Mahmut Boyuneğmez
1.
Giriş
Bir elmanın fiyatı
neden 10 TL iken bir cep telefonunun fiyatı 30.000 TL’dir? Biri diğerinden
neden daha “değerli” kabul edilir? Piyasada doğal bir gerçeklik gibi sunulan
“değer” ve “fiyat” kavramlarının arka planındaki toplumsal ilişkileri ve
emek-değer teorisini inceleyeceğiz.
Kapitalist toplumda bir
metanın “değeri”, o metada somutlaşan toplumsal olarak gerekli emek zamanıdır.
Ancak bu emek zamanı, metalar birbirleriyle mübadele edilmedikçe “değer”
biçimini almaz; yalnızca teknik bir üretim maliyeti olarak kalır.
2.
Değer Kavramının Niteliği
Değer ilişkisel ve
göreli bir özelliktir, mutlak bir büyüklük değildir. Bir metanın değeri, başka
bir metanın değeriyle kıyaslandığında vardır. Metaların üretimi için gerekli
ortalama emek miktarları/zamanları birbiriyle değişim ilişkileri aracılığıyla kıyaslanmıyorsa,
bu metalar birbirine göre değer özelliklerine sahip olamaz. Toplumsal üretim ve
değişim ilişkileri bu kıyaslanmayı sağlamaktadır.
Bu nedenle örneğin,
mübadele ilişkileri olmadığında 1 evin değeri = 10 yatağın değeri olamaz. Bu
metaların üretilmeleri için gerekli emek miktarları ya da zamanları mutlak
büyüklükler olarak her zaman varlar ve ölçülebilirler; mübadele ilişkileri
ortadan kalktığında dahi bu emek zamanları/miktarları var olmaya devam
edeceklerdir. Fakat mübadelede kıyaslanma ortadan kalktığında, ürünler meta
olmaktan çıkar ve birbirine göre, rölatif olarak var olan bir gerçeklik olarak
değerleri yok olur.
3.
Komünist Toplumda Değer ve Emek Zamanı
Değişim ilişkileri
sosyalizmde sınırlanıp giderek tümüyle ortadan kalktığında, ürünlere aktarılan
emek miktarları ya da emek zamanları değerleri oluşturmaz. Komünizmde mübadele
ilişkileri ortadan kalktığında, ürünlerin oluşumunda harcanan emek miktarlarının
karşılaştırılması ve böylelikle nesnel bir gerçeklik olarak değerlerin var
oluşu ortadan kalkar. Çünkü değer, mübadele ilişkileriyle ortaya çıkan/beliren
bir olgudur.
Fakat ürünlerin üretimi
için harcanan emek zamanları yok edilemez. Bu emek zamanları ürünlere
komünizmde piyasa dolayımına girmeden doğrudan aktarılır. Üreticiler
kendilerinin harcadıkları emek zamanları/miktarlarıyla orantılı olarak başka
üreticilerin ürünlerinde ve hizmetlerinde somutlanmış emek
zamanlarını/miktarlarını toplumdan geriye alırlar.
Komünist toplumda emek
zamanı hesaplanabilir olmaya devam eder; ancak emek ürünleri meta biçimini
almadıkları için bu emek zamanları değer biçimini kazanmaz. Çünkü değer
toplumsal ilişkisel bir gerçekliktir.
4.
Değer, Emek Zamanı ve Mübadele İlişkisi
Ürünler değişim
ilişkilerine girip farklı emek zamanları birbiriyle karşılaşmadıkça ve
karşılaştırılmadıkça değerleri oluşmaz. Yani, emek harcanması, emek miktarı ya
da zamanı değere eşit değildir. Emek harcanması metaların değerlerinin oluşması
için gereklidir, fakat yeterli değildir. Emek harcanarak oluşturulmuş ürünlerin
mübadele ilişkileri içerisinde birbirleriyle emek zamanları/miktarları
açısından karşılaştırmaları söz konusu değilse, onlardaki emek/emek
miktarı/emek zamanı değer olarak varoluş kazanamaz.
Günümüzden bir örnek
verelim. Bahçemde yetiştirdiğim portakalların ya da evimin yanındaki küçük
mandıramda ürettiğim peynirin içerdiği emek miktarına/zamanına rağmen kendi
başına bir değeri bulunmaz. Ancak ve ancak bu portakallar veya peynirler,
pazara çıkarıldığında, mübadele ilişkilerine sokulduğunda, diğer emek
türlerinin ürünü metalarda içerilmiş emek zamanları/miktarlarıyla
karşılaştığında bir değere sahip olmaktadır. Bu nedenle değer, farklı emek
türlerinden gelen emek zamanlarının/miktarlarının kıyaslanması, birbirine
oranlanması sonucunda bir gerçekliğe sahiptir.
Değer ile
değişim-değeri özdeş değildir. Değer, metaların üretiminde harcanan toplumsal
emeğin toplumsal bir ilişki olarak aldığı biçimdir; değişim-değeri ise bu
değerin görünüş biçimidir. Değer, ancak değişim ilişkileri içinde
değişim-değeri biçiminde görünür hale gelir. Kendi tüketimim için yetiştirdiğim
portakal, emek ürünü olsa bile meta değildir; dolayısıyla değer ilişkisine
girmez. Aynı portakal satış amacıyla meta olarak üretildiğinde, değer
ilişkisine dahil olur.
5.
Değerin Üç Boyutu: Töz, Büyüklük ve Biçim
Değer teorisini anlamak
için değer tözü, değer büyüklüğü ve değer biçimi ayrımını yapmak gerekir.
Değerin tözü, kapitalist meta üretiminde farklı somut emeklerin ortak toplumsal
niteliğe indirgenmesini sağlayan soyut insan emeğidir. Değer büyüklüğü ise bu
soyut emeğin toplumsal olarak gerekli emek zamanı biçimindeki niceliksel
belirlenimidir. Değer biçimi ise bu toplumsal ilişkinin görünür hale geldiği
biçimdir; kapitalist toplumda bu biçim değişim-değeri ve onun gelişmiş ifadesi
olan paradır. Bu nedenle değer, yalnızca üretimde harcanmış emek miktarı
değildir; bu emeğin toplumsal olarak tanınmasının tarihsel biçimidir.
Bu üçlüyü şöyle
basitleştirebiliriz: Töz, değerin ham maddesidir (soyut insan emeği); büyüklük,
bunun saatle ölçülen miktarıdır (toplumsal olarak gerekli ortalama emek
zamanı); biçim ise bu emeğin vitrinde ve etikette aldığı görünüş şeklidir
(fiyat ve para).
Bu üç boyutu şöyle
örneklendirebiliriz: Terzinin bir elbiseyi dikerken harcadığı canlı kas ve
zihin gücü tözü; kronometreyle ölçülen 4 saatlik çalışma büyüklüğü; elbisenin
mağaza vitrinine konup üzerine basılan “1000 TL” etiketindeki görünümü ise
biçimi temsil eder.
6.
Emek-Değer Yasasının Geçerli Olmadığı Durumlar
Emek-değer yasası,
ilkel topluluklarda, komünizmde, Robinson gibi bir adada yaşamak zorunda kalmış
birkaç kişinin aralarında kurduğu ilişkilerde, hayvanların biyolojik/doğal
“emeği”nin ürünlerinde, bir kişinin kendi kullanımı, yani yararlılığı için emek
harcayarak oluşturduğu bir üründe (örneğin bir köylünün kendi ailesi için
peynir yapmasında) geçerli değildir.
