Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

2 Ağustos 2026 Pazar

İran, Kürt Hareketi ve Savaş: Devrimci Sınıf Tavrı Ne Olmalı?

 MAR

Salim Diyap’ın Metnine Devrimci Sınıf Eleştirisi (Savaş, Devlet ve UKKTH) | Mahmut Boyuneğmez

1. "Savaşa Karşı Devrimci Sınıf Tavrı" ve İki Burjuva Kutba Karşı Tutum Eksikliği

Metindeki Doğru: Diyap, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısının bir "demokrasi veya özgürlük operasyonu" olmadığını; enerji kaynaklarını yağmalama, ülkeyi parçalama ve siyonist hegemonyayı pekiştirme amacı taşıdığını net bir biçimde koyuyor.

Eksik/Yanlış Yanı (Devletçi Savunmaya Düşme Riski):

  • Metin, emperyalist saldırıyı teşhir ederken kantarı İran molla rejiminin / kapitalist devletinin doğrudan ya da zımnen savunulmasına doğru kaydırma riski taşımaktadır.
  • Marksist-Leninist gelenekte (Lenin’in I. Dünya Savaşı’ndaki "Devrimci Bozgunculuk" tutumunda olduğu gibi), emperyalist bir saldırı karşısında ana hedef sadece dışarıdaki emperyalist güç değil, kendi ülkesindeki sermaye devleti ve egemen sınıfı da kapsayan genel bir sınıf mücadelesidir.
  • İran emekçilerinin görevi, ABD/İsrail emperyalizmine karşı dururken mevcut gerici, sermaye yanlısı ve halkı ezen teokratik İran devletinin arkasında saf tutmak değildir. Doğru tutum; ne emperyalist müdahale/taşeronluk ne de molla rejiminin bekası diyerek, savaşı bir emekçi devrimine dönüştürmek, yani bağımsız bir sınıf hattı örmektir. Diyap’ın metni, İran devletinin meşru müdafaa hakkına fazla odaklanarak İran emekçilerinin kendi egemenlerine karşı yürütmesi gereken sınıf mücadelesini gölgede bırakmaktadır.

2. Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) Tartışması ve Güncel Aşımı

Metindeki Doğru: Diyap, Kürt hareketlerinin bir kısmının ABD ve İsrail ile kurduğu askeri/istihbarat bağlarını "ulusal kurtuluş" olarak sunmasının imkânsızlığını, “Emperyalizmin kucağında ulusal kurtuluş olmaz” tespitiyle mükemmel bir şekilde özetliyor.

Eksik/Yanlış Yanı (UKKTH'nin Tarihsel/Gerici Bir İlkeye Dönüşmesi):

  • Diyap, Kürt örgütlerini eleştirirken sorunu hala geleneksel bir "hakkın kötüye kullanımı" veya "yanlış ittifak seçimi" olarak ele alma eğilimindedir.
  • Oysa emperyalist çağda ve çağdaş kapitalist entegrasyon koşullarında UKKTH, devrimci içeriğini yitirmiş ve çoğu durumda gerici/bölgesel bir bölünme aracına dönüşmüştür.
  • Bir ulusun ayrılıp kendi burjuva devletini kurması, o bölgeye özgürlük değil; ABD, İsrail veya küresel sermaye için yeni bir askeri üs, pazar ve petrol imtiyaz alanı getirmektedir. Günümüzde UKKTH sloganı, etnik milliyetçiliği kışkırtarak bölge emekçilerinin (Kürt, Fars, Arap, Azeri) ortak sınıf bilincini parçalamaktadır.
  • Dolayısıyla eleştiri sadece "bazı örgütlerin tutumuyla" sınırlı kalmamalı; UKKTH’nin kendisinin artık proletarya devrimi önünde gerici bir engel haline geldiği ve terk edilmesi gerektiği teorik olarak ilan edilmelidir.

3. Emekçi İktidarı ve Ortak Mücadele Perspektifinin Muğlaklığı

Metindeki Doğru: Diyap, bütün Kürt halkının bu örgütlerle bir tutulamayacağını, Fars ve Kürt emekçilerinin çıkarlarının ortak olduğunu belirterek şovenist bir tuzağa düşmeyi engelliyor.

Eksik/Yanlış Yanı (Sınıfsal Çözümün Somutlaştırılmaması):

  • Diyap metnin sonunda "İran’ın geleceğini İran halkları belirlemelidir" derken soyut bir "halk" ve "bölge halklarının mücadelesi" kavramına sığınıyor.
  • Marksist analizde "halk" homojen bir kütle değildir; içinde burjuvaziyi ve küçük burjuva unsurları da barındırır. Asıl vurgulanması gereken, İran emekçi sınıfının=emekçi halklarının öncülüğünde kurulacak bir Sosyalist Emekçi İktidarı olmalıdır.
  • Bölgedeki etnik ve mezhepsel boğazlaşmanın, emperyalist kışkırtmaların ve ulusal baskıların tek panzehiri etnik temelde devletçikler kurmak (UKKTH) değil; sınırları ve sınıfları aşan Ortadoğu Sosyalist Federasyonu / Sosyalist İktidar perspektifidir.

Özet:

İran Devleti:

Salim Diyap'ın Yaklaşımı: Emperyalizme karşı toprağını ve güvenlik hattını savunan anti-emperyalist özne konumunda görülüyor.

Devrimci Sınıf Perspektifi: Ne ABD/İsrail emperyalizmi ne de İran Molla Rejimi. İran devleti de sermaye rejimidir; barış ve bağımsızlık devrimci sınıf tutumuyla kazanılır.

UKKTH:

Salim Diyap'ın Yaklaşımı: Hak meşru görülüyor ancak emperyalizmle iş birliği yapılması eleştiriliyor.

Devrimci Sınıf Perspektifi: UKKTH çağımızda anti-emperyalist niteliğini kaybetmiş, etnik parçalanmaya ve taşeronlaşmaya hizmet eden gerici bir ilkedir; terk edilmelidir.

Çözüm / Gelecek:

Salim Diyap'ın Yaklaşımı: "İran halklarının bağımsız ortak mücadelesi ve eşit yurttaşlık."

Devrimci Sınıf Perspektifi: Emekçi iktidarı, sınıf birliği ve etnik/ulusal ayrışmaları aşan anti-kapitalist devrimci tutum.

Sonuç olarak; Salim Diyap'ın yazısı emperyalizmin ve onun yerel piyonlarının maskesini düşürmek bakımından son derece güçlü bir teşhir metnidir. Ancak İran devletine kalkan olmama, savaşa karşı devrimci bozgunculuk/sınıf tavrı koyma ve UKKTH'nin aşılmış/gerici bir ilke olduğunu netleştirme hususlarında Marksist-Leninist bir hat doğrultusunda revize edilmeye ihtiyaç duymaktadır.

EMPERYALİZMİN KUCAĞINDA ULUSAL KURTULUŞ OLMAZ | Salim Diyap

İran bugün sıradan bir iç çatışmayla değil, ABD ve İsrail tarafından yürütülen kapsamlı bir emperyalist saldırıyla karşı karşıyadır. İran’ın askerî tesisleri, ekonomik altyapısı, siyasal düzeni ve toprak bütünlüğü hedef alınmaktadır.

Bu saldırının amacı İran halklarına özgürlük götürmek değildir. Amaç: İran’ı zayıflatmak, mümkünse parçalamak, enerji kaynakları üzerindeki denetimi ele geçirmek ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünün önündeki başlıca engellerden birini ortadan kaldırmaktır.

Savaş yalnızca havadan atılan bombalarla yürütülmüyor. İran’ın iç çelişkileri, etnik farklılıkları ve ulusal sorunları da saldırının araçları hâline getiriliyor. İran sınırındaki bazı Kürt örgütlerine biçilen görev tam olarak budur: ABD ve İsrail’in havadan yürüttüğü saldırıya karadan destek sağlamak, İran güvenlik güçlerini sınır bölgelerinde oyalamak ve ülkenin iç cephesini parçalamak.

Dolayısıyla bugün bazı Kürt örgütlerinin faaliyetleri, yalnızca İran’daki Kürtlerin hakları bağlamında ele alınamaz. Bu örgütlerin kimlerle görüştüğüne, kimlerden destek beklediğine ve hangi savaş planının içinde hareket ettiğine bakmak gerekir.

Çünkü bir siyasal hareketin gerçek niteliği yalnızca kullandığı sloganlarla değil, içinde yer aldığı ittifaklarla ve hizmet ettiği sınıfsal çıkarlarla belirlenir.

İRAN’A SALDIRAN YALNIZCA UÇAKLAR DEĞİLDİR

ABD ve İsrail İran’a karşı çok katmanlı bir savaş yürütmektedir.

