Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
Marksizm ve ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marksizm ve ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2025 Salı

Siyasal İktisat ve Kapital | Erkin Özalp

MAR

Özet

Bu yazı, Erkin Özalp'in Karl Marx'ın Kapital eseri üzerine yaptığı sunumları sentezleyerek, kapitalist üretim tarzının temel kavramlarını, içsel çelişkilerini ve kriz dinamiklerini analiz etmektedir. Sunumun ana argümanları, "ekonomi politik" yerine "siyasal iktisat" teriminin doğruluğuyla başlayıp, emek değer teorisi ve artı değerin kârın yegâne kaynağı olduğu teziyle devam eder. Kapitalizmin temel bir yasası olarak sunulan kâr oranının azalması eğilimi, sistemin döngüsel bunalımlarının ana nedeni olarak konumlandırılır. Modern kapitalizmin, bu temel çelişkiyi ertelemek için finansallaşmaya, teknolojiyle bağlantılı spekülatif balonlara ve uluslararası sömürü mekanizmalarını güçlendirmeye giderek daha fazla başvurduğu vurgulanmaktadır. Sunum, yapay zekâ gibi güncel teknolojik gelişmelerin dahi bu temel sermaye birikim mantığı çerçevesinde şekillendiğini ve sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmak yerine dönüştürdüğünü ortaya koymaktadır.

Terminolojik Çerçeve: "Ekonomi Politik" ve "Siyasal İktisat"

Sunum, temel bir terminolojik tartışmayla başlamaktadır. Türkiye sol literatüründe yaygın olarak kullanılan "ekonomi politik" kavramının, aslında Fransızcadan yapılmış çevirilerden miras kaldığı belirtilmektedir. Kavramın İngilizce ("political economy") ve Almanca ("politische Ökonomie") orijinallerinin doğru karşılığının "siyasal iktisat" veya "politik ekonomi" olduğu savunulmaktadır.

• Eleştirel Yaklaşım: Özalp, "ekonomi politik" teriminin, konuyu gereksiz yere yücelten ve anlaşılmaz kılan bir "hissi" uyandırdığını, özellikle Marksizm'i yeni öğrenenler için bir engel oluşturduğunu ileri sürmektedir. "Parti politik" yerine "siyasi parti" denmesi gibi, dilin doğal akışına daha uygun olanın "siyasal iktisat" olduğunu ifade etmektedir.

• Tarihsel Bağlam: Siyasal iktisat, Adam Smith ve David Ricardo gibi burjuva iktisatçılarının kurduğu modern iktisat biliminin başlangıçtaki adıdır. Bu ekol, iktisadi yasaları doğal ve ebedi, kapitalizmi ise doğal toplum düzeni olarak görmüştür.

• Marx'ın Konumu: Kapital'in alt başlığı "Siyasal İktisadın Eleştirisi"dir. Marx, bu ekolden farklı olarak kapitalist düzenin geçici olduğunu ve iç çelişkileri nedeniyle yıkılmaya mahkûm olduğunu göstermeyi amaçlar. Bu nedenle, "marksist ekonomi politik" yerine "marksist iktisat" demek daha doğru olabilir.

Kapitalist Üretimin Temel Taşları

Meta: Kullanım Değeri ve Değişim Değeri

Kapitalist toplumun zenginliği, devasa bir meta yığını olarak kendini gösterir. Marx'ın analizi bu temel birim olan "meta" ile başlar.

• Meta Nedir? Üreticisi tarafından doğrudan tüketilmek için değil, başka metalarla veya parayla değiştirilmek (mübadele edilmek) için üretilen her ürün veya hizmettir. Bir hizmetin fiziksel bir nesne olmaması, onun meta olmasına engel değildir.

• Metanın İki Yüzü:

    1. Kullanım Değeri: Metanın yararlılığı ve işlevidir. Subjektiftir; kişiden kişiye değişebilir. Bir metanın satılabilmesi için bir kullanım değerine sahip olması zorunludur.

    2. Değişim Değeri: Metanın diğer metalarla veya parayla olan niceliksel ilişkisidir (örneğin, bir masa kaç sandalye eder?).

• Sermayenin Amacı: Sermayenin amacı, topluma yararlı kullanım değerleri üretmek değil, kendisini büyütmek için sürekli daha fazla değişim değeri (kâr) üretmektir.

Emek Değer Teorisi ve Artı Değerin Kökeni

Bir metanın değişim değerini belirleyen nihai ölçüt, emektir.

• Değerin Ölçüsü: Emek değer teorisine göre, bir metanın değişim değeri, o metanın üretilmesi için toplumsal olarak gerekli olan çalışma süresiyle belirlenir. Bu süre, belirli bir teknolojideki ortalama bir üretkenlikle harcanan emek zamanıdır; bireysel bir işçinin yavaşlığı veya ustalığı belirleyici değildir.

• Emek ve Emek Gücü Ayrımı: İşçi, kapitaliste emeğini değil, emek gücünü, yani belirli bir süre boyunca çalışma potansiyelini satar.

• Ücretin Niteliği: İşçinin aldığı ücret, harcadığı emeğin tam karşılığı değildir. Ücret, işçinin ve ailesinin yaşamını sürdürmesi ve ertesi gün yeniden işbaşı yapabilmesi için gerekli olan metaların değerine, yani emek gücünün değişim değerine eşittir.

• Artı Değer (Artık Değer): İşçinin, ücretiyle karşılanan emek süresini aştıktan sonra, kapitalist için karşılıksız olarak çalıştığı sürede yarattığı yeni değerdir. Kârın, faizin, rantın ve vergilerin yegâne kaynağı bu karşılığı ödenmemiş emektir. Eğer bir işçi 8 saat çalışıyorsa, ücreti belki de sadece 3-5 saatlik çalışmasının karşılığıdır; geri kalan süre artı değer üretir.

Sermayenin Bileşenleri ve Sömürü Oranı

Sermaye, artı değer üretimi sürecindeki rolüne göre iki ana bileşene ayrılır.

Sermaye Türü

Tanım

Rolü

Örnekler

Değişmeyen Sermaye (C)

Değer üretmeyen, yalnızca kendi değerini ürüne aktaran sermaye kısmı.

Kendi başına yeni bir değer yaratmaz.

Fabrika binası, makineler, hammaddeler.

Değişen Sermaye (D)

Ürünün değerine kendi değerinden fazlasını (artı değeri) aktaran sermaye kısmı.

Artı değerin kaynağıdır.

İşçilere ödenen ücretler.

• Sömürü Oranı (A/D): Artı değerin (A), değişen sermayeye (D) oranıdır. Karşılığı ödenmemiş emeğin, karşılığı ödenmiş emeğe oranını ifade eder ve kapitalist sömürünün derecesini gösterir.

• Artı Değer Üretim Yolları:

    ◦ Mutlak Artı Değer: İş gününü uzatarak, çalışma yoğunluğunu artırarak veya ücretleri doğrudan düşürerek sömürü oranını yükseltmek.

    ◦ Göreli Artı Değer: Teknolojik ilerleme ile emek üretkenliğini artırmak. Bu, işçinin yaşaması için gerekli metaları ucuzlatır ve emek gücünün değerini düşürür. Böylece, işçinin yaşam standardı düşürülmeden dahi ücretler geriletilebilir ve artı değer artırılabilir.

Kâr Oranları, Rekabet ve Fiyatların Oluşumu

Kâr Oranının Azalması Eğilimi Yasası

Bu yasa, kapitalizmin bunalım dinamiklerinin ardındaki temel eğilim olarak tanımlanır.

• Kâr Oranı (A / (C+D)): Artı değerin, toplam sermayeye (değişmeyen + değişen) oranıdır. Kapitalistin asıl ilgilendiği oran budur.

• Sermayenin Organik Bileşimi (C/D): Değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranıdır.

• Eğilimin Mekanizması: Teknolojik ilerleme, makine ve hammaddeye yapılan yatırımı (C) işçiliğe yapılan yatırıma (D) kıyasla artırma eğilimindedir. Sermayenin organik bileşimi (C/D) yükselir. Artı değerin kaynağı yalnızca D olduğu için, C'nin D'ye göre payı arttıkça, toplam sermayeye oranla elde edilen kâr (kâr oranı) uzun vadede düşme eğilimine girer.

• Çelişkili Motivasyon: Kapitalistler, kâr oranını düşürdüğü halde neden teknolojiye yatırım yapar? Çünkü yeni teknolojiyi ilk uygulayan, rakiplerinden daha verimli üreterek ve ürününü mevcut piyasa fiyatından satarak geçici bir aşırı kâr elde eder. Ancak teknoloji yaygınlaştığında, yeni ve daha düşük bir ortalama kâr oranı oluşur.

Ortalama Kâr Oranı ve Üretim Fiyatları

Emek değer yasası, piyasadaki bireysel fiyatları doğrudan belirlemez. Fiyatlar, değer etrafında dalgalanır ve bu dalgalanma sistematik bir mekanizmaya bağlıdır.

• Ortalama Kâr Oranı: Farklı sektörlerdeki ve firmalardaki farklı organik bileşimlere rağmen, sermayenin kârlı alanlara akmasıyla tüm ekonomi için bir ortalama (genel) kâr oranı oluşur.

• Değerin Fiyata Dönüşümü: Kapitalistler, metalarının fiyatını belirlerken bireysel değerlerine göre değil, yatırdıkları toplam sermaye üzerinden bu ortalama kârı elde edecek şekilde hareket ederler.

• Sonuç: Organik bileşimi ortalamanın altında olan (emek-yoğun) sektörler, ürettikleri artı değerin bir kısmını, organik bileşimi yüksek olan (sermaye-yoğun) sektörlere devreder. Bu nedenle, metaların üretim fiyatları (ve piyasa fiyatları), onların bireysel emek-değerlerinden sistematik olarak sapar. Ancak toplamda, yaratılan toplam değer ile toplam fiyatlar ve toplam artı değer ile toplam kâr birbirine eşittir.

Sermaye Birikimi, Devreleri ve Bunalımlar

Yeniden Üretim Şemaları ve Eksik Tüketim Sorunu

Kapitalizmin birikim yapabilmesi için, ürettiği metaları satması gerekir. "Eksik tüketim" teorisi, işçilerin ve kapitalistlerin tüketiminin tüm metaları satmaya yetmeyeceğini, bu nedenle sistemin çökmesi gerektiğini iddia eder. Marx, Kapital'in 2. cildinde bu sorunu yeniden üretim şemalarıyla analiz eder.

• İki Kesimli Model: Marx, ekonomiyi iki ana kesime ayırır:

    ◦ Kesim 1: Üretim araçları (makine, hammadde vb.) üreten kesim.

    ◦ Kesim 2: Tüketim malları (gıda, giyim vb.) üreten kesim.

• Çözüm: Model, kapitalistlerin yalnızca nihai tüketicilere değil, aynı zamanda birbirlerine de satış yaptığını gösterir. Kesim 1'deki kapitalistler, ürettikleri makineleri hem Kesim 2'deki hem de kendi kesimlerindeki diğer kapitalistlere satar. Bu sayede, kapitalist olmayan pazarlara ihtiyaç duymadan, teorik olarak sermaye birikimi mümkündür.

• Bunalım Bağlantısı: Eksik tüketim, bunalımın nihai nedeni değil, bir sonucudur. Kâr oranlarının düşmesi nedeniyle Kesim 1'deki yatırım yavaşladığında, ekonominin genelinde bir talep daralması ve aşırı üretim sorunu ortaya çıkar.

Sermayenin Devreleri: Sanayi, Ticaret ve Faiz

Sermaye, statik bir varlık değil, sürekli bir hareket ve döngü halindedir.

Sermaye Devresi

Formülü

Açıklama

Sanayi Sermayesi

P → M ... Ü ... M' → P'

Kapitalist parayla (P) meta (emek gücü ve üretim araçları) alır, üretim sürecinde (Ü) yeni ve daha değerli metalar (M') yaratır ve bunları satarak başlangıçtakinden fazla para (P') elde eder. Devrenin hızı kârlılık için kritiktir.

Ticaret Sermayesi

P → M → P'

Üretim yapmadan, meta alıp satarak kâr elde eder. Sanayi sermayesinin dolaşım süresini (alım-satım) kısaltarak genel kârlılığa katkıda bulunur ve bu hizmeti karşılığında toplam artı değerden, yatırdığı sermayeyle orantılı bir pay (ortalama kâr) alır.

Faiz Getiren Sermaye

P → P'

En "akıl dışı" formüldür. Para, görünüşte hiçbir süreçten geçmeden daha fazla para yaratır. Faiz oranı, teorik bir temele sahip değildir ancak normal dönemlerde ortalama kâr oranının altında seyreder.

Hayali Sermaye, Finansallaşma ve Spekülasyon

Finans sektörü, sermaye birikimini hızlandırırken aynı zamanda sistemik riskler de yaratır.

• Hayali (Fiktif) Sermaye: Üretim sürecindeki gerçek bir sermayeyi temsil etmeyen, ancak gelecekteki bir gelir beklentisine dayanan finansal varlıklardır (hisse senetleri, devlet tahvilleri vb.). Örneğin, devletin borçlanıp harcadığı para yok olur, ancak bu borcu temsil eden tahvil piyasada bir sermaye gibi alınıp satılmaya devam eder.

• Spekülatif Balonlar: Bu hayali sermaye araçlarının değerinin, temelindeki gerçek varlıktan koparak sürekli artacağı beklentisiyle şişirilmesidir. 2000'deki .com balonu ve 2008 krizi bunun örnekleridir. Balonlar şişerken ekonomiyi canlandırır, ancak patladıklarında yıkıcı krizlere yol açarlar.

Çağdaş Kapitalizmde Teknoloji ve Kriz Dinamikleri

Teknoloji Yatırımları ve Toplumsal Öncelikler

Finansallaşmış kapitalizmde, teknolojik gelişimin yönünü toplumsal ihtiyaçlar değil, spekülatif kâr beklentileri belirler.

• Örnek: Sürücüsüz Otomobiller: Milyarlarca dolarlık yatırım, toplu taşıma veya demir yolları gibi daha verimli ve ekolojik çözümler yerine, trilyonlarca dolarlık yeni bir pazar yaratma potansiyeli taşıyan sürücüsüz otomobil teknolojisine yönlendirilmiştir. Bu, sermayenin çıkarları ile toplumsal çıkarlar arasındaki ayrışmayı gösterir.

Yapay Zekâ: Sömürü, Altyapı ve İdeoloji

Yapay zekâ (AI) devrimi, kapitalizmin temel yasalarından muaf değildir.

• Yağmacılık ve Altyapı: AI modelleri, insanlığın ortak bilgi birikimini fikri mülkiyet haklarını çiğneyerek "yağmalamakta"dır ve devasa enerji tüketimi ile maden sömürüsü gerektiren fiziksel bir altyapıya dayanmaktadır.

• Emeğin Değersizleşmesi: AI, bazı işleri ortadan kaldırırken, amacı herkes için çalışma süresini azaltmak değil, maliyetleri düşürerek kârı artırmaktır. Yazılımcılar gibi nitelikli emek de dahil olmak üzere emeği değersizleştirme aracı olarak kullanılmaktadır.

• İdeolojik İşlev: "Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesi" korkusu, bu alana devasa kamu ve özel yatırımların akmasını sağlamak için sektörün önde gelenleri tarafından körüklenmektedir.

Kapitalist Sınıfın Bunalımlara Tepkileri

Bunalım dönemlerinde kâr oranlarını yeniden tesis etmek için sermaye sınıfı üç temel stratejiye başvurur:

1. Ücret Fonunu Küçültmek: Ücretleri, sosyal hakları ve kamu harcamalarını keserek doğrudan sömürü oranını artırmaya çalışmak. Bu, eksik tüketim sorununu daha da derinleştirir.

2. Hayali Sermayeyi Büyütmek: Reel sektördeki kârlılık düşünce, yüksek getiri arayışıyla finansal spekülasyona yönelmek ve yeni balonlar şişirmek.

3. Uluslararası Sömürüyü Güçlendirmek: Küreselleşme adı altında, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar aracılığıyla çevre ülkeler üzerinde baskı kurarak pazarlarını ve kaynaklarını merkez kapitalist ülkelerin sermayesine açmak.

Sonuç: Kapitalizmin İçsel Çelişkileri ve "Yeni Evre" Tartışmaları

Sunum, kapitalizmin bunalımlarının, eşitsizliğin ve yoksulluğun sistemdeki hatalardan değil, meta üretimi ve özel mülkiyete dayalı işleyişinin kaçınılmaz sonuçları olduğunun altını çizmektedir. Kapitalizmin "yeni bir evreye girdiği" ve ücretli emek sömürüsünün önemini yitirdiği iddiaları, sermayenin dünya genelinde emekçilerin haklarına ve ücretlerine yönelik aralıksız saldırılarıyla çelişmektedir. Bilgi ve teknoloji üretimi dahi, emek sömürüsüne dayalı bir meta üretimi sürecidir ve bu alandaki emeği de değersizleştirme çabaları sürmektedir. Bu bağlamda, kapitalizmin temel çelişkileri ortadan kalkmamış, aksine finansallaşma ve teknoloji aracılığıyla yeni ve daha karmaşık biçimler almıştır.

13 Eylül 2025 Cumartesi

Kapital’i Anlamak: Marx’ın İktisat Teorisi | Duncan K. Foley: Özet

Giriş

Karl Marx'ın ekonomik teorisi, yazıldığı dönemin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, modern toplumun ve kapitalist sistemin dinamiklerini anlamada merkezi önemini korumaktadır. Sadece bir ekonomik eleştiri olmanın ötesinde, toplumsal ilişkilerin, teknolojik değişimin ve tarihsel dönüşümün arkasındaki itici güçleri ortaya koyan kapsamlı bir analiz çerçevesi sunar. Bu incelemenin temel amacı, Marx'ın karmaşık ekonomik düşüncesinin temel direklerini sistematik bir şekilde aydınlatmaktır. İncelememiz, Marx'ın geleneksel iktisattan kökten ayrılan analitik yöntemiyle başlayacak, ardından teorisinin üzerine inşa edildiği temel kavramları—meta, değer, emek ve para—detaylandıracaktır. Bu temelden hareketle, kapitalist sistemin özünü oluşturan sermaye ve artık değerin kökenine inecek; sermaye birikiminin, üretim süreçlerini nasıl sürekli bir dönüşüme zorladığını analiz edeceğiz. Son olarak, sistemin daha karmaşık dinamiklerini, yani kârın farklı gelir biçimlerine (rant, faiz) nasıl dağıldığını ve sistemin kendi içsel çelişkilerinden doğan kriz eğilimlerini inceleyeceğiz. Bu yol haritası, okuyucuya Marx'ın kapitalizmi nasıl en temel biriminden başlayarak bütünsel ve dinamik bir sistem olarak modellediğini ve bu modelin günümüz dünyasını anlamak için neden hala geçerli bir araç olduğunu göstermeyi hedeflemektedir.

