Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
Seçimler ve sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seçimler ve sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2026 Pazar

Solun Düzen İçi Restorasyona Yedeklenmesi Üzerine

Mahmut Boyuneğmez

Temel Tez: Sosyalistlerin düzen içi muhalefetle yan yana mücadele yürütmesi ile bu muhalefetin siyasal başarısını kendi stratejik önceliği hâline getirmesi aynı şey değildir. İlki, mevcut somut koşullarda gerekli bir taktik mücadele biçimidir; ikincisi ise sosyalist siyasal bağımsızlığın aşınması ve düzen içi restorasyona yedeklenme riskini taşır.

Giriş

Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği derin ekonomik kriz, rejimin kurumsal çürümesi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfke, Türkiye solunu bir kez daha tarihsel ve siyasal bir eşikle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu eşikte ortaya çıkan tartışma yalnızca belirli bir kişinin ya da belirli bir örgütün tutumuyla açıklanabilecek bir mesele değildir. Gözlenen eğilim, farklı siyasal geleneklerden gelen unsurları bir araya getiren daha genel bir siyasal yönelimin ifadesidir.

Bu yönelimin ortak paydası, sosyalist hareketin kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine, mevcut düzen içi muhalefetin taşıdığı toplumsal ağırlığı “somut koşulların zorunluluğu” olarak kabul etmesi ve kendi siyasal geleceğini ana muhalefetin başarısına bağlamasıdır.

Burada tartışılması gereken, tek tek kişilerin niyetleri değil, belirli bir siyasal yönelimin mantığıdır. Farklı örgüt ve çevrelerde farklı gerekçelerle ortaya çıkan yönelimin ortak noktası, sosyalist hareketin bağımsız siyasal kapasitesini büyütmek yerine, düzen içi muhalefetin mevcut toplumsal ağırlığını kendi siyasal stratejisinin belirleyici unsuru hâline getirmesidir.

Burada yaptığımız, farklı örgütlerin birbirinden farklı somut taktiklerini tek bir kalıba koymak değildir; bu taktiklerin hangi noktada ortak bir siyasal mantığa bağlandığını göstermektir. Dolayısıyla eleştirimizin hedefi, düzen içi muhalefetle herhangi bir temasın kurulması değil; bu temasın sosyalist siyasetin bağımsız hedeflerini belirleyen bir öncelik ilişkisine dönüşmesidir.

Tartışmanın ekseni, “muhalefetle yan yana gelmek gerekir mi?” sorusundan ziyade, sosyalistlerin bu ilişkiler içinde kendi siyasal özne konumunu koruyup koruyamadığı sorusudur.

Bahsettiğimiz eğilim, “somut koşullar”, “gerçekçilik”, “esneklik”, “mevzi siyaseti”, “güç dengeleri” ve “faşizme karşı geniş cephe” gibi kavramları tahrif ederek, sosyalist siyasetin bağımsız hattının mevcut burjuva muhalefetinin arkasında geçici veya kalıcı biçimde konumlandırılmasını savunmaktadır.

“Düzen içi restorasyon” ile kastettiğimiz, mevcut rejimin bütün kurumlarının ve uygulamalarının aynen korunması değildir. Kastettiğimiz, siyasal iktidarın değişmesiyle birlikte devletin, sermaye egemenliğinin ve kapitalist üretim ilişkilerinin temel çerçevesi korunurken, rejimin sınıfsal ve kurumsal düzeyde yeniden tahkim edilmesidir.

Yeni Parti (YP)’nin ve düzen içi muhalefetin restorasyon projesi soyut bir "demokratikleşme" isteğine değil, Türkiye kapitalizminin nesnel ihtiyaçlarına dayanmaktadır. Rejimin mevcut kuralları hiçe sayan, kurumsal çürümeyi derinleştiren ve öngörülemez yönetim tarzı, sermaye birikim rejimini ve uluslararası sermaye akışlarını sürdürülemez hale getirmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve özellikle uluslararası sermaye akışlarının sağlıklı işleyebilmesi için en temel gereksinimlerden ikisi hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal rasyonelliktir. Sermaye, doğası gereği uzun vadeli yatırımlar ve finansal planlamalar yaparken mülkiyet hakkının korunduğu, kararların şahsi keyfiliğe değil belirli kurallara ve kurumlara dayandığı bir zemine ihtiyaç duyar. İktidarın kurumsal yapıyı (Merkez Bankası, TÜİK, yargı mekanizmaları vb.) bypass eden, kur kurallarını gece yarısı kararnameleriyle değiştiren ve mülkiyet haklarını siyasi sadakate göre esneten kuralsız ve keyfi yönetim tarzı, sermayenin bu rasyonellik arayışına çarpmaktadır. Sıcak para veya doğrudan yabancı yatırım; hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve öngörülebilir bir makroekonomik çerçeve vaat etmeyen bir rejime sürdürülebilir bir kaynak aktarımı yapmaz. Bu durum da cari açık ve borç yükü altındaki Türkiye kapitalizminin yapısal bir krizden çıkışını engeller.

Bu açıdan YP veya sosyal-liberal muhalefetin "rasyonel zemine dönüş", "liyakat", "bağımsız kurumlar" ve "hukuk devleti" vaatleri, yalnızca ideolojik bir söylem değil, sermayenin birikim krizini aşmak için talep ettiği nesnel bir reform paketidir. Bu anlamda restorasyon; sermaye için kurala dayalı ve öngörülebilir bir hukuk düzenini yeniden tesis etmeyi, devlet mekanizmasını rasyonelleştirmeyi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfkeyi "normalleşme" vaadiyle soğurarak kapitalist egemenliğin meşruiyetini yeniden üretmeyi hedeflemektedir.

TÜSİAD eksenli geleneksel sermaye için mevcut kuralsızlaşma tam anlamıyla sürdürülemez niteliktedir. Uluslararası pazarlarla entegre olan bu yapı, Batı finans kapitaliyle eklemlenmek için restorasyonu bir zorunluluk olarak görmektedir. Mevcut rejimin kuralsızlığı, devlet ihaleleri ve denetimsiz rant transferi üzerinden büyüyen sermaye kesimleri için ise tam aksine, bu öngörülemezlik ve şahsi yönetim temel bir birikim modelidir. Dolayısıyla restorasyon projesi; aslında sermayenin geleneksel, egemen kanadının ve uluslararası finans-kapitalin çıkarlarını, rejimin yarattığı ihale ve rant burjuvazisinin yol açtığı tahribata karşı koruma hamlesidir.

Özetle restorasyon, rejimin hiçbir şey değiştirmeden sürmesi değil; neo-liberal sermaye düzeninin oluşturduğu tahribatı gidermek ve otoriter devlet mekanizmasının yıpranan meşruiyetini tamir etmek üzere yeniden kurulmasıdır. Muhalefet, halkın haklarını savunduğu için değil; sermaye düzeninin kurumsal ve iktisadi sürdürülebilirliği tehlikeye girdiği için rejimi restore etmeye soyunmaktadır.

I. Taktik Birlik ile Siyasal Yedeklenme Arasındaki Sınır: 5 Bağımsızlık Ölçütü

Sosyalistlerin başka siyasal güçlerle kurduğu ilişkinin bir "taktik birlik" mi yoksa "siyasal yedeklenme" mi olduğunu belirlemek için soyut ajitasyonlar yerine somut bir bağımsızlık testi uygulanmalıdır. İlişkinin niteliği şu 5 temel ölçüt üzerinden değerlendirilmelidir:

  1. Örgütsel Kapasite: Ortak mücadele sosyalistlerin kendi örgütlenmesini, kadrolarını ve öz gücünü büyütüyor mu? Yoksa örgütsel kaynaklar başka bir partinin başarısına mı aktarılıyor?
  2. Sınıfsal Taleplerin Bağımsızlığı: Sosyalistler kendi programlarını ve sınıfsal taleplerini müttefiklerinin karşısında da bağımsız biçimde ileri sürebiliyor mu? Yoksa ittifakı zedelememek adına bu talepler geri mi çekiliyor?
  3. Eleştiri ve Teşhir Sınırı: Sosyalistler, yan yana geldikleri düzen içi aktörün sınıfsal sınırlarını, ekonomik programını ve yanlışlarını kitlelere açıkça teşhir edebiliyor mu?
  4. Mücadele Sonrası Bilanço: Ortak mücadele veya taktik süreç sona erdiğinde geriye daha güçlü ve kitlesel bir sosyalist özne mi kalıyor, yoksa düzen içi aktörün seçmen tabanı mı genişlemiş oluyor?
  5. Gündem ve Gelecek İradesi: Siyasal gündemi ve öncelikleri kim belirliyor? Sosyalistlerin geleceği kendi örgütlenmesine ve sınıf mücadelesine mi, yoksa müttefik burjuva aktörün seçim takvimine ve başarısına mı bağlanıyor?

