Mahmut
Boyuneğmez
1.
Faşizm Tanımı ve Otoriter Devletçilik
Bu değerlendirme,
faşizmi yalnızca otoriterlik ya da baskıcı yönetim biçimleriyle
özdeşleştirmemektedir. Marksist literatürde faşizm, belirli tarihsel koşullarda
tekelci sermayenin işçi sınıfı hareketini ezmek amacıyla başvurduğu özgül ve
olağanüstü bir devlet biçimi olarak ele alınmıştır. Bu nedenle günümüzde
yükselen aşırı sağ hareketlerin klasik faşizmle hangi açılardan benzeştiği,
hangi açılardan ayrıştığı incelenmelidir.
Klasik faşizm, liberal
ve muhafazakâr literatürün iddia ettiği gibi "kapitalizme karşıt üçüncü
bir yol" değildir. Onu sadece "aşağıdan yukarıya gelişen
kültürel/popülist bir sapma" olarak okumak da bir hatadır. Faşizm, devlet
aygıtının yukarıdan aşağıya doğru adım adım otoriterleştiği yapısal bir
sürecin, tabandan örgütlenen gerici kitle dinamikleri ve en önemlisi tekelci
büyük sermayenin yapısal krizden çıkış stratejileriyle eklemlenmesinin
ürünüdür. Dolayısıyla faşistleşme süreçleri, kapitalizmin tıkandığı tarihsel
momentlerde, bizzat egemen sınıfların rızası ve yönlendirmesiyle devreye
sokulan bir "kapitalist sistemi kurtarma" mekanizmasının işleyişi
olarak kavranmalıdır.
Marksist literatürde
faşizm konusunda tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Clara Zetkin faşizmi
küçük burjuvazinin radikalleşmesi üzerinden açıklarken, Troçki işçi hareketini
fiziksel olarak ezmeye yönelen karşı-devrimci bir seferberlik olarak değerlendirmiş,
Dimitrov ise onu finans kapitalin en gerici diktatörlüğü olarak tanımlamıştır.
Poulantzas ise 1979 yılında kapitalist devletin otoriter devletçilik
doğrultusunda geçirdiği dönüşümü çözümlemiş; parlamenter kurumlar korunurken
yürütmenin ve devlet aygıtının merkezileşmesine dikkat çekmiştir.
Neoliberalizm yalnızca
piyasaların serbestleşmesini değil, aynı zamanda sendikal örgütlenmenin
zayıflatılmasını, sosyal devletin gerilemesini ve emeğin parçalanmasını
beraberinde getirmiştir. Bu süreç, sınıfsal kimliklerin (sınıfın değil,
sınıfsal aidiyet algısının) çözülmesini hızlandırırken aşırı sağın ulusal ve
kültürel kimlik eksenli siyaset üretmesi için uygun bir toplumsal zemin
hazırlamıştır. İncelememizde "emniyet supabı" kavramını, kapitalizmin
ürettiği toplumsal hoşnutsuzluğu sistem karşıtı bir hatta yönelmeden boşaltan
siyasal mekanizmaları ifade etmek için kullanmaktayız.
2. Komintern
Tarihindeki Taktiksel Arayışlar ve Nesnel Zorunluluklar
Geçmişte faşizmin
yükselişine karşı Marksist-Leninist hareketler temel olarak iki büyük taktiksel
yaklaşım geliştirdiler.
Sınıfa
Karşı Sınıf (Üçüncü Dönem) Stratejisi (1928-1934)
Komintern’in 6.
Kongresi’nde benimsenen bu taktiğe göre, sosyal demokrasi ile faşizm arasında
özsel bir fark yoktu; hatta sosyal demokrasi, faşizmin ikiz kardeşi
("sosyal-faşizm") olarak adlandırılıyordu. Bu yaklaşım, sosyal
demokrasinin işçi sınıfını kapitalist düzen içerisinde tuttuğu tespitinden
hareket etmekteydi; ancak faşizmin oluşturduğu somut tehdidi ikincilleştirdiği
için ağır tarihsel sonuçlar doğurdu. Bu yaklaşım, Avrupa'da devrimci dalganın
yeniden yükseleceği beklentisi ve sosyal demokrasinin bunun dalgakıranı olacağı
öngörüsü üzerine kurulmuştu. Bu sekter yaklaşım, Almanya’da KPD ile SPD’nin
Nazilere karşı ortak bir direniş cephesi kurmasını engelledi ve Hitler'in
iktidara yürüyüşünü kolaylaştırdı.
Bununla birlikte,
Hitler'in iktidara gelişini yalnızca bu stratejik hataya bağlamak eksik
olacaktır. 1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı ekonomik çöküş, Weimar
Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarsızlığı, Alman sermayesinin önemli kesimlerinin
Nazi hareketine verdiği destek ve muhafazakâr devlet elitlerinin Hitler'i
kontrol edebileceklerini düşünmeleri de sürecin belirleyici dinamikleri
arasında yer almaktadır. Ancak sosyalist hareket içerisindeki bölünme, işçi
sınıfının birleşik direniş kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır.
Halk
Cephesi Stratejisi (1935 ve Sonrası)
Georgi Dimitrov’un
Komintern 7. Kongresi’ndeki raporuyla hayata geçirilen bu strateji, faşizm
tehlikesine karşı sadece işçi sınıfının değil, sosyal demokratların,
liberallerin ve hatta anti-faşist burjuva güçlerin de dahil olduğu geniş
koalisyonları savundu. Fransa ve İspanya’da bu taktikle seçim ittifakları
kuruldu.
Halk Cephesi deneyimi,
faşizmin fiziksel imha tehdidine karşı kaçınılmaz ve yaşamsal bir tarihsel
zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır; bu süreci basit bir taktik hata parantezine
almak dönemin nesnel gerçekliğini ıskalamaktır. Bu strateji kısa vadede faşizmin
ilerleyişini yavaşlatabilmiş olsa da; uzun vadede birçok ülkede komünist
partilerin siyasal bağımsızlığını zayıflattığı, parlamenter uzlaşmaları
stratejik hedef hâline getirdiği ve sınıf siyasetini geri plana ittiği
gerekçesiyle yoğun biçimde eleştirilmiştir. İspanya İç Savaşı deneyimi,
uluslararası anti-faşist dayanışmanın önemini gösterirken aynı zamanda cephe
içerisindeki siyasal gerilimlerin devrimci süreci nasıl sınırlayabildiğini de
ortaya koymuştur.
