Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

8 Mart 2026 Pazar

Hegel’den Feuerbach ve Marx’a: Din, Tanrı, Yabancılaşma ve Emek Üzerine Bir İnceleme

Mehmet Arslan

Giriş

Hegel’den Feuerbach’a, oradan Marx’a uzanan hat, yalnızca üç düşünürün art arda sıralanması değildir. Burada söz konusu olan, felsefenin temel çıkış noktasının yer değiştirmesidir. Hegel’de merkezde mutlak tin bulunur. Feuerbach’ta bu merkezin yerini insan alır. Marx’ta ise insan artık soyut bir öz olarak değil, tarihsel-toplumsal ilişkiler içinde, pratik etkinlik yoluyla yaşayan ve üreten bir varlık olarak kavranır.

Bu dönüşümle birlikte din anlayışı, Tanrı kavramı, yabancılaşma teorisi ve emek analizi de köklü biçimde değişir. Hegel’in sisteminde sanat, din ve felsefe, aynı hakikatin farklı bilinç biçimleridir. Feuerbach bu yapıyı tersine çevirerek teolojinin aslında antropoloji olduğunu ileri sürer. Marx ise Feuerbach’ın bu hamlesini yeterli bulmaz; çünkü ona göre insan, ancak toplumsal pratik ve üretim ilişkileri içinde gerçekten anlaşılabilir. Böylece din eleştirisi, emek eleştirisine; Tanrı eleştirisi, toplumsal yabancılaşma eleştirisine; spekülatif idealizm ise tarihsel materyalist eleştiriye dönüşür. Hegel’in Enzyklopädie’sinde mutlak tin, sanat, din ve felsefe olarak üç biçimde açılır; din ile felsefenin aynı içeriği farklı biçimlerde taşıdığı da burada açıkça belirtilir.

Bu makalenin amacı, bu hattı sistemli biçimde izlemektir. Önce Hegel’in mutlak tin öğretisinde dinin ve Tanrı kavramının yerini ele alacağım. Ardından dinin neden “hakikatin inanıldığı alan” olduğunu ve Vorstellung’dan Begriff’e, yani tasarımdan kavrama geçişin neden zorunlu olduğunu açıklayacağım. Daha sonra Feuerbach’ın Hegel eleştirisini ve Marx’ın bu eleştiriyi nasıl tarihsel materyalist bir düzleme taşıdığını inceleyeceğim. Son olarak da 1844 Elyazmaları’ndaki yabancılaşmış emek çözümlemesini, bu genel teorik hattın zorunlu sonucu olarak değerlendireceğim.

I. Hegel’de mutlak tin: Sanat, din ve felsefe

Hegel’in sisteminde mutlak tin, öznel tin ve nesnel tinin aşılmasından sonra ortaya çıkar. Öznel tin bireysel bilinç, özbilinç ve düşünme etkinliğinin alanıdır. Nesnel tin ise hukukun, ahlakın ve devletin dünyasında nesnelleşmiş özgürlüktür. Mutlak tin ise tin’in artık yalnızca var olan ya da işleyen değil, kendi hakikatini bilen ve kendisini kendi konusu haline getiren tin olmasıdır. Hegel bunu açık biçimde, mutlak tinin kendisini bilinen hakikat olarak tamamlaması şeklinde kurar.

Bu en yüksek düzey üç biçimde görünür:

• Sanat

• Din

• Felsefe

Sanatta hakikat duyusal-sezgisel biçimde görünür. Dinde hakikat tasarım ve inanç biçiminde bilinir. Felsefede ise hakikat kavram olarak düşünülür. Hegel’in sistematik gücü burada yatar: sanat, din ve felsefe birbirinden kopuk alanlar değil, aynı mutlak içeriğin farklı sunuluş kipleridir. Sanat, mutlak olanı görünüşe getirir; din, onu temsil eder ve inanılır kılar; felsefe ise onu kavramsal olarak bilir.

Din bu üçlü içinde orta konumdadır. Sanattan daha yüksek bir biçimdir; çünkü hakikati yalnızca tekil bir sanat yapıtında göstermeyip evrensel bir içerik halinde sunar. Ama felsefeden daha aşağıdadır; çünkü bu içerik henüz kavramın zorunluluğu içinde değil, tasarımın biçimi içinde verilir. Bu nedenle din, hakikati gerçekten içerir; fakat henüz onu kavramsal olarak tamamlamaz.

II. Dinde hakikatin “inanılması”

Hegel “dinde hakikat inanılır” dediğinde, dini irrasyonel ya da yalnızca öznel duyguya indirgenmiş bir alan olarak düşünmez. Tam tersine, din onun için bir bilgi biçimidir. Fakat bu bilgi, kavramsal bilgi değil; Vorstellung, yani tasarım biçiminde bilgidir. Burada hakikat imgeler, öyküler, semboller, ritüeller, kutsal tarih ve ibadet biçimleri içinde ifade edilir. Hegel, din ile düşünceyi birbirinden kesin biçimde ayıran modern anlayışı reddeder; insanın dini olması, onun düşünen bir varlık olmasıyla bağlantılıdır.

Dindeki temel figürler şunlardır:

• Tanrı

• yaratılış

• vahiy

• uzlaşma

• cemaat

Bu figürler boş imgeler değildir; hakikatin taşıyıcılarıdır. Fakat bu hakikat, henüz kavram düzeyine yükselmiş değildir. Din, örneğin Tanrı ile insanın uzlaşmasını söyler; felsefe ise bu uzlaşmanın zorunlu yapısını ve içsel mantığını açıklar.

Din, Hegel’de yalnızca bireysel içsellik değildir. Mutlak tin dinde “kendi cemaatinde var olan ruh” olarak düşünülür. Bu nedenle din, bireyin iç dünyasına çekilmiş bir duygu değil, kolektif ve tarihsel bir bilinç biçimidir. İbadet, ritüel, anma, dua ve ortak inanç burada merkezi önem taşır. Hakikat yalnızca düşünülmez ya da sezilmez; aynı zamanda topluluk içinde yaşanır.

Ne var ki dinin sınırı da tam burada yatar. Tasarım biçimi, hakikatin momentlerini çoğu zaman birbirinden dışsal biçimde sunar. Tanrı, dünya ve insan; sonsuz ile sonlu; yaratılış, düşüş ve kurtuluş, genellikle anlatısal ve imgesel bir düzlemde belirir. Bu yapı, hakikati taşır; fakat henüz onu kavramsal zorunluluk içinde birleştirmez. Bu yüzden din eksik değildir; fakat tamamlanmamıştır.

III. Vorstellung’dan Begriff’e: Dinden felsefeye geçiş

Hegel’in din felsefesindeki en kritik geçiş, Vorstellung’dan Begriff’e, yani tasarımdan kavrama geçiştir. Bu geçiş, dinin reddedilmesi değil; onun içeriğinin felsefi biçimde yeniden kurulmasıdır. Din, Tanrı’yı, yaratılışı, vahyi ve uzlaşmayı tasarımlar halinde ifade eder. Felsefe ise bunların içsel bağını, zorunluluğunu ve spekülatif anlamını gösterir. Bu nedenle din ile felsefe arasında içerik bakımından mutlak bir kopuş yoktur; fark biçimdedir. Hegel, felsefenin sanat ve dinin birliği olduğunu ve onların içeriğini kavramsal olarak bildiğini açıkça söyler.