Bu ölçütlerin hiçbiri tek başına mekanik bir karar kuralı değildir. Belirleyici olan, ilişkinin bütününde sosyalistlerin kendi programını, örgütsel kapasitesini, siyasal gündemini ve sınıfsal bağımsızlığını koruyup koruyamadığıdır.

II. Rejim Tahlili ve Faşizm Kavramsallaştırmasının Siyasal Sonuçları

[Kavramsal Tahrifat]

"Türkiye'de Faşizm Var"

│

▼

"Faşizmi geriletmek birincil siyasal görevdir"

│

▼

"En geniş demokratik muhalefet odağının güçlendirilmesi zorunludur"

│

▼

[Stratejik Yanılsama]

"Ehven-i Şer Olarak (seçimlerde veya genel olarak) YP/CHP Desteklenmeli"

│

▼

Sosyalist siyasetin siyasal enerjisinin düzen içi muhalefete bağlanması

│

▼

[Pratik Sonuç]

Sosyalist Bağımsız Sınıf Hattının Tasfiyesi / Aşınması

Buradaki temel yanlış, Merdan Yanardağ, Korkut Boratav, Yaşar Ayaşlı gibi yazarların da katkısıyla şekillenen ve Marksizm’le bağdaşmayan kavramsal çerçevenin "doğru" sayılmasıdır. Türkiye’deki otoriter baskı rejimini doğrudan "faşizm" olarak kategorize eden bu yaklaşım, solun önüne tek yol olarak düzen içi restorasyon güçlerine ("Yeni Parti" ve sosyal-liberal aktörlere) yedeklenmeyi koymaktadır.

Bu üç ismin (M. Yanardağ, K. Boratav, Y. Ayaşlı) siyasal gelenekleri, üslupları, önerdikleri araçlar ve hedefledikleri mücadele biçimleri arasında elbette önemli nüanslar bulunmaktadır. Boratav meseleye daha çok iktisadi/akademik ve devlet biçimi tahlili üzerinden yaklaşırken; Yanardağ doğrudan ana akım CHP siyasetini ve seçim odaklı toplumsal muhalefet blokunu merkeze almakta; Ayaşlı ise daha radikal bir anti-faşist cephe ve sokak/direniş dili kullanmaktadır.

Ancak bu biçimsel ve üslupsal farklılıklara rağmen, eleştirimizin odak noktası her üç yaklaşımın birleştiği ortak siyasal mantıktır: Türkiye’deki otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştirerek, sosyalist hareketin bağımsız sınıfsal/siyasal hattını inşa etme görevini “faşizme karşı geniş cephe” söylemi adına ikincilleştirmek. Niyet ve üslup ne olursa olsun, rejimin bu şekilde adlandırılması pratikte solun siyasal enerjisini en büyük düzen içi muhalefet odağının (CHP/YP) arkasında konumlandırmayı ve “ehven-i şer” mantığıyla restorasyon siyasetine yedeklenmeyi teorik olarak meşrulaştırmaktadır.

Türkiye'deki mevcut otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştiren bu kavramsal yaklaşım, rejimin niteliğine ilişkin tartışmayı ikinci plana iterek siyasal sonucu baştan belirlemektedir: Eğer içinde bulunduğumuz dönem bir “faşizm” dönemi olarak kavranıyorsa, buradan doğal olarak bütün demokratik ve burjuva muhalefet unsurlarının öncelikli görevinin mevcut iktidarı geriletmek olduğu ve sosyalistlerin de bu mücadelede en büyük muhalefet odağının arkasında konumlanması gerektiği sonucu çıkarılmaktadır.

Ancak burada “faşizm” kavramı ile “burjuva muhalefetinin desteklenmesi” arasında zorunlu ve kendiliğinden bir mantıksal bağ bulunduğunu varsaymak hatalıdır. Faşizm tahlilini savunan her sosyalistin aynı seçim taktiğini veya aynı ittifak politikasını savunduğu söylenemez. Dolayısıyla eleştirimizin asıl hedefi, faşizm kavramının kullanılmasının kendisinden ziyade, bu kavramdan hareketle sosyalist bağımsızlığın ikincilleştirilmesini siyasal bir zorunluluk hâline getirerek burjuva muhalefetine yedeklenmeyi meşrulaştıran stratejik sonuçtur.

Türkiye'de kurumsal ve iktisadi anlamda bir faşizm rejimi yoktur; faşizm kavramsallaştırması üzerinden kitlelere "ehven-i şer" (kötünün iyisi) dayatılmakta ve sosyalistler sosyal-liberalizmin kuyruğuna takılmaktadır.

Buradaki “faşizm” ölçütü, faşizmi yalnızca belirli tarihsel örneklerin (İtalya veya Almanya) biçimsel özelliklerinin tekrarı olarak tanımlamak anlamına gelmemelidir. Tartışılması gereken, faşizmin hangi sınıfsal kriz koşullarında ortaya çıktığı, sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl yeniden düzenlendiği, kitle seferberliğinin hangi siyasal biçimleri aldığı, mevcut parlamenter ve anayasal kurumların nasıl dönüştürüldüğü ve devlet biçiminin hangi niteliksel eşiği geçtiğidir.

Mesele, rejimin baskıcı, otoriter veya faşizan uygulamalarını inkâr etmek değildir. Mesele, bu uygulamaların bütününü açıklamak için “faşizm” kavramının kullanılmasının doğru olup olmadığıdır. Marksist bir rejim tahlili, öncelikle devlet biçimini, sınıfsal güç ilişkilerini, sermaye birikim rejimini, devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi ve toplumsal sınıfların siyasal konumlarını somut olarak incelemeyi gerektirir. Rejimin otoriterleşmesini doğrudan “faşizm” olarak adlandırmak, bu somut çözümlemenin yerini alamaz.

Türkiye’deki siyasal iktidar, otoriterleşmiş, dinsel-gerici unsurlarla tahkim edilmiş, sermaye sınıfının egemenliğini sürdüren ve faşizan yönetim tekniklerini yoğun biçimde kullanan bir kapitalist devlet biçimi içinde hareket etmektedir. Otoriterleşme ile faşizm, faşizan yönetim teknikleri ile faşist devlet biçimi birbirine karıştırılmamalıdır. Bir kapitalist devletin otoriterleşmesi, hakların sistematik biçimde daraltılması, yürütme gücünün yoğunlaşması ve faşizan yöntemlerin yaygınlaşması, tek başına o devletin faşist devlet biçimine dönüşmüş olduğunu kanıtlamaz.

Bununla birlikte, “rejim faşizm değildir” önermesinin kendisi de siyasal olarak eksik bırakılmamalıdır. Bir rejimin faşizm olarak tanımlanmaması, onun baskıcı niteliğini, hakların tasfiyesini veya emekçi sınıflar açısından yarattığı ağır sonuçları küçültmez. Aynı şekilde, rejimin faşizm olarak tanımlanması da sosyalistlerin burjuva muhalefetin siyasal programına tâbi olmasını zorunlu kılmaz. Dolayısıyla burada savunulması gereken ilke, rejimin adlandırılması ile sosyalistlerin siyasal bağımsızlığının birbirine bağımlı hâle getirilmemesidir.