Halk Cephesi stratejisi
faşizmin kısa vadeli ilerleyişini yavaşlatmış olsa da uzun vadede ciddi
sorunlar doğurmuştur. Özellikle İspanya İç Savaşı’nda komünistlerin
cumhuriyetçi koalisyon içindeki hegemonya mücadelesi, devrimci dinamikleri
sınırlamış, kolektivizasyon deneyimlerini frenlemiş ve devrimci potansiyeli
burjuva demokratik sınırlar içinde tutmuştur. Bu deneyim, geniş ittifakların
anti-faşist mücadelenin bir aracı olabileceğini gösterirken, aynı zamanda bu
ittifakların sınıf bağımsızlığını ve devrimci perspektifi aşındırabildiğini de
ortaya koymuştur. Dolayısıyla Halk Cephesi ne mutlak bir başarı ne de mutlak
bir hata olarak görülmelidir; dönemin nesnel zorunluluklarıyla devrimci
stratejinin gerilimi olarak değerlendirilmelidir.
3.
Günümüz Avrupa Solu ve Sınıf Siyasetinin Güncel Sınırları
Sovyetler Birliği'nin
çözülmesinden sonra Avrupa komünist hareketi ortak bir stratejik çizgiden
uzaklaşmış; farklı tarihsel deneyimler ve siyasal koşullar doğrultusunda
birbirinden ayrışan yönelimler geliştirmiştir.
Yunanistan
Komünist Partisi (KKE): Faşizmi kapitalist sistemin
kriz dönemlerinde başvurduğu yönetim biçimlerinden biri olarak
değerlendirmekte; anti-faşist mücadelenin anti-kapitalist mücadeleden
ayrıştırılmasına karşı çıkmaktadır. KKE'nin bugünkü pozisyonu sekter bir içe
kapanma değil, reformizmin tarihsel sınırlarına karşı sınıfın bağımsız hattını
koruma çabasıdır. Partiye göre sosyal demokrasiyle veya liberal güçlerle
kurulan kalıcı siyasal ittifaklar, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını
zayıflatmaktadır. Bu nedenle KKE, geniş demokratik cephelerden ziyade bağımsız
sınıf örgütlenmesini ve işçi hareketinin güçlendirilmesini temel strateji
olarak benimsemektedir.
Portekiz
Komünist Partisi (PCP): Güçlü sendikal geleneğini
korumakla birlikte parlamenter mücadeleyi de önemsemektedir. Neoliberal
politikaların emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini sürekli gündemde tutmasına
rağmen, bazı dönemlerde sosyalist hükümetlere dışarıdan destek vermesi Marksist-Leninist
çevreler tarafından düzen siyasetine fazla eklemlenmekle eleştirilmektedir.
İspanya
Komünist Partisi (PCE) ve Birleşik Sol:
Franco diktatörlüğü deneyiminin etkisiyle anti-faşist mücadeleyi büyük ölçüde
geniş demokratik ittifaklar üzerinden yürütmektedir. Ancak bu yaklaşımın,
kapitalizmin yapısal eleştirisini geri plana ittiği ve anti-faşizmi zamanla
yalnızca anayasal düzenin savunusuna indirgediği yönünde eleştiriler
yapılmaktadır.
Fransa
Komünist Partisi (PCF): Uzun yıllardır geniş sol
seçim ittifakları içerisinde siyaset yürütmektedir. Buna karşın RN'nin
geleneksel işçi havzalarında sürekli güç kazanması, seçim ittifaklarının tek
başına aşırı sağı geriletmekte yetersiz kaldığını göstermektedir.
Marksist-Leninist perspektiften bakıldığında bu durum, işçi sınıfının bağımsız
siyasal örgütlenmesinin yerini parlamenter uzlaşmaların alamayacağını ortaya
koymaktadır.
Belçika
Emek Partisi (PTB/PVDA): Avrupa genelinde sınıf
siyasetinin gerilediği koşullarda, taban örgütlenmesi ve günlük somut talepler
üzerinden yükseliş gösteren özgün bir örnek sunmaktadır. Belçika’nın derin
dilsel ve etnik bölünmüşlüğüne (Flaman ve Valon bölgeleri) rağmen üniter, tek
bir merkezi sınıf örgütü olarak kalmayı başaran parti, neoliberal krizin
yarattığı yıkımı doğrudan işçi mahallelerinde, sendikalarda ve iş yerlerinde
kesintisiz bir örgütlenmeyle karşılamaktadır. PTB/PVDA, parlamenter mücadeleyi
küçümsememekle birlikte onu kitle hareketinin ve sokaktaki sınıf mücadelesinin
bir yankısı olarak konumlandırmaktadır. Partinin seçilen tüm temsilcilerinin,
aldıkları yüksek milletvekili maaşlarını reddederek ortalama bir işçi ücretiyle
yaşamayı kabul etmesi ve geriye kalanı partiye devretmesi, düzen kurumlarıyla
arasına koyduğu mesafenin pratik bir göstergesidir. Ancak partinin geniş
kitlelere ulaşmak adına zaman zaman teorik keskinliğini esnetmesi ve popülist
bir dil benimsemesi, radikal sol çevreler tarafından ideolojik bir aşınma riski
olarak eleştirilmektedir.
