Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Kürt Hareketleri, Emperyalizm ve Sınıf Tutumu

MAR


KÜRT SORUNU, EMPERYALİZM VE SAVAŞ DÜZENEĞİ | ERDOĞAN ATEŞİN

Kürt Meselesi, “Etnik Sorun” Değil, Tarihsel-Sınıfsal Bir Çözülme Alanı

1. Kürt meselesi, egemen ideolojilerin ısrarla sunduğu gibi ne “geri kalmış bir etnisitenin modern ulus-devlete uyum sorunu”dur, ne de salt bir “kimlik tanınması” meselesi. Kürt meselesi, kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya zorla giydirilmesi sürecinde ortaya çıkan tarihsel bir yarılmanın adıdır.

Bu yarılma üç düzlemde eşzamanlı gelişmiştir:

Emperyalist paylaşım

Bölgesel gerici egemenliklerin inşası

Yerel toplumsal yapının zorla parçalanması

Kürt halkı, bu üçlü süreçte yalnızca baskılanan değil; aynı zamanda sürekli yeniden konumlandırılan, işlevsel hale getirilen bir unsur olmuştur. Dolayısıyla mesele, “bastırılmış bir kimliğin özgürleşmesi”nden ibaret değildir; mesele, emperyalist savaş düzeneklerinin sürekliliği için gerekli olan istikrarsızlık alanlarından birinin kalıcılaştırılmasıdır.

2. Emperyalizm ve Kürt Coğrafyası - Bölünmüşlük Bir Sonuç Değil, Bir Araçtır

Kürt coğrafyasının dört parçaya bölünmüşlüğü (Türkiye, İran, Irak, Suriye), tarihsel bir “talihsizlik” değil; bilinçli ve işlevsel bir emperyalist tasarımın ürünüdür.

Sykes-Picot yalnızca sınır çizmemiştir.

Şunları üretmiştir:

Sürekli kriz hali

Kalıcı egemenlik bağımlılığı

Yerel iktidarların emperyal merkezlere bağlanması

Halklar arası güvensizlik ve parçalanma

Kürtler bu düzende;

Ne tam anlamıyla “ulus” olabilmiş,

Ne de mevcut devletler içinde eşit yurttaşlığa ulaşabilmiştir.

Bu “arada kalmışlık”, emperyalizm için bir zayıflık değil; stratejik bir avantajdır. Çünkü Kürt meselesi, her savaş döneminde,

Bir basınç vanası,

Bir vekâlet gücü rezervi,

Bir meşruiyet üretim aracı olarak kullanılmaktadır.

3. Savaş Rejimi Olarak Kürt Meselesi

Ortadoğu’da savaş, olağanüstü bir durum değildir; yönetim biçimidir.

Kürt meselesi ise bu savaş rejiminin en uzun soluklu aparatlarından biridir.

Şu diyalektik burada belirleyicidir:

Savaş derinleştikçe Kürt meselesi “önem kazanır”;

Barış ihtimali belirdikçe Kürt meselesi “askıya alınır”.

Bu nedenle Kürt halkına sunulan her “çözüm”, şu sınırlar içinde tutulur.

Emperyalist dengeleri bozmayacak,

Bölgesel devletlerin güvenlik mimarisini tehdit etmeyecek,

Kapitalist mülkiyet ilişkilerine dokunmayacak.

Bu sınırların dışına çıkan her hamle,

Ya askeri olarak ezilir,

Ya siyasi olarak tasfiye edilir,

Ya da içeriden çürütülür.

4. Ulusal Hareket, Emperyalizm ve Sınır

Burada zor ama kaçınılmaz bir tespit yapmak zorundayız.

Kürt ulusal hareketlerinin tarihsel seyri, emperyalizmle mesafesini belirleyemediği ölçüde ilerleyememiştir.

Bu şu anlama gelmez.

“Kürt hareketleri bilinçli olarak emperyalizmin aracı olmuştur.”

Ama şu anlama gelir.

Emperyalist sistem, Kürt hareketlerini kendi kriz anlarında esnek bir şekilde kullanabilmiştir.

Bu kullanım biçimleri.

Askeri müttefiklik

Siyasi meşrulaştırma

Bölgesel rakiplere karşı koz

İç savaşların derinleştirilmesi

şeklinde tezahür etmiştir.

Buradaki temel sorun, ulusal kurtuluş perspektifinin sınıfsal ve anti-emperyalist bir kopuşa dayanmamasıdır. Ulusal talepler, sınıfsal çelişkilerden koparıldığında, kaçınılmaz olarak yeni bağımlılık ilişkileri üretir.

5. Sonuç Yerine - Çözüm Nerede Değil?

Bu bölümü şu bilinçle açıklıyoruz:

Çözüm, emperyalist merkezlerde değildir.

Çözüm, bölgesel gerici devletlerin “reform” vaadinde değildir.

Çözüm, etnik kimliğin tek başına yüceltilmesinde değildir.

Çözüm, Ortadoğu halklarının ortak anti-emperyalist, sınıfsal ve devrimci bir hatta buluşmasındadır.

Kürt meselesi ancak bu hattın içinde özgürleşebilir, aksi halde sürekli yeniden üretilecektir.

***

[DEĞERLENDİRME / YANIT]

NİYETLERİN DEĞİL NESNEL İŞLEVİN ANALİZİ: KÜRT HAREKETLERİ, EMPERYALİZM VE SINIF TUTUMU | MAHMUT BOYUNEĞMEZ

Erdoğan Ateşin’in metni, genel hatlarıyla anti-emperyalist tonda görünen, meseleyi burjuva-liberal kimlik siyasetinin ötesine geçerek tarihsel ve bölgesel ölçekte ele almaya çalışan bir yapıya sahip. Ancak, Marksist teori ışığında bakıldığında, Ateşin’in analizinde kritik ideolojik/teorik eksikler, yöntemsel kaçamaklar ve sınırına dayanıp geri çekildiği noktalar göze çarpıyor.

Metni şu temel başlıklar altında değerlendirebiliriz:

1. Doğru Başlangıç, Yetersiz Somutlaşma: "Sınıfsal Çözülme" Diyor Ama Sınıf Siyasetini Somutlamıyor

  • Ateşin'in Tespiti: Kürt meselesinin salt bir "kimlik tanınması" olmadığını, kapitalist modernite ve emperyalist paylaşımın bir ürünü olduğunu belirtiyor. Ulusal taleplerin sınıfsal çelişkilerden koparıldığında yeni bağımlılıklar ürettiğini ifade ediyor.
  • Marksist Eleştiri:
    • Ateşin, sorunu "tarihsel-sınıfsal" olarak tanımlasa da Kürt coğrafyasındaki sınıfsal katmanlaşmayı ve Kürt burjuvazisini / egemen sınıflarını tamamen denklemin dışında tutuyor.
    • Sınıf tahlili yalnızca dışsal bir etken (emperyalizm ve bölgesel devletler) üzerinden yürütülüyor. Oysa Marksist bir analiz, Kürt toplumu içindeki ağalık/aşiret kalıntılarını, petrol zenginlerini, komprador burjuvaziyi ve bunların emperyalizmle kurduğu organik bağı açığa çıkarmak zorundadır.
    • "Sınıfsal kopuş" derken ne kastedildiği muğlaktır. İşçi sınıfının öncülüğü, üretim araçlarının kamusal mülkiyeti, sosyalist/emekçi iktidarı perspektifi açıkça konulmamakta, soyut bir "sınıfsal vurgu" ile yetinilmektedir.

2. Ulusal Hareketlere "Politeizm" ve Günah Çıkarma Esnekliği: "Kullanıldılar" Söyleminin Aşılması Gerekliliği

  • Ateşin'in Tespiti: “Bu şu anlama gelmez: 'Kürt hareketleri bilinçli olarak emperyalizmin aracı olmuştur.' Ama şu anlama gelir: Emperyalist sistem bu hareketleri esnek biçimde kullanabilmiştir.”
  • Marksist Eleştiri:
    • Ateşin burada tipik bir çekingenlik göstermekte, nesnel gerçeklikle yüzleşmekten kaçınmaktadır.
    • Bir siyasal hareketin niteliği "niyetleri" ile değil, içinde yer aldığı askeri-politik ittifaklar, aldığı lojistik/istihbarat desteği ve hizmet ettiği nesnel sonuçlar ile belirlenir.
    • ABD ve İsrail'in askeri/istihbarat üssü haline gelen, emperyalist bombardımanların karadaki gücü olmayı kabul eden, Pentagon yetkilileriyle ortak harekât planlayan örgütleri hâlâ "bilinçsizce araçsallaştırılan masum yapılar" gibi sunmak Marksist perspektifle bağdaşmaz.
    • Buradaki durum basit bir "kullanılma" veya "mesafe koyamama" sorunu değildir; emperyalist sistemle kurulan doğrudan sınıfsal ve askeri ortaklıktır. Ateşin, ulusal harekete "konduramama" refleksinden sıyrılamamıştır.

3. UKKTH ve Ulusal Sınırlar Konusunda İdeolojik Yalpalamalar

  • Ateşin'in Tespiti: Kürtlerin ne tam ulus olabildiğini ne eşit yurttaşlığa ulaşabildiğini söyleyerek "arada kalmışlık" tespiti yapıyor ve çözümün etnik kimliğin yüceltilmesinde olmadığını vurguluyor.
  • Marksist Eleştiri:
    • Ateşin, kimlikçiliği eleştirir gibi görünse de Ulusların Kaderini Tayin Hakkı'nın (UKKTH) günümüz emperyalizm çağındaki gerici işlevini teşhir etmekten kaçınmaktadır.
    • UKKTH ilkesi günümüz koşullarında anti-emperyalist niteliğini kaybetmiş; etnik mikro-milliyetçiliklerin, Ortadoğu'nun parçalanmasının ve emperyalizmin yeni korumalıklar (protektora) kurmasının kılıfı haline gelmiştir.
    • Ateşin, "çözüm etnik kimliğin tek başına yüceltilmesinde değildir" derken açıkça UKKTH'nin tamamen terk edilmesi gerektiğini söyleyemiyor. Etnik temelli ayrışma yerine sınırları ve etnisiteleri reddeden bağımsız devrimci sınıf hattını (Devrimci Bozgunculuk ve Emekçi İktidarı) net bir teorik ilke olarak vaaz edemiyor.

4. Bölgesel Savaş ve Devlet Tutumunda Muğlaklık

  • Ateşin'in Tespiti: Bölgesel devletlerin "savaş rejimi" uyguladığını, emperyalizmin bu krizleri beslediğini ifade ediyor.
  • Marksist Eleştiri:
    • Ateşin, emperyalizm ile bölgesel kapitalist devletler (İran) arasındaki ilişkiyi koyarken, bu devlete karşı proletaryanın alması gereken bağımsız devrimci tutumu (Leninist devrimci bozgunculuk) es geçmektedir.
    • Ne emperyalist müdahalelere ve onların yerel piyonlarına alan açılmalı ne de bölgesel burjuva-gerici devletlerin bekası arkasında saf tutulmalıdır. Ateşin, savaşa karşı "Ne emperyalizm/taşeronlar ne de gerici burjuva devletler; çözüm Sosyalist Emekçi İktidarıdır" formulasyonunu cesaretle koyamamaktadır.

Nesnel Gerçekleri Hatırlatma:

1. Olgusal / Maddi Gerçeklik

Kürt hareketlerinin emperyalist devletlerle askeri-politik ilişkileri soyut birer iddia veya ideolojik bir yakıştırma değil; taraf olan devletlerin ve örgütlerin kendi resmi açıklamalarıyla, bütçe belgeleriyle ve saha uygulamalarıyla sabittir:

  • Pentagon Bütçesi ve Resmi Ortaklık: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Suriye Demokratik Güçleri (SDG/YPG) için her yıl ABD Kongresi’nden yüz milyonlarca dolarlık doğrudan fon (Train and Equip / Eğit-Donat) talep etmekte ve bu bütçe onaylanmaktadır. Saha operasyonlarında ortak karargâhlar kurulmakta, ABD hava kuvvetlerinin desteğiyle karada ortak harekâtlar düzenlenmektedir.
  • Askeri/İstihbarat Üsleri: Kuzeydoğu Suriye'de (Rümeylan, Ömer Petrol Sahası, Haseke vb.) ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (Erbil) sınırlarında yer alan ABD askeri üsleri, bu örgütlerin denetimindeki sahalarda varlığını sürdürmektedir.
  • İsrail ve Bölgesel İstihbarat İlişkileri: İsrail devlet aklı, 1960’lardaki "Çevre Stratejisi"nden (Peripheral Doctrine) bu yana bölgedeki Kürt yapılarıyla (ikmal, eğitim, petrol ticareti ve istihbarat alanlarında) doğrudan ilişkiler yürütmektedir. Son dönemde de Doğu Kürdistan (İran Kürdistanı) kökenli örgütlerin İsrail ve ABD istihbarat ağıyla kurduğu temaslar uluslararası analize ve raporlara sıkça yansımaktadır.

2. Marksist Açıdan Neden "Araçsallaştırma" Söylemi Yetersizdir?

Marksizm, siyasal aktörleri ve yapıları niyetlerine, söylemlerine, romantik ideallerine veya kendi kendilerini nasıl tanımladıklarına göre değil; içinde yer aldıkları nesnel sınıfsal ilişkilere ve hizmet ettikleri askeri-politik sonuçlara göre değerlendirir.

  • "Niyet" Değil, "Nesnel İşlev": Bir yapının "Biz halkımızın özgürlüğü için savaşıyoruz" demesi veya kendi kadrolarının buna samimiyetle inanması, o hareketin niteliğini belirlemez. Eğer bir güç, küresel finans-kapitalin ve emperyalist orduların bölgesel stratejisinde karadaki piyonu / korumalığı haline gelmişse, nesnel konumlanışı emperyalist savaş aygıtının bir parçası olmasıdır.
  • Bilinçli Sınıfsal/Siyasal Tercih: ABD ordusuyla protokol imzalayan, stratejik hammadde (petrol) sahalarını emperyalist sermaye ile ortak kontrol eden ve Pentagon'dan maaş/silah alan yapıları "saf, kandırılmış, ne yaptığını bilmeyen araçlar" olarak sunmak, aktörlerin siyasi sorumluluğunu gizlemektir. Bu yapılar birer edilgen nesne değil; emperyalizmle ittifak kurmayı kendi bekaları ve iktidarları için "stratejik bir zorunluluk" olarak seçmiş burjuva/küçük-burjuva önderliklerdir.

3. "Gevşek/Oportünist" Yaklaşımın Zaafı

Eğer bir analist/yazar bu ilişkiyi sadece "Talihsiz bir kaza", "Emperyalizmin esnek kullanımı" veya "Bilinçsiz bir araçsallaşma" olarak tanımlıyorsa, burada şu iki ihtimalden biri geçerlidir:

  1. Küçük-Burjuva İdealizmi: Siyasette "niyetleri" belirleyici sanmak ve sınıf mücadelesinin acımasız yasalarından kaçarak ulusal harekete toz konduramamak.
  2. Kavramsal / İdeolojik Kaçamak: Emperyalist işgal ve parçalama siyasetine doğrudan entegre olmuş yapıları açıkça teşhir etmekten çekinmek; böylece hem "anti-emperyalist" görünüp hem de "kimlikçi" çevrelerle teorik ve politik bağları koparmama fırsatçılığı (oportünizm).

Özetle

Bir hareket emperyalizmin lojistiğini, silahını, istihbaratını ve hava korumasını alıp onun stratejik planına ortak oluyorsa, o hareket artık "kandırılan bir mağdur" değil; emperyalist saldırı düzeneğinin doğrudan bir unsurudur. Bunu dolandırmadan ifade etmek, devrimci sınıf siyasetinin ilk şartıdır.

4 Ağustos 2026 Salı

Lenin'i Tekrarlamak mı, Lenin Gibi Düşünmek mi? Bir Tartışmanın Sonu

 Mahmut Boyuneğmez

Giriş

Bu yazı, kişisel bir polemiği sürdürmek amacıyla değil, yürütülen tartışmanın teorik sonuçlarını ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır. Tartışma boyunca farklı başlıklar altında dile getirilen itirazlar, aslında tek bir temel soruda düğümlenmektedir: Marksizm-Leninizm, değişen tarihsel gerçekliğin devrimci çözümlemesi midir; yoksa geçmişte formüle edilmiş siyasal sonuçların değişmez biçimde tekrar edilmesinden mi ibarettir?

