Mahmut
Boyuneğmez
Avrupa'da aşırı sağın
ve faşizan eğilimlerin güncel tablosunu, komünistlerin faşizme karşı tarihsel
stratejilerini, günümüz Avrupa komünist partilerinin yaklaşımlarını ve klasik
faşizm olasılığının günümüzde ne ölçüde geçerli olduğunu Marksist bir
perspektifle değerlendirmeye çalışacağız. Dünya’daki diğer otoriter kapitalist
devlet örneklerine ve Türkiye’deki duruma değindikten sonra, sosyalist bir
perspektifle ne yapılması gerektiği üzerinde duracağız.
Bu değerlendirme,
faşizmi yalnızca otoriterlik ya da baskıcı yönetim biçimleriyle
özdeşleştirmemektedir. Marksist literatürde faşizm, belirli tarihsel koşullarda
tekelci sermayenin işçi sınıfı hareketini ezmek amacıyla başvurduğu özgül ve
olağanüstü bir devlet biçimi olarak ele alınmıştır. Bu nedenle günümüzde
yükselen aşırı sağ hareketlerin klasik faşizmle hangi açılardan benzeştiği,
hangi açılardan ayrıştığı incelenmelidir.
Marksist literatürde
faşizm konusunda tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Clara Zetkin faşizmi
küçük burjuvazinin radikalleşmesi üzerinden açıklarken, Troçki işçi hareketini
fiziksel olarak ezmeye yönelen karşı-devrimci bir seferberlik olarak değerlendirmiş,
Dimitrov ise onu finans kapitalin en gerici diktatörlüğü olarak tanımlamıştır. Poulantzas
ise 1979 yılında kapitalist devletin otoriter devletçilik doğrultusunda
geçirdiği dönüşümü çözümlemiş; parlamenter kurumlar korunurken yürütmenin ve
devlet aygıtının merkezileşmesine dikkat çekmiştir.
Neoliberalizm yalnızca
piyasaların serbestleşmesini değil, aynı zamanda sendikal örgütlenmenin
zayıflatılmasını, sosyal devletin gerilemesini ve emeğin parçalanmasını
beraberinde getirmiştir. Bu süreç, sınıfsal kimliklerin çözülmesini
hızlandırırken aşırı sağın ulusal ve kültürel kimlik eksenli siyaset üretmesi
için uygun bir toplumsal zemin hazırlamıştır.
İncelememizde "emniyet
supabı" kavramını, kapitalizmin ürettiği toplumsal hoşnutsuzluğu sistem
karşıtı bir hatta yönelmeden boşaltan siyasal mekanizmaları ifade etmek için kullanmaktayız.
1.
Avrupa'da Aşırı Sağ ve Faşizan Eğilimlerin Ülkeler Bazında Gelişimi
Bugün Avrupa
genelindeki aşırı sağ yükseliş, tek tip bir bloktan ziyade ülkelerin kendi
içsel dinamiklerine ve anayasal sınırlarına göre şekillenmektedir. Bununla
birlikte, bu partilerin ortaklaştığı temel başlıklar; göç karşıtlığı,
milliyetçilik, güvenlik siyaseti, Avrupa Birliği şüpheciliği, kültürel
muhafazakârlık ve neoliberal küreselleşmenin yarattığı hoşnutsuzluğu ulusal
kimlik ekseninde yeniden üretmeleridir. Bu hareketler, kapitalizmin yapısal
krizlerinden doğan sınıfsal öfkeyi sermaye ilişkilerine değil; göçmenlere,
azınlıklara, Avrupa Birliği bürokrasisine ve kültürel kimlik çatışmalarına
yönlendirerek geniş toplumsal destek üretmektedir.
Fransa
(Ulusal Birlik - RN): Marine Le Pen liderliğindeki
parti, babası Jean-Marie Le Pen’in açıkça antisemitik ve radikal neo-faşist
söylemlerini geride bırakarak sistem içi bir "normalleşme"
(dediyabolizasyon) stratejisi izledi. Söylemini göç karşıtlığı, hayat
pahalılığı ve Fransız egemenliği üzerine kurarak işçi sınıfının tarihsel
kalelerinden (özellikle sanayisizleşen kuzey bölgelerinden) ciddi oylar
devşirmeyi başardı. Böylece uzun yıllar boyunca Fransız Komünist Partisi ve
sendikaların güçlü olduğu bölgelerde önemli bir siyasal hegemonya kurdu. Bu
durum, neoliberal dönüşümün işçi sınıfı içerisinde yarattığı güvencesizliğin
yalnızca sol tarafından temsil edilmediğini, aşırı sağın da bu hoşnutsuzluğu
milliyetçi söylemler aracılığıyla örgütleyebildiğini göstermektedir. RN'nin
başarısı, sınıf aidiyetinin yerini giderek kültürel kimliklerin aldığı yeni
hegemonya biçiminin de bir göstergesidir. Bu durum aynı zamanda sendikal
örgütlülüğün gerilemesi ve geleneksel solun neoliberal dönüşüme yeterli yanıt
üretememesiyle ilişkilidir. Solun uzun yıllar boyunca temsil ettiği emekçi
seçmen tabanının önemli bir bölümü ekonomik taleplerini artık milliyetçi bir
çerçevede ifade etmektedir.