Avusturya
Komünist Partisi (KPÖ): Federal düzeyde uzun yıllar
zayıf kalmasına karşın, yerel yönetimler ve dar gelirlilerin yakıcı
sosyo-ekonomik sorunları üzerinden kurduğu hatla dikkat çekmektedir. KPÖ’nün
Graz ve Salzburg gibi büyük kentlerde elde ettiği başarıların temelinde,
kapitalizmin en derin yaralarından biri olan "barınma/kira krizini"
siyasetinin merkezine yerleştirmesi yatmaktadır. "Kiracı Danışma
Hattı" gibi pratik dayanışma ağları kurarak halkın günlük hayattaki
güvencesizlik hissini örgütleyen parti, anti-kapitalist söylemi teorik bir
soyutlama olmaktan çıkarıp somut bir yaşam mücadelesine dönüştürmüştür. KPÖ
temsilcileri de aldıkları maaşların büyük kısmını doğrudan dar gelirliler için
oluşturulan sosyal fonlara aktarmaktadır. Bu pratik başarılar komünist kimliğe
yönelik ideolojik önyargıları yerelde kırsa da, partinin genel siyasi hattının
yerel yönetim odaklı bir "belediye sosyalizmine" veya sosyal
yardımlaşma ağlarına sıkışma riski, anti-kapitalist mücadelenin iktidar
perspektifinden koparılması yönündeki eleştirileri de beraberinde
getirmektedir.
Genel olarak Avrupa
komünist hareketi içerisinde bugün iki temel stratejik yaklaşım bulunmaktadır.
Birinci yaklaşım, anti-faşist mücadelenin ancak anti-kapitalist mücadeleyle
birlikte yürütülmesi hâlinde kalıcı sonuçlar doğuracağını savunmaktadır. İkinci
yaklaşım ise önceliğin aşırı sağın seçim başarılarını engellemek olduğunu ileri
sürerek sosyal demokratlar ve diğer demokratik güçlerle geniş ittifakları
desteklemektedir. Marksist-Leninist açıdan ikinci strateji, kısa vadede belirli
kazanımlar sağlasa da uzun vadede işçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini
aşındırma ve sınıf mücadelesini parlamenter uzlaşmalara indirgeme riski
taşımaktadır.
Avrupa komünist
partilerinin performansını değerlendirirken nesnel verilere dayalı bir bakış da
gereklidir. PTB/PVDA son yıllarda Belçika’da özellikle Valon bölgesinde önemli
oy artışları yakalamış, yerel seçimlerde belirgin başarılar elde etmiştir. KPÖ ise
Graz’da konut krizine odaklanan pratik politikasıyla yerel yönetimlerde dikkate
değer sonuçlar almıştır. Öte yandan bu başarılar hâlâ ulusal ölçekte sınırlı
kalmakta, KKE’nin aldığı oylar ise istikrarlı ama yetersiz bir kitle desteğini
yansıtmaktadır. Bu partilerin bazılarının popülist söylemlere kayması veya
yerel yönetim odaklı "belediye sosyalizmi" riski taşıması ideolojik bir
tartışma konusudur. Ancak bu tartışma, partilerin somut örgütlenme başarılarını
ve emekçi kitlelerle kurdukları bağları göz ardı etmeden yürütülmelidir.
4.
Avrupa'da Aşırı Sağ ve Faşizan Eğilimlerin Ülkeler Bazında Gelişimi
Bugün Avrupa
genelindeki aşırı sağ yükseliş, tek tip bir bloktan ziyade ülkelerin kendi
içsel dinamiklerine ve anayasal sınırlarına göre şekillenmektedir. Bununla
birlikte, bu partilerin ortaklaştığı temel başlıklar; göç karşıtlığı,
milliyetçilik, güvenlik siyaseti, Avrupa Birliği şüpheciliği, kültürel
muhafazakârlık ve neoliberal küreselleşmenin yarattığı hoşnutsuzluğu ulusal
kimlik ekseninde yeniden üretmeleridir. Bu hareketler, kapitalizmin yapısal
krizlerinden doğan sınıfsal öfkeyi sermaye ilişkilerine değil; göçmenlere,
azınlıklara, Avrupa Birliği bürokrasisine ve kültürel kimlik çatışmalarına
yönlendirerek geniş toplumsal destek üretmektedir.
Fransa
(Ulusal Birlik - RN): Marine Le Pen liderliğindeki
parti, babası Jean-Marie Le Pen’in açıkça antisemitik ve radikal neo-faşist
söylemlerini geride bırakarak sistem içi bir "normalleşme"
(dediyabolizasyon) stratejisi izledi. Söylemini göç karşıtlığı, hayat pahalılığı
ve Fransız egemenliği üzerine kurarak işçi sınıfının tarihsel kalelerinden
(özellikle sanayisizleşen kuzey bölgelerinden) ciddi oylar devşirmeyi başardı.
Böylece uzun yıllar boyunca Fransız Komünist Partisi ve sendikaların güçlü
olduğu bölgelerde önemli bir siyasal hegemonya kurdu.
Bu durum, neoliberal
dönüşümün işçi sınıfı içerisinde yarattığı güvencesizliğin yalnızca sol
tarafından temsil edilmediğini, aşırı sağın da bu hoşnutsuzluğu milliyetçi
söylemler aracılığıyla örgütleyebildiğini göstermektedir. RN'nin başarısı,
sınıf aidiyetinin yerini giderek kültürel kimliklerin aldığı yeni hegemonya
biçiminin de bir göstergesidir. Bu durum, post-modern teorilerin iddia ettiği
gibi sınıfın nesnel gerçekliğini yitirmesinden değil; aksine, sendikal
örgütlülüğün gerilemesi ve geleneksel solun neoliberal dönüşüme yeterli yanıt
üretememesi nedeniyle sınıf bilincinin üstyapısal (kültürel) manipülasyonlarla
perdelenmesinden kaynaklanmaktadır. Solun uzun yıllar boyunca temsil ettiği
emekçi seçmen tabanının önemli bir bölümü, sınıfsal/ekonomik taleplerini artık
egemenlerin çizdiği milliyetçi bir çerçevede ifade etmektedir.
İtalya
(İtalya’nın Kardeşleri - FdI): Kökleri neo-faşist İtalyan
Sosyal Hareketi’ne (MSI) dayanan Giorgia Meloni önderliğindeki parti, iktidara
geldikten sonra radikal söylemlerini törpüleyerek NATO, AB bütçe disiplini ve
kapitalist piyasalarla tam bir uyum yakaladı. Bu parti, "kültürel
muhafazakârlık ve ekonomik uyumluluk" formülüyle hareket etmektedir. Bu
durum, günümüz Avrupa aşırı sağının önemli bir bölümünün klasik faşist
hareketlerden farklı olarak mevcut sermaye siyasal düzeniyle çatışmak yerine
onun siyasal istikrarını sağlamaya yöneldiğini göstermektedir.
