanak tanımamıştır. Hatta yayıncının ve okurların talepleri doğrultusunda, kitabın "Kısaltılmış Basım" olarak yayımlanması gerekmiştir. Bu bağlam, eserin yoğunlaştırılmış ve doğrudan konuya odaklanan tonunu şekillendirmiş, aynı zamanda Şenel'in bilimsel üretimin "geçim güvencesi" gibi maddi koşullara ne denli bağlı olduğunu kendi yaşamı üzerinden vurgulamasına neden olmuştur.

Şenel'in yaklaşımının en belirgin özelliklerinden biri, siyasal düşünce tarihini devletin ya da felsefenin doğuşuyla değil, insanlığın "biyolojik evrimden toplumsal evrime" geçişiyle başlatmasıdır. Bu başlangıç noktası, devletin ve siyasetin kökenlerini anlamak için, sınıfların ve toplumsal artının henüz ortaya çıkmadığı ilkel topluluk yapısını incelemenin zorunlu olduğunu ortaya koyar.

Bu analiz, Şenel'in izinden giderek, ilkel toplulukların eşitlikçi yapılarından ve sihirsel düşünüşünden başlayacak; uygarlığın, toplumsal artının ve devletin doğuşunu inceleyecek; Yunan öncesi ve çağdaşı imparatorlukların dinsel ideolojilerinden geçerek Antik Yunan, Roma, Orta çağ ve nihayet modern çağın seküler siyasal kuramlarına uzanan evrimsel çizgiyi takip edecektir.

2.0 İlkel Topluluk: Toplum ve Düşünüşün Kökenleri

Alâeddin Şenel, siyasal düşünceler tarihini ilkel topluluklarla başlatarak, devletin ve uygarlığın kökenlerini anlamak için stratejik bir temel oluşturur. Düşünürlerin devletin ortaya çıkışına dair kurgusal spekülasyonlarına odaklanmak yerine, devletin gerçekte nasıl ortaya çıktığını kavramanın önemini vurgular. Bu nedenle, devletin olmadığı, sınıfların bulunmadığı ve eşitlikçi ilişkilerin hâkim olduğu bu uzun dönemi analiz etmek, daha sonraki tüm toplumsal ve siyasal farklılaşmaları anlamak için bir başlangıç noktası sunar.

2.1 İnsanlık Tarihinin Ana Çizgileri

Şenel, milyonlarca yıllık insanlık tarihini, üretim biçimleri ve toplumsal örgütlenmedeki değişimler ekseninde üç ana döneme ayırarak inceler:

• Eski taş Çağı: Bu dönemde insan yaşamı, doğada hazır bulunan kaynaklara el koyan "asalak" bir ekonomiyle şekillenmiştir. Başlangıçta kadın ve erkeğin benzer işleri yaptığı "toplayıcılık" evresinden, erkeklerin avcılık, kadınların ise toplayıcılıkla uzmanlaştığı "birinci toplumsal iş bölümü"ne geçilmiştir. Bu iş bölümü, gevşek "sürü" örgütlenmesini, üyelerin birbirine geçim alanında da bağlandığı daha organize "takım" birliğine dönüştürmüştür. Son buzul çağında ortaya çıkan "uzman avcılık" (mamut, ren geyiği gibi iri sürü hayvanlarının avı), topluluklara önemli avantajlar sağlamıştır:

    ◦ Artı Besin ve Boş Zaman: Büyük avlar, topluluğa uzun süre yetecek besin sağlayarak "artı besin" ve geçim dışı faaliyetler için "boş zaman" yaratmıştır.

    ◦ Toplumsal Dönüşüm: Bu olanaklar, mağara resimleri ve heykelcikler gibi sanatsal ve düşünsel faaliyetlerin doğmasına zemin hazırlamıştır. Av mevsimlerinde birden fazla takımın bir araya gelmesi, totem inancına dayalı, üyeleri arasında evlenmeyi yasaklayan (egzogami) "klan" yapısının ve klanların birleşmesiyle "kabile" örgütlenmesinin ortaya çıkışını tetiklemiştir.

(“Asalak” ekonomi kavramlaştırması bir oksimorondur. Ekonomi, üretme eylemini varsayar. “Asalaklık” ise tek yönlü yararlanma ve ilişkilendiği unsura zarar verme anlamına gelir. Bize göre eski taş çağında yapılan avcılık ile toplayıcılık, primitif de olsa bir ürün oluşturma ve üretim eylemini içerir. Bu dönemde doğadaki bir canlı olan ve toplumsallaşmaya başlayan insanlar, asalaklık özelliği göstermez. Avcı-toplayıcı toplulukları "doğaya asalak" olarak nitelemek, onların doğayı derinlemesine tanıma, mevsimsel döngüleri yönetme ve karmaşık alet teknolojileri geliştirme gibi aktif "üretim öncesi" emek süreçlerini göz ardı eder. Bu dönemdeki doğadan yararlanma biçimini 'asalaklık' olarak değil, doğayı dönüştürme potansiyelini barındıran aktif bir geçim stratejisi olarak okumak gerekir. -MAR)

(Modern antropolojik bulgular, erken topluluklarda "anaerkillik" (kadının erkek üzerinde otorite kurması) yerine "eşitlikçi akrabalık" yapılarının olduğunu göstermektedir. Kadının toplayıcılık yoluyla besinin %60-80'ini sağladığı toplumlarda bir "cinsiyet hiyerarşisi" değil, karşılıklı bir bağımlılık ve statü eşitliği söz konusudur. Sınıflı toplumla birlikte gelen mülkiyet, kadının statüsünü "ev içine" hapsederek düşürmüştür (Engels’in belirttiği "kadın cinsinin tarihsel yenilgisi". -MAR)

• Orta taş Çağı: Buzul çağının sona ermesiyle uzman avcılık koşulları ortadan kalkmış, iri hayvan sürülerinin yerini orman hayvanları almıştır. Bu dönemde ok ve yayın yaygınlaşmasıyla tekil avcılık öne çıkmış, "küçük taş başlıklar" (mikrolitler) karakteristik araçlar haline gelmiştir. Özellikle Yakındoğu'da, "yabanıl tahıl devşiriciliği" yeniden önem kazanarak bir sonraki büyük devrimin temellerini atmıştır.

• Yeni taş Çağı: Gordon Childe'ın "Neolitik Devrim" olarak adlandırdığı bu dönem, insanlığın asalak ekonomiden üretici ekonomiye geçişini ifade eder. Bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi, tarihin en önemli dönüm noktalarından biridir.

(Tarıma geçiş 3000 yıl süren, zorunlu olmayan, bazı örneklerde geri dönülen, bazı coğrafyalarda hiç yaşanmamış bir tarihsel kesittir -MAR)

    ◦ İkinci Toplumsal İş bölümü: Bu devrim, topluluklar arasında bir iş bölümüne yol açmıştır: bitki üretimiyle uğraşan çiftçi topluluklar ile hayvan yetiştiren çoban topluluklar. Bu, "ikinci toplumsal iş bölümü"dür.

    ◦ Sonuçları: Üretimle birlikte göçebe yaşam yerini yerleşik yaşama bırakmış, bu da mal birikimini, mülkiyet kavramını ve biriken malları ele geçirme amacını taşıyan organize savaşları beraberinde getirmiştir.

    ◦ Toplumsal Artı Üretme Gizilgücü: Yeni taş çağı çiftçi toplulukları, eşitlikçi yapıları nedeniyle henüz toplumsal artı üretmeseler de, tükettiklerinden fazlasını üretme potansiyeline, yani Şenel'in ifadesiyle "toplumsal artı üretme gizilgücü"ne sahip olmuşlardır. Bu potansiyel, uygarlığa geçişin temelini oluşturacaktır.

(Modern antropoloji, Neolitik dönemde "saf çoban" ve "saf çiftçi" ayrımının Şenel’in belirttiği kadar keskin olmadığını; çoğu topluluğun karma ekonomi (agro-pastoralizm) uyguladığını belirtir. Keskin ayrışma ve göçebe çobanların bir "sınıf" gibi ortaya çıkışı, çok daha geç bir dönemde, bozkır kültürlerinin uzmanlaşmasıyla (MÖ 3. bin sonları) gerçekleşmiştir. -MAR)

2.2 İlkel Topluluğun Düşünce Biçimi

Şenel'e göre ilkel düşünce, modern insanın mantıksal ve bilimsel düşünüşünden farklı, kendine özgü niteliklere sahiptir.

• İlkel Düşüncenin Nitelikleri:

    ◦ Somut Düşünüş: İlkel insan, soyut kavramlardan çok, doğrudan gözlemlediği somut nesneler ve olaylar üzerinden düşünür.

    ◦ Analojik (Benzetmeci) Düşünüş: Çevresindeki dünyayı, benzerlikler ve zıtlıklar kurarak anlamlandırır. Örneğin, Nuer kabilesinin ikizleri kuşlara, timsahları da yumurtladıkları için ikizlere benzetmesi bu düşünüş biçiminin tipik bir örneğidir. Simge ile simgelenen şeyin karıştırılması eğilimi güçlüdür.

    ◦ Sihirsel Düşünüş: Doğaya egemen olamayan ilkel insan, olayların gerçek nedenlerini kavramak yerine, onlara keyfî nedenler yakıştırır ve bu "gölge nedenleri" etkileyerek sonucu değiştirebileceğine inanır. Mağara duvarına av hayvanı resmi çizerek avın bereketli olacağına inanmak ya da gebe kadın heykelciği yaparak doğumları artırmayı ummak, sihirsel düşünüşün yansımalarıdır.

(Bize göre ilksel eşitlikçi topluluklarda bu düşünüş biçimleri yanı sıra primitif de olsa realist düşünüş, günlük pratiklerde var olmalıdır. Beslenme, barınma, ısınma gibi ihtiyaçların karşılanmasında, hastalıklara yönelik ilkel sağaltım tekniklerinin uygulanmasında realist düşüncelerle de hareket etmiş olmalıdırlar. -MAR)

• Çağlara Göre Düşünüşün Evrimi:

    ◦ Eski taş ve Orta taş: Düşüncenin odağında, insanın yaşamını doğrudan belirleyen doğa vardır. Mağara resimlerinde insan figürlerinin azlığı, bu doğa merkezli bakış açısını yansıtır.