Bu nedenle aşağıdaki değerlendirmeler, tek tek cümlelere verilmiş cevaplar olmaktan çok, iki farklı Marksizm anlayışı arasındaki ayrımı görünür kılmayı amaçlamaktadır. Bir tarafta, tarihsel koşulları değişse bile siyasal formülleri değişmeyen, Lenin'in belirli metinlerini tarihüstü doğrular olarak okuyan skolastik yaklaşım bulunmaktadır. Diğer tarafta ise Marksizm-Leninizm'i, kapitalizmin değişen hareket yasalarını çözümleyerek kendi siyasal sonuçlarını sürekli yeniden üreten yaşayan devrimci teori olarak kavrayan yaklaşım yer almaktadır.

Bizim savunduğumuz ikinci çizgidir. Çünkü Marksizm'in bilimselliği, belirli sonuçların ezberlenmesinde değil, o sonuçları üreten maddi gerçekliği çözümleme yeteneğinde yatar. Lenin'in en büyük katkılarından biri de hazır cevaplar bırakmış olması değil, somut durumun somut tahlilini devrimci siyasetin vazgeçilmez ilkesi haline getirmiş olmasıdır. Bugün Lenin'e bağlılık, onun yüz yıl önce ulaştığı sonuçları tekrar etmekle değil; aynı bilimsel cesaret ve aynı diyalektik kavrayışla 21. yüzyıl kapitalizmini çözümleyebilmekle mümkündür.

Bu nedenle bu yazının amacı, yalnızca belirli siyasal başlıklarda farklı sonuçlara ulaştığımızı göstermek değildir. Asıl amaç, bu farklı sonuçların hangi teorik zeminden doğduğunu açıklamaktır. Çünkü tartışmanın gerçek konusu İran değildir; yalnızca Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) da değildir. Tartışmanın gerçek konusu, Marksizm-Leninizm'in yaşayan devrimci teori olarak mı, yoksa tarihsel bağlamından koparılmış değişmez formüller bütünü olarak mı anlaşıldığıdır.

Aşağıdaki değerlendirmeler bu nedenle yalnızca belirli bir polemiğin cevabı değil; aynı zamanda Marksizm-Leninizm'in ufkuna, diyalektik materyalist gerçeklik anlayışına ve günümüz kapitalizmi karşısındaki devrimci görevlere ilişkin genel bir teorik çerçeve sunma iddiası taşımaktadır.

Bir Tartışmanın Sonuna Dair: Skolastizm mi, Devrimci Teori mi?

Bu tartışma artık belirli bir kişiyle polemik olmaktan çıkmıştır. Asıl mesele, Marksizm-Leninizm'in nasıl okunacağıdır. Temel sorun, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığına yapılan biçimsel vurguların arkasına gizlenerek Marksizm-Leninizm’in devrimci nirengi noktalarının burjuva devletçiliği, teokratik kapitalizm veya şabloncu bir reformizm adına tasfiye edilmeye çalışılması ya da aşındırılmasıdır.

Sorulması gereken soru şudur: Lenin'i gerçekten anlamak mı gerekiyor, yoksa onun yüz yıl önce kullandığı taktikleri tarihsel bağlamından koparıp ezbere tekrar etmek mi? Bizim ayrıldığımız nokta tam da buradadır.

Leninizm hiçbir zaman kutsal metinlerin tekrarı olmadı. Marksizm-Leninizm, hazır reçeteler bütünü değil; tarihsel gerçekliği hareketi içinde kavrayan devrimci bir teoridir. Lenin'in sürekli tekrarladığı "somut durumun somut tahlili" ilkesi, geçmiş formülleri koruma çağrısı değil; onların hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığını kavrayıp değişen koşullar altında yeniden üretme zorunluluğudur.

Tam da bu nedenle, bugün Lenin'i gerçekten takip etmek isteyenlerin görevi Lenin'in 1914 veya 1916'daki cümlelerini tekrarlamak değil; onun “diyalektik yöntemini” değil, diyalektik gerçeklik anlayışını ve gerçekliğe diyalektik yönelimini bugünün kapitalizmi zemininde yeniden üretmektir. Ne var ki tartışma boyunca karşı karşıya kaldığımız yaklaşım bunun tam tersidir. Her tarihsel olguya, yüz yıl önce yazılmış birkaç pasajla cevap vermeye çalışan, diyalektiği olayların üzerine uygulanacak bir "analiz tekniği"/yöntem sanan, kavramları tarih üstü ilkelere dönüştüren bir anlayış... Bu, Leninizm değil; Leninizm'in skolastikleştirilmesidir.

Diyalektik Bir Yöntem Değil, Gerçekliğin Hareketidir

Tartışmanın en temel teorik ayrımı burada ortaya çıkmaktadır. Karşı taraf sürekli "diyalektik yöntem"den söz etmektedir. Oysa Marksizm'de zihinden bağımsız işleyen olguların üzerine dışarıdan bir şablon gibi yapıştırılacak harici bir "diyalektik yöntem" yoktur.

Diyalektik, maddi gerçekliğin kendi hareketidir. Toplumsal süreçlerin, çelişkilerin, dönüşümlerin, eşitsiz gelişimin, tarihsel oluşun nesnel mantığıdır. Marksist teori bu hareketi keşfetmeye çalışır; ona dışarıdan yöntem uygulamaz. Diyalektik, araştırmacının zihninde bulunan bir "analiz tekniği" değildir. Diyalektik, araştırmanın konusu olan nesnel gerçekliğin hareket nitelikleri ve örüntüleridir. Marksist teori bu hareketi zihinde yeniden üretmeye, kavramsal olarak soyutlamaya çalışır; gerçekliğe dışarıdan bir yöntem dayatmaz. Diyalektiği zihinsel bir teknik haline getirmek, onu gerçekliğin nesnel hareketinden koparıp yalnızca öznenin kullandığı biçimsel bir analiz aracına indirgemektir. Oysa Marx'ın yaptığı şey, yöntemi gerçekliğe uygulamak değil; gerçekliğin kendi hareket mantığını teorik olarak yeniden kurmaktır.

Dolayısıyla diyalektik, "bir yandan şu, öte yandan bu, işte çelişkiler" diyerek bütün karşıtlıkları yan yana sıralamak veya burjuva devletlerin savaşlarında taraflardan birini "daha az kötü" olarak seçip (bu “sahte ikilem”den birini seçip) desteklemek için başvurulan bir eklektisizm değildir.

Eklektisizm diyalektik değildir. Biçimsel mantığı "karmaşıklık" görüntüsü altında tekrar etmek de diyalektik değildir. Gerçek diyalektik, karşıtlıklar ile çelişkilerin gelişme yönünü, başlıca karşıtlık/çelişkiyi ve tarihsel eğilimi kavramaktır.

Bugün İran'da temel karşıtlık/çelişki nedir? ABD ile İran devleti arasındaki diplomatik gerilim mi? Yoksa İran işçi sınıfı ile teokratik-kapitalist egemenlik arasındaki karşıtlık mı? İran devleti, mollaların ve Pasdaran (Devrim Muhafızları) sermayesinin yönetiminde bir egemenlik ve sömürü aygıtıdır. Dolayısıyla temel karşıtlık/çelişki teokratik-kapitalist sömürü düzeni ile emekçi kitleler arasındadır. Sorunun cevabı, bütün siyasal sonuçları belirlemektedir.

Lenin'i Ezberlemek Başka, Lenin Gibi Düşünmek Başkadır (UKKTH ve Emperyalizm Çağı)

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) konusundaki tartışma da aynı metodolojik sorunu açığa çıkarmaktadır. Lenin, UKKTH'yi tarih üstü, sınıflar üstü bir liberal insan hakkı kılıfında savunmadı. Onu, Çarlık İmparatorluğu'nun "halklar hapishanesi" niteliğini parçalayacak, ezen ulus şovenizmini kıracak ve proletaryanın gönüllü birliğini kolaylaştıracak tarihsel bir siyasal araç olarak kullandı. Yani amaç hiçbir zaman yeni burjuva devletler üretmek veya etno-milliyetçi ayrışmaları derinleştirmek değildi. Amaç işçi sınıfının güvenini ve birliğini sağlamaktı.

Bugün ise tarihsel koşullar köklü biçimde değişmiştir. Emperyalizm artık ulus-devletleri kuran değil, gerektiğinde onları parçalayarak yöneten, balkanlaştıran bir sistem haline gelmiştir. Ulusal ayrılık hareketlerinin önemli bir bölümü artık kapitalizmi aşan devrimci dinamikler üretmemekte; tersine doğrudan emperyalist odakların lojistik ve finansal desteğiyle emperyalist jeopolitiğin yeniden düzenlenmesinde işlev görmektedir.

Dolayısıyla yüz yıl önce devrimci bir taktik olan bir ilkenin, bugün aynı içerikle savunulması Leninizm değil, dogmatizmdir. Lenin'in yaptığı taktik üretmekti. Bugün yapılması gereken de budur. Taktiği kutsallaştırmak ya da burjuva egemenlik sınırlarının bekçiliğine soyunmak değil.

Neden 1916 Farklıydı, Neden 2026 Farklıdır?

Tam da burada tartışmanın düğüm noktası ortaya çıkmaktadır. Lenin'in 1914-1916 yıllarında geliştirdiği UKKTH yaklaşımını anlamak için yalnızca ne söylediğine değil, hangi tarihsel maddi koşullar içinde söylediğine bakmak gerekir. Marksizm'in temel ilkesi budur. Bir ilkenin doğruluğu, onu doğuran tarihsel-toplumsal ilişkilerden bağımsız değildir. Aynı formül, farklı üretim ilişkileri ve farklı dünya sistemi içinde aynı siyasal sonucu üretmeyebilir.

1916'nın dünyası ile 2026'nın dünyası aynı dünya değildir. Lenin'in yaşadığı çağ, finans kapitalin dünya ölçeğinde yeni egemen hâle geldiği fakat ulusal kapitalist pazarların ve ulus-devlet oluşum süreçlerinin hâlâ tarihsel olarak ilerici bazı işlevler taşıdığı bir dönemdi. Çarlık, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi çok uluslu imparatorlukların çözülmesi, feodal-haraççı kalıntıların tasfiyesi ve kapitalist gelişmenin önünün açılması belirli tarihsel anlamlar taşıyordu. UKKTH, bu koşullar altında öncelikle ezen ulus şovenizmini parçalamaya ve işçi sınıfının gönüllü birliğini kurmaya hizmet eden devrimci bir siyasal manivela işlevi görüyordu.

Bugün ise dünya kapitalizmi niteliksel olarak başka bir evreye ulaşmıştır. Finans kapital yalnızca ulusal sermayelerin birleşmesi değildir; küresel ölçekte bütünleşmiş üretim ve dolaşım ağlarının egemenliğidir. Üretim artık tek tek ulusal ekonomiler içinde gerçekleşmemekte; küresel üretim zincirleri boyunca parçalanmış, çok uluslu şirketler tarafından organize edilen bütünleşik bir sermaye sistemi içinde yürütülmektedir. Sermaye dolaşımı, enerji hatları, lojistik ağlar, dijital altyapılar ve finans piyasaları ulusal sınırları büyük ölçüde aşmış durumdadır.

Bu nedenle bugün kurulan yeni küçük devletler, Lenin dönemindeki gibi bağımsız ulusal kapitalist gelişmenin araçları olmamaktadır. Tersine, daha kuruluş aşamasından itibaren IMF'nin, Dünya Bankası'nın, NATO'nun, ABD'nin, AB'nin veya bölgesel güçlerin askerî, mali ve diplomatik vesayeti altında şekillenmektedir. Egemenlik görünüşte ulusaldır; fakat ekonomik, askerî ve siyasal bağımlılık çok daha derindir. Dolayısıyla birçok ayrılıkçı süreç, ulusal kurtuluştan çok emperyalist yeniden yapılandırmanın halkası haline gelmektedir.

Yakın tarih bunun sayısız örneğini üretmiştir. Yugoslavya'nın çözülmesi, sosyalist federasyonun yerini emperyalizme bağımlı küçük kapitalist devletlerin almasıyla sonuçlanmıştır. Kosova, uluslararası askerî vesayet altında şekillenmiş ve uzun yıllar NATO varlığıyla ayakta kalmıştır. Güney Sudan, bağımsızlığını kazandıktan sonra istikrarlı bir ulusal kalkınma rotasına değil, iç savaşlara, dış müdahalelere ve uluslararası bağımlılık ilişkilerine sürüklenmiştir. Irak Kürdistanı ise ekonomik olarak petrol tekellerine, askerî olarak ABD desteğine ve bölgesel güç dengelerine bağımlı bir yapı olarak gelişmiştir. Irak Kürdistanı örneği ulusal kazanımların dahi kapitalist dünya sistemi içinde otomatik olarak emekçi sınıfların bağımsız egemenliğine dönüşmediğini göstermektedir; ekonomik bağımlılık, petrol gelirleri üzerindeki sınıfsal ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri bu yapının sınırlarını belirlemektedir. Bu örneklerin her biri kendi tarihsel özgünlüğüne sahip olsa da ortak eğilim aynıdır: Yeni siyasal sınırlar, emekçi sınıfların gerçek egemenliğini değil, küresel kapitalizmin yeni bağımlılık biçimlerini üretmiştir.

Tam da bu nedenle bugün Lenin'in yaklaşımına sadık kalmak, onun 1916'daki sonucunu mekanik biçimde tekrar etmek değildir. Lenin'in yaptığı şey, somut tarihsel gerçekliği çözümleyerek devrimci taktik üretmekti. Eğer bugün için tarihsel-toplumsal çözümleme yapıyorsak, ulaştığımız sonuçların da farklı olması son derece doğaldır. Çünkü değişen gerçeklik karşısında değişmeyen taktik, devrimci teori değil, dogmadır. Marksizm'in sadakati metinlere değil, maddi gerçekliğe yöneliktir.

Dolayısıyla bugün UKKTH'nin Lenin dönemindeki stratejik işlevini yitirdiğini söylemek Lenin'den kopmak değil; tam tersine Lenin'in “somut durumun somut tahlili” ilkesini bugünün kapitalizmine uygulamaktır. Asıl dogmatizm, 1916'nın siyasal taktiklerini 2026'nın dünya sistemi içinde hiçbir tarihsel dönüşüm yaşanmamış gibi tekrar etmektir. Bu, Leninizm'i geliştirmek değil, onu skolastik bir dogmaya dönüştürmektir.

Güncellemek Revizyonizm Değildir

Burada sıkça yapılan bir suçlama vardır: "Siz Lenin'i değiştiriyorsunuz."

Hayır. Biz Lenin'i değiştirmiyoruz. Biz Lenin'in yaptığı şeyi yapıyoruz. Lenin de Marx'ın bütün formüllerini mekanik biçimde tekrar etmedi. Marx'ın çözümlemelerini emperyalizm çağının gerçekliği içinde yeniden geliştirdi. Emperyalizm teorisini kurdu. Parti teorisini geliştirdi. Devlet teorisini derinleştirdi. Ulusal sorunu yeniden ele aldı.

Nasıl ki Lenin, Marx'ın 1848 Avrupa'sına ilişkin çözümlemelerini olduğu gibi tekrar etmedi; emperyalizm çağının yeni gerçekliğinden hareketle parti teorisini, devlet teorisini ve ulusal sorun çözümlemelerini geliştirdiyse, bugün de aynı yaklaşım geçerlidir. Lenin'i gerçekten izlemek, onun ulaştığı sonuçları değil, sonuçlara ulaşırken kullandığı devrimci düşünme tarzını sürdürmektir. Leninizm'in özü sonuçlarda değil, diyalektik yaklaşıma ve tarihsel materyalizme sadakattedir.

Eğer Lenin, Marx'ı sadece tekrar etseydi, Leninizm diye bir şey ortaya çıkmazdı. Bugün de görev aynıdır. Lenin'i tekrar etmek değil; Leninist düşünmektir. Marksizm yaşayan bir teoridir. Yaşayan teori ise sürekli somut gerçeklik tarafından sınanır.