Almanya
(Almanya İçin Alternatif - AfD): Kuruluşunda Euro Bölgesi
karşıtı neoliberal akademisyenlerin partisi olan AfD, zamanla radikal
milliyetçi ve yabancı düşmanı bir hatta kaydı. Özellikle Doğu Almanya (eski
DDR) eyaletlerinde, birleşme sonrası yaşanan ekonomik güvensizlik ve
dışlanmışlık hissini sömürerek birinci veya ikinci parti konumuna yükseldi.
Sanayisizleşme, düşük ücretli çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve birleşmenin
yarattığı toplumsal eşitsizlikler, AfD'nin özellikle emekçi kesimler içerisinde
destek bulmasını kolaylaştırmıştır. DDR sonrası özelleştirmeler, işsizleşme ve
ücret farklılıklarının uzun yıllar devam etmesi, birleşmenin kazananları ile
kaybedenleri arasındaki ayrımı derinleştirmiştir.
Hollanda
ve Avusturya (PVV ve FPÖ): Hollanda'da Geert Wilders
(PVV) ve Avusturya'da FPÖ, İslamofobi ve göçmen karşıtlığını refah şovenizmiyle
(yani "ülkemizin refah kaynakları sadece bizim vatandaşlarımıza
aittir" söylemiyle) birleştirerek geniş kitle desteği topladı. Refah devletinin
gerilemesiyle oluşan ekonomik kaygılar, sınıfsal talepler yerine ulusal aidiyet
üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.
Macaristan
(Orbán - Fidesz): Bu örnek de günümüz Avrupa'sındaki
otoriterleşme eğilimini anlamak açısından önemlidir. Viktor Orbán yönetimindeki
Fidesz, seçim mekanizmalarını korumakla birlikte medya, yargı ve devlet
kurumları üzerindeki denetimini giderek artırmış; milliyetçi söylem ile sermaye
yanlısı piyasa politikalarını ve devlet destekli kapitalizmi birlikte
yürütmüştür. Aynı tarihsel kesitte sendikal hakların sınırlandırılması,
akademik özerkliğin geriletilmesi ve sivil toplum üzerindeki baskılar da
otoriter dönüşümün önemli bileşenleri olmuştur. Seçimle yürütmeyi bırakan Orbán
hükümeti deneyimi, günümüz Avrupa'sında otoriterleşmenin klasik faşizm
biçiminde gerçekleşmediğini, parlamenter mekanizmaların korunarak da demokratik
alanın daraltılabileceğini göstermektedir.
Avrupa’da aşırı sağın
yükselişini yalnızca sınıfsal öfkenin yanlış kanala akıtılması olarak açıklamak
yetersiz kalır. Göçün ölçeği, kültürel uyum güçlükleri, paralel toplum
oluşumları, kentlerdeki güvenlik sorunları ve İslamlaşma tartışmaları emekçi
kesimlerde gerçek endişeler yaratmaktadır. Bu kaygılar neoliberal
güvencesizlikle birleşince patlayıcı etki yapmaktadır. Aşırı sağ bu çatlakları
istismar etmekte, yalnızca emniyet supabı işlevi görmemektedir. Sol, aşırı sağ
seçmenini “kandırılmış kitle” olarak görmek yerine onun ekonomik hoşnutsuzluk
ile kültürel yabancılaşmayı aynı anda yaşadığını kabul etmeli ve bu kültürel
kaygıları liberal çok kültürlülük retoriğiyle geçiştirmeyen bir sınıf dili
geliştirmelidir.
5.
Klasik Faşizm Riski Var mı, Yoksa Bir "Emniyet Supabı" mı?
Günümüz koşullarında ve
bugünkü güç dengeleri dikkate alındığında, 1920’lerin ve 30’ların klasik faşizm
riskinin (paramiliter çetelerin sokakları ele geçirmesi, parlamentonun tamamen
lağvedilmesi, komünist partilerin ve sendikaların tamamen yasaklanarak açık
terör diktatörlüğünün kurulması) yakın bir tehdit olduğunu söylemek mümkün
değildir. Bunun temel nedenleri şunlardır:
Sınıf
Tehdidinin Yokluğu
Klasik faşizm,
burjuvazinin sosyalist bir devrim tehdidi karşısında mülkiyetini korumak için
başvurduğu "son çare" diktatörlüğüdür. Günümüz Avrupa’sında sermaye
sınıfını tehdit edecek güçte, iktidara aday, kitlesel bir işçi sınıfı hareketi
veya komünist önderlik bulunmamaktadır. Dolayısıyla burjuvazi açısından
parlamenter demokrasiyi tamamen askıya alacak maliyetli ve riskli bir
diktatörlüğe ihtiyaç yoktur.
"Emniyet
Supabı" İşlevi
Günümüz faşist ve aşırı
sağ partileri, kapitalist krizlerin (enflasyon, güvencesizlik, barınma sorunu)
kitlelerde yarattığı haklı öfkeyi soğurmakla görevlidir. Sistem karşıtı biriken
bu öfke, aşırı sağ tarafından sınıfsal hedeflere (sermayeye, patronlara) değil;
göçmenlere, azınlıklara, AB bürokrasisine veya kültürel kimliklere
yönlendirilmektedir. Böylece kitlelerin gazı alınmakta ve öfke zararsız
kanallara yöneltilmektedir.
Bu süreçte göç,
güvenlik, kimlik siyaseti ve kültürel kutuplaşma, ekonomik krizlerin üzerini
örten temel ideolojik araçlar hâline geçmektedir. Emekçilerin yaşadığı reel
ücret kayıpları ve güvencesizlik, sistemin yapısal sorunları yerine "dış
tehditler" üzerinden açıklanarak sermaye düzeninin sorgulanmasının önüne
geçilmektedir.
Kapitalist
Demokrasi Sınırlarında Entegrasyon
Bu partiler iktidara
geldiklerinde (Meloni örneğinde olduğu gibi) kapitalist mülkiyet ilişkilerine,
finansal piyasalara, NATO’ya ve emperyalist sisteme sadakatlerini hızlıca ilan
ederler. Dolayısıyla günümüz aşırı sağı, siyasal sistemi/demokratik rejimi
yıkmak için değil; neoliberal otoriterliği parlamenter çerçeve içerisinde
"yönetmek" ve rıza üretmek üzere kurgulanmış sistem içi birer
enstrümandır.