    ◦ Yeni taş: Üretimin başlamasıyla insan, doğa karşısında edilgin bir konumdan etkin bir konuma geçer. Bu dönüşüm, düşüncenin odağının doğadan insana kaymasına neden olur. İnsan, kendi eylemleriyle doğayı değiştirebildiğini gördükçe, doğadaki denetleyemediği güçleri de insan gibi irade sahibi varlıklar olarak hayal etmeye başlar. Bu süreçte, atalarının ruhlarının yaşadığına dair inançlar (ata kültü) ve toprağın doğurganlığını kadın doğurganlığına benzeten ana tanrıça inançları belirginleşir.

Şenel, bu dönemi "sihirsel düşünüşten dinsel düşünüşe geçiş" olarak tanımlar. Doğaüstü güçlere dair inançlar artsa da, Şenel, bu dönemin tam anlamıyla dinsel olarak nitelendirilemeyeceğini, çünkü "tapınma" kavramının henüz oluşmadığını vurgular. Ona göre, tanrılara boyun eğme ve yalvarma eylemi, yöneten-yönetilen ayrımının olmadığı eşitlikçi bir toplumda zihinsel bir karşılık bulamaz; bu kavram ancak sınıflı ve devletli toplumun hiyerarşik yapısıyla birlikte ortaya çıkacaktır.

(Şenel'in "önce sınıflaşma sonra tapınma" şeması, Göbeklitepe buluntularıyla sarsılmıştır. Göbeklitepe, henüz yerleşik hayata ve sınıflı topluma geçmemiş avcı-toplayıcıların devasa dinsel yapılar inşa edebildiğini göstermiştir. Bu durum, dinsel organizasyonun devletin bir sonucu değil, bazen devletleşmeyi tetikleyen bir ön koşul olabileceğini (ideolojik motivasyonun kolektif emeği örgütlemesi) düşündürmektedir. Göbeklitepe keşfi, dinsel organizasyonun bazen ekonomik artıdan da önce gelerek toplumsal iş birliğini tetikleyebileceğini kanıtlamıştır.-MAR)

İlkel toplulukların eşitlikçi yapıları ve ortak mülkiyete dayalı düzenleri, onları binlerce yıl boyunca ayakta tutmuş ancak toplumsal artı üretememeleri, uygarlığa kendi iç dinamikleriyle geçmelerine engel olmuştur. Uygarlığa geçiş, bu durağan yapıyı kıracak bir dış etkiyi gerektirecektir.

3.0 Uygarlığa Geçiş: Toplumsal Artı, Sınıflar ve Devletin Doğuşu

Alâeddin Şenel'in tezinin merkezinde, uygarlığa geçişi tetikleyen ana mekanizmanın "toplumsal artı" olduğu düşüncesi yer alır. Toplumsal artı, bir topluluğun tükettiğinden daha fazlasını üretmesi ve bu fazlalığın doğrudan üretimde çalışmayan kesimler (yöneticiler, askerler, din adamları, zanaatkârlar) tarafından kullanılmasıdır. Şenel, bu kritik adımın ilkel topluluğun kendi iç gelişimiyle değil, onu sistematik olarak artı üretmeye zorlayan bir dış etkiyle atıldığını savunur.

3.1 İlk Uygar Toplumun Doğuşu

Tarihteki ilk uygar toplumun doğuşu, iki temel koşulun bir araya gelmesiyle mümkün olmuştur:

• Çobanların Çiftçiler Üzerine Çöreklenmesi (Gerekli Koşul): Franz Oppenheimer ve İbn Haldun gibi düşünürlere atıfla Şenel, devletin kökenini savaşçı, göçebe çoban toplulukların; barışçıl, yerleşik çiftçi topluluklar üzerinde egemenlik kurmasına bağlar. Göçebeler, "vur-kaç" yağmacılığı yerine, çiftçilerin üzerine kalıcı bir egemen sınıf olarak yerleşmiş, onları koruma karşılığında sistematik olarak artı ürün vermeye zorlamıştır. Bu, düzenli bir toplumsal artı üretiminin başlangıcı için gerekli koşulu sağlamıştır.

(Oppenheimer’ın "Fetih Kuramı" (göçebelerin yerleşikleri zapt etmesi), devletin kökeni için artık tek ve mutlak bir model olarak kabul edilmemektedir. Güncel arkeoloji, Mezopotamya’da devletin dışarıdan gelen bir fatih gruptan ziyade, yerel tapınak bürokrasisinin (Uruk örneğinde olduğu gibi) kendi içinden evrildiğini göstermektedir. Ayrıca, Göbeklitepe gibi buluntular, devlet benzeri karmaşık organizasyonların "tarım ve artı üründen önce" dinsel/ideolojik nedenlerle de başlayabileceğini düşündürmektedir. -MAR)

• Özel Çevresel Koşullar (Yeterli Koşul): Ancak bu egemenlik ilişkisi tek başına uygarlığa geçiş için yeterli değildir; Jericho gibi örnekler, bu modelin tek başına kalıcı bir uygarlığa dönüşemediğini göstermektedir. Şenel'e göre yeterli koşul, "özel çevresel koşullar"dır. Tarihteki ilk uygarlık olan Sümer örneğinde bu koşul, Fırat ve Dicle nehirlerinin taşkın ovalarıdır. Bu bataklık arazileri tarıma elverişli hale getirmek, bireysel çabaları aşan, büyük sulama tarımı gibi kitlesel ve organize bir çalışmayı zorunlu kılmıştır. Bu büyük projeleri organize eden ve yöneten din adamları, elde edilen muazzam toplumsal artının denetimini de ele geçirmiştir.

• Kentin ve Kent Devletinin Doğuşu: Toplumsal artının toplandığı tapınakların etrafında nüfus yoğunlaşmış ve köyler, içinde farklı sınıfları barındıran kentlere dönüşmüştür. Kent ve çevresindeki köyler arasında ekonomik, toplumsal ve siyasal bir bütünleşme ortaya çıkmıştır. Bu süreç, yöneten (askerler, din adamları) ve yönetilen (çiftçiler, köleler) ayrımını kurumsallaştıran, ordusu, yasaları ve meşrulaştırıcı ideolojisiyle ilk devlet biçimi olan "kent devleti"ni doğurmuştur.

(Tarih derslerinde genellikle tarımın başlamasıyla birlikte hemen devletlerin kurulduğu, kralların ortaya çıktığı ve toplumun sınıflara ayrıldığı anlatılır. Ancak son yıllarda yapılan arkeolojik keşifler, insanlık tarihinin bu kadar "düz bir çizgi" olmadığını kanıtlıyor.

Genellikle "nüfus arttıkça yönetim zorlaşır, bu yüzden bir yönetici sınıfa ihtiyaç duyulur" diye düşünülür. Fakat Çatalhöyük ve Erken Uruk örnekleri bu yargıyı sarsmaktadır:

  • Çatalhöyük (Eşitlikçi Mega-Yerleşim): MÖ 7000'li yıllarda Konya Ovası'nda binlerce insanın yaşadığı bu dev yerleşimde tarım yapılıyordu ama ortada bir "devlet" yoktu. Evlerin boyutları birbirine çok yakındı; ne bir saray ne de bir kral mezarı bulundu. Yani insanlar, 2000 yıl boyunca sınıfsal bir uçurum yaratmadan, artı-ürünü (fazla tahılı) merkezi bir otoriteye teslim etmeden, hane bazlı bir paylaşım ekonomisiyle bir arada yaşamayı başardılar.
  • Uruk (Başlangıçtaki Meclis Yönetimi): Sümer uygarlığının kalbi olan Uruk kenti, tarih sahnesine doğrudan bir "tiranlık" olarak çıkmadı. Mezopotamya’da kentler büyürken, başlangıçta kararların halk meclislerinde alındığına dair güçlü bulgular vardır. Devletleşme ve kralların mutlak güç kazanması, bu kolektif yönetim mekanizmalarının zamanla aşınmasıyla gerçekleşen bir "sapma" gibidir.

Devletin oluşumu, her coğrafyada aynı sebeplerle (örneğin sadece savaş veya sadece kıtlık) gerçekleşmemiştir. Coğrafi ve toplumsal dinamikler süreci belirlemiştir:

  • Nehir Vadileri (Hidrolik Dinamik): Mezopotamya, Mısır ve Çin gibi bölgelerde, devasa nehirlerin taşkınlarını kontrol etmek ve sulama kanalları açmak için binlerce kişinin organize edilmesi gerekiyordu. Bu organizasyon ihtiyacı, zamanla emreden bir "bürokrasi" ve devlet sınıfını doğurdu.
  • Kıt Kaynaklar ve Savaş (Latin Amerika/And Dağları): Bazı coğrafyalarda ise verimli toprakların sınırlı olması, topluluklar arası çatışmayı tetiklemiş; bu durum savunma ihtiyacıyla birlikte askeri liderlerin kalıcı yönetici sınıflara dönüşmesine yol açmıştır.
  • İnanç ve İdeoloji (Maya): Bazı toplumlarda ise devlet, ortak bir inanç sistemini veya takvim bilgisini (ekim-dikim zamanı için) elinde tutan "rahip-krallar" etrafında şekillenmiştir.

Sonuç olarak; tarıma geçiş ile devletin (ve beraberinde gelen sınıfsal baskının) doğuşu arasında binlerce yıllık bir zaman dilimi vardır. İnsanlık tarihi, büyük nüfusların bir arada yaşarken bile eşitlikçi kalabildiği uzun bir döneme sahiptir. Devletleşme, her toplumda farklı bir "oluşturucu dinamik" (sulama, savaş veya inanç) ile ortaya çıkmış, kaçınılmaz bir süreç değil, tarihsel bir gelişme olmuştur. -MAR)

3.2 Toplumsal İş bölümünün Gelişimi

Toplumsal artının varlığı, üretimden koparak farklı alanlarda uzmanlaşan yeni sınıfların ortaya çıkmasını sağlamış ve toplumsal iş bölümünü derinleştirmiştir.

