Mahmut
Boyuneğmez
1.
Giriş: Mehring’in Biyografik Yaklaşımı ve Eserin Önemi
Franz Mehring'in Karl
Marx: Yaşamöyküsü adlı eserini temel alarak Marx'ın yaşamını ve Marksizm'in
oluşumunu inceleyeceğiz. Mehring, Marx'ın yaşamını yalnızca biyografik bir
anlatı olarak değil, tarihsel materyalizmin oluşum süreci olarak ele alır. Biz
de, Marx'ın yaşam öyküsünü düşünsel gelişimi ve siyasal mücadelesiyle birlikte
değerlendireceğiz.
Franz Mehring, Wilhelm
dönemi Almanya'sının en yetkin Marksist tarihçisi ve edebiyat eleştirmeni
olarak, biyografi yazımını şahsi bir menkıbe anlatımından çıkarıp tarihsel
materyalizmin yaşayan bir laboratuvarına dönüştürmüştür. Karl Liebknecht ve
Rosa Luxemburg ile olan yakın mesaisi, onun entelektüel üretimini Alman Sosyal
Demokrat Partisi (SPD) ve II. Enternasyonal içinde filizlenen oportünist ve
revizyonist eğilimlere karşı bir teorik kale kılmıştır.
Mehring’in
perspektifinden Marx’ın yaşam öyküsü, sınıflar üstü bir dehanın tesadüfi
parlaması değil; Aydınlanma rasyonalizmi ile Prusya gericiliği arasındaki
diyalektik çatışmanın tarihsel bir sentezidir. Bu eser, Marksizm’in özünü
koruma ve tarihsel materyalizmi biyografi yoluyla kristalize etme çabasının bir
ürünüdür. Bu entelektüel arka planı belirledikten sonra, Marx'ın karakterinin
ilk şekillendiği yıllara ve ailesel kökenlerine odaklanmak gerekir.
2.
Sosyal Kökenler ve İlk Gençlik: Trier'den Bonn'a Uzanan Yol
Marx ailesinin 19.
yüzyıl Prusya’sındaki konumu, yurttaşlık eşitliği idealleri ile devletin
sürdürdüğü ayrımcı uygulamalar arasındaki gerilimin somut bir ifadesidir. Prusya
devletinin Yahudilere yönelik hukuki kısıtlamaları, dönemin toplumsal
önyargıları ve değişen siyasal koşullar, Heinrich Marx'ın Hristiyanlığa geçiş
kararında belirleyici rol oynamıştır.
Heinrich Marx, Napolyon
Yasalarına olan sarsılmaz bağlılığıyla Fransız Devrimi’nin rasyonalist mirasını
taşıyan bir "ideologdur". O, oğluna Locke ve Leibniz’in
rasyonalizmini miras bırakırken, Karl'ın uzlaşmaz ve güçlü karakterini erken
fark etmiş; bu ödün vermeyen karakterin oğlunu huzurlu bir limandan
uzaklaştıracağını hissetmiştir.
Marx'ın lise mezuniyet
tezi olan "Meslek Seçimi Öncesinde Bir Gencin Düşünceleri",
onun daha o yaşlarda ileride geliştireceği temel izleğin ilk ışıklarını taşır:
"Her
zaman kendimize uygun hissettiğimiz mesleği seçemeyiz; toplumdaki ilişkilerimiz
bizim onları belirleyeceğimiz bir konuma gelmeden önce az ya da çok
belirginleşmeye başlamıştır."
Marx’ın ailesinden
aldığı bu rasyonalist miras, onun özel yaşamındaki en büyük dönüm noktası olan
Jenny von Westphalen ile olan bağıyla derinleşecektir.
3.
Jenny von Westphalen: Aristokrasi ve Devrimci Bağlılık
Marx ve Jenny
arasındaki bağ, romantik bir ilişkiden ziyade, sınıfsal sınırları ve
aristokratik dogmaları sarsan bir entelektüel ittifaktır. Kayınpeder Ludwig von
Westphalen’in Marx üzerindeki etkisi, klasik okul eğitiminden çok daha
derindir. Shakespeare ve Homeros’u ezbere bilen bu "babacan dost",
Marx’a klasik bir vizyon kazandırmıştır.
Ancak bu bağın asıl
stratejik önemi, Marx’ın seçtiği yolun sınıfsal bedelinde gizlidir. Jenny’nin
üvey ağabeyi Ferdinand von Westphalen, daha sonra Prusya’nın muhafazakâr
İçişleri Bakanı olurken; Jenny, tüm aristokratik imtiyazlarını Marx’ın
"tehlikeli ve belirsiz geleceği" uğruna feda etmiştir.
Bu evlilik, Marx'ın
aristokratik çevrelerle yakınlaşmasına yol açmamış; aksine sonraki yıllarda
seçeceği siyasal ve entelektüel yönelimle, bu çevrelerle arasındaki mesafeyi
daha görünür hale getirmiştir. Mehring’in vurguladığı üzere Jenny, Marx'ın
"hayatının eserini" bizzat kavramış ve tüm sefaletler karşısında
sarsılmaz bir cesaretle bu esere bağlı kalmıştır. O, bir eşten öte, Marx'ın
devrimci mücadelesinin en yakın entelektüel sığınağıdır. Özel hayatındaki bu
güçlü sığınak, Marx'ın Berlin'in sert ve disiplinli akademik ortamına giriş
yapmasını kolaylaştırmıştır.
4.
Berlin Dönemi ve Hukuktan Felsefeye Kopuş
Berlin Üniversitesi,
Ludwig Feuerbach'ın deyimiyle bir "islahevi" disipliniyle, Marx'ın
Bonn dönemindeki bohem dağınıklığından sıyrılıp felsefi derinliğe gömüldüğü
yerdir. Marx burada, Eduard Gans’ın rehberliğinde, "tarihi hukuk okulu"nun
dar görüşlülüğüne karşı amansız bir polemiğe girmiştir.
Berlin dönemi, Marx
için sadece uykusuz gecelerin değil, sınıfsal bir kopuşun da sancılarını taşır.
Babası Heinrich’in "en zengin öğrencinin bile 500 taler harcamadığı bir
ortamda 700 taler harcamasından" ve "skolastik sabahlığı ile bira
bardağı arasındaki" düzensiz yaşamından şikâyet ettiği bu süreç, aslında
Karl’ın burjuva düzenine olan uyumsuzluğunu ve zihninin kural tanımazlığını
simgeler.
