MAR
https://drive.google.com/file/d/1tQUdSDVsdbfNhoWdx6TxSY9znAzyW_aO/view?usp=sharing
Marksist Araştırmalar'da teorik incelemeler, pedagojik metinler ve eleştiri yazıları yer alır.
MAR
https://drive.google.com/file/d/1tQUdSDVsdbfNhoWdx6TxSY9znAzyW_aO/view?usp=sharing
1.
Giriş: Özne-Nesne Diyalektiğinde Epistemolojik Temel
Özne ile nesne
arasındaki ilişkide ideal/ideolojik olanlar, pasif bir ayna yansıması ya da saf
zihinsel bir kurgu değildir. Gerçekliğin kavranması, nesnel dünyanın özneden
bağımsız varlığını kabul etmekle başlar. İnsan, gerçekliği yoktan kuran veya
yalnızca kendi zihinsel kategorilerinden ibaret bir dünyada yaşayan bir özne
değildir; kendisi de doğal ve toplumsal gerçekliğin içerisinde yer alan maddi
bir varlıktır. Bu nedenle özne ile nesne arasındaki ilişki, birbirinden tamamen
kopuk iki kutbun sonradan kurduğu bir ilişki olarak değil, öznenin zaten nesnel
gerçekliğin içinde ilişkisel bir ağ içerisinde bulunduğu şeklinde ele
alınmalıdır.
Bu nokta, diyalektik
materyalizmin basit bir “yansıma” anlayışından ayrıldığı temel noktalardan
biridir. İnsan zihni dış dünyayı fotoğraf gibi zihne aktaran pasif bir yüzey
değildir. İnsanlar, gerçeklikle pratik ilişkiler içinde bulunur; gözlemler,
deneyimler, soyutlar, kavramlaştırır, karşılaştırır, açıklamalar oluşturur,
bunları pratikte sınar ve gerektiğinde değiştirirler. Dolayısıyla bilgiler,
öznelerin nesnel gerçeklikle kurduğu tarihsel ve pratik ilişkiler içerisinde
üretilir; ancak bu üretim, bilginin nesnesinin öznenin dışında ve ondan
bağımsız var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Hans Heinz Holz'un
diyalektik ontolojisinde geliştirdiği Widerspiegelung (yansıtma/yansılama)
kavramı bu ilişkiyi açıklamak bakımından özel bir önem taşımaktadır.[1] Holz'da “yansıtma”
gerçekliğin zihinde mekanik bir kopyasının oluşması anlamına gelmez. Yansıtma,
var olanın kendi ilişkisel yapısı içinde başka bir varlıkta görünür hâle
gelmesini ifade eden daha geniş bir ontolojik ilişki modelidir. Holz'un
yaklaşımında ayna metaforu, tek başına “dışarıdaki nesnenin içerideki
görüntüsü” anlamına indirgenmez; bir şeyin başka bir şeyle ilişkisi içinde belirlenmesini
ve görünür hale gelmesini ifade eder. Bu nedenle yansıtma, özne ile nesnenin
birbirinden tamamen kopuk iki alan olduğu varsayımını değil, öznenin
gerçekliğin içinde ve gerçeklikle ilişkili bir varlık olduğunu ortaya koyar.
Holz'un yansıtma teorisinin yorumlarında da bu kavramın basit bir “objektif
gerçekliğin zihinde kopyalanması” şeması olarak anlaşılmaması gerektiği
özellikle vurgulanmaktadır.
Bu açıdan zihin,
gerçekliğin dışında duran ve onu dışarıdan seyreden bir gözlemci değildir.
İnsan öznesi, doğanın ve toplumsal ilişkilerin içerisinde bulunan, bu ilişkiler
tarafından koşullanan fakat aynı zamanda pratik etkinliği aracılığıyla onları
etkileyen bir varlıktır. Böylece özne ile nesne arasında hem bir ayrım hem de
bir birlik bulunur: Özne nesnenin aynısı değildir; fakat nesneden bağımsız ve
onun dışında da değildir.
Holz'un yaklaşımının
önemli sonuçlarından biri burada ortaya çıkmaktadır: Gerçekliğin bilgisi,
gerçekliğin zihinde bire bir kopyalanması değil, gerçekliğin ilişkilerinin
belirli bir perspektiften kavranmasıdır. Bir yansıma, yansıtılan şeyin basit
bir çoğaltımı değildir; yansıtanın konumunu da içerir. Bu nedenle bilgi hem
nesnel gerçekliğe dayanır hem de belirli bir öznenin, belirli tarihsel koşullar
içerisinde, belirli pratiklerden hareketle gerçekleştirdiği bir kavrayış
etkinliğidir. Holz'un düşüncesinde öznenin dünyaya “içeriden” bağlı olması ve
zihinsel süreçlerin/bilincin maddi ilişkilerin içerisinde ortaya çıkması bu
nedenle önemlidir.
Bu yaklaşım bizi nesnel
gerçekliğin reddine götürmez. Tam tersine, öznenin gerçekliğin içinde
bulunması, gerçekliğin öznenin keyfi zihinsel kuruluşundan ibaret olmadığı
anlamına gelir. Gerçeklik öznenin zihninden/bilincinden bağımsız olarak vardır;
fakat onun belirli yönlerinin kavranması, ancak öznenin gerçeklikle kurduğu
tarihsel, toplumsal ve pratik ilişki içerisinde gerçekleşir.
Bu nedenle diyalektik
perspektif, yalnızca “her şey ilişkilidir” biçimindeki soyut bir ilke olarak
kalamaz. Gerçekliğin belirli ilişkilerini ve mekanizmalarını ortaya çıkarmak
için deney, gözlem, karşılaştırma, tümevarım, tümdengelim, istatistik, nicel ve
nitel araştırma ve mantıksal akıl yürütme gibi bilimsel araçlardan yararlanmak
gerekir. Diyalektik yaklaşım bu araçların karşıtı değildir; onların verilerini
tek tek ve yalıtılmış olgular olarak bırakmayıp ilişkileri, karşılıklı
belirlenimleri, süreçleri, karşıtlıklar/çelişkileri ve tarihsel hareketleri
içerisinde kavramaya çalışır.
Gerçekliğin bilgisi iki
yönlü bir hareket içerir: Bir yandan somut gerçeklik araştırılır; diğer yandan
araştırmadan elde edilen veriler kavramsal bir bütünlük içinde yeniden kurulup
açıklanır. Marx'ın Kapital için kullandığı Forschung ve Darstellung
ayrımı bu bakımdan önemlidir: Araştırma, gerçekliğin somut ve tarihsel
ilişkilerinin çözümlenmesini; sunum ise bu ilişkilerin kavramsal olarak yeniden
kurulmasını ifade eder.
Diyalektik realizm
açısından sorun, yalnızca doğru bilgiye sahip olmak değildir. Bilginin
gerçeklikle kurduğu ilişkinin niteliği de önemlidir. Gerçekliğin belirli bir
kesitine ilişkin bilgi, o gerçeklik kesitindeki ilişkileri kavrama ve pratik
müdahale olanaklarını artırdığı ölçüde nesnel dünyayla daha etkin bir ilişki
kurulmasını sağlar.
2.
İdeolojilerin Realist Teorisi: İdeolojilerin Toplumsal Gerçekliği
“İdeoloji”yi yalnızca
“yanlış düşünceler toplamı” olarak tanımlamak, ideolojilerin nasıl ortaya
çıktığını ve toplumsal yaşam içerisinde nasıl var olduklarını açıklamak için
yeterli değildir. İdeolojiler, insanların toplumsal pratiklerinden bağımsız
olarak gökyüzünden inen düşünceler değildir. Aynı şekilde yalnızca bireysel
psikolojinin ürünü de değildir.
Toplumsal insan
etkinliğinin hem maddi hem de ideal/ideolojik bir boyutu vardır. İnsanlar
üretirken, değiş tokuş yaparken, siyasal etkinlikte bulunurken, sanatsal
yaratımda bulunurken, iletişim kurarken ve birbirleriyle ilişki kurarken yalnızca
maddi nesneler ve kurumlar/yapılar üretmezler; aynı zamanda anlamlar, inançlar,
değerler, kavramlar, davranış kalıpları ve düşünsel biçimler de üretirler. Bu
nedenle, ideolojik olan ile maddi olan toplumsal pratik içerisinde birbirinden
tamamen ayrışmış iki alem değildir.
Bu yaklaşım,
ideolojilerin “gerçek olmadığı” şeklindeki basit karşıtlığı aşmayı sağlar.