Bir taraftan askerî tesisler bombalanıyor.

Bir taraftan ekonomik yaptırımlarla İran halkı yoksullaştırılıyor.

Bir taraftan ülke içindeki toplumsal sorunlar kışkırtılıyor.

Bir taraftan etnik ve mezhepsel farklılıklar silahlı çatışmaya dönüştürülmeye çalışılıyor.

Bir taraftan da İran sınırlarında bulunan muhalif örgütlere askerî ve siyasal roller veriliyor.

Bu savaş biçimi yeni değildir. Emperyalizm, doğrudan işgalin maliyetli olduğu ülkelerde içeride kullanabileceği kuvvetler yaratır. Halkların gerçek sorunlarını kendi çıkarlarına göre biçimlendirir; haklı talepleri askerî müdahalenin aracına dönüştürür.

Irak’ta Şii-Sünni ve Arap-Kürt ayrılıkları kullanıldı.

Libya’da kabile ve bölge çelişkileri silahlandırıldı.

Suriye’de mezhepsel ve etnik farklılıklar ülkeyi parçalamanın aracına çevrildi.

Şimdi İran’da da Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer topluluklar üzerinden benzer bir cephe açılmak isteniyor.

Bu nedenle İran’ın Irak Kürdistanı’nda bulunan silahlı örgütlerin mevzilerine yönelik saldırıları, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaştan ayrı değerlendirilemez. İran yalnızca sınır ötesindeki bir Kürt örgütünü değil, emperyalist saldırının kara bağlantılarından birini etkisizleştirmeye çalışmaktadır.

Sorunun özü budur.

BAZI KÜRT ÖRGÜTLERİ HANGİ CEPHEDE DURUYOR?

Kürt halkının tarih boyunca yaşadığı baskılar gerçektir. Ancak bir halkın uğradığı haksızlıklar, o halk adına hareket ettiğini söyleyen her örgütün siyasetini kendiliğinden doğru ve ilerici hâle getirmez.

Bugün sorulması gereken soru açıktır:

İran sınırında bulunan bazı Kürt örgütleri hangi güçlerle hareket ediyor?

Bu örgütler, İran halklarının bağımsız mücadelesine mi dayanıyor, yoksa ABD ve İsrail’in askerî müdahalesinden mi medet umuyor?

Bazı İranlı Kürt silahlı örgütlerinin ABD’li yetkililerle İran’a karşı gerçekleştirilebilecek askerî operasyonları görüştüğü kamuoyuna yansımıştır. İsrail’in bazı Kürt örgütleriyle İran sınırındaki kentlere yönelik olası harekâtlar üzerinde çalıştığı ve bu örgütlerden istihbarat aldığı da uluslararası basında yer almıştır.

Bazı örgütlerin yöneticileri, ABD öncülüğünde gerçekleştirilebilecek bir kara harekâtına katılmaya hazır olduklarını açıkça ifade etmiştir.

Bu durumda ortada yalnızca “Kürtlerin ulusal hakları” meselesi yoktur. Emperyalist bir saldırıya yerel kuvvet olma meselesi vardır.

ABD ve İsrail İran’ı havadan bombalarken onların açtığı cepheden İran topraklarına girmeye hazırlanan bir örgüt, hangi bayrağı taşırsa taşısın emperyalist saldırının parçası hâline gelir.

Bir hareketin kadrolarının Kürt olması, izlediği siyaseti otomatik olarak bağımsızlıkçı yapmaz.

Bir örgütün adında “özgürlük” kelimesinin bulunması, onu özgürlükçü yapmaz.

Belirleyici olan, hangi güçlerle birlikte hareket ettiği ve yürüttüğü mücadelenin nesnel olarak kime hizmet ettiğidir.

Bugün ABD ve İsrail’in İran’ı parçalama planlarına askerî, siyasal ya da istihbarî destek sağlayan örgütler, İran’daki Kürtlerin bağımsız mücadelesini değil, emperyalizmin bölgesel çıkarlarını güçlendirmektedir.

BÜTÜN KÜRT HALKI AYNI KEFEYE KONULAMAZ

Burada gerekli ayrımı yapmak zorundayız.

Kürt halkıyla bazı Kürt örgütlerinin izlediği siyaset aynı şey değildir. Bütün Kürtleri ABD ve İsrail’le iş birliği yapmakla suçlamak hem gerçek dışı hem de siyasal bakımdan yanlıştır.

Kürt hareketleri tek merkezden yönetilen homojen bir yapı değildir. Emperyalist müdahaleye karşı çıkan Kürtler ve Kürt siyasal güçleri de vardır. ABD ve İsrail’le ilişki kuran örgütlerin tercihleri bütün Kürt halkına mal edilemez.

Eleştirinin hedefi Kürt halkı değil, emperyalist saldırıyla aynı cephede yer alan örgütler olmalıdır.

Çünkü halkların ulusal haklarını savunmakla bu hakları emperyalist saldırının gerekçesine dönüştürmek arasında temel bir ayrım vardır.

İranlı bir Kürt’ün dilini, kültürünü ve eşit yurttaşlık hakkını savunmak meşrudur.

Fakat ABD ve İsrail’in bombaları altında İran topraklarına girmeye hazırlanmak ulusal kurtuluş değildir.

İlki bir halkın hakkıdır.

İkincisi, o hakkın emperyalist savaşın hizmetine verilmesidir.

İRAN’IN SINIR ÖTESİ HAREKÂTI HANGİ KOŞULLARDA GERÇEKLEŞİYOR?

İran’ın Irak Kürdistanı’ndaki bazı silahlı örgütlerin mevzilerine yönelik saldırıları, içinde bulunulan savaş koşullarından koparılarak değerlendirilemez.

Bir ülke emperyalist saldırı altındayken, düşman devletlerle açık ya da örtülü ilişkiler kuran silahlı örgütlerin sınır hattında harekete geçirilmesi doğrudan ulusal güvenlik sorununa dönüşür.

ABD ve İsrail saldırılarıyla eş zamanlı olarak İran sınırındaki silahlı örgütlerin faaliyetlerini artırması, İran açısından sıradan bir muhalefet hareketi olarak görülemez. Burada askerî saldırıyla içerideki ve sınır ötesindeki silahlı hareketlerin birbirini tamamladığı bir savaş düzeni ortaya çıkmaktadır.

Emperyalist saldırıya uğrayan bir devletin, saldırıyla eşgüdümlü hareket eden silahlı yapılanmalara karşı önlem alması kendisini ve ülkesinin toprak bütünlüğünü savunma kapsamındadır.

Bu gerçek görmezden gelinerek İran’ın harekâtı yalnızca “Kürtlere saldırı” şeklinde sunulduğunda asıl saldırgan görünmez hâle getirilmektedir.

İran’ın vurduğu örgütlerin etnik kimliği öne çıkarılmakta; bu örgütlerin ABD ve İsrail’le kurduğu ilişkiler ise örtülmektedir.

Böylece saldırıya uğrayan İran, saldırgan; İran’ı hedef alan emperyalist koalisyon ise Kürtlerin koruyucusu gibi gösterilmektedir.

Bu, emperyalist propaganda düzeninin bilinçli olarak yarattığı bir görüntüdür.

Asıl soru, vurulan örgütlerin hangi halktan olduğu değil, hangi savaşın içinde ve hangi güçlerin yanında konumlandığıdır.

ABD KÜRTLERİN, İSRAİL İSE HALKLARIN DOSTU DEĞİLDİR

ABD’nin Kürt halkının özgürlüğünü savunduğunu iddia etmek, tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz.

ABD’nin Kürtlerle ilişkisi hiçbir zaman ilkesel bir dayanışmaya dayanmadı. Bu ilişki her zaman bölgesel ihtiyaçlara göre kuruldu ve yine bu ihtiyaçlara göre sona erdirildi.

1975’te ABD ve İran, Irak’taki Kürt hareketine verdikleri desteği Cezayir Anlaşması’nın ardından bir gecede kesti. Kürtler devletler arasındaki pazarlığın karşılığı olarak yalnız bırakıldı.

1991’de Irak Kürtleri ayaklanmaya teşvik edildi; ardından Saddam Hüseyin’in saldırıları karşısında kaderlerine terk edildi.

Suriye’de Kürt güçleri IŞİD’e karşı savaşırken “müttefik” ilan edildi. Fakat ABD’nin bölgesel hesapları değiştiğinde Kürtlerin güvenliği başka devletlerle yürütülen pazarlığın konusu hâline getirildi.

İsrail’in bölgedeki halklara yaklaşımı da özgürlük ilkesine değil, kendi güvenliğine ve genişleme siyasetine dayanır. Filistin halkını yerinden eden, topraklarını işgal eden ve sivilleri yıllardır ağır saldırılar altında tutan bir devletin başka bir halkın özgürlüğünü savunduğuna inanmak mümkün değildir.