Bununla birlikte,
otoriterleşme eğilimleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Grev hakkının
sınırlandırılması, polis yetkilerinin genişletilmesi, protesto gösterilerine
yönelik baskılar, dijital gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve göç
politikalarının sertleşmesi, neoliberal devlet biçiminin daha otoriter
araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu uygulamalar klasik faşizmle bire
bir özdeşleştirilemese de demokratik hakların aşamalı biçimde daraldığı yeni
bir otoriterleşme eğilimine işaret etmektedir. Günümüz kapitalist
demokrasileri, faşizan özellikler taşımakta, giderek daha fazla faşizan yönetim
tekniğini bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle günümüz tartışması artık
"faşizm gelecek mi?" sorusundan çok, kapitalist demokrasilerin hangi
ölçüde faşizan yönetim tekniklerini kendi bünyelerine içselleştirdiği sorusu
etrafında yürütülmelidir.
Elbette klasik faşizm
riskini tamamen dışlamak yanıltıcı olabilir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde
paramiliter grupların faaliyetleri, antifa ile aşırı sağ arasında sokak düzeyinde
yaşanan şiddet olayları, dijital gözetim araçlarının yaygınlaşması, protesto
haklarının kısıtlanması ve kutuplaşmanın derinleşmesi, yeni türden hibrit
otoriter rejimlerin zeminini hazırlamaktadır. Bu rejimler klasik faşizmin tam
parlamenter lağvedilme ve kitlesel terör diktatörlüğü modelini tekrarlamasa da,
liberal demokratik kurumların içinin boşaltılması ve faşizan yönetim
tekniklerinin devlet örgütlenmesi tarafından içselleştirilmesi yoluyla benzer
sonuçlar üretebilir. Dolayısıyla mesele artık “faşizm gelecek mi?” sorusundan
öte, “demokrasi ne ölçüde faşizanlaşmaktadır?” sorusuna evrilmiştir.
6.
Otoriterleşme Avrupa’ya Özgü Bir Olgu Değil
Kapitalizmin küresel
kriz konjonktürü, neoliberal birikim modellerinin sürdürülebilmesi için burjuva
demokrasisinin sınırlarını daraltan otoriter yönetim pratiklerini yalnızca
Avrupa ölçeğinde değil, dünya genelinde de birer kural haline getirmektedir. Bu
bağlamda emperyalist merkezlerin ve bağımlı kapitalist ülkelerin içinden
geçtiği dönüşüm, aşırı sağın küresel düzeyde nasıl bir sistem içi entegrasyon
aparatı olarak işlev gördüğünü gözler önüne serer.
Donald
Trump (ABD - "Öfkenin Sağa Kanalize Edilmesi"):
Trump, Pas Kuşağı (Rust Belt) olarak bilinen ve neoliberal sanayisizleşme
nedeniyle yoksullaşan beyaz işçi sınıfının öfkesini arkasına aldı. Ancak bu
öfkeyi finans kapitale veya tekellere değil; göçmenlere, Çin’e ve
"küreselci elitlere" yönlendirdi. Yürütmedeyken ise zenginlere vergi
kesintileri yaparak ve deregülasyonları savunarak sermayenin çıkarlarına sadık
kaldı. Trump'ın ekonomi politikaları Wall Street ile bir kopuş anlamına
gelmemiş, büyük sermaye gruplarıyla ilişkiler büyük ölçüde devam etmiştir. Trump
örneği; işçi sınıfı örgütlülüğünün yokluğunda, sistem karşıtı öfkenin bizzat
sermayedar bir figür tarafından nasıl sağa kanalize edildiğinin (emniyet supabı
olarak işlev gördüğünün) en berrak küresel örneğidir.
Narendra
Modi (Hindistan - "Kültürel/Dinsel Kutuplaşma Belgesi ve
Neoliberalizm"): Modi ve partisi BJP,
Hindistan’daki derin sınıfsal eşitsizliklerin ve ekonomik krizlerin üzerini
örtmek için Hindistan milliyetçiliğini (Hindutva) ve İslam düşmanlığını
kurumsal bir devlet politikası haline getirdi. Bu süreçte demokratik kurumları,
yargıyı ve medyayı kendi kontrolü altında otoriterleştirirken; Adani ve Ambani
gibi ülkenin en büyük tekelci sermaye gruplarına muazzam ayrıcalıklar tanıdı.
Modi örneği; kapitalist devletin, sınıf mücadelesini dinsel/kültürel
çatışmalarla ikame ederek sömürüyü nasıl kesintisiz sürdürdüğünü gösterir.
7.
Türkiye Örneği
Avrupa, ABD ve
Hindistan örneklerinde gördüğümüz faşizan eğilimlerin ve otoriter devlet
pratiklerinin tarihsel ve güncel sınırlarını anlamak için Türkiye ölçeğindeki
dönüşüm de son derece öğreticidir. Türkiye’de faşist ve sağ-popülist
hareketlerin gelişimi; sınıf mücadelesinin düzeyine, devletin kriz anlarındaki
ihtiyaçlarına ve neoliberal sermaye birikim modelinin gereksinimlerine göre
farklı işlevler üstlenmiştir.
12
Eylül Öncesi MHP: Sınıf Tehdidine Kaşı Paramiliter Sokak Gücü
Türkiye’de klasik
faşizmin sokak terörü ve paramiliter örgütlenme pratiklerine en çok yaklaştığı
kesit, 1970’li yılların sınıf mücadeleleri dönemi olmuştur. Bu dönemde yükselen
işçi hareketi, kitlesel grevler ve solun toplumsal bir alternatif haline
gelişi, burjuvazi ve devlet elitleri için doğrudan bir tehdit oluşturmuştur. 12
Eylül öncesi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve onun sivil uzantısı olan
ülkücü komandolar; tam da bu sınıf tehdidini bastırmak, sokakları ve
fabrikaları sol örgütlenmelere kapatmak üzere taşeronlaştırılmış paramiliter
bir güç olarak işlev görmüştür. Buradaki şiddet sarmalı, sermaye düzeninin
bekası için devrimci dinamikleri fiziksel olarak tasfiye etmeyi amaçlayan
klasik karşı-devrimci bir müdahaledir.