Hegel felsefesiyle olan
tanışması, 1830 Temmuz Devrimi’nin Avrupa genelinde yarattığı itici gücün bir
sonucudur. Marx, Hegel’in muhafazakâr ve Prusya monarşisini yücelten
"sistemi" ile sürekli akışı ve gelişimi öngören devrimci
"diyalektik mantığı" arasındaki uzlaşmaz çatışmayı fark etmiştir. Bu
keşif, onu "yaşadığı zamanın felsefesine" kopmaz bağlarla
bağlamıştır. Bu felsefi hesaplaşma, Marx'ı dönemin en radikal düşünce topluluğu
olan Genç Hegelcilerin merkezine taşıyacaktır.
5.
Genç Hegelciler ve Eleştirel Bilincin İnşası
Marx, Berlin'deki
"Doktorklub" çevresine girdiğinde, kısa sürede bu "felsefi
Jakoben topluluğun” entelektüel kutbu haline gelmiştir. Bruno Bauer ve Karl
Friedrich Köppen, Marx'ın üstün zihinsel kapasitesini fark eden ilk isimlerdir.
Köppen, Büyük Frederick üzerine çalışmasını "Trier'li arkadaşı Karl
Marx'a" ithaf ederken aslında sembolik bir hamle yapmaktadır: Aydınlanmacı
bir despotun ruhunu, Prusya’nın mevcut romantik-feodal gericiliğine karşı göreve
çağırmaktadır.
Bu çevre, aklın
özgürlüğünü savunan radikal tutumları nedeniyle dönemin muhafazakâr Prusya
düzeni açısından ciddi bir meydan okuma olarak görülüyordu. Genç Hegelciler,
Prusya devletinin dinsel ve siyasal meşruiyetini eleştirel felsefe aracılığıyla
sorguluyorlardı. David Strauss’un İncil eleştirisiyle başlayan bu süreç,
Ruge ve Bauer ile birlikte Prusya devletinin dinsel ve siyasal meşruiyetine
yönelik kapsamlı bir eleştiriye dönüşmüştür. Entelektüel çevrelerdeki bu
radikalleşme, Marx'ı kendi bağımsız felsefi pozisyonunu tanımlayacağı doktora
tezi aşamasına getirecektir.
6.
Doktora Tezi ve "Kendini Bilme" Felsefesinin Zirvesi
Marx’ın Epiküros ve
Demokritos üzerine yazdığı doktora tezi, onun tanrısal otoriteye ve dogmaya
karşı ilk sistemli başkaldırısıdır. Marx, Yunan felsefesindeki "kendini
bilme felsefesi" (Septikler, Epikürcüler, Stoacılar) üzerinden, insanın öz
bilincini "en üstün tanrısallık" olarak konumlandırmıştır. Bu tez,
kendinden önceki tanrılara hoşgörü göstermeyen devrimci bir ateizmin ve
bireysel özgürlüğün manifestosudur.
Ancak bu akademik
zirve, Prusya’nın sert gerçekliğiyle çarpışmıştır. Kültür Bakanı Eichhorn’un
gerici politikaları ve Bruno Bauer’in Bonn Üniversitesi’nden uzaklaştırılması,
akademik kürsülerin özgür düşünceye kapandığını ilan etmiştir. Prusya devleti,
bilimin özgürlüğünü kilisenin dogmalarına feda ederken, Marx için üniversite
kapıları ebediyen kapanmış; ancak dünya politikasının kapıları ardına kadar
açılmıştır. Akademik kürsülerin kapanması, Marx’ı felsefesini eylemle
birleştireceği basın ve politika alanına itecektir.
Bu yönelişin ilk büyük
sahnesi Rheinische Zeitung olmuştur. Mehring'e göre Marx burada ilk kez
soyut felsefi eleştirinin ötesine geçerek mülkiyet ilişkileri, köylülerin
durumu ve devlet politikalarının toplumsal sonuçlarıyla doğrudan
karşılaşmıştır. Özellikle Mosel bağcılarının yoksulluğu ve odun hırsızlığı
yasaları üzerine yürüttüğü incelemeler, onu siyasal iktisadın somut sorunlarına
yönelten ilk deneyimler arasında yer almıştır.
7. Felsefi
Eleştiriden Siyasal Mücadeleye: Rheinische Zeitung ve Paris'e Geçiş
Karl Marx’ın gençlik
yıllarından doktora sonrasına kadar olan süreci, Mehring’in ifadesiyle
"insanlığın ortak acılarını diğerlerinden daha şiddetli hisseden bir
kalbin" hikayesidir. O, aklına imtiyaz tanıyan bir elit değil, aksine zihnini
insanlığın özgürleşme mücadelesine bir silah olarak sunan bir savaşçıdır. Bu
ilk dönem, Marx’ın ileride geliştireceği siyasal iktisat eleştirisi ve tarihsel
materyalizm için sarsılmaz bir ahlaki ve felsefi temel oluşturmuştur.
Marx’ın gazetecilik
faaliyetleri kısa sürede onu yalnızca sansürle değil, kendi düşünsel
sınırlarıyla da yüzleştirmiştir. Daha sonra geriye dönüp baktığında, hukuki ve
siyasal sorunların arkasında ekonomik ilişkilerin bulunduğunu ilk kez bu
dönemde kavradığını belirtmiştir. Mehring açısından Rheinische Zeitung
yılları, genç filozofun tarihsel materyalizme doğru attığı ilk pratik
adımlardır.
Gazetenin kapatılması
Marx'ın düşünsel yolculuğunda yeni bir aşamayı başlatmıştır. 1843 yılında
Paris'e gidişi, Mehring'in anlatımında adeta ikinci bir doğum anlamına gelir.
Almanya'da felsefi eleştiriyle başlayan süreç, Paris'te sosyalizm ve işçi
hareketiyle karşılaşarak çok daha geniş bir ufka kavuşacaktır.
8.
Paris Yılları ve Engels ile Tarihsel Karşılaşma
Paris, Marx'ın düşünsel
gelişiminde belirleyici bir laboratuvar işlevi görmüştür. Burada Fransız
sosyalizmi, İngiliz politik ekonomisi ve Alman felsefesi ilk kez aynı düşünsel
bütünlük içerisinde birleşmeye başlamıştır. Marx, dönemin sosyalist
çevreleriyle ilişki kurmuş, işçi sınıfının günlük yaşamını yakından gözlemlemiş
ve politik mücadeleyi teorik eleştiriyle birleştirme gereğini daha açık biçimde
kavramıştır.