Örneğin, bir dinsel inancın nesnel gerçeklikte aşkın nesnesinin var olup
olmadığı ayrı bir felsefi sorundur. Fakat belirli bir toplumda belirli bir
Tanrı inancının bulunması, bu inancın insanların davranışlarını, ritüellerini,
kurumlarını ve birbirleriyle ilişkilerini etkilediği ölçüde nesnel bir
toplumsal olgudur. Aynı şekilde para, devlet, piyasa veya mülkiyet gibi
toplumsal biçimlere ilişkin fikirler de yalnızca bireylerin kafalarının
içerisindeki imgeler değildir; bunlar toplumsal pratiklerde ve kurumlarda maddi
sonuçlar doğuran düşünsel biçimlerdir.
Dolayısıyla ideolojilerin
realist teorisi iki soruyu birlikte sormalıdır: İdeolojik fikirler hangi
toplumsal ilişkiler içerisinde ortaya çıkmaktadır? Ve ortaya çıkan bu fikirler
hangi toplumsal pratikleri yeniden üretmekte veya değiştirmektedir?
Böylece ideoloji
teorisi, yalnızca “bu düşünce doğru mu yanlış mı?” sorusuna indirgenmez. Aynı
zamanda düşüncenin hangi maddi ve toplumsal ilişkiler içerisinde üretildiğini,
nasıl yayıldığını, hangi davranışları örgütlediğini ve hangi ilişkilerin
yeniden üretimine katkıda bulunduğunu araştırır.
Marx ve Engels'in Alman
İdeolojisi'nde yaptıkları önemli hamle de buradadır. İnsanların
fikirlerinin gerçek yaşam süreçlerinden bağımsız biçimde açıklanamayacağını;
bilinç ile gerçek yaşam süreci arasındaki ilişkinin tersine çevrilmesinin
ideolojik yanılsamanın temel biçimlerinden biri olduğunu ileri sürerler. “Camera
obscura” benzetmesi de bu tersine çevrilmiş görünümü açıklamak için
kullanılır.
Ancak burada önemli bir
ayrım yapılmalıdır: İdeolojilerin gerçekliği tersine çevirmesi, bütün ideolojik
fikirlerin basitçe “uydurma” olduğu anlamına gelmez. İdeolojik biçimler çoğu
zaman gerçek toplumsal ilişkilerden doğar; fakat bu ilişkileri parçalı, tersine
çevrilmiş, doğallaştırılmış veya görünüş ile öz arasındaki ayrımı ortadan
kaldıran biçimlerde temsil ederler. Bu nedenle ideoloji eleştirisi, yalnızca
yanlış fikri düzeltmekten ibaret değildir; o fikri üreten toplumsal ilişkilerin
açıklanmasını da gerektirir.
3.
İdeoloji, Gerçeklik ve Yabancılaşma
Bir toplumsal ilişkinin
insanlar tarafından zihinsel temsili ile o ilişkinin gerçek yapısı arasında
fark bulunabilir. İnsanlar çoğu zaman kendi etkinliklerinin ortaya çıkardığı
toplumsal sonuçlarla doğrudan karşılaşırlar; fakat bu sonuçların altında yatan
ilişkileri hemen göremezler.
Kapitalist toplumda
bunun klasik örneği meta ilişkisidir. İnsanların birbirleriyle kurduğu toplumsal
üretim ilişkileri, metaların birbirleriyle ilişkisi biçiminde görünür. Para,
yalnızca insanların toplumsal olarak oluşturduğu bir ilişki biçimi olmaktan
çıkıp toplumsal yaşamı yöneten bağımsız bir güç gibi görünmeye başlar. Piyasa
da insanların tarihsel olarak oluşturduğu toplumsal ilişkiler alanı olmaktan
ziyade, insanların üzerinde ve dışında işleyen doğal bir mekanizma gibi
algılanır.
Buradaki sorun,
insanların hiçbir gerçekliği görmemesi değildir. Tam tersine, insanlar gerçek
toplumsal süreçlerle her gün karşılaşmaktadır. Sorun, gerçekliğin görünüş
biçimi ile onun ilişkisel yapısı arasındaki farkın kavranamamasıdır.
Bu nedenle klasik
anlamıyla ideolojiler gerçekliğin bütünüyle yokluğu değil, gerçekliğin belirli
toplumsal ilişkiler içerisinde belirli bir görünüş biçimine bürünmesidir.
Bu yaklaşım, Marx'ın “camera
obscura” metaforuyla ilişkilendirilebilir. Marx ve Engels'e göre insanların
fikirleri, onların gerçek yaşam süreçlerinden hareketle açıklanmalıdır;
fikirleri başlangıç noktası yapıp gerçek insanlara ve onların yaşam koşullarına
ulaşmaya çalışmak yerine, gerçek yaşam sürecinden hareketle fikirlerin
oluşumunu açıklamak gerekir.
Dolayısıyla ideoloji
eleştirisinin hareket noktası:
“İnsanlar neden böyle
düşünüyor?” sorusundan ibaret değildir. Bunun yanında: “Bu düşünme biçimini
üreten toplumsal ilişki nedir?” “Bu ilişkinin görünüş biçimi neden böyle bir
düşünce yaratıyor?” ve “Bu düşünce hangi pratikleri yeniden üretiyor?” soruları
da sorulmalıdır.
İdeolojik bilinç
biçimleri ile yabancılaşmış toplumsal ilişkiler birbirini besler. İnsanların
doğadaki süreçlerle ilişkileri ve toplumdaki ilişkileri yabancılaşmış
formlarıyla görünüm kazandıklarında, çeşitli bilişsel ve psikolojik
düzeneklerle ideolojik bilinç biçimlerinin oluşumuna yol açarlar. Bu ideolojik
biçimlenmeler de insanların denetimleri altında olmayan/yabancılaşmış toplumsal
ilişkilerin yeniden üretiminde rol alırlar.
4. Realist
Bilinç ve Gerçeklik Kesiti Üzerinde Artan Denetim
Diyalektik-realist
yaklaşım, gerçekliğin bütününün tek seferde ve mutlak biçimde kavrandığını
iddia etmez. İnsan bilgisi tarihsel, sınırlı ve gelişebilir niteliktedir. Bir
gerçeklik alanının bilimsel olarak kavranması, o alanın bütün ayrıntılarının
bir anda bilinmesi anlamına gelmez.
Burada önemli olan,
belirli bir gerçeklik kesiti içerisindeki ilişkilerin, düzenliliklerin ve
nedensel mekanizmaların giderek daha fazla açıklanabilir hale gelmesidir.
Bir gerçeklik alanı
üzerinde bilimsel araştırma geliştikçe, o alandaki süreçler yalnızca
gözlemlenen olaylar olmaktan çıkar; ilişkileri ve mekanizmaları kavranabilir
hale gelir. Bu kavrayış da öngörü ve müdahale olanaklarını genişletir.
Bu anlamda bilimsel
bilgi ile pratik hâkimiyet arasında diyalektik bir ilişki bulunur: Gerçekliği
araştırma → ilişkileri kavrama → açıklama → öngörü → pratik müdahale → yeni
deneyim → teorinin sınanması ve geliştirilmesi.
Dolayısıyla realist
teoriler gerçekliği yalnızca “seyretmek” için oluşturulmaz. Gerçekliğin belirli
bir alanının nasıl işlediğini kavramak, o alanda bilinçli müdahale olanaklarını
artırır. Burada “hâkimiyet” kavramı, gerçekliğin sınırsız ve mutlak biçimde
kontrol edilmesi anlamında anlaşılmamalıdır. Söz konusu olan belirli ilişkiler
ve süreçler üzerinde artan bilgi, öngörü ve müdahale kapasitesidir.
Bu nokta, ideolojilerin
realist teorisinin temel iddiasını oluşturur: Bir gerçeklik alanı hakkında onun
ilişkileri ve işleyiş mekanizmalarına ilişkin bilimsel/realist soyutlamalar
geliştirildikçe, o alan daha fazla denetlenebilir ve dönüştürülebilir hale
gelir ve o alan üzerinde öngörü ile bilinçli müdahale olanakları genişler. Bu
aslında yabancılaşmanın elimine edilmesidir.
5.
Diyalektik-Realist Bilincin Oluşumu
Diyalektik-realist
bilinç, yalnızca çok sayıda veri toplamakla oluşmaz. Aynı şekilde yalnızca
diyalektik kategorileri ve örüntüleri bilmek de yeterli değildir.
İki unsurun birleşmesi
gerekir: Birincisi, gerçekliğin ampirik olarak araştırılmasıdır. İkincisi, elde
edilen verilerin ilişkisel, tarihsel ve bütünsel bir kavramsal çerçeve
içerisinde açıklanmasıdır.
Bu nedenle diyalektik
yaklaşım bilimsel yöntemlerin alternatifi değildir. Deneyi, gözlemi,
istatistiği, nicel ve nitel araştırmayı veya mantıksal çıkarımı reddetmez.
