MAR
1.
Giriş: 20. Yüzyıl Sosyalizmi ve Küresel Çerçeve
20.yüzyıl, Eric
Hobsbawm’ın "kısa yüzyıl" kavramsallaştırmasıyla 1917 Ekim Devrimi ve
1991 Sovyetler Birliği’nin çözülüşü arasına sıkışmış, kapitalizmden sosyalizme
geçiş denemelerinin damga vurduğu bir dönemdir. Türkiye solu, bu küresel
iklimin, özellikle de Sovyet deneyiminin ideolojik ve pratik hegemonyası
altında biçimlenmiştir. Ekim Devrimi’nin yarattığı dünya tarihsel kopuş,
Türkiye’deki devrimci özneler için bir "emsal" teşkil etse de,
zamanla Sovyet dış politikasının pragmatik ihtiyaçlarına yedeklenmiştir. Sovyetler
Birliği’nin "tek ülkede sosyalizm"i koruma refleksi ve "barış
içinde yan yana yaşama" stratejisi, yerel hareketlerin devrimci vizyonunu
diplomatik dengelere kurban eden bir "ekonomizm" ve
"pasifizm" sarmalına sürüklemiştir.
Avrupa
Marksizmi ile Leninizm arasındaki ontolojik farklar, Türkiye’deki teorik
tartışmaların da zeminini oluşturmuştur:
- Tarihsel
Temel ve Yöntem: Avrupa
Marksizmi, gelişmiş kapitalist kültür üzerinde evrimci ve sendikalist bir
çizgide olgunlaşırken; Leninizm, emperyalist zinciri "zayıf
halkadan" koparan ihtilalci bir atılımı temsil etmiştir.
- Devrimci
Öznenin Niteliği: Lenin’in
vurguladığı üzere, Avrupa’nın temel trajedisi teorik derinliğine rağmen
ihtilalci partilerden yoksun kalmasıdır; Leninizm ise bizzat bu
"profesyonel ihtilalciler" örgütlenme modelinin adıdır.
- Stratejik
Odak: Avrupa
hareketi barışçıl geçiş yollarını ararken, Leninizm proletarya
hegemonyasını tesis edecek radikal bir kopuşu zorunlu kılar.
Küresel
ölçekteki bu ideolojik iklimin Türkiye’deki ilk kurumsal karşılığını incelemek
üzere TKP’nin tarihsel kökenlerine ve "dış dinamik" sorununa geçiş
yapalım.
2.
Tarihsel Temeller: TKP Mirası ve "Dış Dinamik" Sorunu
Türkiye
Komünist Partisi (TKP), 1920 Bakü Kongresi ile Ekim Devrimi’nin ve III.
Enternasyonal’in doğrudan bir ürünü olarak doğmuştur. Ancak partinin kuruluşu,
Türkiye’deki sınıf mücadelesinin özgün iç dinamiğinden ziyade, Sovyet dış
politikasının "dış dinamiği" tarafından belirlenmiştir. Bu durum,
partinin kendi sınıf pusulasını bulmasını engellemiş ve TKP’yi Sovyet Rusya’nın
stratejik önceliklerinin bir aparatı haline getirmiştir.
TKP’nin
tarihsel zaaflarını şu şekilde analiz etmek mümkündür:
- Dış
Dinamiğe Bağımlılık ve Felç: 1921
İngiliz-Sovyet Ticaret Anlaşması ve Sovyetlerin Türkiye ile
imzaladığı anlaşmalar, TKP’yi Kemalist iktidar karşısında felç
etmiştir. 1936 "Separat" (Desantralizasyon) kararları ise
partinin kurumsal varlığını fiilen likide etmiştir.
- Örgütsel
Süreksizlik ve Likidasyon: TKP,
dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde 1932-1983 yılları
arasında tam 50 yıl kongre toplamamış bir partidir. Bu durum,
örgütsel sürekliliğin yokluğunu ve iç dinamiğin dumura uğradığını
kanıtlar.
- Teorik
Sığlık ve Sağ Sapmalar: Vedat
Nedim Tör ve Kadro Hareketi çevresinde toplananların
Kemalizme rücu etmesi, partinin sınıf temelinden kopuşunun en bariz
örneğidir. Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının (toplam 15 kişi) katli sonrası
parti, burjuvazinin "demokratlığına" dair boş hayallere
saplanmıştır.
Bu
süreçte Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nâzım Hikmet, parti içi tasfiyeciliğe ve
teorik yoksulluğa karşı devrimci bir irade göstermişlerdir. Özellikle
Kıvılcımlı’nın "Yol" külliyatı, TKP’nin sınıf pusulasını düzeltme
çabası olsa da Komintern vesayeti altında bu çabalar marjinal kalmıştır. Özellikle
Kıvılcımlı, Marksizm’i bir 'şablon' olarak değil, Türkiye’nin tarihsel-sosyal
yapısını (Tarih Tezi) anlamak için bir çerçeve olarak kullanmıştır. Ancak onun
bu özgün “yerli” Marksist üretimi, o dönem solun genelini etkisi altına alan “resmi”
ideolojik kalıplar ve dogmatizm nedeniyle hak ettiği merkezi konuma
yerleşememiştir. TKP’nin bu kısıtlı ve baskı altındaki mirasının 1960
sonrasındaki kitlesel patlamaya nasıl bir zemin hazırladığını tartışarak bir
sonraki bölüme geçelim.