Bu dönemin en önemli
olayı ise Friedrich Engels ile başlayan tarihsel ortaklıktır. Daha önce kısa
süreli bir tanışıklıkları olsa da, 1844 yılında Paris'te gerçekleşen
görüşmeler, yaşam boyu sürecek bir dostluğun ve teorik iş birliğinin temelini
atmıştır. Mehring'e göre Engels yalnızca Marx'ın en yakın dostu değil; aynı
zamanda Marksizmin kurucu gelişiminde vazgeçilmez bir ortak konumundadır. Mehring
bu bağı kutsallaştırmaz; aksine Marx’ın ömür boyu süren maddi bağımlılığının
yarattığı insani mahcubiyetleri ve zaman zaman mektuplara yansıyan dönemsel
kırgınlıkları da aktarır. Ancak bu insani çelişkiler, onların tarihsel
misyonunu zayıflatmak bir yana, aralarındaki ittifakın sıradan bir dostluk
değil, bir devrimci irade ortaklığı olduğunu kanıtlar.
Marx ve Engels'in
birlikte yürüttükleri çalışmalar kısa sürede Genç Hegelciliğin sınırlarını
aşmıştır. Artık eleştirinin konusu yalnızca din veya devlet değil, toplumun
maddi üretim ilişkileri haline geliyordu. Bu yöneliş, tarihsel materyalizmin
ilk sistemli biçimlerinin ortaya çıkacağı Brüksel dönemine kapı aralamıştır.
9.
Brüksel Dönemi ve Tarihsel Materyalizmin Kuruluşu
Paris'ten sınır dışı
edilen Marx, Brüksel'de Engels ile birlikte çalışmalarını yoğunlaştırdı. Bu
dönemde kaleme alınan eserler, tarihsel materyalizmin kurucu metinleri arasında
yer alır. Özellikle Alman İdeolojisi, tarihin itici gücünü fikirlerde
değil, insanların üretim faaliyetlerinde ve maddi yaşam koşullarında arayan
yeni dünya görüşünün ilk kapsamlı ifadesi olmuştur.
Feuerbach'ın
materyalizmini de eleştiren Marx, insanı yalnızca doğanın bir ürünü olarak
değil, toplumsal ilişkiler içinde faaliyet gösteren tarihsel bir özne olarak
değerlendirmiştir. Böylece Marksizm'in temel kavramları sistemli bir çerçeveye
kavuşmaya başlamıştır.
Bu teorik hazırlık,
Avrupa'nın yeni bir devrimler dönemine yaklaştığı sırada Komünistler Birliği
içerisinde yürütülen çalışmalarla birleşmiş ve kısa süre sonra dünya tarihinin
en etkili siyasal metinlerinden birinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
10.
Proudhon ile Hesaplaşma ve Bilimsel Sosyalizmin Ayrışması
Paris yıllarında
Pierre-Joseph Proudhon, Avrupa sosyalizminin en etkili isimlerinden biri olarak
görülüyordu. Marx başlangıçta Proudhon'u ciddiye almış ve onun özel mülkiyete
yönelik eleştirilerinden etkilenmişti. Ancak zamanla aralarındaki teorik farklılıklar
belirginleşti.
Proudhon, kapitalist
toplumun çelişkilerini tarihsel olarak aşılması gereken ilişkiler olarak değil,
uzlaştırılması gereken karşıtlıklar olarak ele alıyordu. Ona göre sömürü ve
eşitsizlik, ekonomik kategorilerin doğru biçimde düzenlenmesiyle giderilebilirdi.
Marx ise bu yaklaşımın kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel niteliğini
kavrayamadığını düşünüyordu.
1847 yılında yayımlanan
Felsefenin Sefaleti, Marx'ın Proudhon'a yönelik kapsamlı eleştirisidir.
Bu eser yalnızca bir polemik değil, tarihsel materyalizmi içeriğinde barındıran
ilk sistematik metinlerden biridir. Marx burada ekonomik kategorilerin ebedi
fikirler değil, belirli tarihsel üretim ilişkilerinin ürünleri olduğunu
göstermeye çalışmıştır.
Mehring'e göre Proudhon
ile yürütülen bu mücadele, Marx'ın kendisini ütopik ve reformcu sosyalizmden
ayırdığı kritik dönemeçlerden biridir. Bilimsel sosyalizmin bağımsız kimliği
ilk kez bu tartışmalar içinde netleşmiştir.
11.
Komünist Manifesto ve 1848 Devrimleri
1847 yılında
Komünistler Birliği tarafından görevlendirilen Marx ve Engels, Komünist
Manifesto'yu kaleme aldılar. Manifesto, sınıf mücadelesini tarihin temel
hareket mekanizması olarak tanımlıyor ve proletaryanın tarihsel rolünü ortaya
koyuyordu. Mehring'e göre bu eser, yalnızca bir siyasal çağrı değil, tarihsel
materyalist dünya görüşünün yoğunlaştırılmış bir ifadesidir.
1848 Devrimleri
sırasında Marx yeniden Almanya'ya dönerek Neue Rheinische Zeitung'u
yönetti. Mehring'e göre Neue Rheinische Zeitung, 1848 Devrimleri'nin en
tutarlı devrimci yayın organıydı. Marx burada yalnızca gazeteci değil, devrimci
siyasetin teorik sözcüsü olarak hareket etmiş; burjuva liberalizminin
kararsızlığını ve monarşinin karşı-devrimci karakterini sistematik biçimde
teşhir etmiştir. Devrimlerin yenilgisiyle birlikte Marx yeniden sürgüne
zorlanacak ve sonunda Londra'ya yerleşecektir.
12.
Tarihsel Materyalizmin İlk Olgunluk Dönemi
Felsefi temellerin
atılmasının ardından gelen süreçte, 1850'li yılların başı, Avrupa’daki devrimci
kabarışın geri çekildiği ve mutlakiyetçi yapıların geçici bir istikrar
kazandığı kasvetli bir döneme işaret eder. Marx için Londra sürgünü, sadece
siyasi bir sığınma değil, aynı zamanda düşünsel bir "inziva" ve
yeniden yapılanma evresidir.
1853 yılına
gelindiğinde Marx, Willich gibi isimlerle girdiği polemiklerle "demokratik
göçmenlerin yanılgıları" ve "amatör devrimcilik" ile arasına
kesin bir mesafe koymuştur. Bu kopuş, duygusal bir tepkiden ziyade, devrimin
ancak nesnel ekonomik koşulların olgunlaşmasıyla mümkün olabileceğine dair
bilimsel kanaatinin bir sonucudur. Marx, enerjisini göçmen çevrelerinin
sonuçsuz tartışmalarına harcamak yerine, British Museum’un sessizliğinde
kapitalist sistemin anatomisini çıkarmaya yönelmiş; bireysel mücadelesini
uluslararası bir siyaset analizine dönüştürmüştür.
1850'li yıllar, Marx
için bir hazırlık ve olgunlaşma dönemidir. Kırım analiziyle diplomasiyi bir
proletarya görevi haline getirmiş, 1857 kriz gözlemiyle teorisini sınamış ve
politik iktisat eleştirisiyle Kapital’in yolunu açmıştır. Bu on yıl,
Marksizm’in bilimsel bir dünya görüşü olarak inşa edildiği evredir.