Aksine, bunları gerçekliğin parçalarını yalıtılmış biçimde ele almak yerine,
parçalar arasındaki ilişkileri, karşılıklı belirlenimleri ve süreçleri kavramaya
yönelik daha geniş bir teorik çerçeve içerisinde kullanır.
Örneğin, yalnızca
ücretlerin yıllar içerisinde nasıl değiştiğini ölçmek ampirik bir araştırmadır.
Fakat ücret değişimini emek verimliliği, sınıf ilişkileri, sermaye birikimi,
işsizlik, teknolojik değişim, devlet politikaları ve sermaye-emek mücadelesiyle
ilişkilendirerek (diyalektiği bir yönelim olarak kullanarak) açıklamak, veriyi
daha geniş bir ilişkiler sistemi içerisinde kavramaya yönelik diyalektik bir
soyutlamadır.
Böylece diyalektik
yaklaşım ile ampirik bilim arasında sahte bir karşıtlık kurmak yerine, onların
farklı ve birbirini tümleyen düzeylerdeki işlevleri belirlenebilir.
6.
Metafizik İdeolojik Bilinç Biçimlerinin Oluşumu
Metafizik ideolojiler
ve gerçekliği tersine çeviren bilinç biçimleri, gerçekliğin ilişkisel ve
tarihsel karakterinin görünmez hâle gelmesine katkıda bulunur. Ancak bunların
oluşumunu tek başına bireysel psikolojiyle açıklamak doğru değildir.
İdeolojik biçimler
öncelikle insanların içerisinde yaşadığı toplumsal ilişkiler, pratikler ve
kurumlar içerisinde üretilir. İnsanların toplumsal konumları, çıkarları,
deneyimleri, günlük pratikleri ve içerisinde bulundukları ilişkiler (bunlara
totalde “habitusları” diyoruz) hangi düşünce biçimlerinin ortaya çıkabileceğini
ve hangi düşüncelerin yeniden üretileceğini etkiler. Bu toplumsal temel
üzerinde metafizik ideolojilerin oluşumunda psikolojik-bilişsel süreçler rol
oynar.
Bu ilişkiler kabaca
şöyle bir oluşum dizisi içerisinde düşünülebilir: Toplumsal ilişkiler → günlük
deneyimler ve pratikler → ideolojik anlamlandırmalar → psikolojik işleme ve
savunma süreçleri → ideolojik biçimlerin pekişmesi ve yeniden üretimi.
Fakat bu zincir tek
yönlü değildir. Bir kez oluşan ideolojik biçimler, insanların davranışlarını,
beklentilerini, tercihlerini ve toplumsal pratiklerini etkiler. Böylece
ideolojiler kendilerini üreten toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine katkıda
bulunur.
Bu karşılıklı ilişki,
ideolojilerin yalnızca “yanlış fikir” değil, aynı zamanda toplumsal pratiğin
ideal/ideolojik bir boyutu olduğunu göstermektedir.
7. Nesnel
Görünümler, Öznel İllüzyonlar ve İdeolojik Çarpıtma: Ayna Metaforu
Gerçekliğin zihinde
nasıl göründüğü sorusu, yalnızca öznenin algılama ve düşünme biçimleriyle
açıklanamaz; nesnenin kendisi ile öznenin nesneyle kurduğu ilişkinin
koşullarını da dikkate almak gerekir. Çünkü görünüşler her zaman yalnızca
zihnin ürettiği imgeler değildir. Bazı görünüşler, nesnel dünyanın belirli
koşullar altında aldığı biçimlerden kaynaklanır; bazılarıysa algılayan öznenin
beklentileri, inançları, korkuları, arzuları ve bilişsel mekanizmaları
aracılığıyla oluşur. Çoğu durumda bu iki boyut birbirinden tamamen bağımsız değildir:
Nesnel koşullar belirli bir görünüşün ortaya çıkmasına zemin hazırlarken,
öznenin algılama ve anlamlandırma biçimi bu görünüşün nasıl yorumlanacağını
belirler.
Bu ayrımı açıklamak
için illüzyonun iki biçiminden söz edebiliriz. İlkinde, yanılsama ağırlıklı
olarak öznenin algısal ya da bilişsel işleyişinden kaynaklanır. Örneğin,
yerdeki bir bastonun yılan biçiminde algılanması, karanlıkta belirsiz bir
nesnenin tehdit edici bir varlık sanılması veya bazı koşullarda gerçekte var
olmayan bir varlığın görüldüğüne inanılması bu kapsamda düşünülebilir. Cin,
peri, UFO (unidentified flying object; tanımlanamayan uçan cisim) ya da
“Van Gölü Canavarı” gibi varlıkların zihinde kurulması veya belirsiz
deneyimlerin bu tür varlıkların kanıtı olarak yorumlanması, söz konusu iddialar
bakımından, öznel beklentilerin, kültürel inançların ve bilişsel mekanizmaların
rol oynadığı durumlara örnek oluşturur. Burada dikkat edilmesi gereken, bir
şeyin zihinde temsil edilmesiyle onun dış dünyada gerçekten var olması arasındaki
farktır. Bir varlığa ilişkin algı ya da inanç, tek başına o varlığın nesnel
varlığını kanıtlamaz.
İkinci biçimde ise
görünüş nesnel koşulların kendisinden kaynaklanır. Bir bastonun suya
daldırıldığında kırılmış gibi görünmesi, ışığın farklı ortamlardan geçerken
kırılmasının sonucudur. Benzer biçimde Güneş’in Dünya çevresinde dönüyormuş
gibi görünmesi, günlük gözlem açısından anlaşılabilir bir görünüş olmakla
birlikte, Güneş’in Dünya çevresinde dolandığı anlamına gelmez. Bu örneklerde
görünüş keyfî biçimde zihinde yaratılmaz; nesnel süreçlerin belirli koşullar
altında algıya yansıma biçimidir. Dolayısıyla görünüş, gerçekliğin kendisiyle
özdeş olmasa da gerçeklikle nesnel bir bağlantı taşır.
Burada “nesnel görünüş”
ifadesiyle kastedilen, görünüşün yanıltıcı olmasına rağmen nesnel koşullardan
kaynaklanmasıdır. Suya konulan kalemin kırık görünmesi, ışığın kırılması gibi
fiziksel bir sürece dayanır; ancak algılanan biçim, kalemin sudaki gerçek geometrik
yapısıyla aynı değildir. Benzer şekilde, Güneş’in gökyüzünde hareket ediyor
görünmesi de gözlemcinin konumuyla ve Dünya’nın hareketleriyle bağlantılıdır.
Görünüşün nesnel koşullara dayanması, onun gerçekliğin bütününü ya da altta
yatan mekanizmayı doğrudan ve eksiksiz biçimde yansıttığı anlamına gelmez.
Burada yanılsama, nesnel gerçekliğin yokluğundan değil, gerçekliğin belirli bir
ilişki içinde ve sınırlı bir görünüş biçiminde algılanmasından doğar.
Ayna metaforu, bu
ayrımı ve onun ideolojiyle ilişkisini açıklamak bakımından yararlıdır. Düz bir
ayna, belirli optik koşullarda nesnelerin görüntüsünü düzgün bir biçimde
yansıtır; içbükey ya da dışbükey aynalar ise nesnelerin görüntülerini büyütür,
küçültür veya biçimlerini değiştirir. Bu aynalarda ortaya çıkan görüntü, ne
bütünüyle aynanın keyfî bir icadıdır ne de nesnenin koşulsuz ve aracısız bir
kopyasıdır. Görüntü, nesne, ışık, yansıma koşulları ve aynanın yapısı
arasındaki ilişkinin ürünüdür. Görüntünün biçimini anlamak için yalnızca
nesneye bakmak yetmez; görüntüyü meydana getiren ilişkiyi de incelemek gerekir.
İdeolojik görünüşleri
anlamak için de benzer bir ayrım yapmak gerekir; ancak ayna metaforunu mekanik
bir özdeşlik olarak kullanmamalıyız. İdeolojiler yalnızca zihnin dış dünyayı
pasif biçimde çarpıtan içsel aynaları değildir. Toplumsal gerçekliğin kendisi
de insanların karşısına belirli görünüşler içinde çıkar. Örneğin, meta
mübadelesinde insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, şeyler arasındaki
ilişkiler biçiminde görünür. Ücret ilişkisinde işçinin emeğinin karşılığı tam
olarak ödeniyormuş gibi görünmesi, üretim sürecinde artı-değerin nasıl
üretildiğini kendiliğinden açığa çıkarmaz. Rekabet koşullarında oluşan piyasa
fiyatları da kapitalist üretim ilişkilerinin temel belirlenimlerini doğrudan
göstermeyebilir. Bu örneklerde görünüş, yalnızca bireyin zihnindeki bir yanılgı
değildir; toplumsal ilişkilerin gerçek işleyişinin ürettiği, toplumsal yaşam
içinde nesnel bir dayanağı bulunan bir görünüş biçimidir.