Revizyonizm, Marksizm'in devrimci özünü tarihsel gelişme adına tasfiye etmektir; onu burjuva düzeniyle uzlaştırmaktır. Oysa değişen üretim ilişkilerini, sermayenin yeni örgütlenme biçimlerini ve emperyalizmin dönüşümünü çözümleyerek devrimci stratejiyi yeniden üretmek revizyonizm değil, tarihsel materyalizmin ve Marksizm’in zorunlu sonucudur. Değişen dünyada değişmeyen tek şey eski formüller olursa, korunmuş olan Marksizm değil, yalnızca onun sözcükleridir.

Bugünün Görevi Yeni Burjuva Devletler Değil, Sosyalist İktidardır

Bu nedenle bugün temel ayrım uluslar arasında değildir. Temel ayrım sınıflar arasındadır. Kapitalizmin güncel yapısı, işçi sınıfını etnik, dinsel ve ulusal kimlikler üzerinden parçalayarak yönetmektedir. Dolayısıyla devrimci stratejinin görevi bu parçalanmayı yeniden üretmek değil, aşmaktır.

Kürt işçisinin de, Fars işçisinin de, Arap işçisinin de, Türk işçisinin de tarihsel çıkarı yeni burjuva devletlerin kurulması veya teokratik-kapitalist sınırların korunması değildir. Onların ortak çıkarı sermaye düzeninin ortadan kaldırılmasıdır.

Bugün "kendi kaderini tayin" sorunu da yeniden tanımlanmalıdır. Gerçek kader tayini, emperyalizmin güdümünde yeni bayraklar dikmek değildir. Gerçek kader tayini, anadilde eğitim ve tam siyasal eşitliği de kapsayacak biçimde, üretim araçları üzerinde işçi sınıfının egemenliğini kurmaktır. İşçi sınıfı kendi kaderini ancak sermayeyi mülksüzleştirerek tayin edebilir.

İran Tartışmasının Özeti: Bağımsız Sınıf Hattı ve Devrimci Bozgunculuk

Bu nedenle İran konusunda da iki gerici kamp arasında tercih yapmayı ve teokratik sermaye düzenini "vatan savunması" adı altında meşrulaştırmayı reddediyoruz.

  • Ne ABD-İsrail emperyalizminin yanında...
  • Ne İran teokratik kapitalist devletinin yanında...

Biz yalnızca İran işçi sınıfının, kadınlarının, gençliğinin ve ezilen emekçi halklarının bağımsız devrimci hattının yanındayız.

  • Devletlerden değil... Sınıflardan yanayız.
  • Bayraklardan değil... Emekten yanayız.
  • Burjuva egemenliklerden değil... İşçi iktidarından yanayız.

Bu nedenle "İran devletinin savunma hakkı" söylemi de, emperyalizmin bombardıman siyaseti de aynı anda reddedilmelidir. Devrimci bozgunculuk tutumu; emperyalizme karşı dururken teokratik devletin arkasında kenetlenmek değil, teokrasiyi de devirecek olan bağımsız proletarya iktidarı hattını güçlendirmektir. Marksizm-Leninizm'in bağımsız sınıf çizgisi tam da budur.

Son Söz

Bu tartışmada ortaya çıkan temel ayrım, tek tek savaşlara, devletlere veya ulusal sorunlara ilişkin değildir. Temel ayrım şudur: Bir taraf Marksizm-Leninizm'i tarih boyunca değişmeden kalan formüller bütünü ve burjuva-devletçi bir uzlaşma aracı olarak okumaktadır. Biz ise onu, değişen kapitalist gerçekliğin içinde sürekli yeniden üretilmesi gereken yaşayan devrimci teori olarak görüyoruz.

Lenin'in en büyük mirası belirli cümleler değil; düşünme biçimidir. Bugün ona sadakat, 1916'nın sonuçlarını ezberlemekle değil, 21. yüzyıl kapitalizmini aynı devrimci cesaret ve aynı bilimsel titizlikle çözümleyebilmekle mümkündür.

Dolayısıyla bugün asıl soru şudur: Lenin’i tekrar mı edeceğiz; yoksa Lenin gibi düşünüp onu geliştirmeye devam mı edeceğiz? Bizim cevabımız nettir. Çünkü Marksizm, geçmişi muhafaza etme öğretisi değil; geleceği kurma teorisidir. Bugün Lenin'i tekrarlamak kolaydır; zor olan Lenin'in gösterdiği devrimci cesaretle bugünün kapitalizmini yeniden çözümlemektir. Devrimci sadakat, geçmişin sonuçlarını ezberlemek değil, geçmişin teorik ufkunu/yönelimini geleceğe taşımaktır.

Ve bugün Lenin'i gerçekten savunmanın yolu, onu skolastik ezberlerin içine hapsetmek değil; onun devrimci yaklaşımını çağımızın gerçekliği içinde yeniden üretmektir. Bu nedenle bizim için mesele, Lenin'in cümlelerini tekrarlamak değil, onun devrimci ufkunu sürdürmektir. Marksizm-Leninizm ancak böyle canlı kalabilir; aksi halde dogmaya dönüşür. Dogma ise devrimin değil, statükonun hizmetine girer.

Marksizm’in büyük temsilcileri, kendilerinden önceki teorisyenleri mekanik biçimde tekrar ederek değil, onların açtığı teorik ufku yeni tarihsel koşullar içinde geliştirerek ilerlemişlerdir. Marx, Hegel'i tekrar etmedi. Lenin, Marx'ı tekrar etmedi. Gramsci, Lenin'i tekrar etmedi. Tarihsel materyalizm ve Marksizm, geçmişin sonuçlarını muhafaza ederek değil; değişen gerçekliği yeniden çözümleyerek ilerledi. Bugün bizim görevimiz de budur. Eğer Marksizm yalnızca klasik metinlerin tekrarına indirgenirse, devrimci teori olmaktan çıkar; tarihsel bir inanç sistemine dönüşür.

Bizim ölçümüz hiçbir zaman Lenin'in hangi cümleyi kurduğu olmayacaktır. Ölçümüz, Lenin'in bağlı kaldığı bilimsel ilkenin kendisidir: Somut gerçeklik değiştiğinde teori de kendi kavramlarını yeniden üretmek zorundadır. Marksizm'in sadakati metinlere değil, tarihe; otoritelere değil, maddi gerçekliğedir.

Bu nedenle tartışmanın sonunda savunduğumuz çizgi değişmemektedir: Bağımsız proletarya siyaseti, enternasyonalizm, emperyalizme ve tüm burjuva devletlere karşı tavizsiz mücadele ve nihayet tek gerçek "kendi kaderini tayin" biçimi olarak işçi sınıfının sosyalist iktidarı. Bu, Lenin'i inkâr etmek değil; onu tarihsel misyonuna uygun biçimde sürdürmektir.

Bu yazı Salim Diyap'la olan bir tartışmanın bizim açımızdan son değerlendirmesidir. Diyap'ın ve bizim değerlendirme/eleştirilerimizi şu adreste okuyabilirsiniz:

https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/08/iran-kurt-hareketi-ve-savas-devrimci-sinif-tavri-ne-olmali.html

2 Ağustos 2026 Pazar

İran, Kürt Hareketi ve Savaş: Devrimci Sınıf Tavrı Ne Olmalı?

 MAR

Salim Diyap’ın Metnine Devrimci Sınıf Eleştirisi (Savaş, Devlet ve UKKTH) | Mahmut Boyuneğmez

1. "Savaşa Karşı Devrimci Sınıf Tavrı" ve İki Burjuva Kutba Karşı Tutum Eksikliği

Metindeki Doğru: Diyap, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısının bir "demokrasi veya özgürlük operasyonu" olmadığını; enerji kaynaklarını yağmalama, ülkeyi parçalama ve siyonist hegemonyayı pekiştirme amacı taşıdığını net bir biçimde koyuyor.

Eksik/Yanlış Yanı (Devletçi Savunmaya Düşme Riski):

  • Metin, emperyalist saldırıyı teşhir ederken kantarı İran molla rejiminin / kapitalist devletinin doğrudan ya da zımnen savunulmasına doğru kaydırma riski taşımaktadır.
  • Marksist-Leninist gelenekte (Lenin’in I. Dünya Savaşı’ndaki "Devrimci Bozgunculuk" tutumunda olduğu gibi), emperyalist bir saldırı karşısında ana hedef sadece dışarıdaki emperyalist güç değil, kendi ülkesindeki sermaye devleti ve egemen sınıfı da kapsayan genel bir sınıf mücadelesidir.
  • İran emekçilerinin görevi, ABD/İsrail emperyalizmine karşı dururken mevcut gerici, sermaye yanlısı ve halkı ezen teokratik İran devletinin arkasında saf tutmak değildir. Doğru tutum; ne emperyalist müdahale/taşeronluk ne de molla rejiminin bekası diyerek, savaşı bir emekçi devrimine dönüştürmek, yani bağımsız bir sınıf hattı örmektir. Diyap’ın metni, İran devletinin meşru müdafaa hakkına fazla odaklanarak İran emekçilerinin kendi egemenlerine karşı yürütmesi gereken sınıf mücadelesini gölgede bırakmaktadır.

2. Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) Tartışması ve Güncel Aşımı

Metindeki Doğru: Diyap, Kürt hareketlerinin bir kısmının ABD ve İsrail ile kurduğu askeri/istihbarat bağlarını "ulusal kurtuluş" olarak sunmasının imkânsızlığını, “Emperyalizmin kucağında ulusal kurtuluş olmaz” tespitiyle mükemmel bir şekilde özetliyor.

Eksik/Yanlış Yanı (UKKTH'nin Tarihsel/Gerici Bir İlkeye Dönüşmesi):

  • Diyap, Kürt örgütlerini eleştirirken sorunu hala geleneksel bir "hakkın kötüye kullanımı" veya "yanlış ittifak seçimi" olarak ele alma eğilimindedir.
  • Oysa emperyalist çağda ve çağdaş kapitalist entegrasyon koşullarında UKKTH, devrimci içeriğini yitirmiş ve çoğu durumda gerici/bölgesel bir bölünme aracına dönüşmüştür.
  • Bir ulusun ayrılıp kendi burjuva devletini kurması, o bölgeye özgürlük değil; ABD, İsrail veya küresel sermaye için yeni bir askeri üs, pazar ve petrol imtiyaz alanı getirmektedir. Günümüzde UKKTH sloganı, etnik milliyetçiliği kışkırtarak bölge emekçilerinin (Kürt, Fars, Arap, Azeri) ortak sınıf bilincini parçalamaktadır.
  • Dolayısıyla eleştiri sadece "bazı örgütlerin tutumuyla" sınırlı kalmamalı; UKKTH’nin kendisinin artık proletarya devrimi önünde gerici bir engel haline geldiği ve terk edilmesi gerektiği teorik olarak ilan edilmelidir.

3. Emekçi İktidarı ve Ortak Mücadele Perspektifinin Muğlaklığı

Metindeki Doğru: Diyap, bütün Kürt halkının bu örgütlerle bir tutulamayacağını, Fars ve Kürt emekçilerinin çıkarlarının ortak olduğunu belirterek şovenist bir tuzağa düşmeyi engelliyor.

Eksik/Yanlış Yanı (Sınıfsal Çözümün Somutlaştırılmaması):

  • Diyap metnin sonunda "İran’ın geleceğini İran halkları belirlemelidir" derken soyut bir "halk" ve "bölge halklarının mücadelesi" kavramına sığınıyor.
  • Marksist analizde "halk" homojen bir kütle değildir; içinde burjuvaziyi ve küçük burjuva unsurları da barındırır. Asıl vurgulanması gereken, İran emekçi sınıfının=emekçi halklarının öncülüğünde kurulacak bir Sosyalist Emekçi İktidarı olmalıdır.
  • Bölgedeki etnik ve mezhepsel boğazlaşmanın, emperyalist kışkırtmaların ve ulusal baskıların tek panzehiri etnik temelde devletçikler kurmak (UKKTH) değil; sınırları ve sınıfları aşan Ortadoğu Sosyalist Federasyonu / Sosyalist İktidar perspektifidir.

Özet:

İran Devleti:

Salim Diyap'ın Yaklaşımı: Emperyalizme karşı toprağını ve güvenlik hattını savunan anti-emperyalist özne konumunda görülüyor.

Devrimci Sınıf Perspektifi: Ne ABD/İsrail emperyalizmi ne de İran Molla Rejimi. İran devleti de sermaye rejimidir; barış ve bağımsızlık devrimci sınıf tutumuyla kazanılır.

UKKTH:

Salim Diyap'ın Yaklaşımı: Hak meşru görülüyor ancak emperyalizmle iş birliği yapılması eleştiriliyor.

Devrimci Sınıf Perspektifi: UKKTH çağımızda anti-emperyalist niteliğini kaybetmiş, etnik parçalanmaya ve taşeronlaşmaya hizmet eden gerici bir ilkedir; terk edilmelidir.

Çözüm / Gelecek:

Salim Diyap'ın Yaklaşımı: "İran halklarının bağımsız ortak mücadelesi ve eşit yurttaşlık."

Devrimci Sınıf Perspektifi: Emekçi iktidarı, sınıf birliği ve etnik/ulusal ayrışmaları aşan anti-kapitalist devrimci tutum.

Sonuç olarak; Salim Diyap'ın yazısı emperyalizmin ve onun yerel piyonlarının maskesini düşürmek bakımından son derece güçlü bir teşhir metnidir. Ancak İran devletine kalkan olmama, savaşa karşı devrimci bozgunculuk/sınıf tavrı koyma ve UKKTH'nin aşılmış/gerici bir ilke olduğunu netleştirme hususlarında Marksist-Leninist bir hat doğrultusunda revize edilmeye ihtiyaç duymaktadır.

EMPERYALİZMİN KUCAĞINDA ULUSAL KURTULUŞ OLMAZ | Salim Diyap

İran bugün sıradan bir iç çatışmayla değil, ABD ve İsrail tarafından yürütülen kapsamlı bir emperyalist saldırıyla karşı karşıyadır. İran’ın askerî tesisleri, ekonomik altyapısı, siyasal düzeni ve toprak bütünlüğü hedef alınmaktadır.

Bu saldırının amacı İran halklarına özgürlük götürmek değildir. Amaç: İran’ı zayıflatmak, mümkünse parçalamak, enerji kaynakları üzerindeki denetimi ele geçirmek ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünün önündeki başlıca engellerden birini ortadan kaldırmaktır.

Savaş yalnızca havadan atılan bombalarla yürütülmüyor. İran’ın iç çelişkileri, etnik farklılıkları ve ulusal sorunları da saldırının araçları hâline getiriliyor. İran sınırındaki bazı Kürt örgütlerine biçilen görev tam olarak budur: ABD ve İsrail’in havadan yürüttüğü saldırıya karadan destek sağlamak, İran güvenlik güçlerini sınır bölgelerinde oyalamak ve ülkenin iç cephesini parçalamak.

Dolayısıyla bugün bazı Kürt örgütlerinin faaliyetleri, yalnızca İran’daki Kürtlerin hakları bağlamında ele alınamaz. Bu örgütlerin kimlerle görüştüğüne, kimlerden destek beklediğine ve hangi savaş planının içinde hareket ettiğine bakmak gerekir.

Çünkü bir siyasal hareketin gerçek niteliği yalnızca kullandığı sloganlarla değil, içinde yer aldığı ittifaklarla ve hizmet ettiği sınıfsal çıkarlarla belirlenir.

İRAN’A SALDIRAN YALNIZCA UÇAKLAR DEĞİLDİR

ABD ve İsrail İran’a karşı çok katmanlı bir savaş yürütmektedir.

Bir taraftan askerî tesisler bombalanıyor.

Bir taraftan ekonomik yaptırımlarla İran halkı yoksullaştırılıyor.

Bir taraftan ülke içindeki toplumsal sorunlar kışkırtılıyor.

Bir taraftan etnik ve mezhepsel farklılıklar silahlı çatışmaya dönüştürülmeye çalışılıyor.

Bir taraftan da İran sınırlarında bulunan muhalif örgütlere askerî ve siyasal roller veriliyor.