Bu dönüşümün mantığı şudur: Dinsel tasarımda Tanrı ile dünya, sonsuz ile sonlu, ilahi ile insani çoğu zaman dışsal biçimde yan yana gelir. Kavram ise bunların birbirine nasıl içkin olduğunu açığa çıkarır. Örneğin yaratılış, felsefi düzeyde ideanın ya da mutlak tinin kendini dışsallaştırması olarak okunur. Vahiy, mutlakın kendisini bilinir hale getirmesidir. Uzlaşma ise tinin kendine dönüşüdür. Bu yüzden felsefe, dinin düşmanı değildir; dinin hakikatinin düşünsel açıklamasıdır.

Hegel’in Teslis okuması da bu bağlamda anlaşılmalıdır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, yalnızca teolojik figürler değildir; mutlakın kendinde olması, dışsallaşması ve kendine dönüşünün spekülatif momentleri olarak düşünülür. Dolayısıyla dinin anlattığı şeyi felsefe kavram düzeyinde yeniden üretir. Dinde hakikat inanılır; felsefede aynı hakikat düşünülür ve gerekçelendirilir.

IV. Hegel’de Tanrı kavramı: Mutlak tin neden kendini dışsallaştırır?

Hegel’in Tanrı kavramı geleneksel teizmin statik Tanrı anlayışından farklıdır. Tanrı burada dünyadan dışarıda duran değişmez bir varlık değil; mutlak tin olarak, kendi içeriğini dışsallaştıran, doğa ve tarih içinde görünür hale gelen ve sonunda kendine dönen süreçsel bir gerçekliktir. Bu nedenle temel soru şudur: Mutlak neden yalnızca kendi içinde kalmaz da dışsallaşır?

Hegel’in cevabı, özbilincin dolayım gerektirmesidir. Bir varlık, kendini gerçekten bilmek istiyorsa, kendisini yalnızca kendi içinde kapalı halde tutamaz. Kendisini nesneleştirmeli, karşısına koymalı ve sonra bu karşısına konmuş olanı aşarak kendine dönmelidir. Başka deyişle, kendini bilme ancak kendinden çıkma, kendini başka biçimde bulma ve geri dönme yoluyla mümkündür. Bu nedenle dışsallaşma, mutlak tinin bir kazası değil; özbilincinin zorunlu momentidir. Hegel’in mutlak tin öğretisinde bu yapı, sanat, din ve felsefe boyunca tamamlanır.

Bu süreçte doğa, tarih, toplum ve bilinç, mutlak tinin yalnızca dışsal sahneleri değildir; onun kendi kendisini gerçekleştirme uğraklarıdır. Hegel’e göre Tanrı’nın vahyi de bu yüzden anlaşılmalıdır: Tanrı, kendisini gizleyen değil; tin olduğu için kendisini açan, görünür kılan ve bilinir hale getiren mutlaklıktır. Fakat tam bu noktada Hegel’in sistemi eleştiriye açılır. Çünkü mutlak tin gerçek özne haline geldiğinde, insan ve toplumsal dünya kolayca onun yalnızca momentleri gibi görünmeye başlar.

V. Feuerbach: Teolojinin antropolojiye çevrilmesi

Feuerbach’ın Hegel eleştirisi tam burada başlar. Onun temel tezi şudur: Tanrı, insanın kendi özünün yabancılaştırılmış yansımasıdır. Başka bir ifadeyle, teoloji gerçekte antropolojidir. İnsan kendi özsel güçlerini — akıl, sevgi, isteme, iyilik, kudret — kendisinden ayırır, onları aşkın bir varlığa yükler ve sonra bu kendi ürününe yabancı bir güç gibi boyun eğer.

Böylece Feuerbach, Hegel’in idealist hareketini tersine çevirir. Hegel’de insan, mutlak tinin kendisini bildiği yerdi. Feuerbach’ta ise “Tanrı” denilen şey, gerçekte insanın kendi özünün projeksiyonundan başka bir şey değildir. Hegel’in spekülatif felsefesi, bu bakımdan rasyonelleştirilmiş teolojidir.

Feuerbach’ın büyük katkısı, gerçek özneyi yeniden belirlemesidir: mutlak tin değil, somut ve duyusal insan. Ancak onun sınırı da buradadır. Çünkü Feuerbach’taki insan, henüz tarihsel, sınıfsal, siyasal ve üretimsel belirlenimleri olan toplumsal insan değildir. O hâlâ oldukça soyut bir “insan özü”dür.

VI. Marx: Antropolojiden tarihsel materyalizme

Marx, Feuerbach’ın Hegel eleştirisini önemli bir ilerleme olarak görür; fakat onun orada kalmasını yetersiz bulur. Çünkü ona göre mesele yalnızca dini insanın ürünü olarak açıklamak değildir. Asıl soru şudur: İnsan neden kendi özünü böyle yabancılaştırılmış biçimlerde üretir?

Marx’ın cevabı toplumsaldır. İnsan soyut bir öz değil; toplumsal ilişkiler ağı içinde yaşayan, çalışan, üreten, mülkiyet ilişkilerine giren ve siyasal biçimler içinde yer alan tarihsel bir varlıktır. Bu nedenle din, yalnızca bilinçteki bir yanılsama değildir; tersine dönmüş bir dünyanın tersine dönmüş bilincidir. Dinin eleştirisi bu yüzden, devletin, hukukun, ekonominin ve toplumsal yapının eleştirisine geçmek zorundadır.

Burada yabancılaşma kavramı da değişir. Feuerbach’ta yabancılaşma, insanın özünü Tanrı’ya devretmesidir. Marx’ta ise bu, daha derin bir toplumsal yabancılaşmanın yalnızca ideolojik görünüşüdür. Asıl yabancılaşma, insanın kendi emeği, kendi ürünleri, kendi toplumsal ilişkileri ve kendi dünyası karşısında güçsüzleşmesidir. Böylece yabancılaşma, bilinç düzeyinden maddi-pratik toplumsal ilişki düzeyine taşınır.

Marx’ın yeniliği tam buradadır: insan özü, tek tek bireylerin içinde duran soyut bir öz değil; toplumsal ilişkilerin toplamıdır. O halde yabancılaşmanın çözümü de yalnızca dinsel yanılsamayı çözmek değil; onu üreten toplumsal düzeni dönüştürmektir.

VII. 1844 Elyazmaları: Yabancılaşmış emeğin dört boyutu

Marx’ın 1844 Elyazmaları, Hegel’den Feuerbach’a ve oradan tarihsel materyalizme geçişin en yoğun düğüm noktalarından biridir. Burada yabancılaşma ilk kez sistematik biçimde emek temelinde çözümlenir. Marx’ın çıkış noktası iktisadidir: işçi ne kadar çok üretirse, o kadar yoksullaşır; şeyler dünyasının değeri arttıkça insan dünyası değersizleşir. Bu yapıdan hareketle Marx, yabancılaşmış emeği dört boyutta inceler.

1. Ürüne yabancılaşma

İlk boyutta işçinin emeğinin ürünü, ona ait bir güç olarak geri dönmez. İşçi yaşamını ve emeğini nesneye koyar; fakat ortaya çıkan ürün ona değil, başkasına ait olur. Böylece ürün, işçinin öz-gerçekleşmesi değil; onun karşısında duran yabancı bir güç haline gelir.