Değerin oluşması için
emek harcanması ve ürünlerde bu emeğin içerilmesi gereklidir. Fakat bu ürünler
insanlar arasında değişime girmediği sürece, içerdikleri emek miktarları değer
olarak gerçekleşmez. Metaların değerlerinin varoluşu için üretilmesi sürecinde
harcanan emek miktarları gerekir, fakat dolaşım ilişkilerinde bu emek
miktarları birbirleriyle karşılaştırıldığında değerleri varoluş kazanır.
7. İki
Analoji
A.
Meyve Analojisi
Bir analoji yapalım.
Kendi başına bir elma aslında meyve değildir. Elmalar, armutlar, erikler ve
bademler gibi çok sayıda varoluş “meyve” soyutlamasını yapmamızı sağlar. Somut
olarak var olan meyveler arasındaki farklılıkları, benzerlikleri gözeterek ve aralarında
ilişki kurarak “meyve” oldukları sonucuna varılır. Toplumsal ilişkilerin
belirli bir tarihsel döneminde, insanlar ürünlerini değişim ilişkilerine
sokarlar ve bu ürünler meta formunu alırlar. Her bir metaya harcanan toplumsal
olarak gerekli ortalama emek, diğer metalardaki emek miktarıyla
karşılaştırmalara bu değişim ilişkileri içerisinde girmektedir. Toplumsal
toplam emek türlerinin, başka deyişle farklı metalardaki emek miktarlarının
değişim ilişkileriyle birbiriyle ilişkilenmesi nesneldir.
Meyve örneğimizden
farkı, orada elmalar, armutlar vd. arasındaki ilişkinin düşünsel olarak
kurulmasıdır. Metalar arasındaki ilişkiler olarak görünen bu ilişkiler, yani
insanlar arasındaki toplumsal değişim ilişkileri olmadan, farklı emek
türlerinde harcanan emek miktarları birbirleriyle mübadeleler içerisinde
kıyaslanıp karşılaştırılmadan değer biçimleri/değişim değerleri oluşmaz.
“Meyve” kavramı yalnızca düşünsel bir soyutlama iken, değer soyutlaması gerçek
toplumsal ilişkiler tarafından fiilen üretilen nesnel bir toplumsal
gerçekliktir. Meyve analojisinden farklı olarak, metalar arasındaki ilişki
düşünsel değil, fiili, toplumsal ve maddi bir ilişkidir. Bu ilişki olmadan
değer diye bir şey nesnel olarak var olmaz.
B. Dil
ve Fizik Analojileri
Başka bir örnek
verelim. Bir cümlenin “anlamı” içerdiği kelimelerin birbirleriyle olan
ilişkisinde ortaya çıkar. “Anlam” ilişkiseldir ve bütünde ortaya çıkar.
Ya da örneğin
yerçekiminin Dünya ile üzerindeki cisimler arasındaki bir ilişki olması ve
farklı gezegenler üzerinde çekim kuvvetinin/bu ilişkinin niceliksel olarak
farklı olması yüzünden ağırlık büyüklüklerinin göreli olmasındaki durum;
metaların değer biçimlerinin mübadele ilişkileriyle oluşmasına ve ülkeler
arasında birinden diğerine değişmesine benzetilebilir.
8.
Toplumsal Emeğin Dağılımı ve Değer Yasası
Marx bir mektubunda
Kugelmann’a şunları yazmıştır:
“Her
çocuk, çalışmayı bırakan bir ulusun, bir yıl demeyeceğim, fakat birkaç hafta
içinde bile yok olacağını bilir. Her çocuk, farklı ihtiyaçlara karşılık gelen
ürün miktarlarının, toplumsal toplam emeğin farklı ve niceliksel olarak belirli
miktarlarını gerektirdiğini de bilir. Toplumsal emeğin belirli oranlarda dağılması
gerekliliğinin, toplumsal üretimin belirli bir formu tarafından
ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığı, fakat yalnızca bunun görünüş
tarzını değiştirebileceği, apaçıktır. Hiçbir doğal yasa ortadan
kaldırılamaz. Tarihsel olarak farklı durumlarda değişebilir olan, sadece bu
yasaların kendilerini ortaya koydukları formdur. Ve toplumsal emeğin iç
bağlantılarının, emeğin bireysel ürünlerinin özel değişiminde görünür
hale geldiği bir toplum durumunda, toplumsal emeğin oransal dağılımının kendini
ortaya koyduğu form, kesinlikle bu ürünlerin değişim değeridir.
Vulgar
ekonomist, her günkü aktüel değişim ilişkilerinin, değer büyüklükleriyle
doğrudan özdeş olamayacağı yönünde sönük bir fikre (dahi) sahip değildir.
Burjuva toplumun özü kesinlikle şundan ibarettir: a priori üretimin
bilinçli toplumsal düzenlenişi yoktur. Rasyonel ve doğal zorunluluk kendini
sadece kör çalışan ortalama olarak ortaya koyar (…)” (Karl Marx'tan L.
Kugelmann'a Mektup, Londra, 11 Temmuz 1868).
İnsanlar ihtiyaçlarını
karşılamak için ürünler üretirken iş bölümüne giderler. İlkel topluluklar da
dâhil, tüm tarih boyunca toplumsal üretimlerinde insanlar farklı emek türlerine
dağılmış bir toplam toplumsal emeğe sahiptirler. Bu durum üretim tarzlarının
değişmesiyle değişmez. Bu nedenle Marx, toplumsal emeğin farklı emek türlerine
dağılımını “doğal” bir yasa olarak görmektedir. Dikkat edilsin, bu
"doğanın bir yasası" değil, "doğal" bir yasadır. Tıpkı
ürünlerin emek harcanarak üretilmesi gibi “doğal” bir yasadır.
Toplumsal emeğin iş
bölümüyle dağılımı kendini bireysel ürünlerin değişimi şeklinde gösteriyorsa;
başka deyişle, insanlar ihtiyaçlarını, üretimlerini ve bölüşümlerini bilinçli
bir genel toplumsal düzenlemeye giderek değil de kendiliğinden tarihsel olarak
gelişen değişim ilişkileri yoluyla gideriyorsa, toplumsal emeğin oransal
dağılımı kendini bir biçimde/formda ortaya koyar: değişim değeri… İşte bu
biçim/görünüş tarzı tarihsel olarak değiştirilebilir olandır. Rubin'in
vurguladığı gibi, değer yasası, toplumsal emeğin dağılımının kendisi değil; bu
dağılımın meta üretimine dayalı toplumlarda aldığı tarihsel biçimdir.
9.
Sosyalizm ve Komünizmde Emek Zamanı
Geleceğin
toplumunda/komünizmde, toplam toplumsal emeğin farklı emek türlerine oransal
dağılımı yine olacak, bu yasa “doğal” bir yasa düzeyinde işlerliğini
sürdürecek; fakat yasanın kendini ortaya koyuş tarzı/görünüşü olan farklı emek
miktarlarının pazarda/değişim ilişkilerinde birbirleriyle değiş tokuşuyla
beliren değişim değerleri ortadan kalkacaktır.