Bu savaş biçimi yeni değildir. Emperyalizm, doğrudan işgalin maliyetli olduğu ülkelerde içeride kullanabileceği kuvvetler yaratır. Halkların gerçek sorunlarını kendi çıkarlarına göre biçimlendirir; haklı talepleri askerî müdahalenin aracına dönüştürür.

Irak’ta Şii-Sünni ve Arap-Kürt ayrılıkları kullanıldı.

Libya’da kabile ve bölge çelişkileri silahlandırıldı.

Suriye’de mezhepsel ve etnik farklılıklar ülkeyi parçalamanın aracına çevrildi.

Şimdi İran’da da Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer topluluklar üzerinden benzer bir cephe açılmak isteniyor.

Bu nedenle İran’ın Irak Kürdistanı’nda bulunan silahlı örgütlerin mevzilerine yönelik saldırıları, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaştan ayrı değerlendirilemez. İran yalnızca sınır ötesindeki bir Kürt örgütünü değil, emperyalist saldırının kara bağlantılarından birini etkisizleştirmeye çalışmaktadır.

Sorunun özü budur.

BAZI KÜRT ÖRGÜTLERİ HANGİ CEPHEDE DURUYOR?

Kürt halkının tarih boyunca yaşadığı baskılar gerçektir. Ancak bir halkın uğradığı haksızlıklar, o halk adına hareket ettiğini söyleyen her örgütün siyasetini kendiliğinden doğru ve ilerici hâle getirmez.

Bugün sorulması gereken soru açıktır:

İran sınırında bulunan bazı Kürt örgütleri hangi güçlerle hareket ediyor?

Bu örgütler, İran halklarının bağımsız mücadelesine mi dayanıyor, yoksa ABD ve İsrail’in askerî müdahalesinden mi medet umuyor?

Bazı İranlı Kürt silahlı örgütlerinin ABD’li yetkililerle İran’a karşı gerçekleştirilebilecek askerî operasyonları görüştüğü kamuoyuna yansımıştır. İsrail’in bazı Kürt örgütleriyle İran sınırındaki kentlere yönelik olası harekâtlar üzerinde çalıştığı ve bu örgütlerden istihbarat aldığı da uluslararası basında yer almıştır.

Bazı örgütlerin yöneticileri, ABD öncülüğünde gerçekleştirilebilecek bir kara harekâtına katılmaya hazır olduklarını açıkça ifade etmiştir.

Bu durumda ortada yalnızca “Kürtlerin ulusal hakları” meselesi yoktur. Emperyalist bir saldırıya yerel kuvvet olma meselesi vardır.

ABD ve İsrail İran’ı havadan bombalarken onların açtığı cepheden İran topraklarına girmeye hazırlanan bir örgüt, hangi bayrağı taşırsa taşısın emperyalist saldırının parçası hâline gelir.

Bir hareketin kadrolarının Kürt olması, izlediği siyaseti otomatik olarak bağımsızlıkçı yapmaz.

Bir örgütün adında “özgürlük” kelimesinin bulunması, onu özgürlükçü yapmaz.

Belirleyici olan, hangi güçlerle birlikte hareket ettiği ve yürüttüğü mücadelenin nesnel olarak kime hizmet ettiğidir.

Bugün ABD ve İsrail’in İran’ı parçalama planlarına askerî, siyasal ya da istihbarî destek sağlayan örgütler, İran’daki Kürtlerin bağımsız mücadelesini değil, emperyalizmin bölgesel çıkarlarını güçlendirmektedir.

BÜTÜN KÜRT HALKI AYNI KEFEYE KONULAMAZ

Burada gerekli ayrımı yapmak zorundayız.

Kürt halkıyla bazı Kürt örgütlerinin izlediği siyaset aynı şey değildir. Bütün Kürtleri ABD ve İsrail’le iş birliği yapmakla suçlamak hem gerçek dışı hem de siyasal bakımdan yanlıştır.

Kürt hareketleri tek merkezden yönetilen homojen bir yapı değildir. Emperyalist müdahaleye karşı çıkan Kürtler ve Kürt siyasal güçleri de vardır. ABD ve İsrail’le ilişki kuran örgütlerin tercihleri bütün Kürt halkına mal edilemez.

Eleştirinin hedefi Kürt halkı değil, emperyalist saldırıyla aynı cephede yer alan örgütler olmalıdır.

Çünkü halkların ulusal haklarını savunmakla bu hakları emperyalist saldırının gerekçesine dönüştürmek arasında temel bir ayrım vardır.

İranlı bir Kürt’ün dilini, kültürünü ve eşit yurttaşlık hakkını savunmak meşrudur.

Fakat ABD ve İsrail’in bombaları altında İran topraklarına girmeye hazırlanmak ulusal kurtuluş değildir.

İlki bir halkın hakkıdır.

İkincisi, o hakkın emperyalist savaşın hizmetine verilmesidir.

İRAN’IN SINIR ÖTESİ HAREKÂTI HANGİ KOŞULLARDA GERÇEKLEŞİYOR?

İran’ın Irak Kürdistanı’ndaki bazı silahlı örgütlerin mevzilerine yönelik saldırıları, içinde bulunulan savaş koşullarından koparılarak değerlendirilemez.

Bir ülke emperyalist saldırı altındayken, düşman devletlerle açık ya da örtülü ilişkiler kuran silahlı örgütlerin sınır hattında harekete geçirilmesi doğrudan ulusal güvenlik sorununa dönüşür.

ABD ve İsrail saldırılarıyla eş zamanlı olarak İran sınırındaki silahlı örgütlerin faaliyetlerini artırması, İran açısından sıradan bir muhalefet hareketi olarak görülemez. Burada askerî saldırıyla içerideki ve sınır ötesindeki silahlı hareketlerin birbirini tamamladığı bir savaş düzeni ortaya çıkmaktadır.

Emperyalist saldırıya uğrayan bir devletin, saldırıyla eşgüdümlü hareket eden silahlı yapılanmalara karşı önlem alması kendisini ve ülkesinin toprak bütünlüğünü savunma kapsamındadır.

Bu gerçek görmezden gelinerek İran’ın harekâtı yalnızca “Kürtlere saldırı” şeklinde sunulduğunda asıl saldırgan görünmez hâle getirilmektedir.

İran’ın vurduğu örgütlerin etnik kimliği öne çıkarılmakta; bu örgütlerin ABD ve İsrail’le kurduğu ilişkiler ise örtülmektedir.

Böylece saldırıya uğrayan İran, saldırgan; İran’ı hedef alan emperyalist koalisyon ise Kürtlerin koruyucusu gibi gösterilmektedir.

Bu, emperyalist propaganda düzeninin bilinçli olarak yarattığı bir görüntüdür.

Asıl soru, vurulan örgütlerin hangi halktan olduğu değil, hangi savaşın içinde ve hangi güçlerin yanında konumlandığıdır.

ABD KÜRTLERİN, İSRAİL İSE HALKLARIN DOSTU DEĞİLDİR

ABD’nin Kürt halkının özgürlüğünü savunduğunu iddia etmek, tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz.

ABD’nin Kürtlerle ilişkisi hiçbir zaman ilkesel bir dayanışmaya dayanmadı. Bu ilişki her zaman bölgesel ihtiyaçlara göre kuruldu ve yine bu ihtiyaçlara göre sona erdirildi.

1975’te ABD ve İran, Irak’taki Kürt hareketine verdikleri desteği Cezayir Anlaşması’nın ardından bir gecede kesti. Kürtler devletler arasındaki pazarlığın karşılığı olarak yalnız bırakıldı.

1991’de Irak Kürtleri ayaklanmaya teşvik edildi; ardından Saddam Hüseyin’in saldırıları karşısında kaderlerine terk edildi.

Suriye’de Kürt güçleri IŞİD’e karşı savaşırken “müttefik” ilan edildi. Fakat ABD’nin bölgesel hesapları değiştiğinde Kürtlerin güvenliği başka devletlerle yürütülen pazarlığın konusu hâline getirildi.

İsrail’in bölgedeki halklara yaklaşımı da özgürlük ilkesine değil, kendi güvenliğine ve genişleme siyasetine dayanır. Filistin halkını yerinden eden, topraklarını işgal eden ve sivilleri yıllardır ağır saldırılar altında tutan bir devletin başka bir halkın özgürlüğünü savunduğuna inanmak mümkün değildir.

İsrail yönetiminin bazı Kürt örgütlerine gösterdiği ilgi, Kürtlerin özgürlüğüne duyduğu saygıdan kaynaklanmıyor. İran’ı zayıflatmak, bölmek ve kendi bölgesel üstünlüğünü pekiştirmek için Kürt hareketlerini kullanmak istiyor.

Filistin halkının toprağını, suyunu ve yaşama hakkını tanımayan İsrail, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının savunucusu olamaz.

Ortada bir dayanışma değil, karşılıklı olmayan bir kullanım ilişkisi vardır.

İsrail örgütleri kullanır.

Örgütler ise bu ilişkiyi “uluslararası destek” olarak sunar.

Fakat görevi sona eren bir taşeronun söz hakkı da pazarlık gücü de kalmaz.

EMPERYALİZMİN DESTEĞİYLE BAĞIMSIZLIK KURULAMAZ

Bir halk kendi kurtuluşunu, başka halkları ezen ve ülkeleri parçalayan devletlerin askerî gücüne bağlayamaz.

ABD’den alınan silah bağımsızlık getirmez.

İsrail’den alınan istihbarat özgürlük getirmez.

Emperyalist savaş uçaklarının açtığı koridor halk egemenliğine ulaşmaz.

Bu ilişkilerin her birinin siyasi ve ekonomik karşılığı vardır.

Silahı veren hedefi belirler.

Parayı veren siyaseti belirler.

Hava desteğini sağlayan savaşın ne zaman başlayacağına ve ne zaman duracağına karar verir.

Diplomatik tanınma sağlayan güç, kurulacak yönetimin dış politikasını da belirlemek ister.

Sonunda bir bayrak verilir, karşılığında askerî üs alınır.

Bir parlamento kurulur, bütçesi dış yardımlara bağlanır.

Bir sınır çizilir, petrolü uluslararası şirketlere bırakılır.

Bir yönetim tanınır, dış politikası Washington ve Tel Aviv tarafından belirlenir.

Böyle bir düzen ulusal bağımsızlık değil, emperyalizmin koruması altında kurulmuş yeni bir bağımlılıktır.

ULUSAL HAREKETİN SINIFSAL NİTELİĞİ

Bir ulusal hareketin niteliği, yalnızca hangi halk adına konuştuğuyla belirlenemez. Hangi sınıflara dayandığına, hangi ekonomik düzeni savunduğuna ve hangi uluslararası güçlerle ittifak yaptığına da bakmak gerekir.

Kürt işçisinin özgürlükten anladığıyla petrol şirketi sahibinin özgürlükten anladığı aynı değildir.

Yoksul köylü toprak ister.

İşçi emeğinin karşılığını ve insanca yaşayabileceği bir düzen ister.

Yerli egemen sınıf ise kendi devlet aygıtına, kendi ordusuna, kendi bankalarına ve sömürüyü kendi adına sürdürme hakkına sahip olmak ister.

Bu nedenle yalnızca “bağımsızlık” sloganı yetmez.

Petrolün kimin elinde olacağı sorulmalıdır.

Toprağın kime ait olacağı sorulmalıdır.

Bankaları ve fabrikaları kimin yöneteceği sorulmalıdır.

Kurulacak topraklarda ABD ve İsrail üslerinin bulunup bulunmayacağı sorulmalıdır.

Yabancı şirketlere hangi ayrıcalıkların tanınacağı sorulmalıdır.

Eğer emekçi halkın sömürüsü devam edecekse, değişen yalnızca egemenlerin etnik kimliği olur.

Bayrak değişir, sınıfsal düzen değişmez.

Marş değişir, yoksulluk değişmez.

Sınır değişir, işçinin kaderi değişmez.

Yabancı egemenin yerini uluslararası sermayeyle ortaklık yapan yerli egemen alır.

Bu, halkın kurtuluşu değil; sömürünün yeni bir bayrak altında sürdürülmesidir.

İRAN’IN SAVUNULMASI, İRAN’DAKİ HER ŞEYİN ONAYLANMASI DEĞİLDİR

İran’ın emperyalist saldırıya karşı savunulması, İran’daki bütün siyasal ve toplumsal uygulamaların onaylanması anlamına gelmez.

Bir ülkenin yönetimine yönelik eleştirilerle o ülkenin emperyalist saldırıya karşı bağımsızlığının savunulması birbirinden ayrılmalıdır.

İran’ın iç sorunlarını çözme görevi İran halklarına aittir.

İran’daki işçilerin, kadınların, Kürtlerin, Beluçların, Arapların ve diğer toplumsal kesimlerin talepleri kendi mücadelelerinin konusudur. Bu talepler ABD bombalarıyla, İsrail istihbaratıyla veya dışarıdan gönderilen silahlı örgütlerle çözülemez.

İran’daki düzenin nasıl değişeceğine Washington karar veremez.

Tel Aviv karar veremez.

Pentagon karar veremez.

Mossad karar veremez.

Buna yalnızca İran’ın halkları karar verebilir.

Bugünün temel çelişkisi, İran’ın iç yönetim biçimiyle emperyalist saldırı arasındaki farkı ortadan kaldırmaz. Bir ülke dışarıdan saldırıya uğradığında temel görev, saldırgan cephenin yenilgiye uğratılması ve ülkenin bağımsızlığının korunmasıdır.

İran’ın iç sorunlarını gerekçe göstererek ABD ve İsrail saldırılarını desteklemek, halkların özgürlüğünü değil emperyalist işgali savunmaktır.

Irak’ın Saddam Hüseyin yönetimine karşı olduğunu söyleyenler, ABD işgalini “özgürlük” olarak sundular. Sonuç parçalanmış bir ülke, yüz binlerce ölü ve yağmalanmış bir ekonomi oldu.

Libya’daki yönetimi eleştirenler, NATO bombardımanını “demokrasi müdahalesi” olarak alkışladılar. Sonuç, dağılan bir devlet ve silahlı grupların egemenliği oldu.

Suriye’deki sorunlar dış müdahalenin gerekçesine dönüştürüldü. Sonuç, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve ülkenin nüfuz bölgelerine ayrılması oldu.

Şimdi aynı senaryonun İran’da tekrarlanmasına hazırlanılıyor.

İRAN’IN PARÇALANMASI KÜRTLERE ÖZGÜRLÜK GETİRMEZ

İran’ın emperyalist müdahaleyle parçalanması, İran’daki Kürtlere kalıcı bir özgürlük getirmez.

Böyle bir parçalanma, bütün bölgeyi uzun yıllar sürecek etnik ve mezhepsel savaşlara sürükler. Kürtlerle Farslar, Kürtlerle Azeriler, Kürtlerle Araplar ve diğer halklar karşı karşıya getirilir.

Sınırlar büyük devletlerin masalarında yeniden çizilir.

Petrol ve doğal gaz bölgeleri uluslararası şirketler arasında paylaşılır.

Yeni yönetimler dış yardımlara ve askerî korumaya bağımlı hâle gelir.

Halklar ise savaşın, göçün, yoksulluğun ve yıkımın içinde bırakılır.

ABD ve İsrail’in istediği de budur: Güçlü ve bütünlüklü devletler yerine birbirleriyle çatışan, ekonomik bakımdan bağımlı ve askerî bakımdan dış korumaya muhtaç küçük yapılar oluşturmak.

Bölünmüş ülkeler kolay yönetilir.

Birbiriyle çatışan halkların kaynakları kolay yağmalanır.

Sürekli güvenlik tehdidi altında yaşayan yönetimlere daha kolay silah satılır.

Dış desteğe muhtaç yapılar, uluslararası şirketlerin taleplerine daha kolay boyun eğer.

Bu nedenle İran’ın parçalanması bir ulusal kurtuluş projesi değil, emperyalist yeniden paylaşım projesidir.

KÜRT HALKININ ÇIKARI EMPERYALİST CEPHEDE DEĞİLDİR

Kürt halkının gerçek çıkarı ABD’nin, İsrail’in ya da bölgedeki herhangi bir egemen devletin askerî planlarına eklemlenmekte değildir.