3.
1960'lı Yılların Büyük Açılımı: YÖN, TİP ve MDD Üçgeni
27
Mayıs 1960 müdahalesi, Türkiye kapitalizminin ulaştığı yeni aşama ve görece
demokratikleşme ile solun "yeniden doğuşu" için bir milat olmuştur.
Bu dönemde sol, ilk kez toplumsal bir güç olarak sendikalara, köylere ve
üniversitelere nüfuz etmiştir.
Sınıfsal
Zemin ve Nesnel Değişim:
Solun bu dönemdeki yükselişi tesadüfi değildir; Türkiye kapitalizminin
1960’lardaki ithal ikameci sanayileşme hamlesi, kırdan kente devasa bir göç
dalgasına ve sanayi proletaryasının niceliksel büyümesine yol açmıştır.
Yurtsever’in vurguladığı üzere, solun kitleselleşmesini sağlayan şey, bu nesnel
sınıfsal dönüşümün yarattığı toplumsal enerji ile sosyalist fikirlerin
buluşmasıdır.
Solun
üç ana damarını aşağıdaki kriterlere göre karşılaştıralım:
|
Kriter |
YÖN
Hareketi |
Türkiye
İşçi Partisi (TİP) |
Milli
Demokratik Devrim (MDD) |
|
Öncü
Güç Tanımı |
Zinde
Kuvvetler (Ordu ve Aydın) |
İşçi
Sınıfı |
Asker-Sivil
Aydın ve İşçi Sınıfı |
|
Devrim
Stratejisi |
Milli
Devrimci Kalkınma Yolu |
Parlamenter
/ Kapitalist Olmayan Yol |
Aşamalı
Devrim (MDD) |
|
İdeolojik
Referans |
Sol
Kemalizm / Kalkınmacılık |
Eklektik
Marksizm / Sosyal Demokrasi |
Komintern
Gelenekli Marksizm |
Doğan
Avcıoğlu’nun "Türkiye’nin Düzeni" eseri, sosyalizmi bir
"kalkınma yöntemi" olarak sunarak ordu ve aydınlar üzerinde derin bir
etki yaratmıştır. Ancak bu yaklaşım, devrimi "yukarıdan aşağıya" bir
müdahaleye indirgeyen cuntacı eğilimleri beslemiştir. TİP ise 1965’te 15
milletvekili çıkararak tarihi bir başarı kazansa da, bu durum partiyi
parlamenter bir pasifizme ve "seçim makinesi" mantığına
sürüklemiştir. TİP’in bu yasalcı tıkanması, partinin 1968 sonrası yükselen
militan sokak hareketinin gerisinde kalmasına ve devrimci inisiyatifi
yitirmesine neden olmuştur. Teorik tartışmaların ve yasal sınırların ötesine
taşan toplumsal enerjinin 1968-1971 dönemecinde nasıl bir patlamaya yol
açtığını açıklayarak devam edelim.
4.
1968-1971 Dönemeci ve 15-16 Haziran İşçi Direnişi
1968
küresel gençlik hareketinin Türkiye yansıması, düzenle topyekûn bir hesaplaşma
ve antiemperyalist bilincin kitleselleşmesi karakterini taşımıştır. Bu dönemin
zirvesi olan 15-16 Haziran 1970 olayları, işçi sınıfının bir
"sınıf zoru" (class force) olarak sahneye çıkışıdır. DİSK’in
örgütlediği bu kalkışma, işçi sınıfının devrimci potansiyelini kanıtlasa da, bu
enerjiyi iktidara yöneltecek profesyonel bir "siyasi öncüden" yoksun
olması en büyük zaafı olmuştur.
12
Mart darbesine giden süreçte sol içindeki bölünmeler, özellikle MDD’nin
parçalanmasıyla sonuçlanmıştır:
- MDD,
"Milli Cephe"yi sınıf öncülüğünün önüne koyarak ordudan ilerici
bir hamle beklemiş, bu da devrimci inisiyatifi felç etmiştir.
- TİP’in
"provokasyon olur" kaygısıyla kitle eylemlerine mesafeli
durması, parlamenter yolun iflasını ilan etmiştir.
Parlamenter
yolun ve barışçıl geçiş tezlerinin iflas ettiği bu noktadan itibaren doğan yeni
devrimci anlayışı incelemek üzere bir sonraki bölüme geçelim.
5.
1971 Devrimciliği: Teorik Kopuş ve Silahlı Mücadele
1971’de
ortaya çıkan silahlı mücadele örgütleri (THKP-C, THKO, TKP/ML), geleneksel
solun "beklemeci" ve yasalcı tutumundan radikal bir kopuşu temsil
eder. Bu hareketler, Türkiye solunun tarihsel teorik yoksulluğuna karşı
birer "iradeci müdahale" (voluntarist intervention) olarak
doğmuştur.