İtalya
(İtalya’nın Kardeşleri - FdI): Kökleri neo-faşist İtalyan
Sosyal Hareketi’ne (MSI) dayanan Giorgia Meloni önderliğindeki parti, iktidara
geldikten sonra radikal söylemlerini törpüleyerek NATO, AB bütçe disiplini ve
kapitalist piyasalarla tam bir uyum yakaladı. Bu parti, "kültürel
muhafazakârlık ve ekonomik uyumluluk" formülüyle hareket etmektedir. Bu
durum, günümüz Avrupa aşırı sağının önemli bir bölümünün klasik faşist
hareketlerden farklı olarak mevcut sermaye siyasal düzeniyle çatışmak yerine
onun siyasal istikrarını sağlamaya yöneldiğini göstermektedir.
Almanya
(Almanya İçin Alternatif - AfD): Kuruluşunda Euro Bölgesi
karşıtı neoliberal akademisyenlerin partisi olan AfD, zamanla radikal
milliyetçi ve yabancı düşmanı bir hatta kaydı. Özellikle Doğu Almanya (eski
DDR) eyaletlerinde, birleşme sonrası yaşanan ekonomik güvensizlik ve
dışlanmışlık hissini sömürerek birinci veya ikinci parti konumuna yükseldi.
Sanayisizleşme, düşük ücretli çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve birleşmenin
yarattığı toplumsal eşitsizlikler, AfD'nin özellikle emekçi kesimler içerisinde
destek bulmasını kolaylaştırmıştır. DDR sonrası özelleştirmeler, işsizleşme ve
ücret farklılıklarının uzun yıllar devam etmesi, birleşmenin kazananları ile
kaybedenleri arasındaki ayrımı derinleştirmiştir.
Hollanda
ve Avusturya (PVV ve FPÖ): Hollanda'da Geert Wilders
(PVV) ve Avusturya'da FPÖ, İslamofobi ve göçmen karşıtlığını refah şovenizmiyle
(yani "ülkemizin refah kaynakları sadece bizim vatandaşlarımıza
aittir" söylemiyle) birleştirerek geniş kitle desteği topladı. Refah devletinin
gerilemesiyle oluşan ekonomik kaygılar, sınıfsal talepler yerine ulusal aidiyet
üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.
Macaristan
(Orbán - Fidesz): Bu örnek de günümüz Avrupa'sındaki
otoriterleşme eğilimini anlamak açısından önemlidir. Viktor Orbán yönetimindeki
Fidesz, seçim mekanizmalarını korumakla birlikte medya, yargı ve devlet
kurumları üzerindeki denetimini giderek artırmış; milliyetçi söylem ile
neoliberal ekonomi politikalarını birlikte uygulamış, sermaye yanlısı piyasa
politikalarını ve devlet destekli kapitalizmi birlikte yürütmüştür. Aynı tarihsel
kesitte sendikal hakların sınırlandırılması, akademik özerkliğin geriletilmesi
ve sivil toplum üzerindeki baskılar da otoriter dönüşümün önemli bileşenleri
olmuştur. Seçimle yürütmeyi bırakan Orbán hükümeti deneyimi, günümüz
Avrupa'sında otoriterleşmenin klasik faşizm biçiminde gerçekleşmediğini,
parlamenter mekanizmaların korunarak da demokratik alanın daraltılabileceğini
göstermektedir.
2.
Komünistlerin Tarihsel Olarak Geliştirdiği Stratejiler
Geçmişte faşizmin
yükselişine karşı Marksist-Leninist hareketler temel olarak iki büyük taktiksel
yaklaşım geliştirdiler.
Sınıfa
Karşı Sınıf (Üçüncü Dönem) Stratejisi (1928-1934)
Komintern’in 6.