Marx’ın ifadesiyle,
kapitalist toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda bu sistemin
tasfiyesi için gereken maddi koşulları da yaratmaktadır. Komünizmle birlikte,
"insan toplumunun ilk tarihi (ön-tarihi) sona er(ecektir)." Marx'a
göre komünizm, insanlığın şimdiye kadarki sınıflı toplum tarihinin sonunu ve
bilinçli toplumsal örgütlenmenin başlangıcını temsil etmektedir. Marx sürgündeki
bu yıllarda, geleceğin toplumunun bilimsel temelini atmıştır.
13.
Avrupa Politikası ve Kırım Savaşı Analizi
Marx’ın Londra’daki
geçim kaynağı olan New York Tribune gazetesindeki yazıları, sıradan bir
gazetecilik faaliyetinden ziyade, Avrupa diplomasisinin kirli çamaşırlarını
ortaya döktüğü bir siyasi laboratuvar niteliğindeydi. Marx ve Engels, Kırım
Savaşı döneminde "Anglo-Rus Kölelik Düzeni" adını verdikleri yapıyı
deşifre ederken, diplomasiyi artık sadece devletlerin bir meselesi olarak
değil, "uluslararası işçi sınıfının kaçınılmaz bir görevi" olarak
tanımladılar.
Marx, dönemin İngiliz
Dışişleri Sekreteri Lord Palmerston’ın, Çarlık Rusyası’nın çıkarlarına hizmet
eden bir figür olduğunu ifşa etmeye çalışmıştır. Mehring’in de belirttiği üzere
Marx’ın Palmerston’ın "satın alındığına" dair iddiaları tarihsel
çelişkilerden azade olmasa da, bu çabaların ardındaki temel motivasyon, Avrupa
karşı-devriminin başlıca dayanağı olarak gördüğü Çarlık Rusyası'nın diplomatik
maskesini düşürmektir. Marx için bu ifşaatlar sıradan bir jeopolitik yorumculuk
değil; uluslararası diplomasinin gizli dehlizlerini keşfederek proletaryanın
bağımsız bir dış politika bilinci geliştirmesini sağlayan hamlelerdir. Marx, bu
yazıları aracılığıyla uluslararası siyasetin görünürdeki diplomatik
açıklamalarla sınırlı olmadığını ve büyük güçlerin sınıfsal çıkarlarla
bağlantılı biçimde hareket ettiğini göstermeye çalışmıştır. Savaş ve diplomasi,
egemen sınıfların mülkiyet ilişkilerini koruma aracı olmaktan çıkarılıp işçi
sınıfının dünya devrimindeki rotasını belirleyen somut birer veri olarak teorileştirilmiştir.
Bu çalışmalar, Marx ve Engels'in uluslararası ilişkileri sınıf mücadeleleri
perspektifiyle değerlendirme çabalarının önemli örnekleri arasında yer alır.
Bu analizleri değerli
kılan, proletaryanın kurtuluşunun önündeki en büyük engel olan Rus hegemonya
arayışının kırılması gerekliliğini kavramasıdır. Marx ve Engels’in ulusal
hareketlere bakışındaki diyalektik değişim ise 1848’in coşkusundan 1851
sonrasının soğukkanlı analizine geçişi belgeler. Bu dönüşümün arkasında, Marx
ve Engels'in ulusal hareketleri artık yalnızca özgürlük mücadeleleri olarak
değil, Avrupa'daki sınıfsal ve siyasal dengelerin bir parçası olarak
değerlendirmeye başlamaları yatar.
|
Bölge/ Hareket |
1848 Devrimleri Dönemi Tutumu |
1851 Sonrası (Sürgün Dönemi) Analizi |
|
Polonya |
Avrupa karşı devrimine karşı en önemli
müttefik olarak desteklendi. |
Rusya devrim girdabına çekilmediği
sürece "cesur ama aptalca" eylemler olarak görüldü. |
|
Macaristan |
Bağımsızlık mücadelesi Avrupa'nın
menfaatine bir zorunluluktu. |
Kossuth gibi liderlerin manifestoları
"yarı-barbar" ve "anlaşılması güç" bulundu. |
|
İtalya |
Ulusal birlik ve özgürlük davası olarak
yüceltildi. |
Mazzini'nin köylülerin maddi
ihtiyaçlarını görmezden gelen "cennetvari" söylemleri eleştirildi. |
Bu keskin siyasi
gözlemler, Marx’ı sadece teorik bir düzlemde tutmamış, onu İngiliz
siyasetindeki somut aktörlerle ve müttefik ihtiyacıyla karşı karşıya
getirmiştir.
14.
Siyasi İttifaklar ve Karşıtlıklar: Urquhart, Harney ve Jones
Marx’ın Londra’daki
müttefikleri ve rakipleriyle ilişkileri, Marksizmin siyasal ve örgütsel
bağımsızlığının şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. David Urquhart ile Marx
arasındaki ilişki, Palmerston karşıtlığında birleşen ancak dünya görüşünde
taban tabana zıt iki kutbun kesişimidir. Marx, Urquhart’ı her devrimci
harekette "Rus rublesi" arayan bir "monomanyak" olarak
nitelendirse de, onun sunduğu belgeleri değerli bulmuştur.
Chartist liderlerle
olan ilişkisi ise çok daha organiktir. Özellikle Ernest Jones, aristokratik
geçmişine ve sarayla olan bağlantılarına rağmen davasına sadık kalmıştır.
Engels’in ifadesiyle Jones, "politikacılar arasında işçi sınıfının yanında
yer alan tek eğitimli İngiliz" olarak Marx’ın takdirini kazanmıştır. Marx,
Jones’un sabırsızlığını ve burjuva radikalizmiyle olan flörtlerini sertçe
eleştirse de, 1869’daki ölümünde onu "az sayıdaki eski dosttan biri"
olarak anmıştır. Siyaset arenasındaki bu yoğunluk, Marx’ın en mahrem sığınağı
olan ailesindeki büyük trajedilerle eşzamanlı yaşanmaktaydı.
15.
Londra’da Yaşam: Kişisel Trajediler ve Aile Dinamikleri
Marx ailesi için Londra
yılları, düşünsel üretimin bedelinin en ağır şekilde ödendiği bir dönemdi.
Maddi imkânsızlıklar ve hastalıklar çemberindeki bu yaşam, aslında iradenin
biyolojik ve çevresel çürümeye karşı kazandığı bir zaferdi.