1. Marx'ın Analitik Yöntemi: Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm

Marx'ın ekonomik analizini kavramanın ilk adımı, onun kendine özgü analitik yöntemini anlamaktır. Bu yöntem, onun ekonomik kategorilerini (meta, değer, sermaye vb.) nasıl oluşturduğunu ve bu kategorilerin neden statik tanımlar değil, tarihsel süreçlerin ifadeleri olduğunu açıklar. Geleneksel iktisadın evrensel ve değişmez ilkeler arayışının aksine, Marx'ın yöntemi toplumsal olguları kendi içsel çelişkileriyle sürekli evrilen tarihsel süreçler olarak ele alır. Bu nedenle, onun metodolojisini anlamak, teorisinin geri kalanını doğru bir zemine oturtmak için temel bir başlangıç noktasıdır.

1. Tarihsel ve Değişen Gerçeklik: Marx için toplumsal gerçeklik, donmuş bir yapı değil, kendi içsel dinamikleri ve çelişkileriyle sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde olan bir süreçtir. Onun amacı, tüm toplumlar için geçerli evrensel yasalar bulmak değil, belirli bir tarihsel döneme özgü toplumsal oluşumların (örneğin kapitalizmin) değişimini yöneten özgül yasaları ve düzenlilikleri ortaya çıkarmaktır. Grundrisse'nin girişinde belirttiği gibi, tüm üretim biçimlerinde ortak olan bazı genel unsurlar bulunsa da, bir dönemi diğerinden ayıran "asli farkları" anlamak kritik öneme sahiptir. Marx'a göre modern iktisatçıların hatası, kapitalizme özgü ilişkileri (örneğin piyasa, kâr) evrensel ve ebedi kategoriler olarak sunarak bu tarihsel özgüllüğü göz ardı etmeleridir.

2. İnsan Ürünü Olan Bilgi: Marx'a göre, insanın toplumsal gerçeklik hakkındaki bilgisi, insana özgü bir üründür ve yaşayan insanların etkinliği dışında bir varlığı söz konusu değildir. Bilgi, bir şehir gibi, birikerek çoğalan toplumsal bir yaratıdır. Bu epistemolojik duruş, bilginin keşfedilmeyi bekleyen ebedi hakikatler kümesi olduğu fikrinden kökten ayrılır. İnsan çabası, nasıl sanatı ve diğer ürünleri yaratıyorsa bilgiyi de aynı şekilde yaratır. Bu anlayış, eleştiri yöntemini merkeze alır; zira mevcut bilgi sürekli sorgulanır, süzgeçten geçirilir ve dönüştürülür. Marx'ın amacı "özgün" olmak değil, kendisinden önceki düşünürlerin (Smith, Ricardo vb.) inşa ettiği bilgideki gerçeğin özünü eleştirel bir süzgeçten geçirerek bulmak ve onu daha tutarlı bir formülasyona kavuşturmaktır.

3. Belirlenimlerin Katmanları ve Soyutlamanın Rolü: Marx'ın teorik inşası, karmaşık ve somut gerçekliği anlama sürecini "soyuttan somuta yükseliş" olarak tanımlar. Bu yöntem, analize en basit ve en temel soyutlamalardan başlamayı gerektirir. Kapital'de bu başlangıç noktası "meta"dır. Marx, Grundrisse'de bu süreci şöyle açıklar: Analiz, "bütünün kaotik bir kavramsallaştırılması" olan somut gerçeklikten (örneğin nüfus) yola çıkarak, analitik olarak daha basit kavramlara ve "daha da ince soyutlamalara" doğru ilerler. Bu soyut belirlenimlere (meta, değer, para) ulaşıldıktan sonra, teorik yolculuk tersine döner ve bu basit unsurları birleştirerek somut gerçekliği "birçok belirlenim ve bağlantının zengin bir bütünlüğü" olarak düşüncede yeniden inşa eder. Bu katmanlı yapı nedeniyle, üst seviyedeki belirlenimler (örneğin kâr oranının eşitlenmesi), daha temel belirlenimlerle (örneğin değerin emek tarafından yaratılması) çelişiyor gibi görünebilir. Ancak bu çelişki yalnızca yüzeyseldir. Temel ilkeler, daha karmaşık durumlarda dahi geçerliliklerini korur. Bu durumu bir analojiyle açıklamak mümkündür: "Binaların yıkılmamasını yer çekimi yasasının bir çelişkisi olarak görmeyiz çünkü kirişlerin fiziksel özelliklerinin bir binayı nasıl ayakta tuttuğunu anlamamızı sağlayan şey yer çekimi yasasının ta kendisidir ve çünkü bu fiziksel özellikler değişime uğradığında, aynı yer çekimi yasası bu sefer binanın yıkılmasını sağlayacak yönde işler." Benzer şekilde, üretim fiyatları gibi üst düzey olgular, emek değer teorisini ihlal etmez; aksine, teorinin koyduğu temel ilkeler çerçevesinde işleyen daha karmaşık mekanizmalar olarak açıklanırlar.

4. Diyalektik Yaklaşım: Marx'ın düşüncesindeki diyalektik unsurun iki temel yönü vardır. Birincisi, bir sunum üslubu olarak diyalektik, düşüncelerin eleştirel bir dönüşüm sürecini okuyucunun gözleri önüne serer. Marx, teorik sonuçlarını hazır bir şekilde sunmak yerine, okuyucuyu bir kavramdan diğerine (örneğin metadan paraya) taşıyan diyalektik düşünce hareketini yeniden üretmeye çalışır. İkinci ve daha derin olan yönü ise, diyalektiğin gerçekliğin ve bilginin doğasını kavrama biçimiyle ilgilidir. Marx, gerçekliği statik bir düzenlemeden ziyade, "çelişkili bir değişim süreci" olarak görür. Bilginin kendisi de bu sürecin bir parçasıdır; insan ürünüdür, sürekli değişir ve eleştiri yoluyla gelişir. Bu yaklaşım, bilginin keşfedilmeyi bekleyen değişmez doğrulardan oluştuğunu varsayan anlayışlardan kökten ayrılır.

Bu metodolojik çerçeve, Marx'ın ekonomik kategorilerinin neden sadece ekonomik olguları değil, aynı zamanda bu olguları doğuran toplumsal ve tarihsel ilişkileri de ifade ettiğini gösterir. Bu yöntemle donanmış olarak, Marx'ın analizinin temel taşı olan meta kavramını incelemeye geçebiliriz.

2. Değer Teorisinin Temel Taşları: Meta, Emek ve Para

Marx'ın ekonomik sistem analizinin tamamı, en temel birim olan "meta"nın incelenmesi üzerine kuruludur. Kapitalist üretimin hâkim olduğu bir toplumda, ürünlerin büyük çoğunluğunun meta biçimini alması, bu analizi zorunlu bir başlangıç noktası kılar. Metanın ikili doğasının çözümlenmesi, bizi doğrudan değerin kaynağına ve bu değerin nihai ifadesi olan paranın ortaya çıkışına götürür. Bu bölüm, Marx'ın tüm teorik yapısının temelini oluşturan bu kilit kavramları adım adım aydınlatacaktır.

1. Metanın İki Yönlü Doğası: Bir meta, her şeyden önce belirli bir insan ihtiyacını karşılayan faydalı bir nesne veya hizmettir. Marx, bu doğrudan fayda sağlama özelliğini kullanım değeri olarak adlandırır. Ancak bir ürünün meta olabilmesi için sadece faydalı olması yetmez; aynı zamanda piyasada başka bir ürünle mübadele edilebilir olması gerekir. Bu mübadele edilebilirlik özelliği, metanın ikinci yönünü, yani değerini oluşturur. Değer, metanın fiziksel özelliklerinden kaynaklanmaz; aksine, onu üreten toplumsal ilişkilerden doğan soyut bir özdür. Marx'a göre değer, metaların üretiminde harcanan insan emeğinden kaynaklanan toplumsal bir tözdür ve tüm metaların ortak paydasıdır.

2. Emek Değer Teorisi: Marx, değerin kaynağının "toplumsal olarak gerekli, soyut emek" olduğunu belirterek klasik emek değer teorisini rafine eder. Bu tanım, değeri yaratan emeğin niteliğini anlamak için dört kritik unsuru içerir:

    ◦ Soyut Emek: Değeri yaratan, iplik eğirmek veya dokuma yapmak gibi belirli bir somut emek türü değil, genel anlamda insan emeğinin harcanmasıdır. Meta üreticisi bir toplumda, tüm farklı somut emek biçimleri, değer yaratma kapasitesine sahip soyut emek olarak eşitlenir.

    ◦ Basit Emek: Farklı vasıflardaki emeklerin değer yaratma kapasiteleri farklılık gösterebilir. Marx, bu sorunu çözmek için vasıflı emeği, temel birim olan "basit emeğin" (belirli bir yetenek avantajı olmayan işçinin emeği) bir katı olarak ele alır.

    ◦ Toplumsal Emek: Değer yaratan emek, piyasada mübadele edilmek üzere üretilen metalara harcanan emektir. Hane içinde tüketilen veya kişisel kullanım için yapılan üretim (örneğin bir aile yemeği), bir kullanım değeri yaratsa da meta üretimine dahil olmadığı için değer yaratmaz.

    ◦ Gerekli Emek: Bir metanın değeri, o metayı üretmek için harcanan fiili emek süresiyle değil, mevcut teknolojik koşullar altında "toplumsal olarak gerekli" olan ortalama emek süresiyle belirlenir. Verimsiz bir üreticinin aynı mal için daha fazla zaman harcaması, o mala daha fazla değer katmaz.

3. Artık değerin kaynağını anlamak için kritik olan bir ayrım, paranın değeri ile ücret oranı arasındaki farktır. Paranın değeri, bir para biriminin (örneğin bir doların) ne kadar toplumsal emek süresini temsil ettiğidir. Ücret oranı ise, aynı para biriminin ne kadar emek gücü satın alabildiğidir. Örneğin, bir saatlik toplumsal emeğin 15 dolarlık değer yarattığını varsayalım. Bu durumda paranın değeri, 1 dolar başına 1/15 saatlik toplumsal emektir. Ancak, eğer ortalama ücret oranı saatte 5 dolar ise, aynı 1 dolar ile 1/5 saatlik emek gücü satın alınabilir. Görüldüğü gibi, 1 dolar hem 1/15 saatlik toplumsal emeği temsil eder hem de 1/5 saatlik emek gücü satın alır. Bu iki oran arasındaki fark, artık değerin temelini oluşturur.

4. Değerin Para Biçimine Dönüşümü: Değer, metaların içinde var olan soyut bir öz olduğu için, doğrudan gözlemlenemez. Ancak mübadele ilişkileri aracılığıyla kendini ifade eder. Marx, paranın kökenini diyalektik bir süreçle açıklar:

    ◦ Yalın Değer Biçimi: Değerin en basit ifadesi, iki metanın birbirine eşitlenmesidir: 20 yarda keten kumaş = 1 ceket. Bu ifadede ceket, keten kumaşın değerini ifade eden bir "eşdeğer" konumundadır.

    ◦ Genişlemiş ve Genel Değer Biçimi: Bir metanın (keten) diğer tüm metalarla (ceket, çay, demir vb.) eşitlendiği "genişlemiş" değer biçimi, istikrarsızdır ve mantıksal olarak tersine dönme eğilimindedir. Bu tersine dönüşle birlikte, tek bir meta (örneğin altın) diğer tüm metaların değerini ifade eden "genel eşdeğer" haline gelir.

    ◦ Para Biçimi: Son adımda, genel eşdeğerlik rolü toplumsal bir uzlaşmayla belirli bir metaya (tarihsel olarak altın) veya soyut bir hesap birimine (günümüzde "dolar" gibi) sabitlendiğinde, para ortaya çıkar. Para, metalar arası ilişkiden doğan ve değerin bağımsız bir ifadesi haline gelen toplumsal bir olgudur.

Meta, emek, değer ve para arasındaki bu temel ilişkilerin anlaşılması, kapitalist üretimin ayırt edici özelliğini, yani kârın kaynağı olan sermaye ve artık değerin analizine geçiş için sağlam bir zemin oluşturur.

3. Sermaye ve Artık Değerin Kökeni

Bu bölüm, Marx'ın teorisinin kalbine, yani kapitalist üretimin ayırt edici özelliğini oluşturan kârın (artık değerin) kaynağını açıklamaya odaklanmaktadır. Basit meta dolaşımında amaç, bir kullanım değerini bir başkasıyla değiştirmektir (M-P-M': Meta - Para - Meta). Ancak sermaye dolaşımının formülü farklıdır: P-M-P' (Para - Meta - Daha Fazla Para). Kapitalist, sürece parayla başlar ve süreç sonunda başlangıçtakinden daha fazla paraya sahip olmayı hedefler (P' > P). Peki, bu "fazla değer" ya da artık değer nereden gelmektedir? Eğer tüm metalar kendi değerlerinde alınıp satılıyorsa, değerin sistematik olarak artması nasıl mümkün olabilir? Bu bilmece, kapitalizmin sırrını barındırır.

1. Bir Meta Olarak Emek Gücü: Artık değerin kaynağı, piyasada alınıp satılan sıradan bir meta değil, emek gücü adı verilen çok özel bir metadır. Emek gücü, bir işçinin yararlı iş yapma potansiyeli veya kapasitesidir. Bu metanın ayırt edici özelliği, kullanımının (yani emeğin kendisinin) değer yaratması ve kendi değerinden daha fazla değer yaratabilmesidir. Emek gücünün bir meta olarak piyasada ortaya çıkabilmesi için iki temel tarihsel koşul gereklidir:

    ◦ İşçi, yasal olarak "özgür" olmalı ve kendi emek gücünü satma hakkına sahip olmalıdır (serf veya köle gibi birine bağlı olmamalıdır).

    ◦ İşçi, kendi üretim araçlarından (toprak, alet vb.) koparılmış olmalı ve geçimini sağlamak için emek gücünü satmaktan başka seçeneği kalmamalıdır.

2. Bu koşullar altında emek gücünün satışı, basit bir ticari işlem gibi görünse de, aslında iki aşamalı bir mücadele başlatır. İlk pazarlık, ücret seviyesi üzerine yapılır. Ancak anlaşma sağlandıktan sonra, "kapitalist ve işçi yeni bir pazarlıkta daha karşı karşıya gelirler." Bu ikinci ve sürekli mücadele, emeğin fiilen sarf edileceği koşullar (çalışma temposu, yoğunluğu, iş güvenliği vb.) üzerinedir. Kapitalistin emek gücünden en fazla değeri elde etme çabası, bu ikinci mücadele alanında, yani üretim sürecinin kendisinde gerçekleşir.

3. Emek Gücünün Değeri ve Artık Değer: Diğer tüm metalar gibi, emek gücünün değeri de onun yeniden üretimi için toplumsal olarak gerekli emek süresiyle belirlenir. Bu, pratikte işçinin kendisini ve ailesini hayatta tutmak ve ertesi gün çalışmaya hazır hale getirmek için ihtiyaç duyduğu geçim araçlarının (gıda, barınma, giyim vb.) değerine eşittir. Marx, iş gününü metaforik olarak iki kısma ayırır:

    ◦ Gerekli Emek Süresi: İşçinin, kendi ücretinin (emek gücünün değerinin) eşdeğerini ürettiği zamandır. Bu, "karşılığı ödenmiş" emektir.

    ◦ Artık Emek Süresi: İşçinin, gerekli emek süresinin ötesinde çalıştığı ve karşılığında ücret almadığı zamandır. Bu, kapitalist için artık değer yaratan "karşılığı ödenmemiş" emektir. Dolayısıyla artık değer, işçinin sömürülmesinin bir ürünüdür. İşçi, emek gücünün her saati için ücret alıyor gibi görünse de, aldığı toplam ücret, harcadığı toplam emeğin yarattığı değerden daha azdır.

4. Değişmeyen ve Değişen Sermaye: Artık değerin kaynağını daha net anlamak için Marx, kapitalistin yaptığı yatırımı iki kategoriye ayırır:

    ◦ Değişmeyen Sermaye (c): Üretim araçlarına (hammadde, makine, bina vb.) harcanan sermayedir. Bu unsurlar, üretim sürecinde kendi değerlerini yeni ürüne aynen aktarırlar, ancak yeni bir değer yaratmazlar. Değerleri "değişmeden" kalır.

    ◦ Değişen Sermaye (v): Emek gücünü satın almak için harcanan sermayedir (ücretler). Bu kısım, üretim sürecinde genişleyerek kendi değerinden daha fazlasını (artık değeri) yarattığı için "değişen" olarak adlandırılır. Bu durumda, bir metanın toplam değeri şu formülle ifade edilir: c + v + s (değişmeyen sermaye + değişen sermaye + artık değer). Artık değer (s) yalnızca değişen sermayeden (v) doğar.

Artık değerin kaynağının, yani sömürünün, nasıl işlediğinin anlaşılması, kapitalistlerin bu artık değeri maksimize etme stratejilerini ve bu stratejilerin sermaye birikim sürecini nasıl şekillendirdiğini incelemeye olanak tanır.

4. Sermaye Birikimi ve Üretimin Dönüşümü

Kapitalist sistem durağan bir yapı değildir; aksine, temel dinamiği sürekli bir genişleme ve birikim arayışıdır. Sermaye birikimi, elde edilen artık değerin bir kısmının yeniden yatırıma dönüştürülerek sermayenin ölçeğinin büyütülmesi sürecidir. Ancak bu süreç, sadece mevcut üretimin niceliksel olarak genişletilmesi anlamına gelmez. Rekabetin zorladığı bu birikim dürtüsü, aynı zamanda üretim yöntemlerini, teknolojiyi ve iş organizasyonunu kaçınılmaz olarak kökten değiştirir. Bu bölüm, kapitalistlerin artık değeri artırma stratejilerini ve bu sürecin toplumsal sonuçlarını analiz etmektedir.