Kürtlerin çıkarı bölge halklarının düşmanlaştırılmasında değil, ortak mücadelede bulunmaktadır.

Kürt emekçisiyle Fars emekçisinin çıkarı ortaktır.

Kürt köylüsüyle Azeri köylüsünün çıkarı ortaktır.

Kürt yoksuluyla Arap yoksulunun çıkarı ortaktır.

Onları birbirine düşman eden halkların gerçek çıkarları değil; egemen sınıfların iktidar hesapları ve emperyalizmin böl-yönet siyasetidir.

Bir halkın özgürlüğü başka bir halkın ülkesinin bombalanmasına bağlanamaz.

Bir halkın geleceği emperyalist uçakların kanatları altında kurulamaz.

Başka bir ülkenin saldırısından medet uman ulusal hareket, kendi halkının bağımsız iradesine değil, saldırgan devletin askerî gücüne dayanmış olur.

Böyle bir hareket kendi kaderini tayin etmez; emperyalizmin kendisine biçtiği görevi yerine getirir.

SON OLARAK

İran bugün ABD ve İsrail’in yürüttüğü emperyalist ve siyonist saldırıyla karşı karşıyadır.

Bu saldırının amacı İran halklarına demokrasi getirmek değildir. Amaç İran’ı zayıflatmak, parçalamak, enerji kaynaklarını denetlemek ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaktır.

Bazı Kürt örgütleri bu saldırının dışında değildir. ABD ve İsrail’le kurdukları askerî, siyasal ve istihbarî ilişkilerle emperyalist cephenin yerel unsurları hâline gelmektedirler.

İran’ın bu örgütlerin mevzilerine yönelik harekâtı, yalnızca “Kürtlere saldırı” şeklinde açıklanamaz. Hedef alınan yapılar, etnik kimliklerinden dolayı değil, emperyalist saldırıyla kurdukları ilişkiler ve İran’a karşı yürütülen savaşta üstlendikleri rol nedeniyle hedef alınmaktadır.

Bütün Kürt halkını bu örgütlerle özdeşleştirmek yanlıştır. Fakat bu örgütlerin iş birliğini ulusal kurtuluş adına aklamak da aynı ölçüde yanlıştır.

ABD’nin yanında İran’a karşı savaşmak bağımsızlık değildir.

İsrail’in bölgesel planlarında görev almak özgürlük değildir.

Emperyalist saldırının kara gücü olmak kendi kaderini tayin etmek değildir.

Emperyalizmin kucağında ulusal kurtuluş olmaz.

Orada bağımsızlık değil bağımlılık, halk egemenliği değil taşeronluk, özgürlük değil başka bir devletin savaş planında görevlendirilmek vardır.

İran’ın geleceğini İran halkları belirlemelidir. Kürt halkının hakları da Washington’un, Tel Aviv’in veya başka bir başkentin müdahalesiyle değil, bölge halklarının emperyalizme, sömürüye ve eşitsizliğe karşı ortak mücadelesiyle kazanılmalıdır.

Çünkü emperyalizm hiçbir halkı kurtarmaz.

Önce kullanır.

Sonra pazarlık konusu yapar.

Görevi bittiğinde de yalnız bırakır.

***

Salim Diyap eleştirimize şu cevabı vermiştir:

Salim Diyap | MARKSİST ARAŞTIRMALAR SAYFASININ DEĞERLENDİRMESİNE CEVABIMDIR:

EMPERYALİST SALDIRI, SINIF TAVRI VE ULUSAL SORUN ÜZERİNE

Yazıma ilişkin kapsamlı değerlendirmeniz için teşekkür ederim. Emperyalizmin bölgedeki rolü, İran’daki rejimin sınıfsal niteliği ve halkların ortak mücadelesi üzerine yaptığınız bazı vurgular önemlidir. Bununla birlikte, değerlendirmenizin özellikle “devrimci bozgunculuk” ve ulusların kaderini tayin hakkı konusunda teorik bakımdan tartışmalı, hatta yer yer yanlış sonuçlara ulaştığını düşünüyorum.

Öncelikle şu ayrımı açık biçimde yapmak gerekir:

İran’ın emperyalist saldırıya karşı toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını savunmakla İran’daki teokratik-kapitalist düzeni savunmak aynı şey değildir.

Benim yazımda İran’daki mevcut rejim, sosyalist ya da devrimci bir iktidar olarak tanımlanmamaktadır. İran devletinin emekçiler, kadınlar, Kürtler, Beluçlar ve diğer toplumsal kesimler üzerindeki baskıları da görmezden gelinmemektedir. Tam tersine, bu sorunların çözümünün İran halklarının kendi bağımsız mücadelesine ait olduğu açıkça belirtilmektedir.

Ancak İran rejiminin gerici niteliğinden hareket ederek ABD ve İsrail’in saldırısı karşısında tarafsız kalmak, somut savaşın saldırganıyla saldırıya uğrayanını aynı kefeye koymak anlamına gelir. Diyalektiğin yerine iki tarafa da eşit uzaklıkta duran soyut bir formül geçirilmiş olur.

DEVRİMCİ BOZGUNCULUK HER SAVAŞA UYGULANABİLECEK BİR ŞABLON DEĞİLDİR

Lenin’in Birinci Dünya Savaşı koşullarında savunduğu devrimci bozgunculuk, dünyayı ve sömürgeleri yeniden paylaşmak için savaşan emperyalist devletlerin proletaryasına yönelikti. Birbirine karşı savaşan tarafların başlıca güçleri emperyalist devletlerdi. Her ülkenin işçi sınıfına, kendi emperyalist burjuvazisinin savaş politikasını desteklememesi çağrısı yapılıyordu.

Fakat emperyalist devletler arasındaki paylaşım savaşıyla emperyalist bir devletin bağımlı, yarı bağımlı veya saldırıya uğramış bir ülkeye karşı yürüttüğü savaş aynı nitelikte değildir.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla İran’ın bu saldırıya karşı koyması, iki eşit emperyalist kutup arasındaki bir paylaşım savaşı olarak değerlendirilemez. Bir tarafta dünyanın en büyük askerî, mali ve siyasal güçlerinden biriyle onun bölgedeki saldırgan müttefiki; diğer tarafta egemenliği, altyapısı ve toprak bütünlüğü hedef alınmış bir ülke bulunmaktadır.

Bu koşullarda “Ne ABD ve İsrail ne İran” demek, biçimsel olarak bağımsız görünse bile saldırganla saldırıya uğrayan arasındaki somut ayrımı silmektedir.

İran emekçileri kendi egemen sınıflarına karşı mücadelelerini elbette sürdürmelidir. Fakat emperyalist saldırının başarıya ulaşması İran emekçilerinin devrimci mücadelesini kolaylaştırmaz. Irak, Libya ve Suriye deneyimleri bunun tersini göstermiştir. Emperyalist saldırı devlet aygıtını dağıtırken emekçi örgütlerini de parçalar; ülkenin kaynaklarını yağmaya açar, toplumu etnik ve mezhepsel çatışmalara sürükler.

Emperyalist bombardımanın açtığı alanın kendiliğinden bir emekçi devrimine dönüşeceğini düşünmek, somut güç ilişkilerinden kopuk bir beklentidir. Bugünkü koşullarda saldırının askeri başarısı İran proletaryasının değil, ABD’nin, İsrail’in, silah tekellerinin ve uluslararası sermayenin mevzilerini güçlendirecektir.

Dolayısıyla doğru tutum iki görevi birlikte savunmaktır:

Emperyalist saldırının yenilgiye uğratılması ve İran emekçilerinin kendi egemen sınıflarına karşı bağımsız mücadelesinin geliştirilmesi.

Bunlardan birini diğerinin karşısına koymak doğru değildir.

BİR DEVLETİN SAVUNMA HAKKINI TANIMAK, O DEVLETE DEVRİMCİ NİTELİK YÜKLEMEK DEĞİLDİR

Değerlendirmede, benim İran devletini “antiemperyalist özne” konumuna yerleştirdiğim ileri sürülmektedir. Yazımda böyle bir tanımlama yoktur.

İran devletinin sınıfsal karakteriyle ABD ve İsrail saldırısı karşısındaki nesnel konumu birbirinden ayrılmalıdır. İran devleti kapitalist ve teokratik bir devlet olabilir; fakat bu durum, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırısını ilerici hâle getirmez ve İran’ın ülkesini savunma hakkını ortadan kaldırmaz.

Bir devletin iç düzenine karşı olmak, o ülkenin bombalanmasına, parçalanmasına ve kaynaklarının emperyalist güçler tarafından ele geçirilmesine kayıtsız kalmayı gerektirmez.

Saddam Hüseyin yönetiminin gericiliği Irak işgalini haklı çıkarmadı.

Kaddafi yönetiminin niteliği NATO’nun Libya’yı bombalamasını ilerici yapmadı.

Suriye yönetiminin sorunları ülkenin emperyalist güçler ve taşeron örgütler tarafından parçalanmasını meşrulaştırmadı.

Aynı ölçüt İran için de geçerlidir.

ULUSLARIN KADERİNİ TAYİN HAKKI “AŞILMIŞ” BİR İLKE DEĞİLDİR

Değerlendirmede katılmadığım ikinci temel nokta, ulusların kaderini tayin hakkının artık bütünüyle gerici bir ilkeye dönüştüğü ve terk edilmesi gerektiği iddiasıdır.

Ulusların kaderini tayin hakkı ile her ulusal ayrılma hareketini desteklemek aynı şey değildir.

Bu hakkın tanınması, her koşulda ayrı devlet kurulmasını savunmak anlamına gelmez. Somut bir ulusal hareketin sınıfsal niteliği, programı, önderliği, uluslararası ittifakları ve emperyalizmle ilişkileri ayrıca değerlendirilmelidir. Yazımda yaptığım da budur.

Bir hakkın emperyalizm tarafından kötüye kullanılması, o hakkın ortadan kalktığını göstermez. Demokrasi, insan hakları ve kadın hakları da emperyalist müdahalelerin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Buradan hareketle demokrasi veya kadınların özgürlük mücadelesi gericileşmiştir sonucuna varamayız.

Emperyalizm ulusal sorunları kullanıyor diye ulusal baskının varlığını ve ezilen ulusların haklarını reddedemeyiz.

Ayrıca UKKTH’nin artık geçersiz olduğunu ilan etmek, istemeden de olsa mevcut devlet sınırlarını dokunulmazlaştırma ve ezen ulus milliyetçiliğine alan açma tehlikesi taşır. Bir ulusa “Senin ayrılma hakkın yoktur, çünkü çağımızda bu hak gericileşmiştir.” demek, o ulusun mevcut devlete zorla bağlı tutulmasını meşru kabul etmek anlamına gelebilir.

Doğru yaklaşım; ayrılma hakkını ilke olarak tanımak, fakat her somut ayrılma girişiminin emekçilere, halkların birliğine ve emperyalizme karşı mücadeleye ne getirdiğini ayrıca değerlendirmektir.

Bugün ABD ve İsrail’in askerî planlarına eklemlenen bazı Kürt örgütlerini eleştirmemin nedeni, ulusal hakların gereksiz veya gerici olduğunu düşünmem değildir. Bu örgütlerin ulusal hakları emperyalist savaş stratejisinin hizmetine vermeleridir.

Bir ulusun kendi geleceğini özgürce belirlemesiyle emperyalist bombardımanın ardından dış güçlere bağımlı bir devletçik kurulması aynı şey değildir.

GÖNÜLLÜ FEDERASYON, AYRILMA HAKKININ İNKÂRI ÜZERİNE KURULAMAZ

Ortadoğu halklarının sosyalist bir federasyon içinde birleşmesi kuşkusuz savunulabilecek tarihsel bir perspektiftir. Ben de halkların birbirini boğazladığı küçük, bağımlı ve sermaye egemenliğindeki devletçikler yerine emekçilerin ortak iktidarını tercih ederim.

Fakat gerçek bir sosyalist federasyon zorunlu birlik üzerine değil, gönüllü birlik üzerine kurulabilir. Bir halkın ayrılma hakkı tanınmıyorsa, onun federasyon içinde kalmasının gönüllü olduğu söylenemez.

Birlik, zorla sağlandığında sosyalist birlik olmaz.

Federasyon, ayrılma hakkını reddettiğinde eşit halkların federasyonu değil, güçlü olanın diğerlerini bünyesinde tuttuğu merkezi bir yapı hâline gelir.

Bu nedenle halkların sosyalist federasyonu ile ulusların kaderini tayin hakkı birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, özgür ve gönüllü bir birliğin güvencesi, gerektiğinde ayrılabilme hakkının tanınmasıdır.

“HALKLAR” KAVRAMI SINIFSAL MÜCADELENİN YERİNE KULLANILMAMIŞTIR

Değerlendiride “İran halkları” ifadesinin sınıfsal ayrımları belirsizleştirdiği belirtiliyor. “Halk” kavramının homojen olmadığı doğrudur. İran’daki işçiyle İran burjuvazisinin çıkarları aynı değildir. Kürt işçisiyle Kürt petrol zengininin çıkarları da aynı değildir.

Nitekim yazımın “Ulusal Hareketin Sınıfsal Niteliği” başlıklı bölümünde tam olarak bu ayrımı yaptım:

“Bayrak değişir, sınıfsal düzen değişmez. Marş değişir, yoksulluk değişmez. Sınır değişir, işçinin kaderi değişmez.”

Dolayısıyla metnin sınıfsal çözümü görmezden geldiği eleştirisine katılmıyorum. Bununla birlikte, sonuç bölümünde işçi sınıfının öncülüğü ve emekçi iktidarı perspektifinin daha açık ifade edilebileceği yönündeki eleştiriyi dikkate değer buluyorum.

Ancak bu vurgu, emperyalist saldırının güncel ve somut niteliğinin üzerini örtmemelidir. Gelecekte kurulmasını istediğimiz emekçi iktidarı adına bugün gerçekleşen emperyalist saldırı karşısında kayıtsız kalamayız.

SONUÇ OLARAK

Benim savunduğum çizgi İran’daki mevcut düzenin savunulması değildir.

Savunduğum şudur:

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırısı koşulsuz biçimde reddedilmelidir.

İran’ın parçalanmasına ve kaynaklarının yağmalanmasına karşı çıkılmalıdır.

Emperyalist saldırıyla eşgüdüm içinde hareket eden yerel örgütlerin rolü açıkça teşhir edilmelidir.

İran emekçilerinin kendi egemen sınıflarına ve baskıcı düzene karşı bağımsız mücadelesi desteklenmelidir.

Kürtlerin ve diğer halkların dil, kültür, eşitlik ve kendi geleceklerini belirleme hakları savunulmalıdır.

Ulusal haklarla emperyalist taşeronluk birbirinden kesin biçimde ayrılmalıdır.

Bölgenin geleceği emperyalist devletlerin, teokratik rejimlerin veya etnik burjuvazilerin değil; işçilerin, köylülerin, kadınların ve bütün emekçi halkların ortak mücadelesiyle belirlenmelidir.

Emperyalist saldırıya karşı çıkmak İran rejimine siyasal biat değildir.

İran rejimine karşı olmak da emperyalist saldırı karşısında tarafsız kalmanın gerekçesi olamaz.

Bağımsız sınıf tavrı, somut savaşta saldırganla saldırıya uğrayanı ayırt etmeden kurulamaz. Aynı şekilde halkların gönüllü birliği, onların kendi geleceklerini belirleme hakkı reddedilerek sağlanamaz.

Bu nedenle yazımın temel tezini koruyorum:

Emperyalizmin kucağında ulusal kurtuluş olmaz. Fakat ulusal baskıyı inkâr ederek de halkların gönüllü ve sosyalist birliği kurulamaz.