Bunun yerine,
komünizmin ilk evresinde (sosyalizmde), üreticiler ihtiyaçlarını gidermek için,
toplumsal emeğe kattıkları emek miktarıyla orantılı şekilde geriye başka
ürünlerde somutlaşmış emek miktarlarını çekecektir. Daha ileri evredeyse, ürün
bolluğu olduğundan, bireylerin iş bölümüne uymaları gerekmeyecek, bir birey
birçok alanda yaratıcı bir faaliyet olarak üretimlerde bulunacak, artık
toplumsal toplam ürünlere katılan bireysel emek miktarlarının bir önemi
kalmayacak, her birey yetenekleri doğrultusunda toplumsal üretime katkısını
koyup ihtiyaçları doğrultusunda ürün ve hizmetlerden yararlanacaktır.
Bu nedenle Marx, Gotha
Programı’nın Eleştirisi’nde şu cümleleri yazmıştır:
“Üretim
araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu kooperatif toplumda, üreticiler
ürünlerini değiştirmezler; ürünlere harcanan emek, ürünlerin içerdiği maddi bir
nitelik olarak, onların değeri olarak belirmez, çünkü kapitalist
toplumdakinin tersine, bireysel emek artık dolaylı biçimde değil de doğrudan
toplumsal emeğin parçasıdır (…)”
Bireysel emek
kapitalist toplumda pazar/piyasa aracılığıyla toplumsal emeğin bir parçası
olur. Sosyalist toplumda, yani komünist toplumun ilk evresindeyse, üretim
toplumun ihtiyaçları doğrultusunda bilimsel olarak planlanır ve üreticilerin
emeği, değişim ilişkileri dolayımına girmeden, doğrudan toplumsal emeğin bir
parçası olarak ürünlere aktarılır; bu aktarılan kadar emek içeren başka
ürünlerse yeniden bireylerin tüketimine sunulur (toplumsal hizmetler için
gerekli kesintiler yapıldıktan sonra).
Ürünlerin içerdiği emek
miktarları ya da zamanları, kapitalist toplumun aksine burada değer olarak var
değildir. Çünkü ürünlerini değiştirmek için üreticiler mübadele ilişkilerine
girmezler. Kapitalist toplumsal ilişkiler, ürünlerin değişimlerinde farklı emek
zamanlarını/miktarlarını ilişkilendirip onların değerlerini oluşturmaktadır.
Sosyalist toplumsal ilişkilerde ise bu durum olmadığından, emek
zamanları/miktarları değerleri oluşturmaz. Foley'in de belirttiği gibi,
sosyalizmde emek zamanının muhasebe amacıyla kullanılması, emek zamanının değer
kategorisi olarak işlediği anlamına gelmez. Değer, meta üretimine özgü
toplumsal bir ilişkidir.
Bununla birlikte,
sosyalist hesaplama tartışmalarında farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı
Marksist yaklaşımlar, emek zamanı kuponları veya emek muhasebesi biçimlerinin
değer kategorisinin bir devamı olduğunu savunurken, değer-biçimi yaklaşımı,
yalnızca emek zamanının ölçülmesinin değer ilişkisini yeniden üretmediğini
ileri sürer. Bu tartışmada belirleyici nokta, emek zamanının niceliksel olarak
hesaplanması değil, bu hesabın toplumsal olarak hangi ilişki biçimi içinde
gerçekleştiğidir.
Michael Heinrich'in de
belirttiği gibi, değer yalnızca emek harcanmasıyla oluşmaz; meta üretiminin ve
genelleşmiş mübadelenin bulunduğu tarihsel koşullarda var olur. Moishe Postone
ise değerin kapitalizme özgü tarihsel bir toplumsal ilişki olduğunu, dolayısıyla
komünist toplumda emek zamanının planlama amacıyla hesaplanmasının değer
kategorisinin varlığını ifade etmeyeceğini vurgular. Postone'un bu vurgusu
önemlidir: Kapitalizmde insanları yöneten şey tek tek patronlar değil, “saat”
üzerinden işleyen soyut emek zamanının ta kendisidir; bu yüzden komünizmde emek
zamanını ölçmek insanları sömürmek için değil, sadece üretimi planlamak için
kullanılır.
Kısaca, komünizmde emek
zamanı ölçülmeye devam eder ama bu ölçüm “değer” kategorisi üretmez. Çünkü
değer, metaların piyasa aracılığıyla birbirleriyle ilişkiye girmesinin
yarattığı toplumsal bir ilişki biçimidir; planlı bir toplumda bu ilişki biçimi
ortadan kalkar.
Engels, durumu şöyle
özetlemektedir:
"Toplum
üretim araçlarının mülkiyetini eline geçirip onları dolaysız
toplumsallaştırılmış halde üretim amacıyla kullanmaya başladığı anda, her
bireyin emeği, özgül yararlılığı ne kadar farklı olursa olsun, başından
itibaren ve doğrudan toplumsal emek haline gelir. O zaman, bir ürünün içerdiği
toplumsal emek miktarını önce dolaylı bir yoldan saptamaya gerek yoktur; günlük
deneyim, ortalama olarak bundan ne kadar gerektiğini doğrudan gösterir. Toplum,
bir buhar makinesinde, son hasattan bir hektolitre buğdayda, belirli bir
kalitedeki yüz metrekare kumaşta ne kadar emek saati bulunduğunu kolayca
hesaplayabilir. Dolayısıyla, ürünler içine konmuş ve toplumun doğrudan ve
mutlak bir biçimde bildiği emek niceliklerini, onun doğal, yeterli, mutlak
ölçeği olan zaman ile belirtecek yerde, göreli, sallantılı, yetersiz, eskiden
geçici çare olarak kaçınılmaz olan bir ölçüyle, üçüncü bir ürünle ifade etmek,
toplumun aklına gelemez. Tıpkı atom ağırlıklarını, yeterli ölçüsü ile, yani
gramın milyarda biri ya da katrilyonda biri biçimindeki gerçek bir ağırlıkla
belirtebilecek bir duruma geldiğinde, yine hidrojen atomu üzerinden dolaylı bir
yoldan göreli olarak ifade etmenin kimyanın aklına gelmeyeceği gibi.
Dolayısıyla, yukarıdaki önkoşullar altında toplum, ürünlere değer de yüklemez.
Toplum, yüz metrekare kumaşın üretimi için diyelim bin emek saati gerektiği
şeklindeki basit olguyu, bu kumaş bin emek saati değerindedir gibi şaşı ve
saçma bir tarzda dile getirmeyecektir. Kuşkusuz toplum o zaman da, her kullanım
nesnesinin üretimi için ne kadar emek gerektiğini bilmek zorunda olacaktır.
Üretim planını, özellikle işgüçlerini de kapsayan üretim araçlarına göre
hazırlamak zorunda olacaktır. Çeşitli kullanım nesnelerinin yarar efektleri,
birbirleriyle ve üretimleri için gerekli emek miktarları bakımından
karşılaştırılarak, eninde sonunda planı belirleyecektir. İnsanlar, her şeyi,
ünlü ‘değer’ işe karışmadan, çok yalın bir biçimde düzenleyeceklerdir."
(Anti-Dühring)
Kapitalizmde emek
zamanı üreticilerin iradesinden bağımsız olarak piyasa aracılığıyla toplumsal
geçerlilik kazanır. Komünizmde ise emek zamanı doğrudan toplumsal planlama
tarafından belirlenir. Ölçülen büyüklük aynı fiziksel zaman olsa da, toplumsal
niteliği tamamen farklıdır.
10.