• Tarım-Sanayi Farklılaşması: Toplumsal artı sayesinde beslenen zanaatkârlar sınıfının doğması, tarım ile sanayinin (çömlekçilik, dokumacılık, madencilik vb.) birbirinden ayrılmasına yol açmıştır. Bu "üçüncü toplumsal iş bölümü", üretici güçlerde büyük bir sıçrama yaratmıştır.

• Kafa-Kol İş bölümü: Toplumsal farklılaşma, zihinsel emek ile fiziksel emeğin de ayrışmasını beraberinde getirmiştir.

    ◦ Din adamları sınıfı, büyük sulama işlerini planlamak, mevsimleri takip etmek ve tapınak hesaplarını tutmak gibi görevler üstlenerek takvim ve yazı gibi buluşları gerçekleştirmiş ve kuramsal bilgiyi biriktirmiştir.

(Yazının icadı (Sümer örneğinde), saf bir "kuramsal bilgi" arayışından ziyade, ekonomik bir zorunluluktan doğmuştur. Denise Schmandt-Besserat’ın çalışmaları, yazının tapınaklardaki rahiplerin felsefi düşüncelerinden değil, "token" (hesap jetonları) adı verilen ticari kayıt sisteminden evrildiğini kanıtlamıştır. Yani yazı, bir "muhasebe" aracı olarak zanaatkârlar ve tüccarların pratik ihtiyaçlarıyla iç içe gelişmiştir. -MAR)

    ◦ Zanaatkârlar sınıfı ise maden işleme, çömlekçilik gibi alanlarda pratik bilgiyi ve teknik beceriyi geliştirmiştir. Bu iki bilgi türünün tapınak organizasyonu içinde bir araya gelmesi, tekerlek, maden dökümcülüğü ve anıtsal yapılar gibi teknolojik yeniliklerin önünü açmıştır.

Şenel'in "Toplumsal Artı Sarmalı" şeması bu süreci özetler: Üretilen Toplumsal Artı, yeni uzman sınıfların (din adamları, zanaatkârlar) doğmasını sağlar. Bu Uzmanlaşma, yeni buluşlar ve daha iyi organizasyon yoluyla üretkenlikte Verimlilik Artışı yaratır. Artan verimlilik ise Daha Çok Artı üretilmesine yol açar ve bu döngü, uygarlığın gelişimini besleyen bir motor görevi görür.

Kent devletinin kurulması ve toplumsal artının yarattığı bu dinamik sarmal ile birlikte uygarlık, artık Mezopotamya'dan dışarıya yayılmaya hazır, kendi kendini besleyen bir model haline gelmiştir.

4.0 Yunan Öncesi ve Çağdaşı Uygarlıklar: İmparatorluklar ve Dinsel İdeolojiler

Bu bölümde, Şenel'in eserinde iki ayrı başlık altında incelediği Yunan öncesi ve çağdaşı uygarlıklar, bütüncül bir analiz sunmak amacıyla birleştirilerek ele alınmaktadır. Mezopotamya'da doğan uygarlık modeli, kısa sürede komşu coğrafyalara yayılarak farklı çevresel ve toplumsal koşullara göre uyarlandı. Bu süreçte ortaya çıkan imparatorluklar, düzeni sağlamak ve egemenliklerini pekiştirmek için karmaşık yönetim sistemleri geliştirdiler. Alâeddin Şenel, bu dönemde gelişen dinsel düşünüşü, egemen sınıfların toplumsal eşitsizlikleri ve siyasal iktidarlarını meşrulaştırmak için kullandığı bir "ideoloji" olarak analiz eder. Evrenin bir devlet gibi, insanın ise tanrılara hizmet için yaratılmış bir kul gibi tasarlandığı mitolojiler, bu ideolojik yapının temelini oluşturur.

4.1 Mezopotamya ve Mısır: İki Ana Uygarlık Modeli

• Mezopotamya: Sümer'de ortaya çıkan kent devleti modeli, zamanla daha büyük siyasal birimlere evrildi. Akadlı Sargon, kent devletlerini birleştirerek tarihteki ilk bölgesel devleti kurdu. Daha sonra Hammurabi, Babil merkezli bir imparatorluk yarattı. Bu imparatorluklar, geniş toprakları yönetebilmek için şu "imparatorluk yöntemleri"ni geliştirdi:

    ◦ Merkezi bir bürokrasi (valiler, memurlar).

    ◦ Tüm imparatorlukta geçerli bir hukuk sistemi (Hammurabi Yasaları).

    ◦ Ekonomik istikrarı sağlayan sabit pazar fiyatları.

• Mısır: Mısır'daki uygarlık, coğrafyanın belirleyici etkisiyle Mezopotamya'dan farklı bir yol izledi. Nil Nehri'nin düzenli taşkınları ve etrafının çöllerle çevrili olması, dış saldırılara karşı doğal bir koruma sağladı. Bu durum, son derece merkezi ve mutlak bir siyasal yapının doğmasına olanak tanıdı.

    ◦ Yönetimin başında, tanrının vekili değil, doğrudan bir tanrı olarak kabul edilen "tanrı kral" (Firavun) bulunuyordu.

    ◦ Toplumsal artının denetimi, Mezopotamya'daki gibi parçalı tapınak ekonomileri yerine, tek bir merkezde, Firavun'un sarayında toplanıyordu. Bu da Firavun'a eşi benzeri görülmemiş bir güç veriyordu.

4.2 Anadolu ve Girit: Çevresel Uygarlıklar

• Hititler (Anadolu): Hitit uygarlığı, Anadolu'ya göçen Hint-Avrupa kökenli bir halkın, burada saban tarımı yapan yerli halk üzerinde askeri bir egemenlik kurmasıyla doğdu. Yönetici sınıfı oluşturan Hititler, yerli halkı artı ürün üretmeye zorlayarak kendi uygarlıklarını inşa ettiler.

• Girit (Minos): Girit uygarlığı, toplumsal artının tarımdan değil, "deniz ticareti"nden sağlandığı özgün bir model sunar. Mısır ve Mezopotamya gibi kara imparatorluklarından farklı olarak Girit, Akdeniz'deki stratejik konumu sayesinde ticari bir güç merkezi haline gelmiş ve zenginliğini bu yolla elde etmiştir.

4.3 İran, Hindistan ve Çin: Doğu Uygarlıkları

• İran (Pers İmparatorluğu): Persler, kendilerinden önceki imparatorlukların deneyimlerinden yararlanarak tarihin en büyük ve en organize imparatorluklarından birini kurdular. Başarılarının ardında yatan özgün yöntemler şunlardı:

    ◦ Fethettikleri halkların dinlerine ve geleneklerine karışmayan bir "hoşgörü politikası".

    ◦ İmparatorluğu "satraplık" adı verilen eyaletlere bölerek yerel yöneticilerle yönetme sistemi.

    ◦ Ordularının temelini oluşturan etkili "süvari savaş teknolojisi".

• Hindistan: İndüs Vadisi'nde başlayan ilk uygarlığın ardından bölgeye gelen Aryan istilaları, Hindistan'ın toplumsal yapısını derinden şekillendirdi. Fatihler ile yerli halk arasındaki ayrım, meslek, soy ve ritüel saflık temelinde katı bir hiyerarşi olan "kast düzeni"ni doğurdu. Bu düzen, Ganj Vadisi'nde gelişen Hint uygarlığının temel toplumsal örgütlenme biçimi oldu.

• Çin: Sarı Irmak vadisinde gelişen Çin uygarlığı, Şang ve Çu hanedanları döneminde feodal (aslında feodal değil, haraççı/ATÜT nitelemesi uygun -MB) bir imparatorluk düzeni kurdu. Ancak asıl büyük atılım, Han hanedanı döneminde yaşandı. Han hanedanı, liyakate dayalı "sınavla memur alan bürokrasi" sistemini geliştirerek yerel soyluların gücünü kırdı ve merkezi iktidarı binlerce yıl ayakta kalacak şekilde pekiştirdi.

4.4 İbraniler: Tektanrıcılığın Doğuşu

İbraniler, göçebe bir çoban topluluğu olarak başladıkları tarihsel yolculuklarında, yerleşik hayata geçme ve devlet kurma sürecinde özgün bir teolojik evrim yaşadılar. Başlangıçta kabileler konfederasyonunun savaş tanrısı olan Yehova, Kenanlılarla yapılan mücadeleler sırasında önce "en güçlü tanrı" olarak kabul edildi. Şenel'in materyalist perspektifine göre asıl dönüm noktası, Babil sürgünü oldu. Siyasi olarak yenilgiye uğramış bir halkın tanrısının da yenik sayılacağı bir dönemde, bu ideolojik krize bulunan çözüm, Yehova'yı yalnızca İbranilerin değil, tüm evrenin "tek tanrısı" olarak ilan etmekti. Böylece Babil'in zaferi, Yehova'nın kendi halkını cezalandırmak için kullandığı bir araç olarak yeniden yorumlandı ve tektanrıcılık doğdu.

(Şenel’in materyalist analizi sürgün dönemine odaklansa da, güncel arkeolojik ve metinsel analizler (Örn: Israel Finkelstein), tektanrıcılığa gidişin Babil öncesinde, MÖ 7. yüzyılda Kral Yoşiya döneminde Kudüs merkezli bir devlet yaratma çabasıyla başladığını vurgular. Yani tektanrıcılık sadece bir yenilgi psikolojisinin ürünü değil, aynı zamanda siyasal bir merkeziyetçilik projesidir. -MAR)

4.5 Dinsel ve Siyasal Düşünüş

Bu kadim uygarlıkların siyasal düşünüşü, dinsel-ideolojik çerçeveden ayrılamaz.