Buradaki önemli nokta şudur: sorun nesnelleşmenin kendisi değildir. İnsan zaten dünyayı dönüştürerek, nesneler yaratarak kendisini nesnelleştirir. Sorun, bu nesnelleşmenin kapitalist toplumsal biçim altında, işçiden koparak ona karşı bir egemenlik ilişkisine dönüşmesidir. Ürün, işçinin yaşam gücünün bir ifadesi olmaktan çıkar; yabancı mülkiyet olarak karşısına dikilir.

2. Etkinliğe yabancılaşma

Ürün yabancıysa, üretim etkinliği de yabancıdır. İşçi çalışırken kendini gerçekleştirmez; tersine, kendini yadsır. Çalışma özgür bir yaşam etkinliği değil, dışsal bir zorunluluk haline gelir. İnsan emekte kendini evinde hissetmez; ancak emek dışındayken kendine ait olduğunu duyar.

Bu nedenle emek, insanın özsel gücünün açılması olmaktan çıkar; yalnızca yaşamak için katlanılan bir araç olur. Marx burada çalışmanın özünün tersine çevrildiğini gösterir: insanı geliştirmesi gereken etkinlik, insanı tüketen ve ona yabancı olan bir mecburiyete dönüşür.

3. Türsel varlığa yabancılaşma

Marx’ın üçüncü boyutu, metnin en felsefi kısmıdır. İnsan yalnızca bireysel bir canlı değil; bilinçli, özgür ve evrensel bir türsel varlıktır. İnsanı hayvandan ayıran şey, yalnızca ihtiyaç anında değil, özgürce ve bilinçli biçimde de üretmesidir. İnsan, üretirken yalnızca nesne üretmez; kendi dünyasını, kendi ortak-insani varlığını da kurar.

Yabancılaşmış emekte bu yapı tersine döner. İnsanın özgür türsel etkinliği, yalnızca fiziksel hayatta kalmanın aracı haline gelir. Böylece insanın insani özü, kendi aleyhine çalışan toplumsal biçim tarafından bastırılır. İnsan normalde çalışarak insanlaşır; yabancılaşmış emekte ise çalışarak kendi insanlığından uzaklaşır.

4. Diğer insanlara yabancılaşma

İnsan ürüne, etkinliğe ve türsel özüne yabancılaşmışsa, kaçınılmaz olarak diğer insanlara da yabancılaşır. Çünkü işçiye ait olmayan ürün, bir başka insana ait olmak zorundadır. İşçinin emeği ve etkinliği üzerinde denetim kuran bu “başka insan”, sınıfsal olarak kapitalisttir. Böylece yabancılaşma, yalnızca insan ile nesne arasında değil; insan ile insan arasında kurulan toplumsal tahakküm ilişkisi haline gelir.

Burada yabancılaşmanın sınıfsal boyutu görünür olur. İşçinin kaybı, başkasının gücü olarak birikir. Özel mülkiyet ve sınıf egemenliği, yabancılaşmış emeğin toplumsal biçimi olarak ortaya çıkar.

VIII. Hegel, Feuerbach ve Marx arasındaki sistematik ilişki

Bu üç düşünür arasındaki ilişki basit bir reddediş zinciri değildir. Burada belirli bir diyalektik ilerleme vardır.

Hegel’de yabancılaşma, mutlak tinin zorunlu özhareketinin bir momentidir. Feuerbach bu yapıyı tersine çevirir ve yabancılaşan şeyin mutlak değil, insan olduğunu söyler. Marx ise bu antropolojik ters çevirmeyi de yeterli bulmaz; insanı tarihsel-toplumsal pratik içinde düşünerek yabancılaşmayı maddi üretim ilişkilerine yerleştirir.

Bu yüzden Marx’ın teorik gücü, Hegel’in diyalektik çekirdeğini koruyup onu idealist formdan kurtarmasında yatar. Aynı şekilde Marx, Feuerbach’ın insan merkezli hamlesini de toplumsal ve tarihsel somutluk düzeyine taşır. Hegel olmadan yabancılaşmanın diyalektik yapısı tam anlaşılamaz; Feuerbach olmadan idealist öznenin ters çevrilmesi mümkün olmaz; Marx olmadan da yabancılaşma gerçek maddi zemine yerleştirilemez.

Sonuç

Hegel’den Feuerbach’a ve Marx’a uzanan çizgi, spekülatif metafizikten toplumsal gerçekliğin eleştirisine geçiş çizgisidir.

Hegel’de din, mutlak tinin zorunlu bir görünüş biçimidir. Burada hakikat inanılır; ama henüz kavram olarak tam bilinmez. Feuerbach, bu yapıyı tersine çevirerek Tanrı’yı insan özünün yabancılaştırılmış izdüşümü olarak yorumlar. Marx ise bu eleştiriyi daha ileri taşır ve yabancılaşmanın temelini dini bilinçte değil, emek sürecinde, özel mülkiyette ve toplumsal ilişkilerde bulur.

Böylece özgürleşme anlayışı da değişir. Hegel’de özgürleşme, mutlak bilginin kendi kendisini kavramasıdır. Feuerbach’ta özgürleşme, dinsel projeksiyonun insana geri çevrilmesidir. Marx’ta ise özgürleşme, insanın kendi emeği, ürünleri ve ortak toplumsal dünyası üzerindeki kolektif denetimini yeniden kazanmasıdır.

Tam da bu nedenle Marx’ın yabancılaşma teorisi, Hegel’in yalnızca bir düzeltmesi değildir. O, burjuva toplumunun devrimci eleştirisine açılan eşiği oluşturur. Çünkü burada mesele artık yalnızca hakikatin ne olduğu değil; insanın, kendi yarattığı toplumsal güçlerin egemenliği altında yaşamaktan nasıl kurtulacağıdır.