Robinson’un Yaptığı
Robinson’un ıssız
adasında yapabileceği şudur: Ürettiği ürünlere ne kadar emek harcamış, bunu
saatle ölçebilir. Bu ölçüm farklı ürünlerdeki emek miktarlarının zaman
cinsinden bir ölçümüdür. Robinson yalnızca teknik üretim maliyetlerini ve emek
zamanlarını hesaplamaktadır. Bu hesaplama değer kategorisinin değil, üretimin
teknik organizasyonunun bir unsurudur.
Burada Robinson
ürünlerdeki “değeri” ölçmemektedir. Çünkü ürünleri meta haline gelmemiş olup
değer bağıntısına sahip değildir. Değer bağıntısı, mübadele ilişkileriyle diğer
metalardaki içerilmiş emek miktarlarıyla ilişkiler kurulduğunda belirir.
“Ürünlerde emek
miktarlarıyla önce değer oluşur, sonra bunlar eğer dolaşıma/mübadele alanına
sokulursa değişim-değerleri görünümünü edinir, bu biçime sahip olur” türünde
bir kavrayış, Marx'ın değer teorisi açısından isabetli değildir. Değer kendini
sadece ve sadece değişim-değeri olarak gösterir; saklı ve mistik bir öz
olmayıp, varoluşu değişim-değeri biçimindedir.
Değerin zorunlu görünüş
biçimi değişim-değeri; üründe saklı olan öz ise onun üretilmesi için harcanan
toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır/zamanıdır. Değer bir ilişki ve
bağıntıdır; tek tek her bir üründe var olan mistik ya da fiziksel bir özellik
değildir; metaların toplumsal üretim ve değişim ilişkileri içinde kazandıkları
nesnel toplumsal bir özelliktir.
11.
Soyut Emek ve Somut Emek
Değeri yaratan emek,
herhangi bir somut emek değil, meta üretimi içinde farklı emek türlerinin
birbirine indirgenmesiyle oluşan soyut toplumsal emektir. Terzinin dikmesi,
marangozun kesmesi ya da mühendisin tasarlaması, kullanım değerleri bakımından
farklı somut emeklerdir. Ancak piyasada ürünleri değişime girdiğinde bu farklı
emekler ortak bir toplumsal paydaya, yani soyut insan emeğine indirgenir.
Örneğin, fırıncının
ekmek pişirmesi ile marangozun sandalye yapması fiziksel olarak tamamen farklı
somut emeklerdir; ancak pazarda 5 ekmek ile 1 sandalye para aracılığıyla takas
edildiğinde, sanki arkalarında hiçbir nitelik farkı yokmuş gibi aynı miktardaki
soyut insan emeğinde buluşurlar. Marx'ın değer teorisinin merkezinde bulunan
büyüklük, tam da bu soyut toplumsal emektir.
Kısacası, fırıncının
unlu elleriyle döktüğü ter somut
emektir; bu ekmeğin pazarda marangozun sandalyesiyle eşitlenmesini sağlayan ve
tüm nitelik farklarından sıyrılmış ortak insani harcama ise soyut emektir.
12.
Değer Teorisinde İki Farklı Yaklaşım
Bu noktada Marx’ın
değer teorisine ilişkin iki farklı yorumdan söz etmek gerekir.
- Geleneksel Yorum:
Değeri daha çok metaların üretiminde harcanan emek miktarıyla açıklama
eğilimindedir. Buna göre, değer öncelikle üretim sürecinde oluşur ve
değişim ilişkileri bu değerin ifade edildiği alandır.
- Değer-Biçimi Yaklaşımı:
Değerin ancak meta değişimi içinde toplumsal geçerlilik kazandığını
vurgular. Bu yaklaşıma göre emek ürünlerinde fiziksel olarak bulunan bir
“değer maddesi” yoktur; değer, özel emeklerin toplumsal emek olarak
tanınmasının kapitalist topluma özgü biçimidir. Bu nedenle üretim ve
dolaşım birbirinden kopuk iki alan değil, değer ilişkisinin farklı
momentleridir/uğraklarıdır.
13.
Emek-Değer Teorisinin Temel Unsurları
Metanın
Özellikleri ve Değerin Doğası
Metanın (malların) iki
temel özelliği vardır:
- Kullanım değeri:
Metalar faydalı olmalı, bir gereksinimi karşılamalıdır, aksi halde
satılamazlar (kullanım değeri emeğin somut yararlılığı ile ilgilidir).
- Değişim değeri:
Bir meta başka bir metayla belirli miktarlarda değişime girer. Değişim
değeri, metaların niceliklerinin karşılaştırılabilir olduğunu gösterir.
Metalarda ortak bir özellik olmalıdır ki karşılaştırılabilsinler ve
değişim yapılabilsin. Bu ortak özellik ölçülebilir ve niceliğe vurulabilir
olmalıdır. Metaların kullanım değerleri, şekilleri, büyüklükleri vb. ortak
değildir. Bütün metaların ortak özelliği emek ürünü olmalarıdır. Değeri
yaratan emektir. Emek, metanın üretimi için harcanan zaman ile ölçülür. Metaların
değer büyüklükleri toplumsal olarak gerekli emek zamanıyla belirlenir;
piyasa fiyatları ise arz-talep, rekabet ve üretim fiyatları nedeniyle bu
değerlerden sapabilir (değer, harcanan soyut emeğe dayanır).
Toplumsal olarak
gerekli emek zamanı, belirli bir toplumda, ortalama beceri, yoğunluk ve
teknoloji koşullarında bir metayı üretmek için gereken emek süresidir. Bireysel
emek zamanı değil, sektör ortalaması esas alınır.
Bir kişinin kendi
gereksinimi için üretilen ürünler meta değildir. Kullanım değeri olmayan bir
ürün de değişim değeri içermez, yani meta değildir. Toprak, su, hava kullanım
değeri olan, ancak işlendiğinde (örneğin şişelendiğinde) meta olabilen, kendi
halinde meta olmayan emek nesneleridir. Bunların değeri yoktur çünkü emek
içermezler; ancak fiyatları vardır ve örneğin toprağın fiyatı ranta bağlıdır.
Paranın
Gelişimi ve Emeğin Nitelikleri
Meta üretiminin henüz
genelleşmediği tarihsel evrelerde ve teorik bir soyutlama olarak ele alınan
küçük meta üretimi modelinde, metaların değişimi zamanla mantıksal bir eşdeğer
aramıştır. Meta üretimi yaygınlaşıp genelleştikçe ve kapitalist pazar ilişkileri
egemen hâle geldikçe bu süreç yetkinleşir. Bir meta bu süreçte evrensel eşdeğer
olur; bu da paradır.
Tarihsel olarak para
çoğu zaman kendi değeri olan bir meta (örneğin altın) biçiminde ortaya
çıkmıştır. Günümüzde ise itibari para (kâğıt/dijital para), kendi başına emek
ürünü bir meta olmaksızın para işlevlerini yerine getirebilmektedir. Uzun
dönemde parasal büyüklüklerin dayandığı değer temeli toplam toplumsal emektir.
Para aynı zamanda bir birikim aracıdır. İtibari paranın değer taşıyan bir meta
olmaması Marx'ın değer teorisini geçersiz kılmaz; yalnızca emek zamanının para
cinsinden ifade edilme biçimi tarihsel olarak değişmiştir.
Kişilerin tembelliği ya
da çalışkanlığı nedeniyle farklı metaların farklı niceliklerinin değerlerinin
farklı olacağı önermesi doğru değildir. Metaların değeri, toplumsal ortalama
gerekli emek zamanıyla ölçülür. Bir toplumda bir metanın üretimi için bu ortalama
zamanın üzerinde çalışılarak bir meta üretiliyorsa, bu fazla çalışma boşa
gider.