• İdeolojik Tema: "Babil Yaradılış Destanı" gibi metinlerde, evrenin tanrılar arasında hiyerarşik bir bölünme olan bir "devlet gibi" tasarlandığı görülür. İnsanın yaratılış amacı ise "tanrılara hizmet etmek için yaratılmış bir kul" olmaktır. Bu, yeryüzündeki yöneten-yönetilen ve efendi-köle ilişkilerinin kozmik bir meşruiyet zeminine oturtulmasıdır.

• Hukuk ve Meşruiyet: Hammurabi Yasaları ve Urukagina Reformları gibi metinler, siyasal iktidarın meşruiyetini tanrısal iradeye dayandırır. Kral, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak adaleti sağlar. Ancak bu "adalet", sınıfsal bir çerçeveye sahiptir; özgür bir vatandaşa karşı işlenen suçun cezası ile bir köleye karşı işlenen suçun cezası aynı değildir. Yönetimin temel amacı, tanrıların kurduğu varsayılan toplumsal düzeni korumaktır.

Bu kadim uygarlıkların yarattığı imparatorluk modelleri, bürokratik sistemler ve her şeyden önemlisi dinsel meşruiyete dayalı ideolojik çerçeveler, bir sonraki bölümde incelenecek olan Antik Yunan düşüncesinin hem miras aldığı hem de felsefi bir devrimle radikal bir kopuş gerçekleştirdiği zemini oluşturmuştur.

5.0 Antik Yunan ve Roma: Felsefenin ve Hukukun Yükselişi

Antik Yunan düşüncesi, siyasal düşünceler tarihinde devrimci bir nitelik taşır; çünkü "mitolojik düşünüşten felsefi düşünüşe geçişi" temsil eder. Önceki uygarlıklarda siyasal ve toplumsal düzen tanrısal iradeyle açıklanırken, Yunan düşünürleri evreni, toplumu ve devleti insan aklıyla sorgulamaya ve anlamaya çalışmışlardır. Alâeddin Şenel, bu köklü dönüşümü, bağımsız kent devletlerinin (polis) ortaya çıkardığı özgün toplumsal ve ekonomik yapıya, özellikle de ticaret ve zanaata dayalı sınıfların yükselişine bağlar. Bu yeni yapı, farklı dünya görüşlerinin çarpışmasına ve rasyonel tartışma kültürünün doğmasına zemin hazırlamıştır.

5.1 Eski Yunan Düşünüşü

• Felsefenin Doğuşu ve Klasik Dönem:

    ◦ Sofistler: Şenel'e göre, kent devletindeki siyasal yaşama katılımın ve ticaretin yarattığı dinamik ortam, geleneksel ahlak ve yasa anlayışını sorgulayan Sofistlerin ortaya çıkışına zemin hazırladı. "İnsan her şeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras gibi düşünürler, siyasal düşünceyi göreceli bir zemine taşıyarak yükselen yeni sınıfların entelektüel ihtiyaçlarına yanıt verdiler.

    ◦ Sokrates: Sofistlerin göreciliğine karşı, sorgulayıcı diyalog yöntemiyle evrensel ve mutlak doğrulara (adalet, erdem gibi) ulaşılabileceğini savundu.

    ◦ Platon: Şenel'in analizine göre, Platon'un Devlet eserindeki hiyerarşik ve filozof-kral yönetimli ideal devlet tasarımı, Atina kent devletinin (polis) ticaret ve köleci üretime dayalı yapısının yaşadığı derin sınıf çatışmalarına ve siyasal istikrarsızlığa karşı geliştirilmiş aristokratik bir ideolojik tepkidir. Her sınıfın doğasına uygun işi yaptığı bu düzen, demokrasiye karşı bir eleştiri ve istikrar arayışıdır.

    ◦ Aristoteles: Şenel'in perspektifinden Aristoteles, Platon'un idealizminden ayrılarak, dönemin siyasal gerçekliğini (158 kent devleti anayasasını) gözleme dayalı olarak analiz etmiştir. Yönetim biçimleri sınıflandırması ve en iyi yönetimin, anayasal bir çerçevede mülk sahibi orta sınıfın egemenliğine dayanan "politeia" (karma yönetim) olduğu tezi, köleci üretim biçiminin yarattığı aşırı zenginlik ve yoksulluk kutuplaşmalarına karşı bir denge arayışının ifadesidir.

• Helenistik Dönem: Şenel, İskender'in fetihleriyle kent devletinin siyasal bağımsızlığını yitirmesinin, felsefenin odağını da kökten değiştirdiğini vurgular. Siyasal katılımın anlamını yitirdiği bu büyük imparatorluklar çağında felsefe, kamusal alandan bireysel alana çekilmiştir.

    ◦ Epikuroscular: Mutluluğun, siyasetin yarattığı kargaşadan uzak durarak ve ölçülü hazlarla yaşayarak elde edilebileceğini savunarak, bireyi toplumsal çalkantılardan korumayı amaçlayan bir felsefe geliştirdiler.

    ◦ Stoacılar: İmparatorlukların farklı halkları bir araya getiren kozmopolit yapısına uygun olarak, tüm insanların evrensel bir aklın (logos) parçası olduğu düşüncesini geliştirdiler. Bu evrensel kardeşlik ve doğal hukuk anlayışı, Roma İmparatorluğu'nun ideolojik ihtiyaçlarına yanıt verecek bir temel oluşturmuştur.

5.2 Roma Düşünüşü

Roma'nın siyasal düşünceye en büyük ve kalıcı katkısı, Yunanlılar gibi felsefe alanında değil, farklı halkları ve geniş toprakları yönetme pratiği içinde geliştirdiği sistematik ve evrensel hukuk alanında olmuştur.

• Polybios: Yunan kökenli bu tarihçi, Roma Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarını ve başarısını, farklı sınıfların (aristokrasi, halk) çıkarlarını temsil eden kurumları (senato, halk meclisleri) birleştiren karma yönetim yapısına ve güçler arasındaki dengeye bağlamıştır.

• Cicero: Roma'nın genişleyen ve farklı kültürleri içine alan yapısının bir yansıması olarak Stoacı felsefeden etkilenmiş ve tüm insanlar için geçerli olan evrensel bir doğal hukuk anlayışını geliştirmiştir. Bu, imparatorluğun hukuk sistemine evrensel bir meşruiyet zemini sunma çabasıdır.

• Seneca: İmparatorluk döneminin siyasal çalkantıları ve ahlaki yozlaşması içinde, Stoacı bir ahlak felsefesi geliştirerek yöneticinin erdemli olması gerektiğini vurgulamış, siyaseti daha çok bireysel ahlak ekseninde ele almıştır.

Antik Yunan'ın rasyonel felsefesi ve Roma'nın sistematik hukuk mirası, Batı düşünce geleneğinin iki temel direğini oluşturdu. Bu miras, Orta çağ boyunca Hristiyan teolojisi tarafından yeniden yorumlanacak ve Yeni çağ'da modern siyasal düşüncenin doğuşuna ilham kaynağı olacaktır.

6.0 Orta çağ: İnanç, İktidar ve Feodal Toplum

Roma İmparatorluğu'nun Batı'da yıkılışının ardından Avrupa, siyasal parçalanmışlık ve ekonomik gerileme ile karakterize edilen feodal bir toplumsal düzene geçti. Bu parçalanmış yapı içinde tek birleştirici güç olan Hristiyanlık ve onun kurumu olan Kilise, siyasal düşünce üzerinde mutlak bir egemenlik kurdu. Şenel'e göre Orta çağ düşüncesi, feodal üretim biçiminin (toprağa dayalı, kapalı ekonomi) ve bu yapıyı meşrulaştıran teolojik dünya görüşünün bir yansımasıdır.

6.1 Latin Dünyasında Siyasal Düşünüş

Orta çağ siyasal düşünüşünün temel sorunsalı, feodal toplumun iki temel iktidar odağı arasındaki mücadeleden doğmuştur: Kilise'nin temsil ettiği ruhani iktidar ile kralların ve imparatorların temsil ettiği dünyevi iktidar.

• St. Augustinus: Şenel'in analizine göre, Roma İmparatorluğu'nun çöküş döneminin kaos ve güvensizlik ortamı, St. Augustinus'un Tanrı Devleti eserindeki karamsar dünya görüşünü şekillendirmiştir. Dünyayı, Tanrı sevgisine dayanan "Tanrı Devleti" (Kilise) ile kendini sevmeye dayanan "Yeryüzü Devleti" (siyasal otoriteler) arasındaki bir mücadele alanı olarak gören Augustinus, dünyevi devletin temel görevinin, Kilise'nin rehberliğinde düzeni sağlamak olduğunu savunmuştur. Bu, Kilise'nin dünyevi iktidar üzerindeki üstünlük iddiasının teorik temelini atmıştır.

• St. Thomas Aquinas: Şenel, Aquinas'ın düşüncesini, 13. yüzyılda ticaretin yeniden canlanması, kentlerin yükselişi ve Aristoteles'in eserlerinin yeniden keşfedilmesi gibi maddi ve entelektüel gelişmelerin bir ürünü olarak konumlandırır. Aquinas, aklı ve imanı uzlaştırarak, devleti sadece günahın bir sonucu olarak değil, insanın toplumsal doğasının doğal bir gereği olarak gören Aristotelesçi bir yaklaşım benimsemiştir. Bu sentez, feodal düzenin sonlarında canlanan dünyevi hayata ve yükselen kentli sınıfların rasyonel bakış açısına daha uygun bir siyasal teoloji sunmuştur.

6.2 Bizans Düşünüşü

Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans), Batı'daki feodal parçalanmışlığın aksine, merkeziyetçi ve bürokratik Roma geleneğini sürdürdü. Bizans siyasal düşünüşünün temel ilkesi olan "Sezaropapizm", imparatorun hem dünyevi hem de ruhani iktidarı şahsında birleştirmesidir. Bu model, Batı'dan farklı olarak, Kilise ile Devlet arasında bir güç ayrılığına izin vermeyen, mutlak ve merkezi bir imparatorluk ideolojisidir.