Kongresi’nde benimsenen bu taktiğe göre, sosyal demokrasi ile faşizm arasında
özsel bir fark yoktu; hatta sosyal demokrasi, faşizmin ikiz kardeşi
("sosyal-faşizm") olarak adlandırılıyordu. Bu yaklaşım, sosyal
demokrasinin işçi sınıfını kapitalist düzen içerisinde tuttuğu tespitinden
hareket etmekteydi; ancak faşizmin oluşturduğu somut tehdidi ikincilleştirdiği
için ağır tarihsel sonuçlar doğurdu. Bu yaklaşım, Avrupa'da devrimci dalganın
yeniden yükseleceği beklentisi üzerine kurulmuştu. Bu sekter yaklaşım,
Almanya’da KPD ile SPD’nin Nazilere karşı ortak bir direniş cephesi kurmasını
engelledi ve Hitler'in iktidara yürüyüşünü kolaylaştırdı.
Bununla birlikte,
Hitler'in iktidara gelişini yalnızca bu stratejik hataya bağlamak eksik
olacaktır. 1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı ekonomik çöküş, Weimar
Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarsızlığı, Alman sermayesinin önemli kesimlerinin
Nazi hareketine verdiği destek ve muhafazakâr devlet elitlerinin Hitler'i
kontrol edebileceklerini düşünmeleri de sürecin belirleyici dinamikleri
arasında yer almaktadır. Ancak sosyalist hareket içerisindeki bölünme, işçi
sınıfının birleşik direniş kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır.
Halk
Cephesi Stratejisi (1935 ve Sonrası)
Georgi Dimitrov’un
Komintern 7. Kongresi’ndeki raporuyla hayata geçirilen bu strateji, faşizm
tehlikesine karşı sadece işçi sınıfının değil, sosyal demokratların,
liberallerin ve hatta anti-faşist burjuva güçlerin de dahil olduğu geniş
koalisyonları savundu. Fransa ve İspanya’da bu taktikle seçim ittifakları
kuruldu; ancak bu ittifaklar faşizmi geriletse de, devrimci dinamiklerin düzen
sınırları içine hapsedilmesine ve solun kendi bağımsız programından taviz
vermesine yol açtığı gerekçesiyle tarihsel olarak yoğun biçimde eleştirildi.
Halk Cephesi deneyimi
kısa vadede faşizmin ilerleyişini yavaşlatabilmiş olsa da, uzun vadede birçok
ülkede komünist partilerin siyasal bağımsızlığını zayıflattı, parlamenter
uzlaşmaları stratejik hedef hâline getirdi ve sınıf siyasetini geri plana itti.
İspanya İç Savaşı deneyimi, uluslararası anti-faşist dayanışmanın önemini
gösterirken aynı zamanda cephe içerisindeki siyasal gerilimlerin devrimci
süreci nasıl sınırlayabildiğini de ortaya koymuştur.
3.
Avrupa Komünist Partilerinin Güncel Yaklaşımları
Sovyetler Birliği'nin
çözülmesinden sonra Avrupa komünist hareketi ortak bir stratejik çizgiden
uzaklaşmış; farklı tarihsel deneyimler ve siyasal koşullar doğrultusunda
birbirinden ayrışan yönelimler geliştirmiştir.
Yunanistan
Komünist Partisi (KKE), faşizmi kapitalist sistemin
kriz dönemlerinde başvurduğu yönetim biçimlerinden biri olarak
değerlendirmekte; anti-faşist mücadelenin anti-kapitalist mücadeleden
ayrıştırılmasına karşı çıkmaktadır. Partiye göre sosyal demokrasiyle veya
liberal güçlerle kurulan kalıcı siyasal ittifaklar, işçi sınıfının bağımsız
siyasal hattını zayıflatmaktadır. Bu nedenle KKE, geniş demokratik cephelerden
ziyade bağımsız sınıf örgütlenmesini ve işçi hareketinin güçlendirilmesini
temel strateji olarak benimsemektedir. KKE, Uluslararası Komünist ve İşçi
Partileri Toplantıları çerçevesinde de anti-emperyalist ve anti-kapitalist
hattın korunması gerektiğini savunmaktadır.
Portekiz
Komünist Partisi (PCP), güçlü sendikal geleneğini
korumakla birlikte parlamenter mücadeleyi de önemsemektedir. Neoliberal
politikaların emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini sürekli gündemde tutmasına
rağmen, bazı dönemlerde sosyalist hükümetlere dışarıdan destek vermesi Marksist-Leninist
çevreler tarafından düzen siyasetine fazla eklemlenmekle eleştirilmektedir. Bununla
birlikte PCP, sınıf sendikacılığı ve işçi hareketi içerisindeki etkisini
Avrupa'daki birçok komünist partiye göre daha güçlü biçimde koruyabilmiştir.
İspanya
Komünist Partisi (PCE) ve Birleşik Sol
geleneği ise Franco diktatörlüğü deneyiminin etkisiyle anti-faşist mücadeleyi
büyük ölçüde geniş demokratik ittifaklar üzerinden yürütmektedir. Ancak bu
yaklaşımın, kapitalizmin yapısal eleştirisini geri plana ittiği ve anti-faşizmi
zamanla yalnızca anayasal düzenin savunusuna indirgediği yönünde eleştiriler
yapılmaktadır.