1. Mutlak ve Göreli Artık Değer: Kapitalistler, artık değeri (ve dolayısıyla kârlarını) artırmak için temelde iki strateji izlerler:

    ◦ Mutlak Artık Değer: Bu strateji, iş gününün toplam uzunluğunu veya emeğin yoğunluğunu artırmaya odaklanır. Gerekli emek süresi sabitken, iş günü 8 saatten 10 saate çıkarıldığında, artık emek süresi doğrudan 2 saat artar. Kahve molalarının kaldırılması veya çalışma temposunun hızlandırılması da aynı etkiyi yaratır. Bu yöntem, kapitalizmin ilk evrelerinde yaygın olarak kullanılmıştır.

    ◦ Göreli Artık Değer: Bu strateji, toplam iş günü sabitken, gerekli emek süresini kısaltmayı hedefler. Bu, ancak emek verimliliğini artıran teknolojik yeniliklerle mümkündür. Örneğin, gıda veya giyim gibi işçilerin geçimini sağlayan metaların üretimini ucuzlatan yeni makineler, emek gücünün değerini düşürür. Bu sayede, işçinin kendi ücretine denk değeri üretmesi için gereken süre kısalır ve artık emek süresi artar. Göreli artık değer arayışı, kapitalizmin sürekli teknik ilerlemesinin arkasındaki temel itici güçtür.

2. Sermayenin Yeniden Üretimi ve Yedek Emekçi Ordusu: Sermaye birikim süreci, sadece sermayeyi değil, aynı zamanda kapitalist sınıf ilişkilerini de sürekli olarak yeniden üretir. İşçi, ücretiyle geçimini sağlar ve ertesi gün tekrar emek gücünü satmak zorunda kalır. Kapitalist ise elde ettiği artık değerle sermayesini büyütür ve tekrar emek gücü satın alacak konuma gelir. Bu birikim sürecinin emek gücü talebi üzerinde çelişkili etkileri vardır:

    ◦ Bir yandan, sermayenin genişlemesi yeni iş alanları yaratarak emek gücü talebini artırır.

    ◦ Diğer yandan, verimliliği artırmaya yönelik teknik değişim (otomasyon, yeni makineler), mevcut işçileri işlerinden ederek onları "yedekler". Bu iki eğilimin birleşimi, Marx'ın yedek emekçi ordusu olarak adlandırdığı, sürekli olarak var olan bir işsizler kitlesi yaratır. Bu ordu, üç ana bileşenden oluşur: geçici olarak işsiz kalan "akıcı" yedekler, tarım gibi geleneksel sektörlerden koparılan "saklı" yedekler ve sürekli marjinal işlerde çalışan "durgun" yedekler. Yedek emekçi ordusunun varlığı, çalışan işçiler üzerinde sürekli bir rekabet baskısı oluşturarak ücretlerin belirli bir seviyede tutulmasında kilit bir rol oynar.

Sermaye birikiminin bu dinamik ve çelişkili doğası, sistemin bütününü etkileyen kâr oranları, değerin dağılımı ve nihayetinde kriz eğilimleri gibi daha karmaşık olguları anlamak için bir sonraki mantıksal adımı oluşturur.

5. Kâr, Dağılım ve Sistemin Dinamikleri

Bu bölümde, emek değer teorisinin bireysel firmalar düzeyindeki analizden çıkarak, sistemin bütününü yöneten daha karmaşık piyasa olgularını ve uzun vadeli hareket yasalarını nasıl açıkladığı incelenmektedir. Farklı sektörlerdeki kâr oranlarının eşitlenmesi, artık değerin farklı sömürücü olmayan sınıflar arasında dağılımı (rant, faiz) ve sistemin uzun vadedeki temel çelişkisi olan kâr oranının düşme eğilimi, kapitalizmin yüzeydeki görünümünün ardındaki derin mekanizmaları ortaya koyar.

1. Kâr Oranının Eşitlenmesi ve Üretim Fiyatları: Marx, farklı üretim sektörlerinin farklı sermaye bileşimlerine (yani değişmeyen ve değişen sermaye oranlarına) sahip olduğunu belirtir. Eğer metalar doğrudan emek değerlerinden satılsaydı, emek-yoğun (daha fazla değişen sermaye kullanan) sektörler, sermaye-yoğun sektörlere göre daha yüksek kâr oranlarına sahip olurdu. Ancak kapitalistler arasındaki rekabet, sermayenin düşük kârlı alanlardan yüksek kârlı alanlara akmasına neden olur. Bu sermaye hareketi, fiyatları ayarlayarak sektörler arası kâr oranlarını tek bir ortalama kâr oranı etrafında eşitleme eğilimi yaratır. Bu süreç sonucunda metaların piyasa fiyatları, emek değerlerinden sistematik olarak sapar. Marx bu denge fiyatlarına üretim fiyatları adını verir. Bu sapma, emek değer teorisinin geçersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, bu süreç, toplam artık değerin tek tek kapitalistler arasında sermayelerinin büyüklüğüne göre yeniden dağıtılmasıdır. Marx'ın bu dönüşümü açıklama yöntemi, üç temel büyüklüğün sistem genelinde sabit kaldığını varsayar: (1) toplam artık değer (s), (2) toplam değişen sermaye (v) ve (3) toplam değişmeyen sermaye (c). Bu yaklaşım literatürde dönüşüm sorunu olarak bilinir. Marx'ın kendi prosedüründe, girdileri emek değerleriyle, çıktıları ise üretim fiyatlarıyla değerlendirmesi gibi meşhur bir içsel tutarsızlık bulunsa da, modern ve düzeltilmiş formülasyonlarda değerin sektörler arası yeniden dağıtımı ilkesi geçerliliğini korumaktadır.

2. Artık Değerin Bölüşümü: Üretim sürecinde yaratılan toplam artık değer, yalnızca onu doğrudan sömüren endüstriyel kapitalistin kârı olarak kalmaz. Bu toplam havuz, farklı mülkiyet biçimlerine sahip diğer sınıflar arasında da bölüşülür. Bu dağılımın ana biçimleri şunlardır:

    ◦ Ticari Kâr: Tüccarlar, metaları üreticilerden üretim fiyatlarının altında alıp tam değerinde satarak, artık değerin bir kısmına el koyarlar.

    ◦ Faiz: Borç veren kapitalistler (bankalar, finansörler), paralarını üretken kapitalistlere ödünç vererek, onların elde ettiği artık değerin bir kısmını faiz olarak alırlar.

    ◦ Rant: Toprak sahipleri, arazilerinin kullanımı karşılığında, tarım veya madencilik gibi sektörlerde yaratılan artık değerin bir kısmını rant olarak alırlar. Bu gelir biçimlerinin her biri (kâr, faiz, rant), üretken sektörlerde yaratılan toplam artık değer üzerindeki farklı hak iddialarını temsil eder ve bu değerin nasıl farklı sömürücü gruplar arasında paylaşıldığını gösterir.

3. Kâr Oranının Azalma Eğilimi Yasası: Marx, kapitalist birikim sürecinin uzun vadede kaçınılmaz bir çelişki yarattığını savunur: Ortalama kâr oranını düşürme eğilimi. Bu yasanın temel nedeni, teknik ilerlemenin doğasıdır. Rekabet, kapitalistleri sürekli olarak emek verimliliğini artırmaya zorlar. Bu genellikle, daha fazla makine ve hammadde kullanarak (değişmeyen sermaye, c) daha az emek gücü (değişen sermaye, v) ile üretim yapmak anlamına gelir. Sonuç olarak, sermayenin organik bileşimi (c/v oranı) artar. Artık değer yalnızca değişen sermayeden (v) kaynaklandığı için, toplam sermayeye oranla v'nin payı azaldıkça, toplam sermaye üzerinden hesaplanan kâr oranı (s / (c+v)) düşme eğilimi gösterir. Ancak bu bir "yasa" olduğu kadar bir "eğilimdir" çünkü onu yavaşlatan veya tersine çeviren karşı eğilimler de mevcuttur. Bu karşı eğilimler, yasanın istisnaları değil, yasanın yarattığı baskıya verilen tepkilerdir. Bir analojiyle açıklamak gerekirse: "Eğer bir araba, sürücü frene bastığında sağa doğru kayma eğilimindeyse, bu eğilim sürücünün frene basarken direksiyonu sola çevirmesiyle yok edilemez. Araba yavaşlarken düz gidiyormuş gibi görünse de kayma eğilimi, onu gidermek için harcadığı çaba sayesinde sürücüye varlığını hissettirmektedir." Benzer şekilde, sömürü oranının artırılması, değişmeyen sermayeyi oluşturan unsurların ucuzlaması ve dış ticaret gibi karşı eğilimler, kapitalistlerin kâr oranının düşme eğiliminin baskısına karşı bilinçli veya bilinçsiz olarak aldıkları önlemlerdir.

Kâr oranının düşme eğilimi gibi sistemin uzun vadeli çelişkileri, kapitalizmin neden pürüzsüz bir büyüme süreci yaşayamadığını ve neden periyodik krizlere yatkın olduğunu anlamak için kritik bir temel oluşturur.

6. Kapitalist Sistemin Çelişkileri ve Kriz

Marx'ın analizinde krizler, piyasa ekonomisine dışarıdan gelen tesadüfi şoklar veya yanlış politikalardan kaynaklanan anormallikler değildir. Tam aksine, krizler kapitalist sistemin kendi içsel, yapısal çelişkilerinden doğan kaçınılmaz ve periyodik sonuçlardır. Sistem, bir yandan muazzam bir üretken kapasite geliştirirken, diğer yandan bu kapasitenin tam olarak kullanılmasını engelleyen bariyerler yaratır. Kriz anları, bu temel çelişkilerin en keskin şekilde yüzeye çıktığı anlardır.

Marx'a göre, bir krizin en temel ve soyut olasılığı, meta biçiminin kendisinde yatar. Meta dolaşımında (M-P-M'), satış (M-P) ve satın alma (P-M') eylemleri zamansal ve mekânsal olarak birbirinden ayrılır. Her satış, hemen bir satın almayı gerektirmez. Paranın biriktirilmesi veya harcama kararlarının ertelenmesi, dolaşım zincirini kırabilir ve bu da bir kriz potansiyeli yaratır.

Ancak kapitalist krizin ayırt edici özelliği, kullanım değeri ile değer arasındaki çelişkinin şiddetlenmesidir. Kriz anında ortaya çıkan paradoksal durum şudur: Bir yanda, âtıl fabrikalar, satılamayan mal yığınları ve işsiz işçiler gibi devasa bir kullanılmayan üretken potansiyel bulunur. Diğer yanda ise, bu mallara ve hizmetlere şiddetle ihtiyaç duyan, ancak satın alma gücünden yoksun geniş kitleler vardır. Bu durum, üretimin amacının insan ihtiyaçlarını karşılamak (kullanım değeri) değil, kâr elde etmek (değer ve artık değer) olmasından kaynaklanır. Kâr oranları düştüğünde veya metaların kârlı bir şekilde satılması mümkün olmadığında, üretim durur; ihtiyaçların karşılanıp karşılanmadığına bakılmaksızın.

Marx'ın yazılarında, bu genel çerçeveyi somutlaştıran farklı kriz mekanizmalarına işaret edilir. Bu yaklaşımlar birbirini dışlamaktan ziyade, krizin farklı yönlerini vurgular:

• Orantısızlık Teorileri: Kapitalist üretimin anarşik doğası nedeniyle, farklı üretim sektörleri (örneğin, üretim araçları üreten Kesim I ile tüketim malları üreten Kesim II) arasında orantısızlıklar ortaya çıkabilir. Bir sektörde aşırı üretim, diğerinde ise yetersiz üretim olması, sistem genelinde bir dengesizliğe ve krize yol açabilir.

• Eksik Tüketim Teorileri: Bu yaklaşıma göre, sistemin ücretleri baskı altında tutma eğilimi, işçi sınıfının toplam talebini, üretilen toplam ürünün değerine kıyasla yetersiz bırakır. Kapitalistlerin tüketimi ve yatırımları bu açığı kapatmaya yetmediğinde, genel bir talep yetersizliği ve aşırı üretim krizi ortaya çıkar.

• Kâr Oranının Düşmesi Teorisi: En temel kriz mekanizması olarak görülen bu teori, sermaye birikiminin uzun vadede kâr oranlarını düşürme eğilimine odaklanır. Kâr oranındaki düşüş, yatırım motivasyonunu kırar ve sermaye birikimini yavaşlatır veya durdurur. Bu durum, birikim sürecinde keskin bir daralmaya ve genel bir ekonomik krize neden olur.

Bu farklı yaklaşımların ortak noktası, hepsinin klasik iktisadın "her arz kendi talebini yaratır" şeklindeki Say Yasası'nı reddetmesidir. Marx için, arz ve talep arasındaki denge kapitalizmde otomatik değil, tesadüfi ve geçicidir; temel eğilim ise dengesizlik ve krizdir.

Sonuç

Bu inceleme, Karl Marx'ın ekonomik teorisinin temel kavramlarını ve analitik çerçevesini sistematik bir bakış açısıyla ortaya koymuştur. Gördüğümüz gibi Marx, kapitalizmi en basit hücresi olan metanın ikili doğasından (kullanım değeri ve değer) yola çıkarak analiz eder. Bu analiz, değerin kaynağının toplumsal olarak gerekli emek süresi olduğunu ve bu değerin nihai ifadesinin para olduğunu gösterir. Kapitalist üretimin sırrı, kendi değerinden daha fazlasını yaratabilen özel bir meta olan emek gücünün alınıp satılmasında yatar. Bu süreç, iş gününü gerekli emek ve artık emek olarak ikiye böler ve artık değerin, yani karşılığı ödenmemiş emeğin sömürülmesine dayanan bir sistem yaratır.

Marx'ın modeli, kapitalizmi durağan bir sistem olarak değil, artık değerin yeniden yatırıma dönüştürülmesiyle sürekli bir sermaye birikimi döngüsü içinde olan dinamik bir yapı olarak ele alır. Bu birikim süreci, bir yandan teknik ilerlemeyi ve üretken güçlerin gelişimini teşvik ederken, diğer yandan sistemin kendi içsel çelişkilerini derinleştirir. Kâr oranının düşme eğilimi yasası, bu çelişkilerin en temel ifadesidir; zira sistem, kârın kaynağı olan canlı emeği üretim sürecinden tasfiye etme eğilimi göstererek kendi temelini aşındırır. Bu ve benzeri çelişkiler, sistemin pürüzsüz işlemesini engelleyerek periyodik krizlere yol açar. Krizler, sistemin tesadüfi bozulmaları değil, onun temel işleyiş yasalarının kaçınılmaz bir sonucudur.

Nihayetinde, Marx'ın ekonomik eleştirisi, kapitalizmin kendi yarattığı muazzam üretken güçler tarafından tarihsel olarak aşılacağı öngörüsüne bağlanır. Sermayenin merkezileşmesi, üretimin toplumsallaşması ve işçi sınıfının örgütlenmesiyle birlikte, sistemin kendi iç çelişkileri, meta üretimine ve özel mülkiyete dayanmayan yeni bir üretim biçiminin, yani sosyalizmin maddi koşullarını hazırlar. Bu bütünsel ve eleştirel çerçeve, Marx'ın ekonomik teorisini, günümüz dünyasının karmaşık dinamiklerini anlamak için hala güçlü ve vazgeçilmez bir araç kılmaktadır.

16 Eylül 2023 Cumartesi

Marksist Ekonomi

Rob Sewell


Kapitalist sistem, muhtemelen tarihinin en derin krizini yaşıyor. Ve dolayısıyla, bu sistemin nasıl işlediğini anlayabilmek ve bunun için de Marksist iktisat öğrenmek gün geçtikçe önem kazanıyor.

İlk bakışta, Marksist iktisat oldukça zor görünebilir. Her şeyden önce dili ağır görünebilir. Kendi kısaltmalarını, kendi terimlerini gerektiren tüm bilimlerde durum budur. Bununla birlikte, temel ilkeleri anlaşıldıktan sonra gittikçe kolay hale gelir ve bunun için en başta harcanan çabaya kesinlikle değer. Marksizm işçilerin nasıl sömürüldüğü ve kapitalist sistemin neden yıkıcı, devamlı tekrar eden dönemsel krizler yaşadığı gibi birçok soruya yanıt verecektir.

Marx, ekonomik sisteme nesnel bir bakış açısıyla yaklaştı. Onun kapitalizmi incelerken takındığı tavır bir arı kovanının işleyişini inceleyen bir doğa bilimcininkinden farksızdır. İçinde yaşadığımız topluma baktığınızda, her alanda paranın ve alım satımın egemen olduğu görülüyor. Para kazanmak neredeyse her insan uğraşının arkasındaki itici güce dönüşmüş durumda. Bu çeşit maddi ilişkiler, günlük yaşamın ve insan bilincinin derinliklerine nüfuz etmiş halde. Bir yandan insanlar nakit değerlerine indirgenirlerken para da özneleşmekte, kişileşmektedir. Finans haberlerini takip ederseniz, sanki hasta bir bireyden bahsediliyormuş gibi, “Pound bugün finans piyasalarında biraz daha iyi durumda” gibi cümlelerle karşılaşırsınız. Öte yandan, milyoner toprak sahibi Westminster Dükü'nün “milyonlar değerinde” olduğunu okuyabilirsiniz. Marx bu garip durumu “meta fetişizimi” olarak tanımlıyor. Peki ya bu durumun ardında ne yatıyor?

Basitçe ifade etmek gerekirse, bu kavram, sosyal ilişkilerin çarpıtılarak bir dizi finansal ilişkilere indirgendiği piyasa ekonomisinin bir ürünüdür. Bu tür ilişkilerin egemen olduğu bir dünyada yaşadığımız için, bu ilişkiler düşünüş ve olaylara bakış biçimimize nüfuz ederler. Bu durum, örneğin, parçası olduğumuz ekonomik faaliyetlere bakışımızı bulanıklaştırmaktadır. Günlük hayatımız devamlı olarak bu gizemli güçlerce domine edilmektedir. Bu güçler biz onların farkında olmasak bile devamlı olarak işlerler. Tıpkı cansız nesnelere ağaca, güneşe, totemlere tapan ilkel insanlar gibi, dünyanın görünüşte olağanüstü güçlere sahip olan para ve başka metalar tarafından yönetildiğini düşünürüz. Hiç kimsenin piyasa üzerinde kontrolü yoktur, ama yine de piyasa herkese hükmeder.

