Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
bilim ve politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim ve politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2026 Çarşamba

İdeoloji Olarak Biyoloji | Richard C. Lewontin

MAR

1. Giriş: R. C. Lewontin ve Bilimin Toplumsal İnşası

Richard C. Lewontin, yalnızca modern popülasyon genetiğinin öncü bir ismi değil, aynı zamanda bilimin epistemolojik otoritesini sarsan en keskin toplumsal eleştirmenlerden biridir. Harvard Üniversitesi’nde Alexander Agassiz Araştırma Profesörü sıfatıyla yürüttüğü çalışmalar, bilimin saf, tarafsız ve toplumdan izole bir kurum olduğu mitini dekonstrüksiyona uğratır. 1990 yılındaki Massey Konferansları'na dayanan bu analiz, bilimin "nesnellik" iddiasının ardındaki ideolojik katmanları ifşa eder. Lewontin’e göre bilim, verili bir toplumsal yapının içinde filizlenen, o yapının ekonomik öncelikleri ve sınıfsal önyargılarıyla malul, kurumsallaşmış bir ideolojik aygıttır.

Bilimin İdeolojik İşlevi ve Metalaşma Süreci:

  • Bilimin Metalaşması: Bilimsel araştırma, sermaye ve zaman gerektiren bir üretim faaliyetidir; dolayısıyla finansal kaynakları kontrol eden egemen sınıfların (devlet ve çok uluslu şirketler) stratejik hedefleri doğrultusunda yönlendirilir.
  • Toplumsal Entegrasyon: Bilim insanları tarafsız gözlemciler değil; ailenin, devletin ve piyasa ekonomisinin hiyerarşileri içinde yoğrulmuş toplumsal öznelerdir. Doğaya bakışları, bu toplumsal tecrübelerin inşa ettiği ideolojik bir mercekten süzülür.
  • Meşrulaştırma Aracı: Bilim, toplumsal kurumların statükosunu "doğal" ve "kaçınılmaz" olarak sunarak mevcut eşitsizliklere sahte bir rasyonellik kazandırır.

Bu bağlamda "Makul Bir Şüphecilik", bilimin sunduğu mutlak hakikat anlatılarını söküme uğratmak ve bilimin demokratikleştirilmesi için zorunlu bir entelektüel duruş olarak karşımıza çıkar.

2. Bilimsel Nesnellik Miti ve İdeolojik Silah Olarak Biyoloji

Modern toplumda bilim, epistemolojik otorite bakımından dinin yerini alarak statükoyu tahkim eden temel meşrulaştırma kaynağı haline gelmiştir. Eskiden "ilahi irade" ile açıklanan toplumsal hiyerarşiler, bugün "genetik belirlenim" retoriğiyle rasyonalize edilmektedir. Bilim, bu yönüyle modern dünyanın seküler kilisesidir; kendi ruhban sınıfına (uzmanlar), mistik diline (matematiksel formüller) ve sorgulanamaz doktrinlerine sahiptir.

Meşruiyetin İkili Süreci

Bilim, toplumsal yapıda birbirini besleyen iki temel işlevi eşzamanlı olarak yürütür:

İşlev

Ontolojik Niteliği

Stratejik Sonucu

Fiziki Dünyayı Değiştirme

Teknik ve teknolojik üretim kapasitesi.

Üretim süreçlerinin optimizasyonu ve yaşamın tıbbileştirilmesi.

Açıklama (Meşrulaştırma)

Dünyanın "neden" böyle olduğunu ideolojik olarak kurgulama.

Mevcut toplumsal eşitsizliklerin "doğallaştırılması" (naturalization).

Darwinizm'in Sosyal Kökenleri: Lewontin, Darwin’in doğal seçilim teorisinin 19. yüzyıl İngiliz ekonomi politiğinin doğaya bir projeksiyonu olduğunu vurgular. Darwin, Thomas Malthus’un rekabetçi nüfus teorisini biyolojiye uyarlarken, aslında Viktoryen burjuvazinin serbest piyasa ilkelerini "doğa yasası" kılıfına sokmuştur. Bu durum, bilimsel teorilerin toplumsal yapıdan bağımsız üretilemeyeceğinin en somut tarihsel kanıtıdır. Bilim, toplumsal yapıyı doğallaştırma çabasıyla, bireyi genetik bir hapishaneye mahkûm eden determinist bir sürece evrilmiştir.