Bununla birlikte,
nesnel olarak oluşan görünüşün nasıl yorumlanacağı öznenin bilgi birikimine,
kavramsal araçlarına, toplumsal konumuna, değerlerine ve psikolojik
eğilimlerine bağlıdır. Aynı toplumsal olgu, farklı bireyler ve gruplar
tarafından farklı biçimlerde anlamlandırılabilir. Kişi, günlük deneyiminde
karşılaştığı görünüşü gerçekliğin kendisiyle özdeşleştirebilir; bu görünüşün
arkasındaki ilişkileri araştırmak yerine onu doğal, değişmez veya kendiliğinden
anlaşılır kabul edebilir. Mevcut inançlar, alışkanlıklar, korkular ve
çıkarlarla uyumlu yorumlar daha kolay benimsenebilir; bunlarla çelişen bilgiler
ise görmezden gelinebilir, küçümsenebilir veya mevcut dünya görüşüne uyacak
biçimde yeniden yorumlanabilir. Böylece nesnel toplumsal görünüşler ile öznenin
bilişsel ve psikolojik işleyişi birbirini pekiştirebilir.
Dolayısıyla ideolojik
çarpıtmayı yalnızca iki uçtan biriyle açıklamak yeterli değildir. Bir yanda,
toplumsal gerçekliğin kendisinde oluşan ve insanların günlük deneyiminde
karşılarına çıkan nesnel görünüşler vardır. Diğer yanda, bu görünüşlerin
algılanması, seçilmesi, yorumlanması ve anlamlandırılması sırasında devreye
giren öznel bilişsel ve psikolojik süreçler bulunur. İdeolojiler, bazı
durumlarda gerçekliğin nesnel görünüşlerini olduğu gibi benimseyip bunları
bütün gerçekliğin kendisi sayarak işler; bazı durumlarda ise mevcut görünüşlere
öznel beklentiler, değerler, korkular ve inançlar ekleyerek onları dönüştürür.
Çoğu durumda bu iki mekanizma birlikte çalışır: Toplumsal gerçekliğin ürettiği
görünüşler öznel yorumları besler; öznel yorumlar da bu görünüşlerin
sorgulanmadan kabul edilmesini kolaylaştırır.
Bu noktada metafizik ve
pragmatik ideolojiler arasında, aralarında kesin ve değişmez sınırlar
bulunduğunu varsaymadan, bir ayrım yapılabilir. Metafizik ideolojiler,
gerçekliğin ardında bulunduğu varsayılan aşkın öznelere, doğaüstü güçlere veya
deneyimle doğrulanamayan varlıklara başvurarak olguları açıklamaya yönelir.
Böyle durumlarda öznel beklentiler, kültürel miras, korkular ve arzular
belirleyici olabilir. Pragmatik ideolojiler ise çoğu zaman günlük deneyimde
doğrudan görüneni, kısa vadeli yararı veya mevcut düzen içinde işleyen pratik
ilişkileri esas alır. Ancak bu, pragmatik ideolojilerin yalnızca öznel
yanılgılardan oluştuğu anlamına gelmez. Onlar da toplumsal ilişkilerin gerçek
fakat sınırlı görünüşlerini mutlaklaştırabilir; bir ilişkinin belirli
koşullarda nasıl göründüğünü, o ilişkinin bütün yapısının eksiksiz
açıklamasıymış gibi sunabilir.
Özne-nesne diyalektiği
açısından belirleyici olan, görünüşlerin yalnızca zihinde mi yoksa yalnızca dış
dünyada mı bulunduğu sorusuna tek taraflı bir yanıt vermek değildir. Görünüş,
nesne ile öznenin belirli koşullar altında kurduğu ilişkinin içinde oluşur.
Bazı görünüşlerin nesnel oluşum koşulları vardır; fakat bunların algılanması ve
anlamlandırılması öznenin duyusal, bilişsel ve toplumsal olarak biçimlenmiş
yapısından bağımsız değildir. İdeolojik görünüşler söz konusu olduğunda, bu
ilişkiye tarihsel olarak oluşmuş toplumsal pratikler, üretim ilişkileri ve güç
ilişkileri de katılır. Bu nedenle ideolojik çarpıtma, yalnızca zihnin dış
dünyayı bozuk bir aynada görmesi değildir; toplumsal gerçekliğin belirli
görünüşler üretmesi ve öznenin bu görünüşleri belirli kavramsal, bilişsel ve
ideolojik çerçeveler içinde işlemesinin bileşik sonucudur.
Sonuç olarak,
ideolojilerin gerçekliği illüzyonlu biçimde yansıtmasını açıklarken hem nesnel
görünüşlerin oluşumunu hem de öznel algılama ve anlamlandırma süreçlerini
hesaba katmak gerekir. Ayna metaforuyla ifade edersek, mesele yalnızca aynanın
çarpık olması değildir; nesnenin hangi koşullarda görüntü verdiği, görüntünün
hangi optik ilişkiler içinde oluştuğu ve gözlemcinin onu nasıl yorumladığı da
önemlidir. Toplumsal gerçekliğin bazı ilişkileri insanlara zaten belirli ve
yanıltıcı görünüşler içinde sunulur; ideolojik düşünce ise bu görünüşleri
sorgulamadan benimseyebilir, onları genelleştirebilir, bilişsel/psikolojik düzenekleri
çalıştırarak öznel beklentileri doğrultusunda yeniden biçimlendirebilir.
Eleştirel, bilimsel ve materyalist
incelemenin görevi, görünüşleri basitçe yok saymak değil, onların hangi nesnel
ilişkilerden doğduğunu, hangi bilişsel süreçlerle anlamlandırıldığını ve
gerçekliğin hangi yönlerini açığa çıkarırken hangilerini örttüğünü ortaya
koymaktır.
8.
Psikolojik Savunma Mekanizmaları ve İdeolojiler
Psikolojik savunma
mekanizmaları, klasik psikanalitik gelenekte kaygı ve içsel çatışmalarla başa
çıkmaya yönelik süreçler olarak tanımlanmıştır. Güncel psikoloji literatüründe
de “savunma mekanizması” kavramı, kişinin tehdit edici duygular veya
çatışmalarla başa çıkma biçimlerini açıklamak için kullanılmaktadır;
rasyonalizasyon ve karşıt tepki kurma bunlar arasında sayılır.
Ancak psikolojik
savunma mekanizmalarını doğrudan ideolojilerin kök nedeni olarak görmek doğru
değildir. Daha uygun yaklaşım, bunları metafizik ve pragmatik ideolojilerin
oluşumunda, ideolojik biçimlerin bireysel düzeyde içselleştirilmesinde,
sürekliliklerinin oluşmasında veya pekiştirilmelerinde rol alan düzenekler
olarak değerlendirmektir.
Örneğin, bir birey
içerisinde bulunduğu toplumsal koşullarla ilgili güçlü bir çelişki yaşadığında,
bu çelişkiyi çözmek yerine onu psikolojik olarak katlanılabilir hale getiren
açıklamalara yönelebilir. Böylece toplumsal bir sorunun nedenlerini araştırmak
(ve sonrasında kolektif biçimde müdahale ederek çözmek) yerine, sorunun
kaçınılmaz, doğal veya kişinin kendi kaderinin bir sonucu olduğuna inanmak
psikolojik gerilimi azaltabilir. Psikolojik süreçler ile toplumsal ideolojiler
birbirini beslemektedir.[2]
i.
Fetişleştirme
Fetişleştirme,
toplumsal ilişkilerin onları taşıyan insanlardan bağımsız nesnel güçler
biçiminde görünmesiyle ilgilidir. Marx'ın meta fetişizmi çözümlemesinde
insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler
biçiminde görünmesi bunun klasik örneğidir.
Para, piyasa veya
sermaye bu nedenle yalnızca ekonomik araçlar olarak değil, insan iradesinin
üzerinde ve dışında işleyen güçler gibi algılanabilir. Liberalizmde bu algı
sistemleştirilir.
Burada ideolojik
görünüşün gücü, insanların gerçek toplumsal ilişkiler içerisinde gerçekten bu
güçlerle karşılaşmalarından kaynaklanır. Dolayısıyla fetişleştirme basit bir
hayal değildir; gerçek toplumsal ilişkilerin belirli bir görünüş biçimidir.
ii.
Ters Çevirme: Camera Obscura
İdeolojik ters çevirme,
gerçek yaşam süreçlerinden doğan düşüncelerin bu yaşam süreçlerinin nedeniymiş
gibi görünmesi biçiminde ortaya çıkabilir.