- THKP-C: "Kesintisiz Devrim"
teziyle oligarşiye karşı politikleşmiş askeri savaş stratejisini (şehir
gerillası) savunmuştur.
- THKO: Kırsal temelli bir halk
savaşı ve eylem odaklı bir hat izlemiş, "bağımsızlık" vurgusunu
öne çıkarmıştır.
- TKP/ML: İbrahim Kaypakkaya’nın
teorize ettiği hatla, Kemalizmden en sert kopuşu yaşamış ve onu
"faşizm" olarak nitelendirerek köylülüğün devrimci potansiyeline
odaklanmıştır.
Bu
hareketlerin önder kadroları imha edilse de bıraktıkları militan miras, 1974
sonrasının büyük kitleselleşmesinin mayasını oluşturmuştur. 12 Mart’ın ağır
baskı koşulları altında yenilgiye uğrayan bu hareketlerin, 1974 sonrasındaki
"Yeniden Yapılanma" dönemine nasıl bir miras bıraktığını tartışarak
devam edelim.
6.
1974-1980: Reorganizasyon ve Kitleselleşme
1974
affı sonrası Türkiye solu, Dev-Yol ve Kurtuluş gibi yapılarla on binlerce
insanı mobilize eden devasa bir kitle hareketine dönüşmüştür. Bu dönemde 1973
Atılımı ile sahneye çıkan "İkinci TKP" (ve İşçinin Sesi), sendikal
alanda etkili olan bir "Profesyonel Örgütlenme Modeli" sunmuştur.
Bu model, dış desteği (Moskova) sendikal çalışmayla birleştirse de kitlesel
tabanlı diğer hareketlerle (Dev-Yol vb.) birleşmeyi başaramamıştır.
1980
öncesindeki fraksiyon çatışmaları ve sol içi şiddet, solun stratejik bir
iktidar hedefinden yoksun oluşunun ve ideolojik tıkanıklığının bir sonucu
olarak devrimci enerjiyi "güvenlik" eksenli bir zemine çekerek
toplumsal meşruiyet alanını daraltmıştır; bu durum, egemen sınıfların 24 Ocak
kararlarıyla dayatılan neoliberal ekonomik birikim modelinin önündeki engelleri
temizlemek amacıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül darbesine giden süreçte
"huzur ve asayişi tesis etme" retoriğini ideolojik bir kılıf olarak kullanmasına
ve karşı-devrimci transformasyonun önünün açılmasına tarihsel bir zemin
hazırlamıştır; sonuç olarak solun kendi içindeki parçalanmışlığı, sadece
örgütsel bir ayrılık değil, sınıfın nesnel çıkarlarını merkeze alan ortak bir
siyasal programın yokluğu nedeniyle darbe karşısında birleşik ve güçlü bir
toplumsal barikat kurulmasını imkânsız kılmıştır. Bu yirmi yıllık yükseliş ve
düşüş döngüsünden çıkarılması gereken dersleri özetlemek üzere sonuç bölümüne
geçelim.
7.
Sonuç: Yükselişten Düşüşe Tarihsel Miras
Haluk
Yurtsever’in vurguladığı "tarihsel, köksüz ve geleneksiz bırakılma"
çabalarına karşı, 1960-1980 birikimi Türkiye toplumunun bilincine kazınmış bir
onur dönemidir. Egemen sınıfların uyguladığı "bellek silme"
(memory erasure) politikasına rağmen, bu yirmi yılın deneyimi bugünün
devrimci pusulası için hayati dersler barındırmaktadır. Yurtsever'e göre tarih,
sadece geçmişin bir dökümü değil, bugünü inşa edecek bir kurucu iradedir.
Egemenlerin “bellek silme” operasyonuna karşı devrimci bir tarih bilinci
geliştirmek, sosyalistlerin nostaljiden arınarak yeniden ayağa kalkabilmesi
için temel bir zorunluluktur. Bu birikimi hatırlamak, aslında geleceği kazanma
mücadelesinin bir parçasıdır.
Türkiye
solunun 1960-1980 arasındaki başarısızlıklarının temel nedenleri şunlardır:
- Teorik
Sığlık: Evrensel
Marksizmin Türkiye’nin özgün nesnelliğiyle sentezlenememesi ve
şablonculuğun aşılamaması.
- Dışa
Bağımlılık ve Sınıf Pusulasızlığı: Siyasetin merkezine proletarya hegemonyasını
değil; "zinde kuvvetler" veya uluslararası merkezlerin
stratejilerini koymak.
- Örgütsel
Likidasyon: İç
dinamiği ve sürekliliği olan, her türlü koşulda çalışabilecek çelikleşmiş
bir parti yapısının eksikliği.
Sonuç olarak, "aynı ırmakta ikinci kez yıkanılmayacağı" bilinciyle; geçmişin devrimci birikimi nostaljik bir anı değil, hatalardan arınarak geleceği kuracak bir dersler bütünüdür. Tarih, bizi köklerimizden koparmak isteyenlere karşı en büyük direnç mevzimizdir.