Bu durum her zaman böyle değildi. Örneğin feodal toplumda sosyal ilişkiler daha keskin ve daha şeffaftı. Sosyal ilişkiler, bir toprak mülkiyeti hiyerarşisine dayanan sosyal yükümlülüklere dayanıyordu. Herkesin belirli bir statüsü vardı ve herkes bunun farkındaydı. Toplum sosyal olarak durağan durumdaydı.

Ancak kapitalistler acımasızca feodalizme ve onun yöntemlerine son verdiler ve kendi egemenliklerini kurdular.

Komünist Manifesto'da Marx ve Engels, “Burjuvazi hâkimiyeti ele geçirdiği her yerde bütün feodal, ataerkil, kır yaşamına özgü ilişkilere son vermiştir.” diyorlar. “İnsanı tabii mafevkine bağlayan karmakarışık feodal bağları acımasızca kesip atmış ve insan ile insan arasında katıksız çıkardan, katı “nakit ödeme”den başka bir bağ bırakmamıştır.”

Kapitalizm, üretici güçleri geçmiş toplumlara kıyasla devrimcileştirir, ancak kendi yasalarını ve çelişkilerini de beraberinde getirir. Yükselen kapitalist sınıf, köylülerin topraklarını ve bağımsız yaşam araçlarının ellerinden aldı ve onları ücretli emekçilere dönüştürdü. Üretim araçlarını tekelleştirdi ve eski köleleri, mülksüz işçileri yeni mülk sahipleri için çalışmaya zorladı. Bu yeni sınıf ayrımı, yeni toplumsal düzenin sonucuydu. Bu, Marx'ın “ilk birikim” dönemi olarak tanımladığı, kapitalizmin “tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak” yükseldiği dönemdir. Bu acımasız süreç kendi ayrı sınıf çıkarlarıyla beraber iki ayrı sınıf yaratı, işçi sınıfı ve zenginleşen kapitalist sınıf. Egemen sınıf yani kapitalistler, servetlerini ve ekonomik güçlerini borçlu oldukları, onlar için artı değer üreten işçileri acımasızca sömürdüler.

Her sınıflı toplum kendi sömürücü sınıflarını yarattı: köle sahipleri, feodal toprak ağaları ve sermayedarlar. Köleci toplumda, üreticiler köle sahiplerinin mülkiyetindeydi. Feodalizmde, bir tarım toplumunun en önemli unsuru olan serflerin bağlı olduğu topraklar feodal beylerin mülkiyetindeydi. Kapitalizmde ise, üretim araçları özel mülkiyetin elindeyken, mülksüz işçiler hayatta kalmak için emek güçlerini satmak zorunda kalıyorlar.

Mübadele için üretimin gelişimi ve çok çeşitli malların üretimi bir iş bölümünü de beraberinde getirir. Genel olarak üretim tüm toplum biçimleri için ortak olsa da kar amaçlı üretim öyle değildir. Köylü toplumlarında insanlar ürettikleri ürünlerle yaşarlar ve ticaretin onların gündelik yaşamlarında hiçbir rolü yoktur. Feodalizm altında, lordlar, toprakları üzerinde çalışan kölelerin üretim fazlasına basitçe el koyuyordular. Kapitalizmde ise mübadele için üretim egemen üretim biçimidir.

Genel olarak üretim ile mübadele için üretim arasındaki farkın altını çizmek için Marx, kullanım değeri ve mübadele değeri terimlerini kullanır. Değer ifadesinin iki anlamı vardır. Biri, insan ihtiyacını karşılayan bir şey olan kullanım değeridir. Kullanışlı olma niteliğine sahiptir. Cep telefonu, diğer telefon kullanıcılarıyla konuşmamızı sağlayan bir cihaz olması açısından bir kullanım değeridir. Bununla birlikte, bir kullanım değerinin fiziksel bir şey olması gerekmez. Şarkı söylemenin de her ne kadar geriye hiç bir somut iz bırakmıyor olsa da bir kullanım değeri vardır, biri ya da birilerine zevk verir. Fakat tüm kullanım değerleri insan emeğinin ürünü değildir. Hava bir kullanım değeridir, solunumu hayati önem taşır; ama onun üretiminde hiçbir emek söz konusu değildir. Bununla birlikte, insan emeğinin neredeyse tüm ürünleri kullanım değeridir.

İkincisi, bir meta (mal) bir diğeriyle takas edildiğinde, o metanın değerini yansıtan bir mübadele-değeridir. Bu kadar çift ayakkabı, şu kadar pantolonla değiştirilebilir gibi. Meta, satılmak üzere üretilmiş bir şeydir. Meta (Mal), aynı zamanda bir mübadele-değeri de olan, yani piyasada satılabilen bir kullanım değeridir. Meta satıcısı elindeki metanın yalnızca mübadele-değeri ile ilgilenir. Yani metanın getireceği fiyatla ilgilenir. Öte yandan alıcı, kullanım değeri (bir şeyin ne işe yaradığı) ve ayrıca ne kadara mal olduğu ile ilgilenir. Bir metanın mübadele-değeri, bedeliyle belirlenir.

Bir metanın bu ikili karakteri - kullanım değeri ve mübadele değeri - iç içe geçmiştir. Üretilmiş bir metanın kimseye hiçbir faydası yoksa kimse onu satın almaz veya takas etmez. Böyle bir durumda değişim değeri anlamsız hale gelir. Dolayısıyla meta, gereksiz emek içeriyor demektir.

Bu kendini bu ilişkileri anlamaya adamıştı. Bu adanmışlıkla, işçi sınıfının kapitalizm altında sömürülmesinin nasıl gerçekleştiğini ortaya koyabildi. Bunu, Adam Smith ve de özellikle David Ricardo’dan edindiği “emek değer” teorisini geliştirerek başarabildi.

Bu teorinin temeli epey açıktır. Birincil argüman, emeğin tüm değerlerin kaynağı olduğudur. İnsanlar ancak emek harcayarak, kullanım değerlerinin üretimi yoluyla yaşayabilir ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Hayatta kalabilmek için çalışmak zorundayızdır. Elbette, kapitalizmde olduğu gibi, başkalarının emeğiyle yaşayan sömürücü bir sınıfın mensubu değilseniz. “Küçük bir çocuk bile, çalışmayı değil bir yıl için, diyelim sadece birkaç hafta için bile bırakacak herhangi bir ulusun yok olacağını bilebilir.” diye yazar Marx, Kapital’de.

Kapitalizmin gelişiminden önce, üretim geniş oranda kişisel tüketim için yapılıyordu. Köylüler ekinleri ile ilgileniyordular ve nelere ihtiyaçları varsa onları üretiyorlardı. Muhtemel üretim fazlası yerel pazarlarda satılırdı. Ancak bu ikincil bir durumdu. Piyasa hâkimiyeti ele geçirdikçe ise, çoğu üretici metaları kendileri tüketmek üzere değil de başkaları için, yani mübadele etmek için üretmeye başladılar. İşte modern kapitalist ekonomik ilişkilerin embriyosu böylece insanlık tarihinin rahminde oluşmaya başladı. Toplumsal işbölümü nedeniyle, yani herkesin başkaları tarafından üretilen ürünlere ihtiyacı olduğu için herkes herkese bağımlı hale geldi. Mübadele, artık kişiler arasındaki sosyal bağdır. Bu, yaygınlaşmış meta üretiminin temelidir. Değişim değerlerinin kitlesel üretimi anlamına gelir.

Metaların mübadelesi, eşdeğerlerin mübadelesine dayanır. Bir şey, eşit değerdeki (mübadele değeri) başka bir şeyle değiştirilir. Bazı tüccarların ucuza alıp pahalıya satabilmesi ancak başkalarının ayni metayı değerinden pahalıya alıp ucuza satması ile mümkündür. Bir satıcının kazancı, başka bir alıcının kaybıdır ve bunun tersi de geçerlidir. Toplum bir bütün olarak bundan yarar sağlamaz; sadece yaratılmış olan değeri bölüşmüş olur. Bununla birlikte, daha takastan itibaren, belirli bir miktardaki bir ürünü belirli bir miktar başka bir ürünle eşdeğerlerin mübadelesine dayalı olarak değiştirme çabası vardır.

Metalar, açıkladığımız gibi, mübadele için üretilen şeylerdir. Şu soru ortaya çıkıyor: Birbirleriyle mübadele edilenler, yani metalar, tam olarak nedir? Birbirinden çok farklı olan ve farklı kullanımları olan bu şeylerin ortak özelliği nedir? Bu şeylerin birbirleriyle kıyaslanabilmesini sağlayan nedir?

Bu ortak özellik açık bir şekilde ağırlık, renk, boyut veya diğer herhangi bir fiziksel nitelik değildir ve fiziksel niteliklerin tümü bir metadan diğerine önemli ölçüde farklılık gösterir. Bir çift ayakkabı bir pantolondan çok farklıdır. Buna karşılık, ortak noktaları, ikisinin de insan emeğinin ürünleri olmasıdır.

Marx, “Doğa makine, lokomotif, demiryolu, elektrikli telgraf, kendi kendine işleyen taşıyıcılar vb yapmaz. Bunlar insan sanayisinin ürünleridir; doğa üzerindeki insan istencinin ya da insan etkinliğinin organlarına dönüşmüş doğal gereçtir” demiştir. Doğa malzemeleri sağlar, ancak onları kullanım değerlerine ve değere dönüştüren emektir. Doğa bize hiçbir değeri olmayan malzemeleri değerleri olmaksızın sağlar. Ancak insan emeği zaman ve efor harcayarak değerlerin yaratılmasına hizmet eder.

Sonuç olarak, mübadele yoluyla, bir metadaki şu kadar çok genelleştirilmiş emek, başka bir metadaki bu kadar çok genelleştirilmiş emekle karşılaştırılabilir. Mübadele sırasında, üretimlerinde harcanan emek-zaman miktarına bağlı olarak, şu kadar çok sayıda saat, şu kadar çok sayıda ayakkabı ile takas edilir. Bu nedenle metalar, mübadelede kıyaslanan yoğunlaştırılmış emek-zaman miktarı olarak kabul edilebilir. İnsan çabasının tüketimi, üretimde yer alan tek gerçek maliyettir.

İlk burjuva iktisatçılar bile bu ilkeyi kabul ettiler. Marx, kendi not defterinden kelimesi kelimesine kopyalanan klasik değer tanımına ilk kez Adam Smith'in yazdığı ‘The Wealth of Nations' (Ulusların Zenginliği)’da rastladı: “Kökeninde bütün dünya zenginlikleri, altın veya gümüşle değil, emekle satın alınmıştır. Onu bazı yeni ürünlerle değiş etmek isteyen servet sahipleri için o servetin değeri, bu kimselere satın alabilmek veya egemen olabilmek imkânını verebildiği emek miktarına tamı tamına eşittir.”

Bununla birlikte Marx, değerin kişiler arasında bir sosyal ilişki olduğunu keşfetti. Ancak kapitalizmde bu, fantastik bir biçimde, şeyler arasındaki bir ilişki olarak görünür. Satış için cansız nesneleri kullanarak bu mübadeleye girenler sadece kendi çıkarları olan insanlardır, tersi değil. Metalar kendi kendilerini piyasaya sürmezler.

Yüzeyin altında var olan gerçek ilişkileri anlamak için şeylerin dış görünüşünün ötesini de görmeliyiz. Kapitalizmi yöneten yasalar toplum tarafından fark edilmeksizin sessizce işler. Gerçek bir bilim olan Marksizm’in amacı, bu temeldeki ilişkileri ve yasaları keşfetmektir.

Toplumsal Olarak Gerekli Emek Zaman

Değer, Marksist anlamda oldukça tuhaf bir şey gibi görünür. O, metanın ne doğal ne de fiziksel bir niteliğidir. Bu nedenle, güçlü bir mikroskopla bile değer görülemez. Fiziksel bir varlığı olmadığı için dokunulamaz veya koklanamaz. Ama değişim değeri (ya da sadece “değer"), tıpkı yerçekimi gibi kesinlikle vardır ve rastlantısal bir şey değildir.

Marx'ın açıkladığı gibi, değer belirli bir toplumsal niteliktir ve yalnızca metalar arasında mübadele gerçekleştiğinde ortaya çıkar. Mübadele sırasında, belirli bir miktar genelleştirilmiş emek, değerlerin mübadelesi yoluyla el değiştirir. Mübadele sırasında, terzi veya inşaatçının işi eşdeğer yapılır. İlgili emek biçimleri göz ardı edilir ve ürünlerinin tümü genelleştirilmiş basit emeğe indirgenir. İster basit, ister vasıfsız, ister yarı vasıflı ya da vasıflı emek olsun, tüm emek, mübadelede, vasıflı emeğin vasıfsız emeğin bir katı haline geldiği ortalama emeğe indirgenir. Toplumsal bir ilişki olarak değer, farklı üreticilerin emeği arasındaki ilişki olarak ifade edilir. Bu nedenle değer, belirli bir emek biçiminin değil, soyut insan emeğinin ya da genel olarak emeğin sonucudur.

Kapitalistler, malları maliyet değerinden satmazlar. Kâr peşindedirler. Üretim sürecinde yalnızca emek değer üretir. Makineler değer yaratmazlar, sadece aşınma ve yıpranma veya amortisman yoluyla kendi değerlerini parça parça yeni metalara aktarırlar. Makineler, her durumda, işçiler tarafından kullanılmalıdır, aksi takdirde tek başlarına hiçbir şey üretmezler. Hammaddeler de aynı şekilde süreçte tüketilir ve değerlerini yeni ürünlere aktarır. Bir başka deyişle, terzi, esme ve dikme yoluyla emek vererek üzerinde çalıştığı malzemelerden son ürüne aktardığı değere değer katar.

Örneğin bir evin maliyeti, onu inşa etmek için gereken malzemelerin maliyetinden oluşacaktır: tuğlalar, çimento, ahşap, alçı vb. ve ilgili işçilerin emeği. Peki bunların fiyatlarını ne belirler? Tuğlalar, odun, çimento vb. Hepsi insan emeğiyle üretilir. Bu nedenle maliyetler, üretimlerinde yer alan emek-zaman miktarlarına indirgenebilir. Bu nedenle fiyatlar, üretim maliyetleri, bunları üretmek için gereken emek-zaman miktarı ile belirlenir. Bu, geçmişte ve şimdi harcanan emeğin bir birleşimidir (Marx'ın dediği gibi, ölü ve canlı emek).

Daha doğrusu, bir metanın değeri emek-zaman miktarlarıyla değil, üretimine yatırılan toplumsal olarak gerekli emek-zaman miktarı ile ölçülür. Marx, “emek-zaman” ve “toplumsal olarak gerekli emek-zaman” terimleri arasındaki bu hayati ayrımı yapmıştır. Değer basitçe üretimde yer alan emek miktarına eşit değildir. Eğer öyle olsaydı tembel veya verimsiz bir işçi, bir şeyler üretmek için daha fazla zaman harcadığı için çok daha büyük değerlerin kaynağı olurdu. Bu açık bir biçimde yanlıştır. Değer, “toplumsal olarak gerekli” emek tarafından, yani ortalama sosyal koşullara ve mevcut teknik düzeye göre mal üretmek için kullanılan ortalama emek tarafından üretilir. Bir metanın toplumsal olarak gerekli emeği içerip içermediği, metalar pazarda satıldıkça veya reddedildikçe, değişimde ortaya çıkacaktır.

Belirli bir metanın üretilmesi ortalama zamandan daha uzun sürerse, bu fazla emek-zamanı faydasız emektir. Piyasada bu tür “değeri yüksek” (aşırı fiyatlı) mallar alıcı bulamaz. Toplumsal ortalamanın üzerinde bir maliyetle yapılan tüm bu metalar satılmadan kalacak ya da kapitalist tarafından zararına satılmak zorunda kalacak. Üretken olmayan (boşa harcanmış) emek kullanan kapitalistlerimiz, kısa süre sonra mallarını “piyasa fiyatı"ndan satamayacakları için kendilerini piyasadan elenmiş olarak bulacaklar. Fiyatlar, üretime harcanan “toplumsal olarak gerekli” zamanı yansıtma eğiliminde olacaktır.

Karlar ve Üretkenlik

Kapitalistlerin dürtüsü para kazanmaktır. Bir kapitalist yeni üretim teknikleri geliştirdiğinde ve üretim maliyetinin altında metalar ürettiğinde, o zaman daha fazla malı daha ucuza satabilecek ve süper kârlar elde edebilecektir - ta ki herkes bu yeni tekniklere uyana ve yenilerini geliştirene kadar. Bu gerçekleştiğinde ve bu yeni teknik düzey ortalama haline geldiğinde, fiyat yeni toplumsal olarak gerekli emek-zamana karşılık gelecek şekilde yeni bir düzeye düşecektir. Bu sebeple her bir metanın üretilmesi bir önce üretilenden daha az zaman alacak ve bu nedenle daha az değer içerecektir, böylece maliyetler ve fiyat etkili bir şekilde düşecektir. Kuşkusuz teknikteki sürekli değişikliklerle birlikte toplumsal olarak gerekli emek-zaman her zaman değişmektedir. Bununla birlikte, herhangi bir noktada genel bir ortalama standart vardır ve bu standart, hiç bitmeyen bir teknik ilerleme sürecinde yerini alır.