Orta çağ'ın sonlarına doğru feodal düzenin çözülmesi, kentlerin yeniden canlanması ve Kilise'nin evrensel otoritesinin Papalık ile krallar arasındaki mücadeleler nedeniyle sarsılması, yeni bir dönemin habercisiydi. Bu maddi koşullardaki değişim, siyasal düşüncenin odağını yeniden bu dünyaya çevirecek ve modern siyasal kuramların doğuşuna zemin hazırlayacaktı.

7.0 Yeni çağ: Ulus-Devlet, Reform ve Aydınlanma

Yeni çağ, Batı dünyasında feodalizmin çözülüp yerini yavaş yavaş kapitalizme bıraktığı, merkezi ulus-devletlerin yükseldiği ve burjuvazinin yeni egemen sınıf olarak ortaya çıktığı bir dönüşüm çağıdır. Şenel'e göre bu dönemdeki siyasal düşünce, bu köklü sosyoekonomik dönüşümlerin doğrudan bir sonucudur. Siyasal düşünce, Orta çağ'ın teolojik çerçevesinden koparak sekülerleşmiş, odağına egemenlik, ulus-devlet, bireysel haklar ve toplum sözleşmesi gibi yeni düzenin ihtiyaçlarına cevap veren kavramları almıştır.

7.1 Mutlak Monarşi ve Egemenlik Kuramları

Feodal parçalanmışlığın yerini merkezi ulus-devletlerin aldığı bu dönemde, siyasal düşünürler yeni oluşan siyasal yapıyı teorik bir zemine oturtmaya çalıştılar.

• Machiavelli: Şenel, Machiavelli'yi, İtalya'nın siyasal parçalanmışlığına ve sürekli savaş ortamına bir tepki olarak, siyaseti dinden ve ahlaktan koparan ilk modern düşünür olarak analiz eder. Prens adlı eseri, ulusal birliği sağlayacak mutlak bir gücün gerekliliğini savunur ve siyaseti, kendi kuralları olan özerk bir iktidar mücadelesi alanı olarak tanımlar.

• Jean Bodin ve Thomas Hobbes: Şenel, Bodin ve Hobbes'un teorilerini, feodal parçalanmışlıktan merkezi ulus-devlete geçiş sürecinin ve iç savaşların yarattığı kaosun bir ürünü olarak konumlandırır. Bodin'in "egemenlik" ve Hobbes'un "toplum sözleşmesi" kuramları, yükselen burjuvazinin ve merkezi monarşinin düzen, istikrar ve mülkiyet güvenliği ihtiyacını meşrulaştıran teorik temellerdir. Hobbes'un Leviathan'ı, Şenel'e göre, mutlak egemenliğin, burjuva mülkiyetini iç ve dış tehditlere karşı korumanın tek yolu olduğu tezini savunur.

(Hobbes’un mutlakiyetçiliği aslında burjuvaziyi oldukça tedirgin etmiştir. Burjuvazi, mülkiyetini korumak için "keyfi davranabilecek mutlak bir hükümdar" (Leviathan) yerine, mülkiyeti yasa ile güvence altına alan ve kralı sınırlandıran Locke'çu "Sınırlı Devlet" modelini daha çok benimsemiştir. Hobbes, burjuvaziden ziyade, iç savaştan bıkmış "güvenlik" arayışının belirgin olduğu genel bir kriz halinin düşünürüdür. -MAR)

7.2 Aydınlanma ve Devrimci Düşünce

Şenel, Aydınlanma düşüncesini, ekonomik ve siyasal olarak gücünü pekiştirmiş olan burjuvazinin, aristokrasiye ve mutlak monarşiye karşı kendi egemenliğini kurma mücadelesinin ideolojisi olarak yorumlar. Akıl, bilim ve bireysel özgürlük gibi kavramlar, bu sınıfın çıkarlarını evrensel doğrular olarak sunma işlevi görmüştür.

• John Locke: Şenel'in analizine göre, Locke'un doğal haklar (yaşam, özgürlük ve özellikle mülkiyet) ve sınırlı devlet teorisi, İngiliz burjuvazisinin 1688 Şanlı Devrimi ile elde ettiği zaferin teorik manifestosudur. Devletin temel görevinin özel mülkiyeti korumak olduğunu ve bu görevi ihlal eden yönetime karşı direnme hakkını savunan Locke, liberalizmin ve anayasal yönetimin temellerini atmıştır.

• Montesquieu: Yasaların Ruhu adlı eserindeki "güçler ayrılığı" ilkesi, aristokrasinin ve yükselen burjuvazinin, kralın mutlak gücüne karşı kendi siyasal ve ekonomik özgürlüklerini güvence altına alma arayışının bir ifadesidir.

• Jean-Jacques Rousseau: Rousseau'nun "genel irade" ve halk egemenliği kavramları, Aydınlanma'nın en radikal yorumunu temsil eder. Şenel, onun düşüncesini, mülkiyetin yarattığı eşitsizliklere karşı, kentli küçük zanaatkâr ve halk sınıflarının (üçüncü tabakanın alt kesimleri) taleplerini dile getiren bir tepki olarak görür. Bu düşünceler, özellikle Fransız Devrimi'nin radikal Jakoben kanadına ilham vermiştir.

Aydınlanma düşünürlerinin ortaya koyduğu bu devrimci fikirler, 18. yüzyılın sonunda Amerikan ve Fransız Devrimleri'ne ilham vererek, aristokrasiye ve mutlak monarşiye son verilmiş, modern cumhuriyetlerin ve demokrasilerin entelektüel temelleri atılmıştır.

8.0 Sonuç: Siyasal Düşüncenin Evrimine Materyalist Bir Bakış

Alâeddin Şenel'in Siyasal Düşünceler Tarihi adlı eseri, konusuna getirdiği özgün yaklaşımla öne çıkan bir çalışmadır. Eserin temel tezi, siyasal düşüncelerin tarihten ve toplumdan soyutlanmış, evrensel fikirler bütünü olmadığıdır. Aksine, her düşünce sistemi, içinde doğduğu toplumun üretim biçimleri, teknolojik düzeyi, mülkiyet ilişkileri ve sınıf mücadeleleri tarafından şekillendirilen tarihsel bir üründür. Şenel, düşünce tarihini, toplumsal ve ekonomik tarihin bir parçası olarak okuyarak, fikirlerin maddi kökenlerini gözler önüne serer.

Bu materyalist perspektif, siyasal düşüncenin evrimsel çizgisini son derece berrak bir şekilde ortaya koyar:

• İlkel topluluğun doğa karşısındaki acizliğinden ve eşitlikçi yapısından doğan somut, benzetmeci ve sihirsel düşünüşü;

• Uygarlığa geçişle birlikte toplumsal artının, sınıfların ve devletin ortaya çıkmasıyla egemen sınıfların düzeni meşrulaştırmak için kullandığı dinsel ideolojiler;

• Antik Yunan'da ticaret ve kent devleti (polis) yapısının yarattığı dinamik ortamda gelişen, evreni insan aklıyla sorgulayan felsefi düşünüş;

• Orta çağ'da feodal üretim biçiminin ve Kilise'nin mutlak egemenliğinin bir yansıması olan teolojik düşünüş;

• Ve son olarak Yeni çağ'da kapitalizmin, ulus-devletin ve burjuvazinin yükselişiyle birlikte ortaya çıkan rasyonel ve seküler siyasal kuramlar.

Alâeddin Şenel'in eseri, siyasal düşünceleri yalnızca filozofların metinlerinde değil, aynı zamanda toplumların yapısında ve tarihinde arar. Bu yaklaşım, siyasal kuramların neden ve nasıl ortaya çıktığını anlamak için güçlü bir analitik çerçeve sunar. Fikirleri toplumsal kökleriyle birleştiren bu bütüncül bakış açısı, eserin siyasal düşünceler tarihi alanındaki kalıcı değerini ve önemini oluşturmaktadır.

1 Şubat 2026 Pazar

Evrim Kuramı Üzerine Sorular

MAR

Özet

Bu yazı, Charles Devillers ve Henri Tintant'ın Evrim Kuramı Üzerine Sorular adlı eserindeki temel temaları, merkezi argümanları ve epistemolojik yaklaşımları sentezlemektedir. Kitap, evrim düşüncesinin tarihsel gelişimini ele alırken, 20. yüzyıl bilimsel devrimlerinin ışığında evrim kuramının kendisini ve dayandığı bilimsel çerçeveyi sorgulamaktadır.

Yazarlar, evrimin artık bir olgu olarak kabul edildiğini ancak işleyişini açıklayan mekanizmaların hala yoğun tartışmalara konu olduğunu vurgulamaktadır. Klasik bilimin determinist, öngörülebilir ve yasalara dayalı dünya görüşünün, özellikle evrim gibi tarihsel ve olgusal bir süreç için yetersiz kaldığını savunurlar. Einstein, Popper, Kuhn’un ve kaos teorisi gibi gelişmelerin, biyolojiye "zayıf bilim" olarak bakmak yerine, kendine özgü yaklaşımları olan tarihsel bir bilim olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösterdiğini belirtirler.

Kitabın ana argümanları şunlardır:

1. Evrim Tarihsel Bir Süreçtir: Evrim, yinelenemez, tekil olayların (olguların) bir zinciridir ve bu nedenle fizik bilimlerindeki gibi evrensel, öngörücü "yasalarla" açıklanamaz. Boy uzaması, gelişen özelleşme veya özetleme gibi öne sürülen "yasalar", istisnaları olan eğilimlerden ibarettir.