Darbe
Sonrası ve AKP Dönemi: Devletleşme, Kadrolaşma ve Neoliberal Entegrasyon
12 Eylül askerî
darbesiyle solun ve işçi sınıfının örgütlü gücü ezildikten sonra, MHP’nin
üstlendiği "paramiliter sokak gücü" işlevi de misyonunu
tamamlamıştır. Darbe sonrasında ve özellikle 1990'lardan itibaren bu hareket,
sokaktan ziyade bürokraside, yargıda ve emniyette kadro sağlayan, devlet
aygıtının doğrudan içerisine yerleşen kurumsal bir yapıya bürünmüştür.
Bugün ise MHP, AKP ile
kurduğu Cumhur İttifakı ortaklığıyla, kapitalist düzenin bekasını korumak üzere
bambaşka bir rıza ve baskı mekanizmasının taşıyıcısıdır. Sınıf hareketinin ve
komünistlerin tarihsel olarak en güçsüz olduğu bu konjonktürde MHP; kitlelerin
yoksullaşma, güvencesizlik ve ekonomik kriz karşısındaki haklı öfkesini
dindirmek için milliyetçilik ve beka söylemini kullanmakta, Kürt hareketinin ve
reformist taleplerinin düzene entegre edilmesi işlevinde üzerine düşen rolü
oynamaktadır. AKP’nin toplumsal ilişkileri ve siyasal rejimi değiştirme
politikalarının baş destekçisi, bu parti olmuştur.
AKP
Deneyimi: Düzen Dışı Söylemden Neoliberal Otoriter Rejim İnşasına
AKP’nin siyasal İslamcı
Refah Partisi (RP) geleneğinden koparak 2000'lerin başında "muhafazakâr
demokrat" kimlikle tarih sahnesine çıkışı, onun kapitalist düzenle
uyumlanma sürecinin en somut ifadesidir. RP’nin görece düzen dışı, Batı ve
finans kapital karşıtı ("Adil Düzen") söylemlerini tamamen terk eden
AKP; emperyalist merkezlerle ve yerli sermaye sınıflarıyla tam bir mutabakat
kurarak Türkiye tarihinin en vahşi neoliberal programının, özelleştirme
dalgasının ve güvencesizleştirme politikalarının uygulayıcısı olmuştur. AKP’nin
kapitalist sınıf adına oynadığı bu rol “kestaneleri ateşten almak” olarak tabir
edilebilir.
Ancak AKP’nin
üstlendiği rol sadece ekonomik programla sınırlı kalmamış, aynı zamanda devlet
yapısını da dönüştürmüştür. Eski bürokratik devlet yapısını sermaye birikiminin
yeni ihtiyaçları doğrultusunda kısmen tasfiye eden AKP; yerine yargıyı,
medyayı, üniversiteleri, kolluk güçlerini ve tüm bürokratik aygıtları kendi
kontrolü altında merkezileştiren otoriter, başkanlık sistemine dayalı yeni bir
rejim inşa etmiştir.
Gelinen noktada artık
kapitalist devlet, yalnızca sermaye birikimi için gerekli düzenlemeleri
yapmakla kalmamakta, doğrudan ve ivedilikle sermaye sınıfına coğrafi
zenginliklerimizden ve emekçi halkımızdan kaynak ve değer transferleri
sağlamaktadır. Kapitalist devlet ve kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki
güç dengesinde, birincilerin iktidarı ve hegemonyası muhkem duruma
getirilmiştir. Neoliberal politikaların ve krizlerin olumsuz sonuçlarını
yaşayan işçi sınıfımızın, sınıfsal çıkarlarını temsil eden siyasal örgütlülüğü
çok zayıf durumda bulunmakta, emekçilerin sınırlı bir kesiminin üye olduğu
sendikal örgütlenmeler ise büyük oranda siyasi iktidarın güdümünde kalmaktadır.
Türkiye'deki aşırı sağ
yalnızca İslamcı-milliyetçi çizgiden ibaret değildir; son yıllarda seküler
milliyetçilik muhalefette sınıfsal işlevler üstlenmeye başlamıştır.
Yeni
Bir Emniyet Supabı: Zafer Partisi ve Seküler Aşırı Sağın Sınıfsal Rolü
Türkiye’deki güncel
aşırı sağ eğilimlerin analizi, son yıllarda Zafer Partisi çizgisiyle görünürlük
kazanan seküler milliyetçi dalgayı görmezden gelerek tamamlanamaz. Bu hareket,
kendisini geleneksel dinci/muhafazakâr sağdan ve MHP’nin kurumsal devletçi çizgisinden
ayrıştırarak, özellikle kentli ara tabakalar, güvencesiz laik gençler ve
lümpenleşen işsiz kitleler arasında bir zemin bulmuştur.
Söz konusu hareketin
yükselişi, küresel düzeyde Fransa'da Le Pen veya Hollanda'da Wilders gibi
figürlerin izlediği "seküler/modernist argümanlarla bezenmiş yabancı
düşmanlığı" taktikleriyle büyük bir paralellik göstermektedir. Neoliberal
krizlerin, derinleşen yoksulluğun, barınma krizinin ve kontrolsüz göç
dalgasının yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk; bu hareket tarafından sınıfsal ve
kapitalizm karşıtı bir hatta yönelmekten titizlikle alıkonmaktadır. Bunun
yerine öfke, tamamen "sığınmacılar/göçmenler" olgusuna indirgenerek
dar bir şovenizm havuzunda eritilmektedir.
Sermaye düzeni
açısından bu sekülerize aşırı sağ, bir yeni nesil emniyet supabıdır. Fabrikada,
ofiste ya da kuryelik yaparken vahşice sömürülen, geleceksizlikle boğuşan genç
emekçilerin sistemi hedef alabilecek potansiyel öfkesi; patronlara veya tekelci
sermayeye değil, kendisinden daha güvencesiz durumdaki göçmen işçilere
yönlendirilmektedir. Böylece sömürü mekanizmasının üzeri ırksal ve milliyetçi
bir tül ile örtülürken, sermaye sınıfının ucuz ve güvencesiz göçmen emeğinden
elde ettiği kârlar da bu sahte kutuplaşma sayesinde güvenceye alınmaktadır.