***

MAHMUT BOYUNEĞMEZ | SOSYAL-ŞOVENİZM İLE ANTİ-EMPERYALİZM ARASINDAKİ ÇİZGİ: SALİM DİYAP’IN YANITINDAKİ TEORİK GEDİKLER VE DEVRİMCİ SINIF HATTI

Salim Diyap’ın yanıtının yetersizliğini, diyalektik zaaflarını ve teorik tutarsızlıklarını Marksist bir perspektifle 5 temel başlık altında inceleyelim/eleştirelim:

1. Kavramsal Kaydırma: "Devrimci Bozgunculuk" Emperyalist Devletlerle Sınırlı Bir Şablon mudur?

  • Diyap’ın İddiası: Lenin’in devrimci bozgunculuk ilkesi sadece eşit güçteki emperyalist devletler arası (I. Dünya Savaşı gibi) paylaşım savaşları için geçerlidir. ABD/İsrail ile İran arasındaki ilişki simetrik olmadığından, burada devrimci bozgunculuk uygulanamaz.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap, Leninist devrimci bozgunculuk ilkesini dar bir "teknik/askeri şablona" indirgemektedir. Devrimci bozgunculuğun özü, hangi koşulda olursa olsun kendi burjuvazinin ve kendi teokratik/kapitalist devletinin sınıfsal bekası için proletaryayı burjuvazinin arkasında yedeklemeyi reddetmektir.
    • Belli bir ülkenin "bağımlı" veya "ezilen/saldırıya uğrayan" konumda olması, o ülkedeki hâkim sınıfın yürüttüğü savaşın karakterini otomatik olarak "halkçı" veya "ilerici" yapmaz. İran devleti anti-siyonist veya anti-Amerikan bir retorik kullansa da, Orta Doğu’da kendi bölgesel-kapitalist ve mezhepsel nüfuz alanını (Irak, Suriye, Lübnan, Yemen) korumak için savaşmaktadır.
    • İran burjuvazisinin savaşı bir "halk savunması" değil, kendi sınıfsal iktidarını koruma savaşıdır. Diyap, "saldıran ile saldırıya uğrayan" arasındaki askeri asimetrik (eşitsiz) güç ilişkisini gerekçe göstererek, sınıfsal olarak iki farklı burjuva-gerici odağın kapışmasında işçi sınıfını İran devletinin savunma hattına itmektedir. Bu tutum anti-emperyalizm değil, devrimci sınıf bağımsızlığından vazgeçmektir.

2. "Somut Durumun Analizi" Maskesi Altında Devletçi/Sosyal-Şovenist Safa Düşmek

  • Diyap’ın İddiası: "Ne ABD/İsrail ne İran" demek soyut bir formüldür. Saldırgan ile saldırıya uğrayanı aynı kefeye koyar. Emperyalizmin yenilgisi birincil görevdir.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap, diyalektiği ters yüz etmektedir. "Somut durumun analizi", devrimcilerin savaş karşısında eylemsiz/tarafsız kalması demek değildir. Üçüncü bir devrimci odak (Bağımsız Emekçi Hattı) yaratma mücadelesidir.
    • "İran’ın yenilmemesi/savunulması birincil görevdir" demek, somut pratikte İran işçisine şunu söylemektir: "Şu an grev yapma, gösteri düzenleme, teokrasiye karşı silahlanma; çünkü ülkemiz bombalanıyor, önce devletimizin bekasını sağlayalım!"
    • Bu tutum, tam olarak I. Dünya Savaşı'nda Kautsky ve II. Enternasyonal sosyal-şovenistlerinin kendi kayserlerini, çarlarını "ülkemiz savunmada" diyerek desteklemelerine benzer. Irak, Libya ve Suriye örnekleri doğrudur; emperyalist işgal büyük yıkım getirir. Ancak bu yıkımın tek panzehiri molla rejiminin arkasında kenetlenmek değil, savaşı teokratik sermaye rejimini yıkacak bir proletarya devrimine dönüştürme iradesidir.

3. UKKTH (Ulusların Kaderini Tayin Hakkı) Tartışmasında Tarihsel Eklektizm ve Metodolojik Hata

  • Diyap’ın İddiası: Bir hakkın kötüye kullanılması o hakkı yok etmez. UKKTH’yi reddetmek mevcut sınırları meşrulaştırır ve ezen ulus şovenizmine hizmet eder.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap, UKKTH'yi tarihsel bağlamından koparıp "zamansız ve mutlak bir insan hakkı/metafizik ilke" haline getirmektedir. Oysa Marksizm’de hiçbir ilke (UKKTH dahi) sınıf mücadelesinin ve anti-emperyalist devrimin çıkarlarından üstün değildir.
    • Lenin, UKKTH Üzerine yazılarında açıkça belirtir: "Ulusların kaderini tayin hakkı soyut bir dogma değil, proletaryanın dünya devrimi çıkarına tabi bir taktiktir. Eğer bir ulusal hareket emperyalizmin ajanı haline gelmişse, o hareket desteklenmez, teşhir edilir."
    • Emperyalist çağda, finans-kapitalin tüm coğrafyayı ağ gibi sardığı koşullarda, burjuva/küçük-burjuva önderlikli ulusal ayrılma hareketleri (UKKTH) nesnel olarak emperyalist paylaşıma hizmet etmeye mahkûmdur.
    • Diyap "ayrılma hakkını tanıyıp, somut pratiklerini eleştirelim" diyerek kafa karışıklığı yaratmaktadır. Eğer bir hak, her somut biçimlenişinde (Irak Kürdistanı, Suriye’nin doğusu, İran sınırı) kaçınılmaz olarak ABD/İsrail üssüne dönüşüyorsa, burada sorun "kötüye kullanım" değil, çağımızda bu hakkın devrimci içeriğini yitirip gerici bir işleve bürünmüş olmasıdır. UKKTH’yi savunmak, günümüz koşullarında mikro-milliyetçilikleri ve bölgesel etnik boğazlaşmaları besler.

4. "Gönüllü Birlik" Söyleminin Küçük-Burjuva İdealizmi

  • Diyap’ın İddiası: Sosyalist federasyon ancak ayrılma hakkının (UKKTH) ilkesel olarak tanındığı "gönüllü bir birlik" üzerine kurulabilir. Ayrılma hakkı yoksa birlik zorakidir.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap burada tamamen burjuva-hukuksal ve liberal bir "gönüllülük" tanımına kaymaktadır.
    • İşçi sınıfının birliği ve enternasyonalizm, ulusal burjuvazilerin veya etnik örgütlerin "masaya oturup pazarlık ederek kuracağı" bir federasyon değildir. İşçi sınıfının birliği, üretim araçlarının kolektif mülkiyetine ve sermayeye karşı ortak sınıf çıkarına dayanır.
    • Kürt, Fars, Arap ve Türkmen işçilerini birleştirecek olan şey "istediğin zaman ayrılabilirsin" vaadi (UKKTH) değil; sınırları, etnik kimlikleri ve ulusal ayrımları reddeden Sosyalist Şuralar/Konseyler İktidarıdır. Ulusal ayrılma hakkını bir ön koşul olarak dayatmak, devrimci süreçte etnik barikatları diri tutmaktan başka bir işe yaramaz.

5. Retorik "Emekçi İktidarı" Vurgusu ve Güncel Siyasal Pratik Çelişkisi

  • Diyap’ın İddiası: Metnimde sınıfsal çözüm vardır; bayrak değişse de sömürünün değişmeyeceğini söyledim. Ben de işçi sınıfı iktidarını istiyorum.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap’ın metninde "işçi sınıfı" ve "emekçi iktidarı" ifadeleri, stratejik bir kılavuz olarak değil, metnin sonuna eklenmiş süs/örtü (retorik) olarak yer almaktadır.
    • Bir yandan "Güncel ve somut olan emperyalist saldırıdır, buna karşı İran devletinin savunma hakkı vardır" deyip; diğer yandan "Gelecekte emekçi iktidarı kurarız" demek, bugünün somut siyasal görevlerini burjuva devletine teslim etmek, devrimi ise belirsiz bir geleceğe ertelemektir.
    • Marksist siyaset, "bugünün acil görevi (İran'ı savunmak)" ile "geleceğin ideal görevi (sosyalizm)" arasına duvar örmez. Bugün emperyalist savaşa karşı çıkmanın TEK devrimci yolu, İran'daki teokratik rejimden bağımsız, savaşa ve kapitalizme karşı işçi komitelerini ve emekçi iktidar alternatifini örgütlemektir.

MÜCADELE HATTI İÇİN ÖZET DEĞERLENDİRME

Değerlendirmemizin özü şudur:

Diyap, emperyalizmin yıkıcılığını ve Kürt hareketlerinin bir kısmının taşeronlaşmasını doğru teşhir etmekte, ancak bu doğru teşhirden yanlış bir devrimci hat çıkarmaktadır.

Anti-emperyalizm, bir teokratik/kapitalist devletin (İran) sınırlarını ve egemenliğini savunmak değildir. UKKTH, emperyalizm çağında etnik parçalanmanın kılıfı haline gelmiştir ve terk edilmelidir. Ortadoğu’da emperyalizme, siyonizme ve gerici teokrasilere karşı tek gerçek alternatif; etnik ayrışmaları (UKKTH) değil, sınıf birliğini esas alan Devrimci Bozgunculuk ve Sosyalist Emekçi İktidarı hattıdır.

***

MAHMUT BOYUNEĞMEZ’İN İKİNCİ DEĞERLENDİRMESİNE CEVABIMDIR:

MARKSİZM-LENİNİZM ADINA MARKSİZM-LENİNİZM’İN TEMEL AYRIMLARINI ORTADAN KALDIRMAK

Mahmut Boyuneğmez, ilk değerlendirmesine verdiğim cevabı “sosyal-şovenizm”, “devletçilik”, “tarihsel eklektizm” ve “küçük burjuva idealizmi” kavramlarıyla eleştiriyor. İran’ın emperyalist saldırıya karşı savunulmasının İran işçi sınıfını teokratik-kapitalist devletin arkasına yedekleyeceğini, ulusların kaderini tayin hakkının emperyalizm çağında gerici bir işlev kazandığını ve devrimci bozgunculuğun İran bakımından da uygulanması gereken temel siyasal çizgi olduğunu savunuyor.

Boyuneğmez’in işçi sınıfının siyasal bağımsızlığına yaptığı vurgu kuşkusuz önemlidir. İran’daki teokratik-kapitalist düzenin emekçiler, kadınlar, Kürtler, Beluçlar ve diğer toplumsal kesimler üzerindeki baskıları görmezden gelinemez. İşçi sınıfı, emperyalist saldırı bahanesiyle kendi burjuvazisinin ve devletinin arkasında siyasal olarak yedeklenmemelidir.

Ancak tartışma zaten bu genel doğrular üzerinde yürümüyor. Tartışma, bu doğruların somut bir savaşta nasıl uygulanacağı üzerinde yürümektedir.

Boyuneğmez’in değerlendirmesindeki temel sorun, Marksizm-Leninizm’in savaşlar, devletler, ulusal hareketler ve milliyetçilik biçimleri arasında yaptığı tarihsel ve sınıfsal ayrımları ortadan kaldırmasıdır. Bütün kapitalist devletleri savaşın niteliğinden bağımsız olarak eşitlemekte; emperyalist devletler arasındaki paylaşım savaşı için geliştirilen devrimci bozgunculuk siyasetini her savaşa uygulanabilecek değişmez bir ilkeye dönüştürmekte; ulusların kaderini tayin hakkını emperyalizm tarafından kullanılabildiği gerekçesiyle bütünüyle hükümsüz ilan etmektedir.

Böylece Marksizm-Leninizm adına konuşurken, Marksizm-Leninizm’in temel yönteminden, yani somut koşulların somut çözümlemesinden uzaklaşmaktadır.

Marksizm, kavramları tarihsel bağlamlarından kopararak her olaya uygulanan değişmez şablonlar hâline getirme yöntemi değildir. Diyalektik yöntem; savaşın kimler arasında, hangi amaçlarla, hangi tarihsel koşullarda ve hangi sonuçları doğuracak biçimde yürütüldüğünü incelemeyi gerektirir.

Bir devletin kapitalist olması, o devletin katıldığı her savaşın emperyalist bir paylaşım savaşı olduğu anlamına gelmez. Bir hükümetin gerici olması, o ülkenin emperyalist saldırı karşısında savunulmasının zorunlu olarak gericilik anlamına geldiğini göstermez. Bir ulusal hareketin burjuva veya küçük burjuva bir önderlik altında bulunması da o ulusa yönelik baskının ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Tartışmanın asıl teorik düğümü buradadır.

1. DEVRİMCİ BOZGUNCULUĞU BÜTÜN SAVAŞLARA UYGULAMAK LENİNİST DEĞİL, ŞEMATİK BİR YAKLAŞIMDIR

Boyuneğmez, devrimci bozgunculuğun yalnızca emperyalist devletler arasındaki savaşlarla sınırlandırılamayacağını ileri sürüyor. Ona göre bu ilkenin özü, “hangi koşulda olursa olsun” proletaryanın kendi burjuvazisinin ve kapitalist devletinin savaşına katılmayı reddetmesidir.

Sorun tam da “hangi koşulda olursa olsun” ifadesinde ortaya çıkmaktadır.

Leninist savaş çözümlemesi, bütün savaşları aynı nitelikte kabul etmez. Haklı savaşlarla haksız savaşlar, ulusal kurtuluş savaşlarıyla emperyalist paylaşım savaşları, saldırı savaşlarıyla ezilen halkların emperyalist tahakküme karşı direnişleri arasında ayrım yapar.

Lenin’in Birinci Dünya Savaşı sırasında savunduğu devrimci bozgunculuk, dünyayı ve sömürgeleri yeniden paylaşmak için savaşan emperyalist büyük devletlerin proletaryasına yönelikti. Almanya, İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası ve diğer emperyalist güçler, halkların özgürlüğü için değil, sermayelerinin çıkarları ve sömürgelerin yeniden paylaşılması için savaşıyordu.

Bu koşullarda Alman işçi sınıfının Alman emperyalizmini, Fransız işçi sınıfının Fransız emperyalizmini, Rus işçi sınıfının Çarlık devletini desteklemesi sosyal-şovenizm anlamına geliyordu. Çünkü savaşan başlıca güçlerin tarihsel ve ekonomik konumları, savaşın genel karakterini emperyalist bir paylaşım savaşı hâline getiriyordu.

Fakat Lenin, buradan bütün savaşların aynı olduğu sonucunu çıkarmadı. Sömürge ve ezilen halkların emperyalist güçlere karşı yürüttüğü savaşları, emperyalist devletler arasındaki paylaşım savaşlarıyla aynı kategoriye yerleştirmedi. Bir ulusal kurtuluş hareketinin başında komünistlerin bulunmaması, o hareketin bütün çelişkilerini ortadan kaldırmasa da emperyalizme karşı taşıdığı nesnel anlamın incelenmesini gereksiz kılmıyordu.

Boyuneğmez’in yaklaşımı ise bu ayrımları ortadan kaldırmaktadır. Bir ülkenin yönetici sınıfı burjuva olduğu için o ülkenin yürüttüğü her savaşın zorunlu olarak emperyalist veya gerici olduğunu varsaymaktadır.

Bu, Leninist savaş anlayışı değildir. Kapitalist devletin sınıfsal niteliğiyle somut savaşın tarihsel niteliğini birbirine karıştırmaktır.

Kapitalist bir devlet hem kendi işçi sınıfını sömürebilir hem de daha güçlü emperyalist devletlerin saldırısına uğrayabilir. Bu iki gerçek birbirini ortadan kaldırmaz.

İran’ın teokratik-kapitalist bir devlet olması, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısını haklı, ilerici veya tarafsız bir eyleme dönüştürmez. İran burjuvazisinin kendi iktidarını korumaya çalışması da emperyalist saldırının İran’ın bağımsızlığını, altyapısını, kaynaklarını ve toprak bütünlüğünü hedef aldığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

İran burjuvazisi kendi sınıfsal iktidarını savunuyor diye ABD ve İsrail’in saldırısı emperyalist niteliğini kaybetmez.

Boyuneğmez’in mantığı kabul edilirse, sosyalist olmayan bir hükümet tarafından yönetilen hiçbir bağımlı veya saldırıya uğrayan ülkenin emperyalizme karşı mücadelesi desteklenemez. Çünkü her kapitalist hükümet, aynı zamanda kendi sınıfsal iktidarını da korumaktadır.

Bu durumda tarihteki pek çok ulusal kurtuluş savaşı, başında proletarya bulunmadığı gerekçesiyle iki gerici gücün çatışması olarak değerlendirilmek zorunda kalınır. Böyle bir sonuç, Leninist ulusal kurtuluş anlayışıyla değil, bütün savaşları aynı kalıba sokan doktriner bir yaklaşımla uyumludur.