2. Rastlantı ve Zorunluluğun Diyalektiği: Evrim, ne tamamen kör bir rastlantının ürünüdür ne de önceden belirlenmiş bir zorunluluğun sonucudur. Genetik değişimlerin kökenindeki kestirilemezlik (rastlantı) ile organizmanın yapısından, tarihinden ve çevreden kaynaklanan kısıtlamalar ve yönelimler (zorunluluk/yönlenebilirlik) arasında sürekli bir etkileşim vardır.

3. Doğal Ayıklanmanın Karmaşık Rolü: Darwin'in temel taşı olan doğal ayıklanma, her şeye gücü yeten yaratıcı bir kuvvet değildir. Daha çok, popülasyonların genetik mirası üzerinde çalışan, uyarlanmayı sağlayan ancak yenilik yaratmayan bir düzenleyici süreçtir. Etkisi, tutucu, yönlendirici veya farklılaştırıcı olabilir ve her zaman rastlantısal yok oluşlarla dengelenir.

4. Panadaptasyonizmin Eleştirisi: Bir organizmanın her özelliğinin bir uyarlanma ürünü olduğu fikri (panadaptasyonizm) eleştirilir. Evrim, mükemmel tasarımlar değil, mevcut tarihsel ve yapısal malzemelerle "elden geçirilmiş" (F. Jacob) çözümler üretir.

5. Sentetik Kuramın Gelişimi ve Sınırları: Darwinciliğin genetikle birleşmesiyle ortaya çıkan Sentetik Evrim Kuramı, alana büyük bir ivme kazandırmış olsa da bitmiş bir dogma değildir. Sürekli yeni verilerle (moleküler genetik, embriyoloji vb.) zenginleşen ve eleştirilere açık bir referans sistemidir.

Sonuç olarak eser, evrimi, kesin yasalara indirgenemeyecek kadar karmaşık, kestirilemezliğin ve tarihsel zorunlulukların iç içe geçtiği, sürekli devam eden ve olasılıklar kadar kısıtlamalarla da şekillenen dinamik bir süreç olarak sunmaktadır.

1. Evrim Düşüncesinin Gelişimi ve Modern Sentez

Kitap, evrim düşüncesinin doğuşundan günümüzdeki tartışmalara kadar olan tarihsel süreci ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Bu süreç, bir dizi fikrin çatışması, birleşmesi ve dönüşümüyle karakterize edilir.

Evrim Fikrinin Doğuşu

Evrimsel değişim fikri, Darwin'den önce de mevcuttu ancak sistematik bir kuramdan yoksundu.

• Maupertuis (1751): "Rastlantısal ürünler" ve "sürekli yinelenen sapmalar" yoluyla ortak bir kökenden türlerin çeşitlendiği fikrini ilk dile getirenlerdendir.

• Buffon (1753): Türler arası geçiş olasılığını düşünmüş ancak evrimi sadece "dejenerasyon" (bozulma) olarak gördüğü ve soyaçekim anlayışı nedeniyle bu fikri reddetmiştir.

• Lamarck (1809): En önemli başarısı, varlıkların statik derecelenmesini (doğadaki varlıklar merdiveni) zamana ve soya yansıtması olmuştur. Çevresel koşulların yarattığı ihtiyaçların organların kullanımını değiştirdiğini ve bu "kazanılmış karakterlerin" sonraki nesillere aktarıldığını öne sürmüştür.

• Charles Darwin (1859): Evrim kuramını tutarlı bir sisteme oturtmuştur. Temel önermeleri şunlardır:

    ◦ Değişebilirlik: Aynı türün bireyleri arasında farklılıklar vardır ve bu, türün temel özelliğidir.

    ◦ Topluluk Düşüncesi: Tür, her biri tek olan bireylerden oluşan bir bütündür.

    ◦ Üreme Kapasitesi: Canlılar, kaynakların taşıma kapasitesinden çok daha fazla yavru üretme eğilimindedir (Malthus'tan alınan fikir).

    ◦ Doğal Ayıklanma: Kaynaklar sınırlı olduğu için bireyler arasında bir "yaşam mücadelesi" ortaya çıkar. Çevreye daha uygun özelliklere sahip olanlar hayatta kalır ve ürer.

    ◦ Uyarlanma: Ayıklanma, türlerin çevrelerine sürekli uyum sağlamasını organize eder.

    ◦ Derecelilik (Gradualism): Evrim, zaman içinde çok küçük dönüşümlerin birikmesiyle yavaş yavaş ilerler.

    ◦ Ortak Köken: Farklı türler, ortak bir atadan karakter ayrılığıyla türemiştir.

Darwincilik-Genetik Çatışması ve Sentetik Kuram

20. yüzyılın başında Mendel genetiğinin yeniden keşfi, başlangıçta Darwincilik ile bir çatışmaya yol açmıştır.

• Çatışmanın Nedenleri:

    ◦ Değişinimcilik (Mutationism): H. de Vries gibi bilim insanları, türlerin küçük, birikimli değişimlerle değil, büyük ve ani sıçramalarla (mutasyonlarla) ortaya çıktığını savunuyordu.

    ◦ Kesintili vs. Sürekli Değişim: Genetik mutasyonlar kesintili bir doğaya sahipken, doğabilimciler evrimde süreklilik gözlemliyordu.

    ◦ Ayıklanmanın Rolü: İlk genetikçiler, evrimin itici gücünün mutasyonların sıklığı ("baskıları") olduğunu düşünüyor ve doğal ayıklanmanın rolünü küçümsüyordu.

• Çözüm ve Sentetik Kuramın Doğuşu: 1920-1930'larda popülasyon genetiğinin gelişmesi, bu iki alanı birleştirmiştir. Bu yeni yaklaşım, evrimin birimini bireyden popülasyona kaydırmıştır.

    ◦ Sentetik Evrim Kuramı: Th. Dobzhansky, J. Huxley, E. Mayr ve G. G. Simpson gibi isimlerin öncülüğünde, Darwincilik, genetik, sistematik ve paleontoloji bir araya getirilmiştir. Bu kuram, evrimin temel mekanizmasını, bir popülasyon içindeki gen frekanslarının doğal ayıklanma, genetik sürüklenme, mutasyon ve gen akışı gibi etkenlerle zaman içinde değişmesi olarak tanımlar.

Güncel Sorunlar ve Tartışmalar

Sentetik kuram bir dogma değildir ve günümüzde de tartışılan birçok konu bulunmaktadır.

• Derececilik vs. Kesintili Denge: Darwin'in yavaş ve sürekli değişim fikrine (derececilik) karşılık, N. Eldredge ve S. J. Gould, türlerin uzun durağanlık dönemleri geçirdiğini ve türleşmenin jeolojik olarak kısa süren hızlı değişim dönemleriyle kesintiye uğradığını öne süren "kesintili dengeler" (punktüalizm) modelini geliştirmiştir.

• Üniter Tez vs. Düalist Tez: Evrimdeki tüm değişimlerin (küçük ve büyük ölçekli) aynı mekanizmalarla mı (üniter tez) yoksa farklı süreçlerle mi (tür içi mikro-evrim ve türler arası makro-evrim ayrımı - düalist tez) gerçekleştiği tartışılmaktadır.

• Yönlenebilirlik ve Kestirilemezlik: Kitap, evrimin hem kestirilemez (rastlantısal) unsurlar hem de organizmanın yapısından ve çevreden kaynaklanan zorlayıcı, yönlendirici unsurlar içerdiğini ve bu ikisinin bir diyalektiği olduğunu vurgular.

2. Biyolojide Klasik Bilimsel Paradigmanın ve "Yasa" Kavramının Eleştirisi

Yazarlar, evrim kuramını anlamak için klasik bilimin postulatlarının ve sınırlarının anlaşılması gerektiğini savunur. Evrim, tarihsel bir bilim olduğu için, fizik gibi "kesin" bilimlerin çerçevesiyle tam olarak kavranamaz.

Klasik Bilimsel Çerçevenin Sarsılması

Klasik bilim, evrenin insan beyni tarafından tam olarak anlaşılabileceği, matematiksel yasalarla öngörülebileceği ve basit parçalara indirgenerek analiz edilebileceği varsayımlarına dayanır. Ancak 20. yüzyıldaki gelişmeler bu postulatları temelden sarsmıştır:

• Fizikteki Devrimler: Kuantum teorisi ve Heisenberg'in belirsizlik/kesinsizlik ilkesi, evrenin basit ve açık seçik denklemlerle tam olarak bilinebileceği fikrini sona erdirmiştir.

• Karmaşıklık ve Kaos: B. Mandelbrot'un parçalı yapı (fraktal) çalışmaları ve E. Lorenz'in kaos bilimi, basit sistemlerde bile başlangıç koşullarındaki çok küçük değişikliklerin öngörülemez ve çok büyük sonuçlara yol açabileceğini göstermiştir. Lorenz'in "Brezilya'da kanat çırpan bir kelebek Teksas'ta bir fırtınaya yol açabilir!" sözü bu "kelebek etkisini" özetler.

(Bu fikirler hatalıdır. Birincisi: Kuantum fiziği mikrokozmosta insan beyni tarafından tam olarak anlaşılamayan bir şeyler olduğunu göstermemiştir. Heisenberg’in kesinsizlik ilkesindeki momentum ile konumun aynı anda yüksek kesinlikle saptanamazlığı, gerçekliğin bu katmanındaki özsel bir niteliktir, insanların bilgi eksikliğinden ya da kavrayış yetersizliğinden kaynaklanmaz. Bu ölçekte de gerçeklik tam olarak anlaşılmaktadır ve gelecekte daha fazla anlaşılacaktır. Fakat gerçekliğin yapısı bu ölçekte makrokozmostakinden farklı özellikler göstermektedir. İkincisi: Her bilim dalında matematiksel dille ifadelendirilmiş yasalar bulunmaz. Tarih bilimi ve biyoloji buna örnektir. Kuantum fiziğinde ya da görelilik teorisindeyse, matematiksel formüllerle dillendirilen nesnel yasalar incelenir ve bunların ön deyileri/öngörüleri doğrulanmıştır. Üçüncüsü: Sistemlerin, ögelerinin toplamından büyük olduğu doğrudur. Sistemlerde yeni organizasyonla ortaya yeni nitelikler çıkar ve buna belirme denmektedir. Fakat sistemleri anlamak için yapı taşlarını incelemek, öğelerini analiz etmek de gerekir.-Mahmut Boyuneğmez)

Epistemoloji ve Biyoloji

Bu bilimsel devrim, bilim felsefesinde (epistemoloji) de önemli değişikliklere yol açmıştır:

• Karl Popper: Bilimin tümevarımcı mantıkla değil, tümdengelimli-varsayımsal yöntemle ilerlediğini savunur. Bir kuramın bilimsel olabilmesi için "çürütülebilir" olması gerekir.