1855 yılında "evin
ruhu" olarak betimlenen oğlu Edgar’ın ("Musch") ölümü Marx’ı
yıkıma uğratmıştır. Marx, Engels’e yazdığı mektupta, "Zavallı küçük
adam kollarımda uykuya daldı... Ev şimdi boş ve terk edilmiş gibi,"
diyerek acısını dile getirmiştir.
Bu trajik kayıp,
Marx’ın babasından miras kalan ancak Soho’nun sağlıksız koşulları ve rutubetli
"kodesleri" (dwellings) nedeniyle kronikleşen karaciğer
sorunlarını da tetiklemiştir. 1856'da Jenny’nin mirasları sayesinde Soho’dan
Grafton Terrace’taki "burjuva rahatlığına" geçiş yapılsa da, bu
rahatlık tefeci baskısı altında her an dağılmaya mahkûm bir illüzyondu.
Mehring’in anlatısında
Jenny’nin rolü, yalnızca fedakâr bir eşin sabrı ile sınırlı değildir. Marx’ın
dağınık el yazmalarını temize çeken, uluslararası yazışmalarını düzenleyen ve
ailenin bitmek bilmeyen borç krizleriyle mücadele eden kişi çoğu zaman Jenny
olmuştur. Marx’ın teorik üretiminin görünmeyen emekçisi olarak Jenny, yalnızca
aile yaşamının yükünü taşımamış; aynı zamanda Marksizm’in inşa sürecine pratik
ve entelektüel katkılar sunmuştur. Mehring, bu nedenle Marx’ın eserlerinin
ardındaki sessiz dayanıklılığın ve örgütleyici emeğin büyük ölçüde Jenny
tarafından temsil edildiğini vurgular.
16.
1857 Krizi ve Devrim Beklentisi
Ekonomik krizler,
Marksist teoride toplumsal devrimin tetikleyicileridir. 1857 krizi Birleşik
Devletler’den başlayıp Avrupa’ya yayıldığında, Marx ve Engels mektuplarında
"hiç bu kadar mutlu hissetmediklerini" ifade etmişlerdir. Engels,
krizin sağlığına bir "deniz kıyısı tatili" kadar iyi geleceğini
yazarken, Marx geceleri sabah dörde kadar çalışarak krizin anatomisini
çıkarmaktaydı. Kriz kitleleri hemen sokağa dökmemiş olsa da, Marx’a teorik
başyapıtının temellerini atması için gereken "zamanı" sağlamıştır. 1857
krizi patlak verdiğinde Marx ve Engels bunu kapitalizmin yapısal çelişkilerinin
açık bir doğrulaması olarak değerlendirmiş ve yaklaşan devrimci olanaklar
konusunda büyük bir heyecan duymuşlardır.
Marx, bu dönemde eski
dostlarının siyasi dönüşümlerini ("yaşayan ölüler") ibretle
izlemiştir:
- Hermann Becker:
Köln Belediye Başkanı olarak "kitlelerin maddi çıkarlarını"
kendi bürokratik kariyeriyle birleştirmiştir.
- Johannes Miquel:
Eski devrimci ilkelerini terk ederek Prusya Maliye Bakanlığı’na giden yolu
açmıştır.
- Bruno Bauer:
İşçi sınıfını ancak şiddet veya kurnazlıkla kontrol altında tutulması
gereken bir "ayak takımı" (rabble) olarak gören bir
"bilgiç profesöre" dönüşmüştür.
Krizin yarattığı teorik
boşluk, Marx’ı siyasal iktisat üzerine en devrimci eserini doğurmaya itmiştir.
17. Siyasal
İktisadın Eleştirisi: Kapital'e Giden Yol
1859 yılında yayınlanan
Politik Ekonominin Eleştirisi, kapitalist üretim tarzının anatomisini
çıkarma yolundaki en kritik adımdır. Marx bu eserde, daha sonra Kapital'de
olgun biçimine ulaşacak olan değer teorisinin temel kavrayışlarını
geliştirmiştir. Marx’a göre değişim değerini anlamak için, somut emek ile
soyut, farklılaştırılmamış sosyal emek (emek-zaman) arasındaki farkı kavramak
şarttır. Marx bu durumu çarpıcı bir örnekle açıklar: "Bir sarayın
değişim değeri, belirli sayıdaki siyah ayakkabı boyası kutusu (blacking boxes)
ile ifade edilebilir." Bu, paranın bir nesne değil, bir "sosyal
ilişki" olduğunun kanıtıdır.
Eserin meşhur önsözünde
Marx, tarihsel materyalizmin çekirdeğini formüle eder: "İnsanların
bilinci varlıklarını belirlemez; tam tersine toplumsal varlıkları bilinçlerini
belirler." Marx burada Asyalı, klasik, feodal ve modern kapitalist
üretim aşamalarını tanımlarken devrimci bir kural koyar: "Hiçbir
toplumsal oluşum, içindeki tüm üretici güçler gelişmeden önce ortadan
kalkmaz." Bu devasa teorik üretimin yayınlanma sürecinde ise sahneye
Ferdinand Lassalle çıkacaktır. Marx’ın Lassalle ile olan ilişkisine değinmeden
önce Darwin’e yönelik değerlendirmesine bakalım.
18.
Doğa Tarihi ve Toplumsal Tarih: Marx, Darwin ve Evrimsel Analojinin
Sınırları
1859 yılında Charles
Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri yayımlandığında, Marx bu çalışmayı
yalnızca biyolojik bir keşif olarak değil, doğa bilimlerinde tarihsel
düşüncenin güçlenmesi olarak değerlendirmiştir. Ona göre Darwin, canlı doğanın
gelişimini sabit ve değişmez türler fikrinden kurtararak, dönüşüm ve mücadele
fikrini bilimsel zemine taşımıştır.
Marx, Engels’e yazdığı
mektuplarda Darwin’in yaklaşımını “tarihsel materyalizmin doğa bilimlerindeki
yankısı” olarak nitelendirmiştir. Bununla birlikte Marx, bu benzerliği mekanik
bir özdeşlik olarak değil, analojik bir ilişki olarak kurar: Doğa tarihindeki
evrim yasaları ile insan toplumlarının tarihsel gelişimi aynı düzlemde
değildir; toplumsal tarih, bilinçli insan eylemi ve üretim ilişkileri
tarafından belirlenir.
Marx’a göre Darwin,
doğa bilimlerinde “tarihselliği” kurarken, kendi teorisi toplumsal alan için
aynı ilkeyi üretim ilişkileri temelinde işlemektedir. Yani Darwin’in katkısı,
Marx’ın tarihsel materyalizmini doğrulayan bir model değil; tarihsel düşüncenin
doğa bilimlerinde de genel bir yönelim haline geldiğini gösteren paralel bir
gelişmedir.
19.