Fransa
Komünist Partisi (PCF), uzun yıllardır geniş sol
seçim ittifakları içerisinde siyaset yürütmektedir. Buna karşın RN'nin
geleneksel işçi havzalarında sürekli güç kazanması, seçim ittifaklarının tek
başına aşırı sağı geriletmekte yetersiz kaldığını göstermektedir.
Marksist-Leninist perspektiften bakıldığında bu durum, işçi sınıfının bağımsız
siyasal örgütlenmesinin yerini parlamenter uzlaşmaların alamayacağını ortaya
koymaktadır.
Belçika
Emek Partisi (PTB/PVDA), Avrupa genelinde sınıf
siyasetinin gerilediği koşullarda, taban örgütlenmesi ve günlük somut talepler
üzerinden yükseliş gösteren özgün bir örnek sunmaktadır. Belçika’nın derin
dilsel ve etnik bölünmüşlüğüne (Flaman ve Valon bölgeleri) rağmen üniter, tek
bir merkezi sınıf örgütü olarak kalmayı başaran parti, neoliberal krizin
yarattığı yıkımı doğrudan işçi mahallelerinde, sendikalarda ve iş yerlerinde
kesintisiz bir örgütlenmeyle karşılamaktadır. PTB/PVDA, parlamenter mücadeleyi
küçümsememekle birlikte onu taban hareketinin ve sokaktaki sınıf mücadelesinin
bir yankısı olarak konumlandırmaktadır. Partinin seçilen tüm temsilcilerinin,
aldıkları yüksek milletvekili maaşlarını reddederek ortalama bir işçi ücretiyle
yaşamayı kabul etmesi ve geriye kalanı partiye devretmesi, düzen kurumlarıyla
arasına koyduğu mesafenin pratik bir göstergesidir. Ancak partinin geniş
kitlelere ulaşmak adına zaman zaman teorik keskinliğini esnetmesi ve popülist
bir dil benimsemesi, radikal sol çevreler tarafından ideolojik bir aşınma riski
olarak eleştirilmektedir.
Avusturya
Komünist Partisi (KPÖ) ise, federal düzeyde uzun
yıllar zayıf kalmasına karşın, yerel yönetimler ve dar gelirlilerin yakıcı
sosyo-ekonomik sorunları üzerinden kurduğu hatla dikkat çekmektedir. KPÖ’nün
Graz ve Salzburg gibi büyük kentlerde elde ettiği başarıların temelinde, kapitalizmin
en derin yaralarından biri olan "barınma/kira krizini" siyasetinin
merkezine yerleştirmesi yatmaktadır. "Kiracı Danışma Hattı" gibi
pratik dayanışma ağları kurarak halkın günlük hayattaki güvencesizlik hissini
örgütleyen parti, anti-kapitalist söylemi teorik bir soyutlama olmaktan çıkarıp
somut bir yaşam mücadelesine dönüştürmüştür. KPÖ temsilcileri de aldıkları
maaşların büyük kısmını doğrudan dar gelirliler için oluşturulan sosyal fonlara
aktarmaktadır. Bu pratik başarılar komünist kimliğe yönelik ideolojik
önyargıları yerelde kırsa da, partinin genel siyasi hattının yerel yönetim
odaklı bir "belediye sosyalizmine" veya sosyal yardımlaşma ağlarına
sıkışma riski, anti-kapitalist mücadelenin iktidar perspektifinden koparılması
yönündeki eleştirileri de beraberinde getirmektedir.
Genel olarak Avrupa
komünist hareketi içerisinde bugün iki temel stratejik yaklaşım bulunmaktadır.
Birinci yaklaşım, anti-faşist mücadelenin ancak anti-kapitalist mücadeleyle
birlikte yürütülmesi hâlinde kalıcı sonuçlar doğuracağını savunmaktadır. İkinci
yaklaşım ise önceliğin aşırı sağın seçim başarısını engellemek olduğunu ileri
sürerek sosyal demokratlar ve diğer demokratik güçlerle geniş ittifakları
desteklemektedir. Marksist-Leninist açıdan ikinci strateji, kısa vadede belirli
kazanımlar sağlasa da uzun vadede işçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini
aşındırma ve sınıf mücadelesini parlamenter uzlaşmalara indirgeme riski
taşımaktadır.
4.
Klasik Faşizm Riski Var mı, Yoksa Bir "Emniyet Supabı" mı?