Yani, bir terzi bir
takım elbiseyi tembelliğinden veya tecrübesizliğinden 10 saatte, pratik bir
terzi ise 2 saatte dikiyorsa, piyasada o takım elbisenin değeri 10 saatlik emek
üzerinden hesaplanmaz. Piyasa, toplumun ortalama yetenek ve teknolojisini baz
alarak ortak bir “toplumsal gerekli zaman” belirler. Piyasa bireysel
acemilikleri ya da tembellikleri ödüllendirmez; sektörün teknolojik ortalaması
neyse, değeri onun üzerinden saptar ve ortalamanın gerisinde kalan üreticiyi
cezalandırır.
Değişim değeri
yüzyıllar içerisinde oluşurken, eğer eşit iş saatleriyle değişim olmuyorsa,
zarara uğrayan meta üreticisi bu metayı üretmemeye ve başka bir metayı üretmeye
başlar. Bu olanaklıdır, çünkü henüz iş bölümü yeterince gelişmiş değildir ve iş
değiştirmeye engel yoktur.
Değişim değerini
bireysel üreticinin meta üretirken harcadığı emek miktarı değil, o metayı
üretmek için toplumsal bakımdan gerekli emek miktarı belirler. Toplumsal
ortalama gerekli emek miktarı, belirli bir zamanda ve ülkede, emek
verimliliğinin ortalama koşullarında metanın üretimi için gerekli emek
miktarıdır.
Nitelikli işçinin iş
saati basit (vasıfsız) işçinin iş saatinin kat kat çoğaltılmış hâlidir.
Nitelikli emek, üretim sürecine daha yüksek bir değer aktarır; çünkü bu emek
gücünün üretimi ve eğitimi için toplumsal olarak daha fazla emek zamanı
harcanmıştır. Nitelikli emeğin basit emeğin katlarına indirgenmesi bireysel
tercihlerle değil, piyasa süreçlerinin ve toplumsal üretim ilişkilerinin arka
planda işleyen nesnel bir sonucu olarak gerçekleşir. Örneğin, bir doktorun bir
saatlik çalışması, bir temizlik işçisinin birkaç saatlik çalışmasına denk
düşebilir çünkü doktorun yetişmesi için toplum daha önce daha fazla emek
harcamıştır.
Sermaye,
Emek-Gücü ve Artık-Değer
Sermaye, artık-değer
üreten değerdir. Üretim araçları ve para kendi başlarına sermaye değildir.
Bunlar toplumdan soyutlanarak ele alınmamalıdır; üretim ilişkileri içerisinde
anlam kazanırlar. Emek araçlarına sahip olmak, sermaye sahibi olmak demek
değildir. Bir maymun bir sopaya sahip olduğunda sermayedar olmaz. Sömürü
ilişkilerine katılan para veya değerler sermaye olur. Sermaye ücretli emek
sömürüsünden kaynaklanır.
Kapitalizmde ayırt
edici olan sermayenin ya da meta üretiminin var oluşu değildir (yine de sermaye
asıl olarak kapitalizmle birlikte var olmuştur, para ve meta daha önce de
vardı). Kapitalizmin varlık koşulu, üretim araçlarına sahip bir sınıfın ve
bunlardan yoksun başka bir sınıfın olmasıdır. Bu sayede kapitalizmde emek gücü
de bir metadır. İşçilerin sahip olduğu mülk emek-güçleridir. İşçilere
emek-güçlerini satmayıp aç kalma “özgürlüğü” (!) tanınmıştır.
Bu nedenle kapitalizmi
yalnızca meta üretiminin yaygın olduğu bir toplum olarak tanımlamak yeterli
değildir. Meta ve para ilişkileri kapitalizmden önce de var olmuştur.
Kapitalizmin özgüllüğü, emek gücünün kendisinin meta haline gelmesidir. İşçi,
kendi emeğinin ürününü değil, belirli bir süre boyunca kullanılması için emek
gücünü satar. Sermayenin artık-değer üretme kapasitesi tam da bu ilişkiden
kaynaklanır. Başka bir ifadeyle kapitalizm, yalnızca malların alınıp satıldığı
bir sistem değil, toplumsal üretimin emek gücünün satın alınması ve
kullanılması üzerinden örgütlendiği tarihsel bir üretim tarzıdır.
Emek-gücünün değeri,
yaşamak için gerekli geçim metalarının, eğitim giderlerinin, çocuk ve eşin
bakımının değeriyle bulunur. Bu metalardaki toplumsal gerekli emek miktarı,
emek-gücünün değerini oluşturur. Tüm metalar emek-güçlerinin emek harcamasıyla
oluşur. Metalarda somutlaşan emek-güçlerinin değerlerinin toplamıyla emek
harcanması sonucu oluşan tüm değerler arasındaki fark artık-değerdir ve
sermayedarlarca buna el konur.
Üretim sürecinde
emek-gücü kendi değerinden daha büyük yeni bir değer yaratır. Emek-gücünün
yarattığı yeni değer ile kendi değeri arasındaki fark artık-değerdir.
Artık-değer, iş gününün kapitalist tarafından karşılığı ödenmeyen kesiminde
üretilen, artık-emekle üretilen değerdir. Emek-gücünün değerine eşit bir değeri
üretense gerekli emektir. Artık-değer teorisini Marx’a borçluyuz. Artık-değer,
toplumsal artık-ürünün para biçimidir. Toplumsal artık-ürün sınıflı toplumların
tümünde vardır. Artık-değer, işçinin ürettiği değer ile onun kendi emek-gücü
değeri arasındaki farktır. Artık-değer üretimde oluşur, değişim/dolaşımda
gerçekleşir.
Artık-Değerin
Biçimleri ve Sermayenin Yapısı
Artık-değerin (a) iki biçimi vardır:
- Mutlak artık-değer:
İş gününün uzatılmasıyla artırılır. Buna karşı işçi sınıfı mücadeleleri
yaşanmıştır. Bu mücadele içerisinde sendikalaşma gözlenir. Kapitalist
devlet, iş gününü sınırlandırmak zorunda kalmıştır.
- Nispi artık-değer:
Gerekli emek zamanı (emek-gücünün değerini üretmek için gerekli zaman) +
fazla emek zamanı = işgünüdür. Emek verimliliği artırılırsa
(makineleşmeyle ve makineleşmedeki gelişmeyle), gerekli emek zamanı
azalır, fazla emek zamanı artar. Geçim metalarının üretildiği işkollarında
emek verimliliği artınca, bunların değeri ve dolayısıyla emek-gücünün
değeri düşer.
Kısacası, mutlak
artık-değer işçiyi daha uzun süre çalıştırarak (mesaiyi uzatarak), nispi
artık-değer ise teknoloji ve makineler sayesinde işçiyi daha hızlı çalıştırıp
kendi maaşını çıkardığı süreyi kısaltarak elde edilir. Sermayedar açısından
mutlak artık-değer işçinin tepesinde saatle beklemekse; nispi artık-değer
fabrikayı daha gelişmiş makinelerle donatarak işçinin kendi maaşını 5 saat
yerine 2 saatte üretmesini sağlamaktır.
d=değişen sermaye=emek-güçlerinin değeri
s=sabit sermaye=üretim araçları, hammaddeler vb.