İsrail yönetiminin bazı Kürt örgütlerine gösterdiği ilgi, Kürtlerin özgürlüğüne duyduğu saygıdan kaynaklanmıyor. İran’ı zayıflatmak, bölmek ve kendi bölgesel üstünlüğünü pekiştirmek için Kürt hareketlerini kullanmak istiyor.

Filistin halkının toprağını, suyunu ve yaşama hakkını tanımayan İsrail, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının savunucusu olamaz.

Ortada bir dayanışma değil, karşılıklı olmayan bir kullanım ilişkisi vardır.

İsrail örgütleri kullanır.

Örgütler ise bu ilişkiyi “uluslararası destek” olarak sunar.

Fakat görevi sona eren bir taşeronun söz hakkı da pazarlık gücü de kalmaz.

EMPERYALİZMİN DESTEĞİYLE BAĞIMSIZLIK KURULAMAZ

Bir halk kendi kurtuluşunu, başka halkları ezen ve ülkeleri parçalayan devletlerin askerî gücüne bağlayamaz.

ABD’den alınan silah bağımsızlık getirmez.

İsrail’den alınan istihbarat özgürlük getirmez.

Emperyalist savaş uçaklarının açtığı koridor halk egemenliğine ulaşmaz.

Bu ilişkilerin her birinin siyasi ve ekonomik karşılığı vardır.

Silahı veren hedefi belirler.

Parayı veren siyaseti belirler.

Hava desteğini sağlayan savaşın ne zaman başlayacağına ve ne zaman duracağına karar verir.

Diplomatik tanınma sağlayan güç, kurulacak yönetimin dış politikasını da belirlemek ister.

Sonunda bir bayrak verilir, karşılığında askerî üs alınır.

Bir parlamento kurulur, bütçesi dış yardımlara bağlanır.

Bir sınır çizilir, petrolü uluslararası şirketlere bırakılır.

Bir yönetim tanınır, dış politikası Washington ve Tel Aviv tarafından belirlenir.

Böyle bir düzen ulusal bağımsızlık değil, emperyalizmin koruması altında kurulmuş yeni bir bağımlılıktır.

ULUSAL HAREKETİN SINIFSAL NİTELİĞİ

Bir ulusal hareketin niteliği, yalnızca hangi halk adına konuştuğuyla belirlenemez. Hangi sınıflara dayandığına, hangi ekonomik düzeni savunduğuna ve hangi uluslararası güçlerle ittifak yaptığına da bakmak gerekir.

Kürt işçisinin özgürlükten anladığıyla petrol şirketi sahibinin özgürlükten anladığı aynı değildir.

Yoksul köylü toprak ister.

İşçi emeğinin karşılığını ve insanca yaşayabileceği bir düzen ister.

Yerli egemen sınıf ise kendi devlet aygıtına, kendi ordusuna, kendi bankalarına ve sömürüyü kendi adına sürdürme hakkına sahip olmak ister.

Bu nedenle yalnızca “bağımsızlık” sloganı yetmez.

Petrolün kimin elinde olacağı sorulmalıdır.

Toprağın kime ait olacağı sorulmalıdır.

Bankaları ve fabrikaları kimin yöneteceği sorulmalıdır.

Kurulacak topraklarda ABD ve İsrail üslerinin bulunup bulunmayacağı sorulmalıdır.

Yabancı şirketlere hangi ayrıcalıkların tanınacağı sorulmalıdır.

Eğer emekçi halkın sömürüsü devam edecekse, değişen yalnızca egemenlerin etnik kimliği olur.

Bayrak değişir, sınıfsal düzen değişmez.

Marş değişir, yoksulluk değişmez.

Sınır değişir, işçinin kaderi değişmez.

Yabancı egemenin yerini uluslararası sermayeyle ortaklık yapan yerli egemen alır.

Bu, halkın kurtuluşu değil; sömürünün yeni bir bayrak altında sürdürülmesidir.

İRAN’IN SAVUNULMASI, İRAN’DAKİ HER ŞEYİN ONAYLANMASI DEĞİLDİR

İran’ın emperyalist saldırıya karşı savunulması, İran’daki bütün siyasal ve toplumsal uygulamaların onaylanması anlamına gelmez.

Bir ülkenin yönetimine yönelik eleştirilerle o ülkenin emperyalist saldırıya karşı bağımsızlığının savunulması birbirinden ayrılmalıdır.

İran’ın iç sorunlarını çözme görevi İran halklarına aittir.

İran’daki işçilerin, kadınların, Kürtlerin, Beluçların, Arapların ve diğer toplumsal kesimlerin talepleri kendi mücadelelerinin konusudur. Bu talepler ABD bombalarıyla, İsrail istihbaratıyla veya dışarıdan gönderilen silahlı örgütlerle çözülemez.

İran’daki düzenin nasıl değişeceğine Washington karar veremez.

Tel Aviv karar veremez.

Pentagon karar veremez.

Mossad karar veremez.

Buna yalnızca İran’ın halkları karar verebilir.

Bugünün temel çelişkisi, İran’ın iç yönetim biçimiyle emperyalist saldırı arasındaki farkı ortadan kaldırmaz. Bir ülke dışarıdan saldırıya uğradığında temel görev, saldırgan cephenin yenilgiye uğratılması ve ülkenin bağımsızlığının korunmasıdır.

İran’ın iç sorunlarını gerekçe göstererek ABD ve İsrail saldırılarını desteklemek, halkların özgürlüğünü değil emperyalist işgali savunmaktır.

Irak’ın Saddam Hüseyin yönetimine karşı olduğunu söyleyenler, ABD işgalini “özgürlük” olarak sundular. Sonuç parçalanmış bir ülke, yüz binlerce ölü ve yağmalanmış bir ekonomi oldu.

Libya’daki yönetimi eleştirenler, NATO bombardımanını “demokrasi müdahalesi” olarak alkışladılar. Sonuç, dağılan bir devlet ve silahlı grupların egemenliği oldu.

Suriye’deki sorunlar dış müdahalenin gerekçesine dönüştürüldü. Sonuç, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve ülkenin nüfuz bölgelerine ayrılması oldu.

Şimdi aynı senaryonun İran’da tekrarlanmasına hazırlanılıyor.

İRAN’IN PARÇALANMASI KÜRTLERE ÖZGÜRLÜK GETİRMEZ

İran’ın emperyalist müdahaleyle parçalanması, İran’daki Kürtlere kalıcı bir özgürlük getirmez.

Böyle bir parçalanma, bütün bölgeyi uzun yıllar sürecek etnik ve mezhepsel savaşlara sürükler. Kürtlerle Farslar, Kürtlerle Azeriler, Kürtlerle Araplar ve diğer halklar karşı karşıya getirilir.

Sınırlar büyük devletlerin masalarında yeniden çizilir.

Petrol ve doğal gaz bölgeleri uluslararası şirketler arasında paylaşılır.

Yeni yönetimler dış yardımlara ve askerî korumaya bağımlı hâle gelir.

Halklar ise savaşın, göçün, yoksulluğun ve yıkımın içinde bırakılır.

ABD ve İsrail’in istediği de budur: Güçlü ve bütünlüklü devletler yerine birbirleriyle çatışan, ekonomik bakımdan bağımlı ve askerî bakımdan dış korumaya muhtaç küçük yapılar oluşturmak.

Bölünmüş ülkeler kolay yönetilir.

Birbiriyle çatışan halkların kaynakları kolay yağmalanır.

Sürekli güvenlik tehdidi altında yaşayan yönetimlere daha kolay silah satılır.

Dış desteğe muhtaç yapılar, uluslararası şirketlerin taleplerine daha kolay boyun eğer.

Bu nedenle İran’ın parçalanması bir ulusal kurtuluş projesi değil, emperyalist yeniden paylaşım projesidir.

KÜRT HALKININ ÇIKARI EMPERYALİST CEPHEDE DEĞİLDİR

Kürt halkının gerçek çıkarı ABD’nin, İsrail’in ya da bölgedeki herhangi bir egemen devletin askerî planlarına eklemlenmekte değildir.

Kürtlerin çıkarı bölge halklarının düşmanlaştırılmasında değil, ortak mücadelede bulunmaktadır.

Kürt emekçisiyle Fars emekçisinin çıkarı ortaktır.

Kürt köylüsüyle Azeri köylüsünün çıkarı ortaktır.

Kürt yoksuluyla Arap yoksulunun çıkarı ortaktır.

Onları birbirine düşman eden halkların gerçek çıkarları değil; egemen sınıfların iktidar hesapları ve emperyalizmin böl-yönet siyasetidir.