Marx ve Engels'in Alman
İdeolojisi'ndeki camera obscura benzetmesi, insanların ve
koşullarının ideolojide “başaşağı” görünmesini, bu görünümün de gerçek yaşam
süreçlerinden hareketle açıklanması gerektiğini ifade eder.
Böylece örneğin,
belirli bir mülkiyet düzeninin tarihsel ve toplumsal koşulları açıklanmak
yerine, mülkiyet hakkı “insanın doğal hakkı” olarak kabul edilebilmektedir.
Liberal ideolojide durum budur. Tarihsel bir ilişki, kendi tarihsel
koşullarından koparılarak evrensel ve değişmez bir ilke gibi görünmeye başlar.
iii.
Doğallaştırma
Doğallaştırma, tarihsel
olarak ortaya çıkmış toplumsal ilişkilerin doğanın değişmez özellikleriymiş
gibi sunulmasıdır.
Sınıflı toplumların
belirli biçimleri, ücretli emek, özel mülkiyet veya rekabet gibi tarihsel
ilişkiler “insan doğası böyledir” şeklinde açıklanabilir. Bu durumda tarihsel
olan doğal, değişebilir olan değişmez ve toplumsal olan biyolojik veya doğa
yasası niteliğinde gösterilir.
iv.
Ebedileştirme
Doğallaştırmayla
bağlantılı olarak tarihsel bir toplumsal biçim, bütün toplumların zorunlu ve
kalıcı biçimiymiş gibi sunulabilir. Böylece “şimdi” ile “her zaman” arasındaki
fark silinir.
Kapitalist üretim
biçiminin belirli tarihsel koşullar içerisinde ortaya çıkmış olması, bu üretim
biçiminin insan toplumunun başlangıcından beri var olduğu veya gelecekte de
zorunlu olarak varlığını sürdüreceği düşüncesine dönüştürülebilir.
Ebedileştirme böylece tarihsel olanı tarihsizleştirir.
v.
Rasyonalizasyon
Rasyonalizasyon, mevcut
davranışın, tercih veya konumun daha kabul edilebilir ve mantıklı görünmesini
sağlayan gerekçelerin oluşturulması biçiminde işler. Psikolojik literatürde
rasyonalizasyon, davranış veya tutumların görünüşte mantıklı gerekçelerle açıklanması
şeklinde ele alınmaktadır.
Toplumsal düzeyde bunun
ideolojik bir biçim alması mümkündür. Örneğin, bir toplumsal eşitsizlik,
tarihsel ve yapısal nedenleri yerine “hak eden kazanır” gibi bireyselleştirici
bir açıklamayla meşrulaştırılabilir.
Burada
rasyonalizasyonla ideolojik meşrulaştırma yapılmaktadır. Sonuçta toplumsal
olarak üretilen anlamlandırma oluşmaktadır.
vi.
Karşıt Tepki Kurma
Karşıt tepki kurma,
psikolojik literatürde kişinin kabul edilmesi güç bir dürtü veya duygunun
karşıtı olan tutumu aşırı biçimde benimsemesiyle açıklanan bir savunma
mekanizmasıdır.
Toplumsal ve ideolojik
düzeyde ise belirli çelişkilerin tersinden ifade edilmesi görülebilir. Ancak
her aşırı ahlaki veya uç siyasal tutumun altında mutlaka karşıt tepki bulunduğu
varsayılamaz. Bu nedenle karşıt tepki kurma, ideolojilerin analizinde her zaman
geçerli kesin bir açıklama değil, belirli somut bireysel durumlarda metafizik
ideolojilerin oluşumunu açıklarken kullanılabilecek yardımcı bir kavram olarak
ele alınmalıdır.
9.
Metafizik ve Pragmatik İdeolojilerin Toplumsal İşlevi: Katlanma, Meşrulaştırma
ve Yeniden Üretim
Metafizik ideolojik
bilinç biçimlerinin toplumsal işlevi yalnızca bireye psikolojik rahatlama
sağlamak değildir.
Daha geniş toplumsal
düzeyde ideolojiler:
Bu nedenle
ideolojilerin işlevini yalnızca “yanlış bilinç” olarak tanımlamak yetersizdir.
Bir ideoloji, insanların gerçeklikle ilişkisini tamamen koparmadan da mevcut
toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine hizmet edebilir. Hatta ideolojik
biçimlerin etkili olmasının önemli nedenlerinden biri, gerçek toplumsal
deneyimlerden hareket etmeleri ve bu deneyimleri belirli bir biçimde
anlamlandırmalarıdır.
Örneğin, ücretli emek
ilişkisi içerisinde çalışan insan gerçekten ücret almaktadır ve bu ücretle
yaşamını sürdürmektedir. Burada gerçek bir ekonomik ilişki vardır. Ancak bu
ilişkinin tarihsel ve sınıfsal niteliği görünmez hale geldiğinde, ücret
ilişkisi yalnızca emek ile emeğin karşılığı arasındaki adil ve eşdeğer bir
değişim ilişkisi gibi görünebilir.
Dolayısıyla ideolojiler
gerçekliği tamamen ortadan kaldırmaz; gerçekliğin belirli bir görünüşünü
mutlaklaştırabilir. Bu ayrım önemlidir.
10.
Realist İdeolojiler ile Metafizik İdeolojiler Arasındaki Fark
“Realist ideoloji”
kavramını açıklığa kavuşturalım. Realist ideoloji, bütün gerçekliği eksiksiz
biçimde kavramış ve artık yanılma ihtimali olmayan bir bilinç biçimi değildir.
Burada “realist ideoloji” ile kendisini mutlak ve değişmez bir hakikat olarak sunan
bir dogmalar toplamını değil, gerçekliğe ilişkin iddialarını ampirik ve teorik
olarak sınamaya açık tutan bilinç biçimlerini kastediyoruz.
Realist olan, belirli
bir gerçeklik alanını:
Ancak realist
ideolojiler de dogmatikleşebilir. Bir kez oluşturulmuş bilimsel açıklamaların
mutlak ve değişmez doğrular olarak kabul edilmesi, yeni kanıtların reddedilmesi
veya teorinin gerçeklikten bağımsız biçimde korunmaya çalışılması, realist
teorinin kendisini bir dogmatizme dönüştürebilir.
Realist ve bilimsel
tutumun ayırt edici özelliği yanılmazlık değil, gerçeklikle sürekli sınanabilir
ilişki içinde olmasıdır. Bu nedenle diyalektik-realist ideolojiler: Veri →
teori → pratik → sonuç → eleştiri → yeni veri → geliştirilmiş teori hareketi içerisinde
ilerler.
Realist ideolojiler,
incelenen gerçeklik kesitine müdahale edip onu kısmen de olsa denetim altına
almayı, onu pratik olarak dönüştürebilmeyi ve böylece insanların üretici
yetenek ve kapasitesinde bir ilerleme oluşturmayı sağlarlar. Bilimsel
düşünceler ve teoriler, günlük pratiklerde problem çözücü rasyonel kararlar,
toplumsal dinamikleri kavrama ve dönüştürmede Marksist kavrayış, realist
“ideolojiler”e örnektir.
11.
Realist Teoriler ve Praksis
Diyalektik realizmin
nihai ölçütü yalnızca doğru betimleme değildir. İnsan, gerçekliği kavrarken
aynı zamanda onun içerisinde etkinlik gösterir. Marx'ın Feuerbach üzerine ünlü
tezinde vurguladığı gibi, sorun yalnızca dünyanın farklı biçimlerde yorumlanması
değil, onun değiştirilmesidir.
Ancak “değiştirmek”
gerçekliğin nesnel koşullarını dikkate almadan öznel iradeyle dünyayı yeniden
kurmak anlamına gelmez. Tam tersine, dünyayı değiştirebilmek için onun nasıl
işlediğini bilmek gerekir.
Bu nedenle teori ile
pratik arasında karşılıklı bir ilişki vardır: Gerçeklik → araştırma → teori →
pratik → gerçeklikte değişim → yeni deneyim → teorinin yeniden sınanması. Bu
döngüde teori pratiğe rehberlik ederken pratik de teorinin yeterliliğini sınar.
Bu yazılanlar sadece
Marksist teorik sistem için değil, doğa ve insan bilimleri dahil diğer realist
teoriler için de geçerlidir.
Holz'un diyalektik
yaklaşımının önemli bir sonucu burada ortaya çıkmaktadır. Yansıtma yalnızca
dünyanın bilinçte görünmesi olarak kalmamalıdır; insanın dünyayla kurduğu etkin
ilişkiyi de hesaba katmalıdır. Holz'un yansıtma üzerine çalışmalarında,
yansıtma teorisinin salt “varlık ile bilinç” ilişkisiyle sınırlı bırakılmaması
ve insanın dünyayı değiştiren pratiğinin de hesaba katılması gerektiği yönünde
bir saptama açıkça ortaya konmaktadır.