- Sömürü oranı=artık-değer oranı=a/d
- Kâr oranı = a / (d + s)
Kâr artık-değerdir ve
her türden kâr, üretimdeki artık-değerin bir kısmıdır. Artık-değeri makine
üretmez. Makine veya hammadde (sabit sermaye) üretim sürecinde kendi değerini
yeni ürüne olduğu gibi devreder, ekstra bir değer yaratmaz. Yeni ve fazla değer
yaratabilen tek unsur insan zihni ve kas gücüdür (değişen sermaye). Makinenin
değerinin ister bir kısmı ister tümü bir metaya aktarılsın, o metanın içerdiği
artık-değer miktarı aynı kalır. Bu nedenle değişmeyen sermaye makineleri,
hammaddeleri, yardımcı malzemeleri vb. kapsar ve ismi artık-değeri
değiştirmemesinden gelir.
Artık-değeri,
emek-gücünün harcanması (emek gücü olarak yatırılan sermaye) üretir. Bu nedenle
adı değişen (artan) sermayedir. “Nil posse creari de nihilo” (“yoktan hiçbir
şey yaratılamaz”); sabit sermaye üzerinde emek harcanarak artık-değer
oluşturulur. Artık-değerin tümü canlı emek harcamasından doğar. Değer yaratımı,
emek-gücünün emek hâlindeki devinimidir.
Dünyanın en gelişmiş
yapay zekâsı veya robotu bile üretime katıldığında sadece kendi yıpranma payını
ve maliyetini ürüne devreder (sabit sermaye); sisteme kendi değerinden “daha
fazlasını” katabilecek tek canlı unsur ise insan emeğidir (değişen sermaye).
İş
Günü, Sermayenin Birikimi ve Yoğunlaşma
İşgünü=gerekli
emek zamanı + artık-emek zamanı denkleminden oluşur. İş gününün alt sınırı
vardır ama belirsizdir. Artık-emek zamanı = 0 olamaz, bu kapitalist üretime
aykırıdır. İşgününün alt sınırı sınıf mücadelesinin konusudur. Üst sınır ise
emek-gücünün fiziksel ve moral sınırlarıyla belirlenir. Bunu da toplumsal
ilerlemenin durumu saptar. İşgününün sınırlarını kapitalist sınıf ile
proletarya arasındaki sınıf mücadelesi belirler.
Sermayenin değişmeyen sermaye kesimi büyümektedir. s / (d + s) oranına sermayenin organik bileşimi denir. Artık-değeri işçi sınıfı yaratır. Artık-değerin sermayedarların tüketimi ve lüks tüketimi dışında kalan kısmı, ek s ve ek d olarak yatırılır.
Toplumsal ortalama
gerekli emek harcaması ile üretim yapanlar, bunun üstünde bir emek harcaması
yapanlar ve bunun altında emek harcaması yapanlar şeklinde işletmeler arasında
farklar vardır. İşletmelerdeki bu farklılık, emek üretkenliğinin yüksek olduğu,
zorunlu-gerekli emek harcamasının düşük olduğu işletmelerin artık-değerden daha
çok pay kaptıklarını anlatır. Organik bileşimi düşük ya da s'si
küçük işletmeler, büyük işletmeler tarafından yutulur. İşte bunun adı
“yoğunlaşma”dır.
Rekabet yoğunlaşmaya ve
tekellere neden olur. Bir endüstri dalında sermayenin organik bileşimi ne kadar
yüksekse, yoğunlaşma da o kadar büyüktür. O dalda yatırım yapmak için ilk
sermaye miktarı yüksek olduğundan, o dala girmek zordur. Bu endüstri dalında
tüm sermaye birkaç işletmede yoğunlaşmıştır. Örneğin, 20. yüzyıl başında ABD ve
İngiltere’de 100’e yakın otomobil firmasından bugüne az sayıda tekel kalmıştır.
Arz-Talep,
Rekabet ve Dönüşüm Tartışmaları
“Toplumsal gerekli
emek” kavramı anlaşılırken şunlar bilinmelidir:
Bir endüstri dalında
toplumsal gerekli emek miktarından daha fazla emek harcanarak metalar
üretiliyorsa, ortalamanın üzerinde harcanan emek boşa harcanır ve metaların
satış fiyatı üretim fiyatına doğru düşer, hatta üretim fiyatının altına iner.
Bu endüstri dalında kâr oranı düşüktür. Talep düşüktür, arz bunu aşar ve bunun
sonucunda fiyat düşer. Tersi durumdaysa, ortalamanın altında emek harcanarak
meta üretilir ve satış fiyatı yükselir. Bu durumda ortalamanın üzerinde yüksek
bir kâr elde edilir. Talep fazladır, arzı aşar ve fiyatlar yükselir.
Kapitalist ekonomide
metalar uzun dönemde doğrudan değerleri üzerinden değil, ortalama kâr oranını
içeren üretim fiyatları etrafında satılırlar. Ancak üretim fiyatlarının toplamı
toplam değere, toplam kâr ise toplam artık değere eşittir. Bu nedenle değer
teorisi rekabetin ve fiyat oluşumunun temelini açıklamaya devam eder. Bu
eşitlik tek tek metalar için değil, toplumsal toplam düzeyindedir. Anwar
Shaikh'in çalışmalarında gösterildiği gibi, piyasa fiyatlarının ve üretim
fiyatlarının değerlerden sapması, değer yasasının geçersiz olduğu anlamına
gelmez. Rekabet süreci, tam tersine, değer yasasının kapitalist ekonomide hangi
mekanizmalar aracılığıyla işlediğini açıklayan temel dinamiklerden biridir.
Marx’ın değerlerden
üretim fiyatlarına geçiş analizi, Marksist iktisatta uzun süre tartışılmıştır.
Bazı eleştirmenler, Marx’ın farklı sermaye bileşimlerine sahip sektörlerde
değerlerden fiyatlara dönüşümünü tutarlı biçimde açıklayamadığını ileri
sürmüştür. Bortkiewicz bu nedenle dönüşüm problemini yeniden formüle etmeye
çalışmıştır. Buna karşılık daha sonraki bazı Marksist yaklaşımlar, özellikle
zamansal tek sistem yorumu (Temporal Single System Interpretation - TSSI),
değerlerin ve fiyatların eşzamanlı değil tarihsel-zamansal süreç içinde ele
alınması gerektiğini savunmuştur. Bu tartışmalar, değer yasasının kapitalist
fiyatları doğrudan belirleyen mekanik bir formül olmadığını; kapitalist
rekabetin tarihsel hareketini açıklayan bir toplumsal ilişki teorisi olduğunu
göstermektedir.
Ortalama
Kâr Oranı ve Sömürü İlişkisi
Rekabetle her bir
işletme emek verimliliğini artırır. Böylece toplumsal gerekli emekten daha
azıyla üretim yapılır; ortalama kârın üstünde bir kâr elde edilir. Diğer
işletmelerde de rekabetle verimlilik artırılarak eğilim olarak kâr oranı
eşitlenir. Bu endüstri dalları arasında da böyledir; kâr oranının yüksek olduğu
endüstri dalına sermaye akar ve toplumda ortalama bir kâr oranı oluşur (bu
genel bir eğilimdir ve dinamik dengedir).