7 Mart 2026 Cumartesi

Socialist Principles on the War Between US-Israel and Iran

 Mahmut Boyuneğmez

  1. Distinguishing the State from the People: Socialists do not address capital states, but the working people of those countries. In war, one must stand with the people of Iran, not the Iranian state.
  2. Rejecting Both Capitalist Blocs: This war is between a "modernist" masked Zionist religious state/US imperialist rogue state and a "theocratic" Mollar regime. Both are capitalist; socialists do not choose one over the other.
  3. The Politics of the Third Front: While opposing imperialist aggression (US-Israel), one must simultaneously struggle against the current oppressive Mollar regime. The people must establish their own independent political line—the Third Front—outside these two reactionary poles.
  4. Moving Beyond Diplomatic Condemnation: Instead of passive "diplomatic condemnation" (politisicism), a practical resistance based on the self-power of the working people must be demonstrated in every country.
  5. Stand Against Opportunism and Social-Chauvinism: Siding with one's own bourgeois state (as seen in the 2nd International) is a betrayal. Desiring the victory of the Iranian state is not a socialist duty, but an opportunist deviation.
  6. Patriotism vs. Nationalism: Socialist patriotism is the protection of the people and labor of that land; it is not the defense of the regime or the interests of the ruling class (nationalism).
  7. Class Solidarity: The working classes of Israel-US and Iran are not enemies, but victims of the same system of exploitation. War is a clash of capital carried out over the blood of workers' children.
  8. People's Resistance in Case of Invasion: In the event of a direct territorial invasion, it is essential for the people to defend their own living space and future (Homeland Defense) through their own power and organizations, not for the survival of the state.
  9. Principle of Class Independence: The working class must not fall into the trap of "the enemy of my enemy is my friend" and become an appendage to local reactionaries or dictatorships while fighting imperialism.
  10. Internationalist Defeatism: Revolutionaries in warring countries must act on the principle of "stopping the ruling class and the war machine in your own country first." Victory is found in international class solidarity, not the victory of one's own state.
  11. The Class Character of the Demand for Peace: The demand for peace must be organized not just as the silencing of guns, but as the exposure of the capitalist-imperialist system and the raising of the slogan: "Peace to the Peoples, War on the Palaces!"
  12. Right to Self-Determination for Regional Peoples: The future of Middle Eastern peoples will be determined neither by imperialist lies of "bringing democracy" nor by regional theocracies. The solution lies in the workers seizing power and building a Socialist Federation of the Middle East.
  13. Linking with Women's and Oppressed Identities' Struggles: The struggle for women's liberation or the demands of oppressed national identities (as seen in Iran) cannot be detached from the anti-imperialist struggle; these are essential elements of the socialist revolution.
  14. Continuation of Social Movements in Iran: The social struggle in Iran must not lose momentum due to war; strikes, boycotts, and uprisings must continue. The organizational capacity of the masses must be increased under revolutionary guidance.
  15. Concrete Anti-Militarist Action: Concrete strikes and boycotts must be organized against war budgets, weapon factories, and logistics lines. "Stopping the war" is a practical class duty, not a passive slogan.
  16. Relevance of Historical Lessons: It is the duty of every socialist to remember the betrayal of parties that fell for social-chauvinism in WWI and to carry the internationalist spirit of the Zimmerwald and Kienthal conferences to the present.
  17. Organizational Expression of Proletarian Internationalism: Even under war conditions, it is necessary to establish coordination committees among revolutionary workers of different countries, issue joint declarations, and form the kernels of the future Socialist Federation.
  18. Revolutionary Role of Youth and Women: The drafting of youth and women into the front under the lie of "homeland defense" must be opposed. Their demands for freedom must be merged with an anti-imperialist and anti-capitalist line.
  19. No Peace Without Overthrowing the Capitalist-Imperialist System: Lasting peace and the liberation of peoples are only possible through the worldwide overthrow of capitalism; socialists must highlight this goal in every development.
  20. Struggle Against Ideological Hegemony and Media Deception: Against the nationalist hysteria and black propaganda of both camps, the independent media of the working class must be strengthened. The truth—that the real enemy is the exploiters both "inside" and "outside"—must be brought to the masses.

6 Mart 2026 Cuma

Sendika.org'a Yanıt

MAR

Savaş konusundaki yazımızı, daha önce gönderdiğimiz diğer yazılara yaptıkları gibi geri çeviren sendika.org'un bize yazdıkları şöyle:

Merhaba,
Tekrar emeğinize sağlık ve ilginiz için teşekkür ederiz. Ancak daha önceki sorunlar ikinci yazıda da devam ediyor. Yazınız çok başlıklı ve başlıklar (argümanlar) gerektiği kadar açılmamış. İlgili konular da kamuoyunda mutabakatın sağlandığı konular olmayınca tartışmalara tatmin edici bir yanıt üretmekten veya katkı sunmaktan uzak kalıyor.
Niyetin bu olup olmamasından bağımsız olarak, bu durum tartışmayı politik doğrucu bir çerçeveye, gerçek koşullardan bağımsız bir ilke tartışmasına sıkıştırma ihtimalini doğurmaktadır.
Yazınızın bu haliyle yayımlanması, hem sizi hem de bizi istemeyeceğimiz tartışmalara çekebilir.
Bu nedenle yazınızı geri çeviriyoruz. Anlayışla karşılayacağınızı umuyoruz.
İyi çalışmalar.

Bizim cevabımız ise şöyle oldu:

Sendika.org Editörlerine,

Yazıma dair ilettiğiniz "politik doğrucu çerçeve" ve "gerçek koşullardan kopukluk" eleştirilerinizi aldım. Ancak bu ifadelerin, Marksist literatürde "oportünizm" ve "jeopolitik pragmatizm" olarak tanımlanan sapmanın tipik birer dışavurumu olduğunu belirtmek zorundayım.

Sizin "gerçek koşullar" olarak sunduğunuz perspektif, aslında anti-emperyalizmi sadece "ABD-İsrail saldırganlığına karşı durmak" parantezine hapseden; saldırıya uğrayan tarafın (İran devleti) sınıfsal karakterini ve kendi halkı üzerindeki baskısını "ehvenişer" mantığıyla görmezden gelen bir tutumdur. Bu yaklaşım, işçi sınıfını emperyalist bloklardan birine veya yerel gericiliğe yedekleme riskini taşır.

Yazımı "politik doğrucu" bulmanız manidardır. Zira Marksizm, sınıfın bağımsızlığını egemenlerin savaş takvimine kurban etmeyi reddeder. Zimmerwald’de Lenin ve Luxemburg’a da "gerçek koşullardan kopuk" denmişti; oysa asıl "gerçekçi" olanın, her iki gerici bloğa da mesafe koyarak "Üçüncü Cephe"yi inşa etmek olduğu tarihsel bir hakikattir.

Yazımı "tartışmaları açmamakla" eleştirirken, aslında metindeki "Enternasyonalist Bozgunculuk" ve "Sınıfsal Bağımsızlık" gibi net Marksist ilkelerin, sizin yayın politikanızdaki devrimci-demokrat sınırları zorladığını görüyorum. Kamuoyunda mutabakat sağlanmamış olması, bir yazının reddedilme gerekçesi değil, aksine devrimci bir yayının o tartışmayı açma sorumluluğudur.

Başka yazılarımın da geri çevrilmesindeki keyfiyeti ve "tatmin edici yanıt üretmeme" bahanesini, teorik bir derinlik farkı ve politik bir bariyer olarak not ediyorum. Sınıfsal bağımsızlığı, güncel jeopolitik dengelere ve "taraf seçme" zorunluluğuna meze etmeyen Marksist duruşu savunmaya devam edeceğimizi hatırlatırım. Sizinle olan ilişkimizi sonlandırıyorum.

İyi çalışmalar.

Mahmut Boyuneğmez

İlgili yazıların bağlantı adresi:

i) https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/02/abd-israil-devleti-ile-iran-devleti.-arasindaki-savas.html

ii) https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/03/abd-israil-ile-iran-devleti-arasndaki-savasta-emekcilerin-tavri.html

3 Mart 2026 Salı

ABD-İsrail ile İran Devleti Arasındaki Savaşta Emekçilerin Tavrı Ne Olmalı?

Mahmut Boyuneğmez

Savaşın beşinci günündeyiz. ABD ve İsrail’in İran’a füzeleri yağıyor, İran da karşılık veriyor. Ama biz emekçiler –Türkiyeli, İranlı, İsrailli, ABD’li– oyuna gelmeyelim. Milliyetçi duygularla “kendi devletinin yanında ol” diyorlar. Biz diyoruz ki: Hayır! Gerçek düşman karşı ülkedeki işçiler değil, her iki taraftaki saraylar ve sermayedarlardır.

Milliyetçi yalanlarla kandırılan emekçilere sesleniyoruz. Sade, net ve vurucu olacağız. Herkesin yazdıklarımızı anlamasını istiyoruz.