Günümüz koşullarında ve
bugünkü güç dengeleri dikkate alındığında, 1920’lerin ve 30’ların klasik faşizm
riskinin (paramiliter çetelerin sokakları ele geçirmesi, parlamentonun tamamen
lağvedilmesi, komünist partilerin ve sendikaların tamamen yasaklanarak açık
terör diktatörlüğünün kurulması) yakın bir tehdit olduğunu söylemek mümkün
değildir. Bunun temel nedenleri şunlardır:
Sınıf
Tehdidinin Yokluğu
Klasik faşizm,
burjuvazinin sosyalist bir devrim tehdidi karşısında mülkiyetini korumak için
başvurduğu "son çare" diktatörlüğüdür. Günümüz Avrupa’sında sermaye
sınıfını tehdit edecek güçte, iktidara aday, kitlesel bir işçi sınıfı hareketi
veya komünist önderlik bulunmamaktadır. Dolayısıyla burjuvazi açısından
parlamenter demokrasiyi tamamen askıya alacak maliyetli ve riskli bir
diktatörlüğe ihtiyaç yoktur.
"Emniyet
Supabı" İşlevi
Günümüz faşist ve aşırı
sağ partileri, kapitalist krizlerin (enflasyon, güvencesizlik, barınma sorunu)
kitlelerde yarattığı haklı öfkeyi soğurmakla görevlidir. Sistem karşıtı biriken
bu öfke, aşırı sağ tarafından sınıfsal hedeflere (sermayeye, patronlara) değil;
göçmenlere, azınlıklara, AB bürokrasisine veya kültürel kimliklere yönlendirilmektedir.
Böylece kitlelerin gazı alınmakta ve öfke zararsız kanallara yöneltilmektedir.
Bu süreçte göç,
güvenlik, kimlik siyaseti ve kültürel kutuplaşma, ekonomik krizlerin üzerini
örten temel ideolojik araçlar hâline gelmektedir. Emekçilerin yaşadığı reel
ücret kayıpları ve güvencesizlik, sistemin yapısal sorunları yerine "dış
tehditler" üzerinden açıklanarak sermaye düzeninin sorgulanmasının önüne
geçilmektedir.
Kapitalist
Demokrasi Sınırlarında Entegrasyon
Bu partiler iktidara
geldiklerinde (Meloni örneğinde olduğu gibi) kapitalist mülkiyet ilişkilerine,
finansal piyasalara, NATO’ya ve emperyalist sisteme sadakatlerini hızlıca ilan
ederler. Dolayısıyla günümüz aşırı sağı, siyasal sistemi/demokratik rejimi
yıkmak için değil; neoliberal otoriterliği parlamenter çerçeve içerisinde
"yönetmek" ve rıza üretmek üzere kurgulanmış sistem içi birer enstrümandır.
Bununla birlikte,
otoriterleşme eğilimleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Grev hakkının
sınırlandırılması, polis yetkilerinin genişletilmesi, protesto gösterilerine
yönelik baskılar, dijital gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve göç
politikalarının sertleşmesi, neoliberal devlet biçiminin daha otoriter
araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu uygulamalar klasik faşizmle
birebir özdeşleştirilemese de demokratik hakların aşamalı biçimde daraldığı
yeni bir otoriterleşme eğilimine işaret etmektedir. Günümüz kapitalist
demokrasileri, faşizan özellikler taşımakta, giderek daha fazla faşizan yönetim
tekniğini bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle günümüz tartışması artık
"faşizm gelecek mi?" sorusundan çok, kapitalist demokrasilerin hangi
ölçüde faşizan yönetim tekniklerini kendi bünyelerine içselleştirdiği sorusu
etrafında yürütülmelidir.
5.
Otoriterleşme Avrupa’ya Özgü Bir Olgu Değil
Kapitalizmin küresel
kriz konjonktürü, neoliberal birikim modellerinin sürdürülebilmesi için burjuva
demokrasisinin sınırlarını daraltan otoriter yönetim pratiklerini yalnızca
Avrupa ölçeğinde değil, dünya genelinde de birer kural haline getirmektedir. Bu
bağlamda emperyalist merkezlerin ve bağımlı kapitalist ülkelerin içinden
geçtiği dönüşüm, aşırı sağın küresel düzeyde nasıl bir sistem içi entegrasyon
aparatı olarak işlev gördüğünü gözler önüne serer.