Bir halkın özgürlüğü başka bir halkın ülkesinin bombalanmasına bağlanamaz.

Bir halkın geleceği emperyalist uçakların kanatları altında kurulamaz.

Başka bir ülkenin saldırısından medet uman ulusal hareket, kendi halkının bağımsız iradesine değil, saldırgan devletin askerî gücüne dayanmış olur.

Böyle bir hareket kendi kaderini tayin etmez; emperyalizmin kendisine biçtiği görevi yerine getirir.

SON OLARAK

İran bugün ABD ve İsrail’in yürüttüğü emperyalist ve siyonist saldırıyla karşı karşıyadır.

Bu saldırının amacı İran halklarına demokrasi getirmek değildir. Amaç İran’ı zayıflatmak, parçalamak, enerji kaynaklarını denetlemek ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaktır.

Bazı Kürt örgütleri bu saldırının dışında değildir. ABD ve İsrail’le kurdukları askerî, siyasal ve istihbarî ilişkilerle emperyalist cephenin yerel unsurları hâline gelmektedirler.

İran’ın bu örgütlerin mevzilerine yönelik harekâtı, yalnızca “Kürtlere saldırı” şeklinde açıklanamaz. Hedef alınan yapılar, etnik kimliklerinden dolayı değil, emperyalist saldırıyla kurdukları ilişkiler ve İran’a karşı yürütülen savaşta üstlendikleri rol nedeniyle hedef alınmaktadır.

Bütün Kürt halkını bu örgütlerle özdeşleştirmek yanlıştır. Fakat bu örgütlerin iş birliğini ulusal kurtuluş adına aklamak da aynı ölçüde yanlıştır.

ABD’nin yanında İran’a karşı savaşmak bağımsızlık değildir.

İsrail’in bölgesel planlarında görev almak özgürlük değildir.

Emperyalist saldırının kara gücü olmak kendi kaderini tayin etmek değildir.

Emperyalizmin kucağında ulusal kurtuluş olmaz.

Orada bağımsızlık değil bağımlılık, halk egemenliği değil taşeronluk, özgürlük değil başka bir devletin savaş planında görevlendirilmek vardır.

İran’ın geleceğini İran halkları belirlemelidir. Kürt halkının hakları da Washington’un, Tel Aviv’in veya başka bir başkentin müdahalesiyle değil, bölge halklarının emperyalizme, sömürüye ve eşitsizliğe karşı ortak mücadelesiyle kazanılmalıdır.

Çünkü emperyalizm hiçbir halkı kurtarmaz.

Önce kullanır.

Sonra pazarlık konusu yapar.

Görevi bittiğinde de yalnız bırakır.

***

Salim Diyap eleştirimize şu cevabı vermiştir:

Salim Diyap | MARKSİST ARAŞTIRMALAR SAYFASININ DEĞERLENDİRMESİNE CEVABIMDIR:

EMPERYALİST SALDIRI, SINIF TAVRI VE ULUSAL SORUN ÜZERİNE

Yazıma ilişkin kapsamlı değerlendirmeniz için teşekkür ederim. Emperyalizmin bölgedeki rolü, İran’daki rejimin sınıfsal niteliği ve halkların ortak mücadelesi üzerine yaptığınız bazı vurgular önemlidir. Bununla birlikte, değerlendirmenizin özellikle “devrimci bozgunculuk” ve ulusların kaderini tayin hakkı konusunda teorik bakımdan tartışmalı, hatta yer yer yanlış sonuçlara ulaştığını düşünüyorum.

Öncelikle şu ayrımı açık biçimde yapmak gerekir:

İran’ın emperyalist saldırıya karşı toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını savunmakla İran’daki teokratik-kapitalist düzeni savunmak aynı şey değildir.

Benim yazımda İran’daki mevcut rejim, sosyalist ya da devrimci bir iktidar olarak tanımlanmamaktadır. İran devletinin emekçiler, kadınlar, Kürtler, Beluçlar ve diğer toplumsal kesimler üzerindeki baskıları da görmezden gelinmemektedir. Tam tersine, bu sorunların çözümünün İran halklarının kendi bağımsız mücadelesine ait olduğu açıkça belirtilmektedir.

Ancak İran rejiminin gerici niteliğinden hareket ederek ABD ve İsrail’in saldırısı karşısında tarafsız kalmak, somut savaşın saldırganıyla saldırıya uğrayanını aynı kefeye koymak anlamına gelir. Diyalektiğin yerine iki tarafa da eşit uzaklıkta duran soyut bir formül geçirilmiş olur.

DEVRİMCİ BOZGUNCULUK HER SAVAŞA UYGULANABİLECEK BİR ŞABLON DEĞİLDİR

Lenin’in Birinci Dünya Savaşı koşullarında savunduğu devrimci bozgunculuk, dünyayı ve sömürgeleri yeniden paylaşmak için savaşan emperyalist devletlerin proletaryasına yönelikti. Birbirine karşı savaşan tarafların başlıca güçleri emperyalist devletlerdi. Her ülkenin işçi sınıfına, kendi emperyalist burjuvazisinin savaş politikasını desteklememesi çağrısı yapılıyordu.

Fakat emperyalist devletler arasındaki paylaşım savaşıyla emperyalist bir devletin bağımlı, yarı bağımlı veya saldırıya uğramış bir ülkeye karşı yürüttüğü savaş aynı nitelikte değildir.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla İran’ın bu saldırıya karşı koyması, iki eşit emperyalist kutup arasındaki bir paylaşım savaşı olarak değerlendirilemez. Bir tarafta dünyanın en büyük askerî, mali ve siyasal güçlerinden biriyle onun bölgedeki saldırgan müttefiki; diğer tarafta egemenliği, altyapısı ve toprak bütünlüğü hedef alınmış bir ülke bulunmaktadır.

Bu koşullarda “Ne ABD ve İsrail ne İran” demek, biçimsel olarak bağımsız görünse bile saldırganla saldırıya uğrayan arasındaki somut ayrımı silmektedir.

İran emekçileri kendi egemen sınıflarına karşı mücadelelerini elbette sürdürmelidir. Fakat emperyalist saldırının başarıya ulaşması İran emekçilerinin devrimci mücadelesini kolaylaştırmaz. Irak, Libya ve Suriye deneyimleri bunun tersini göstermiştir. Emperyalist saldırı devlet aygıtını dağıtırken emekçi örgütlerini de parçalar; ülkenin kaynaklarını yağmaya açar, toplumu etnik ve mezhepsel çatışmalara sürükler.

Emperyalist bombardımanın açtığı alanın kendiliğinden bir emekçi devrimine dönüşeceğini düşünmek, somut güç ilişkilerinden kopuk bir beklentidir. Bugünkü koşullarda saldırının askeri başarısı İran proletaryasının değil, ABD’nin, İsrail’in, silah tekellerinin ve uluslararası sermayenin mevzilerini güçlendirecektir.

Dolayısıyla doğru tutum iki görevi birlikte savunmaktır:

Emperyalist saldırının yenilgiye uğratılması ve İran emekçilerinin kendi egemen sınıflarına karşı bağımsız mücadelesinin geliştirilmesi.

Bunlardan birini diğerinin karşısına koymak doğru değildir.

BİR DEVLETİN SAVUNMA HAKKINI TANIMAK, O DEVLETE DEVRİMCİ NİTELİK YÜKLEMEK DEĞİLDİR

Değerlendirmede, benim İran devletini “antiemperyalist özne” konumuna yerleştirdiğim ileri sürülmektedir. Yazımda böyle bir tanımlama yoktur.

İran devletinin sınıfsal karakteriyle ABD ve İsrail saldırısı karşısındaki nesnel konumu birbirinden ayrılmalıdır. İran devleti kapitalist ve teokratik bir devlet olabilir; fakat bu durum, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırısını ilerici hâle getirmez ve İran’ın ülkesini savunma hakkını ortadan kaldırmaz.

Bir devletin iç düzenine karşı olmak, o ülkenin bombalanmasına, parçalanmasına ve kaynaklarının emperyalist güçler tarafından ele geçirilmesine kayıtsız kalmayı gerektirmez.

Saddam Hüseyin yönetiminin gericiliği Irak işgalini haklı çıkarmadı.

Kaddafi yönetiminin niteliği NATO’nun Libya’yı bombalamasını ilerici yapmadı.

Suriye yönetiminin sorunları ülkenin emperyalist güçler ve taşeron örgütler tarafından parçalanmasını meşrulaştırmadı.

Aynı ölçüt İran için de geçerlidir.

ULUSLARIN KADERİNİ TAYİN HAKKI “AŞILMIŞ” BİR İLKE DEĞİLDİR

Değerlendirmede katılmadığım ikinci temel nokta, ulusların kaderini tayin hakkının artık bütünüyle gerici bir ilkeye dönüştüğü ve terk edilmesi gerektiği iddiasıdır.