1. Temel Mantık: Düşman Kim?

Egemenler tek bir seçenek sunuyor: “Ya bizimle ya düşmanla!” Bu bir sahte ikilemdir. Sosyalist tavır bunu reddeder.

  • İran devletini savunursan, molla rejimini –işçileri sömüren, kadınları ezen, gençleri asan rejimi– güçlendirirsin.
  • ABD-İsrail’i “demokrasi” diye desteklersen, bölgeyi kana bulayan emperyalizmin askeri olursun.

Gerçek düşman: Karşı ülkedeki işçi kardeşin değil! Savaşı başlatan, uzatan ve kâr eden saraylar, silah fabrikaları, petrol şirketleridir. Tarih bunu defalarca gösterdi: 1. Dünya Savaşı’nda işçiler “kendi” devletleri için birbirini öldürdü, sonra devrimle anladı ki asıl düşman kendi burjuvazisidir.

Emekçi için tek doğru tavır: Sınıf tavrı. Ne mollalar, ne siyonistler, ne emperyalistler savunulmalı, bunlara yedeklenilmemelidir. İşçilerin birlikteliği ve birlikte hareket etmesi gerekmektedir!

2.  Her Ülkede Emekçilerin Görevi

İranlı Emekçiler İçin: “İçeride Rejim, Dışarıda Emperyalizm”

Molla rejimi savaşı can simidi yapacaktır. Muhalefeti bastıracak, grevleri yasaklayacak, “vatan savunması” diye halkı ölüme sürükleyecektir.

Ne yapmalı?

  • Savaş bahanesiyle grevler, protestolar durdurulmamalıdır. Hak arama mücadelesine devam edilmelidir.
  • Eğer emperyalistler toprak işgal ederse “Molla rejimi için öl” tuzağına düşülmemelidir. Ama İranlı emekçiler ve ezilen halklar yurdunu, ailelerini, geleceklerini savunmalıdır. Bunu öz-örgütlenmelerle (kendi organizasyonlarıyla) yapabilirler.
  • Üçüncü Cephe oluşturulmalıdır: Emperyalist devletlerin füzelerine karşı direnirken rejime de karşı çıkılmalıdır. İranlı işçiler, öğrenciler, kadınlar, askerler bunu yapabilir. Hem topraklarını, kendilerini ve geleceklerini koruyabilir, hem de sömürücü rejimi alaşağı edebilirler.

İsrailli Emekçiler İçin: “Siyonist Teröre ve İşgale Hayır”

Netanyahu hükümeti “güvenlik” diyor ama aslında Filistin işgaliyle ve Suriye’deki hamiliğiyle birlikte bölgedeki egemenliğini geliştirip pekiştirmeye çalışıyor. 100 bin yedek asker çağrıldı; gençler cepheye sürülüyor.

Ne yapmalı?

  • Yedek askerler savaş çağrılarını reddetmelidir: Tutum, vicdani ret, kitlesel itaatsizlik ve boyun eğmeme olmalıdır.
  • Sendikalar savaş bütçesine karşı genel grev organize etmelidir.
  • Filistin ve İran halklarıyla dayanışma gösterilmelidir.
  • “Güvenlik” yalanına kanılmamalıdır. Kendi egemenlerinin haydut politikalarına karşı çıkmalıdırlar.

ABD’li Emekçiler İçin: “Savaş Makinesine Dur De”

ABD’li emekçilerin vergileri sağlık ve eğitim gibi kamusal hizmetlere gitmiyor, aksine Ortadoğu’ya bomba oluyor. Silah fabrikaları kâr üstüne kâr yapıyor.

Ne yapmalı?

  • Silah fabrikalarında üretim durdurulmalıdır.
  • Lojistik hatları (liman, tren, kamyon) boykot edilmelidir.
  • Vietnam Savaşı’ndaki gibi kitlesel savaş karşıtı hareket sokaklara taşınmalıdır.

Tavır: ABD’li emekçiler “kendi” (ülkelerindeki) emperyalist devlet(in)in başarısızlığını istemelidir (devrimci yenilgicilik). Barış talebi yükseltilmeli, “savaş(mak) istemiyoruz” denmelidir. Çünkü bu savaş Amerikan işçilerine ve askerlerine sadece ölüm, yoksulluk ve kriz getirmektedir.

Türkiyeli Emekçiler İçin: “NATO’dan Çıkılsın ve Üsler Kapatılsın”

Türkiye bu savaşın lojistik üssü olmamalıdır. “Milli çıkar” diye bir tarafa destek verilmemelidir.

Ne yapmalı?

  • Üslerin kapatılması için eylemler organize edilmelidir.
  • Ne şeriatçı İran’ın ne siyonist İsrail’in avukatı olunmalıdır.

Tavır: Bölge halklarının kardeşliği savunulmalıdır. Türk-İran-İsrail-Arap emekçileri birlikte hareket etmelidir. İran halklarının yanında (emperyalist devletlerle işbirlikçi olanlar hariç), emperyalist haydut devletlerin karşısında konum alınmalıdır.

3. Neden Tarafsız Değil, Bağımsızız?

Soru: “İran saldırı altında, mazlumun yanında olmalıyız!”

Cevap: Mazlum İran halkıdır, İran devleti değil! O devlet işçileri asıyor, kadınları katlediyor, gençleri zindana atıyor. Onu savunmak halka ihanettir. Biz halkın yanındayız, devletin değil.

Soru: “İsrail yenilse Ortadoğu halkları için iyi olmaz mı?”

Cevap: Hayır! Bir sermaye devletinin (İran) diğerini (İsrail) yenmesi (bu pratikte pek mümkün olmasa da) sadece yeni bir hegemon yaratır, daha fazla kan getirir. Kalıcı barış ancak bölge emekçilerinin mücadelesiyle gelir: Filistinli, İsrailli, İranlı, Arap işçiler dayanışma içerisinde kendi ülkelerinde iktidarı devraldıklarında kalıcı barış gelebilecektir.

4. Atılabilecek Somut Adımlara Örnekler

  1. Ortak Koordinasyon: İran, İsrail, Türkiye, ABD devrimcileri arasında “Savaşa Karşı Enternasyonalist İşçi Hattı” kurulabilir.
  2. Lojistik Boykot: Liman, demiryolu, kamyon işçileri savaş malzemesi taşıyan her şeyi durdurabilir.
  3. İdeolojik Mücadele: “Milli birlik” yalanına karşı gerçekleri dillendirmek gerekmektedir. Savaşın maliyetini, ölen emekçileri ve işçi çocuklarını, örneğin Minab’daki kız okulunun bombalanması sonucu yüzlerce kız çocuğunun katledilmesini – bunları hatırlatmak sosyalistlerin görevidir.
  4. Ana Slogan: “Ne ABD-İsrail Emperyalizmi, Ne Molla Rejimi! Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği!”

Sonuç

Bu savaş, emperyalist-kapitalist sistemin çaresizliğinin sonucudur.

ABD hegemonyası geriliyor; İran’ı vurarak petrolü, stratejik yolları, hammaddeyi kontrol etmek istiyor.

İranlılar için gerçek vatan savunması, mollaları da emperyalistleri de defetmektir.

Emekçiler! Bu savaş sizin savaşınız değil. Kendi egemenlerinize karşı dönün.