3. Biyolojik Determinizm ve Meritokrasi İllüzyonu

Biyolojik determinizm, toplumsal güç ve statü farklarını "doğuştan gelen yetenek çeşitliliği" olarak sunarak ideolojik bir paravan işlevi görür. "Fırsat eşitliği" kavramı, herkesin aynı başlama çizgisinde olduğu yanılsamasını yaratarak, yarışı kaybedenlerin mağlubiyetini kendi "genetik yetersizliklerine" bağlamalarını sağlar.

Determinist İdeolojinin Ontolojik Ayakları:

  1. Bireysel Farklılıklar: Statü farklarının temelinde genetik kapasite farkları yatar.
  2. Kalıtım: Bu farklar biyolojik olarak kodlanmış ve nesiller arası aktarılabilir haldedir.
  3. Değişmez İnsan Doğası: Toplum, genetik olarak kodlanmış insan doğasının (saldırganlık, hiyerarşi) kaçınılmaz bir sonucudur.

IQ ve İstatistiksel Yanıltmaca: Lewontin, IQ tartışmalarında çok kritik bir teknik ayrım yapar: Bağıntı (correlation) ve özdeşlik (identity) arasındaki fark. Evlat edinilen çocuklarla yapılan çalışmalar göstermiştir ki; çocuklar biyolojik ebeveynleriyle belli bir IQ bağıntısını korusalar dahi, orta sınıf bir çevreye geçtiklerinde grubun ortalama IQ puanı biyolojik ebeveynlerinin seviyesinden yaklaşık 20 puan yukarı fırlayarak evlat edinen ebeveynlerin seviyesine ulaşır. Bu durum, genlerin "sabit bir potansiyel" belirlemediğini, aksine çevresel değişimlerin genetik kapasiteyi dramatik şekilde dönüştürdüğünü kanıtlar. Sir Cyril Burt’ün uydurduğu veriler (Burt Skandalı), bilimin meritokrasi illüzyonunu korumak için nasıl manipüle edilebildiğinin karanlık bir örneğidir.

Kalıtım Düşüncesinin Kültürel İnşası: Charles Dickens’ın Oliver Twist’inde Oliver’ın asaletinin "kanında" olması, Emile Zola’nın karakterlerinin yozlaşmışlığını soylarına dayandırması ve Kallikak ailesi gibi akademik kurgular, biyolojik determinizmin toplumsal bilince nasıl nüfuz ettiğini belgeler.

4. Nedensellik Yanılsaması: Tıp, Genom Projesi ve Ticari Çıkarlar

Modern biyoloji, metodolojik bir hata yaparak "indirgemecilik" tuzağına düşmekte; karmaşık sistemleri anlamak yerine onları en küçük parçalarına ayırarak gerçek nedensellikleri gizlemektedir.

  • Etmen ve Neden Ayrımı: Tüberküloz örneğinde biyolojik "etmen" tubercle bacillus (bakteri) olsa da, gerçek toplumsal "neden" 19. yüzyılın vahşi kapitalizmi, yetersiz beslenme ve sefil çalışma koşullarıdır. Tüberkülozdan ölümlerin antibiyotikler keşfedilmeden çok önce reel ücretlerin artmasıyla azalması, tıbbın "bireysel tedavi" odaklı yaklaşımının yapısal nedenleri nasıl maskelediğini gösterir.
  • İnsan Genom Projesi ve "Efendi Molekül" Miti: DNA'nın bir "efendi molekül" (master molecule) olarak fetişleştirilmesi, organizmayı kendi yaşam sürecinden yabancılaştırarak "hantal bir robota" (hollow robot) indirger. Bu projenin itici gücü bilimsel meraktan ziyade, milyarlarca dolarlık ekipman ve biyoteknoloji pazarı yaratan ticari motivasyonlardır.
  • Hibrid Mısır ve Bilimin "Bükülmesi": Hibrid tohum teknolojisi, verimlilikten ziyade bir "kopya koruma" ve mülkiyet stratejisidir. Bitki yetiştiriciliğinde mülkiyet hakkı tanımayan "kitlesel seçim" (mass selection) gibi bilimsel yöntemler, ticari açıdan kârlı olmadıkları için kasten göz ardı edilmiştir. Burada bilim, patent sistemine hizmet etmek üzere "bükülmüştür."