Lassalle Denklemi: Güven, Yardım ve Şüphe
Ferdinand Lassalle,
Marx’ın eserlerinin yayınlanmasında kilit bir figür olmuştur. Marx’ın istediği
standartların çok üzerinde, "professorial honorarium" olarak
adlandırılan sayfa başına 3 Friedrichsdor (normali 2 idi) ödemeli bir kontrat
sağlamıştır. Ancak bu maddi desteğe rağmen, iki figür arasında derin bir
entelektüel gerilim vardı. Marx, Lassalle’ın Heraclitus adlı eserini
"eski moda bilgelik" olarak nitelendirmiş ve onun
"subjektif" devrimciliğine karşı her zaman şüphe duymuştur.
Marx’ın mektuplarında
Lassalle için kullandığı "izlenmesi gereken bir Yahudi" veya
"şeytan gibi takip edilmeli" ifadeleri, sadece kişisel bir antipati
değil; Lassalle’ın Marx’ın "nesnel bilimini" (özellikle emeğin çift
karakterini) kavrayamamasına duyulan entelektüel güvensizliğin bir
yansımasıdır. Lassalle, Marx’a "Almanya’daki tek dostunum" dese de,
Marx onun teorik yetersizliğinin ilerideki büyük kopuşun sinyallerini verdiğini
erkenden fark etmiştir. Zira aralarındaki gerilim basit bir mizaç çatışması veya
huysuzluk değil; Lassalle’ın işçi sınıfını Prusya devletiyle (Bismarck)
uzlaştırmaya çalışan “devlet sosyalizmi” çizgisine karşı, Marx’ın tabandan
gelen bağımsız ihtilalci sınıf çizgisinin uzlaşmaz kavgasıdır.
20.
Birinci Enternasyonal ve İşçi Hareketinin Önderliği
1860'lı yıllar Marx'ın
yalnızca teorisyen değil, aynı zamanda uluslararası işçi hareketinin fiili
önderlerinden biri olarak öne çıktığı dönemdir. 1864 yılında kurulan
Uluslararası İşçi Birliği (Birinci Enternasyonal), farklı ülkelerin işçi
örgütlerini ortak bir mücadele zemini üzerinde birleştirmeyi amaçlıyordu.
Mehring'e göre Marx'ın örgütçü
yeteneği burada açık biçimde görülmektedir. Hazırladığı bildiriler, kongre
kararları ve programatik metinlerle Enternasyonal'in teorik yönelimini büyük
ölçüde belirlemiştir. Mehring, Marx'ın Enternasyonal içindeki etkisini yalnızca
teorik otoritesine bağlamaz. Marx, farklı ülkelerden gelen sendikacıları,
sosyalistleri, kooperatifçileri ve devrimci demokratları ortak bir program
etrafında tutabilmek için büyük bir sabırla çalışmıştır. Enternasyonal'in Genel
Konseyi'ndeki faaliyetleri, onun yalnızca bir düşünür değil, günlük örgütsel
sorunlarla uğraşan pratik bir siyasal önder olduğunu göstermektedir.
Marx'ın bu dönemdeki
temel amacı, işçi hareketini dar ulusal sınırların ötesine taşımaktı. İngiliz
sendikacılığının deneyimi, Fransız işçi çevrelerinin mücadele geleneği ve Alman
sosyalizminin teorik birikimi, onun gözünde birbirini tamamlayan unsurlardı.
Enternasyonal, bu farklı deneyimleri ortak bir sınıf perspektifi altında
birleştirme girişimi olarak şekillenmiştir.
Enternasyonal'in
karşılaştığı en büyük tarihsel sınav ise 1871 Paris Komünü olmuştur.
Fransa-Prusya Savaşı'nın yarattığı siyasal kriz ortamında Paris işçilerinin
iktidarı devralması, Marx tarafından işçi sınıfının kendi kendini yönetme
kapasitesinin ilk büyük tarihsel kanıtı olarak değerlendirilmiştir. Mehring'e
göre Marx, Komün'ü kusursuz bir model olarak değil, proletaryanın devlet
iktidarıyla ilişkisine dair son derece öğretici bir deneyim olarak görmüştür.
Komün'ün kanlı biçimde
bastırılmasının ardından Marx'ın kaleme aldığı Fransa'da İç Savaş
bildirisi, Enternasyonal'in en etkili siyasal metinlerinden biri haline
gelmiştir. Avrupa burjuvazisinin yoğun saldırılarına rağmen Marx, Komünarları
savunmuş ve onların mücadelesini modern işçi hareketinin tarihsel mirasının
ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmiştir. Mehring açısından Paris Komünü,
Marx'ın teorik görüşlerinin ilk kez büyük ölçekli bir tarihsel deneyimle
sınandığı ve doğrulandığı dönüm noktalarından biridir.
Marx, Paris Komünü
deneyiminden sonra işçi sınıfının mevcut devlet aygıtını yalnızca ele geçirip
kullanamayacağı, onu parçalayarak yeni bir siyasal biçim yaratması gerektiği
sonucunu daha açık biçimde formüle etmiştir. Bu değerlendirme, sonraki Marksist
devlet teorisinin temel taşlarından biri haline gelmiştir.
Enternasyonal yılları
aynı zamanda Marx ile Bakunin arasındaki stratejik ayrışmanın da
belirginleştiği dönemdir. Marx siyasal örgütlenmenin ve işçi sınıfının kolektif
eyleminin zorunluluğunu savunurken, Bakunin daha federalist ve anarşist bir
yönelimi temsil etmiştir.
Mehring'in
değerlendirmesinde bu çatışma kişisel bir rekabetten çok, işçi hareketinin
geleceğine ilişkin iki farklı stratejinin karşı karşıya gelmesidir. Marx, işçi
sınıfının siyasal iktidarı hedefleyen örgütlü bir güç haline gelmesi
gerektiğini savunurken; Bakunin devletin ve siyasal örgütlenmenin tüm
biçimlerine duyduğu güvensizlik nedeniyle farklı bir yol önermekteydi.
Enternasyonal içindeki mücadele, sonraki on yıllarda sosyalist ve anarşist
hareketler arasındaki ayrışmanın da tarihsel başlangıç noktalarından biri
olmuştur.
21. Kapital'in
Yazımı ve Teorik Mirasın Tamamlanışı
Marx'ın yaşamının son
büyük mücadelesi Kapital'in yazımı olmuştur. Sürekli hastalıklar, maddi
sıkıntılar ve ailevi trajedilere rağmen çalışmalarını sürdürmüş; yıllarca süren
araştırmalar sonucunda kapitalist üretim tarzının en kapsamlı çözümlemesini ve eleştirisini
ortaya koymuştur.