Kalıcı olarak savaşları bitirecek tek güç: Örgütlü işçi sınıfıdır.

“Kendi” devletine karşı sınıf kardeşinle omuz omuza!

28 Şubat 2026 Cumartesi

ABD-İsrail Devleti ile İran Devleti Arasındaki Savaşta Sosyalist Tavır: İlkeler

 Mahmut Boyuneğmez

1. Devlet ile Halkı Ayırmak: Sosyalistlerin muhatabı sermaye devletleri değil, ülkelerin emekçi halklarıdır. Savaşta İran devletinin değil, İran halkının yanında olunmalıdır.

2. İki Sermaye Bloğuna da Taraf Olmamak: Savaş; "çağdaşlık" maskeli bir Yahudi din devleti ve emperyalist bir haydut devlet olan ABD ile "şeriatçı" bir molla rejimi arasındadır. Bu ülkelerdeki rejimler ve devletler kapitalisttir; sosyalistler birini diğerine tercih etmez.

3. Üçüncü Cephe Siyaseti: Emperyalist saldırganlığa (ABD-İsrail) karşı çıkarken, aynı zamanda mevcut baskıcı rejime (Molla rejimi) karşı da mücadele edilmelidir. Halk, bu iki gerici odak dışında kendi bağımsız siyasi hattını (Üçüncü Cephe) kurmalıdır.

4. Emperyalist Saldırganlığı Kınamakla Yetinmemek: Pasif bir "diplomatik kınama" (politisizm) yerine, savaşa karşı her ülkede emekçi halkların öz-gücüne dayanan fiili bir karşı duruş sergilenmelidir.

5. Oportünizm ve Sosyal-Şovenizme Karşı Duruş: Kendi burjuva devletinin arkasında saf tutmak (2. Enternasyonal örneğinde olduğu gibi) bir ihanettir. "İran devletinin zaferini istemek" sosyalist bir görev değil, oportünist bir sapmadır.

6. Yurtseverlik ve Milliyetçilik Farkı: Sosyalistlerin vatan sevgisi (yurtseverlik), o toprağın halkını ve emeğini korumaktır; rejimi veya egemen sınıfın çıkarlarını savunmak (milliyetçilik) değildir.

7. Sınıf Dayanışması: İsrail-ABD ve İran işçi sınıfları birbirinin düşmanı değil, aynı sömürü sisteminin kurbanlarıdır. Savaş, işçi çocuklarının kanı üzerinden yürütülen bir sermaye kavgasıdır.

8. İşgal Durumunda Halkın Direnişi: Zayıf bir olasılık da olsa, İran toprağının doğrudan işgali söz konusu olursa, devletin bekası için değil, halkın kendi yaşam alanını ve geleceğini kendi öz-gücüyle ve organizasyonlarıyla savunması (vatan savunması) esastır.

9. Sınıfın Bağımsızlığı İlkesi: İşçi sınıfı, emperyalizme karşı mücadele ederken "düşmanımın düşmanı dostumdur" yanılgısına düşerek kendi sınıf düşmanı olan yerli gericiliğe veya diktatörlüklere yedeklenmemelidir.

10. Enternasyonalist Bozgunculuk: Savaş halindeki ülkelerin devrimcileri, "önce kendi ülkendeki egemen sınıfı ve savaş makinesini durdur" ilkesiyle hareket etmeli; zaferi kendi devletinin zaferinde değil, uluslararası sınıf dayanışmasında aramalıdır.

11. Barış Talebinin Sınıfsal Niteliği: Barış talebi, sadece silahların susması değil, savaşı çıkaran kapitalist-emperyalist sistemin teşhir edilmesi ve "Halklara barış, saraylara savaş" şiarının yükseltilmesi olarak örgütlenmelidir.

12. Bölge Halklarının Kaderini Tayin Hakkı: Ortadoğu halklarının geleceği ne emperyalist "demokrasi getirme" yalanlarıyla ne de bölgesel teokrasilerin varlığıyla belirlenecektir; çözüm, bölge emekçilerinin ülkelerinde iktidarı devralmalarıyla ve kuracakları "Ortadoğu Sosyalist Federasyonu" gibi devrimci bir hedefte aranmalıdır.

13. Kadın ve Ezilen Kimliklerin Mücadelesiyle Bağ Kurmak: İran örneğinde olduğu gibi, molla rejimine karşı yürütülen kadın özgürlük mücadelesi veya ezilen ulusal kimliklerin talepleri, anti-emperyalist mücadeleden koparılamaz; bunlar sosyalist devrimin asli unsurları olarak görülmelidir.

14. İran’daki Aktif Toplumsal Hareketlenme Durmamalı: İran’daki toplumsal mücadeleler savaş nedeniyle ivme yitirmemeli, boykotlar, grevler, isyanlar ve çeşitli eylemlere devam etmelidir.  Öncü yapıların yol göstericiliğinde kitlelerin organizasyon kapasitesi artırılmalıdır.

15. Anti-Militarist Somut Eylem: Savaş bütçelerine, silah fabrikalarına ve lojistik hatlarına karşı somut grev ve boykotlar örgütlenmelidir. "Savaşı durdurmak" pasif bir slogan değil, fiili bir sınıf görevi olarak ele alınmalıdır.

16. Tarihsel Derslerin Güncelliği: 1. Dünya Savaşı’nda sosyal-şovenizme kapılan partilerin ihanetini unutmamak; Zimmerwald ve Kienthal konferanslarının enternasyonalist ruhunu bugüne taşımak, her sosyalistin temel sorumluluğudur.

17. Proleter Enternasyonalizmin Örgütsel İfadesi: Savaş koşullarında bile, farklı ülkelerdeki devrimci işçiler arasında koordinasyon komiteleri kurmak; ortak bildiriler çıkarmak, sınır ötesi dayanışma eylemleri gerçekleştirmek ve gelecekteki Ortadoğu Sosyalist Federasyonu’nun nüvelerini şimdiden oluşturmak gereklidir.

18. Gençlik ve Kadınların Devrimci Rolü: Savaşın en büyük yükünü çeken gençlerin ve kadınların, "vatan savunması" yalanıyla cepheye sürülmesine karşı çıkılmalı, onların özgürlük talepleri anti-emperyalist ve anti-kapitalist hatla birleştirilmelidir.  

19. Kapitalist-emperyalist Dünya Sistemi Yıkılmadan Barış Mümkün Değil: Kalıcı barış ve halkların kurtuluşu, ancak dünya ölçeğinde kapitalizmin yıkılması ve devrimci dönüşümüyle mümkündür; sosyalistler her güncel gelişmede bu sistemin kökünü kazıma hedefiyle hareket etmelidir.

20. İdeolojik Hegemonya ve Medya Dezenformasyonuyla Mücadele: Savaşın yarattığı milliyetçi histeriye ve her iki kampın (emperyalist blok ve bölgesel gericilik) yürüttüğü kara propagandaya karşı, sınıfın bağımsız yayın organları güçlendirilmeli; işçi sınıfının zihni bulandırılmadan, gerçek düşmanın "içerideki" sömürücüler ve aynı zamanda “dışarıdaki” emperyalist devletler olduğu hakikati kitlelere taşınmalıdır.