Ulusların kaderini tayin hakkı ile her ulusal ayrılma hareketini desteklemek aynı şey değildir.

Bu hakkın tanınması, her koşulda ayrı devlet kurulmasını savunmak anlamına gelmez. Somut bir ulusal hareketin sınıfsal niteliği, programı, önderliği, uluslararası ittifakları ve emperyalizmle ilişkileri ayrıca değerlendirilmelidir. Yazımda yaptığım da budur.

Bir hakkın emperyalizm tarafından kötüye kullanılması, o hakkın ortadan kalktığını göstermez. Demokrasi, insan hakları ve kadın hakları da emperyalist müdahalelerin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Buradan hareketle demokrasi veya kadınların özgürlük mücadelesi gericileşmiştir sonucuna varamayız.

Emperyalizm ulusal sorunları kullanıyor diye ulusal baskının varlığını ve ezilen ulusların haklarını reddedemeyiz.

Ayrıca UKKTH’nin artık geçersiz olduğunu ilan etmek, istemeden de olsa mevcut devlet sınırlarını dokunulmazlaştırma ve ezen ulus milliyetçiliğine alan açma tehlikesi taşır. Bir ulusa “Senin ayrılma hakkın yoktur, çünkü çağımızda bu hak gericileşmiştir.” demek, o ulusun mevcut devlete zorla bağlı tutulmasını meşru kabul etmek anlamına gelebilir.

Doğru yaklaşım; ayrılma hakkını ilke olarak tanımak, fakat her somut ayrılma girişiminin emekçilere, halkların birliğine ve emperyalizme karşı mücadeleye ne getirdiğini ayrıca değerlendirmektir.

Bugün ABD ve İsrail’in askerî planlarına eklemlenen bazı Kürt örgütlerini eleştirmemin nedeni, ulusal hakların gereksiz veya gerici olduğunu düşünmem değildir. Bu örgütlerin ulusal hakları emperyalist savaş stratejisinin hizmetine vermeleridir.

Bir ulusun kendi geleceğini özgürce belirlemesiyle emperyalist bombardımanın ardından dış güçlere bağımlı bir devletçik kurulması aynı şey değildir.

GÖNÜLLÜ FEDERASYON, AYRILMA HAKKININ İNKÂRI ÜZERİNE KURULAMAZ

Ortadoğu halklarının sosyalist bir federasyon içinde birleşmesi kuşkusuz savunulabilecek tarihsel bir perspektiftir. Ben de halkların birbirini boğazladığı küçük, bağımlı ve sermaye egemenliğindeki devletçikler yerine emekçilerin ortak iktidarını tercih ederim.

Fakat gerçek bir sosyalist federasyon zorunlu birlik üzerine değil, gönüllü birlik üzerine kurulabilir. Bir halkın ayrılma hakkı tanınmıyorsa, onun federasyon içinde kalmasının gönüllü olduğu söylenemez.

Birlik, zorla sağlandığında sosyalist birlik olmaz.

Federasyon, ayrılma hakkını reddettiğinde eşit halkların federasyonu değil, güçlü olanın diğerlerini bünyesinde tuttuğu merkezi bir yapı hâline gelir.

Bu nedenle halkların sosyalist federasyonu ile ulusların kaderini tayin hakkı birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, özgür ve gönüllü bir birliğin güvencesi, gerektiğinde ayrılabilme hakkının tanınmasıdır.

“HALKLAR” KAVRAMI SINIFSAL MÜCADELENİN YERİNE KULLANILMAMIŞTIR

Değerlendiride “İran halkları” ifadesinin sınıfsal ayrımları belirsizleştirdiği belirtiliyor. “Halk” kavramının homojen olmadığı doğrudur. İran’daki işçiyle İran burjuvazisinin çıkarları aynı değildir. Kürt işçisiyle Kürt petrol zengininin çıkarları da aynı değildir.

Nitekim yazımın “Ulusal Hareketin Sınıfsal Niteliği” başlıklı bölümünde tam olarak bu ayrımı yaptım:

“Bayrak değişir, sınıfsal düzen değişmez. Marş değişir, yoksulluk değişmez. Sınır değişir, işçinin kaderi değişmez.”

Dolayısıyla metnin sınıfsal çözümü görmezden geldiği eleştirisine katılmıyorum. Bununla birlikte, sonuç bölümünde işçi sınıfının öncülüğü ve emekçi iktidarı perspektifinin daha açık ifade edilebileceği yönündeki eleştiriyi dikkate değer buluyorum.

Ancak bu vurgu, emperyalist saldırının güncel ve somut niteliğinin üzerini örtmemelidir. Gelecekte kurulmasını istediğimiz emekçi iktidarı adına bugün gerçekleşen emperyalist saldırı karşısında kayıtsız kalamayız.

SONUÇ OLARAK

Benim savunduğum çizgi İran’daki mevcut düzenin savunulması değildir.

Savunduğum şudur:

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırısı koşulsuz biçimde reddedilmelidir.

İran’ın parçalanmasına ve kaynaklarının yağmalanmasına karşı çıkılmalıdır.

Emperyalist saldırıyla eşgüdüm içinde hareket eden yerel örgütlerin rolü açıkça teşhir edilmelidir.

İran emekçilerinin kendi egemen sınıflarına ve baskıcı düzene karşı bağımsız mücadelesi desteklenmelidir.

Kürtlerin ve diğer halkların dil, kültür, eşitlik ve kendi geleceklerini belirleme hakları savunulmalıdır.

Ulusal haklarla emperyalist taşeronluk birbirinden kesin biçimde ayrılmalıdır.

Bölgenin geleceği emperyalist devletlerin, teokratik rejimlerin veya etnik burjuvazilerin değil; işçilerin, köylülerin, kadınların ve bütün emekçi halkların ortak mücadelesiyle belirlenmelidir.

Emperyalist saldırıya karşı çıkmak İran rejimine siyasal biat değildir.

İran rejimine karşı olmak da emperyalist saldırı karşısında tarafsız kalmanın gerekçesi olamaz.

Bağımsız sınıf tavrı, somut savaşta saldırganla saldırıya uğrayanı ayırt etmeden kurulamaz. Aynı şekilde halkların gönüllü birliği, onların kendi geleceklerini belirleme hakkı reddedilerek sağlanamaz.

Bu nedenle yazımın temel tezini koruyorum:

Emperyalizmin kucağında ulusal kurtuluş olmaz. Fakat ulusal baskıyı inkâr ederek de halkların gönüllü ve sosyalist birliği kurulamaz.

***

MAHMUT BOYUNEĞMEZ | SOSYAL-ŞOVENİZM İLE ANTİ-EMPERYALİZM ARASINDAKİ ÇİZGİ: SALİM DİYAP’IN YANITINDAKİ TEORİK GEDİKLER VE DEVRİMCİ SINIF HATTI

Salim Diyap’ın yanıtının yetersizliğini, diyalektik zaaflarını ve teorik tutarsızlıklarını Marksist bir perspektifle 5 temel başlık altında inceleyelim/eleştirelim:

1. Kavramsal Kaydırma: "Devrimci Bozgunculuk" Emperyalist Devletlerle Sınırlı Bir Şablon mudur?

  • Diyap’ın İddiası: Lenin’in devrimci bozgunculuk ilkesi sadece eşit güçteki emperyalist devletler arası (I. Dünya Savaşı gibi) paylaşım savaşları için geçerlidir. ABD/İsrail ile İran arasındaki ilişki simetrik olmadığından, burada devrimci bozgunculuk uygulanamaz.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap, Leninist devrimci bozgunculuk ilkesini dar bir "teknik/askeri şablona" indirgemektedir. Devrimci bozgunculuğun özü, hangi koşulda olursa olsun kendi burjuvazinin ve kendi teokratik/kapitalist devletinin sınıfsal bekası için proletaryayı burjuvazinin arkasında yedeklemeyi reddetmektir.
    • Belli bir ülkenin "bağımlı" veya "ezilen/saldırıya uğrayan" konumda olması, o ülkedeki hâkim sınıfın yürüttüğü savaşın karakterini otomatik olarak "halkçı" veya "ilerici" yapmaz. İran devleti anti-siyonist veya anti-Amerikan bir retorik kullansa da, Orta Doğu’da kendi bölgesel-kapitalist ve mezhepsel nüfuz alanını (Irak, Suriye, Lübnan, Yemen) korumak için savaşmaktadır.
    • İran burjuvazisinin savaşı bir "halk savunması" değil, kendi sınıfsal iktidarını koruma savaşıdır. Diyap, "saldıran ile saldırıya uğrayan" arasındaki askeri asimetrik (eşitsiz) güç ilişkisini gerekçe göstererek, sınıfsal olarak iki farklı burjuva-gerici odağın kapışmasında işçi sınıfını İran devletinin savunma hattına itmektedir. Bu tutum anti-emperyalizm değil, devrimci sınıf bağımsızlığından vazgeçmektir.