Bu noktada kapitalist
üretimin anarşik/plansız yapısı fark edilmelidir. Sermaye sahipleri bireysel
kâr oranlarını artırmak için rekabet hâlindedir ve bu durum tüm kapitalist
sınıfın kâr oranını ortalama bir düzeye getirir. Üstelik bu ortalama, gelişim
içinde sürekli düşer, yani eğilim ortalama kârın sürekli düşmesi yönündedir.
Marx'a göre kâr oranının düşme eğilimi mutlak bir yasa değildir. Sömürü
oranının yükselmesi, sermaye öğelerinin ucuzlaması, dış ticaret ve yedek sanayi
ordusu gibi karşıt eğilimler bu düşüşü yavaşlatabilir veya geçici olarak
tersine çevirebilir.
Toplumsal ortalama kâr oranı = Bir ülkede bir yıl içinde üretilen a kütlesi / Yatırılan toplam sermaye (d + s)
Bu orana bütün
kapitalistler uyar. Kâr oranı artmış olan endüstri kollarına sermaye akar,
düşük kâr oranı olan endüstri dallarından sermaye kaçar. Böylelikle bütün
sektörler için ortalama bir kâr oranı oluşur.
Artık-değer, meta
fiyatı ile değeri arasındaki fark değildir; meta değerinin bir parçasıdır.
Sermayedar emeği değil, emek-gücünü satın alır; fakat bütün emeği satın almış
gibi görünür. İşte bu durum sömürünün gizlenmesidir. Kapitalist/patron işçinin
günlük çalışmasının (emeğinin) tamamını satın almaz; onun çalışabilme
kapasitesini (emek gücünü) günlüğüne satın alır. Kâr ve artık-değer tam da bu
iki nitelik arasındaki farktan doğar. Buradaki kritik nokta şudur: Patron
işçinin 8 saatlik performansını değil, 8 saat boyunca çalışma potansiyelini
(emek gücünü) kiralar. Eğer patron çalışmanın kendisini doğrudan satın
alabilseydi, ortaya çıkan tüm yeni değer işçiye ait olurdu ve artık-değer
(sömürü) doğmazdı.
Her bir kapitalistin
düşen ortalama kâr oranına verdiği refleks sömürü oranını artırmaktır. Ancak
bu, toplumsal ortalama kâr oranının düşüş eğilimini daha çok artırır.
Kâr
Oranının Düşme Eğilimi: Sayısal Örnek
Bir ülkede 100 milyarlık toplam sermaye 20 yıl sonra 200 milyar olsun:
- Başlangıçta: d=30, s=70, a=30, kâr=30
- 20 Yıl Sonra: d=40, s=160, a=40, kâr=40
s=70 ------>s=160; artış oranı>%100. Yani s’nin artış hızı > d + s’nin artış hızı. Organik bileşim = s / (d + s) formülünde pay, paydadan daha hızlı artar.
Bu örnekte sömürü oranı
(a/d) %100 varsayıldı. Diyelim ki sömürü oranı 20 yıl
sonra %125 olsun. Bu durumda:
d=30 -------> d=40
a=30 -------> a=50 (a/d=50/40=%125)
Kâr%=30/100=%30---->kâr%=50/200=%25
d sıfırlanamaz; bu nedenle uzun dönemli eğilim
kâr oranının düşmesi yönündeyken, bunu tamamen engelleyecek sınırsız bir a% (sömürü) oranı oluşamaz. d’yi,
yani gerekli emek zamanını, ancak belirli bir sınıra kadar düşürmek mümkündür.
Modern Marksist
iktisatta (özellikle Duncan Foley'de), emek zamanı ile parasal büyüklükler
arasındaki ilişki “Parasal Emek Zamanı İfadesi” (Monetary Expression of Labour
Time, MELT) kavramıyla analiz edilir. MELT, belirli bir dönemde bir para
biriminin ne kadar toplumsal emek zamanını temsil ettiğini gösterir (örneğin,
belirli bir dönemde bir saat toplumsal emeğin parasal ifadesinin kaç TL
olduğunu gösteren katsayıdır) ve değer teorisini parasal ekonomiyle
ilişkilendirmeye yardımcı olur.
14.
Değer Biçimi Yaklaşımı ve Kapitalizmin Toplumsal Mantığı
Değer-biçimi yaklaşımı,
Marx’ın değer teorisini yalnızca ekonomik büyüklüklerin açıklaması olarak
değil, kapitalist toplumun temel toplumsal ilişkilerinin analizi olarak ele
alır. Bu yaklaşıma göre meta, para ve sermaye yalnızca ekonomik araçlar
değildir; insanların birbirleriyle kurdukları toplumsal ilişkilerin nesnel
biçimleridir. İnsanlar kendi özel üretimlerini bağımsız olarak
gerçekleştirirken, bu özel emeklerin toplumsal niteliği piyasa aracılığıyla
ortaya çıkar. Dolayısıyla değer, bireylerin bilinçli olarak yarattığı bir
kategori değil, kapitalist toplumsal ilişkilerin nesnel sonucudur.
15.
Değer Teorisinin Çağdaş Yaklaşımlardaki Yeri
Çağdaş Marksist değer
teorisi tartışmalarında özellikle değer-biçimi (value-form) yaklaşımı önem
kazanmıştır. Bu yaklaşım, değeri yalnızca emek miktarının üründe içerilmesi
olarak değil, kapitalist toplumda farklı özel emeklerin toplumsal emek olarak
tanınmasının özgül biçimi olarak ele alır. Buna göre soyut emek, bireylerin
zihinsel olarak yaptıkları bir genelleme değil; meta değişimi yoluyla kurulan
gerçek toplumsal ilişkilerin sonucudur.
20. yüzyıl ve 21.
yüzyılda emek-değer teorisi, özellikle değer-biçimi yaklaşımı etrafında
zenginleşmiştir. Bu yaklaşımların ortak noktası, değeri yalnızca bir “emek
miktarı” olarak değil, kapitalist toplumun özgül bir toplumsal ilişkisi olarak
ele almalarıdır.
Çağdaş
Temsilciler ve Katkıları
- İsaak İlyiç Rubin:
Rubin, soyut emeğin yalnızca teorik bir soyutlama olmadığını, meta
üretiminin kendisinin yarattığı nesnel bir toplumsal gerçeklik olduğunu
göstermiştir. Bu yaklaşım, değer teorisinin merkezine yalnızca emek
harcanmasını değil, emeklerin toplumsal olarak eşitlenmesini sağlayan meta
ilişkilerini koyar. Rubin'in teorik katkısı şudur: Soyut emek, masada
oturan bir iktisatçının zihinsel bir genellemesi değil, pazardaki fırıncı
ile terzinin ürünlerini birbiriyle takas etmesiyle gerçek hayatta fiilen
(nesnel olarak) kurulan bir toplumsal ilişkidir.
- Michael Heinrich:
Heinrich, değerin üretim sürecinde metanın içinde hazır bulunan fiziksel
bir özellik olmadığını; ancak meta değişimi ve toplumsal geçerlilik
aracılığıyla ortaya çıktığını vurgular. Bu nedenle değer, üretim
sürecindeki bireysel emeğin doğrudan sonucu değil, kapitalist toplumsal
ilişkilerin tarihsel biçimidir. Heinrich'e göre, depoda duran bir
sandalyenin tek başına “değeri” yoktur; o sandalye pazara çıkıp bir
parayla ya da başka bir ürünle karşılaşmadığı sürece içindeki emek
toplumsal olarak onaylanmamış ve değer biçimini kazanmamış sayılır.