Kapitalizm düzensiz bir sistemdir. Mallar pazara girdikten sonrasına dair herhangi bir planlama yoktur. Burada piyasanın kör güçleri hâkimdir. Bir kapitalist, her biri 100 sterline satılık 1.000 yatak üretirse fakat diğer ayni fiyattan yatak üreten kapitalistlerin de normalde olduğundan daha fazla üretim yaptığını görürse, tüm yataklarının satılmayacağından korkacaktır. Daha sonra rakiplerini baltalamak için fiyat düşürecek, ancak bu durumda diğerleri de yine aynı aynısını yapacaktır. Fiyatlar düşerken, satın alma niyetinde olmayan insanlar da yataklarla ilgilenmeye başlayacaktır. Fiyat düştükçe talep artar. Bu durumda, ya bazı yataklar satılmayacak ya da her yatağın fiyatı normalden daha düşük olacaktır. Kapitalistimizin beklendiği gibi 100.000 sterlin kazanmak yerine, söz gelimi 70.000 sterline razı olması gerekecektir.

Ancak söz gelimi gardırop yapan kapitalistler daha iyi durumda olabilir. Sınırlı sayıda satıcıya karşılık gardırop satın almakla ilgilenen birçok kişi varsa kapitalistler normalde 200 sterline satılan gardıropların fiyatlarını yükseltecektir. Bu olurken, gardıropları daha az kişi satın alacaktır. Hepsi satılmak istenirse, fiyatların daha fazla yükseltilemeyeceği bir sınır vardır. Fiyatın 300 sterline yükseldiğini düşünürsek günün sonunda kapitalistimiz tüm bu malların satışından 150.000 sterlin kazanacaktır.

Yatakları yapan kapitalistler, gardırop yapanların ne kadar kar yaptığını göreceklerdir. Sonunda, üretimlerini yatak yapmak yerine daha karlı olan gardırop üretimine çevirmeye başlayacaklardır.

Başka bir deyişle, sermaye, ekonominin en yüksek getiri oranlarını sunan sektörlerine akar. Ancak bu daha karlı sektörün kapasitesi de dolmaya başladıkça gardırop üretimi artar ve gardıropların fiyatı (ve getirdiği kar) düşer. Sonuç olarak, sermaye daha yüksek kâr oranlarının olduğu diğer alanlara yönelecektir. Bu da muhtemelen piyasada yatak kıtlığı olduğu için fiyatları yükselen yatak üretimi olacaktır. Bir fırsat açıldığında bir diğeri kapanır. Bu, toplumda talep ve fiyatlardaki değişiklikleri yansıtan yeni bir iş bölümü ile sonuçlanır.

Bir metanın, üretimi için gerekli toplumsal olarak gerekli emek-zamana dayanan değeri hemen görünür olmasa da, fiyatlar kesinlikle öyledir. Herhangi bir mağazaya girdiğinizde tüm malların fiyat etiketleri vardır. Eşit değerdeki metalar, eşit değişim değerlerine ve fiyatlara sahip olma eğilimindeyken, bu her zaman böyle olmaz. Hatta çoğu durumda böyle olmaz. Gerçekte, fiyatlar değerlerden farklılık göstermedikçe değer yasası işlemeyecektir. Yeni bir iş bölümü ve kaynak dağılımı, belirli mallar için arz ve talepteki değişikliklere yanıt olarak fiyatların değerlerin üzerine çıkması veya altına düşmesinden doğar.

Bu yüzden fiyatlar her durumda değerleri yansıtmaz, ancak bir metanın değeri etrafında salınma eğilimindedir. Bu fiyat dalgalanması deniz seviyesine benzetilebilir. Deniz gelgit sebebiyle yükselip alçalsa da belirli bir referans noktası çevresinde belirli bir ortalama seviyeye sahiptir. Varyasyon, denizin sürekli hareket halinde olması ve ayin onun üzerindeki kütle çekiminden kaynaklanmaktadır. Yine de, bu gelgitlerin etrafında meydana geldiği belli deniz seviyesi vardır.

Ekonomide, tekil olarak farklılığın derecesi ne olursa olsun, tüm fiyatların toplamı tüm değerlerin toplamına eşittir, “çünkü nihai olarak, yalnızca insan emeği tarafından yaratılan değerler toplumun kullanımındadır ve fiyatlar, tröstlerin tekel fiyatları da dâhil olmak üzere, bu sınırlamayı aşamaz; emeğin yeni bir değer yaratmadığı yerde, Rockefeller bile hiçbir şey elde edemez. “

Bu yolla değer yasası, üretilmesi gereken metaların oranlarını ve işgücünün ekonominin çeşitli sektörlerine dağılımını belirler. Bu, değer yasasının, fiyat sinyalleri ve piyasa güçleri aracılığıyla, kapitalist sistemin temel düzenleyicisi olarak nasıl işlediğini gösterir.

Maddi zenginlik (wealth) ile değer (value) arasındaki çoğu zaman karıştırılan farkın altını çizmekte fayda var. Değer, yalnızca meta üretimi var olduğu sürece geçerli olan toplumsal ve tarihsel bir kategoridir. Meta üretimi ortadan kalktığında ve ihtiyaç için üretime sahip olduğumuzda değer de ortadan kalkacaktır. Bu, sosyalist toplumda gerçekleşir. Zenginlik ise maddi bir şeydir ve toplum biçiminden bağımsız olarak kullanım değerlerinden oluşur.

Diğer koşullar sabitken, emeğin üretkenliğindeki bir artış toplumun maddi zenginliğinde bir artış yaratacaktır: daha fazla giysi, araba, televizyon, ev vb. Ancak, harcanan emek miktarının aynı olması koşuluyla, mevcut değerlerin toplam miktarı değişmeden kalabilir. Bir otomobil işçisi 8 saatlik bir sürede 50 yerine 100 otomobil motoru üretirse, üretimine yine 8 saat emek harcanır. Artık bir araba, daha önce olduğu gibi değerin veya emek zamanın yarısını kapsayacaktır. Aynı şekilde, elverişli bir hasat bir ülkenin zenginliğini arttırır, ancak harcanmış sosyal olarak gerekli emek miktarı değişmeden kalırsa, hasadın temsil ettiği toplam değerler aynı kalır.

Burjuva eleştirmenleri, Marx'ın bilimsel analiz yöntemini anlamadan, Marx'taki bu tür açık “çelişkilere” işaret etmekten zevk alırlar. Ona cevap veremedikleri için söylediği her şeyi çarpıtmayı tercih ederler. İlgilendikleri tek şey, kapitalist ekonomik ilişkilerin yüzeysel görünümünü oluşturan piyasa ve piyasa ilişkileridir.

Kapitalistlerin “toplumsal olarak gerekli” emek-zamana ayak uydurma yönündeki sürekli dürtüsü, aynı zamanda kapitalizmin üretim tarzında sürekli olarak köklü değişiklikler yapmadan var olamayacağını da açıklar. Buna karşılık, sermayenin genişlemesiyle birlikte makinelerin devreye girmesi, emeğin üretkenliğinde bir artış anlamına gelir.

Marx, Kapital´de bu durumu şu şekilde açıklar: “... kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte bir sanayi girişimine yatırılmış bulunan sermayenin kendisini durmadan büyütmesi bir zorunluluk haline gelir ve rekabetin zoru ile tek tek bütün kapitalistler, kapitalist üretim tarzının kendi özünden doğan yasalara, dışarıdan gelme zorlayıcı yasalar olarak boyun eğmek mecburiyetinde kalır. Bunlar, kapitalisti, varlığını devam ettirebilmesi için, sermayesini durmadan artırmak zorunda bırakır; kapitalist de bunu ancak gittikçe artan birikimle sağlayabilir.

Fiyatlar ve Değerler

Marx asla fiyatı belirleyen tek şeyin değişim değeri olduğunu söylemedi. Arz ve talebin fiyat üzerindeki etkilerini asla inkâr etmedi. Değer ve fiyat arasındaki ayrımı çizdi ve hiçbir değeri olmayan şeyler de dâhil olmak üzere her şeye bir fiyat etiketinin uygulanabileceğini kabul etti. Bakir toprak gibi şeyler, muazzam miktarlarda paraya fiyatlandırılabilir ve satılabilir. Nadir sanat eserleri, bu eşsiz eserlere “yatırım” yapmaya hevesli olan zenginlerin çılgınca spekülasyonları nedeniyle, orijinal asli değerinin çok ötesinde, milyonlar karşılığında satılabilir. Tek bir nesne ile sınırlı arza sahip olan, özgün Rembrandt resimleri bir servet karşılığında satılabilir. Fiyatlarını belirleyen tek şey, süper zenginlerin ödemeye hazır oldukları miktardır. Sanat eserleri, alt düzey taklitler dışında üretilemez veya çoğaltılamaz ve bu nedenle bu tür şeyler benzersiz, tek seferlik şeylerdir. Bu tekel durumu, onların fiyatı veya insanların ne ödemeye hazır oldukları üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Eğer eşya türünün tek örneği ise bu kısıtlı arz durumu eşyanın astronomik bir fiyata satılabileceği anlamına gelir.

Bu tür örnekler, rasyonel açıklamalara rağmen, emek değer teorisine saldırmak için kullanılmıştır. Ancak bu saldırılar asılsızdır.

Pratikte, orijinal klasik resimler gibi bu tür benzersiz şeyler, sınırlama veya kısıtlama olmaksızın yeniden üretilebilen metalarla ilgilenen emek değer teorisinin kapsamının dışında kalır. Aksi takdirde, burada uğraştığımız şey tekel fiyatlarıdır.

Ekonomi ders kitapları size tüm fiyatların arz ve talebe göre belirlendiğini söyleyecektir. Ancak bu yalnızca kısmen doğrudur. Tabii ki, bir köşe dükkânı, gece yarısı müşterilerden daha fazla ücret alabilir. Kıtlık nedeniyle fasulye fiyatı çok yükselebilir, ancak bunun bir limiti vardır. Ancak ekmeğin veya kuru fasulye kaça mal olursa olsun, bu fiyat her zaman bir traktörünkinden daha düşük olacaktır. Fiyatlar arz ve talebe bağlı olarak değişiklik gösterse de, her zaman bir eksen etrafında, yani bir metanın değeri etrafında döneceklerdir. Bu nedenle, bir kutu kuru fasulye gibi bazı metalar, otomobil ya da traktör gibi, üretimi için daha fazla emek harcanan metalardan her zaman daha ucuz olacaktır. Eğer sektörde bir fiyat artışı gerçekleşiyorsa, artan fiyatlar, açıklandığı gibi, yüksek karlar kazanma arzusuyla sermayenin bu sektöre akmasına neden olacak ve bu da ve gelecekteki fırınlanmış fasulye üretimini artıracak ve böylece fiyatları yeniden düşürecektir. Böyle bir süreç tüm ekonomide gerçekleşir.

Bu, piyasa fiyatlarındaki dalgalanmayı gösterir, ancak yine de bu fiyatların altındaki esas temelin ne olduğu sorusunu bırakır. Marx için cevap, emek değer teorisidir. Burjuva iktisatçılarına gelince, bu tür “sapkın” fikirleri meşrulaştırmak istemedikleri için, bu soruyu basitçe görmezden gelmeyi tercih ederler.

Fayda Kuramı

Avusturya İktisat Okulu, Marksizm’e karşı burjuva karşı-saldırısının baş topçusuydu. Onlar ücretleri; rant, faiz ve kârla birlikte milli gelirin bir parçası olarak görüyordu. Emeğin üretimde özel bir yeri yoktu ve onlar için artı değer diye bir şey hiç var olmadı. Değer kavramları herhangi bir nesnel kritere dayanmıyordu, sadece öznel bir seçim veya hüsnükuruntuyu ifade ediyordu. Çok muhterem Başpiskopos Whately'nin sözleriyle, “İnciler, insanlar onlar için daldığı için değerli değildir, tam tersine, insanlar inciler değerli olduğu için dalarlar.”

Aslında, incilerin yüksek fiyatı, onları elde etmek için harcanan zorlu emekten kaynaklanır ve yüksek değerleri insanları bu faaliyete katılmaya teşvik eder. Başpiskoposumuz asıl soruyu görmezden gelmektedir: incinin değeri nedir ve bu değer nasıl belirlenir? Marx elmaslarla ilgili olarak şunları açıklar:

“Elmas toprağın üst katlarında az bulunur ve bu yüzden bulunup çıkarılması, ortalama olarak, fazla emek-zamana mal olur. Bunun için, az miktarda elmasta çok emek yatar.”

Aynı şey inciler için de söylenebilir.

Marx değeri nesnel bir şey olarak görürken, marjinal fayda teorisinin savunucuları onu öznel bir soru olarak görür. İdealist geleneğe uygun olarak tüm meseleyi tepetaklak olarak algılarlar. Bu görüş daha sonra sonraki iktisatçılar tarafından ele alındı ve modern burjuva ekonomisinin temelini oluşturdu. Bu noktada, burjuva ekonomisi bir bilim olmaktan çıktı. Artık bütün amacı basitçe kapitalist sistemi aklamaktan ibaretti.

Onlara göre, bir kimse bir şeyi çok isterse, bu şeyin o kişi için hatırı sayılır bir faydası vardır; ne kadar çok isterse, o kadar fazlasını ödemeye de razı olur. Bu sizin bakış açınıza, yani bir kişinin belirli bir ürünü tüketmekten ne kadar tatmin olacağına bağlıdır. İşin garibi, aynı metanın farklı insanlar için farklı miktarlarda fayda sağladığını görmek mümkün olsa da, yine de bir süpermarkette tek bir fiyattan satılmasıdır. Bu, fiyatın öznel olamayacağı, gerçek bir değer temeline dayanması gerektiği anlamına gelir. Faydanın değeri ölçmesi gerekiyorsa, nasıl oluyor da aynı fiyata farklı miktarlarda fayda satılıyor? Bu çelişkiyi “marj”a ve ekonomik ders kitaplarında “marjinal fayda”ya atıfta bulunarak aşmaya çalışıyorlar. Ama artık bu idealist fantezi dünyasını terk ediyoruz.

Emek Gücü ve Ücretler

Feodal toplumda, sömürünün varlığı herkesin görebileceği kadar açıktır. Serfler, kendileri ve aileleri için mahsul yetiştirmek için kendi topraklarında çalışırlar. Daha sonra, efendinin el koyduğu bir fazlalık üretmek için efendinin arazisi üzerinde çalışırlar. Bu ikisi hem zaman hem de yer ile ayrılır. Kölelik altındaysa, artık emek bu şekilde gerçekleştirilmez. Köle sahibinin her şeyi aldığı yanılsaması yaratılır. Aslında kölenin çalışabilmesi için beslenmesi gerekir. Köle sahibi bunu sağlamalıdır. Bu nedenle, köle emeğinin bir kısmı (onların bakımı için) gerekli emektir, geri kalanı ise mal sahibi tarafından alınan artık emektir. Kapitalizmde, gerekli ve artık emek, zaman ve mekan olarak ayrılmadığından, sömürü gizlidir. Tüm süreç bir örtü ile örtülüdür.

Ancak Marx, kapitalizm altında artı değerin nasıl üretildiğini gösterir. Kapitalistin piyasada, diğer tüm metaların aksine, kendi değerinden daha büyük değerlerin kaynağı olan belirli bir meta bulduğunu açıklar. Bu metaya emek gücü denir. Bu emek gücü, beyin ve kas gücü kullanarak çalışabilme yeteneğidir. Marx bunu “bir insanda var olan zihinsel ve fiziksel yeteneklerin toplamı” olarak tanımladı. Bu “zihinsel ve fiziksel yeteneklerin” satın alınması ve kullanılması, kapitalist tarafından uygulamaya konulduğunda, emek sürecine giren tüm çaba ve zorlanma, işçi sınıfının sömürüsüdür. Kapitalistler, iş gününün her dakikası boyunca işçinin enerjisini emerler.

İşçilere ödenen emek gücünün fiyatı veya ücretlerin değeri nedir? İnsan emek gücü, diğerleri gibi bir metadır. Tüm metalar gibi, bu değer de üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zaman tarafından belirlenir. Emek gücü, çalışan insanların refahı ile doğrudan bağlantılıdır. İşçiler hayatta kalmak ve ertesi gün de işe hazır olmak için yiyecek, giyecek, barınma vb. gibi ihtiyaçlarını karşılamalıdırlar. Bu aynı zamanda ailenin, yeni nesil işçilerin bakımını da içermelidir. Çalışanların da eğitilmesi gerekir. Bu nedenle, emek gücünün değeri, geçim araçlarının değeri, yani emek gücünün yeniden üretildiği araçlar tarafından belirlenir. Ayrıca zamana ve yere bağlı tarihsel bir unsur da vardır. Emek gücünün fiyatı olan ücretler, işin “piyasa ederi” olarak kabul edilir. Ancak kapitalist, ücretleri olabildiğince düşük tutmakla ilgilenir. İşçilerin çıkarıysa bunun tam aksinedir. Bu nedenle ücretler - emek gücünün fiyatı - mücadeleye, yani sınıf mücadelesine göre bir dereceye kadar dalgalanabilir.

Kapitalist, belirli bir ücret karşılığında emek gücünü satın aldıktan sonra, “ırgat”ını çalıştırmaya başlar. İşçinin mesela 8 saat çalışma sözleşmesi varken, ücretinin değerini belki sadece 4 saatte karşılıyordur. Bu ilk sureyi Marx, gerekli emek-zaman olarak tanımlar. Burası, işçinin, kendi emek gücünün yeniden üretimi için gerekli geçim araçlarının değerine eşdeğer değerleri ürettiği yerdir. Ancak, ücretinin değerini bir kez karşıladıktan sonra, işçi işi bırakmaz ve 8 saatlik vardiyasının sonuna kadar devam eder. Gerekli kısmı aşan bu fazladan süreye artık-emek-zaman denir ve işçinin kapitalist için artı değer ürettiği yerdir. Bu 4 saatlik süre ödenmemiş emektir ve kapitalistlerin kârlarının geldiği yerdir.

Metanın üretiminde kullanılan hammaddelerin ve aletlerin vb. değeri yeni değer yaratmaz, sadece mevcut değerlerini yeni ürüne aktarır. Bu, amortisman olarak bilinen, değerlerini yalnızca kademeli olarak aktaran makinelerin aşınma ve yıpranmasını içerir. Emek (doğa ile birleştiğinde), artı değer dahil tüm yeni değerin kaynağıdır. Bir makine, insan emeğinin üretkenliğini basitçe artırır, bu da işçilerin belirli bir zamanda daha fazla üretebilmesine izin verir. Ancak, yeni değerleri yaratan makine değil, işçilerin emeğidir.