Otoriterleşme, erkler ayrılığının yitirilişi, baskının dozunda artış ve denetim mekanizmalarının çeşitlenmesi gibi olguları doğrudan "faşizm" olarak kategorize etmek teorik bir tahrifattır. Faşizm illüzyonu yaratıldığında, sosyalistlerin önüne zorunlu olarak "Faşizme karşı her ne pahasına olursa olsun burjuva muhalefetini (YP/CHP) desteklemek" seçeneği konulmakta ve bu da "ehven-i şer" siyasetini meşrulaştırmaktadır.

Leninist bir ilke olan “somut durumun somut tahlili”, rejimin adını yanlış koyup burjuva muhalefetinin arkasına dizilmek değildir. Somut tahlil şu soruları sormayı gerektirir:

  • Türkiye'deki rejim, iddia edildiği gibi bir faşizm midir, yoksa otoriter, neo-liberal, faşizan özellikler taşıyan bir kapitalist devlet yapısı mıdır?
  • Burjuva muhalefeti siyasal iktidara geldiğinde sermaye birikim rejiminin hangi unsurlarını değiştirmeyi, hangilerini korumayı hedeflemektedir? Emek-sermaye ilişkilerinde hangi dönüşümü önermektedir? Özelleştirme, ücret politikası, sendikal haklar, çalışma rejimi, kamu maliyesi, dış sermaye ve emperyalist ilişkiler konusunda nasıl bir program savunmaktadır?
  • Burjuva muhalefetiyle kurulan siyasal ilişki sosyalistlerin kapasitesini mi büyütüyor, yoksa onları burjuva siyasetinin seçmeni hâline mi getiriyor?
  • Yanardağ ve Boratav gibi analistlerin ürettiği "faşizm" söylemi, solun bağımsız bir Odak/Güç Birliği kurmasının önünü mü açıyor, yoksa kapatıyor mu?

Sosyalistlerin ittifak kurduğu veya yan yana geldiği düzen içi aktörlerin hangi sınıfsal çıkarları temsil ettiği, hangi sermaye kesimleriyle ilişki içinde olduğu ve iktidara geldiklerinde hangi ekonomik ve toplumsal programı uygulayacağı sorgulanmalıdır. “Demokratikleşme” söylemi, bu sınıfsal içeriğin üzerini örten bir siyasal etikete dönüştürülmemelidir.

III. Esneklik mi, Sosyal-Liberalizmin Kuyruğuna Takılmak mı?

Türkiye solunda son dönemde “esneklik” kavramının giderek daha fazla tahrif edilerek kullanıldığı görülmektedir. Buna göre sosyalistlerin kendi güçlerinin sınırlılığını kabul etmeleri, mevcut güç dengelerini hesaba katmaları ve toplumdaki en büyük burjuva muhalefet odağıyla birlikte hareket etmeleri gerektiği vaaz edilmektedir.

  1. Gerçekliğin Kabulü: Sosyalist hareket kendi gücünü olduğundan büyük göremez. Türkiye’de işçi sınıfının siyasal örgütlülüğünün zayıflığı, sosyalist hareketin kitlelerle bağındaki sorunlar ve mevcut güç dengeleri göz ardı edilemez.
  2. Hatalı Çıkarım (Kuyrukçuluk): Buradan çıkarılması gereken sonuç, sosyalist hareketin büyük bir burjuva muhalefet odağının arkasında konumlanması ve sosyal-liberalizme yedeklenmesi değildir. Aslında güçsüzlük, bağımsız siyasetten vazgeçmenin değil, sosyalistlerin kendi aralarında nasıl bir güç birliği kuracağı sorusunun başlangıç noktası olmalıdır.
  3. Taktik ve Strateji İlişkisi: Taktik esneklik, stratejik bağımsızlığın alternatifi değildir. Tam tersine bu esneklik, ancak bağımsız ve özgün bir sınıf stratejisinin içerisinde anlam kazanır. Taktik esnekliğin sınırı, yalnızca ortak eylemin konusu tarafından değil, tarafların siyasal özne olarak birbirleriyle kurduğu ilişki tarafından da belirlenir. Sosyalistlerin başka güçlerle ortak eyleme girmesi, kendi programını propaganda etmesi, kendi örgütsel kararlarını bağımsız biçimde alması ve ortak mücadelede kendi sınıfsal taleplerini görünür kılması hâlinde taktik bir birlik niteliğini koruyabilir. Buna karşılık ortaklığın sürekliliği sosyalistlerin kendi siyasal önceliklerini geri çekmesini ve başka bir aktörün siyasal başarısını kendi başarısının ön koşulu olarak görmesini gerektiriyorsa, burada artık taktik esneklikten değil siyasal bağımlılıktan söz etmek gerekir.

Bir işçi direnişinde veya hak mücadelesinde YP’lilerle, CHP'lilerle, sosyal demokratlarla, sendikalarla veya farklı toplumsal kesimlerle pratik düzeyde yan yana durmak bir "kuyrukçuluk" değildir; eylemsel bir gerekliliktir. Ancak buradan “o hâlde sosyalistler uzun vadede bu siyasal merkezin etrafında birleşmelidir” sonucuna geçildiğinde artık ilkeli siyaset terk edilmiş olur. Burada esneklik, bağımsız siyasetin aracı olmaktan çıkar ve sosyal-liberal düzen içi siyasete tâbi olmaya dönüşür.

IV. “İdeolojik Olarak Ayrıyız Ama...” Paradoksu ve Erteleme Siyaseti

Bugün solda sıkça karşılaşılan ve Marksist analizden uzak olan yaklaşım kabaca şöyledir: “Biz elbette sosyalistiz. YP/CHP sosyalist değildir. Özgür Özel bizim programımızı temsil etmiyor. Ancak ülkede faşizm var, dolayısıyla AKP’nin gitmesi için 'ehven-i şer' olarak onunla hareket etmek zorundayız.”

Bu yaklaşım, geçici bir eylem birliğini aşarak kademeli bir teslimiyet mekanizmasına dönüşmektedir:

[Belirli bir ortak talepte eylemsel düzeyde yan yana gelelim]

│

▼

[Seçimde ehven-i şer olarak onu destekleyelim]

│

▼

[Onun güçlenmesi rejimin gerilemesi açısından ana şarttır]

│

▼

[Solun temel görevi onun siyasal iktidar yürüyüşüne kenetlenmektir]

Böylece başlangıçtaki pratik gerekçe, giderek stratejik bir bağımlılık ilişkisine ve ideolojik teslimiyete dönüşmektedir.

Bağımsızlık yalnızca “Biz sosyalistiz” demekle korunmaz. Bağımsızlık, kendi programına, kendi örgütlülüğüne, kendi propaganda ve faaliyet hattına, kendi sınıfsal taleplerine sahip olmakla korunur. Eğer bütün siyasal enerjimiz bir düzen aktörünün siyasal iktidara gelmesine bağlanıyor ve kendi bağımsız odaklaşmamızı sürekli “sonra”ya erteliyorsak, ideolojik olarak ondan farklı olduğumuzu söylememizin pratikte hiçbir değeri kalmaz.

Bir hareketin bağımsızlığını belirleyen şey yalnızca kendisini hangi sıfatla tanımladığı değildir; siyasal enerjisinin nereye aktığıdır. “Sonra”ya erteleme yalnızca seçim dönemlerine özgü değildir; zamanla örgütsel ve ideolojik bağımlılık da yaratır. Bir hareket sürekli olarak “bugün asıl mesele bu değil”, “şimdi iktidarı geriletmek gerekiyor”, “önce demokratik normalleşme” diyerek kendi sınıfsal taleplerini geri plana atarsa, bir süre sonra kendi siyasal gündemini üretme kapasitesini de kaybeder. Kendi gündemini üretemeyen hareket ise kaçınılmaz olarak başka bir siyasal merkezin gündemini takip etmeye başlar.