Bu nedenle diyalektik
materyalizm açısından bilinç, gerçekliğin pasif bir görüntüsü değil,
gerçekliğin içerisindeki maddi-toplumsal ilişkilerle etkileşim halinde bulunan
bir etkinlik biçimidir.
12.
Gerçekliği Kavramak ve Dönüştürmek
Gerçekliği kavramak ile
gerçekliği değiştirmek arasında doğrudan ama mekanik olmayan bir ilişki vardır.
Gerçekliği bilmek, tek
başına onu değiştirmez. Bilgi, toplumsal pratik içerisinde örgütlenmediği
sürece dönüşüm yaratmaz. Buna karşılık gerçekliği yeterince kavramadan
gerçekleştirilen pratik müdahaleler de beklenmeyen sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle (doğal ve
toplumsal) gerçekliğin dönüştürülmesi için: Bilgi + örgütlü-organize
pratik + deneyim + eleştiri + yeniden bilgi üretimi gibi birbirini
besleyen süreçlerin birliği gerekir.
Diyalektik burada,
gerçekliğin hareketini kavrayarak pratik müdahaleyi mümkün kılan bir düşünsel
yönelimdir.
13.
Diyalektik-Realist Yönelim
Düşünce tarihi ve
günlük hayat, insanların gerçeklikle kurduğu ilişkinin farklı biçimlerine sahne
olmaktadır. Bir yanda gerçekliği araştıran, ilişkilerini ve hareket yasalarını
kavrayan realist-bilimsel düşünceler/teoriler/bilgiler; diğer yanda gerçekliğin
tarihsel ve ilişkisel niteliğini görünmez hale getiren, onu doğallaştıran,
ebedileştiren veya tersine çeviren metafizik ideolojik biçimler bulunur.
Ancak bu ayrım,
insanları basitçe “gerçeği bilenler” ve “yanılanlar” şeklinde ikiye bölmek
anlamına gelmez. İdeolojik biçimler gerçek toplumsal ilişkiler içerisinde
ortaya çıkar. İnsanlar gerçek toplumsal koşulları yaşarken aynı zamanda bu
koşulları belirli düşünsel biçimler içerisinde anlamlandırırlar. Bu nedenle
ideolojilerin realist teorisi, yalnızca yanlış düşünceleri teşhir etmekle
yetinmez; bu düşünceleri üreten toplumsal ilişkileri, pratikleri ve tarihsel
koşulları da araştırır.
Fetişleştirme,
doğallaştırma, ebedileştirme, ters çevirme ve rasyonalizasyon gibi düzenekler,
gerçek toplumsal ilişkilerin belirli görünüş biçimlerinin kalıcılaşmasına ve
yeniden üretilmesine katkıda bulunur. Psikolojik mekanizmalar bireylerin kaygı,
çatışma veya tehdit deneyimleri karşısında belirli düşünsel biçimlere
tutunmalarını açıklar. Metafizik ideolojilerin günlük hayat içerisinde
oluşmasında ve yeniden üretiminde psikolojik düzenekler önemlidir. Fakat
ideolojiler tümüyle psikolojik süreçlere indirgenemez; onların toplumsal
kökenleri ve işlevleri de ayrıca açıklanmalıdır.
Diyalektik yaklaşım ya
da diyalektik ufuk bilimin karşıtı değildir. Deney, gözlem, istatistik,
karşılaştırma, nicel ve nitel araştırma ve mantıksal akıl yürütme gibi bilimsel
araçları dışlamaz. Aksine, bu araçlarla elde edilen verileri tarihsel ve ilişkisel
bir bütünlük içerisinde kavramayı sağlar. Böylece tek tek olguların ötesine
geçerek onların birbirleriyle ilişkilerini, karşılıklı belirlenimlerini,
çelişkilerini ve hareketlerini açıklamaya yöneliriz. Gerçekliğin bilimsel
yöntemsel araçlarla ve diyalektik bir ufukla değerlendirilip kavranması,
realist düşüncelerin/ideolojilerin oluşumunda önemlidir. Bu
düşünceler/ideolojiler belirli gerçeklik kesitleri üzerinde kontrol/hakimiyet
kurmamızı ve onları amaçlı bir şekilde dönüştürmemizi sağlar.
Gerçekliği kavramak,
gerçekliğin pasif bir görüntüsünü zihinde taşımak değildir. İnsan öznesi
gerçekliğin dışında değil, onun içerisindedir. Bu nedenle bilgi, öznenin
nesneyle tarihsel, toplumsal ve pratik ilişkisinin ürünüdür. Gerçeklik öznenin
keyfi bir ürünü değildir; fakat gerçekliğin belirli yönlerinin kavranması,
insanın gerçeklikle kurduğu pratik ilişki içerisinde gerçekleşir.
Gerçekliği realist
biçimde kavramak, üzerinde durduğumuz gerçeklik kesitindeki ilişkileri daha
fazla açıklama, öngörme ve değiştirme kapasitesi kazandırır. Ancak bu kapasite
hiçbir zaman mutlak değildir. Bilimsel bilgi tarihsel olarak gelişir; teoriler
yeni verilerle sınanır, eleştirilir ve yeniden kurulur.
Bu nedenle
bilimsel/realist ve dolayısıyla devrimci tutum, gerçekliğin zorlukları
karşısında teselli sağlayan açıklamalara sığınmak değil; gerçekliğin kendisini
araştırmak, onun karşıtlıklarını/çelişkilerini kavramak ve bu bilgi temelinde
onu değiştirecek pratikleri geliştirmektir.
Dünyayı değiştirmek için önce onu anlamak gerekir; fakat onu anlamak da yalnızca seyretmek değil, onunla etkin bir ilişki kurmaktır. Diyalektik düşüncenin teoriden pratiğe, pratikten yeniden teoriye uzanan hareketi tam da bu noktada anlam kazanır. Bilimsel bilgiler yalnızca dünyayı açıklayan değil, eylem alanını genişleten bir güçtür. İnsanlar dünyayı kavrar ve değiştirirken, kendilerini de dönüştürür.
[1]
Hans Heinz Holz, Widerspiegelung, transcript Verlag, 2015,
özellikle “Der exakte Gebrauch der Spiegelmetapher”, s. 31–43, https://www.inlibra.com/de/document/view/pdf/uuid/f54a9954-e8df-3d24-9a34-f27ca1860b7b
ve “Widerspiegelung als Fundamentalkategorie im Dialektischen
Materialismus”, s. 43–52, https://www.inlibra.com/de/document/view/pdf/uuid/72da8029-a4df-3d29-93fb-a11965074e97?page=1&toc=5686314, Erişim tarihi: 12.10.2026
[2] Burada ideolojik düzeneklerin hepsini
incelemeyeceğiz. Bazı örnekler vermek istiyoruz. İdeolojilerin realist bir
incelenmesi için bkz; Mahmut Boyuneğmez, İdeolojilerin Realist Teorisi, https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2022/06/ideolojilerin-realist-teorisi.html Erişim tarihi: 24.09.2026
MAR
Özet
Bu
yazı, V. İ. Lenin'in Felsefe Defterleri adlı eserindeki temel temaları,
argümanları ve eleştirel analizleri sentezlemektedir. Lenin'in bu dönemdeki
felsefi çalışmaları, Birinci Dünya Savaşı'nın emperyalist karakterini
çözümlemek, İkinci Enternasyonal'in oportünizmini ortaya koymak ve proletaryanın
devrimci stratejisini geliştirmek gibi acil siyasi hedeflere hizmet eden teorik
bir temel arayışının ürünüdür.
Ana
bulgular şunlardır:
1. Diyalektik
Materyalizmin Merkezi Rolü: Lenin, diyalektiği "nesnel dünyanın
gelişiminin ve bilgisinin en genel yasalarının bilimi" olarak tanımlar.
Felsefi çalışmalarının özünü, Hegel'in idealist kabuğundan arındırılmış
materyalist diyalektiğin incelenmesi ve geliştirilmesi oluşturur.
2. Hegel'in
Eleştirel Sahiplenilmesi: Lenin, Hegel'in idealizmini ve "ideler
mistiğini" sert bir dille eleştirirken, diyalektik mantığının devrimci
özünü ortaya çıkarır. Diyalektiğin, mantığın ve bilgi teorisinin özdeşliği
hakkındaki tezi, bu eleştirel analizin temel taşlarından biridir.
3. Felsefe
Tarihine Sınıfsal Yaklaşım: Herakleitos'tan Feuerbach'a uzanan felsefe
tarihini, materyalist ve diyalektik düşüncenin gelişim süreci olarak inceler.