2. İRAN İLE ABD’Yİ “İKİ BURJUVA KUTUP” DİYEREK EŞİTLEMEK, EMPERYALİZM ÇÖZÜMLEMESİNİ ORTADAN KALDIRIR

Boyuneğmez, İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de bölgesel nüfuz mücadelesi yürüttüğünü belirterek İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaşı iki burjuva-gerici odağın kapışması olarak tanımlıyor.

İran’ın bölgesel çıkarları ve nüfuz politikaları elbette eleştirilebilir. İran devletinin mezhepsel, askerî ve siyasal hesapları bulunduğu inkâr edilemez. Fakat bir devletin bölgesel nüfuz politikası izlemesi, onu kendiliğinden dünya emperyalist sisteminin merkezî güçleriyle aynı konuma getirmez.

Leninist emperyalizm çözümlemesi, bir devletin yalnızca sınırları dışında siyasal veya askerî etki kurup kurmadığına bakmaz. Tekellerin gelişmişliği, mali sermayenin hâkimiyeti, sermaye ihracı, dünya pazarlarının paylaşılması, uluslararası tekeller içindeki konum ve dünyanın büyük güçler arasında bölüşülmesi gibi maddi ölçütleri dikkate alır.

ABD’nin küresel askerî üsleri, mali sistemi, çokuluslu tekelleri, uluslararası yaptırım kapasitesi, sermaye ihracı, teknoloji denetimi ve askerî ittifaklarıyla İran’ın bölgesel gücü aynı düzeyde değildir.

İki devletin de kapitalist olması, dünya sistemi içindeki konumlarını özdeşleştirmez.

Kapitalizm, devletler arasındaki eşitsiz gelişmeyi ortadan kaldırmaz. Tam tersine, emperyalist sistem; merkezlerle bağımlı ülkeler, küresel güçlerle bölgesel güçler, saldırgan devletlerle saldırıya uğrayan devletler arasındaki hiyerarşik ilişkiler üzerine kuruludur.

Bu nedenle “Her iki tarafta da burjuvazi vardır.” demek doğru olmakla birlikte savaşın niteliğini açıklamaya yetmez.

Sorulması gereken şunlardır:

ABD ve İsrail neden İran’a saldırmaktadır?

Hangi taraf başka bir ülkenin hava sahasını ihlal etmektedir?

Hangi tarafın askerî, ekonomik ve siyasal altyapısı hedef alınmaktadır?

Hangi taraf ülkenin rejimini dış müdahaleyle değiştirmeye çalışmaktadır?

Hangi taraf saldırının başarıya ulaşması durumunda bölgesel hâkimiyet alanını genişletecektir?

İran’ın yenilgisi hangi sınıfların ve hangi uluslararası güçlerin mevzilerini güçlendirecektir?

Bu sorular yanıtlanmadan yalnızca tarafların kapitalist karakterini göstermek, Marksist çözümleme değil, sınıfsal etiketleme olur.

Savaşın iki tarafında kapitalist devletlerin bulunması, iki tarafın saldırganlık derecesini, dünya sistemindeki yerini ve savaş amaçlarını kendiliğinden eşitlemez.

3. SOSYAL-ŞOVENİZM KAVRAMI TARİHSEL İÇERİĞİNDEN KOPARILIYOR

Boyuneğmez’in bana yönelttiği en ağır suçlamalardan biri sosyal-şovenizmdir.

Oysa sosyal-şovenizm, sosyalist söylem altında kendi emperyalist burjuvazisinin yayılmacı savaşını ve ulusal ayrıcalıklarını desteklemek anlamına gelir. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman, Fransız ve diğer sosyal demokrat partilerin kendi emperyalist hükümetlerinin savaş politikalarının arkasında saf tutmaları bunun klasik örneğidir.

Ben Türkiye’nin İran’a yönelik bir yayılma politikasını desteklemiyorum. İran devletinin Türkiye üzerindeki egemenliğini veya kendi ülkemin emperyalist çıkarlarını savunmuyorum. İran rejiminin işçilere, kadınlara ve ezilen halklara yönelik baskılarını da meşru görmüyorum.

Ben ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırısına karşı çıkıyorum.

Türkiye’de yaşayan bir sosyalistin İran’ın ABD ve İsrail tarafından bombalanmasına, parçalanmasına ve kaynaklarının denetim altına alınmasına karşı çıkmasını sosyal-şovenizm olarak tanımlamak, kavramı tarihsel ve sınıfsal bağlamından koparmaktır.

İran devletini siyasal olarak desteklemekle İran’ın emperyalist saldırıya karşı savunma hakkını tanımak aynı şey değildir.

Bu ayrımı kabul etmemek, sosyal-şovenizm kavramını her türlü ulusal savunma tutumunu mahkûm eden genel bir suçlamaya dönüştürür.

Bir ülkenin yönetimi gerici diye o ülkenin bombalanmasına karşı çıkmak devletçilik değildir.

Saddam Hüseyin yönetiminin gerici olması Irak işgalini ilerici yapmadı.

Kaddafi yönetiminin sınıfsal ve siyasal niteliği NATO’nun Libya’yı bombalamasını haklılaştırmadı.

Suriye yönetiminin baskıcı niteliği ülkenin emperyalist müdahaleler ve vekâlet savaşlarıyla parçalanmasını meşrulaştırmadı.

İran için de aynı ölçüt geçerlidir.

Gerici bir hükümete karşı olmakla emperyalist saldırının zaferini istemek arasında zorunlu bir bağ yoktur. Marksist siyaset, bu iki olgu arasındaki ayrımı yapabildiği ölçüde bağımsızdır.

4. EMPERYALİST SALDIRININ YENİLGİSİNİ İSTEMEK, İRAN İŞÇİ SINIFINA “MÜCADELEYİ BIRAK” DEMEK DEĞİLDİR

Boyuneğmez, benim siyasal çizgimin İran işçilerine fiilen şu çağrıyı yaptığını ileri sürüyor:

“Şu an grev yapmayın, gösteri düzenlemeyin ve teokrasiye karşı mücadele etmeyin; önce devletimizin bekasını sağlayalım.”

Benim yazımda böyle bir çağrı yoktur.

Bu sonuç, benim savunduğum görüşten değil, Boyuneğmez’in kurduğu yapay ikilemden kaynaklanmaktadır. Ona göre İran işçi sınıfı ya teokratik devletin arkasında saf tutacak ya da kendi devletinin savaş içindeki yenilgisi için mücadele edecektir.

Oysa bağımsız sınıf siyasetinin üçüncü bir olanağı vardır:

İran işçi sınıfı ABD ve İsrail saldırısına karşı çıkarken kendi burjuvazisine ve teokratik devlete karşı mücadelesini de sürdürebilir.

Emperyalist saldırının yenilgiye uğramasını istemek, grevleri durdurmak anlamına gelmez.

Ülkenin parçalanmasına karşı çıkmak, kadınların özgürlük mücadelesinden vazgeçmek değildir.

İran’ın savunma hakkını tanımak, savaş bahanesiyle uygulanan baskıları kabul etmek anlamına gelmez.

İşçi sınıfının bağımsız tutumu şöyle ifade edilebilir:

“ABD ve İsrail’in ülkemize yönelik emperyalist saldırısına karşıyız. Ülkemizin parçalanmasına ve kaynaklarımızın yağmalanmasına izin vermeyeceğiz. Fakat bu mücadeleyi teokratik devletin ve İran burjuvazisinin siyasal programına bağlanmadan, kendi bağımsız sınıf çıkarlarımız doğrultusunda yürüteceğiz. Savaş bahanesiyle grevlerimizin yasaklanmasını, kadınların ve halkların haklarının bastırılmasını ve sömürünün ağırlaştırılmasını kabul etmeyeceğiz.”

Bu çizgi ne emperyalizmin ne de teokratik devletin çizgisidir.

Gerçek sınıf bağımsızlığı budur.

5. “SAVAŞI DEVRİME DÖNÜŞTÜRMEK” SLOGANI, SOMUT KOŞULLARDAN KOPARILDIĞINDA DEVRİMCİ İRADECİLİĞE DÖNÜŞÜR

Boyuneğmez, emperyalist saldırının tek devrimci karşılığının savaşı teokratik sermaye düzenini yıkacak bir proletarya devrimine dönüştürmek olduğunu söylüyor.

Emperyalist savaşı sınıf mücadelesine ve devrime dönüştürme hedefi, uygun tarihsel koşullarda devrimci bir stratejidir. Fakat bir sloganın tarihsel olarak devrimci olması, her ülkede ve her güç ilişkisinde aynı sonucu yaratacağı anlamına gelmez.

Bir devrimin maddi ve örgütsel koşulları bulunmalıdır.

İşçi sınıfının örgütlenme düzeyi nedir?

Bağımsız devrimci parti var mıdır?

İşçi komiteleri ve şuralar hangi maddi güce sahiptir?

Ordunun ve devlet aygıtının çözülme düzeyi nedir?

Toplumdaki diğer sınıfların konumu nedir?

Emperyalist saldırının yarattığı askerî boşluktan yararlanabilecek en örgütlü güç proletarya mıdır, yoksa emperyalist devletlerin desteklediği silahlı örgütler mi?

Bu sorulara cevap vermeden “Savaşı hemen proletarya devrimine dönüştürelim.” demek, somut bir strateji değil, devrimci bir niyet açıklamasıdır.

Marksizm, yalnızca ne istediğimizi değil, mevcut maddi koşullarda hangi güçlerin hangi sonuçları yaratabileceğini de inceler.

Irak, Libya ve Suriye’de devlet aygıtlarının dış müdahaleyle parçalanması proletarya iktidarına yol açmadı. İşçi örgütlerini de dağıttı; ülke kaynaklarını emperyalist yağmaya açtı, etnik ve mezhepsel çatışmaları büyüttü.

Bu deneyimler görmezden gelinemez.

İran’da emperyalist saldırının başarıya ulaşmasından yararlanabilecek başlıca örgütlü güç İran proletaryası değilse, emperyalist askerî zaferi “devrimci olanak” gibi sunmak gerçek güç ilişkilerini tersinden okumaktır.

Devrimci irade, maddi koşulların yerine geçirilemez.

Somut durumun somut çözümlemesi tam da devrimci hedef ile mevcut güç ilişkileri arasında gerçekçi bir bağ kurmayı gerektirir.

6. ULUSLARIN KADERİNİ TAYİN HAKKINI TÜMDEN REDDETMEK LENİNİST DEĞİL, BÜYÜK DEVLET SINIRLARINI KORUYAN BİR SONUÇ ÜRETİR

Boyuneğmez’in Marksizm-Leninizm’le en açık biçimde çeliştiği alanlardan biri ulusların kaderini tayin hakkıdır.

Boyuneğmez, bu hakkın emperyalizm çağında devrimci içeriğini yitirdiğini, etnik parçalanmanın ve mikro-milliyetçiliğin kılıfı hâline geldiğini ve bu nedenle terk edilmesi gerektiğini savunuyor.

Bu yaklaşım, ulusların kaderini tayin hakkıyla her ulusal ayrılma hareketini koşulsuz desteklemeyi birbirine karıştırmaktadır.

Leninist yaklaşımda ayrılma hakkının tanınması, her somut ayrılmayı savunmak anlamına gelmez. Bir ulusal hareketin sınıfsal niteliği, önderliği, programı, emperyalist devletlerle ilişkisi ve işçi sınıfının ortak mücadelesine etkisi ayrıca değerlendirilir.

Bir hakkı tanımak başka, o hakkın her somut kullanımını siyasal olarak desteklemek başkadır.

Boyuneğmez bu ayrımı “kafa karışıklığı” olarak görüyor. Oysa Leninist ulusal politikanın temel ayrımlarından biri tam olarak budur.

Ayrılma hakkını tanımak, ayrılığı teşvik etmek değildir.

Boşanma hakkını savunmak bütün evliliklerin sona erdirilmesini istemek olmadığı gibi, bir ulusun ayrılma hakkını tanımak da bütün ulusların ayrı devlet kurmasını istemek değildir.

Bu hakkın tanınması, zorunlu birlik ilişkisini ortadan kaldırır. Birlik içinde kalmanın özgür bir tercih olabilmesini sağlar.

Boyuneğmez’in yaklaşımında ise ulusal hareket emperyalizm tarafından kullanılabildiği için hakkın kendisi ortadan kaldırılmaktadır. Bu mantık tutarlı biçimde uygulanırsa emperyalizmin kullandığı bütün demokratik hakları terk etmemiz gerekir.

Emperyalizm “demokrasi” söylemini müdahale gerekçesi olarak kullanmaktadır. Buradan demokrasinin gericileştiği sonucunu çıkarabilir miyiz?

Emperyalist devletler kadın haklarını savaş propagandasına dönüştürmektedir. Buradan kadınların özgürlük mücadelesinin terk edilmesi gerektiği sonucu çıkar mı?

İnsan hakları söylemi emperyalist müdahalelerin kılıfı yapılmaktadır. Bu nedenle insan haklarını savunmaktan vazgeçebilir miyiz?

Bir hakkın emperyalizm tarafından kullanılmasıyla o hakkın tarihsel ve demokratik içeriği aynı şey değildir.

Emperyalizm ulusal sorunları kullanıyor diye ulusal baskı ortadan kalkmaz.

Bazı Kürt örgütleri ABD ve İsrail’le iş birliği yapıyor diye Kürt halkının ulusal varlığı ve kendi geleceğini belirleme hakkı geçersizleşmez.

Örgüt ile halkı, siyasal ittifak ile demokratik hakkı, belirli bir önderlikle ezilen ulusun tamamını birbirine karıştırmamak gerekir.

7. LENİN’İN EZEN ULUS VE EZİLEN ULUS MİLLİYETÇİLİĞİ ARASINDAKİ AYRIMI ORTADAN KALDIRILIYOR

Boyuneğmez, ulusal ayrımların ve ulusal taleplerin işçi sınıfı birliğini bozduğunu ileri sürüyor. Kürt, Fars, Arap ve Türkmen işçilerini birleştirecek olan şeyin ayrılma hakkı değil, ortak sınıf çıkarı ve şuralar iktidarı olduğunu belirtiyor.

Ortak sınıf çıkarı kuşkusuz temel önemdedir. Ancak sınıf birliği, ulusal baskıyı yok sayarak kurulamaz.

Leninist ulusal politika, ezen ulus milliyetçiliğiyle ezilen ulus milliyetçiliğini aynı kefeye koymaz. Her iki milliyetçiliğin de burjuva sınırlarını eleştirirken, büyük ve egemen ulusun milliyetçiliğinin taşıdığı devlet gücünü, tarihsel ayrıcalıkları ve zor araçlarını özellikle dikkate alır.

Çünkü ezen ulusun milliyetçiliği yalnızca bir düşünce değildir. Devlet aygıtına, resmî dile, orduya, eğitime, sınırlara ve idari yapılara dayanır.

Ezilen ulusun milliyetçiliği ise çoğu zaman bu baskıya karşı gelişen tarihsel bir tepkiyi de içerir. Bu tepki proletaryanın enternasyonalist programıyla özdeş değildir; fakat egemen ulusun milliyetçiliğiyle aynı tarihsel konumda da değildir.

Boyuneğmez’in UKKTH’yi bütünüyle reddeden yaklaşımı, bu ayrımı ortadan kaldırmaktadır.

Kürt halkına “Ayrılma hakkınız yoktur, çünkü çağımızda bu hak gericileşmiştir.” denildiğinde, mevcut devlet sınırları ve egemen ulusun siyasal ayrıcalıkları fiilen korunmuş olur.

Mevcut sınırları kimin çizdiği sorusu da cevapsız kalır.

Ortadoğu’daki sınırların önemli bir bölümü halkların özgür iradesiyle değil, savaşlar, sömürgecilik ve emperyalist paylaşım süreçleriyle şekillenmiştir. Emperyalizme karşı çıkmak adına bu sınırları değişmez ve dokunulmaz kabul etmek açık bir çelişkidir.

Ulusal ayrılma hakkını reddetmek milliyetçiliği ortadan kaldırmaz. Egemen devlet milliyetçiliğini görünmez hâle getirir.