Donald
Trump (ABD - "Öfkenin Sağa Kanalize Edilmesi"):
Trump, Pas Kuşağı (Rust Belt) olarak bilinen ve neoliberal sanayisizleşme
nedeniyle yoksullaşan beyaz işçi sınıfının öfkesini arkasına aldı. Ancak bu
öfkeyi finans kapitale veya tekellere değil; göçmenlere, Çin’e ve
"küreselci elitlere" yönlendirdi. Yürütmedeyken ise zenginlere vergi
kesintileri yaparak ve deregülasyonları savunarak sermayenin çıkarlarına sadık
kaldı. Trump'ın ekonomi politikaları Wall Street ile bir kopuş anlamına
gelmemiş, büyük sermaye gruplarıyla ilişkiler büyük ölçüde devam etmiştir. Trump
örneği; işçi sınıfı örgütlülüğünün yokluğunda, sistem karşıtı öfkenin bizzat
sermayedar bir figür tarafından nasıl sağa kanalize edildiğinin (emniyet supabı
olarak işlev gördüğünün) en berrak küresel örneğidir.
Narendra
Modi (Hindistan - "Kültürel/Dinsel Kutuplaşma ve Neoliberalizm"):
Modi ve partisi BJP, Hindistan’daki derin sınıfsal eşitsizliklerin ve ekonomik
krizlerin üzerini örtmek için Hindistan milliyetçiliğini (Hindutva) ve İslam
düşmanlığını kurumsal bir devlet politikası haline getirdi. Bu süreçte
demokratik kurumları, yargıyı ve medyayı kendi kontrolü altında
otoriterleştirirken; Adani ve Ambani gibi ülkenin en büyük tekelci sermaye
gruplarına muazzam ayrıcalıklar tanıdı. Modi örneği; kapitalist devletin, sınıf
mücadelesini dinsel/kültürel çatışmalarla ikame ederek sömürüyü nasıl
kesintisiz sürdürdüğünü gösterir.
6. Türkiye
Örneği
Avrupa, ABD ve
Hindistan örneklerinde gördüğümüz faşizan eğilimlerin ve otoriter devlet
pratiklerinin tarihsel ve güncel sınırlarını anlamak için Türkiye ölçeğindeki
dönüşüm de son derece öğreticidir. Türkiye’de faşist ve sağ-popülist
hareketlerin gelişimi; sınıf mücadelesinin düzeyine, devletin kriz anlarındaki
ihtiyaçlarına ve neoliberal sermaye birikim modelinin gereksinimlerine göre
farklı işlevler üstlenmiştir.
12
Eylül Öncesi MHP: Sınıf Tehdidine Karşı Paramiliter Sokak Gücü
Türkiye’de klasik
faşizmin sokak terörü ve paramiliter örgütlenme pratiklerine en çok yaklaştığı
kesit, 1970’li yılların sınıf mücadeleleri dönemi olmuştur. Bu dönemde yükselen
işçi hareketi, kitlesel grevler ve solun toplumsal bir alternatif haline gelişi,
burjuvazi ve devlet elitleri için doğrudan bir tehdit oluşturmuştur. 12 Eylül
öncesi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve onun sivil uzantısı olan ülkücü
komandolar; tam da bu sınıf tehdidini bastırmak, sokakları ve fabrikaları sol
örgütlenmelere kapatmak üzere taşeronlaştırılmış paramiliter bir güç olarak
işlev görmüştür. Buradaki şiddet sarmalı, sermaye düzeninin bekası için
devrimci dinamikleri fiziksel olarak tasfiye etmeyi amaçlayan klasik
karşı-devrimci bir müdahaledir.
Darbe
Sonrası ve AKP Dönemi: Devletleşme, Kadrolaşma ve Neoliberal Entegrasyon
12 Eylül askerî
darbesiyle solun ve işçi sınıfının örgütlü gücü ezildikten sonra, MHP’nin
üstlendiği "paramiliter sokak gücü" işlevi de misyonunu
tamamlamıştır. Darbe sonrasında ve özellikle 1990'lardan itibaren bu hareket,
sokaktan ziyade bürokraside, yargıda ve emniyette kadro sağlayan, devlet
aygıtının doğrudan içerisine yerleşen kurumsal bir yapıya bürünmüştür.
Bugün ise MHP, AKP ile
kurduğu Cumhur İttifakı ortaklığıyla, kapitalist düzenin bekasını korumak üzere
bambaşka bir rıza ve baskı mekanizmasının taşıyıcısıdır. Sınıf hareketinin ve
komünistlerin tarihsel olarak en güçsüz olduğu bu konjonktürde MHP; kitlelerin
yoksullaşma, güvencesizlik ve ekonomik kriz karşısındaki haklı öfkesini
dindirmek için milliyetçilik ve beka söylemini kullanmakta, Kürt hareketinin ve
reformist taleplerinin düzene entegre edilmesi işlevinde üzerine düşen rolü
oynamaktadır. AKP’nin toplumsal ilişkileri ve siyasal rejimi değiştirme politikalarının
baş destekçisi, bu parti olmuştur.