Hammaddelerde bulunan (geçmişte harcanmış emeğin birikiminden gelen) tüm mevcut değer, aşınma ve yıpranma vb. yoluyla, işçi tarafından yaratılan yeni metalara aktarılır. Bu aktarılan değer, Marx'ın “canlı emek” olarak tanımladığı yeni eklenen değerin aksine, Marx tarafından “ölü emek” olarak adlandırılır. Marx bunu kan emen bir vampire benzetiyor. “Sermaye,” diyor Marx, “vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir.”

Kapitalizmin en önemli itici gücü artık değer üretimidir. Kapitalist, işçi sınıfının ödenmemiş emeğini son damlasını sıkmaya ve ondan kar damıtmaya kararlıdır. Bunu çeşitli yollarla yapar: iş gününü uzatmak; makineleri hızlandırmak; emek tasarrufu sağlayan makinelerin tanıtılması; rasyonalizasyon; verimlilik anlaşmaları; yeni vardiyalar; zaman etüdü; düşük maliyetli üretim teknikleri vb. işçilerin özellikle son yıllarda aşina olduğu bir sürü şey var.

Marx kapitalistin yatırdığı toplam sermayeyi, ikiye ayırır. Üretim araçlarından, hammaddelerden, enerjiden vb. oluşan sermaye, değerini yeni metalara basitçe aktardığı için “değişmez sermaye” olarak kabul edilir. Verdikleri değer sabittir. Bununla birlikte, emek gücüyle temsil edilen sermaye (ücretlerin maliyeti), tüm yeni ek değerin kaynağı olduğu için “değişir sermaye” olarak kabul edilir. Verdiği değerin miktarı sabit değil, genişliyor, dolayısıyla ismini buradan alıyor.

Bu nedenle, toplam sermaye c + v olarak sunulabilir, burada c sabit kısım ve v değişkendir. Buradan, tüm metaların toplam değerinin, m artı değeri temsil ettiği c + v + m'den oluştuğu sonucu çıkar. Üretim süreci sırasında artı değer(ler) yaratılır. Artı değer metanın içinde “kilitlendiğinden”, kapitalist bu artı değeri ancak metalar piyasada satıldığında elde edebilir veya gerçekleştirebilir. Böylece, üretimde artı-değer yaratılırken, yalnızca mübadele yoluyla, piyasada gerçekleştirilebilir. Bir meta satılamazsa, artı değerini gerçekleştiremez ve değersizdir.

Kapitalist sınıf, işçi sınıfını, kendi geçim araçlarını karşılamak için gerekenden daha fazla emek harcamaya zorlar ve böylece artık değer üretir. Kapitalistler sürekli olarak artık değer oranını, yani belirli bir miktar satın alınmış emek gücü için üretilebilecek artık değer miktarını artırmanın peşindedirler. Bu artık değer oranı, artık-emeğin gerekli emeğe oranı veya m/v şeklinde ifade edilebilir. Basit bir ifadeyle, emeğin sermaye tarafından sömürü oranıdır; yani işçinin kapitalist tarafından.

Kapitalistlerin baskısı, fazla mesai ve vardiyalı çalışma yoluyla çalışma gününü uzatarak bu sömürü oranını artırır. Birçok endüstri 24 saat esasına göre çalışıyor ve işçilerini de aynı şeyi yapmaya zorluyor. Değerin kaynağı emektir fakat emeğin sömürülmesinin fiziksel sınırları vardır. Bir işçi günde 8, 10 veya 12 saat çalışabilir, ancak bir sonraki iş gününe hazır olmak için yemek yiyip uyumak zorundadır. İşçiler ayrıca işe gitmek için seyahat etmek zorundadır, bu da bunun üzerine iki saat veya daha fazla zaman alır. Dolayısıyla, kapitalizmin 24 saatlik üretim taleplerine rağmen, 24 saatlik bir dönemde fiziksel olarak elde edilebilecek artı değer miktarının önünde yine de bir engel vardır. Bununla birlikte, çalışma gününü uzatma mücadelesi devam eden bir mücadeledir. Böyle bir sömürü, Marx'a göre, mutlak artık değer üretir.

Çalışma gününü uzatmanın sınırları olduğu için, kapitalistler emeğin yoğunlaşmasını artıracak önlemlere geri dönüyorlar. Üretim sürecini hızlandırmak için yeni makineler tanıtıldı. Emeğin yoğunluğundaki sürekli artış, makinenin değerini (değişmez sermaye) mümkün olan en kısa sürede yeniden üretmenin aracı haline gelir. İşçiler, daha kısa sürede daha çok çalışmaya zorlanır. Marx buna göreli artık değer üretimi adını verdi.

“Sermayenin, iş gününü uzatmak yasal açıdan tümüyle olanaksız hale gelir gelmez, bunu telafi etmek için, işin yoğunluğunu sistematik bir biçimde artırma ve makinelerde yapılan her iyileştirmeyi emek gücünü daha büyük ölçüde emebilmek için daha mükemmel bir araca dönüştürme eğiliminin, çok geçmeden, iş gününde yeni bir kısaltmanın kaçınılmaz olacağı bir dönüm noktasına varmak zorunda kalacağı konusun­da en küçük bir kuşkuya bile yer yoktur.”diyor Marx.

Bununla birlikte, kapitalistler, artı-değerlerinden asla gönüllü olarak vazgeçmeyecekleri için, kendi kendilerine iş gününü asla kısaltmayacaklardır. Bunu ancak işçi sınıfının mücadelesi gerçekleştirmeyi umabilir. Son sözü söyleyen sınıf mücadelesidir.

Elbette kapitalistler bu sömürü sistemini gizlemeye çalışıyorlar. İşçilerin emek gücünü değil, işçilerin emeğini satın aldıklarını iddia ediyorlar. Ama durum böyle değil. Kapitalistler, onlardan bir kâr elde edemeyecekleri sürece işçi çalıştırmazlar ve bu kârın kaynağı, işçilerin ödenmemiş emeğidir. Bu nedenle, işçinin değer olarak ürettiğinden daha az ücret öderler.

Paranın sermaye olarak dolaşımı, para sermayenin metalara dönüştürüldüğü ve daha sonra daha fazla para karşılığında satıldığı P-M-P' olarak tanımlanabilir. Marx buna, P' nin Pyi aştığı “Sermayenin Genel Formülü” adını verir. Kapitalistin kazandığı değer olan P' ile P arasındaki fark artı değerdir. Feodalizmde, serf lordun toprağında günlerce bedavaya çalıştığı için sömürü şeffafken; kapitalizmde, işçi tarafından gerçekleştirilen artık ve gerekli emek, zaman ve mekân olarak ayrılmamıştır ve bu nedenle işçilerin sömürülmesi o kadar açık değildir. Sömürü aynıdır, ancak sömürü biçimi farklıdır.

“İktisadi toplum biçimlerini birbirinden, örneğin, köleliğe dayanan toplumu ücretli emeğe dayanan toplumdan ayırt eden şey,” der Marx, “sadece, bu artık emeğin, dolaysız üreticisinden koparılma biçimidir.”

Üretken ve Üretken Olmayan Emek

Gördüğümüz gibi, artı değer üretimi dolaşımda değil üretimde gerçekleşir. Kârın üretilmesi, üretim sürecinde işçi sınıfının sömürülmesidir. Ne tür bir işin yapıldığı önemli değildir. Marx, kapitalistin üretim sürecinde yaratılan özel kullanım değerleriyle hiçbir şekilde ilgilenmediğini açıklar. Kurşun kalem, ayakkabı, motorlu araba veya lüks yat üretip üretmediklerinin önemi yoktur. Bunlar sadece kapitalist için bir amaca yönelik araçlardır ve daha fazlası değildir. Kapitalistler, yalnızca değişim değeriyle ve dolayısıyla meta satıldıktan sonra gerçekleştirecekleri artık değerle ilgilenirler. Kapitalist üretimin tüm temeli, artık değer üretimidir. Bu nedenle Marx, kar sistemi altında şu sonuca varır: “Yalnızca artık değer üreten emek üretken emektir.”

İşçilerin somut şeyler üretip üretmedikleri de, emekleriyle artı değer ürettikleri sürece önemsizdir. “Bir yazar, fikir ürettiği ölçüde değil, eserlerini yayınlayan yayıncıyı zenginleştirdiği veya bir kapitalist için ücretli işçi olduğu sürece üretken bir emekçidir.” diye açıklıyor Marx.

Artı değer, nasıl kullanıldığına bağlı olarak bir tür hizmetten de doğabilir. Maddi bir şey değil de, hizmet üreten, kâr amaçlı özel bir klinikte çalışan bir doktor veya hemşire, yine de artı değer üretir. Opera sanatçısı, şarkıcıya yalnızca emek gücünün değerinin ödendiğini varsayarsak, tiyatro sahibi için artı değer üretecektir. Gösteriyi izlemek için bilet satışlarından elde edilen kazanç, sanatçılara verilen ücretlerden daha fazla olacaktır. Bu durumda şarkıcı kapitalizm tarafından “üretken” sayılacaktır. Ürünün bir süre kullanımda kalabilmesi ya da kullanılır kullanılmaz tükeniyor olusu bir şeyi değiştirmez.

Para ve Kredi

Mübadele ve ticaretin gelişmesiyle birlikte, bu süreci kolaylaştırmak için özel bir meta, yani para ortaya çıkar. Herhangi bir zamanda, üretilen metaları dolaşıma sokmak için belirli bir miktar para gerekir. Burada, Marx'ın “evrensel eşdeğer” olarak adlandırdığı paranın önemini görüyoruz. Metaların değeri emek-zamanları tarafından belirlense de, onları para cinsinden fiyatlandırıyoruz. Fiyat, parasal terimlerle ifade edilen değişim değeridir.

Para tarihsel olarak ortaya çıkar ve birçok biçim almıştır: köleler, sığırlar, değerli metaller. Para, ilkel bir değişim biçimi olan takastan açıkça çok daha üstündür. Evrensel eşdeğer - para - bir metayı diğeriyle değiştirmek için kolayca kullanılabilir. Eskiden para olarak altın ve gümüş kullanılırdı. Elbette, altın ve gümüşün de, tüm metalar gibi, üretimleri için toplumsal olarak gerekli emek miktarı tarafından belirlenen bir değeri vardır. Para (ya da para birimi) giderek daha çok değerli metallerle ifade edilmeye başlandı: bakır, bronz, gümüş ve altın. Metaların değişimini veya dolaşımını mümkün kılar. Para altın olduğunda, İngiliz hükümeti nominal değeri bir sterlin olan altın sikkeler bastı.

Para, metaların kıymetli metalin miktarı veya belirli ağırlığı ile ifade edildiği bir değer ölçüsüdür. Evrensel bir ödeme aracı haline gelir. Bir rezerv veya değer deposu olmasının yanı sıra, bireylerin zenginliğinin bir göstergesi olarak biriktirilebilir. Altın, tarihsel olarak evrensel bir meta olarak öne çıktı - işlenmesi, taşınması ve depolanması çok daha kolaydı, ayrıca bölünebilir ve dayanıklıydı.

Daha yakın zamanlarda, para kâğıt para birimleriyle temsil edildi, yani merkez bankası tarafından banknotlarında belirtilen tutarı ödeme sözü verildi. İngiltere Merkez Bankası'nın para birimi, “Hamiline ödeme yapacağıma söz veriyorum” diyor, bunu yapmayı çoktan bırakmış olmasına rağmen. Bu para birimi artık bankalarda altınla desteklenmiyor. Bugün, gerçek bir değeri olmayan, ancak devletin otoritesi tarafından desteklenen fiyat paramız var. Bu değersiz kâğıt parçaları, ancak devlet garantör olduğu sürece değerlidir. Kanuni para haline gelirler.

Bunları bir çeşit jetona benzetebiliriz. Bu jetonlar, sahibine toplumun zenginliğinden belirli bir pay sağlar. Ulusal pastanın büyüklüğüne eşit 10 jeton verilirse, ancak %10 pay alma hakkınız vardır. Açıkçası, daha fazla jeton verirseniz, ancak pastanın boyutunu artırmazsanız, para biriminin değerini düşürürsünüz.

Kâğıt para, para birimini manipüle etmenin çok daha kolay bir yolu haline geliyor. Daha önce sadece bir banknot varken iki banknot dolaşıma girerse, (diğer koşullar sabitken) fiyatlar iki katına çıkacaktır. Bu bir devalüasyondur. Hükümetler, bir merkez bankasına para basma yetkisini vererek buna karşı önlem almaya çalıştılar. Geçmişte devlet, dolaşımdaki banknotların sadece banka rezervlerinin bir kısmı tarafından karşılandığı bir güvene dayalı para birimini düzenlemiştir. Bu miktar aşılırsa, para birimi değer kaybeder. Sonuç olarak, altın dünya pazarındaki tek evrensel eşdeğer olmaya devam ediyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dolar, Fort Knox'taki devasa altın rezervleri tarafından desteklendiğinden, uluslararası bir rezerv para birimi olarak kullanıldı. Hala önemli olmakla birlikte; Amerikan ekonomisinin zayıflaması ve 1971 mali krizinden sonra uygulamaya konan “dalgalı” döviz kurları tarafından baltalandı.

Paranın yanında kredi geldi. Malların ödenmesinde bir ülkeden diğerine büyük miktarlarda altın göndermek yerine, bu tür zahmetli ve tehlikeli işlemleri gereksiz kılacak bir kredi sistemi ortaya çıktı. 18. yüzyıl ekonomisti Richard Cantillon'un açıkladığı gibi: “İngiltere, ticaret dengesi için Fransa'ya 100.000 ons gümüş borçluysa, Fransa Hollanda'ya 100.000 ons ve İngiltere'ye 100.000 ons borçluysa, bu üç tutarın tümü kambiyo senetleri ile mahsup edilebilir. Bu Devletlerin ilgili Bankerlerinin birbirlerine gümüş göndermesine gerek kalmaz.”

Kredi, kapitalizmin gelişimi için çok önemli bir katalizör haline gelir. Kredi olmadan, kapitalistlerin işlemlerini finanse etmek için bir para fonu tutmaları gerekecekti; aksi takdirde fabrikalar üretimin, dağıtımın veya perakende satışın her aşamasında ödeme bekleyerek atıl hale gelirdi. Hiçbir kapitalist parasının hisse senedine bağlanmasını istemez. Bankalar bu krediyi faiz uygulayarak sağlamaktadır. Bu süreç, finans kapitalin sanayi sermayesi ile nasıl birleştiğini gösteriyor.

Bankalar mevduat tutar, ancak bunların üzerinde borç verirler ve yalnızca normal para çekme işlemlerini karşılayacak kadar miktarı bulundururlar. Onlar için kasalarında ne kadar az atıl para varsa o kadar iyidir. Kârları, finansörler ve bankacılar tarafından üretimden elde edilen artı değerin bir bölümüdür. Bankaların ve finans kurumlarının görevi, üretimde yaratılan artı değeri kasalarında yeniden dağıtmaktır. Birçok yönden, bariyeri kaldırmak ve indirmek için ücret alarak para kazanan, ancak sosyal olarak tamamen verimsiz olan eski gişe sahiplerine benzerler. Bunu, bankaların bazı durumlarda tüm rezervlerinin 50 katına ulaşan kredilerle kendilerini genişlettiği 2007 mali çöküşünde açıkça görebildik. Bankacılık likiditesi, bankaların nakitlerinin sabit bir oranını rezervlerinde tutmasını gerektiren belirli kurallara tabi olmakla birlikte, bankalar “bilanço dışı işlemler” ve diğer bazı yöntemlerle bu mevzuatların arkasından dolanabilmektedir. Gölge bankacılık bu kısıtlamaları aşmak için kuruldu. Ama güven kaybı ve banka şubelerine akın başlar başlamaz her şey çöktü ve bankalar iflas etti. Son dönemde olduğu gibi devletin onları kurtarmak için devreye girmesi gerekti.

Modern toplumda para, sadece banknot ve madeni para değil, bir defter tutma alıştırması haline gelen kredi kartı ödemeleri ve çevrimiçi satışlardır.

Kredi, kapitalizmin kendi sınırlarının ötesine geçmesine izin verir. Bunun muazzam faydaları olabilir, ancak bu aynı zamanda muazzam tehlikeler de getirebilir. Bankaların fiziksel olarak para basması gerekmez, sadece daha fazla açık mevduat tahsis ederler. Parasal genişleme, merkez bankaları tarafından elektronik para yaratılmasıdır. Oynaklık yaratan ve sonunda çöken spekülatif balonlar oluşturulabilir. Lale Balonu ve Güney Denizi Balonu bu tür spekülasyonların örnekleridir. Bugün bunların birer türevleri olan SIV'ler ve CDO'lar ve diğer garip icatları görüyoruz. Warren Buffet bunları finansal “kitle imha silahları” olarak tanımlıyor. Marx’sa, bunları gerçek bir değeri olmayan ve hiçbir gerçek varlık ifade etmeyen “hayali sermaye” olarak tanımladı. Yine de hayali sermaye, sahibine toplum tarafından üretilen artı değerden bir pay sağlar; ama bir fabrikadan farklı olarak, sadece kağıt üzerinde vardır. Marx basitçe, kapitalistlerin gerçek üretimden giderek daha az kâr elde etmeye çalıştıklarını ve bunun yerine giderek spekülasyona, yani hiçbir şey üretme zahmetine girmeden paradan para kazanma arzusuna yöneldiklerini açıkladı. Ancak spekülasyon artık değer üretmez, yalnızca gerçek üretimde yaratılan artı değeri yeniden dağıtır.

Rekabet ve Birikim

Marx tarafından kullanılan ekonomik kategoriler, elbette, işlevleri var olan sömürüyü gizlemek ve örtbas etmek olan bugünün burjuva iktisatçıları tarafından toptan reddedilmektedir. Marx'ın kavramları onlar için lanetlidir.