5. Sosyobiyoloji: Genetik Kaderciliğin Modern Anlatıları

Sosyobiyoloji, mevcut toplumsal düzensizlikleri ve eşitsizlikleri (yabancı düşmanlığı, erkek egemenliği, rekabet) "doğanın demir yasası" olarak sunan bir doğallaştırma (naturalization) projesidir. İnsan doğasını statik bir genetik hapishane olarak kurgulayan bu disiplin, statükoyu koruma işlevi görür.

Sosyobiyolojik Argümanın Safsataları:

  1. Evrensellik İddiası: Mevcut toplumsal davranışlar (girişimcilik, saldırganlık) tüm kültürlerde evrenselmiş gibi tanımlanır.
  2. Genetik Kodlama: Bu kurgusal evrensellerin genlerde yazılı olduğu varsayılır.
  3. Uydurma Öyküler (Just-So Stories): Bu özelliklerin neden seçildiğine dair kanıtlanamaz evrimsel senaryolar yazılır.

Sosyobiyologlar, karıncalardaki hiyerarşiyi "kraliçe" ve "köle" gibi insani terimlerle etiketleyip, sonra bu etiketi insan toplumlarındaki köleliği meşrulaştırmak için kullanırlar. Ispanak sevmeyen çocuklardan homoseksüelliğe kadar üretilen evrimsel senaryolar, bilimsel yetersizliğin ideolojik bir justification (gerekçelendirme) mekanizmasına dönüştüğünü belgeler. Bu, organizmanın kendi yaşam faaliyeti üzerindeki iradesinin ontolojik bir reddidir.

6. Toplumsal Eylem Olarak Bilim: Organizma ve Çevrenin Diyalektiği

Lewontin, organizmanın çevresinin pasif bir kurbanı olduğu yönündeki mekanik görüşü reddederek, organizmanın çevresini aktif olarak inşa ettiği "inşacı" (constructivist) diyalektiği savunur. Bu yaklaşım, biyolojik indirgemeciliğe karşı bütüncül bir perspektiftir.

Organizmanın Çevreyi İnşa Biçimleri:

  • Tanımlama: Organizma, dış dünyadaki fiziksel nesnelerden hangisinin "çevre" olacağını kendi biyolojik faaliyetiyle belirler.
  • Yeniden İnşa: Her canlı, atık ürünleri ve tüketim faaliyetleriyle çevresini fiziksel olarak dönüştürür.
  • İstatistiksel Yapılandırma ve Sinyal Dönüştürme: Organizmalar, dış dünyadaki kaotik dalgalanmaları (ısı, ışık) kendi genetik yapılarına göre anlamlandırır ve içsel tepkilere dönüştürür.

Doğanın Dengesi Miti: "Çevreyi koruyun" söyleminin ardındaki "doğal denge" varsayımı romantik bir yanılgıdır. Çevre hiçbir zaman sabit kalmamıştır; canlılar tarafından sürekli yıkılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Meselenin özü, organizma olmadan "çevre" diye bir şeyin mevcut olmamasıdır. Bu diyalektik bütünlük, insanın dünyayı değiştirme sorumluluğunu uzmanlar sınıfından alıp toplumsal eyleme geri verir. Biyolojik sınırlar (uçamamak, her şeyi hatırlayamamak), toplumsal örgütlenme (uçaklar, kütüphaneler) aracılığıyla aşılmaktadır.