Düşünürleri, kendi tarihsel ve sınıfsal bağlamları içinde değerlendirerek,
Plehanov gibi çağdaşlarının teorik hatalarını (örneğin liberal ile demokrat
arasındaki sınıf farkını görememe) ortaya koyar.
4. Pratiğin
Önceliği: Lenin, Hegel'den hareketle pratiğin teoriden üstün olduğunu
vurgular. Pratik etkinlik, insanın nesnel dünyayı değiştirmesini ve teorik
bilginin doğruluğunu sınamasını sağlayan temel unsurdur. İnsanın erekleri
nesnel dünya tarafından doğurulur ve bu dünyayı değiştirme potansiyeli taşır.
5. Marx
ve Engels'in Erken Dönem Eserlerinin Analizi: Lenin, Marx ve Engels'in
Kutsal Aile gibi erken dönem eserlerini derinlemesine inceleyerek,
Marx'ın Hegelci felsefeden sosyalizme geçişini, proletaryanın devrimci rolüne
ilişkin görüşlerinin oluşumunu ve Fransız materyalizminin tarihsel önemini
analiz eder.
Sonuç
olarak, Felsefe Defterleri, Lenin'in devrimci teori ve pratiği felsefi
bir temel üzerine oturtma çabasının en yoğun ifadesidir. Bu metinler, Marksist
diyalektiğin, dönemin tarihsel koşullarının derinlemesine bilimsel bir analizi
yapılırken ve devrimci bir strateji geliştirilirken yakalanan bir düşünce
biçimi olduğunu gösterir.
Felsefi
Çalışmaların Bağlamı ve Amacı
Lenin'in
Felsefe Defterleri’nde yer alan metinlerin büyük bir kısmı, Birinci
Dünya Savaşı'nın sürdüğü 1914-1916 dönemine aittir. Bu dönem, kapitalizmin tüm
çelişkilerinin en uç noktaya ulaştığı ve devrimci bir bunalımın olgunlaştığı
bir tarihsel kesittir. Lenin'in bu kritik dönemde felsefeye, özellikle de
Marksist diyalektiğe yoğun bir dikkat göstermesi tesadüfi değildir. Bu
çalışmaların temel amacı, dönemin siyasi ve teorik sorunlarını incelerken materyalist
diyalektik tarzı ve düşünme biçimini üretebilmektir.
Bu
çalışmaların temel hedefleri şunlardır:
• Emperyalizmin
Analizi: Emperyalizmin çelişkilerini Marksist yaklaşımla çözümlemek.
• Savaşın
Karakterinin Teşhiri: Birinci Dünya Savaşı'nın emperyalist karakterini
açığa vurmak.
• Oportünizmin
Eleştirisi: İkinci Enternasyonal liderlerinin oportünizmini ve
sosyal-şovenizmini ortaya koymak.
• Strateji
ve Taktik Geliştirme: Proletaryanın devrimci strateji ve taktiklerini
bilimsel bir temelde işlemek.
Lenin'in
bu dönemde yazdığı ve klasikleşmiş olan Kapitalizmin Son Evresi
Emperyalizm, Sosyalizm ve Savaş, Avrupa Birleşik
Devletleri Parolası Üzerine gibi temel eserler, Felsefe Defterleri’ndeki
felsefi çalışmalarla sıkı bir bağ içindedir. Lenin, yeni tarihsel dönemin
derinlemesine bir analizini yaparak ve önemli siyasi keşiflerde bulunarak, Marksist
felsefeyi ve diyalektik perspektifi yaratıcı bir şekilde yeniden üretmiştir.
Felsefe Defterleri Cildinin Kapsamı
İncelenen
cilt, Lenin'in felsefe ve doğa bilimleri üzerine daha önce yayınlanmamış
notlarını da içermektedir. Bu notlar arasında şunlar bulunmaktadır:
|
Yazar |
Eser |
Lenin'in
Çalışması |
|
G.
Plehanov |
Marksizmin
Temel Sorunları |
Notlar
ve haşiyeler |
|
V.
Şulyatikov |
Batı
Avrupa Felsefesinde Kapitalizmin Justifikasyonu |
Notlar
ve haşiyeler |
|
A.
Deborin |
Diyalektik
Maddecilik |
Haşiyeler
ve altı çizili yerler |
|
G.
Plehanov |
N.
G. Çernişevski |
Gözlem
ve uyarılar |
|
E.
Haeckel |
Hayatın
Mucizeleri ve Evrenin Muammaları |
Kontrandü
(özet) hakkında notlar |
|
Aristoteles |
Metafizik |
Özet
ve notlar |
|
Feuerbach |
Leibniz'in
Felsefesinin Açıklanması... ve Dinin Özü Üzerine
Dersler |
Özetler
ve notlar |
|
Hegel |
Mantık
Bilimi, Felsefe Tarihi Dersleri, Tarih
Felsefesi Dersleri |
Özetler
ve notlar |
Diyalektik
Materyalizmin Esasları
Lenin'in
felsefi çalışmalarının merkezinde diyalektik materyalizm yer alır. Diyalektiği,
nesnel dünyanın ve bu dünyanın bilgisinin en genel yasalarının bilimi olarak
tanımlar. Bu bağlamda, diyalektiğin, mantığın ve bilgi teorisinin özdeşliği
hakkındaki tezi merkezi bir önem taşır. Lenin'e göre, metafizik
maddeciliğin temel kusuru, diyalektiği bilgi sürecinde işleyememiş olmasıdır.
Hegel'in
Felsefi Mirasının Eleştirel İncelenmesi
Lenin,
diyalektik üzerine teorik çalışmalarında Hegel'in felsefi mirasının
incelenmesine özel bir önem verir. Hegel'in Mantık Bilimi, Felsefe
Tarihi Dersleri ve Tarih Felsefesi Dersleri üzerine
aldığı notlar, Felsefe Defterleri’nde en önemli yeri tutar.
• İdealizmin
Eleştirisi: Lenin, Hegel'in idealizmini ve "ideler
mistiğini" (Ideenmystik) sert bir dille eleştirir. Hegel
felsefesinin doğrudan benimsenemeyeceğini ve bir veri olarak alınamayacağını
belirtir.
• Diyalektik
Mantığın Değeri: Aynı zamanda, Hegelci diyalektiğin devrimci önemini
ortaya çıkarır ve bu mantığın materyalist bir tarzda nasıl değerlendirilmesi
gerektiğini gösterir. Lenin'in yaklaşımı şu sözlerle özetlenebilir: "Bu
haliyle uygulanamaz Hegel'in mantığı, bir veri olarak da alınamaz.
Ideenmystik'ten sıyırıp arıttıktan sonra, mantıksal (gnozeolojik, bilgi
teorisine değgin) nüanslarını çıkarmak gerekiyor..." (s. 217).
• Hegel'in
Sınırlılıkları: Marx'ın notlarına dayanarak Lenin, Hegel'in iki temel
yetersizliğini vurgular: 1) Felsefeyi mutlak Zihin'in varoluşu olarak kabul
etmesi ama bu Zihin için felsefi bir birey sunmaması; 2) Mutlak Zihin'i sadece
görünüşte, post festum (olaydan sonra) tarihin yaratıcısı yapması.
Felsefe
Tarihine Materyalist Yaklaşım
Lenin,
felsefe tarihini, materyalist diyalektiğin gelişim süreci olarak inceler.
• Herakleitos: Lassalle'in
Herakleitos üzerine kitabını eleştirirken, Lassalle'in Herakleitos'u Hegel
içinde boğduğunu belirtir. Filon'dan yapılan bir alıntı, Herakleitos'un
ilkesini "bir, iki karşıttan oluşan'dır" şeklinde tanımlar.
• Aristoteles: Metafizik üzerine
notlarında, Aristoteles'in diyalektik sorununu kaçınılmaz olarak her adımda
ortaya koyduğunu belirtir. Aristoteles'in mantığının "talep, arayış,
Hegel'in mantığına yaklaşma" olduğunu vurgular ve skolastiklerin bu canlı
yanı ölü bir forma dönüştürdüğünü söyler.
• Feuerbach: Lenin,
Feuerbach'ın idealizme ve dine karşı mücadelesini takdir ederken, onun 1848
devrimini anlamadığını ve felsefesinin derinlikten yoksun olduğunu belirtir.
Feuerbach'ın "antropolojik ilke"sinin, materyalizmin "uygun
düşmeyen ve güçsüz birer tasviri" olduğunu ifade eder.
Marx
ve Engels'in Kutsal Aile Eserinin Lenin Tarafından Değerlendirilmesi
Lenin'in
Kutsal Aile üzerine özeti, Marx'ın düşünsel gelişiminin erken bir
aşamasını ve materyalist tarih anlayışının temellerini anlamak için kilit bir
metindir.