Rekabet yoluyla kapitalist, metaları rakiplerinden daha ucuza üretmek için yatırım yapmaya zorlanır. Kapitalistler ellerinde ancak, daha fazla parayı doğurması için para biriktirirler. Amaçları budur. Sermaye bu nedenle kendi kendine genişleyen bir değerdir. Birikim, kapitalizmde zorlayıcı bir yasadır. Marx, kapitalizmin “birikim uğruna birikim” olduğunu açıkladı. Ya da başka bir deyişle, “Üretim için üretim”. İşgücü verimliliğinin ortalamanın gerisinde kaldığı endüstriler, en güncel yöntemleri kullanan diğerleri tarafından iflasa zorlanır. Bu şekilde, yeni makinelerin devreye girmesi, emeğin üretkenliğini arttırır ve gerekli emek-zamanı azaltır (böylece artık emek-zamanı arttırır). Yeni teknikler, onları uygulayanların, ürünlerini o ürünün kendine has değerinin üzerinde (onları üretmek için harcanan emek-zaman), ancak ortalama maliyetin altında satmalarına ve böylece süper karlar elde etmelerine olanak tanır.

Sanayinin seviyesi, kullanılan üretim araçlarının ve istihdam edilen işçilerin oranını belirler. Başka bir deyişle, bir firmanın sermayesi, belirli bir değişmez ve değişir sermaye oranına karşılık gelecektir. Artan yatırımla birlikte, emeğin üretkenliği artar, böylece işçi aynı zaman aralığında eskisinden daha fazla üretim yapar. Bu, işçilerin elinin altında daha fazla makine olacağı anlamına gelir ve bu nedenle, değişir sermayeye göre değişmez sermaye daha fazla büyür. Bu, sermaye birikiminin kaçınılmaz bir gelişmesidir. Marx bunu, c / v olarak ifade edilen sermayenin organik bileşimi olarak tanımlar - kapitalistin üretim sürecinde kullandığı değişmeyen sermaye ile değişen sermaye arasındaki oran. Bu oran artma eğilimindedir.

Rekabet yoluyla, büyük sermayeler daha küçük sermayeleri yok ederek, zenginliğin ve sanayinin daha fazla yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine yol açar. Bu süreç, en modern ekipman ve tekniklere sahip dev şirketlerin gelişmesiyle sonuçlanır. Geçmişte kimya devi ICI, bir tesis için 2 milyon sterlin harcıyorken, bugünlerde bu yaklaşık 600 milyon sterline mal olur. Bu sermaye birikimi, kapitalizmin üretici güçleri geliştirmeye yönelik tarihsel misyonunu oluşturur. Bu süreçte en ileride olan Amerika Birleşik Devletleri'nde, 500 dev tekel, 2010 yılında toplam GSYİH çıktısının %73,5'ini oluşturuyor. Bu 500 şirket bağımsız bir ülke oluştursaydı, bu, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olurdu. 2011'de bu 500 firma, 4.824,5 milyar dolar karla tüm zamanların rekorunu kırdı - 2010'a göre %16'lık bir artış. Dünya ölçeğinde, 2.000 en büyük şirketin geliri 32 trilyon dolar: 2.4 trilyon dolar kar, 138 trilyon dolar varlık, 2010 ile 2011 yılları arasında şaşırtıcı bir şekilde %67 oranında artan karlarla birlikte 38 trilyon dolarlık piyasa değeri. Kapitalist üretimin itici gücü, insan ihtiyacının karşılanması değil, büyük bir bölümünün biriktirilmesi ve yeni üretim araçlarına dahil edilmesi gereken, sürekli artan bir oranda artık değer üretimidir.

Bununla birlikte, sürekli artan tekelleşme dürtüsü, değişir sermayede (emek gücü) değişmez sermayeye (üretim araçları, hammaddeler, vb.) göreli bir azalmaya yol açar, bu da istihdam edilen her işçinin elinin altına daha fazla yatırımın yerleştirilmesiyle sonuçlanır. Bunun bazı olumsuz sonuçları vardır.

Nihayetinde, kapitalistler tarafından elde edilen artık değer miktarı iki şeye bağlıdır: artık değer oranı ve istihdam edilen işçi sayısı. Açıktır ki, makinelerin devreye girmesi işçi sayısını azaltma eğilimindedir ve bu nedenle değişir ve değişmez sermaye arasındaki oranı değiştirir; yani ölü ve yaşayan emek arasındaki ilişkiyi. Makineler, işçileri fabrikalardan atmaya hizmet ediyor. Bu, kaçınılmaz olarak, diğer koşullar sabitken, düşen bir kâr oranına yol açar. Marx, “Bu nedenle, artı değer üretimi için makinelerin uygulanması, ona içkin bir çelişkiyi ima eder” diye açıklar.

Kar Oranı

Açıklandığı gibi, sermayenin değişmeyen kısmı basitçe kendi değerini nihai ürüne aktardığı için kâr, sermayenin değişen kısmı olan emek gücünden gelir. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, kapitalistler gittikçe daha fazla sermaye yatırımı yaparlar. Ancak teknolojik ilerlemenin artmasıyla, oranın büyük kısmı değişmeyen sermayeye gider ve değişen sermayeye giden oran azalır. Ancak kâr, değişen sermayeden elde edildiği için, sonuç düşen bir kâr oranıdır.

Artık değer oranı, yaratılan artık değer ile satın alınan değişen sermaye arasındaki oranı ölçerken, kâr oranı, kapitalistin karı ile kapitalistin üretim için ödemesi gereken toplam sermaye arasındaki oranı ölçer. Bu, kapitalistin getiri oranı olarak kabul edilir.

Bir yıldaki toplam gelirin 50 milyon sterlin olduğu bir ekonomi örneğini ele alırsak, bu c + v + s'den (değişmez sermaye, değişen sermaye ve artık değer) oluşur. Sayısal olarak, bu şöyle olabilir: c = 10 milyon £; v = 20 milyon £; s = 20 milyon sterlin. Dolayısıyla bu ekonomideki sömürü oranı s / v veya 20/20 =% 100'dür.

Bununla birlikte, kâr oranı, artık değer ile tüm sermaye harcaması arasındaki orandır: s / (c + v), 20/30 veya% 67'nin biraz altında. Bu, kapitalistin yatırımının karlılığını ölçer.

Kapitalist yeni makine ve teçhizata 10 milyon sterlin yatırım yaparsa, bu, değişmeyen sermayenin (c) şimdi ikiye katlanarak yılda 20 milyon sterline çıktığı anlamına gelir. Sömürü oranını sabit kabul ediyoruz. Kâr oranı düşer: 20/40 =% 50. Sermayenin organik bileşiminde, kâr oranında bir düşüşe neden olan bir artış olmuştur. Sistem genişledikçe ve emeğin üretkenliği arttıkça bu, kapitalizmde genel bir eğilimdir.

Bir noktada Marx, kâr oranının düşme eğilimi için “Bu yasa, her yönüyle modern iktisadın en önemli ve en karışık ilişkilerin kavranması için hayatî nitelikteki yasasıdır. Tarihî perspektiften en önemli yasadır.” der. Daha sonra bu görüşü “büyük önem taşıyan” bir yasaya dönüştürdü. Vurgu açıkça değişti. Her durumda, Marx bu yasayı veya eğilimi asla mutlak bir fenomen olarak görmedi.

Her kapitalist, işgücünün üretkenliğini, yani belirli bir süre içinde üretilen ürün miktarını artırmaya çalışıyor. Eğer böyleyse, kâr oranında neden kalıcı bir düşüş yok? Kapitalizm bu içsel engeli nasıl aşabildi?

“Genel yasanın etkisini aşan ve onu geçersiz kılan ve ona yalnızca bir eğilim olma özelliği veren bazı karşıt etkiler iş başında olmalıdır; bu nedenle genel kâr oranındaki düşüşe, düşme eğilimi olarak değindik.” diyor Marx. (Kapital Cilt III)

Marx, bu “iki ucu keskin yasanın” daha çok kendi karşı koyma eğilimlerini üreten bir eğilim olduğunu ve belirli koşullar altında kâr oranının yükselmesine bile yol açabileceğini açıklar.

Kapital'in III. Cildinin 14. Bölümünde bu karşı etki yapan faktörleri ele alıyor ve burada bu yasayı değiştirmeye hizmet eden bir dizi faktörü özetliyor:

Artan sömürü yoğunluğu

Ücretlerin emek gücünün değerinin altına düşmesi

Değişmez sermaye unsurlarının ucuzlaması

Göreli nüfus fazlası

Dış Ticaret

Teorik olarak “hesaplamaya dâhil edilebilecek” stok sermayesinin artışı

Marx, sömürünün yoğunlaşmasının ("göreli artık değer") kâr oranını yeniden canlandırabileceğine işaret etti. Tüm işçilerin doğrulayabileceği gibi, son otuz yılda işverenlerin saldırısında bu etkiye açıkça tanık olduk. Kapitalistler, işçi sınıfının her damla terinden ve sinirlerinin her miliminden artık değer kopartmak için ellerinden geleni yaptılar. Küreselleşme ve göçmen işgücünün kullanımı, çoğu durumda ücret oranlarını emek gücünün değerinin altına düşürmenin de bir yolu olmuştur. Bu aynı zamanda dünya çapında var olan ve çok uluslu şirketler için ayakkabı üretiminden giyime kadar her türlü ürünü üreten atölyelerde de görülebilir. İşçilerin tüm haklarından mahrum bırakıldığı, asgari ücretin altında ücretlendirildiği ve kötü muamele gördüğü durumlarda ucuz işgücü kullanıldı. Bu yöntemler, ücret oranları üzerinde aşağı doğru bir baskı görevi gören kitlesel işsizliğin varlığıyla el ele çalıştı.

Eski Sovyetler Birliği ve Çin'in kapitalizme açılması, kapitalizme, makine dâhil, giderek ucuzlayan meta arzı biçiminde büyük bir destek sağladı. Bilgisayarların ve bileşenlerinin fiyatı, cep telefonlarının ve diğer elektronik ekipmanların fiyatı önemli ölçüde düştü. Üretimleri için daha az emek-zaman gerekmesi nedeniyle üretim maliyetleri düştü. Değişmez sermayenin farklı unsurlarının bu ucuzlaması yine cari dönemin bir özelliği olmuş ve kâr oranının tarihsel olarak düşük seviyelerden yükselmesine yardımcı olmuştur. Bu süreç, küreselleşmeden ve yeni pazarların açılmasından ve eskilerinin artan sömürüsünden yararlandı. Devlet şirketlerinin ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, çok uluslu şirketler ve her bir yanda işçilerden artık değer kopararak dünyayı dolaşan finans devleri için yeniden bir bolluk anlamına geldi.

İş gücünün milli gelirdeki payı, 1980'den beri ana kapitalist ekonomilerde (OECD) azalmaktadır. Bu fark, 1973 ile 2007 arasında üretkenliğin %83 arttığı, ancak erkeklerin medyan reel ücretlerinin yalnızca %5 arttığı ABD'de özellikle genişlemiştir. ABD milli gelirinin ücretlere giden payı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kayıtlar başladığından beri en düşük seviyesine düştü. Göreli artık değer üretimi, yeni metaların öncekilerden daha az değer içermesiyle, metaların giderek daha ucuz hale getirilmesi sürecidir. Böylece daha büyük bir kullanım değerleri kütlesi, daha küçük bir toplam değerle ifade edilir.

Bu nedenle, kâr oranının düşme eğilimi ile ilgili olarak ele aldığımız şey, yalnızca tüm kapitalist gelişme tarihi boyunca kendini gösteren bir eğilimdir. Marx, “Bu nedenle yasa, etkisi yalnızca belirli koşullar altında ve uzun vadede belirleyici olan bir eğilim olarak işlemektedir” diye açıklıyor. Kâr oranının düşme eğiliminin yukarıdaki karşı koyma eğilimleri tarafından aşıldığı uzun dönemler, hatta on yıllar olabilir. Bunlar süreci kesintiye uğratabilir ve hatta tersine çevirebilir, ancak sonsuza kadar değil.

Mark Glick, 1987'de yazdığı The Current Crisis adlı kitabında, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki uzun vadeli kâr oranı için aşağıdaki rakamları yayınlamaktadır:

  • 1899 – 22%
  • 1914-18 – 18%
  • 1921 – 12%
  • 1929 – 17%
  • 1932 – 2%
  • 1939 – 7%
  • 1945 – 23%
  • 1948 – 17%
  • 1965 – 18%
  • 1983 – 10%

Bu rakamlar, geniş bir tarihsel bakış açısından, kaçınılmaz döngüsel dalgalanmaları bir kenara bırakırsak, şu anda kâr oranının yüz yıl öncesine göre daha düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Yine de tüm dönemler boyunca kimi zaman bu eğilim tersine çevrilmiştir.

Sonunda, bu aşağı doğru eğilim, kaçınılmaz olarak kendini yeniden gösterecek ve kapitalizmin gelişmesinin önünde başka bir engel olarak hareket edecektir. Ancak kapitalizmin krizi basitçe kâr oranının düşme eğilimi ile açıklanamaz. Kapitalist krizin nedenini düşen bir kâr oranına atfetmek, teori veya gerçeklerle uyuşmuyor. Rosa Luxemburg, kâr oranı sıfıra düşer düşmez kapitalizmin çökeceğine inananlarla alay etti. Düşen kâr oranı sonucunda kapitalizmin kendiliğinden çökmesinin ne kadar zaman alacağıyla ilgili şu alaycı ifadeyi kullandı: “kabaca güneş sönene kadar!”

Ancak, gördüğümüz gibi, kapitalistler düşen kâr oranına uzun süre dayanabilirler. Karşılayamayacakları şey, kâr kütlesinin düştüğü zamandır. Bu, 1930'lardan bu yana en büyük çöküşü başlatan 2008'in sonlarına doğru gerçekleşti.

Kriz ve Aşırı Üretim

Bu tekelci kapitalizm çağında, sistemi yöneten yasalar gitgide bozuluyor. Tekel rekabeti ortadan kaldırmaz, aksine onu saptırır ve karmakarışık bir hale sokar. Tekellerin gücü, arzı kısıtlayarak ve aynı zamanda fiyat sabitleme yoluyla piyasayı muazzam bir şekilde çarpıtıyor. Kaotik görünse de kapitalizm tam bir kaos değildir. Aslında, Engels'in açıkladığı gibi, yasaları üretim anarşisi içinde ve onun aracılığıyla işler.

Kapitalist sistem periyodik krizler yaşar - patlama(ekonomik büyüme) ve düşüşler (resesyon). Bunlar kapitalist sistemde her zaman mevcuttu ve bu tür krizler aslında kapitalizme özgüdür. İlk olarak Jean Baptiste Say ("Say Yasası") tarafından ortaya atılan ve son zamanlarda “verimli piyasa hipotezi” ile ilişkilendirilen, kapitalizmin (periyodik kriz değil de) bir denge sistemi olduğu fikrinin tamamen yanlış olduğu ortaya çıktı. “Arzın kendi talebini yarattığı” fikri, basitçe doğru değildi ve hala da değil. Piyasa ekonomisi, bir zamanlar düşünüldüğü gibi kendi kendini düzenleyen bir sistem değildir. Bu, bugün kitlesel işsizliğin ve krizin varlığıyla açıkça görülmektedir. Ekonomik büyüme / resesyon döngüsünü ortadan kaldırmaya yönelik tüm girişimler tamamen başarısız oldu.

Kapitalizmin dönemsel krizleri, kapitalist üretim amaçları için hem tüketim hem de sermaye mallarının aşırı üretiminin krizleridir. Bu, yalnızca sermayenin aşırı üretimi değil, aynı zamanda metaların aşırı üretimidir. Biri diğeriyle el ele gider. Aşırı üretim, piyasa ekonomisinin çelişkilerinden ve toplumun birbiriyle çatışan sınıflara bölünmesinden kaynaklanır. Son tahlilde, tüm değerlerin üreticisi olan işçi sınıfı, ürettiği değerleri geri alamaz, bu durum da belirli bir noktada ekonomik kalkınmanın önünde bir engel haline gelir ve bir aşırı üretim krizine yol açar.

Engels'in Anti-Dühring'de açıkladığı gibi:

“Gazların genleşme gücünün, yanında çocuk oyuncağı kaldığı büyük sanayinin aşırı genişleme gücü, şimdi, kendini, bize, tüm karşı-basınca boş veren nitel ve nicel bir genişleme gereksinmesi olarak gösterir. Karşı-basınç, tüketim, çıkak, büyük sanayi ürünleri için pazarlar tarafından oluşturulur. Ama pazarların, gerek genişliğine, gerek derinliğine yayılma olanağı, ilkin etkisi çok daha az olan bambaşka yasalar tarafından yönetilir. Pazarların genişlemesi, üretimin genişlemesi ile birlikte gidemez. Çarpışma kaçınılmaz olur, ve bu çarpışma, kapitalist üretim biçimi kendisini parçalamadığı sürece bir çözüm yaratamayacağı için devirli duruma gelir. Kapitalist üretim, yeni bir ‘kısır döngü’ doğurur.”

Tüm üretim ve dolaşım yasalarının alt üst olduğu bir krizi tarif etmeye devam ediyor. Dolaşım aracı olan para, artık dolaşımın önünde bir engel haline gelir. Ekonomik büyümeyi teşvik etmeye hizmet eden faktörler şimdi tam tersi etki ederler.

“Ticaret durur, pazarlar tıkanmıştır, ürünler sürümsüz oldukları ölçüde yığılıp kalır, peşin para görünmez olur, kredi ortadan çekilir, fabrikalar kapanır, emekçi yığınlar fazla geçim gereci üretmiş olmaktan ötürü geçim gereçlerinden yoksun kalırlar, iflaslar iflasları, zoraki satışlar zoraki satışları kovalar. Tıkanıklık yıllarca sürer; üretici güçler ve ürünler, birikmiş meta yığınları, sonunda değerlerinin az ya da çok altında bir fiyat üzerinden sürülene üretim ve mübadele yavaş yavaş canlanana değin, yığınlar halinde israf ve imha edilirler… Ve hep aynısı yinelenir.”

Üretici güçler, özel mülkiyetin ve ulus devletin dar sınırlarını aşmıştır.

“Peki, burjuvazi bunalımların nasıl üstesinden gelir?” Diye sorar komünist manifestonun yazarı. Ve cevaplar: “Bir yandan yığınla üretici gücü zorla yok ederek; öte yandan da yeni pazarlar ele geçirerek ve eski pazarları daha da fazla sömürerek. Yani daha yaygın ve daha şiddetli bunalımların yolunu açarak ve bu bunalımları önleyebilecek araçları gittikçe azaltarak.”