7. Sonuç: Bilimde Makul Şüphecilik ve Siyasi Bilinç

Richard C. Lewontin'in analitik incelemesi, bilimin tarafsız bir hakem değil, toplumsal mücadelenin ve ideolojik hegemonya çabalarının bir alanı olduğunu ortaya koyar. Bilim, dünyayı anlama potansiyelini ancak kendi ideolojik prangalarından kurtulduğunda ve demokratikleştiğinde gerçekleştirebilir.

Eylem Çağrısı ve Bilinç:

  • Şüphecilik vs. Kinizm: Bilime karşı geliştirilen tutum, pasif bir kinizm değil; iddiaların ardındaki metalaşma ve sınıfsal çıkarları deşifre eden bir "makul şüphecilik" olmalıdır.
  • Demokratikleştirme: Bilim, toplumun geleceğini planlama yetkisini bir "ruhban uzmanlar sınıfına" devretmemelidir.
  • İnsan Tanımı: Lewontin, Simone de Beauvoir’dan ilhamla insanı "l'etre dont l'etre est de n'etre pas" (özü öze sahip olmayan varlık) olarak tanımlar. İnsan, ne genlerinin hantal bir robotudur ne de çevresinin pasif bir ürünüdür.

İnsan, tarih ve toplumsal eylem aracılığıyla kendi doğasını sürekli olarak yeniden inşa eden aktif bir öznedir. Biyoloji bir kader değil, toplumsal örgütlenmeyle aşılabilen ve yönlendirilebilen bir nedensellik düzeyidir. Nihai hedef, bilimi statükonun silahı olmaktan çıkarıp, kolektif özgürleşmenin bir aracı haline getirmektir.

14 Temmuz 2013 Pazar

[GDO’lara Dair… Mahmut Boyuneğmez]

Konu: GDO’lar konusu değerlendirilmektedir.


Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO’lar), bazı bitki ve hayvanların, genetik materyallerinin, yani DNA’larının doğal olmayan yollar kullanılarak değiştirilmeleriyle oluşturuluyor. Bu tekniklere, “modern biyoteknoloji” ya da “gen teknolojisi” deniyor. Farklı canlı türleri arasında belirli bazı genlerin bir organizmadan diğerine transferinin yapıldığı bu teknolojiye, “rekombinant DNA teknolojisi” ya da “genetik mühendisiliği” de deniyor. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, bitkiler üzerinde yapılanlara göre daha yeni ve geliştirilme aşamasında bulunuyor; rekombinant DNA’lı hayvanlardan sağlanan yiyeceklerin güvenli olup olmadığı hakkında henüz yeterince bilgi bulunmuyor. Oysa 1990’ların ilk yıllarından beri genetiği değiştirilmiş (GD) bitkiler yaratılıyor ve bu bitkilerin ürünü olarak GD mahsuller elde ediliyor.

Biyoteknolojinin potansiyel yararları şunlar: Gıdaların besin değerini artırmak ve uzun süre bozulmamalarını sağlamak, gıdaların alerjik özelliklerini ortadan kaldırmak, gıda üretiminde verimliliği artırmak, gıda bolluğu oluşturmak ve gıda fiyatlarını düşürmek, böcekler ve virüsler tarafından oluşturulan bitki hastalıklarına karşı dirençli bitkiler yetiştirmek, zararlı otlar için kullanılan herbisitlere (bitki ilaçlarına) karşı ürünlerin tolaranslı olmasını sağlamak… Geleneksel yöntemlerle istenilen tarımsal ürünleri elde etmek zaman alıcıdır ve elde edilen sonuçlarda kesinlik azdır. Oysa genetik mühendislikle, arzu edilen özelliklere sahip bitkiler kısa süreler içinde, kesin sonuçlar alınarak, elde ediliyor.

Biyoteknolojiyi kullanarak gıda ve tarım alanında başka ilerlemeler de gerçekleştirilebilir? Örnek mi?.. Kuraklığa dayanıklı bitkiler, tuzlu topraklarda yetişebilen bitkiler, soğuğa ve don olayına dayanıklı bitkiler, aşı üreten bitkiler ve hayvanlar, besin değeri yüksek bitkiler gibi… Örneğin üretimi gerçekleşmiş olan “altın pirinç”te yüksek miktarda vitamin A bulunuyor; peki, örneğin bolca demir içeren pirinç üretimi neden olmasın?.. Tüm bunların gelecekte geliştirilmesi mümkün görünüyor.