V. Maden İşçileri Örneği: Pratik Yan Yana Geliş ile Siyasal İttifak Farkı

Grevlerde ve saha mücadelelerinde farklı siyasal yapıların işçilerin yanında bulunması örneği doğru okunmalıdır:

  • Somut Taleplerde Birlik ve "Merkez" Kavramı: Maden işçilerinin hakkını savunmak için sosyalist yapıların (TKP, TİP, EMEP, SOL Parti) yanında YP veya CHP temsilcilerinin de durması eylemsel bir durumdur. Pratikte bu aktörlerle yan yana gelmek, onlara biat etmek ya da onların kuyruğuna takılmak anlamına gelmez. Yan yana gelişin sınıfsal niteliğini belirleyen, eylemin siyasal merkezinin nerede olduğudur. Merkezde işçilerin talebi, örgütlenmesi ve mücadelesi varsa, farklı siyasal aktörlerin aynı mücadelede bulunması bağımsız sınıf siyasetini ortadan kaldırmaz. Merkezde bir burjuva partinin seçim başarısı varsa, ilişki artık taktik mücadele birliğinden siyasal yedeklenmeye doğru kaymaktadır.
  • Kapasite Kimin Hanesine Yazılıyor: Ortak eylemin sınıfsal niteliği yalnızca katılımcıların kimliklerinden hareketle belirlenemez. Mesele yalnızca “kim kiminle yan yana geldi?” sorusundan ibaret değildir; “yan yana gelişin siyasal yönünü kim belirliyor ve ortaya çıkan siyasal kapasite kimin hanesine yazılıyor?” soruları da sorulmalıdır.
  • Stratejik Yanılsama: Somut mücadele gündemlerinde yan yana gelişlerden, sosyalistlerin stratejik olarak sosyal-liberal bir burjuva partisiyle uzun soluklu bir siyasal ittifak kurması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Bir işçinin hakkını savunmak için sahada yan yana gelmek ile kapitalist düzenin geleceği ve restorasyonu hakkında aynı siyasal perspektife sahip olmak tamamen farklı kulvarlardır. Dolayısıyla “Maden işçileri örneğinde yan yana durduk ve sonuç aldık; o halde sol, YP ve Özgür Özel etrafında uzun vadeli bir ittifak kurmalıdır” çıkarımı mantıksal ve sınıfsal olarak çökmektedir.

VI. “AKP Gitsin, Sonrasına Sonra Bakarız” Siyasetinin Çıkmazı

Türkiye solunun tarihsel olarak en sık düştüğü tuzak erteleme siyasetidir: “Önce mevcut iktidardan kurtulalım, faşizmi geriletelim, sonra kendi siyasetimizi yaparız.”

Bu yaklaşımda o “sonra” hiçbir zaman gelmemektedir:

Önce seçim kazanılmalıdır --> Sonra rejim değişmelidir --> Sonra sosyal-liberal restorasyon sağlanmalıdır --> Sonra normalleşme olmalıdır --> Sonra sosyalistler kendi programını anlatabilir.

Böylece sosyalist siyasetin yeniden üretimi sürekli geleceğe ertelenmektedir. Oysa siyasal gücü büyütme görevi hükümet değişimi sonrasına bırakılamaz; bugün fabrikada, mahallede, üniversitede, sendikada ve sokakta inşa edilmelidir.

Çünkü siyasal güç kendiliğinden hükümet değişiminin ardından sosyalistlere devredilmez. Tersine, hükümet değişimini gerçekleştiren toplumsal ve siyasal güçler, değişimin sonrasında da kendi örgütlülükleri ve siyasal ağırlıkları ölçüsünde belirleyici olurlar. Eğer sosyalistler değişim sürecinin öznesi değil, yalnızca başka bir düzen partisinin seçmen desteği ise, değişim sonrasında da etkili bir aktör olmaları beklenemez. Bütün siyasal enerjisini burjuva muhalefetinin yürütme gücüne gelme mücadelesine aktaran bir sol, olası bir hükümet değişikliğinden sonra daha da güçsüzleşecek ve marjinalleşecektir.

VII. Gerçek Cephe Siyaseti ile Sosyal-Liberal Yedeklenme Arasındaki Fark

Rejimin baskılarına, toplumsal ilişkileri dinselleştirmesine ve bir yağma düzeni oluşturulmasına karşı bir mücadele hattı elbette gereklidir. Ancak Yanardağ/Boratav çizgisindeki gibi yanlış bir faşizm tahlilinden yola çıkarak kurulan cephe anlayışı ile Marksist cephe anlayışı taban tabana zıttır.

Bu nedenle “cephe” kavramının kendisi yeterli değildir; hangi sınıfların, hangi siyasal hedefle, hangi program etrafında ve hangi siyasal önderlik ilişkisi içinde birleştiği sorulmalıdır. Bir cephe içinde sosyalistlerin bağımsız örgütsel ve ideolojik varlığını koruması mümkündür. Ancak cephenin siyasal hedefleri sosyalistlerin kendi hedeflerinin yerine geçtiğinde, cephe siyaseti ile siyasal yedeklenme arasındaki sınır ortadan kalkar.

Kavram

Niteliği

Amacı

Sosyalist Güç Birliği

Sosyalist ve devrimci yapıların kendi bağımsız programları temelinde kurduğu ilkesel birlik.

Sınıfın bağımsız siyasal seçeneğini yaratmak veya bağımsız sınıf siyasetinin siyasal ağırlığını artırmak.

Taktik Mücadele Birliği

Belirli bir hak veya sınıfsal talep etrafında, bir saldırı karşısında, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle ortak mücadele.

Somut kazanım elde etmek, saldırıyı püskürtmek.

Düzen İçi Sosyal-Liberal Yedeklenme (Kuyrukçuluk)

"Faşizm var" söylemiyle bağımsız programın geri çekilip YP/CHP arkasında saf tutulması. Sosyalistlerin kendi siyasal hattını geri çekerek burjuva muhalefetinin siyasal başarısını temel hedef haline getirmesi.

Burjuva bir aktörün siyasal iktidar yürüyüşüne ve kapitalist restorasyona payanda olmak; düzen içi siyasal iktidar değişimini sosyalist siyasetin yerine geçirmek.

Sosyalist hareket kendi bağımsız hattını koruduğu sürece, pratik mücadele alanlarında YP ile de yan yana gelebilir. Fakat sosyalistler kendi bağımsız programlarını geri çekiyor, faaliyetlerini kısıtlıyor, "ehven-i şer" diyerek kitleleri burjuva muhalefetine yönlendiriyorsa, burada bir cepheden değil, açık bir ideolojik teslimiyetten ve kuyrukçuluktan söz etmek gerekir.

VIII. Solun Güçsüzlüğü ve Asıl Çözüm: Sol İçi Güç Birliği

Türkiye solunun bugün kitleleri peşinden sürükleyecek tekil bir merkez oluşturamadığı doğrudur. Ancak bu güçsüzlük, burjuva partilerinin arkasına geçmenin bir bahanesi yapılamaz.