AKP
Deneyimi: Düzen Dışı Söylemden Neoliberal Otoriter Rejim İnşasına
AKP’nin siyasal İslamcı
Refah Partisi (RP) geleneğinden koparak 2000'lerin başında "muhafazakâr
demokrat" kimlikle tarih sahnesine çıkışı, onun kapitalist düzenle
uyumlanma sürecinin en somut ifadesidir. RP’nin görece düzen dışı, Batı ve
finans kapital karşıtı ("Adil Düzen") söylemlerini tamamen terk eden
AKP; emperyalist merkezlerle ve yerli sermaye sınıflarıyla tam bir mutabakat
kurarak Türkiye tarihinin en vahşi neoliberal programının, özelleştirme
dalgasının ve güvencesizleştirme politikalarının uygulayıcısı olmuştur.
Ancak AKP’nin
üstlendiği rol sadece ekonomik programla sınırlı kalmamış, aynı zamanda devlet
yapısını da dönüştürmüştür. Eski bürokratik devlet yapısını sermaye birikiminin
yeni ihtiyaçları doğrultusunda kısmen tasfiye eden AKP; yerine yargıyı,
medyayı, üniversiteleri, kolluk güçlerini ve tüm bürokratik aygıtları kendi
kontrolü altında merkezileştiren otoriter, başkanlık sistemine dayalı yeni bir
rejim inşa etmiştir.
Gelinen noktada artık
kapitalist devlet, yalnızca sermaye birikimi için gerekli düzenlemeleri
yapmakla kalmamakta, doğrudan ve ivedilikle sermaye sınıfına coğrafi
zenginliklerimizden ve emekçi halkımızdan kaynak ve değer transferleri
sağlamaktadır. Kapitalist devlet ve kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki
güç dengesinde, birincilerin iktidarı ve hegemonyası muhkem duruma
getirilmiştir. Neoliberal politikaların ve krizlerin olumsuz sonuçlarını
yaşayan işçi sınıfımızın, sınıfsal çıkarlarını temsil eden siyasal örgütlülüğü
çok zayıf durumda bulunmakta, emekçilerin sınırlı bir kesiminin üye olduğu
sendikal örgütlenmeler ise büyük oranda siyasi iktidarın güdümünde kalmaktadır.
Türkiye'deki aşırı sağ
yalnızca İslamcı-milliyetçi çizgiden ibaret değildir; son yıllarda seküler
milliyetçilik muhalefette sınıfsal işlevler üstlenmeye başlamıştır.
Yeni
Bir Emniyet Supabı: Zafer Partisi ve Seküler Aşırı Sağın Sınıfsal Rolü
Türkiye’deki güncel
aşırı sağ eğilimlerin analizi, son yıllarda Zafer Partisi çizgisiyle görünürlük
kazanan seküler milliyetçi dalgayı görmezden gelerek tamamlanamaz. Bu hareket,
kendisini geleneksel dinci/muhafazakâr sağdan ve MHP’nin kurumsal devletçi çizgisinden
ayrıştırarak, özellikle kentli ara tabakalar, güvencesiz laik gençler ve
lümpenleşen işsiz kitleler arasında bir zemin bulmuştur.
Söz konusu hareketin
yükselişi, küresel düzeyde Fransa'da Le Pen veya Hollanda'da Wilders gibi
figürlerin izlediği "seküler/modernist argümanlarla bezenmiş yabancı
düşmanlığı" taktikleriyle büyük bir paralellik göstermektedir. Neoliberal
krizlerin, derinleşen yoksulluğun, barınma krizinin ve kontrolsüz göç
dalgasının yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk; bu hareket tarafından sınıfsal ve
kapitalizm karşıtı bir hatta yönelmekten titizlikle alıkonmaktadır. Bunun
yerine öfke, tamamen "sığınmacılar/göçmenler" olgusuna indirgenerek
dar bir şovenizm havuzunda eritilmektedir.
Sermaye düzeni
açısından bu sekularize aşırı sağ, bir yeni nesil emniyet supabıdır. Fabrikada,
ofiste ya da kuryelik yaparken vahşice sömürülen, geleceksizlikle boğuşan genç
emekçilerin sistemi hedef alabilecek potansiyel öfkesi; patronlara veya tekelci
sermayeye değil, kendisinden daha güvencesiz durumdaki göçmen işçilere
yönlendirilmektedir. Böylece sömürü mekanizmasının üzeri ırksal ve milliyetçi
bir tül ile örtülürken, sermaye sınıfının ucuz ve güvencesiz göçmen emeğinden
elde ettiği kârlar da bu sahte kutuplaşma sayesinde güvenceye alınmaktadır.