Mehring'in anlatımında Kapital'in
yazım süreci neredeyse kahramanca bir entelektüel dayanıklılık örneği olarak
görünür. Marx, British Museum'un okuma salonlarında yıllar boyunca binlerce
sayfa ekonomik rapor, istatistik ve tarihsel belge incelemiş; en küçük teorik
ayrıntıyı bile doğrulamadan sonuca varmaktan kaçınmıştır. Eserin gecikmesinin
önemli nedenlerinden biri de bu bilimsel titizliktir.
Mehring açısından Kapital
yalnızca ekonomi bilimine ilişkin bir eser değildir. O, burjuva toplumunun
tarihsel hareket yasalarını açığa çıkaran ve modern çağın sınıf ilişkilerini
bilimsel biçimde çözümleyen büyük bir teorik yapıttır.
Kapital'in
ilk cildi 1867 yılında yayımlandığında Marx, çalışmasını tamamlanmış bir sistem
olarak görmüyordu. Aksine, araştırmalarını sürekli genişletiyor, yeni veriler
ışığında önceki sonuçlarını yeniden gözden geçiriyordu. Bu nedenle ikinci ve
üçüncü ciltler ancak Marx'ın ölümünden sonra Engels tarafından yayına
hazırlanabilecektir. Mehring'e göre bu durum, Marksizmin dogmatik bir öğreti
değil, sürekli gelişen bilimsel bir araştırma programı olduğunun göstergesidir.
Kapital'in
merkezinde yer alan artı-değer teorisi, kapitalist kârın kaynağını işçinin
yarattığı fakat karşılığı ödenmeyen emekle açıklayarak klasik politik
ekonominin sınırlarını aşmıştır.
Kapital’in
ikinci ve üçüncü ciltlerine yönelik çalışmalar, Marx’ın teorik incelemelerinde
önemli bir derinleşmeye işaret eder. İlk ciltte sermayenin üretim süreci analiz
edilirken, sonraki ciltlerde dolaşım, toplam yeniden üretim ve kâr oranlarının
eğilimleri gibi daha karmaşık konular ele alınmıştır.
Bu aşamada Marx’ın incelemeleri
giderek daha “çok katmanlı” bir analize dönüşmüştür. Artık kapitalist üretim
tarzı yalnızca soyut bir model olarak değil, farklı sermaye fraksiyonları,
kredi sistemi, ticaret ve dünya pazarıyla birlikte işleyen dinamik bir bütün
olarak kavranmaktadır. Özellikle üçüncü ciltte yer alan kâr oranlarının düşme
eğilimi tartışması, kapitalizmin iç çelişkilerinin yalnızca üretim düzeyinde
değil, sistemin bütünsel hareket yasalarında ortaya çıktığını göstermeyi
amaçlar.
Bu gecikmeli ciltler,
Marx’ın sistemini tamamlamaktan ziyade onun tamamlanamaz doğasını da ortaya
koyar. Kapital, kapalı bir dogma değil; sürekli genişleyen ve yeni
tarihsel verilerle yeniden açılan bir analiz çerçevesidir.
22.
Son Yıllar ve Tarihsel Şemanın Reddi
Marx, ömrünün son
yıllarında teorisini Avrupa sınırlarının dışına taşıyarak sömürgecilik,
Hindistan, İrlanda ve Rusya’daki geleneksel köy komünleri (Mir) üzerine
incelemeler yapmıştır. Özellikle Rusya üzerine yürüttüğü çalışmalar, Marx'ın
düşüncesinin sıkça iddia edildiği gibi tek çizgili ve mekanik bir tarih
anlayışına dayanmadığını ortaya koymaktadır. Rus köy komünleri üzerine
notlarında, farklı toplumların aynı tarihsel aşamalardan geçmek zorunda olup
olmadığı sorusunu yeniden ele almış ve tarihsel gelişmenin somut koşullar
tarafından belirlendiğini vurgulamıştır. Mehring, Marx'ın son dönem
araştırmalarını onun teorik ufkunun daralması değil, tersine küresel ölçekte
genişlemesi olarak değerlendirir. Bu çalışmalar, onun tarihsel materyalizmi
doğrusal bir şemaya sıkıştırmayan, aksine kapitalizmin küresel çeperindeki
asimetrik sömürü ilişkilerini de kavrayan evrensel ufkunu tamamlar.
Marx’ın geç dönem
düşüncesinde en kritik açılımlardan biri olan Rus devrimci çevreleriyle kurduğu
doğrudan entelektüel temasın üzerinde durmak gerekmektedir. Özellikle Vera
Zasuliç’in 1881 yılında Marx’a yönelttiği mektup, tarihsel materyalizmin
evrensel şema olup olmadığı sorusunu doğrudan merkeze taşımıştır. Zasuliç,
Rusya’daki köy komünlerinin (Mir) kapitalist aşamayı zorunlu olarak yaşamadan
sosyalist dönüşüm için bir temel oluşturup oluşturamayacağını sormaktaydı.
Marx’ın bu soruya
verdiği yanıt, klasik şematik yorumların ötesine geçen bir esneklik taşır.
Taslak mektuplarında Marx, tarihsel gelişmenin kaçınılmaz bir “tek çizgili yol”
olmadığını, farklı toplumsal oluşumların kendi tarihsel koşulları içinde özgün
dönüşüm patikaları geliştirebileceğini vurgular. Rus köy komünlerinin,
kapitalist yıkım sürecine maruz kalmadan kolektif bir dönüşümün embriyonu
olabileceği ihtimalini teorik olarak açık bırakır.
Bu tartışma, Marx’ın
düşüncesinde bir “geri dönüş”ü göstermez. Vera Zasuliç ile mektup yazışması,
Marx’ın geç dönem düşüncesinde tarihsel materyalizmin kapalı bir gelişim şeması
değil, tarihsel olasılıkların açık bir alanı olduğunu görünür kılar. Marx’ın
taslak yanıtlarında vurguladığı gibi, kapitalizm her toplum için zorunlu bir
evre değildir; belirli tarihsel koşullar altında, mevcut komünal yapılar
çözülmeden de sosyalist bir geçişin embriyonu haline gelebilir.
Bu yaklaşım, Marx’ın
önceki dönem yazılarındaki Avrupa için geçerli olan aşamalı gelişim teorisini
terk ettiği anlamına gelmez; fakat tarihsel gelişmenin tek çizgili bir
“zorunluluk yasası” olarak okunamayacağını açıkça ortaya koyar. Tarihsel
materyalizm, dogmatik bir model değil, somut tarihsel farklılıklara açık bir
analiz çerçevesidir.
Marx'ın sömürgecilik
üzerine değerlendirmeleri de zaman içinde önemli bir gelişim göstermiştir.