2. "Somut Durumun Analizi" Maskesi Altında Devletçi/Sosyal-Şovenist Safa Düşmek

  • Diyap’ın İddiası: "Ne ABD/İsrail ne İran" demek soyut bir formüldür. Saldırgan ile saldırıya uğrayanı aynı kefeye koyar. Emperyalizmin yenilgisi birincil görevdir.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap, diyalektiği ters yüz etmektedir. "Somut durumun analizi", devrimcilerin savaş karşısında eylemsiz/tarafsız kalması demek değildir. Üçüncü bir devrimci odak (Bağımsız Emekçi Hattı) yaratma mücadelesidir.
    • "İran’ın yenilmemesi/savunulması birincil görevdir" demek, somut pratikte İran işçisine şunu söylemektir: "Şu an grev yapma, gösteri düzenleme, teokrasiye karşı silahlanma; çünkü ülkemiz bombalanıyor, önce devletimizin bekasını sağlayalım!"
    • Bu tutum, tam olarak I. Dünya Savaşı'nda Kautsky ve II. Enternasyonal sosyal-şovenistlerinin kendi kayserlerini, çarlarını "ülkemiz savunmada" diyerek desteklemelerine benzer. Irak, Libya ve Suriye örnekleri doğrudur; emperyalist işgal büyük yıkım getirir. Ancak bu yıkımın tek panzehiri molla rejiminin arkasında kenetlenmek değil, savaşı teokratik sermaye rejimini yıkacak bir proletarya devrimine dönüştürme iradesidir.

3. UKKTH (Ulusların Kaderini Tayin Hakkı) Tartışmasında Tarihsel Eklektizm ve Metodolojik Hata

  • Diyap’ın İddiası: Bir hakkın kötüye kullanılması o hakkı yok etmez. UKKTH’yi reddetmek mevcut sınırları meşrulaştırır ve ezen ulus şovenizmine hizmet eder.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap, UKKTH'yi tarihsel bağlamından koparıp "zamansız ve mutlak bir insan hakkı/metafizik ilke" haline getirmektedir. Oysa Marksizm’de hiçbir ilke (UKKTH dahi) sınıf mücadelesinin ve anti-emperyalist devrimin çıkarlarından üstün değildir.
    • Lenin, UKKTH Üzerine yazılarında açıkça belirtir: "Ulusların kaderini tayin hakkı soyut bir dogma değil, proletaryanın dünya devrimi çıkarına tabi bir taktiktir. Eğer bir ulusal hareket emperyalizmin ajanı haline gelmişse, o hareket desteklenmez, teşhir edilir."
    • Emperyalist çağda, finans-kapitalin tüm coğrafyayı ağ gibi sardığı koşullarda, burjuva/küçük-burjuva önderlikli ulusal ayrılma hareketleri (UKKTH) nesnel olarak emperyalist paylaşıma hizmet etmeye mahkûmdur.
    • Diyap "ayrılma hakkını tanıyıp, somut pratiklerini eleştirelim" diyerek kafa karışıklığı yaratmaktadır. Eğer bir hak, her somut biçimlenişinde (Irak Kürdistanı, Suriye’nin doğusu, İran sınırı) kaçınılmaz olarak ABD/İsrail üssüne dönüşüyorsa, burada sorun "kötüye kullanım" değil, çağımızda bu hakkın devrimci içeriğini yitirip gerici bir işleve bürünmüş olmasıdır. UKKTH’yi savunmak, günümüz koşullarında mikro-milliyetçilikleri ve bölgesel etnik boğazlaşmaları besler.

4. "Gönüllü Birlik" Söyleminin Küçük-Burjuva İdealizmi

  • Diyap’ın İddiası: Sosyalist federasyon ancak ayrılma hakkının (UKKTH) ilkesel olarak tanındığı "gönüllü bir birlik" üzerine kurulabilir. Ayrılma hakkı yoksa birlik zorakidir.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap burada tamamen burjuva-hukuksal ve liberal bir "gönüllülük" tanımına kaymaktadır.
    • İşçi sınıfının birliği ve enternasyonalizm, ulusal burjuvazilerin veya etnik örgütlerin "masaya oturup pazarlık ederek kuracağı" bir federasyon değildir. İşçi sınıfının birliği, üretim araçlarının kolektif mülkiyetine ve sermayeye karşı ortak sınıf çıkarına dayanır.
    • Kürt, Fars, Arap ve Türkmen işçilerini birleştirecek olan şey "istediğin zaman ayrılabilirsin" vaadi (UKKTH) değil; sınırları, etnik kimlikleri ve ulusal ayrımları reddeden Sosyalist Şuralar/Konseyler İktidarıdır. Ulusal ayrılma hakkını bir ön koşul olarak dayatmak, devrimci süreçte etnik barikatları diri tutmaktan başka bir işe yaramaz.

5. Retorik "Emekçi İktidarı" Vurgusu ve Güncel Siyasal Pratik Çelişkisi

  • Diyap’ın İddiası: Metnimde sınıfsal çözüm vardır; bayrak değişse de sömürünün değişmeyeceğini söyledim. Ben de işçi sınıfı iktidarını istiyorum.
  • Marksist Eleştiri / Yetersizlik:
    • Diyap’ın metninde "işçi sınıfı" ve "emekçi iktidarı" ifadeleri, stratejik bir kılavuz olarak değil, metnin sonuna eklenmiş süs/örtü (retorik) olarak yer almaktadır.
    • Bir yandan "Güncel ve somut olan emperyalist saldırıdır, buna karşı İran devletinin savunma hakkı vardır" deyip; diğer yandan "Gelecekte emekçi iktidarı kurarız" demek, bugünün somut siyasal görevlerini burjuva devletine teslim etmek, devrimi ise belirsiz bir geleceğe ertelemektir.
    • Marksist siyaset, "bugünün acil görevi (İran'ı savunmak)" ile "geleceğin ideal görevi (sosyalizm)" arasına duvar örmez. Bugün emperyalist savaşa karşı çıkmanın TEK devrimci yolu, İran'daki teokratik rejimden bağımsız, savaşa ve kapitalizme karşı işçi komitelerini ve emekçi iktidar alternatifini örgütlemektir.

MÜCADELE HATTI İÇİN ÖZET DEĞERLENDİRME

Değerlendirmemizin özü şudur:

Diyap, emperyalizmin yıkıcılığını ve Kürt hareketlerinin bir kısmının taşeronlaşmasını doğru teşhir etmekte, ancak bu doğru teşhirden yanlış bir devrimci hat çıkarmaktadır.

Anti-emperyalizm, bir teokratik/kapitalist devletin (İran) sınırlarını ve egemenliğini savunmak değildir. UKKTH, emperyalizm çağında etnik parçalanmanın kılıfı haline gelmiştir ve terk edilmelidir. Ortadoğu’da emperyalizme, siyonizme ve gerici teokrasilere karşı tek gerçek alternatif; etnik ayrışmaları (UKKTH) değil, sınıf birliğini esas alan Devrimci Bozgunculuk ve Sosyalist Emekçi İktidarı hattıdır.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Marx'ın Değer Teorisine Diyalektik Bir Yaklaşım: Üretim mi, Dolaşım mı? Dikotomisini Aşmak-Değerin Formasyonu ve Metamorfozu

Mahmut Boyuneğmez


Marx'ın Değer Teorisine Diyalektik Bir Yaklaşım: Üretim mi, Dolaşım mı? Dikotomisini Aşmak-Değerin Formasyonu ve Metamorfozu başlıklı yazımızı okumak için bağlantı adresi:

https://drive.google.com/file/d/1DHIFKMc2rEsur-jRm55vKocxP9b18yiv/view?usp=sharing