Şu anda pazara çıkmış tüm GD ürünlerse şu özelliklere sahip: Böcek hasarına karşı direnç, viral bitki enfeksiyonlarına karşı direnç ve belli bazı bitki ilaçlarına tolerans… Bu özelliklere sahip GDO’lar için kullanılan genler mikroorganizmalardan alınmış durumda.

Bitkilerin böceklere karşı dirençli olması, BT (Bacillus Thuringiensis) adlı bakteriden toksin üreten bir genin, bitkiye aktarılmasıyla sağlanıyor. Bu toksin insanlara zarar vermiyor ve tarımda böcek ilacı olarak zaten kullanılıyor. Bu toksini kalıcı biçimde üreten bitkiler, yani GD ürünler, daha az böcek ilacı kullanımıyla yetiştirilebiliyor.

Bitkilerde hastalık oluşturan belli bazı virüsler kullanılarak, GD ürünlerin bu virüslere karşı dirençli olmaları sağlanıyor. Böylelikle GD bitkilerin bu hastalıklara daha az yakalanması ve mahsul miktarında artış sağlanabiliyor.

Yine bitki ilaçlarına (herbisitlere) karşı direnci olan bir bakteriden, bu dirençten sorumlu genin bitkilere aktarılmasıyla, herbisit toleransı geliştiriliyor. Zararlı otların ürün miktarını etkilediği koşullarda, GD bu bitkiler kullanıldığında, herbisitlerin kullanımı azalıyor.

Biyoteknoloji, daha önce ilaçların üretiminde de kullanılmıştı ve bu alanda biyoteknolojinin kullanımı hiç sorgulanmadı. GD gıdaların üretimine başlandığında ve bu gıdalar pazara sürüldüğündeyse, biyoteknoloji üzerine spekülasyonlar yapılmaya başlandı. Bu teknolojinin gıda olarak tüketilen bitkilerde uygulanması, “risk/yarar” formülünde daha çok riskler üzerinde durulmasına ve toplumlarda giderek yayılan bazı endişelere yol açtı. Şu anda birçok ülkede, GDO’ların satışı hükümetlerce onaylanmış durumda ve satışları marketlerde gerçekleşiyor. Fakat bu ürünler hakkındaki endişeler/korkular tükenmiş değil.

GDO’lar hakkındaki çekinceler ve endişeler şu üç temel konuya odaklanmış görünüyor:

Bir: GDO’lar alerjik midir?.. Eğer bitkiye transfer edilen genin ürettiği protein alerjikse, bu durumda bu ürünler alerjiye yol açabilir. Dolayısıyla, alerjik etkileri olmayan proteinler üreten GDO’ların yaratılması (alerjik protein üretenlerin oluşturulmaması) gerekiyor. Ancak şu anda pazara sürülmüş GD gıdaların saptanmış hiçbir alerjik etkileri yok. Pazardaki GDO’lu ürünlerin insan sağlığı açısından risk oluşturmadığı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından belirtiliyor. GDO’lu ürünlerin insanlar tarafından tüketimi sonucu oluşmuş herhangi bir olumsuz etki de saptanmış değil.

İkinci endişeyi şu soru özetliyor: Gen transferleri olur mu?.. GD gıdaların yenmesiyle insan bağırsağındaki bakterilere ya da insan hücrelerine gen transferleri olma olasılığından endişelenilmişti. Endişelenildi, çünkü GDO üretilirken, antibiyotiklere karşı direnç oluşturan genlerin kullanıldığı biliniyordu. Yani bu genlerin, insan hücrelerine veya insan bağırsağındaki bakterilere transferiyle, antibiyotiklere karşı direnç özelliğinin kazandırılacağı yönünde şüpheler vardı. Oysa bu transferlerin gerçekleşme olasılığının düşük olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak her ihtimale karşı, antibiyotiklere direnç oluşturan genlerin, GDO’lar üretilirken kullanılmaması yönünde bir eğilim de oluşmalı.