Özellikle Hindistan üzerine 1850'li yıllarda kaleme aldığı yazılar, daha sonra
sıkça yanlış yorumlanmıştır. Marx, Britanya egemenliğinin Hindistan'daki geleneksel
toplumsal yapıları parçaladığını kabul etmekle birlikte, bunu sömürgeciliğin
ilerici veya meşru olduğu anlamında değerlendirmemiştir. Tam tersine, İngiliz
yönetimini "kan ve çamur içinde yürüyen" bir yıkım süreci olarak
tasvir etmiş; yerel sanayilerin tasfiyesini, ekonomik bağımlılığı ve toplumsal
çözülmeyi ayrıntılı biçimde incelemiştir.
Marx'ın analizindeki
temel nokta, kapitalizmin tarihsel olarak dönüştürücü bir güç olması ile bu
dönüşümün ahlaken savunulabilir olması arasında ayrım yapmasıdır. Britanya
sömürgeciliği, Hindistan'da yeni ekonomik ilişkiler yaratırken aynı zamanda
büyük ölçekli yıkım ve sömürünün taşıyıcısı olmuştur. Marx'ın geç dönem
çalışmalarında ise sömürge toplumlarının kendi tarihsel gelişim dinamiklerine
daha fazla önem verildiği ve Avrupa’da gözlenen doğrusal ilerleme anlayışından
giderek uzaklaşıldığı görülmektedir.
Marx'ın Hindistan
üzerine yazıları zaman zaman bağlamından koparılarak, onun Britanya
sömürgeciliğini desteklediği iddiasına dayanak yapılmaktadır. Oysa Marx,
İngiliz egemenliğinin Hindistan'da yarattığı dönüşümü tarihsel bir olgu olarak
incelerken, sömürgeciliğin yol açtığı kitlesel yıkımı ve ekonomik talanı da
açık biçimde teşhir etmiştir. Marx için mesele, sömürgeciliğin "iyi"
veya "kötü" olması değil; kapitalist dünya pazarının genişlemesinin
hangi tarihsel mekanizmalarla gerçekleştiğinin açıklanmasıdır. Bu nedenle onun
analizleri normatif bir övgü değil, tarihsel bir çözümleme olarak okunmalıdır.
23.
Antropolojik Dönüş: Morgan ve İlkel Komünal Formlar
Marx’ın geç dönem
araştırmalarının bir diğer önemli hattı, etnoloji ve ilkel toplum formlarına
yönelişidir. Özellikle Lewis H. Morgan’ın Ancient Society adlı çalışması
üzerine aldığı notlar, onun tarihsel gelişme anlayışını Avrupa merkezli bir
sanayi kapitalizmi çerçevesinden çıkarmıştır.
Morgan’ın akrabalık
sistemleri, mülkiyetin erken biçimleri ve kabile örgütlenmeleri üzerine yaptığı
çözümlemeler, Marx için insan toplumunun en erken evrelerinde bile kolektif
üretim ve mülkiyet ilişkilerinin var olabileceğini göstermiştir. Bu durum, özel
mülkiyetin tarihsel olarak zorunlu bir başlangıç noktası olmadığı, belirli bir
gelişim evresinin sonucu olduğu fikrini güçlendirmiştir.
Marx’ın bu notları,
daha sonra Engels tarafından Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı
çalışmada sistemleştirilecektir. Bu materyaller, Marx’ın düşüncesinin yalnızca
kapitalist toplumun eleştirisiyle sınırlı olmadığını; insanlık tarihinin en
erken toplumsal biçimlerine kadar uzanan geniş bir tarihsel antropoloji ufkuna
sahip olduğunu gösterir. Bu yönelim, Marx'ın analizini yalnızca kapitalist
üretim tarzının eleştirisi olmaktan çıkarır; farklı tarihsel ve toplumsal
gelişim biçimlerini inceleyen daha geniş bir tarihsel-antropolojik araştırma
ufkuna taşır.
Marx'ın son yılları
yalnızca teorik araştırmalarla değil, ağır kişisel kayıplarla da
şekillenmiştir. Uzun süredir sağlık sorunları yaşayan eşi Jenny von Westphalen
1881 yılında yaşamını yitirmiştir. Bu kayıp Marx üzerinde derin bir yıkım
yaratmış; yıllarca birlikte sürdürdükleri mücadele ve ortak yaşam sona
ermiştir. Bundan kısa süre sonra kızı Jenny Longuet'nin ölümü de Marx'ın
fiziksel ve ruhsal durumunu daha da ağırlaştırmıştır.
Mehring, Marx'ın bu
dönemde giderek artan hastalıklarla mücadele ettiğini, buna rağmen
çalışmalarını bütünüyle bırakmadığını belirtir. Cezayir, Fransa ve İsviçre'ye
yaptığı sağlık yolculukları kalıcı bir iyileşme sağlayamamıştır. Buna rağmen
Marx, son günlerine kadar yeni araştırmalar yürütmüş, notlar tutmuş ve
özellikle Rusya ile sömürgecilik sorunları üzerine çalışmalarını sürdürmüştür.
Bu nedenle onun yaşamının son dönemi, üretkenliğin sona erdiği bir geri çekiliş
değil; fiziksel gücün tükenmesine rağmen entelektüel faaliyetin sürdüğü son
mücadele evresi olarak değerlendirilebilir.
24.
Sonuç: Mehring'in Marx Yorumu
Marx, 14 Mart 1883'te
Londra'da yaşamını yitirdiğinde, ardında yalnızca tamamlanmış eserler değil,
sonraki kuşak işçi hareketlerinin teorik temelini de bırakmıştır.
Mehring'in Marx biyografisi,
Marx'ı yalnızca bir filozof ya da iktisatçı olarak değil, yaşadığı çağın bütün karşıtlık
ve çelişkileri içinde şekillenen tarihsel bir devrimci olarak ele alır. Bu
anlatıda Marx'ın yaşamı ile düşüncesi birbirinden ayrılmaz; teorik üretim,
siyasal mücadele ve kişisel fedakârlık aynı tarihsel bütünün parçalarıdır.
Mehring açısından Marx'ın büyüklüğü, yalnızca ortaya koyduğu fikirlerde değil,
bu fikirleri yaşamının her döneminde savunma kararlılığında yatar. Bu nedenle
Mehring'in eseri, yalnızca Karl Marx'ın yaşamını anlatan bir biyografi değil;
aynı zamanda Marksizmin tarihsel doğuşunu, gelişimini ve mücadele içinde
şekillenişini açıklayan bir klasik olarak değerlendirilebilir.
Kaynak:
Franz Mehring, Karl Marx: Yaşamöyküsü, İlya
Yayınevi, 2009