Bu satırlar, 160 yıl önce ilk yazıldıkları günler kadar güncel ve yerindedir. Kapitalist krizin nihai nedeni aşırı üretimdir. İşçi sınıfı, emeğinin toplam ürününü asla geri satın alamaz.

Kapitalistler, ücretleri, artık değerin ortadan kalkacağı düzeye kadar artıramazlar, çünkü kapitalizmin temel dayanağı, azami ölçüde artık değer üretimidir. Diğer şeyler sabit kalmak koşuluyla, işçi sınıfının ücretleri artarsa, kapitalistlerin kârları düşecek ve bu da yatırımların düşmesine neden olacaktır.

Bununla birlikte, sistem açıkça sürekli bir kriz durumunda değildir ve ekonominin iki ana “bölümü” arasındaki etkileşim yoluyla geçici olarak çalışır: tüketim mallarının üretimi ve sermaye mallarının üretimi (üretim araçları). Kapitalistler, yatırım yoluyla, yani işçi sınıfının emeğinden elde edilen artık değeri yeni üretim araçlarına yeniden yatırarak ve böylece yeni pazarlar yaratarak karşı karşıya kaldıkları çelişkilerin üstesinden gelebilirler. Başka bir deyişle, kapitalizm, çelişkilerini geçici olarak aşarak yatırım yoluyla kendi pazarını yaratır.

Ancak her şeyin bir sınırı vardır. Bu yatırım, genel olarak daha fazla üretken kapasite yaratır ve bu da sonuç olarak yeni ve daha şiddetli bir aşırı üretim krizinin ortaya çıkışına hizmet eder. Belirli bir noktada, piyasa üretilen metaları ememez ve aşırı üretim ortaya çıkar. Piyasalar doygun hale gelir ve metalarda tutulan artık değer gerçekleştirilemez. Fabrikalar kapanır ve işçiler işten atılır. Bundan kaçış yoktur. Diğer bir deyişle, pazarın bu yeniden yatırımı ve genişlemesi, yalnızca gelecekte daha da derin bir çöküşün koşullarını yaratmaya hizmet eder.

Marx'ın açıkladığı gibi:

“Tüm gerçek krizlerin nihai nedeni her zaman kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir. Kapitalist üretimin üretici güçleri geliştirme dürtüsü karşısında, sanki toplumun mutlak tüketim kapasitesi onlara bir sınır koyuyormuş gibidir.”

“Dolaysız sömürü ve bu sömürünün gerçekleşmesi için gerekli koşullar aynı şey değillerdir” diye açıkladı Marx. “Onlar sadece zaman ve mekanda değil, teoride de ayrıdırlar. İlki yalnızca toplumun üretici güçleri tarafından, ikincisi ise farklı üretim dalları arasındaki orantılılık ve toplumun tüketim gücü tarafından sınırlandırılır.”

İnsanların tüketimle ilgili ihtiyaçlarından değil, “ödeme kapasiteleri”nden bahsediyoruz. Bu, “toplumun büyük çoğunluğunun tüketimini minimum düzeye indiren, belirli bir uzlaşmaz dağıtım koşullarınca sınırlandırılmış tüketimin gücüyle” belirlenir, diye açıklıyor Marx. “Fakat üretkenlik ne kadar gelişirse, tüketim ilişkilerinin dayandığı dar temelle o kadar çok çatışır.”

Marksizm ve Keynesçilik

“Eksik tüketim” teorileri genellikle Marx'ın fikirleriyle karıştırılır. Ama bunlar aynı değil. Herhangi bir işçinin tanıklık edebileceği gibi, kitleler için eksik tüketim kesinlikle var olsa da, kapitalist krizin doğrudan nedeni değildir. Öyle olsaydı, kapitalizmin varlığının ilk gününden itibaren kalıcı bir kriz olurdu. Modern “eksik tüketim” teorisi, “etkili” talep eksikliği sorununun devletin müdahalesiyle çözülebileceğine inanan John Maynard Keynes ile yakından ilişkilidir. Devlet, açık finansman yoluyla, açığı kapatacaktır. Aslına bakılırsa devlet, insanlara çukur kazmaları ve tekrar doldurmaları için dahi para ödeyebilir. Bu işçiler daha sonra ücretlerini harcayacak ve sonrasında yeni talep yaratacaklar ve böylece sorunu çözeceklerdi. Ama bu teori özü itibariyle bir pürüze sahip. Eksik tüketim teorisi, kapitalist üretimin tüketim için değil, kâr için üretim olduğu temel gerçeğini gözden kaçırır. Kâr olmazsa üretim de olmaz. Ekonomideki üretken kapasite ile kitlelerin satın alma gücü arasındaki fark, kâr amaçlı üretim olduğu sürece devam edecektir.

Marx, bu Keynesyen argümana uzun zaman önce hâlihazırda cevap vermişti.

“Krizlerin, etkin tüketimin veya etkin tüketicilerin kıtlığından kaynaklandığını söylemek katıksız bir totolojidir. Kapitalist sistem, etkin olanlardan başka hiçbir tüketim biçimini bilmez. Malların satılamaz olması, yalnızca onlar için etkili alıcıların bulunmadığı anlamına gelir…”

Ancak, kimse; tüm bu lanetin işçi sınıfı kendi ürününün çok küçük bir bölümünü almasından kaynaklandığını ve o bu üründen daha büyük bir pay alır ve ücretler yükselir yükselmez tüm belaların savuşturulabileceğini söyleyerek bu totolojiyi daha derin bir gerekçelendirme kılığına sokmaya kalkışırsa krizlerin her zaman özellikle de tam olarak ücretlerin genel olarak yükseldiği ve işçi sınıfının yıllık ürünün tüketime yönelik kısmından daha büyük bir pay aldığı bir dönem tarafından hazırlandığı söylenebilir. Oysa sağlam ve 'basit' (!) sağduyu savunucularının bakış açısından bakılırsa, böyle bir dönem krizi tam aksine ortadan kaldıracak dönem olmalıdır. “

Başka bir deyişle, ücretler, ekonomideki düşüşten kısa bir süre önce, emeğin arzının yetersiz olduğu bir patlama zirvesinde yükselme eğilimindedir. Bu nedenle, Keynesçilerin inandığı gibi, acil talep eksikliği, bir unsur olsa da, aşırı üretim krizinin gerçek nedeni olarak düşünülemez.

Keynesçiliğin tüm yanılgısı, krizin kapitalizmin işleyişi için tesadüfî veya harici bir şey olmadığını, ancak kapitalist üretimin kendisinin içsel çelişkilerinden kaynaklandığını anlama konusundaki yetersizliğine dayanır. Kapitalistler, ücretleri olabildiğince düşük tutmaya çalışırken, bilinmeyen bir pazar için de mümkün olduğunca çok üretiyorlar. Bu, özellikle çöküşten hemen öncesi gerçekleşen ekonomik canlılık dönemi için geçerlidir.

Elbette, daha yüksek ücretler için savaşırız, ama bunun kapitalizmin krizini çözeceği fikri tamamen yanlıştır. Aslında, kapitalist bir temelde, artan ücretler basitçe kârları tüketecek ve kapitalistleri yatırım ve üretimi kısmaya itecek ve böylece kapitalist krizi şiddetlendirecektir. Talebi yoktan var etmek imkânsızdır. Kapitalizmin yasaları, emek gücünü de içeren bir meta üretim sistemine dayanır.

“Talep” yönetimi yanılsaması, elbette, içinde bir miktar gerçeklik payı barındırır, ancak tamamen tek taraflıdır. Bir krizde kapitalizmin “talep” tarafının eksik olduğu açıktır; ama bu, işçi sınıfının, ürettiği değerin yalnızca bir kısmını ücret olarak alıyor oluşunun yalnızca diğer yüzüdür. Bu nedenle, işçinin daha önce de belirtildiği gibi, kendisi tarafından üretilen malları geri almaya gücü yetmez. Marx'ın işaret ettiği gibi, sorun neden bir krizin olduğu değil, bunun neden kalıcı bir kriz olmadığıdır. Bunun cevabı, yukarıda açıklandığı gibi, iki sektör arasındaki ayrımdır: tüketim mallarının üretimi ve üretim araçlarının üretimi. İşçi sınıfının emeğinden elde edilen artık, sanayiye, makinelere ve altyapıya yeniden yatırıldığı sürece, sistem gelişebilir, ancak gelecekte yeni ve daha derin bir krize giden yolun taşlarını döşer. İşçiler ürettikleri tüm malları geri satın alamazlar ve bu nedenle, artık değerin topluma yeniden yatırılması, kapitalist ekonominin sürekli gelişiminin anahtarıdır. Ancak bu süreç sonsuza kadar süremez ve bunun yerine sadece daha fazla çelişki üretir.

Kapitalist krize bir çözüm olarak devletten talep “yaratması” veya ekonomiyi “yeniden düzenlemesi” için medet ummak da ütopiktir. Daha fazla meta üretimiyle desteklenmeyen parayı “yaratmak” girişimi, yalnızca enflasyonu artırmaya ve işçilerin gelirini düşürmeye hizmet edecektir. Devletin harcamaları artırmasının diğer tek yolu, artan vergilendirme yoluyla daha fazlasını almaktır. Ancak vergilendirme yalnızca kapitalistlerden veya işçi sınıfından gelebilir. Kapitalistleri vergilendirmek, kârları kesmek anlamına gelecek ve bu da onları yatırım yapmaktan caydıracaktır. İşçi sınıfını vergilendirmek, onun tüketimini azaltacak ve böylece talebi daha da azaltacaktır. Devlet borçlanmaya başvurursa, bunun er ya da geç faiziyle geri ödenmesi gerekecektir. Günün sonunda, bu tür “çözümler”, kapitalizmin çelişkilerini çözmez, sadece yoğunlaştırır. Kapitalizm için çıkış yolu ve kaçışı olmayan bir ikilem durumudur.

Keynesçiliğin terk edilmesi ve ortodoks ekonomiye dönüş, tavadan ateşe doğru ilerliyor. Kapitalistler, en azından sözde, “sağlam” bütçelere ve piyasanın sınırsız hükmüne geri döndüler. Bu sadece daha büyük bir felaketi hazırlamıştır. Bırakınız-yapsınlar ekonomisine dönüş, kapitalizmin açmazının bir ürünüdür ve yönetici sınıfın karşı karşıya olduğu çelişkilere bir çözüm değildir.

Marksist kriz teorisi, çözülemeyen çelişkilerin bir analizine dayanır: kapitalist üretim tarzına özgü olan sınırsız üretim dürtüsü ve toplumsal konumlarından kaynaklanan kitlelerin sınırlı tüketimi. Sonuç olarak kapitalizm, oturduğu dalı kesen bir adam gibidir. Krizler, kapitalist sisteme özgüdür. Aynı zamanda, ücretleri minimumda tutmaya çalışırken, işçi sınıfından giderek daha fazla artık-değeri kopararak, pazarı hem yaratır hem de yok eder. Bu da, bu daimi kemer sıkma döneminin bu mevcut döneminde tanık olduğumuz gibi, sırasıyla, pazarın genişlemesinin ve dolayısıyla artık değerin gerçekleşmesinin önünde bir engel haline gelir.

Kapitalizm ve Sosyalizm

Kapitalizm, değer yasasının krizler yoluyla kendini ortaya koyduğu kriz dolu bir sistemdir. Sınırlarına ulaşan çelişkiler, kapitalist sistemin bir ürünüdür. Yine de, sistem kendi kendine yıkılmayacaktır. Kapitalizmin, kendi rahminde yaratılan devrimci sınıf olan işçi sınıfının bilinçli hareketi tarafından yıkılması gerekir.

Kapitalizm, üretici güçleri geliştirirken, yeni bir yüksek toplum biçimi için temel oluşturur. Bu, sınıflı toplum için tarihsel gerekçedir. Özel mülkiyet ve ulus devlet, üretici güçlerin daha da gelişmesinin önünde artık muazzam bir engel haline geldi. Kemer sıkma ve kitlesel işsizliğin derinleştiği mevcut krizde grafiksel olarak gösterildiği gibi kapitalist sistem kendini tüketti.

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması ve kapitalist anarşi yerine, rasyonel olarak planlanmış bir ekonominin getirilmesi gerekecektir. Elbette küçük dükkânlara ve küçük işletmelere değil, ekonomiyi domine eden dev şirketlere el koymaktan bahsediyoruz.

İhtiyaçlarımıza dayalı rasyonel bir planın getirilmesiyle birlikte birleşik bir kredi ve yatırım sistemi oluşturmak için, bankaları ve finans kurumlarını devralmak ve bunları ulusal bir kredi ve bankacılık sistemi olarak birleştirmek gerekecektir. Bu, demokratik ekonomik planlama için bir ön koşuldur. Bu, sıradan insanların banka hesaplarına el konulması anlamına gelmez. Aksine, kamuya ait bir devlet bankası, küçük mevduat sahipleri için kara aç özel bankalardan çok daha uygun koşullar yaratacaktır. Aynı şekilde, hâlihazırda büyük tekeller tarafından ezilen küçük işletmelere ucuz kredi sağlayabilecektir.

Ekonomiye hâkim olan dev şirketler, tazminat ödemeden devralınacak ve işçilerin kontrolü ve yönetimi altında demokratik bir şekilde yönetilecek. Görev, tüm üretim ve dağıtım sistemini daha onurlu ve uygulanabilir bir temelde yeniden organize etmektir. Kapitalizm tarafından miras bırakılan bu tür kaynaklar, daha sonra işsizliği ortadan kaldırmak ve çalışma saat ve günlerini büyük ölçüde azaltmak için kullanılabilir. Buna, yaşam standartlarında önemli bir artış eşlik edecek ve bu çalışan insanların toplumun işleyişine dâhil olması için gerekli araçları sağlayacaktır.

Kapitalizm altında, kapitalistler fabrikaları ve şirketleri içinde üretimi planlarlar. Kör piyasa güçlerinin fabrikalarında faaliyet göstermesine izin vermeyi hayal edemezlerdi. Optimum sonuçları elde etmek için çalışanları ve makineleri en iyi şekilde nasıl birleştireceklerine kendileri karar verirler. Piyasanın bunu yapmasına izin verirlerse, işlerinden olurlardı. Kapitalistler kendi planlama düzenlemelerini yaparlar. Sosyalizm altında gerçekleşecek olan ekonomik yaşam üzerindeki bilinçli denetim, kapitalist fabrikada hiyerarşik ve zorlayıcı bir biçimde de olsa gelişmeye başlar. Fabrikadan ayrıldıktan sonra, hiçbir şeyin planlanmıyor veya öngörülemiyor ve her şeyin “görünmez ele” bırakılıyor oluşu ne kadar farklıdır! Ne büyük bir tezat. Bu bile tek başına piyasa ekonomisinin hayatlarımızı yönetmenin doğal olmayan bir yolu olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Demokratik işçilerin denetimi ve yönetimi altında çalışan kamulaştırılmış bir ekonomi, kaynakların en verimli kullanımına piyasa güçleri ve değer yasasının değil, bilinçli planlama ve denetimin karar vereceği anlamına gelir. Şu anda var olan teknoloji göz önüne alındığında, kolektif, demokratik ve rasyonel olarak planlanmış bir toplum tamamen mümkündür. Günümüzde cep telefonunun ve bilgisayarın her yerde yaygın hale gelmesi gerçeği, 50 yıl önce hayal bile edilemeyen popüler, demokratik katılım olasılıklarını ortaya çıkarıyor.

Üretimdeki yeni teknoloji ve otomasyonla, bir ekranın önünde oturmayı ve bilgiyi manipüle etmeyi içeren hemen hemen her iş ya kayboluyor ya da yakında kaybolacak. Hindistan'daki offshore işçiler, batıdaki meslektaşları kadar savunmasız. Mavi yakalı ve beyaz yakalı işçiler, kapitalizm altında aynı kasvetli gelecekle karşı karşıya. Çin, robotlar için en hızlı büyüyen pazar. Hiç kimse otomasyonun acımasız düşen maliyetleri ile rekabet edemez. Ancak emek, makinelere göre “ekonomik olmayan” hale geldikçe, satın alma gücü azalır. Kapitalist sistem, kendisini büyük bir çelişki içinde bulur. Yarattığı teknolojik, bilimsel ve üretken potansiyelden yararlanamaz.

Bu potansiyelden yararlanabilmesi koşuluyla, insan ırkının geleceği refahla karşı karşıyadır. İnsanların ruh ve bedenlerini kemiren, yok eden çalışma koşulları kaldırılabilir. Kapsamlı bir sosyal ve kültürel dönüşüm hemen elimizin altında. Ancak kapitalist temelde tüm bu imkânlar ancak bir kâbusu yaşamamıza sebep oluyor. Dibe doğru acımasız bir yarış olacak. Önümüzde duran görev, kapitalist sistemi tarih sahnesinden süpürmektir. Tek alternatifimiz bu.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, bir Fransız Marksist olan Paul Lafargue, Tembel Olma Hakkı adlı bir broşür yazdı. İş zahmetine ve boş zaman ihtiyacına son vermenin erdemlerini ortaya koydu. Egemen sınıfın her zaman sanat, bilim, kültür ve hükümet üzerinde tekeli olmuştur. Sıradan çalışan insanların bu şeylere gerçekten erişme ve bunları kontrol etme zamanı gelmiştir.

Sosyalizm, kapitalizmin israfını, kendi kendini tekrarını ve verimsizliğini ortadan kaldıracak ve herkes için karmaşadan başka bir şey olmayan piyasa anarşisini ortadan kaldıracaktır. Toplumsal emeğin tahsisi de dahil olmak üzere kaynaklar, rasyonel ve toplumsal gereksinimlere göre gerçekleşecektir. Hayatlarımızı ve içinde yaşadığımız dünyayı en harika şekillerde dönüştürebilecek. Meta üretimine ait bir kategori olan ekonomik “değer”, bu üretim tarzıyla birlikte ortadan kalkacaktır. Engels'in doğru bir şekilde yorumladığı gibi, “insanlar her şeyi o pek meşhur “değer"in müdahalesi olmadan çok basit bir şekilde düzenleyeceklerdir.” Ve böylece ilk kez, insanlık kendi kaderini kontrol edebilecek.

Kaynak: https://www.marxist.com/marksist-ekonomi.htm

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]