Siyasal düzlemde ise bu yapı, burjuva demokrasisinin sınırları dışına taşmayan,
kitlelerin sistem dışı radikalleşmesini engelleyen ve sokağın gerçek tazyikini
parlamenter/sosyal medya odaklı bir protest hatta hapseden sistem içi bir
aparattan ibarettir.
7.
Sonuç
Kapitalizmin güncel
krizleri yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal temsil krizleri
üretmektedir. Geleneksel merkez partilerinin geniş emekçi kesimlerin
taleplerine yanıt verememesi, aşırı sağın kendisini "düzen karşıtı"
gibi sunabilmesine olanak sağlamaktadır. Oysa bu hareketler, mülkiyet
ilişkilerine dokunmadıkları ölçüde kapitalist düzenin sınırlarını aşmamakta;
yalnızca kriz yönetiminin farklı siyasal araçları hâline gelmektedir.
İşçi sınıfının ve
komünistlerin zayıf olduğu bu tarihsel kesitte, aşırı sağ hareketler totaliter
rejim inşasından ziyade, kapitalist sistemin yapısal kriz anlarında kitlelerin
düzen dışına taşmasını engelleyen kapitalist sistem için işlevsel birer emniyet
supabı ve neoliberal otoriterliğin meşrulaştırıcı araçları olma fonksiyonuna
sahiptir. Bununla birlikte, bu durum demokratik hakların aşamalı biçimde
daraltıldığı, otoriter yönetim tekniklerinin yaygınlaştığı ve sınıf siyasetinin
kültürel çatışmalarla ikame edildiği yeni bir tarihsel dönemin içerisinde
bulunduğumuz anlamına gelmektedir. Günümüz Avrupa'sında yaşanan gelişmeler,
kapitalizmin kriz koşullarında otoriter yönetim biçimlerinin kapitalist
demokrasi formu altında yeniden üretilebildiğini göstermektedir.
Bu nedenle komünist
hareket açısından temel görev yalnızca aşırı sağ partilerin seçimlerde
geriletilmesi ve aşırı sağın ideolojik eleştirisini yapmak değildir. Asıl
mesele, kapitalizmin krizlerinin yeniden ve yeniden ürettiği toplumsal zemini
ortadan kaldıracak bağımsız sınıf siyasetinin inşasıdır. Aksi hâlde, aşırı
sağın geriletilmesi geçici olsa bile, onu besleyen ekonomik ve toplumsal
dinamikler varlığını koruyacaktır. Devrimci sol, aynı zamanda emekçilerin günlük
yaşamında karşılık bulan, sendikalardan mahallelere, dijital emekçilerden
güvencesiz gençliğe kadar uzanan somut örgütlenme biçimleri geliştirmelidir. Faşizan
eğilimlerin toplumsal zeminini ortadan kaldıracak olan, ancak böylesi bağımsız
bir sınıf hareketinin yeniden inşası olabilir.
Türkiye’deki güncel
rejim yapısını kolaycı bir yaklaşımla doğrudan "faşizm" olarak
etiketlemek ve bu otoriterleşmeye karşı sosyal demokratik liberal veya diğer liberal
burjuva partilerin arkasında hizalanmak sol açısından tarihsel bir hatadır.
Türkiye deneyimi açıkça göstermektedir ki; karşımızdaki yapı, kapitalist
demokrasinin sınırları dâhilinde biçimlenmiş, neoliberal sömürüyü güvence
altına almak için faşizan teknikleri ve otoriter yönetim biçimlerini kendi
bünyesine entegre etmiş bir kapitalist devlet formudur.
Dolayısıyla kurtuluş, düzen içi restorasyon projelerinde veya liberal ittifaklarda değil; bağımsız, militan ve kitlelerle bağı kopmamış bir sınıf siyasetinin, işyerlerinden mahallelere kadar sabırla dipten yukarıya kurulmasındadır. Devrimci hareketler sadece soyut propaganda yapan yapılar olmaktan çıkmalıdır. Güç kazanamamanın temel nedeni, kitlelerin günlük hayatta (iş yerlerinde, mahallelerde, barınma ve geçim mücadelelerinde) devrimcileri yanlarında görememesidir. Devrimci partiler, geçmişin formüllerini mekanik biçimde tekrarlamak yerine; bugünün güvencesiz işçi sınıfının, hizmet sektörü emekçilerinin, dijital platform çalışanlarının ve geleceksizlikle karşı karşıya kalan gençliğin somut sorunları (barınma krizi, enflasyon, geleceksizlik) üzerinden örgütlenen yeni bir sınıf siyaseti geliştirmek zorundadır. Faşizan eğilimlerin toplumsal zemini ancak böylesi kök salmış bağımsız bir sınıf hareketiyle ortadan kaldırılabilir.