23 Temmuz 2026 Perşembe

Isaak Illich Rubin’in Perspektifinden Marx’ın Emek Değer Teorisi

MAR

1. Giriş: Rubin’in Değer Teorisindeki Metodolojik Devrimi

Isaak Illich Rubin’in teorik müdahalesi, Marksist literatürde değer teorisini teknik bir fiyat hesaplama düzleminden kurtarıp, onu bir toplumsal yapı analizi olarak yeniden inşa eden bir yeniliktir. Rubin, İkinci Enternasyonal'in değer teorisini salt niceliksel bir "fiyat mekanizması" olarak gören dar ufkunu parçalayarak, odağı yeniden "toplumsal form" (social form) sorununa çekmiştir. Rubin’in getirdiği yeni yaklaşımın özü, Marx'ın diyalektiğini "Toplumsal Üretim İlişkileri --> Değer Şekli --> Değer Büyüklüğü" zinciri üzerinden yeniden kurmasında yatar. Rubin'e göre Marx'ın değer teorisi özünde bir fiyat teorisi değil, meta üreticileri arasındaki üretim ilişkilerinin teorisidir. Değer, para ve sermaye gibi kategoriler, üreticiler arasındaki toplumsal ilişkilerin nesnelleşmiş ifadeleridir. Bu nedenle değer teorisinin görevi, fiyatların nasıl oluştuğunu açıklamaktan önce, kapitalist toplumda emeğin neden belirli toplumsal biçimler altında örgütlendiğini ortaya koymaktır. Rubin, üretimin mantıksal ve zamansal olarak değişim süreciyle dolaysızca iç içe geçtiğini; değerin ne sadece üretimde tek başına oluşan ne de sadece piyasada beliren bir şey olduğunu, aksine "özel üreticiler arasındaki dolaylı toplumsal bağın değişim aracılığıyla kazandığı toplumsal biçim" olduğunu gösterir. Rubin, üretim ile değişimin birbirinden kopuk süreçler değil, tek bir toplumsal ilişkinin farklı uğrakları olduğunu ileri sürer. Değer, üretimde harcanan özel emeğin toplumsal karakter kazanmasına dayanan bir toplumsal ilişkidir; bu ilişkinin nesnel geçerliliği ise değişim sürecinde ortaya çıkar. Dolayısıyla değer, üretim ile dolaşımın diyalektik birliği içerisinde anlaşılmalıdır.

Rubin açısından değişim, değeri yaratan süreç değil; üretimde harcanan özel emeğin toplumsal emek olarak geçerlilik kazanmasının zorunlu biçimidir. Değerin toplumsal özü üretim ilişkilerinde temellenirken, bu öz ancak değişim sürecinde nesnel olarak doğrulanır ve görünür hale gelir. Dolayısıyla değer, üretim ile dolaşımın birbirini tamamlayan diyalektik birliğinin ürünüdür.

Bu yaklaşım, değer teorisinin iki temel direğini sarsılmaz bir bütünlükle birbirine bağlar: Birincisi, otonom meta üreticileri arasındaki toplumsal üretim ilişkilerinin varlığını varsayan soyut emeğin maddi bir ifadesi olarak değer şekli teorisidir; ikincisi ise toplumsal emek dağılımı teorisi ve buna bağlı olarak emek üretkenliği düzeyine göre belirlenen değer büyüklüğünün soyut emek miktarına olan bağımlılığıdır. Rubin için bu iki direk, meta üreten kapitalist ekonomide gerçekleştirilen emek dağılımı sürecinin toplumsal şeklini ifade eden tek bir diyalektik sürecin farklı yönleridir. Rubin'e göre değer kategorileri, şeylerin özelliklerini değil, meta üreticileri arasındaki üretim ilişkilerinin aldığı toplumsal biçimleri ifade eder. Bu nedenle Marx'ın değer teorisinin temel konusu metaların kendisi değil, metalar aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkilerdir. Bu teorik yapı, bizi kapitalizmin yüzeyindeki fenomenlerin altındaki gizli toplumsal özü keşfetmeye, yani meta fetişizminin deşifre edilmesine yöneltir.

2. Meta Fetişizmi: Toplumsal İlişkilerin Nesneleşmesi

Meta fetişizmi, kapitalist üretim tarzında nesnelerin sahip olduğu iddia edilen mistik bir güç değil, doğrudan doğruya toplumsal ilişkilerin ontolojik bir tersyüz edilme sürecidir. Rubin’e göre, kapitalist ekonomide "insanlar arasındaki üretimin maddileşmesi" süreci, kaçınılmaz olarak "eşyanın kişileştirilmesi" sonucunu doğurur. Rubin burada iki yönlü bir mekanizma tanımlar: Birincisi, insanlar arasındaki toplumsal üretim ilişkilerinin maddileşmesi (ilişkilerin nesneler arası bağıntı gibi görünmesi); ikincisi ise maddi şeylerin kişileşmesi (sermaye veya paranın sanki kendine ait canlı bir iradesi, değer yaratma gücü varmış gibi davranmasıdır). Ayrıca Rubin, meta fetişizminin basit bir zihinsel "yanlış bilinç" veya ideolojik illüzyon olmadığını; piyasa faillerinin günlük pratiklerinden zorunlu olarak türeyen ve nesnel olarak var olan toplumsal bir gerçeklik olduğunu vurgular. Bu nedenle meta fetişizmi yalnızca insanların bilinçlerindeki bir düşünce hatası olarak ortadan kaldırılamaz; çünkü yanılsamanın kaynağı bilinç değil, kapitalist üretim ilişkilerinin nesnel örgütlenişidir. Toplumsal ilişkiler gerçekten de bireylerin karşısına nesnelerin doğal özellikleriymiş gibi çıkar ve bu görünüm kapitalist toplumun işleyişinin zorunlu sonucudur.

Vulgar iktisatçılar, bu nedensellik bağını kavrayamadıkları için meta fetişizminin tutsağı haline gelirler. Onlar, eşyanın toplumsal niteliklerini (değer, para, sermaye vb.), sanki bu nesnelerin doğal-teknik nitelikleriyle "doğrudan birbirine geçen" ve bizzat eşyanın kendisine ait olan nitelikler sanırlar. Bu ontolojik yanılsama, kapitalist ekonominin ufkunu mutlak ve aşılmaz bir doğallık perdesi arkasına gizler. Toplumsal ilişkilerin eşyaya dönüşmesi, maddi üretim ilişkilerinin tarihsel ve toplumsal belirlenmişliklerinden koparılarak bizzat üretim araçlarının ve ürünlerin fıtratına yerleştirilmesine neden olur. Bu durum, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel özgüllüğünü görünmez kılarak, onu ebedi ve değişmez bir doğa yasası gibi sunar. Oysa Rubin’in gösterdiği üzere, bu fetişist kabuk ancak toplumsal emeğin niteliksel analizine inilerek kırılabilir.

3. Değer Formu Teorisi ve Soyut Emek

Rubin'in yaklaşımında değer büyüklüğünün incelenmesi, ancak değerin toplumsal biçiminin çözümlenmesinden sonra mümkündür. Çünkü hangi emeğin değer yaratan emek olduğu açıklanmadan, bu değerin niceliğinin hangi ölçüte göre belirlendiği de açıklanamaz. Bu nedenle Marx'ın analizinde değer formu, mantıksal olarak değer büyüklüğünden önce gelir.

Bununla birlikte Rubin'e göre soyut emek yalnızca fiilî değişim anında ortaya çıkan bir sonuç değildir. Meta üretiminin egemen olduğu kapitalist toplumda üretim, en başından itibaren değişim amacıyla örgütlendiği için soyut emek üretimin toplumsal karakterini belirleyen tarihsel bir ilişkidir. Değişim ise bu ilişkinin toplumsal olarak doğrulandığı zorunlu biçimdir. Başka bir ifadeyle, özel emek ancak değişim aracılığıyla toplumsal olarak doğrulandığında (social validation) toplumun toplam emeğinin bir parçası haline gelir ve değer yaratan emek niteliği kazanır.

Rubin’in önceliği, değerin niceliksel büyüklüğünden önce değerin niteliksel ve toplumsal yönünün saptanmasıdır. Marx, değeri "belirli bir toplumsal emek şekline bağlı emek ürününün toplumsal şekli" olarak tanımlarken, aslında emeğin kapitalist toplumda büründüğü tarihsel formun altını çizmiştir. Burada kilit kavram "soyut emek"tir. Rubin, soyut emeğin asla insani kas ve sinir harcaması anlamında "fizyolojik/biyolojik" bir kavram olarak okunamayacağını kesin bir dille belirtir. Soyut emek, ampirik bir fizyolojik gerçeklik değil; bağımsız ve özel olarak yürütülen somut emeklerin, piyasadaki eşdeğerlik ve değişim ilişkileri aracılığıyla toplumsal olarak eşitlenmesi sonucunda "soyutlaştırılan" tarihsel bir kategoridir. Soyut emek, yalnızca düşüncede yapılan zihinsel bir soyutlama değildir. Rubin'e göre bu, meta üretiminin günlük işleyişi içerisinde piyasa tarafından fiilen gerçekleştirilen gerçek (real) bir toplumsal soyutlamadır. Birbirinden bağımsız somut emekler, değişim ilişkileri aracılığıyla toplumsal olarak birbirine eşitlenir ve bu eşitlenme süreci içerisinde soyut emek olarak geçerlilik kazanırlar. Bu süreç, kapitalizmin temel gerilimlerinde "Özel Emek" ile "Toplumsal Emek" arasındaki kopuşun, emeğin değer formuna girmesiyle aşılma biçimidir.