  1. Sosyalist Odaklaşma: Güçsüzlüğün gerçek çözümü, sol ve sosyalist yapıların temel ilkeler çerçevesinde kendi aralarında güçlü, kalıcı ve kitlesel bir güç birliği / ittifak oluşturmasıdır. Sol, önce kendi evindeki bölünmüşlüğü aşmalı ve bağımsız bir odak haline gelmelidir.
  2. Kalıcı Mücadele Birliği: Temel soru “Hangi burjuva aktörünü veya sosyal-liberal figürü desteklemeliyiz?” olamaz. Temel soru “Sosyalist yapılar olarak kendi aramızda güçlü bir birliği nasıl kuracağız ve kitlelerin bağımsız seçeneği nasıl olacağız?” sorusudur. Buradaki güç birliği, seçim dönemlerinde yapılan geçici bir ittifak pazarlığı olarak anlaşılmamalıdır. İşçi sınıfının ekonomik mücadelelerini ve siyasal taleplerini aynı pratiklerde birleştiren; sendikal, çevre, mahalle, gençlik ve kadın mücadeleleriyle bağ kuran kalıcı bir sosyalist odaklaşmadan söz ediyoruz.
  3. Programatik Açıklık ve Müzakere: Böyle bir birliğin önündeki sorun yalnızca örgütsel parçalanmışlık değildir. Farklı sosyalist yapıların devlet, demokrasi, Kürt sorunu, laiklik, emperyalizm, sendikal mücadele, seçim siyaseti ve kapitalist ekonomi karşısındaki farklı yaklaşımlarının hangi ortak program üzerinde birleştirilebileceği de açıkça ortaya konmalıdır. Güç birliği çağrısı, mevcut farklılıkların üzerinin ortak bir “sol” etiketiyle örtülmesi değildir. Hangi konularda ortaklaşılabileceğinin ve hangi konularda farklılıkların korunacağının dürüstçe tanımlandığı bir siyasal açıklık gerektirir.
  4. Günlük Mücadele Zemini: Ortaklaşmanın asıl zemini, işçi sınıfının günlük mücadeleleri içinde yaratılmalıdır: Ücret ve çalışma koşulları, sendikal örgütlenme, işsizlik, barınma, eğitim, sağlık, doğanın yağmalanması ve gençliğin geleceksizleştirilmesi gibi somut sorunlar etrafında kalıcı örgütlenme kanalları yaratılmalıdır. Seçim siyaseti ise bu toplumsal ve sınıfsal örgütlenmenin üzerine oturmalıdır; onun yerine geçmemelidir.
  5. Bağımlılığın Meşrulaştırılması (Yanlış Yol): “Gücümüz zayıf, o halde YP gibi kitlesel burjuva odaklarının arkasında durmalı ve 'faşizme karşı' onları desteklemeliyiz” yaklaşımı, güçsüzlüğü kalıcı bağımlılığa dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.

Sonuç: Ne Sekter Yalnızlık Ne Düzen İçi Yedeklenme; Aslolan Bağımsız Sınıf Siyasetidir!

Bugün Türkiye soluna iki sahte seçenek sunulmaktadır: Ya sosyalist hareket kendi bağımsız siyasal hattını toplumsal mücadele içinde kuramayan sekter bir yalnızlığa çekilecek ya da kitlelere ulaşmak bahanesiyle YP ve sosyal-liberal figürlerin arkasına dizilecek.

Bu iki yol da yanlıştır. Çözüm: Sosyalistlerin kendi aralarında güç birliği kurarak bağımsız sınıf siyasetini yükseltmesidir.

Yağma düzenine, çürümüş rejime, rejimin baskılarına, yoksullaştırmaya ve hak gasplarına karşı sosyalist güçler kendi aralarında ve kitlesel düzeyde ortak mücadele vermelidir. Eylemsel ve pratik alanlarda (grevler, hak mücadeleleri, çevre hareketleri) YP dahil tüm muhalif unsurlarla yan yana durulabilir. Bu durum bir "kuyrukçuluk" değil, eylemin doğası gereğidir.

Ancak seçimlerde ve stratejik düzlemde sosyalistler kendi bağımsız hattını, ortak adaylarını ve sınıfsal programlarını kitlelere sunmalıdır.

Bu ilke, her seçimde mekanik bir kural olarak ayrı aday çıkarılması gerektiği anlamına gelmez. Belirli tarihsel koşullarda farklı bir adayın desteklenmesi, I. Bölümde sıralanan 5 bağımsızlık ölçütü korunduğu sürece, sınırları belirlenmiş meşru bir taktik tercih olabilir. Belirleyici olan, desteğin kendisi değil, sosyalistlerin kendi programını, propaganda faaliyetini ve uzun vadeli hedefini bu desteğe kurban edip etmediğidir.

Sorun AKP'nin gitmesini istemek değil; AKP gittiğinde “her şeyin çok güzel olacağını” sanmaktır. Oysa mevcut siyasi iktidar gittiğinde kapitalizm yerinde kalacaktır; hükümet değişirken sermaye egemenliği devam edecektir; sosyal-liberal restorasyon, rejimi tamir ederken toplumsal hiçbir temel sorun çözülmeyecektir. Dolayısıyla sosyalistlerin perspektifi yalnızca “Kim gidecek?” sorusuyla sınırlanamaz. Asıl soru şudur: “Kim gelecek ve bu değişimin toplumsal öznesi hangi sınıf olacak?”

Eğer değişimin aktörü düzen içi partiler olacaksa, emekçiler yalnızca bir hükümet değişikliğinin figüranı haline gelir. Oysa sosyalist siyasetin amacı, emekçileri bir burjuva partisinin seçmen kitlesi değil, kendi kaderini eline alan bağımsız siyasal özne yapmaktır.

Bir hükümet değişikliği, sermaye egemenliğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bir rejim restorasyonu, sınıfsal sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. Hukukun yeniden kısmen tesis edilmesi, emekçilerin iktidarı anlamına gelmez. Dolayısıyla sosyalistlerin görevi, kapitalist düzenin bir restorasyon projesine toplumsal meşruiyet üretmek değil; mevcut saldırılara karşı mücadele ederken aynı zamanda emekçilerin bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.

Gerçekçilik, kendi güçsüzlüğümüzü kabul edip başka bir gücün arkasına geçmek değildir. Gerçekçilik, mevcut güçsüzlüğümüzün nedenlerini kavramak ve bunu aşacak örgütsel, siyasal ve sınıfsal araçları yaratmaktır. Güç dengelerini kabul etmek ile bu dengelerin siyasal sonucunu peşinen kabullenmek aynı şey değildir. Birincisi somut durumun tahlilidir; ikincisi ise mevcut güç ilişkilerine teslimiyettir. Sosyalist siyasetin görevi, mevcut güç dengesini yalnızca veri olarak kabul etmek değil, onu değiştirecek siyasal ve örgütsel araçları yaratmaktır.

Esneklik, ilkelerden vazgeçmek değildir; ilkeleri koruyarak somut mücadelelerde en geniş güçlerle yan yana gelebilmektir. Strateji ise bugün güçlü görünen bir düzen aktörünün başarısına kendi geleceğimizi bağlamak değil, bugünün mücadelelerinden yarının bağımsız sınıf gücünü yaratabilmektir.

Bu nedenle sosyalistlerin önündeki gerçek tercih “AKP mi, CHP/YP mi?” değildir. Gerçek tercih, emekçilerin başka bir düzen partisinin seçmen kitlesi olarak mı kalacağı, yoksa kendi tarihsel ve siyasal hattını yaratıp güçlendireceğidir. Bağımsızlık, bütün diğer siyasal güçlerden yalıtılmak değil; onlarla ilişki kurarken kendi siyasal yönünü ve sınıfsal hedefini kaybetmemektir.

ANA TEZLER

  1. Rejimin baskılarına karşı birlikte mücadele etmek ile düzen içi muhalefetin siyasal projesine yedeklenmek aynı şey değildir.
  2. Taktik birlik ile stratejik ittifak, mücadele ortaklığı ile siyasal önderliğin kabulü birbirinden ayrılmalıdır.
  3. Sosyalistlerin güçsüzlüğü, başka bir burjuva merkezin arkasına geçmenin bahanesi değil, kendi bağımsız güç birliğini kurmanın gerekçesidir.
  4. Gerçek strateji, “önce faşizm gitsin, sonra sosyalizmi anlatırız” demek değil; bugünün sınıfsal mücadeleleri içinde, düzen içi aktörlerden bağımsız bir sosyalist siyasal odak ve güç birliği inşa etmektir.
  5. Ne sekter yalnızlık ne düzen içi kuyrukçuluk: Asıl ihtiyaç, mücadele içinde diğer aktörlerle yan yana gelebilen ama kendi siyasal hattını hiçbir burjuva merkeze teslim etmeyen bağımsız bir sosyalist güç birliğidir. Mesele, sosyalistlerin kimseyle yan yana gelip gelmeyeceği değil; yan yana geldiklerinde kimin siyasal ufkuna göre hareket edecekleridir.