Ezen ulusun devletini, sınırını ve egemenlik ilişkisini doğal kabul ederken ezilen ulusun ayrılma talebini “mikro-milliyetçilik” olarak mahkûm etmek enternasyonalizm değildir.

Gerçek enternasyonalizm, ezen ulusun işçilerinin ezilen halkın eşitliğini ve ayrılma hakkını açıkça tanımasını gerektirir. Ancak bu güven temelinde gönüllü birlik kurulabilir.

8. “GÖNÜLLÜ BİRLİK” LİBERAL BİR KAVRAM DEĞİL, SOSYALİST FEDERASYONUN TEMEL KOŞULUDUR

Boyuneğmez, sosyalist federasyonun ayrılma hakkına dayandırılmasını “küçük burjuva idealizmi” ve “liberal gönüllülük” olarak değerlendiriyor. Ona göre işçilerin birliği, ulusal toplulukların ayrılma hakkına değil, üretim araçlarının kolektif mülkiyetine ve ortak sınıf çıkarlarına dayanmalıdır.

Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti sosyalist düzenin ekonomik temelidir. Ancak sosyalizm yalnızca mülkiyet biçiminin değiştirilmesine indirgenemez.

Bir devlet üretim araçlarını kamulaştırabilir; fakat halkları zorla kendi sınırları içinde tutuyorsa ulusal eşitsizlik ve siyasal baskı devam eder.

Halkların sosyalist federasyonu zorla kurulamaz.

Bir halkın ayrılma hakkı bulunmuyorsa, o halkın federasyon içinde kalmasının gönüllü olduğu söylenemez. Ayrılma olanağının olmadığı yerde birlik bir tercih değil, zorunluluktur.

Boyuneğmez’in yaklaşımında şu çelişki ortaya çıkmaktadır:

Bir taraftan ulusal sınırların aşılmasını ve işçilerin enternasyonalist birliğini savunmaktadır.

Diğer taraftan ezilen halkların mevcut devlet sınırlarından ayrılma hakkını reddetmektedir.

Böylece gelecekte bütün sınırların aşılmasını savunurken bugünkü devlet sınırlarını fiilen dokunulmazlaştırmaktadır.

Bu, enternasyonalizmin kendi içindeki bir çelişki değil, Boyuneğmez’in yaklaşımındaki siyasal çelişkidir.

Gönüllü birlik, ulusal burjuvazilerin masa başında yaptığı pazarlığa indirgenemez. İşçi sınıfının ortak mücadelesi içinde kurulmalıdır. Fakat işçilerin ortak mücadelesi de ulusal baskının inkârı üzerine inşa edilemez.

Kürt işçisine “Sen de işçisin, ulusal haklarından vazgeç ve sınıf birliğine katıl.” demek, onun yaşadığı ulusal baskıyı çözmez.

Dil yasağı, ulusal inkâr, zorunlu asimilasyon, siyasal temsil eşitsizliği ve devlet baskısı, yalnızca üretim araçlarının mülkiyeti hakkındaki genel bir açıklamayla ortadan kalkmaz.

Ulusal sorun, sınıf mücadelesinden bağımsız değildir; fakat sınıf sorununa indirgenerek de çözülemez.

9. ULUSAL SORUNU SINIF SORUNUNUN İÇİNDE ERİTMEK MARKSİST BÜTÜNLÜK DEĞİL, SINIF İNDİRGEMECİLİĞİDİR

Boyuneğmez, benim “halklar” kavramını kullanmamın sınıfsal ayrımları belirsizleştirdiğini ileri sürüyor.

Oysa benim yazımda sınıfsal ayrım açıkça yapılmıştır:

“Bayrak değişir, sınıfsal düzen değişmez. Marş değişir, yoksulluk değişmez. Sınır değişir, işçinin kaderi değişmez.”

Bu söz, ulusal devlet kurmanın emekçileri kendiliğinden kurtarmayacağını açıkça ifade etmektedir.

Kürt burjuvazisiyle Kürt işçisinin çıkarları aynı değildir. Fars burjuvazisiyle Fars işçisinin çıkarları da aynı değildir. Ulusal bir devletin kurulması, kapitalist mülkiyet ilişkilerini ve sınıfsal sömürüyü kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Ancak ulusal sorunun sınıfsal bir çözüm gerektirmesi, ulusal baskının gerçekliğini yok etmez.

İnsanlar yalnızca ücretli emek-sermaye ilişkisi içinde baskıya uğramazlar. Dil, kültür, kimlik, cinsiyet, inanç ve siyasal temsil alanlarında da baskıyla karşılaşabilirler.

Marksist siyaset bu baskıları sınıf mücadelesine rakip olarak görmez. Onları sınıf mücadelesinin kapsaması ve çözmesi gereken somut toplumsal çelişkiler olarak ele alır.

Kadınlara “Sınıfsal sömürü ortadan kalkmadan kadın sorunu çözülemez; bu nedenle bağımsız kadın taleplerini erteleyin.” denilemez.

Ezilen bir ulusa da “Sosyalizm kurulmadan ulusal sorun çözülemez; bu nedenle ulusal haklarınızdan vazgeçin.” denilemez.

Sosyalist hareket, ezilenlerin güncel taleplerini belirsiz bir geleceğe erteleyerek onları kazanamaz.

Boyuneğmez’in yaptığı, sınıf mücadelesini bütün baskı biçimlerini kapsayan bir mücadele olarak geliştirmek değil, ulusal sorunu sınıf sorunu içinde eriterek görünmez hâle getirmektir.

Bu yaklaşım Marksist bütünlük değil, sınıf indirgemeciliğidir.

10. “ÜÇÜNCÜ DEVRİMCİ ODAK” SÖYLEMİ SOMUT SORULARA CEVAP VERMİYOR

Boyuneğmez, “Ne ABD ve İsrail ne İran” tutumunun tarafsızlık olmadığını; bağımsız bir emekçi hattı ve üçüncü bir devrimci odak yaratma mücadelesi anlamına geldiğini söylüyor.

Bağımsız emekçi hattının yaratılması elbette gereklidir. Ancak böyle bir hattın savunulması, savaşın somut sorunlarına cevap verme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

ABD ve İsrail’in İran’ı bombalamasına karşı çıkılacak mıdır?

İran’ın bu saldırıya karşı kendisini savunma hakkı tanınacak mıdır?

İran’ın parçalanmasına karşı durulacak mıdır?

Emperyalist saldırıyla eşgüdümlü hareket eden yerel örgütler eleştirilecek midir?

ABD ve İsrail’in askerî zaferi İran işçi sınıfını güçlendirecek midir?

İran’ın ekonomik altyapısının yıkılması emekçilerin örgütlenme koşullarını kolaylaştıracak mıdır?

Bu sorulara açık cevap verilmeden “üçüncü devrimci odak” söylemi, güncel görevleri henüz maddi bir güç hâline gelmemiş bir geleceğe havale eder.

Üçüncü odak, iki tarafın adını söyleyip ikisini eşit biçimde reddetmekle kurulmaz. Savaşın somut karakterini açıklayan, emperyalist saldırıya karşı mücadele eden ve aynı zamanda işçi sınıfının burjuva devletten bağımsızlığını koruyan bir programla kurulabilir.

İran proletaryasının bağımsızlığı, ABD ve İsrail saldırısı karşısında kayıtsız kalmakla değil, bu saldırıya karşı mücadeleyi kendi sınıfsal talepleriyle birleştirmekle sağlanır.

11. EMPERYALİST SALDIRIYLA SALDIRIYA UĞRAYAN ÜLKEYİ EŞİTLEMEK DİYALEKTİK DEĞİL, BİÇİMSEL BİR YAKLAŞIMDIR

Boyuneğmez beni diyalektik düşünmemekle suçluyor. Oysa kendi değerlendirmesi, tarafların her ikisinin de kapitalist olmasından hareket ederek aralarındaki bütün somut farklılıkları ikinci plana itmektedir.

Her iki devlet kapitalisttir; öyleyse her ikisi de eşit ölçüde gericidir.

Her iki devlet kendi egemen sınıfının çıkarını savunmaktadır; öyleyse savaş iki burjuva kutbun savaşıdır.

Ulusal hareketlerin başında burjuva veya küçük burjuva önderlikler vardır; öyleyse ulusların kaderini tayin hakkı gericileşmiştir.

Bu akıl yürütme diyalektik değil, biçimseldir.

Diyalektik düşünce, aynı olgunun farklı ve çelişkili yanlarını birlikte görebilmektir.

İran devleti kapitalist ve teokratiktir; aynı zamanda emperyalist bir saldırının hedefi olabilir.

İran burjuvazisi kendi sınıfsal iktidarını korumak istemektedir; aynı zamanda ABD ve İsrail’in saldırısı İran’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü hedefleyebilir.

Kürt ulusal hareketinin bazı örgütleri emperyalist güçlerle iş birliği yapabilir; aynı zamanda Kürt halkı gerçek bir ulusal baskıya maruz kalabilir.

Ulusal ayrılma emekçileri kendiliğinden özgürleştirmez; fakat ayrılma hakkının inkârı da gönüllü birlik yaratmaz.

İran proletaryası kendi devletine karşı mücadele edebilir; aynı zamanda ülkesine yönelik emperyalist saldırının yenilgisini isteyebilir.

Bu gerçeklerden birini kabul etmek diğerini reddetmeyi gerektirmez.

Diyalektik yaklaşım, çelişkinin taraflarından birini silmek değil, aralarındaki somut ilişkiyi açıklamaktır.

12. ASIL TEORİK ÇELİŞKİLER NEREDEDİR?

Boyuneğmez’in yaklaşımındaki temel teorik çelişkiler şöyle özetlenebilir:

Birincisi, Lenin’in emperyalist paylaşım savaşları için geliştirdiği devrimci bozgunculuk siyasetini bütün savaşlara uygulayarak Leninist savaşlar ayrımını ortadan kaldırmaktadır.

İkincisi, İran’ın bölgesel kapitalist bir devlet olmasından hareketle onu ABD gibi küresel bir emperyalist merkezle eşitlemekte; emperyalist sistem içindeki hiyerarşiyi ve eşitsiz gelişmeyi göz ardı etmektedir.

Üçüncüsü, sosyal-şovenizm kavramını kendi emperyalist burjuvazisini destekleme bağlamından kopararak emperyalist saldırıya karşı çıkan herkesi kapsayacak şekilde genişletmektedir.

Dördüncüsü, ulusların kaderini tayin hakkını her ayrılıkçı hareketi desteklemekle özdeşleştirmekte; hakkın tanınmasıyla somut ayrılmanın desteklenmesi arasındaki Leninist ayrımı reddetmektedir.

Beşincisi, emperyalizmin bazı ulusal hareketleri kullanmasından hareketle ulusal hakkın kendisini geçersiz ilan etmekte; böylece ulusal baskının değil, ezilen ulusun hakkının ortadan kaldırılmasını önermektedir.

Altıncısı, ezen ulusla ezilen ulus arasındaki ayrımı belirsizleştirerek egemen devlet sınırlarını fiilen korumaktadır.

Yedincisi, gönüllü federasyonu liberalizm olarak nitelendirirken, halkların ayrılma hakkı olmadan nasıl gönüllü biçimde bir arada tutulacağını açıklayamamaktadır.

Sekizincisi, ulusal sorunu sınıf sorunu içinde eriterek ulusal baskıyı görünmez hâle getirmektedir.

Dokuzuncusu, proletarya devrimini somut örgütlenme düzeyinden ve güç ilişkilerinden kopararak güncel bütün sorunlara verilen soyut bir cevaba dönüştürmektedir.

Onuncusu, İran devletinin yenilgisinin ABD ve İsrail’e sağlayacağı askerî ve siyasal kazanımı görmezden gelerek “devrimci bozgunculuk” adı altında emperyalist saldırının nesnel sonuçlarını hesaba katmamaktadır.

SONUÇ: MARKSİZM-LENİNİZM DEĞİŞMEZ ŞABLONLARIN DEĞİL, SOMUT SINIF İLİŞKİLERİNİN ÇÖZÜMLENMESİDİR

Ben İran’daki teokratik-kapitalist düzeni savunmuyorum.

İran devletine sosyalist, devrimci veya tutarlı antiemperyalist bir nitelik yüklemiyorum.

İran işçi sınıfına grevlerini durdurmasını, kadınlara özgürlük mücadelelerinden vazgeçmesini veya ezilen halklara ulusal hak taleplerini ertelemesini önermiyorum.

Savunduğum şudur:

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı emperyalisttir ve yenilgiye uğratılmalıdır.

İran’ın emperyalist saldırıya karşı kendisini savunma hakkını tanımak, teokratik rejime siyasal biat değildir.

İran işçi sınıfı emperyalist saldırıya karşı çıkarken kendi egemen sınıfına karşı siyasal ve örgütsel bağımsızlığını korumalıdır.

Savaş bahanesiyle grevlerin, kadınların, demokratik hakların ve ezilen halkların bastırılmasına karşı mücadele edilmelidir.

İran’ın parçalanmasına ve kaynaklarının emperyalist denetime açılmasına karşı çıkılmalıdır.

Emperyalist saldırıyla iş birliği yapan yerel örgütler teşhir edilmelidir.

Kürtlerin ve diğer ezilen halkların eşitlik, dil, kültür ve kendi geleceklerini belirleme hakları savunulmalıdır.

Ulusların kaderini tayin hakkını tanımakla her ulusal ayrılma hareketini desteklemek birbirinden ayrılmalıdır.

Halkların sosyalist federasyonu zorunlu devlet birliğiyle değil, eşitlik ve gönüllülük temelinde kurulmalıdır.

İşçi sınıfının bağımsızlığı, saldırganla saldırıya uğrayanı eşitlemek değildir. Her ikisinin sınıfsal niteliğini görürken savaş içindeki somut konumlarını da ayırt etmektir.

ABD ve İsrail’in askerî zaferi İran proletaryasının zaferi değildir.

İran’ın emperyalist saldırıya karşı yenilmemesi de İran rejiminin siyasal olarak desteklenmesi anlamına gelmez.

Ulusal bir hareketin emperyalizmle iş birliği yapması o hareketin eleştirilmesini gerektirir; fakat ezilen ulusun hakkının ortadan kaldırılmasını gerektirmez.

Gerçek Marksist-Leninist tutum, bütün savaşlara ve bütün ulusal sorunlara aynı şablonu uygulamak değildir. Savaşın tarihsel niteliğini, tarafların dünya sistemi içindeki yerini, saldırının yönünü, sınıfların gerçek gücünü ve ortaya çıkacak siyasal sonuçları birlikte çözümlemektir.

Bu nedenle önceki tezimi koruyorum:

Emperyalizmin kucağında ulusal kurtuluş olmaz. Fakat ulusal baskıyı ve ezilen halkların kendi geleceklerini belirleme hakkını inkâr ederek de enternasyonalizm kurulamaz.

Emperyalist saldırıya karşı çıkmak İran rejimine biat değildir. İran rejimine karşı olmak da ABD ve İsrail saldırısı karşısında kayıtsız kalmanın gerekçesi olamaz.

Devrimci sınıf bağımsızlığı, emperyalist saldırıyla saldırıya uğrayan ülkeyi eşitlemek üzerine değil; dış saldırganlığa karşı mücadeleyle içerideki egemen sınıfa karşı mücadeleyi aynı devrimci program içinde birleştirmek üzerine kurulmalıdır.

Marksizm-Leninizm adına savaşlar arasındaki farkları, ezen ulusla ezilen ulus arasındaki ayrımı ve emperyalist merkezlerle saldırıya uğrayan ülkeler arasındaki hiyerarşiyi ortadan kaldırmak, Marksizm-Leninizm’i savunmak değildir.

Onu, somut tarihten koparılmış bir sloganlar toplamına dönüştürmektir.

Bizim açımızdan tartışmayı şu değerlendirme yazısıyla noktalıyoruz:

https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/08/lenini-tekrarlamak-mi-lenin-gibi-dusunmek%20-mi.html

Podcastimizi dinlemek için bağlantı adresi:

i) https://youtu.be/69TOsC4hHLg

ii) https://youtu.be/ua9G5oFqDFA

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]