Siyasal düzlemde ise bu yapı, burjuva demokrasisinin sınırları dışına taşmayan,
kitlelerin sistem dışı radikalleşmesini engelleyen ve sokağın gerçek tazyikini
parlamenter/sosyal medya odaklı bir protest hatta hapseden sistem içi bir
aparattan ibarettir.
Eski
Emniyet Supabı Sosyal Demokrasi: Yine ve Yeniden?
Türkiye’de güncel
otoriterleşmenin ve krizin yarattığı kitle öfkesini soğuran seküler-milliyetçi
"yeni nesil emniyet supabı" (Zafer Partisi çizgisi) madalyonun sadece
bir yüzünü oluşturmaktadır. Diğer yüzde ise, neoliberal tahribatın emekçi
kitlelerde yarattığı derin huzursuzluğu sistem sınırları içinde tutma ve rejimi
restore etme görevini üstlenmiş olan ana muhalefet odağı, yani Cumhuriyet Halk
Partisi (CHP) ve temsil ettiği sosyal demokrat liberalizm durmaktadır.
Emek-sermaye çelişkisi
ekseninden bakıldığında sosyal demokrasi, yapısal bir kriz çözücü veya
devrimci-realist bir hat değil; kapitalizmin tahripkâr sonuçlarını reformlarla
yumuşatmayı hedefleyen, reformist-pragmatik bir düzen ideolojisidir. Tarihsel
olarak sosyal demokrasinin "altın çağı" kabul edilen Keynesçi uzlaşma
ve sosyal devlet modeli (1945-1980 arası), iki temel tarihsel dinamiğin
ürünüydü: 1929 Büyük Buhranı’ndan çıkış arayışı ve Soğuk Savaş yıllarında reel
sosyalizmin/kitleselleşen komünist partilerin yarattığı "sistem dışı"
tehdide karşı işçi sınıfının rızasını burjuva demokrasisine bağlama ihtiyacı.
Ancak 1980’lerle birlikte neoliberal birikim modeline geçilmesi ve 1990’larda
reel sosyalizmin çözülmesiyle, sosyal demokrasinin komünizme karşı bir
"barikat" olma işlevi ortadan kalkmış, bu akım sermaye sınıfı gözünde
demode bir "lüks" haline gelmiştir.
Bugün Türkiye’de
eğitimden sağlığa her şeyin metalaştığı, ücretlerin asgari ücret seviyesine
eşitlendiği ve sendikasızlığın kural haline geldiği yaklaşık 40 yıllık
neoliberal yıkımın ardından, CHP şahsında sosyal demokrasinin yıldızının
yeniden parlaması tesadüf değildir. CHP’nin "sosyal adalet",
"yoksulluğu azaltma" ve "sosyal devlet" vaatleri, esasta
kapitalist mülkiyet ilişkilerine dokunmayan bir tür sosyal liberalizm
projesidir. Hak kayıplarının, güvencesizliğin ve eşitsizliğin doğrudan kaynağı
kapitalist üretim ilişkilerinin kendisiyken; CHP bu yapısal sömürünün
sonuçlarını sadece makyajlayarak rejimi rehabilite etmeye soyunmaktadır.
Neoliberal politikalarla sermaye adına "kestaneler çoktan ateşten
alınmış", emekçi sınıflar gelirlerinde, haklarında ve örgütlülüklerinde
“yoksullaştırılmıştır”; şimdi ise CHP’nin rejimi restore etme ve “sosyal
devlet” programı, neoliberal tahribatın, otoriterleşmenin ve krizlerin yarattığı
toplumsal patlama dinamiklerini "sosyal-hayırsever belediyecilik" ve
"sosyal devlet uygulamaları" vaatleriyle pasifize etmeye
çalışmaktadır.
Burada beliren en büyük
paradoks ise şudur: Sosyalist hareketin bu topraklarda bağımsız bir güç ve
cüsse kazanamadığı koşullarda, sosyal demokrasinin yürütme gücüne gelmesi
işlevsel değildir. Çünkü kapitalist sınıf, ancak aşağıdan gelen gerçek bir
devrimci/komünist tehdit hissettiğinde sosyal demokratik reformlara ve
tavizlere rıza gösterir. Bu tehdidin ve basıncın olmadığı bir vasatta, sermaye
sömürüyü sürdürmek için geleneksel dinsel, milliyetçi ve muhafazakâr popülist
sağ mekanizmaları (yani iktidar bloğunu ve onun "yedek lastik
parkında" bekleyen diğer sağ partileri) kullanmaya devam edebilir. Ancak
otoriterleşme ve krizin kitlelerde oluşturduğu huzursuzlukların yöneldiği temel
kanal da CHP’dir. Bu nedenle sosyal demokrat liberalizm, sosyalist solun
gelişip topluma difüzyonunu ya da kök salmasını frenleyerek ve onun arkasında
hizalanmasını sağlayarak yürütme yetkisini elde edebilir. Fakat mevcut siyasi
iktidarın CHP’ye dönük toplumsal dokuda giderek artan onay ve sempatinin önünü
almaya yönelik adımlar attığı da gözlenmektedir.
Sonuç olarak, siyasal
iktidara karşı “birleşik bir cephe” içerisinde mücadele edelim denilerek, CHP’nin
temsil ettiği rejim restorasyonu ve “sosyal devlet” projesinin arkasında
durulursa, sosyalist sol antikapitalist ufuktan koparak parlamenter
illüzyonlara hapsolabilir ve iyiden iyiye etkisizleşebilir. Toplumsal
kurtuluşun yolu, kapitalist sistemin yarattığı yoksulluğu pansuman etmeyi
vadeden sosyal liberalizmin sınırlarında hizalanmaktan değil; emekçilerin
bağımsız, örgütlü ve sosyalist iktidar mücadelesini sokakta, mahallede, okulda
ve işyerinde büyütmekten geçmektedir.
8.