Proletaryanın
Devrimci Rolü ve Yabancılaşma
Lenin,
Marx'ın bu eserde proletaryanın devrimci rolüne ilişkin görüşlerini neredeyse
tam olarak oluşturduğunu vurgular.
• Karşıtların
Birliği: Marx'a göre proletarya ve zenginlik karşıtlardır ve bir
bütünlük oluştururlar. Her ikisi de özel mülkiyet dünyasının ürünüdür. Özel
mülkiyet olumlu yanı, proletarya ise olumsuz, "kendi kendini yok
eden" yanı temsil eder.
• Yabancılaşma: "Mülkiyet
sahibi sınıfla proleter sınıf, aynı insan yabancılaşmasını temsil ederler. Ama
birincisi, kendini kendi yerinde duymaktadır bu yabancılaşmanın içinde...
İkincisi ise, kendini yok edilmiş duyar bu yabancılaşmada; bu yabancılaşmada,
kendi güçsüzlüğünü ve insan dışı bir varoluşun gerçekliğini görür."
• Tarihsel
Misyon: Proletaryanın tarihsel görevi, teorik bir kurgu değil, kendi
varoluş koşullarının ve burjuva toplumunun örgütlenmesinin bir sonucudur.
Proletarya, zaferini ancak "kendi kendini ve kendi kendisiyle birlikte
kendi karşıtını da yok ederek" kazanabilir.
Proudhon
Eleştirisi ve Marx'ın Gelişen Düşüncesi
Lenin'in
notları, Marx'ın Proudhon'a yönelik başlangıçtaki övgü dolu tavrını ve
sonrasındaki eleştirilerini gözler önüne serer.
• Proudhon'un
Katkısı: Marx, Proudhon'un ekonomik ilişkilerin "insani
görüntüsü"nü ciddiye alıp bu ilişkilerin "insan dışı
gerçekliği"ne karşı koyarak önemli bir adım attığını belirtir.
• Proudhon'un
Sınırlılığı: Ancak Marx, Proudhon'un eleştirisinin "daha henüz
ekonomi politiğin ön varsayımlarının mahpusu olmakta devam ettiğini" de
vurgular. Proudhon, ekonomik yabancılaşmayı, yine ekonomik yabancılaşmanın
çerçevesi içinde ortadan kaldırmaya çalışır.
• Sosyal
İlişkiler Fikri: Lenin, Marx'ın Proudhon eleştirisinden yola çıkarak
"sosyal üretim ilişkileri" fikrine nasıl ulaştığını gösteren şu
pasajı "son derece karakteristik" olarak niteler: "...insanın
nesnel varlığı olarak nesne, aynı zamanda, insanın öbür insan için varoluşudur,
insanın başkasına olan insani bağlantısıdır, insanın insana oranla sosyal
davranışıdır."
Fransız
Materyalizminin Tarihsel Önemi
Lenin,
Marx'ın Kutsal Aile’deki Fransız materyalizmi analizini, eserin en
değerli bölümlerinden biri olarak görür.
• İki
Eğilim: Marx, Fransız maddeciliğinde iki ana eğilim tespit eder:
1. Descartes'tan
Gelen (Mekanikçi Maddecilik): Bu eğilim, Fransız doğa bilimine temel
oluşturmuştur. La Mettrie ve Cabanis bu okulun önemli temsilcileridir.
2. Locke'tan
Gelen (Duyumculuk): Bu eğilim ise doğrudan doğruya sosyalizme ve
komünizme açılır. Condillac ve Helvetius bu geleneğin parçasıdır.
• Sosyalizmin
Kaynağı: Lenin'in özetine göre Marx, sosyalizmin materyalizmin
öncüllerinden türetilmesinin kolaylığını vurgular. Fourier'nin doğrudan Fransız
materyalistlerinden hareket ettiğini, Owen'ın ise Bentham'ın (Helvetius'un
ahlakı üzerine kurulu) sisteminden yola çıkarak İngiliz komünizmini kurduğunu
belirtir.
Çağdaş
Felsefi Akımlara ve Düşünürlere Yönelik Eleştiriler
Lenin'in
defterleri, sadece klasik filozofları değil, aynı zamanda kendi dönemindeki
düşünürleri ve felsefi akımları da eleştirel bir süzgeçten geçirdiğini
gösterir.
Plehanov'un
Sınıfsal Körlüğü
Lenin,
Plehanov'un Çernişevski üzerine yazdığı kitabı, Rus sosyal düşüncesinin
ilerici-maddeci geleneklerini değerlendirmesi açısından önemli bulur. Ancak
Plehanov'un ciddi bir kusuruna işaret eder:
• Liberal
ve Demokrat Farkı: "İdealist ve maddeci tarih görüşleri
arasındaki teorik farktan dolayı Plehanov da, liberal ile demokrat arasındaki
pratik ve siyasal farkı, sınıf farkını görememiştir." Lenin'e
göre bu, Plehanov'un Çernişevski'nin etkinliğindeki sınıf muhtevasını
anlayamamasına yol açmıştır.
Şulyatikov'un
Vulgarizasyonu
Lenin,
V. Şulyatikov'un Batı Avrupa Felsefesinde Kapitalizmin Justifikasyonu adlı
eserine ilişkin notlarında, yazarın felsefe tarihini kaba bir ekonomik
indirgemeciliğe tabi tutmasını sert bir dille eleştirir. Şulyatikov'a göre
felsefi sistemler, manüfaktürdeki örgütleyici ve örgütlenen rollerinin doğrudan
bir yansımasıdır.
• Örnekler:
◦ Descartes: "Dünya,
bir manüfaktür işletmesi gibi örgütlenmiştir."
◦ Spinoza: "Zaferden
zafere koşan, her şeyi yutan, her şeyi merkezileştiren sermayenin övgüsüne
adanmış bir türküdür."
• Lenin'in
Eleştirisi: Lenin bu yaklaşımı "saçma", "yanlış",
"vulgarizasyon" ve "Loria'vari bir açıklama" olarak
nitelendirir. Şulyatikov'un burjuvazinin feodalizme ve kiliseye karşı
mücadelesini tamamen göz ardı ettiğini ve tüm felsefi akımları (idealizm,
materyalizm, şüphecilik) aynı mekanik formüle indirgediğini belirtir.
Rey'in
Utangaç Materyalizmi ve Kafa Karışıklığı
Lenin,
Abel Rey'in Modern Felsefe adlı eserini incelerken, yazarın
idealizme ve pragmatizme karşı materyalist eğilimler göstermesine rağmen,
tutarsız ve "utangaç" bir pozisyonda kaldığını tespit eder.
• Bilimin
Nesnelliği: Rey, bilimin ulaştığı sonuçların nesnelliğinin, sayı, uzam
gibi kavramların "şeylerin özelikleri olarak, yani gerçek bağlantılar
olarak" görülmesi için bir kanıt olduğunu belirtir.
• Hakikat
ve Başarı: Rey, pragmatizmin "başarı kazandıkları için mi
hakikidirler; yoksa hakiki oldukları için mi başarı kazanmaktadırlar"
sorusunu yanlış yönde çözdüğünü, ancak "hakikat-kopya teorisi"nin de
"kabaca yüzeysel" olduğunu söyler.
• Maddecilikten
Kaçış: Lenin, Rey'in "dış dünyanın gerçekliğini tartışmak...
modası geçen ve verimsizleşen bir oyun olarak görünüyor" şeklindeki
ifadelerini ve materyalizmi "kör tesadüf" ve "beyin
salgısı" gibi kaba formüllere indirgemesini, felsefi sorunlardan bir kaçış
olarak değerlendirir.
Plenge'nin
Marksizm Karşıtı Bayağılığı
Dr.
Johann Plenge'nin Marx ve Hegel adlı kitabını ele alırken
Lenin, burjuva akademisinin Marksizmin teorik temellerini nasıl basitleştirip
tahrif ettiğine dair çarpıcı bir örnek sunar.
• Marx'ı
Anlayamama: Plenge, Marx'ı "saf ideoloji" ile suçlar ve
"gerçek proleteri" sınıfın temsilcisi olarak anladığını iddia eder.
Marx'ın tarihsel materyalizminin "derin temelinde idealist bir toplum
görüşü olan... bir teoriden başka bir şey olmadığını" ileri sürer.
• Bayağı
İthamlar: Lenin, Plenge'nin "Marx - bizim büyük
felsefemizden ödünç aldığı giysiyi kendi erekleri için yeni baştan biçmiş olan
XIX. yüzyıl Yahudi devrimcisi" gibi ifadelerini "tam bir
alçaklık" ve "bayağının da bayağısı" olarak nitelendirir ve
kitabın bilimsel değerinin sıfır olduğunu belirtir.