20 Haziran 2023 Salı

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ders çıkarmak

Mahmut Boyuneğmez


S. Oğan adındaki politik figür CB’na aday olma cesaretini gösterip, kendi düşüncelerini topluma sunmayı başarmıştır. Türkiye sosyalist solu, bir S. Oğan olamamıştır. Türkiye’deki sosyalist partiler, düzen solunun temsilcisi Kılıçdaroğlu’nu destekleyip, kendi bağımsız CB adayını çıkarmaya cesaret edememiştir. “Ne olursa olsun da, yeter ki Erdoğan gitsin” denerek, ilkelerle siyaset pratiklerinde bulunma anlayışı bir kez daha çiğnenmiştir.

Tamam, toplumun yarısında Erdoğan’ın gitmesi yönünde bir özlem bulunmaktadır. Fakat yerini alması için desteklenen aday Kılıçdoroğlu’dur. Bir düzen siyasetçisi, hem de DEVA, Gelecek Partisi, Saadet Partisi gibi partilere bol keseden vekillik koltukları dağıtan, meclisin sağcı partiler tarafından istilasının önünü açan, ırkçı sığınmacı karşıtı görüşleri benimseyip, toplumun genelinde de alıcı bulması yönünde çalışan bir politik figür…

Türkiye solundan bazıları, “demokrat bir aday olursa”, 6’lı masanın adayını destekleyelim, 1. turda bu işi bitirelim demiştir. Hem de öyle bir gaza gelmişlerdir ki, % 60’la zaferimizi ilan edeceğiz yönünde bir algıya sahip olmuşlar ve topluma da bu algıyı yaymışlardır. Ne demek “demokrat bir aday”?.. Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması, sosyal demokrat olması, sosyalistlerin topluma bu adayı desteklediklerini bildirmeleri için yeterli sayılabilir miydi?.. Oysa CHP ve Kılıçdaroğlu, sosyal demokratik liberal perspektife sahiptir ve düzen içi muhalefetin önemli öznelerindendir. Düzen içi muhalefetin bir politik figürünün desteklenmesi ve bağımsız sosyalist bir adayın, CB seçiminde aday olarak çıkarılamamış olması, Türkiye sosyalist solunun ilkesiz bir politik taktik izlediğini göstermektedir. Oysa ilkeler, sosyalist partileri hedeflerine bağlar, hedeflerine ulaştıracak yolda yürürken sapmalarını önler. Kılıçdaroğlu’nun CB adayı olarak desteklenmesi, siyasal açıdan düzen içi muhalefete yedeklenmekti. Kendi bağımsız adayını topluma sunmamak, bu aday üzerinden gündeme müdahale etmemek, propaganda yapmamak, örneğin ırkçı yaklaşımlara almaşık sunma olanağını kaçırmak, politik bir hatanın yapıldığını göstermektedir.

1. turda Erdoğan’ın %50’yi geçme ihtimali vardı, YSP-sosyalist partiler birlikte ya da sosyalist partiler birleşerek ortak bir CB adayı çıkarsalardı, bu olasılık gerçekleştiğinde, suçlanırlardı denmektedir. Erdoğan’ın kazanma ihtimali olduğu kadar, gerçekleşen durumda olduğu gibi %50’nin altında kalma ihtimali de olduğu neden görülmüyordu?.. Yani bir ihtimal var diye, sosyalistler politika yapma, CB adayı gösterme haklarından imtina etsinler denmiş oluyordu. Oysa Erdoğan’ın 2. turda değil de 1. turda kazanması durumu neyi değiştirirdi?.. Sosyalist partiler, ortak bir CB adayı çıkarmalarını, ilkesel olarak düşünmeliydi, politika yapmanın bir olanağı olarak görmeliydi. “Ama suçlarlar bizi” diyerek davranmak, bir hataydı.

Evet, gaza gelindi. Kılıçdaroğlu’nu desteklersek, 1. turda bu işi hallederiz denildi. Bu içi boş özgüvenin kaynağı neydi, biz bilmiyoruz ve bunu anlayamıyoruz. Erdoğan ve AKP’nin iktidarı havada asılı duruyor değil ki, geniş bir toplum kesimi tarafından (toplumun yarısı tarafından) destekleniyor. Sormak gerekiyor; Kılıçdaroğlu aday olursa, oy oranında lehte bir yüzdeyi elde etmeyi neye güvenerek, hayal ettiniz?..

Elimizdeki olanaklar dâhilinde “faşizme karşı birleşik cephe oluşturalım”, “Kılıçdaroğlu demokrat, onu destekleyelim” türündeki sağlıksız yaklaşımları, seçimler öncesinde eleştirmiştik. Türkiye sosyalist solunun, CB adaylığı konusunda bu kadar kör ve sağlıksız karar almasını üzüntüyle ve hayretle izliyorduk.

Seçimler öncesi şunları yazmıştık:

“’Ölümü gösterip sıtmaya razı olun’ diyorlar!.. Komünist partilerin öncülük işlevinin ete kemiğe bürünebileceği toplumsal koşullar oluşuyorken, kitleler komünist partilere doğru dönüp söylem ve politikalarını dinlemeye, onlara doğru yüzlerini dönmeye başlamışken, “faşizme karşı birleşik cephe” önerenler var. "Ehven-i şer" olarak gördükleri sosyal demokratik liberalizmin kuyruğuna takılmayı çare olarak sunuyorlar. Başka birileri ise Kılıçdaroğlu gibi “demokrat” bir aday olursa, “gerçekçi olalım” onu destekleyelim diyor. Komünist birikimi likide etmeye, sol mücadele kültürünü tasfiyeye davetiyedir bu çağrılar… Oysa faşizm, kapitalist demokrasilere içerilmiş durumdadır ve gericilik ile faşizm her zaman ağırlığı değişen oranlarda bu demokrasilerde bulunur. Şimdi, komünist partilerin bağımsız ve sınıfın çıkarına olan politikalarını kitlelere ulaştırmak ve mümkünse kendi tek-ortak adayını çıkarmak dışında başkaca yakıcı bir görev var mıdır?..”

Peki, faşizm nedir? Kimileri “açık faşizm” diyor, kimileri “İslamo-faşizm” diyor… Türkiye solunda olur olmaz kullanılan bu kavram ve olgu neyi anlatıyor. Faşizm, bir totaliterizmdir:

“Totalitarizm elbette en başta siyasal çoğulculuğun ve her türlü muhalefetin kaldırılması, parlamenter hükümet biçimine ve güçler ayrılığına son verilmesi, tek lider ve tek parti (“Führer ilkesi”) etrafında birleşmiş hiyerarşik devlet yapılanması, merkezi ekonomik yönetim, kısacası devletin toplumu tam kontrol altına alması demektir. Buna resmî ideoloji ve medya üzerindeki devlet tekeliyle birlikte temel hak ve özgürlüklerin kaldırılması ve terörün başat yönetim tekniği olarak kullanılması da eklenmelidir.”[1]

Bugün Türkiye’de bulunan devlet biçimi faşizm olarak nitelenemez. Benzerlikler bulunmaktaysa da, biz var olanın faşizan özelliklere sahip otoriter neoliberal kapitalist devlet/demokrasi olduğuna inanıyoruz.

Emperyalist hiyerarşide alt basamaklarda yer alan bağımlı ülkelerdeki askeri/sivil diktatörlükleri ya da otoriter yönetim biçimlerini, faşizm olarak nitelemek doğru değildir. Faşizm ile bu siyasal rejimler arasında milliyetçilik, ırkçılık, lider fetişizmi, baskının ön planda devrede oluşu, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, kitlelerin edilgenleştirilmesi/sürüleştirilmesi gibi benzerlikler vardır. Bu yönetimlere/devlet biçimlerine ancak “faşizan” denebilir. Bize göre, iki dünya savaşı arasındaki klasik faşizm örneklerinin mirası, artık kapitalist demokrasiler tarafından genel ve yaygın olarak içselleştirilmiştir. Kapitalist demokrasilerde toplumsal iktidar ilişkileri, biçimsel demokratik nitelikler yanı sıra faşizan nitelikler de kazanmıştır. Bu durum neo-liberalizmin otoriter yönetim ihtiyacı ve eğiliminin olduğu 1980’lerin başından günümüze ulaşan tarihsel kesitte, billurlaşmıştır.