(Oysa Popper’in bu önermesi hatalıdır. Bir kuramın bilimsel olabilmesi için test edilebilir ve geliştirilebilir olması gerekir. Görelilik teorisi, klasik fiziğin pabucunu dama atmamıştır, onu kapsayarak aşmıştır/geliştirmiştir. Dünya üzerinde roketlerin hareketi de dahil olmak üzere Newtoncu klasik fiziğin yasalarıyla sorun olmadan çalışılmaktadır. Fakat evren ölçeğinde ışık hızına yakın hızlarda bu fiziksel yasalar geçersizleşmekte ve göreliliğin formülasyonları işlerlik kazanmaktadır -Mahmut Boyuneğmez)

• Thomas Kuhn: Bilimin, belirli bir "paradigma" (inançlar ve değerler bütünü) içinde yapılan "normal bilim" dönemleri ve bu paradigmayı sarsan "anomaliler" biriktiğinde yaşanan "bilimsel devrimler" ile ilerlediğini öne sürer. Evrimin tarihi, Linne'nin değişmezci paradigmasından Darwin'in evrimci paradigmasına geçişle bu modele iyi bir örnek oluşturur.

Biyolojide "Yasaların" Geçersizliği

Kitap, paleontolojide öne sürülen evrim "yasalarının" neden evrensel yasalar olmadığını örneklerle açıklar:

• Boy Uzaması Yasası: Birçok soyda (memeliler gibi) boyun zamanla arttığı gözlemlense de, bu genel bir kural değildir. Birçok soyda duraklama, hatta küçülme (cüce filler) görülür. Bu, bir yasadan çok, çevre koşullarına bağlı bir eğilimdir.

• Gelişen Özelleşme Yasası: Evrimin sürekli olarak daha karmaşık ve özelleşmiş biçimlere doğru ilerlediği fikri de yanıltıcıdır. Graptolitler gibi bazı gruplar zamanla basitleşmiş, çift akciğerli balıklar gibi aşırı özelleşmiş gruplar ise evrimsel bir çıkmaz sokağa girmiştir.

• Tersinmezlik Yasası (Dollo Yasası): Belli bir değeri olan tek "yasa" budur. Tekil karakterler tersine dönebilse de (ammonitlerin kavkılarının yeniden düzleşmesi gibi), bir organizmanın tüm karakterlerinin eş zamanlı olarak önceki bir duruma dönmesi istatistiksel olarak imkansızdır. Evrim, tarihsel ve geri döndürülemez bir zamana aittir.

• Özet Yasası (Haeckel'in Biyogenetik Yasası): "Ontogenez (birey oluş), filogenezin (soy oluş) bir özetidir" şeklindeki bu yasa, bir memeli embriyosunun gelişim sırasında "balık" ve "sürüngen" evrelerinden geçtiğini iddia eder. Kitap, bunun yerine von Baer'in, gelişmenin en genel karakterlerden en özel karakterlere doğru ilerlediği görüşünü ve Garstang'ın "Ontogenez filogenezi özetlemez, onu yaratır" tezini öne çıkararak konunun karmaşıklığını vurgular.

Sonuç olarak evrim, "Nasıl çalışır?" sorusunu soran işlevsel biyolojiden farklı olarak, "Bu noktaya nasıl gelindi?" sorusunu soran tarihsel bir bilimdir. Bu nedenle, yinelenemez olgularla ilgilenir, öngörü sağlayan yasalarla değil.

3. Doğal Ayıklanmanın Doğası ve Rolü

Doğal ayıklanma, Darwinci sistemin temel taşıdır ancak rolü ve işleyişi sıklıkla basitleştirilmiş veya yanlış anlaşılmıştır. Kitap, ayıklanmanın karmaşık, çok yönlü ve mutlak olmayan doğasını vurgular.

Darwin ve Ayıklanma Kavramı

"Uygun değişimlerin korunması ve zararlı değişimlerin reddedilmesine doğal ayıklanma diyorum ben. Zararlı ve yararlı olmayan değişimler ayıklanmadan etkilenmezler ve dalgalanan unsurlar olarak kalırlar..." (Türlerin Kökeni)

Darwin'in ayıklanma anlayışı, popülasyonların üreme potansiyeli ile çevrenin sınırlı kaynakları arasındaki gerilimden kaynaklanır. Bu, bireyler arasında bir rekabete ("yaşam için mücadele") yol açar ve sonuç olarak farklı üreme başarısı ortaya çıkar. Spencer'ın "en yetenekli olanın hayatta kalması" ifadesi, ayıklanmanın basit bir totoloji ("kim hayatta kalır? en yetenekli olan; kim en yeteneklidir? hayatta kalan") olarak yanlış yorumlanmasına yol açmıştır. Oysa ayıklanma, gözlemlenebilir ve analiz edilebilir bir süreçtir.

Modern Anlayış ve Kanıtlar

• Sınai Melanizm: Doğal ayıklanmanın işleyişine dair en klasik örnek, İngiltere'deki gece kelebeği Biston betularia'dır. Sanayi devrimiyle ağaç gövdelerinin islenmesi, açık renkli (typica) kelebekleri avcı kuşlar için kolay hedef haline getirirken, koyu renkli (carbonaria) mutantların hayatta kalma şansını artırmıştır. Bu, ayıklayıcı değerin çevre koşullarına ne kadar bağlı olduğunu gösteren güçlü bir kanıttır.

• Ayıklanmanın Özellikleri: Ayıklanma tek bir mekanizma değildir; farklı etkileri olan çeşitli tipleri vardır:

    ◦ Sabitleştirici Ayıklanma: Aşırı uçları eleyerek türün ortalama özelliklerini korur (fırtına sonrası ölen serçeler örneği).

    ◦ Yönlendirici Ayıklanma: Bir popülasyonu belirli bir yönde değiştirir (Biston betularia örneği).

    ◦ Farklılaştırıcı (Bozucu) Ayıklanma: Ortalama bireyleri eleyip iki ucu destekleyerek farklılaşmaya ve yeni türlerin oluşumuna yol açabilir.

• Çokbiçimlilik (Polimorfizm): Ayıklanma, popülasyonları tek tipleştirmez. Aksine, Cepaea nemoralis salyangozlarının kabuk renkleri gibi istikrarlı çokbiçimlilikleri sürdürerek, bir türün değişen çevre koşullarına uyum sağlama potansiyelini artırır.

Ayıklanma, Uyarlanma ve Sınırlar

• Panadaptasyonizm Eleştirisi: Bir organizmanın her özelliğinin mükemmel bir uyarlanma ürünü olduğu fikri reddedilir. Çin pandasının bambu yemek için özelleşmiş dişlerine rağmen sindirim sisteminin bir etoburunki gibi kısa olması, uyarlanmanın tarihsel kısıtlamalarla sınırlı, "topal" bir süreç olduğunu gösterir. Evrim, mükemmellik değil, "elden geçirilmiş" çözümler üretir.

• Hiperteli Sorunu: Megaloceros geyiğinin devasa boynuzları gibi "abartılı" yapıların, ayıklanmanın denetiminden kaçan ve türün yok oluşuna neden olan süreçler olduğu fikri eleştirilir. Bu yapıların, çoğu zaman bedenin geri kalanıyla orantılı (alometrik) olduğu ve yok oluşun doğrudan nedeni olarak gösterilemeyeceği belirtilir.

• Rekabet ve İş birliği: Ayıklanma genellikle rekabetle ilişkilendirilse de, evrimde iş birliğinin de önemli bir rolü vardır. En çarpıcı örnek, ökaryot hücrenin farklı prokaryot hücrelerin bir araya gelmesiyle (sembiyoz) ortaya çıktığı tezidir. Bu iş birliği, yaşam tarihinde devrimsel bir yenilik yaratmıştır.

4. Rastlantı, Zorunluluk ve Kestirilmezlik

Evrim kuramına yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri, her şeyi "kör bir rastlantıya" bağladığı iddiasıdır. Kitap, bu eleştirinin bir yanlış anlamadan kaynaklandığını ve evrimin, rastlantı (kestirilmezlik) ile zorunluluk (yapısal ve tarihsel kısıtlamalar) arasındaki bir diyalog olduğunu savunur.

Evrimde "Rastlantı" Ne Anlama Gelir?

"Şimdiye kadar bunlar sanki rastlantıya (chance) bağlıymış gibi değişmelerden söz ettim... Bu kesinlikle çok yanlış bir ifadedir; bununla birlikte, bunun belki de, her özel değişmenin nedenleriyle ilgili mutlak cahilliğimizi gösterme gibi bir avantajı vardır." (Charles Darwin, The Origin)

• Darwin'in Anlamı: Darwin, "rastlantı" kelimesini "nedenini bilmediğimiz" anlamında kullanmıştır. Onun dünya görüşü deterministti ve evreni kör bir rastlantının ürünü olarak görmüyordu.

• Modern Tanım: Evrimci için rastlantı, felsefi bir ilke değil, işlevsel bir kavramdır. Genellikle Cournot'nun tanımıyla açıklanır: "birbirinden bağımsız iki nedensel dizinin kesişmesi." Örneğin, bir genin elektromanyetik bir ışınla mutasyona uğraması, ışının yörüngesi ile organizmanın yörüngesi gibi iki bağımsız olayın kesişmesidir.