26 Şubat 2026 Perşembe

1905-1908 İşsizler Konseyi Deneyimi: Bolşeviklerin Örgütlenme Stratejisi | Sergey Malişev

MAR

1. Tarihsel Arka plan: Bir Silah Olarak İşsizlik

1905 Devrimi'nin barikatlardaki ateşi sönerken, Rus burjuvazisi ve Çarlık hükümeti proletaryaya karşı daha sinsi bir silahı devreye soktu: Planlı Açlık. Bu dönemde işsizlik, ekonomik bir daralmanın doğal sonucu değil, devrimci işçileri "terbiye etmek" için kullanılan bilinçli bir lokavt dalgasının ürünüydü. Riyabuşinski ve Nobel gibi sanayi devleri, fabrikaları kapatarak yüz binlerce işçiyi sokağa attı.

Bu saldırının hedefi tesadüfi değildi. İşsiz kalan kitlelerin demografik yapısı, saldırının sınıfsal karakterini ele vermektedir:

• %54 Kalifiye Metal İşçileri: Mücadelenin öncü (vanguard) gücü, devrimin teknik ve siyasi beyni.

• %18 Vasıflı Meslek Grupları: Marangozlar, duvarcılar ve doğramacılar.

• %21 Vasıfsız İşçiler: Üretimin geniş kitle tabanı.

Pedagojik Not: Burjuvazi, en bilinçli ve en "tehlikeli" gördüğü kesimi, yani metal işçilerini işsizlikle cezalandırarak sınıfın başını gövdesinden ayırmayı hedeflemiştir.

Ekonomik açlığın siyasi bir baskı aracına dönüştüğü bu ortamda, Bolşeviklerin nasıl bir örgütsel yanıt geliştirdiğini inceleyelim.

2. İşsizler Konseyi'nin Yapısı: Neden Sadece İşsizler Değil?

Bolşeviklerin örgütlenme dehası, Lenin’in yapıya dair yaptığı o meşhur müdahalede saklıdır. Başlangıçta sadece işsizlerin temsil edildiği bir yardım kuruluşu planlanırken, Lenin bu yapının burjuvazi üzerinde basınç oluşturamayacak kadar zayıf kalacağını gördü.

Stratejik Hamle: Konsey, çalışan işçileri de kapsayacak şekilde genişletildi. Bu, çalışanların işsizler için "grev kırıcı" haline gelmesini engellemek ve tüm sınıfın gücünü Şehir Duması (Belediye Meclisi) üzerine yığmak için hayatiydi.

İşsizler Konseyi'nin Örgütsel Mimarisi

Yapı Birimi

Bileşenler

Temel Fonksiyon

Yürütme Kurulu

Her bölgeden 3 işsiz, 3 çalışan ve 3 temsilci.

Duma ile doğrudan temas kuran, çevik ve karar alıcı "Genel Kurmay".

Bölge Konseyleri

Her 250 kişiye bir delege.

Aşevlerini yönetmek, aidat toplamak ve yerel ajitasyonu yürütmek.

Fabrika Temsilcileri

Aktif fabrikalarda çalışan işçiler.

Çalışan-işsiz birliğini sağlamak ve mali kaynak (ücretlerden %1 kesinti) yaratmak.

Örgütsel yapısını sağlamlaştıran Konsey, taleplerini artık "sadaka" değil, "hak" temelinde yükseltmeye hazırdı.

3. 'Kamu İşleri' (Public Works) Talebi ve Ekonomik Mücadele

Bolşevikler, işçinin onurunu kıran "hayırseverlik" faaliyetlerine karşı Kamu İşleri talebini yükselttiler. Bu, belediyenin kaynaklarının müteahhitlere/yandaşlara peşkeş çekilmesi yerine, doğrudan işçiler tarafından yönetilen projelere aktarılması demekti.

Malişev’in aktardığına göre, dosyalardan çekilip çıkarılan projeler (Mihailovski, Varşavski, Panteleymonov köprüleri ve Catherine Kanalı inşaatları gibi) işsizlerin "istihdam edilmesi" değil, kentin kaynaklarına el koyması eylemiydi. Konsey, Şehir Duması'na şu 5 temel şartı dayattı:

• 8 saatlik işgünü esası.

• Fazla mesainin kesinlikle yasaklanması.

• Ücretlerin günlük olarak tahsis edilmesi.

• Tüm sıhhi ve hijyenik çalışma şartlarının gözetilmesi.

• İşe alımların münhasıran İşsizler Konseyi listelerinden yapılması.

Devrimci Kurnazlık: İşçilerin büyük çoğunluğu okuma yazma bilmediği için bordrolara "çarpı" (cross) atılıyordu. Bolşevikler bu durumu kullanarak, aslında işe girmeyen ancak grevde olan (örneğin Erickson fabrikası grevcileri) işçilerin adına da çarpı atılmasını sağlayıp, belediye fonlarını grev fonuna dönüştürmüşlerdir.

Bu somut talepler ve taktik manevralar, işsiz kitlelerin pasif birer mağdurdan, kentin yönetimine müdahale eden siyasi öznelere dönüşmesini sağladı.

4. Bolşeviklerin Teorik Perspektifi: 'Devrimin Faal Ordusu'

Menşevikler ve liberaller işsizleri "lumpenleşmeye meyilli, tehlikeli bir kitle" olarak görüp dışlarken, Bolşevikler onları proleter ordusunun en dinamik müfrezesi olarak tanımladı.

Bolşevik Perspektifin Sağladığı 3 Temel Stratejik Fayda:

• Sınıf Birliği: İşsizlik, işçileri birbirine düşüren bir rekabet alanı olmaktan çıkıp, ortak bir mücadele cephesine dönüştü.

• Yönetim Tecrübesi: Kamu işleri ve atölyeler, işçilere "yarının dünyasını" nasıl yöneteceklerini öğreten bir endüstriyel yönetim okulu işlevi gördü.

• Devrimci Dinamizm: Kendi temsilcilerini seçen ve devasa bütçeleri (500 bin rubleden 1.5 milyona varan fonlar) yöneten işçiler, geleceğin Sovyet iktidarı için kadrolaştılar.

Bu teorik netlik, Konseyi sadece bir yardım kuruluşu olmaktan çıkarıp devrimci bir okula dönüştürdü.

5. Siyasi Çatışmalar: Menşevik Muhalefeti ve Karşı Durumlar

Mücadele sadece Çarlık polisiyle değil, Menşeviklerin engelleyici tutumlarına karşı da yürütüldü. Menşevikler, işçilerin "artel" (küçük esnaf tipi işçi kooperatifi) olarak örgütlenmesini ve belediye ile "müteahhit" gibi sözleşme imzalamasını savundular. Bolşevikler bu "küçük burjuvalaşma" tuzağını şiddetle reddetti.

Menşevik ve Bolşevik Hat Karşılaştırması

Menşeviklerin İtirazları

Bolşeviklerin Yanıtları / Eylemleri

"İşçiler 'Artel' (ekip) olup müteahhitlik yapmalı."

RED: "İşçiler küçük işveren olamaz; hakları olan işi doğrudan almalıdır."

"Duma'yı tehdit eden sert üslup yumuşatılmalı."

EYLEM: "Samoilova/Petrova" olayındaki gibi, belediye kaynaklarını kurnazca grevci işçilere aktaran radikal hat.

"İşsizler Konseyi, Sovyetleri diriltme çabasıdır (Tehlikeli)."