Sonuç
Kapitalizmin güncel
krizleri yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal temsil krizleri
üretmektedir. Geleneksel merkez partilerinin geniş emekçi kesimlerin
taleplerine yanıt verememesi, aşırı sağın kendisini "düzen karşıtı"
gibi sunabilmesine olanak sağlamaktadır. Oysa bu hareketler, mülkiyet
ilişkilerine dokunmadıkları ölçüde kapitalist düzenin sınırlarını aşmamakta;
yalnızca kriz yönetiminin farklı siyasal araçları hâline gelmektedir.
İşçi sınıfının ve
komünistlerin zayıf olduğu bu tarihsel kesitte, aşırı sağ hareketler totaliter
rejim inşasından ziyade, kapitalist sistemin yapısal kriz anlarında kitlelerin
düzen dışına taşmasını engelleyen kapitalist sistem için işlevsel birer emniyet
supabı ve neoliberal otoriterliğin meşrulaştırıcı araçları olma fonksiyonuna
sahiptir. Bununla birlikte, bu durum demokratik hakların aşamalı biçimde
daraltıldığı, otoriter yönetim tekniklerinin yaygınlaştığı ve sınıf siyasetinin
kültürel çatışmalarla ikame edildiği yeni bir tarihsel dönemin içerisinde
bulunduğumuz anlamına gelmektedir. Günümüz Avrupa'sında yaşanan gelişmeler,
kapitalizmin kriz koşullarında otoriter yönetim biçimlerinin kapitalist
demokrasi formu altında yeniden üretilebildiğini göstermektedir.
Bu nedenle komünist
hareket açısından temel görev yalnızca aşırı sağ partilerin seçimlerde
geriletilmesi ve aşırı sağın ideolojik eleştirisini yapmak değildir. Asıl
mesele, kapitalizmin krizlerinin yeniden ve yeniden ürettiği toplumsal zemini
ortadan kaldıracak bağımsız sınıf siyasetinin inşasıdır. Aksi hâlde, aşırı
sağın geriletilmesi geçici olsa bile, onu besleyen ekonomik ve toplumsal
dinamikler varlığını koruyacaktır. Devrimci sol, aynı zamanda emekçilerin
günlük yaşamında karşılık bulan, sendikalardan mahallelere, dijital
emekçilerden güvencesiz gençliğe kadar uzanan somut örgütlenme biçimleri
geliştirmelidir. Faşizan eğilimlerin toplumsal zeminini ortadan kaldıracak
olan, ancak böylesi bağımsız bir sınıf hareketinin yeniden inşası olabilir.
Türkiye’deki güncel
rejim yapısını kolaycı bir yaklaşımla doğrudan "faşizm" olarak
etiketlemek ve bu otoriterleşmeye karşı sosyal demokratik liberal veya diğer
liberal burjuva partilerin arkasında hizalanmak sol açısından tarihsel bir
hatadır. Türkiye deneyimi açıkça göstermektedir ki; karşımızdaki yapı,
kapitalist demokrasinin sınırları dâhilinde biçimlenmiş, neoliberal sömürüyü
güvence altına almak için faşizan teknikleri ve otoriter yönetim biçimlerini
kendi bünyesine entegre etmiş bir kapitalist devlet formudur.
Bağımsız sınıf
siyasetinin inşası bugün her zamankinden daha acildir. Ancak bu inşa, geçmiş
formülleri mekanik olarak tekrarlamakla olmaz. Yeni nesil emek kesimlerine (günümüz
güvencesiz, dijital platformlarda çalışan, esnek emek ilişkileri içinde ezilen
genç işçi sınıfına) hitap edecek yeni örgütlenme biçimleri geliştirilmelidir.
Mahalle komiteleri, işyeri komiteleri, dijital emekçilerin platform
sendikaları, barınma ve geçim mücadeleleri etrafında birleşen eylem birlikleri,
eğitim ve kültür çalışmalarıyla birleştirilmelidir. Somut talepler (Asgari
Ücret Tespit Komisyonu’nun devlet ile sermayenin mutlak denetiminde olması ve
işçilerin taleplerini yansıtan bir kurum olmaması nedeniyle lağvedilmesi
talebiyle birlikte asgari ücretin belirgin yükseltilmesi, enflasyonla birlikte
artan kiraların emekçiler üzerindeki yükünü hafifletecek ve ücretlere eklenecek
devlet kira yardımının talep edilmesi, çalışma saatlerinin kısaltılması,
sendikal hakların genişletilmesi) üzerinden kitlelerle bağ kurulurken aynı
zamanda bu taleplerin kapitalizmin sınırları içinde kalıcı çözüm üretemeyeceği
de gösterilmelidir. Avrupa deneyimi göstermiştir ki, kitlelerin örgütlenmesi
olmadan parlamenter başarılar kalıcı değildir; ancak emekçilerin/toplumun
örgütlenmesi de stratejik bir iktidar perspektifinden koparsa reformizme
evrilebilir. Bu ikisini birleştirecek sabırlı, yaratıcı ve militan bir sınıf
çalışması şarttır.
Dolayısıyla kurtuluş,
düzen içi restorasyon projelerinde veya liberal ittifaklarda değil; bağımsız,
militan ve kitlelerle bağı kopmamış bir sınıf siyasetinin, işyerlerinden
mahallelere kadar sabırla dipten yukarıya kurulmasındadır. Devrimci hareketler
sadece soyut propaganda yapan yapılar olmaktan çıkmalıdır. Güç kazanamamanın
temel nedeni, kitlelerin günlük hayatta (iş yerlerinde, mahallelerde, barınma
ve geçim mücadelelerinde) devrimcileri yanlarında görememesidir. Devrimci
partiler, geçmişin formüllerini mekanik biçimde tekrarlamak yerine; bugünün
güvencesiz işçi sınıfının, hizmet sektörü emekçilerinin, dijital platform
çalışanlarının ve geleceksizlikle karşı karşıya kalan gençliğin somut sorunları
(barınma krizi, enflasyon, geleceksizlik) üzerinden örgütlenen yeni bir sınıf
siyaseti geliştirmek zorundadır. Faşizan eğilimlerin toplumsal zemini ancak
böylesi kök salmış bağımsız bir sınıf hareketiyle ortadan kaldırılabilir.