Aşağıdaki tablo, Rubin'in Marx okumasındaki somut ve soyut emek ayrımının tarihsel ve toplumsal koordinatlarını göstermektedir:

Özellik

Somut Emek

Soyut Emek

Niteliği

Maddi üretimin teknik-fiziksel yönüdür.

Değerin toplumsal şeklini belirleyen özdür.

İşlevi

Eşyanın kullanım değerini ve fiziksel formunu yaratır.

Üreticiler arası toplumsal ilişkilerin maddi ifadesidir.

Tarihsel Karakter

Genel bir doğa yasasıdır; her toplumda mevcuttur.

Meta üretimine özgü, tarihsel olarak belirlenmiş bir formdur. Fizyolojik değil, toplumsal-tarihseldir.

İlişkisel Boyut

Emeğin nesneye (doğaya) uygulanmasıdır.

Emeğin toplumsal bir "eşdeğerlik" kazanmasıdır. Özel emeğin toplumsal emeğe dönüşümüdür.

4. Toplumsal Emek Dağılımı ve Değer Büyüklüğü

Değer teorisi, meta üretiminin anarşik yapısı içerisinde toplumsal emeğin dağılımını düzenleyen temel mekanizmadır. Kapitalist bir ekonomide, merkezi bir planlama olmaksızın emeğin farklı üretim dalları arasında nasıl dağıtılacağı sorunu, değer yasası aracılığıyla çözülür. Bu noktada emek üretkenliği ile değer büyüklüğü arasındaki ilişki kritik önemdedir: Değer büyüklüğü, o üretim dalındaki emek üretkenliği düzeyine bağlı olan soyut emek miktarına doğrudan bağımlıdır.

Bu nedenle değer büyüklüğünü belirleyen unsur, bireysel üreticinin fiilen harcadığı emek süresi değil; mevcut üretim koşulları altında ortalama beceri ve yoğunluk düzeyiyle harcanması toplumsal olarak gerekli kabul edilen emek zamanıdır. Bireysel emek ancak bu toplumsal ölçüye uyduğu ölçüde değer yaratıcı nitelik kazanır. Üretkenlik arttıkça aynı kullanım değerini üretmek için gerekli toplumsal emek zamanı azalır ve buna bağlı olarak metanın değeri de düşer.

Rubin bu noktada değer yasasının dinamik ve düzenleyici (regülatör) işlevini öne çıkarır. Piyasadaki fiyatların sürekli olarak değerden sapması (fluctuations), sistemin bir aksaklığı değil; aksine toplumsal emeği bir sektörden çekip diğer sektöre yönlendiren yegâne canlı mekanizmadır. Değer büyüklüğündeki niceliksel değişimler (üretkenlik artışı veya düşüşü), fetişist piyasa mekanizması üzerinden üreticilere hangi alana ne kadar toplumsal emek tahsis etmeleri gerektiğini dikte eden dinamik bir denge arayışıdır. Bu süreçte değer, yalnızca bir muhasebe birimi değil, toplumsal bir düzenleyici rol üstlenir. Emeğin niteliksel (toplumsal) yönü, yani emeğin değer formuna girmesi, niceliksel hesaplamaların (fiyat ve miktar dağılımı) zorunlu zeminini oluşturur.

5. Para: Değer Formunun Zorunlu Gelişimi

Rubin açısından para, değerin sonradan eklenmiş teknik bir değişim aracı değil, değer formunun zorunlu gelişimidir. Meta üreticileri arasındaki toplumsal ilişkinin genel ve evrensel ifadesi ancak genel eşdeğer biçimini alan para aracılığıyla kurulabilir. Bu nedenle para teorisi, değer teorisinin tamamlayıcı bir bölümü değil, onun mantıksal devamıdır. Değer formunun gelişimi zorunlu olarak para biçimine ulaştığı için, para kapitalist toplumdaki toplumsal emek ilişkilerinin en gelişmiş nesnel ifadesidir. Bu nedenle para, metaların dışsal olarak üzerine eklenen bir araç değil, değer ilişkisinin zorunlu görünüş biçimidir.

6. Vulgar İktisadın Eleştirisi: Doğal ile Toplumsalın Karıştırılması

Vulgar iktisadın temel sefaleti, üretim sürecinin toplumsal formunu kavramaktan aciz olması ve sadece teknik-maddi unsurlara odaklanmasıdır. Rubin, bu yaklaşımın neden olduğu teorik körlüğü, toplumsal ile doğal olanın birbirine karıştırılması olarak tanımlar. Rubin, Klasik İktisat (özellikle David Ricardo) ile Vulgar İktisat arasına net bir çizgi çeker: Ricardo, değerin niceliğini emeğe bağlayarak büyük bir adım atmış, ancak değerin neden "emek ürünü" olarak değil de bir "nesnenin toplumsal biçimi" (para/değer şekli) olarak belirmek zorunda kaldığını sorgulamamıştır. Vulgar iktisatçılar ise Ricardo'nun bu niteliksel eksikliğini radikalleştirerek, değer ve sermaye gibi toplumsal biçimleri tamamen ortadan kaldırmış ve bunları nesnelerin fiziksel-teknik özelliklerine (fayda, nadirlik, üretim aracının fiziksel varlığı) indirgemişlerdir.

Vulgar iktisadın temel yanılgıları şu şekilde özetlenebilir:

  1. Toplumsal Kategorilerin Ontolojik Doğallaştırılması: Değer, para ve sermaye gibi tamamen toplumsal ilişkilerin ürünü olan formların, bizzat nesnelerin (sermaye mallarının, altının vb.) doğal-teknik niteliklerinden kaynaklandığının varsayılması.
  2. Tarihsel Belirlenmişliğin Tasfiyesi: Maddi üretim ilişkilerinin, kendilerini var eden özgül tarihi ve toplumsal koşullardan koparılarak mutlaklaştırılması; böylece "üretimin bir unsurunun, belli bir toplumsal şekille harmanlanmış ve temsil edilmiş" olduğunun reddedilmesi.
  3. İlişkisel Olmayan Şeyleşmiş Bakış: Toplumsal ilişkilerin eşyaya dönüşmesi (reifikasyon) sürecini, maddi üretim ilişkilerinin tarihi belirlenişleriyle doğrudan birleştirerek, toplumsal olanı teknik bir zorunluluk olarak sunmaları.

7. Sonuç: Değer Teorisinin Toplumsal Düzenleyici Rolü

Isaak Illich Rubin’in Marx okuması, değer teorisini dar bir fiyat teorisi olmaktan çıkarıp, kapitalist toplumun anatomisini çıkaran devasa bir sosyolojik ve ekonomik senteze dönüştürür. Değer, meta üreten bir sistemde toplumsal emeğin dağılımını ve toplumsal iş bölümünü yöneten zorunlu toplumsal formdur. Bu analiz, ekonomik gerçekliğin ancak niceliksel verilerin ötesindeki niteliksel ilişkiler kavrandığında anlaşılabileceğini kanıtlar. Kapitalist üretimin amacı kullanım değerlerinin üretilmesi değil, değerin ve artı-değerin gerçekleştirilmesidir. Kullanım değerleri bu süreçte zorunlu olmakla birlikte, sermayenin kendini genişletme hareketinin taşıyıcılarıdır. Bu nedenle değer teorisi yalnızca metaların değişimini açıklayan bir teori değil, kapitalist üretim tarzının hareket yasalarını çözümleyen temel teorik çerçevedir. Meta fetişizminin ve reifikasyonun (toplumsal ilişkilerin eşyaya dönüşmesi) deşifre edilmesi, kapitalist üretim tarzının tarihsel sınırlarını ve geçiciliğini kavramak için elzemdir. Son tahlilde, toplumsal ilişkilerin eşyaya dönüşme sürecinin kavranması, ekonomik gerçekliği bir "nesneler dünyası" değil, "insani ilişkiler sistemi" olarak okumanın tek yoludur. Rubin'in katkısı, Marx'ın değer teorisini yalnızca emek zamanının niceliksel ölçümü olarak değil, kapitalist toplumun özgül üretim ilişkilerini çözümleyen tarihsel ve toplumsal bir teori olarak yeniden kurmuş olmasıdır. Ona göre, Marx'ın değer teorisini emek zamanının niceliksel ölçümüne indirgemek değil, meta üreticileri arasındaki toplumsal üretim ilişkilerinin tarihsel biçimlerini açıklayan bir toplumsal form teorisi olarak okumak gerekir.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]