STRATEJİ: "Evet, bu tam olarak Sovyet iktidarının provasıdır!"

Pro-Tip: Bolşevikler, belediye meclis üyesi Şinitnikov gibi isimleri "çarpı atılan listelerle" kandırarak, aslında çalışmayan binlerce işçiye ödeme yaptırmış ve bu parayı devrimci faaliyetlerde kullanmışlardır. Bu, düşmanın silahını düşmana karşı kullanmaktır.

İç ve dış engellere rağmen kazanılan bu deneyim, geleceğin Sovyet iktidarı için paha biçilemez dersler bıraktı.

6. Sonuç: Deneyimin Mirası

1905-1908 St. Petersburg deneyimi, işsizliğin bir çürüme değil, bir örgütlenme fırsatı olduğunu kanıtlar. Bolşevikler, işçilere sadece ekmek sağlamamış; onlara devasa bir kenti, bütçeyi ve üretim süreçlerini yönetmeyi öğretmişlerdir.

Akılda Kalması Gereken En Kritik 3 Ders:

• Bölünmeyi Reddet: İşsizlik çalışması, çalışan işçileri kapsamadığı sürece burjuvazinin "yedek işsiz ordusu" tehdidine yenik düşer.

• Artel Tuzağına Düşme: İşçileri "küçük iş sahiplerine" dönüştüren modeller (günümüzün esnaf kurye modelleri gibi) sınıf bilincini yok eder. Çözüm, doğrudan hak talebi ve işçilerin yönettiği organizasyonlardır..

• Devrimci Kurnazlık Şarttır: Yönetici sınıfın yasalarını ve bütçesini, kendi sınıfının çıkarları için (bordro manipülasyonları, isim değişiklikleri vb.) kullanabilmek gerekir.

25 Şubat 2026 Çarşamba

[MAR] KÜLLİYATI | Mahmut Boyuneğmez

MAR

Mahmut Boyuneğmez'den Marksist Külliyat: Dört Kitap Dijitalde Erişime Açıldı

Sermayenin ve neoliberal ideolojinin kuşatması altındaki düşünce dünyamızda, sınıf mücadelesinin teorik mevzilerini güçlendirmek önem taşıyor. Bu amaçla kaleme alınan; diyalektik mantıktan güncel aktüaliteye, devrim biliminden Marksist klasiklerin okunmasına kadar uzanan dört çalışma, dijital kütüphaneler (Archive.org ve Google Kitaplar) üzerinden ücretsiz olarak okurların erişimine açılmış bulunuyor. Bilginin metalaşmasına karşı, birer 'sınıf mücadelesi belgesi' olarak bu külliyatı ilginize sunuyoruz.

Bu kitaplar, dünyayı sadece yorumlamakla yetinmeyip onu değiştirme iradesine sahip olanlar ve sahip olacaklar için; Marksist teorinin güncel ve köklü meselelerini bilimsel bir yaklaşımla ele alan çalışmalardan oluşmaktadır.

1. Kitap: [Devrim Bilimi]

Tanıtım: Toplumsal gerçekliği "açık bir sistem" ve özgün bir "beliriş" olarak ele alan bu çalışma; toplum, tarih ve siyaset bilimini realist bir çerçevede bütünleştiriyor. Kitap, kapitalist sistemin iktisadi temelinden hukuksal, devletsel ve ideolojik üstyapılarına kadar geniş bir alanı "yapı" ve "fail" ikiliğine düşmeden inceliyor. Hukukun sınıfsal karakterinden hegemonyanın dokusuna, ideolojilerin üretiminden sosyalist devrimin imkanlarına kadar uzanan bu metin; tarihin bugünden geleceğe akışını bilimsel bir titizlikle kavramak isteyen okurlar için bütünlükçü bir yol haritası sunuyor.

Tam Metni Oku/İndir (Archive.org): https://archive.org/details/e-kitap-devrim-bilimi-2026

Tam Metni Oku/İndir (Google Kitaplar):

https://books.google.com.tr/books/about?id=5fnCEQAAQBAJ&redir_esc=y

Tam Metni Oku (Fliphtml5): https://online.fliphtml5.com/M-A-R/E-kitap-Devrim-Bilimi-2026/

2. Kitap: [Aktüaliteye Marksist Yaklaşım: Perspektifler]

Tanıtım: Günlük hayatın karmaşasını sınıfsal bir süzgeçten geçirmek mümkün mü? Dijital platformlardan finansallaşmaya, gıda ve iklim krizinden asgari ücret tartışmalarına kadar bugünün can yakıcı başlıkları, Marksist perspektifin ışığında yeniden yorumlanıyor. Eser, teori ile pratik arasındaki o kopmaz bağın güncel kanıtı niteliğinde.

Tam Metni Oku/İndir (Archive.org): https://archive.org/details/aktualiteye-marksist-yaklasim

Tam Metni Oku/İndir (Google Kitaplar): 

https://books.google.com.tr/books/about?id=MfrCEQAAQBAJ&redir_esc=y

Tam Metni Oku (Fliphtml5): https://online.fliphtml5.com/M-A-R/vnvm/

3. Kitap: [Mantık: Materyalist Diyalektik Teori (MDT)]

Tanıtım: Düşüncenin yasaları, hayatın yasalarıyla nasıl örtüşür? Klasik mantığın statik yapısı ile materyalist diyalektiğin devrimci ve devingen yapısı arasındaki farkı ve birbirlerini nasıl tamamladıklarını inceleyen bu eser; mantık ve yöntem konularına ilgi duyan okurlar için temel bir kılavuz niteliğinde.

Tam Metni Oku/İndir (Archive.org): https://archive.org/details/e-kitap-mantik

Tam Metni Oku/İndir (Google Kitaplar): 

https://books.google.com.tr/books/about?id=HPrCEQAAQBAJ&redir_esc=y

Tam Metni Oku (Fliphtml5): https://online.fliphtml5.com/M-A-R/E-kitap-MDT-2026/

4. Kitap: [Marksizm Nedir? Klasikleri Okurken]

Tanıtım: Marksist külliyatın devasa birikimi içinde kaybolmadan, temel eserlerin özünü kavramak mümkün mü? Bu kitap, Marksist klasikleri okurken dikkat edilmesi gereken bazı anahtar temaları sunuyor. Metinlerin tarihsel bağlamını ve bugüne uzanan kuramsal gücünü anlamak isteyenler için bir "yol haritası".

Tam Metni Oku/İndir (Archive.org): https://archive.org/details/e-kitap-marksizm-nedir-klasikleri-okurken

Tam Metni Oku/İndir (Google Kitaplar):

https://books.google.com.tr/books/about?id=CfrCEQAAQBAJ&redir_esc=y

Tam Metni Oku (Fliphtml5): https://online.fliphtml5.com/M-A-R/faka/

Dört kitabı pdf ve epub formatlarında şu bağlantı adresinden de indirebilirsiniz:

https://drive.google.com/drive/folders/1gwXGjrckSs0skxg3fd4bVKZHKBHmcjy6?usp=sharing

Okur İçin Küçük Not: 

Eserler CC BY-NC-ND 4.0 (Atıf-GayriTicari-Türetilemez) lisansı altındadır. Alıntı yapılabilir, ücretsiz olarak paylaşılabilir; ancak yazar adı belirtilmeden, tahrif edilerek veya ticari amaçla kullanılamaz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]