Kestirilmezliğin ve Zorlayıcılıkların Rolü

Evrim, tamamen rastlantısal olamaz çünkü eğer öyle olsaydı canlılar dünyası bir kaos olurdu. Ancak tamamen deterministik de olamaz çünkü bu da tarihin ve yeniliğin reddi olurdu. Süreç, bu iki gücün etkileşimiyle şekillenir:

• Kestirilmezliğin (Rastlantısallığın) Kaynakları:

    ◦ Genetik Düzey: Mutasyonların ne zaman, nerede olacağı kestirilemez.

    ◦ Döllenme: Hangi gametin hangisiyle birleşeceği rastlantısaldır.

    ◦ Ekolojik Olaylar: Bir bataklığın kuruması veya bir avcının belirli bir av sürüsüne denk gelmesi gibi olaylar, bireysel ayıklanma değerlerinden bağımsız olarak toplulukları etkiler.

    ◦ Tarihsel Olaylar: Kıtasal kaymalar gibi jeolojik olaylar, canlı gruplarının kaderini belirleyebilir. Güney Amerika memeli faunasının, diğer kıtalardan yalıtıldıktan sonra kendine özgü bir evrimsel yol izlemesi buna örnektir.

• Zorlayıcılıkların (Yönlenebilirliğin) Kaynakları: "Olasılıklar oyunu" sınırsız değildir ve çeşitli kurallarla kısıtlanmıştır.

    ◦ Zamanla İlgili Kurallar: Evrim için geçen zaman muazzam olsa da sonsuz değildir.

    ◦ Yapısal Kurallar: Bir organizmanın genetik ve gelişimsel yapısı, olası değişimlerin sınırlarını çizer. Örneğin, omurgalıların genetik "yazılımı" en fazla iki çift uzuv programlar; bu sayı azalabilir ama asla artmaz. Bir balinanın yüzgece dönüşen uzuvları, karada yürümek için tekrar bir bacağa dönüşemez; evrimsel yol "tercihlerle" kısıtlanmıştır.

    ◦ Çevresel Kurallar (Ayıklanma): Çevre, hangi yapıların hayatta kalabileceğini belirleyen nihai filtredir.

Bu iki unsurun etkileşimi, evrimi öngörülemez ama geriye bakıldığında anlaşılabilir kılan tarihsel bir süreç haline getirir. Tarih, "böyle olmak zorunda olduğu için" değil, bir dizi olası yoldan sadece birinin gerçekleşmesiyle oluşur.

30 Ocak 2026 Cuma

Paris Komünü ve Marksist Teorinin Gelişimi

MAR

Özet

Bu yazı, Paris Komünü (1871) ile Marksist teori arasındaki bağı, tarihsel deneyimlerin bilimsel sentezi çerçevesinde incelemektedir. Paris Komünü, dünya tarihinde işçi sınıfının iktidarı ele geçirdiği ve 72 gün boyunca elinde tuttuğu ilk proleter devrim örneği olarak, sosyalist rejimin kurulmasını teorik tartışmalardan pratik eylem alanına taşımıştır. Marksizm'in gücü, bu tür devrimci süreçlerin nesnel yasalarını saptamasından ve yığınların deneyimini kuramsal bir zenginliğe dönüştürmesinden kaynaklanmaktadır. Komün, özellikle "proletarya diktatörlüğü", "devlet mekanizmasının parçalanması" ve "işçi sınıfının bağımsız siyasi partisi" gibi temel doktrinlerin sınandığı ve doğrulandığı bir denek taşı işlevi görmüştür.

Paris Komünü’nün Tarihsel ve Dönüştürücü Rolü

18 Mart 1871 proleter devrimi, insanlık tarihinde yeni bir dönemin başlangıcını simgelemektedir. Komün, yalnızca bir yerel ayaklanma değil, burjuva toplumunun gerilemeye başladığının ve sosyalist ideolojinin sağlamlaştığının kanıtıdır.

• Teoriden Pratiğe Geçiş: Komün ile birlikte sosyalist bir rejimin kurulması, artık yalnızca bir öngörü değil, işçi sınıfının kurtuluş savaşımının somut bir uygulaması haline gelmiştir.

• Sekterimin Çöküşü: Komün deneyimi, Proudhonculuk ve Blanquicilik gibi doktrinlerin dayanıksızlığını ortaya koymuş; bilimsel komünizmin doğruluğunu tarihsel olarak kanıtlamıştır.

• 1917'ye Giden Yol: Paris işçilerinin "göğün fethine çıkma" girişimi, 1917 Ekim Devrimi ile zafer kazanacak olan sürecin öncü aşamasını oluşturmuştur.

Marksizm: Devrimci Deneyimin Bilimsel Sentezi

Marksizm, kendiliğinden gelişen bir teori değil, emekçilerin kurtuluş savaşımı deneyiminin irdelenmesi ve buradan yola çıkılarak soyutlamalara varılmasıdır.

Deneyimin Özümlenmesi: Kendiliğindenlik ve Bilimsel Yaklaşım

Marksist yaklaşım, devrimci deneyimin kavranmasında nitel bir fark yaratır:

Özellik

Kendiliğinden Özümleme

Bilimsel (Marksist) Özümleme

Kapsam

Yüzeysel, sınırlı ve tek yanlıdır.

Derin, çok yanlı ve evrenseldir.

Yöntem

Dar bir pragmatizm ve içgüdüsel taklit.

Diyalektik ilişki ve etkileşimleri kavrama/soyutlama ve bilimsel sentez.

Sonuç

Eski yanılgıların tekrarı ve reformizm riski.

Hatalardan ders çıkarma ve stratejik ilerleme.

Uluslararasılık

Ulusal darlık ve bölünmelere takılır.

Yerel başarıları dünya proletaryasının malı yapar.

Devlet Kuramı ve Proletarya Diktatoryası

Marx ve Engels’in 1848 devrimlerinden ve Paris Komünü’nden çıkardığı en önemli derslerden biri, devletin sınıf niteliğidir.

1. Devlet Makinesinin Parçalanması: Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i yapıtında, proletaryanın mevcut bürokratik-askeri devlet makinesini devralıp kullanamayacağını, aksine bu makineyi "kırması" gerektiğini belirtmiştir.

2. Proletarya Diktatoryası: Siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından devralınması, sınıfsız topluma geçişin zorunlu bir evresidir. Bu iktidar, halkın çoğunluğuna dayanırken, karşı-devrimci güçleri bastırmak için devrimci zoru ve baskıyı kullanma hakkına sahiptir.

3. Yerel Yönetim ve İşçi Hükümetleri: 1850 tarihli belgelerde öngörüldüğü üzere, merkezi iktidarın devralınması öncesinde yerel düzeyde "işçi komiteleri" ve "belediye konseyleri" gibi organların kurulması, Komün ile hayat bulmuştur.

Sınıf İttifakları ve Köylülüğün Önemi (Proleterleşme Süreçleri Yeterince Yaşanmamışsa)

Devrimin zaferinde, işçi sınıfının toplumun diğer ezilen katmanlarıyla ve köylülükle kuracağı bağ önemlidir.

• Yalnızlığın Tehlikesi: Haziran 1848 yenilgisi, proletaryanın toplumsal yalnızlığının nelere yol açabileceğini göstermiştir.

• Köylü Korosu: Marx, köylülerin desteği olmadan proleter devrimin bir "cenaze şarkısına" dönüşebileceğini vurgulamıştır.

• Ortak Çıkarlar: Küçük köylü ekonomisinin kapitalizm altındaki yıkımı, köylülerin kurtuluşunu işçi sınıfının zaferine bağlamaktadır.

Birinci Enternasyonal ve Komün İlişkisi

Engels'in deyimiyle "Komün, düşünsel bakımdan Enternasyonal'in çocuğuydu." Marksist fikirlerin yayılması, Paris Komünü’nün ideolojik altyapısı kısmen etkilemiştir.

• İdeolojik Etki: Marx tarafından yazılan Enternasyonal belgeleri (Tüzük, Kuruluş Bildirgesi), işçilere sınıfsal bilinç ve strateji kazandırmıştır.

• Siyasi Bağımsızlık: Fransız işçilerinin burjuva cumhuriyetçilerinden koparak kendi bağımsız sınıf platformlarını (1869 Seçim Platformu gibi) oluşturmaları, Enternasyonal'in yürüttüğü çalışmaların bir sonucudur.

• Yurtseverlik ve Enternasyonalizm: Paris proletaryası, yönetici sınıfların ihaneti karşısında ulusu savunma görevini üstlenirken, bu yerel eyleme uluslararası devrimci bir nitelik kazandırmıştır.

Tarihsel Önem Taşıyan Alıntılar

Teorik ve pratik derinliği olan bazı önemli ifadeler şunlardır:

"Devrimler tarihin lokomotifleridir." — Karl Marx

"İşçi sınıfının kurtuluşu işçi sınıfının kendi işidir." — Enternasyonal Belgesi

"Proletaryanın o sert ama güçlendirici emek okulundan geçmesi boşuna değildir." — Marx ve Engels

"1789 devriminin burjuvazinin siyasal gelişini kutsaması gibi, 18 Mart devrimi de proletaryanın siyasal gelişini kutsamıştır." — Le Vengeur (Halkın Dostu) Gazetesi

Sonuç: Komün’ün Kalıcı Mirası

Paris Komünü, işçi sınıfının yalnızca bir direniş gücü değil, toplumu yeniden inşa edebilecek kurucu bir irade olduğunu göstermiştir. Marksistler, Komün’ün yanılgılarından (iktisadi dönüşümlerdeki duraksamalar, siyasi partinin eksikliği vb.) ve başarılarından çıkardığı derslerle, dünya devrimci sürecinin doğası ve yasalarını bilimsel bir temele oturtmuştur. Komün deneyimi, her türlü sömürüden kurtuluş yolunu yalnızca Marksist teorinin gösterdiğini tarihsel olarak teyit etmiştir.

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]