Türkiye’de “faşizm” olarak adlandırılan devlet biçimi, aslında faşizan özellikler taşıyan neoliberal otoriter devlettir.

“Faşizme karşı birleşik cephe” önerisine ne demeli?.. Sosyalistlerin, sosyal demokratik liberalizmle ve hatta diğer düzen partileriyle birlikte kuracağı bir cephe, politik bir intihar olur. Bağımsız sosyalist/komünist siyasal çizgi terk edilerek, liberalizmin sosyal demokratik versiyonuna yedeklenmekle sonuçlanır.

Oysa sosyalistlerin güç biriktirmesi ve düzen karşıtı politikalar üretmesi gerekmektedir. Sosyalizm mücadelesi, politikalar geliştirip kitlelere çeşitli araçlar/yollar üzerinden ulaştırmakla, siyasal mücadele içerisinde aktif bir ideolojik mücadele vermekle yerine getirilir. Sermaye sınıfının ya da onun politik temsilcisi yürütme gücünün politik hamlelerine karşı demokratik bir savunma hattı oluşturmak, direniş mücadelesi vermek yerine, aktüel başlıklardaki politik ve ideolojik gelişmelere müdahil olmak, topluma alternatif ideolojik/politik seslenmede bulunmak, pasif direnişçi değil, aktif karşıtlık barındıran bir mücadeleyi örgütlemek ihtiyacımızdır. “Topluma seslenme”nin önemini küçümsemeden, mahallelerde ve işyerlerinde emekçilerin arasında olarak, onların sorunlarıyla hemhal olmak ve taraflaştırmak için uğraşmak... İşte örgütlülük üzerinden mücadele dediğimiz olgu budur. Politikaları üretecek ve emekçilere götürecek olan örgüttür. Uzaktan seslenmeyle, “gelin bize destek olun” demekle, bu iş olmaz.

[1] Yaşar Ayaşlı, Eski ve Yeni Faşizm, Yordam Kitap, 2023, s. 196

29 Mayıs 2023 Pazartesi

Seçimler ve sol için öneriler

Mahmut Boyuneğmez

14 Mayıs seçimlerinde AKP’nin ve lideri Erdoğan’ın aldığı oylarda gerileme olmuştur. Buna karşın Cumhur İttifakı’nın meclisteki vekil sayısı, 323 olup, meclis çoğunluğunu sağlamıştır. Meclisteki vekillerin dağılımı şu şekildedir:

AKP 268, bunun 4’ü HÜDAPAR’a, 1’i DSP’ye aittir.

CHP 169, bunun 37’si DEVA, Gelecek Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’ye aittir. DEVA 14, Gelecek Partisi 10, Saadet Partisi 10, DP 3, İYİ Parti 1, TDH 1 vekile sahiptir. Dolayısıyla CHP’nin 130 vekili bulunmaktadır.

Yeşil Sol Parti 61, bunun içerisinde EMEP 2, TÖP 1 vekile sahiptir. Yani YSP’nin 58 vekili var olacaktır.

MHP 50,

İYİ Parti 44,

Yeniden Refah Partisi 5,

TİP 4.

Ne Cumhur İttifakı ne de Millet İttifakı anayasayı değiştirmeye yetecek bir vekil toplamına sahip değil. Mevcut anayasayla idare edecekleri anlaşılıyor. AKP-MHP-YRP-HÜDAPAR’ın en azından devleti dönüştürme sürecinde bu hamleyi yapamayacak olduğu görülüyor.

EMEP, TÖP ve TİP’in toplamda 7 vekilinin, meclis kürsüsünü sosyalizm mücadelesinin ihtiyaçları adına kullanacakları, oylamalarda emekçilerin çıkarları doğrultusunda davranacakları bilindiğinden, bu durum sevindiricidir.

28 Mayıs seçiminde ise yuvarlayıp yazarsak Erdoğan %52, Kılıçdaroğlu %48 oranında oy almış bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı için ikinci tur seçime, 53 milyon 841 bin 299 seçmen katılmış durumda. İlk turda yüzde 87,08 olan seçime katılım oranı ikinci turda 3,11 puan azalarak yüzde 83,98’e düşmüştür. Yaklaşık 2 milyon seçmen ilk turda oy kullanmışken, ikinci turda oy kullanmamış bulunuyor. Öte yandan, ilk turda elenen adaylardan kalan 5,6 puanlık oyun 2,64’ünün Erdoğan’a, 2,96’sının Kılıçdaroğlu’na gitmiş olduğu anlaşılıyor.

Doğu ve Güneydoğu illerinde Tunceli haricinde, katılım oranlarında düşüş bulunuyor ve Kürt seçmenlerin bir bölümünün sandığa gitmemesi sonucu Kılıçdaroğlu’nun bu illerde oy kaybettiği görülüyor. Bunun nedeninin Zafer Partisi’yle yapılan protokol olduğu anlaşılıyor. Ancak bu seçmenler Kılıçdaroğlu’na oy verselerdi bile, onu seçtirmeye yetmediği biliniyor.

Peki tablo buysa, AKP’nin toplumumuzun yaklaşık üçte biri, Erdoğan’ın ise yarısı tarafından desteklenmesinin nedenleri nelerdir?.. Bize göre bu konuda şunlar söylenebiliyor:

i) İdeolojik/siyasal fikirlerdeki değişim, maddi toplumsal koşullardaki kötüleşmeyi kitleler ölçeğinde eşzamanlı olarak ve birebir takip etmemektedir. Yaşam koşullarındaki gerileme, fırsatçı-popülist dağıtım ve bölüşüm politikalarıyla tolere edilebilir duruma getirilebilmektedir. Vaatlerin ve sunulan devlet imkânlarının durumlarını iyileştireceğine inanıp, “buna da şükür” diyen kitlelerin bilinçlerinde bir kırılmanın oluşması engellenebilmektedir.

ii) Kültür endüstrisinin özellikle televizyon kanallarının %90’ından fazlasını kendisine bağlayan bir parti-devlet olarak AKP’nin, kitlelerin olayları ve süreçleri algılama, anlamlandırma işlemleri üzerinde hegemonyasının olması, bir diğer nedendir.

iii) Tarikat/cemaat örgütlenmelerinin her bir yerellikte oluşturduğu mikro-iktidar ağları, alternatif yönelimlerin önünü almaktadır.

iv) AKP’nin topluma seslenmesinde kullandığı “sen güçlü ve büyüksün Türkiye” şeklinde özetlenebilecek propagandanın bileşenleri arasında “uçak gemisi”, SİHA, TOGG, petrol ve doğalgaz keşifleri gibi unsurlar yer almıştır. İnsanlar kendilerinin değerli/saygın/güçlü olduğunu düşünmek isterler ve kendilerinin bu sıfatlara layık olduklarını benimsemeye eğilimlidirler. Burada bir taltif edilme (gönül okşanması) bulunmaktadır.

v) Sistemin bekası ve güvenliğin teminiyle istikrar vurgusu, dış politikada izlenen “dik başlı” tarz ve Millet İttifakı’na dönük toplumu kutuplaştırıcı, kendi tabanını sağlamlaştırıcı üslup da kitlelerin yönlendirilmesi ve yönetilmesinde etkinliğini korumaktadır.