Bir başka endişe, GD bitkilerle doğadaki bitkiler arasında gen değişimlerinin olma ihtimalinden kaynaklanıyor. Yani “doğal bitkilerle GD bitkiler arasında çaprazlaşmalar olur mu?” diye kaygı duyuluyor. GDO’lara ilişkin kaygılardan en sağlam olanı da bu. Gerçekten bahsedilen çaprazlaşmalar olanaklı. Ancak bu konuda da, insanlığın çözümsüz olduğu söylenemez. Çok sıkı bir izolasyonla, GD bitkiler ve doğal bitkiler birbirinden ayrılabilir. Zaten birçok ülkede bu izolasyonlar yapılarak üretim gerçekleşiyor. Aslında bu izolasyon günümüzde tekellerin işine yarıyor; patentli tohumlardan yetiştirilen bitkilerin özelliklerinin “kuş, böcek, rüzgar” yoluyla yan tarlalara taşınmaması isteniyor.

Ayrıca, bitkiler arasındaki çaprazlaşmaları önlemek için GD bitkiler, polen üretemeyecek şekilde, yani “kısır” hale de getirilebilir. Başka bir alternatifse, GD bitkilerin polen üretseler dahi, bu polenlerin aktarılmış genleri içermemesi. Örneğin BT’den aktarılan genle “böcek ilacı üreten” (böcek larvalarını öldüren bir protein üreten) mısırlar elde edilmişti; bu durumda zararsız ve yararlı böceklerin de ölmesi söz konusu oluyor. İzolasyon gibi önlemlerle ve genetik mühendisliğindeki daha ileri gelişmelerle, yararlı veya zararsız böceklerin ölmelerinin önüne geçilmesi de mümkün görünüyor.

Konunun bilimsel yanı böyle… Peki, politik yanı nasıl? Şimdi kısaca buna bakalım.
  1. GD tohumların, tekeller tarafından kendi adlarına patentlenmesi kabul edilemez. Canlıların/doğanın patentlenmesine, aklı başında olan hiç kimse onay veremez. Fakat kapitalizmin karakteristik özelliği, işte budur; canlılar ve doğa üzerinde bile özel mülkiyet hakkının olduğu iddia edilir.
  2. Zaman içerisinde, tarımla uğraşan küçük üreticiler/çiftçiler, patenti alınmış bu tür tohumların tedarikçilerine, dolayısıyla patent sahibi tekellere bağımlı olur. GD ürünlerin sayıca artması, bunların fiyatlarının giderek azalması, aynı zamanda, bağımlı ülkelerin, bu teknolojiyi kullanan emperyalist ülkelere gıda alanındaki bağımlılığının derinleşmesi anlamına da gelir.
  3. Üstelik kapitalizm koşulları altında şu da olanaklı; tekel şirketlerde öyle tohumlar üretilebilir ki, bu tohumlardan yetişecek ürünlerin tohumları, bir daha ürün vermeyecek şekilde olabilir. Evet, bir kereliğine ekilen ve ürün devamlılığı olmayan tohumların geliştirilmesi de, biyoteknolojiyle olanaklı… Fakat yine biyoteknolojinin bir suçu yok! Sorun bu teknolojinin kimlerin elinde ve ne şekilde kullanıldığında.
  4. Bazı herbisitlere (bitki ilaçlarına) toleranslı GD bitkilerin yaygın kullanımıyla, çiftçilerin ve tarımın bu kimyasallara giderek daha çok bağımlı olması gerçekleşebilir. Dolayısıyla, bu herbisitlerin üretiminin gerçekleştiği kimya endüstrisi şirketleri, tarımın gelişimine yön verebilir.                                                                  
Son olarak ve bir kez daha belirtmek gerekir ki, insanlığın ortak mirası olan tarımsal faaliyetlerin, kapitalist tekellerin egemenliğine girmesi sorgulanmalıdır.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]