- Moishe Postone:
Postone, değeri kapitalizme özgü toplumsal zaman biçimi olarak analiz
eder. Ona göre kapitalizmde insan faaliyetleri, soyut emek zamanı
aracılığıyla toplumsal olarak düzenlenir. Bu nedenle komünist toplumda
emek zamanının planlama amacıyla hesaplanması, değer kategorisinin devam
ettiği anlamına gelmez.
- Duncan Foley:
Foley tarafından geliştirilen Parasal Emek Zamanı İfadesi (MELT), değer
büyüklükleri ile para biçimi arasındaki ilişkiyi analiz eder. MELT,
belirli bir dönemde para biriminin ne kadar toplumsal emek zamanını temsil
ettiğini göstererek değer teorisinin parasal ekonomide nasıl ifade
edildiğini açıklar. Foley'in MELT (Parasal Emek Zamanı İfadesi) kavramı
kısaca şu sorunun cevabıdır: “Piyasadaki 1 saatlik toplumsal emek, bugün
kaç Türk lirasına denk geliyor?” Böylece kâğıt paralar ile harcanan gerçek
emek zamanı arasında köprü kurulur.
- Anwar Shaikh:
Shaikh, rekabet, üretim fiyatları ve piyasa dalgalanmaları üzerinden değer
yasasının kapitalist ekonomide dolaylı biçimde işlediğini göstermiştir.
Tek tek fiyatların değerlerden sapması, değer yasasının ortadan kalktığını
değil, kapitalist rekabet mekanizması içinde işlediğini gösterir. Shaikh
bize şunu gösterir: Günlük hayatta fiyatların sürekli inip çıkması veya
kâr oranlarının sektörler arasında farklılaşması değer yasasını çökertmez;
aksine, değer yasası tıpkı bir çekim merkezi gibi fiyat dalgalanmalarını
arkadan yönetmeye devam eder.
- Chris Arthur:
Arthur, değer teorisini yalnızca emek miktarlarının niceliksel bir
karşılaştırılması olarak değil, kapitalist toplumun temel toplumsal
biçimlerinin diyalektik yapısının bir ifadesi olarak değerlendirir.
Arthur’a göre Kapital’deki meta, para, sermaye ve değer
kategorileri birbirinden bağımsız ekonomik unsurlar değil, kapitalist
toplumsal ilişkinin farklı gelişim aşamalarını ifade eden biçimlerdir. Bu
nedenle değer, yalnızca metaların değişiminde ortaya çıkan bir büyüklük
değil, kapitalist toplumun toplumsal ilişkilerinin örgütlenme biçimidir.
Değer-biçimi yaklaşımı içinde Arthur, Marx’ın değer teorisinin
kapitalizmin özgül toplumsal mantığını açıklamayı amaçladığını vurgular.
Arthur’un yaklaşımında Kapital’in kategorileri diyalektik bir
bütünlük içinde anlaşılır. Meta, para ve sermaye birbirinden bağımsız
ekonomik nesneler değildir; değer ilişkisinin farklı gelişim
düzeylerindeki biçimleridir. Bu nedenle değer, yalnızca iki meta
arasındaki değişimde ortaya çıkan niceliksel bir oran değil, kapitalist
toplumda toplumsal emeğin örgütlenme biçimidir. Arthur’a göre Marx’ın
amacı yalnızca fiyatların arkasındaki emek miktarını bulmak değil,
kapitalist toplumun kendisini yeniden üreten nesnel toplumsal mantığı
açıklamaktır. Arthur'un diyalektik yaklaşımına göre meta, para birikimi ve
sermaye birbirinden kopuk bağımsız kavramlar değildir; bir tohumun büyüyüp
ağaca dönüşmesi gibi, değer ilişkisinin aşama aşama gelişerek tüm toplumu
ele geçiren organlara dönüşmüş halidir.
- Alfredo Saad-Filho:
Çağdaş Marksist iktisatçılardan Alfredo Saad-Filho, değer teorisini
indirgemeci “fiyat hesaplama” modellerinden ayırarak toplumsal biçim
analizinin merkezine yerleştirir. Saad-Filho’ya göre emek-değer teorisi,
doğrudan piyasa fiyatlarını tahmin etmeye yarayan ampirik bir araç değil;
kapitalist üretim ilişkilerinin ve sömürünün yapısını kavranabilir kılan
bütüncül bir metodolojidir. Üretim ile değişim arasındaki diyalektik bağı
vurgulayan Saad-Filho, soyut emeğin üretim sürecinde şekillendiğini ancak
değerin nihai ifadesini piyasada para biçimi aracılığıyla bulduğunu
belirtir. Bu yaklaşım, teorinin nitel (toplumsal ilişkiler) ve nicel
(artık-değer ve kâr oranları) boyutlarını başarıyla bütünleştirmektedir.
16.
Sonuç
Özetle, değer teorisi
teknik bir fiyat hesaplama formülü ya da ürünlerin üzerine yapışmış fiziksel
bir niteliğin incelenmesi değildir. Değer, meta üretimine dayalı toplumda insan
emeğinin ve toplumsal ilişkilerin aldığı tarihsel ve toplumsal bir formdur (biçimdir).
Sonuç olarak,
emek-değer teorisi, metaların fiyatlarını doğrudan hesaplayan basit bir yöntem
değildir. Teori, kapitalist toplumda emeğin nasıl toplumsal bir biçim
kazandığını, farklı emeklerin nasıl soyut emek olarak eşitlendiğini, sermaye
birikiminin ve sömürünün hangi toplumsal ilişkiler üzerinden gerçekleştiğini
açıklar.
Emek-değer teorisi,
kapitalist toplumun temel toplumsal ilişkilerini, sömürünün mekanizmalarını ve
emeğin aldığı tarihsel biçimi açıklamaya yarayan güçlü bir analiz aracıdır.
Teori, değerin doğal ya da ezeli bir özellik olmadığını, belirli toplumsal ilişkiler
altında (meta üretimi ve genelleşmiş mübadele) ortaya çıkan tarihsel bir
kategori olduğunu gösterir.
Bu anlayış, hem
kapitalizmin nasıl işlediğini kavramak hem de ötesine geçecek bir toplumun
(komünizmin) temellerini düşünmek açısından büyük önem taşımaktadır.
Yararlanılan
Kaynaklar:
- Karl Marx — Kapital I
- Karl Marx — Kapital III
- Karl Marx — Ekonomi Politiğin
Eleştirisine Katkı
- Karl Marx — Gotha ve Erfurt
Programlarının Eleştirisi
- Friedrich Engels — Anti-Dühring (Bay
Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor)
- Karl Marx ve Friedrich Engels — Seçme
Mektuplar
- İsaak İlyiç Rubin — Marx’ın Emek
Değer Teorisi
- Duncan K. Foley — Kapital’i Anlamak:
Marx’ın Ekonomi Teorisi
- Michael Heinrich — Kapital’e Giriş
- Michael Heinrich — Karl Marx ve
Kapital
- Moishe Postone — Zaman, Emek ve
Toplumsal Tahakküm
- Anwar Shaikh — Kapitalizm: Rekabet,
Çatışma, Bunalımlar
- Chris Arthur — Marx’ın Kapital’inin
Yeni Diyalektiği
- Alfredo Saad-Filho — Marx’ın Değeri:
Çağdaş Kapitalizm İçin Ekonomi Politiği
- Ben Fine, Alfredo Saad-Filho —
Marx’ın Kapital’i

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.