vi) AKP’nin kitle tabanı ağırlıkla kırsalda yaşayanlar (Türkiye nüfusunun yaklaşık %17,3’ü) ve şehirde yaşayıp da kırsaldan getirdiği kültürü koruyanlardır. Örneğin, köy ve mezralarda (bir ya da iki sandıklı seçmen bölgeleri) bulunan sandık sayısı, toplam yurtiçi sandık sayısının % 30’u oranındadır ve bu her 3 sandıktan birisinin köy ve mezralarda olduğu anlamına gelmektedir. İlk turda köylerde/mezralardaki sandıkların % 70’inde Erdoğan önde çıkmıştır. Kırlar ve kır kültürünü koruyanların büyük çoğunluğu tutucudur ve siyasal tercihleri ile dünya görüşleri on yıllar/yüzyıllar boyunca çok az değişir. 

vii) Türkiye toplumunda “parti fanatizmi”nin güçlü olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Kitleler arasında körlemesine bir “taraftarlık” yaygındır. Örneğin 3 Kasım 2002 seçimlerinde Genç Parti’nin % 7,25 oranında oy almış olması, siyasal tercihlerin değişkenliğine dair bir veridir. Fakat bu değişkenliğin düzen siyasetinin sağ ve sol blokları arasında bir geçiş anlamına gelmediğini de görmek gerekmektedir. 14 Mayıs seçimlerinde Cumhur İttifakı’ndan ittifak dışına kaçan oy %3 düzeyinde bulunurken, AKP’nin gerileyen oylarının önemli bir bölümü MHP’ye ve YRP’ye kaymıştır.

viii) AKP’nin toplumu ve devleti dönüştürme yolunda aldığı mesafeler bulunmaktadır. Toplumumuzun yarısının bu değişime direnç göstermesine karşın, diğer yarısı tarafından devletteki ve toplumsal ilişkilerdeki değişiklikler benimsenmektedir. Örnek mi?.. Kamusal alanlarda türban örtme serbestliğinin getirilmesi, Cuma namazları için memurların izinli sayılması, imam-hatip liselerinin yaygınlaştırılması, anaokullarında “değerler eğitimi” adı altında dinsel yönlendirmelerin yapılması, hayırseverliğe muhtaç duruma getirilmiş toplumsal kesimlerin oluşturulması vd…

ix) Suriyeli ve Afganistanlı sığınmacılara karşı oluşturulmaya çalışılan ırkçı tepkilerin, toplumumuzda yaygın bir alıcısı yoktur. Düzen muhalefetinin milliyetçi rüzgârlar estirmeye çalışması, bu yolla AKP ve onun liderine dönük kuru sıkı atışları, anlamlı bir sonuca ulaşamamıştır.

x) Seçimlerde kaderimizi sığınmacı seçmenlerin belirlediği ise doğru değildir. Yurt dışı doğumlu seçmen sayısı yaklaşık 1 milyon 325 bin düzeyindeydi. Bunların 168 bini Suriye kökenli. İlk sırada 348 bin ile Bulgaristan doğumlular yer alıyor. 209 bin Almanya doğumlu seçmen 14 Mayıs’ta oy kullanabilecek durumdaydı. 24 bin Afganistan doğumlu, 22 bin İran doğumlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı seçmen listesinde yer alıyordu. 16 bin Irak kökenli, 6 bin Libya doğumlu kişi de listelerde bulunuyordu. Suriye, Afganistan, İran, Irak ve Libya kökenli toplam yurtdışı doğumlu seçmen sayısının 235 bin 701 olduğu anlaşılıyor.

Toplam seçmen sayısı 64 milyon 191 bin 285 olduğuna göre, toplam seçmenin yüzde 2’si yurtdışında doğmuş bulunuyor. Sığınmacı seçmenler ise, tüm seçmenler içerisinde ancak % 0,36’lık bir oranı temsil ediyor.

Peki sosyalistler bu durumda ne yapmalı?.. Bazı öneriler sunalım:

a) Seçimlere katılıp meclise vekil gönderen sosyalist partiler, üyelik kampanyaları başlatmalıdır.  Örgütsel “istihdam” ise, sıkı bir eğitimden geçtikten sonra ve doğru görevler verilerek sağlanmalıdır.

b) Parti-devlet AKP ve başkanlık sisteminden hoşnutsuz/rahatsız olan kesimlerin örgütlenmesi için mahallelerde sohbetlerin, kültürel etkinliklerin yapıldığı, dayanışma pratiklerinin gösterildiği “lokaller” açılmalı ya da var olanlar yaygınlaştırılmalıdır. İnsanların günlük yaşamlarının yanı başında, onlara dokunacak kadar yakın olunmalıdır.

c) Şehirlerde sayılarının çok olmasına gerek olmayacak şekilde İşçi Dernekleri kurulabilir. Korporatist aparatlar halindeki sendikalara alternatif olacak geleceğin sınıf sendikacılığı için bugünden bir mayalanmayı sağlayacak bu dernekler, bilinçlenme ve sosyalleşme ortamları olmalıdır.

d) İnternet üzerinden gündüzleri yayın yapacak bir TV kanalı oluşturulmalı, bu kanal kesintisiz olarak sohbetler/söyleşiler, açık oturumlar, haberler, belgeseller, canlı ve kayıttan müzik yayınları vb. ile zenginleştirilmiş bir içeriğe sahip kılınmalıdır. Ciddi sermaye gerektirdiğinden ve ancak reklam gelirleriyle süreklilik sağlandığından, sosyalistler için bir TV kanalı kurmak imkân dâhilinde değildir. Onun yerine internet üzerinden sürekli yayın yapan bir TV kanalı kurmayı solun gündemine alması yararlı olacaktır.

e) Ülkemizdeki 6 milyon sığınmacının işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik, sağlıklı barınaklardan yoksunluk, eğitim haklarından mahrumiyet ve bazı durumlarda dışlanma gibi yaşadıkları sorunları gündemde tutma sorumluluğu bulunan sosyalistlerin, sığınmacıların nihai olarak ülkelerine dönmelerini savunmakla birlikte, mevcut durumda işçi sınıfımız içerisinde yerli emekçilere dönük büyük bir tehdit oluşturmadıklarını, demografik yapıyı etkileseler de belirgin ölçüde değiştirmediklerini, toplumumuzun suç oranlarını artırmadıklarını anlatması gerekmektedir. Sığınmacılar için “eşit işe eşit ücret” ve “herkese eğitim, barınma ve sosyal güvence” gibi talepler öne çıkarılmalıdır.

f) Artık "ulusal sorun", "ezilen halk" ve "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" gibi kavramların temcit pilavı gibi öne sürülmesinden vazgeçilmelidir. Kürt emekçileri ve yoksullarının, göçle tüm ülkeye dağılıp işçi sınıfının kaynaşmış bir bileşeni durumunda oluşu ve mevsimlik işçilerin hareketliliği dikkate alındığında, sorun sadeleşmiş şekilde şu forma bürünmüştür: Kürt emekçilerinin diğer emekçilerle birlikte, öncü parti(ler) tarafından kapsanmaları acil olarak gerçekleştirilmesi gereken bir görevdir. Türkiye işçi sınıfı hep birlikte ezilmekte ve sömürülmektedir. Kürt emekçilerinin ve yoksullarının çıkarı işçi sınıfının sosyalist iktidarındadır ve halkların kardeşleşmesi, ana dilde eğitim hakkı, yönetime katılım hakkı gibi taleplerin karşılanması bu düzende mümkün değildir. Kürt sorununun on yılları bulan çözümsüzlüğü, bu sorunun ancak bir düzen değişikliği ile çözülebileceğini göstermektedir.

Yararlanılan kaynaklar:

1) https://t24.com.tr/yazarlar/sertug-cicek/katilim-orani-ne-kadar-dustu-sinan-ogan-in-oylari-nasil-paylasildi-kurt-secmenin-2-tura-ilgisi-ve-adaylara-destegi-sonucu-etkiledi-mi,40201

2) https://www.bbc.com/turkce/articles/cq5w98y7e25o

3) https://tr.euronews.com/2023/04/08/14-mayis-secimlerinde-oy-kullanacak-suriye-ve-afganistan-kokenli-secmen-sayisi-kac


[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]