Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

27 Ekim 2024 Pazar

Değer ve Emek-Değer Teorisi Nedir?

Mahmut Boyuneğmez

1. Giriş

Bir elmanın fiyatı neden 10 TL iken bir cep telefonunun fiyatı 30.000 TL’dir? Biri diğerinden neden daha “değerli” kabul edilir? Piyasada doğal bir gerçeklik gibi sunulan “değer” ve “fiyat” kavramlarının arka planındaki toplumsal ilişkileri ve emek-değer teorisini inceleyeceğiz.

Kapitalist toplumda bir metanın “değeri”, o metada somutlaşan toplumsal olarak gerekli emek zamanıdır. Ancak bu emek zamanı, metalar birbirleriyle mübadele edilmedikçe “değer” biçimini almaz; yalnızca teknik bir üretim maliyeti olarak kalır.

2. Değer Kavramının Niteliği

Değer ilişkisel ve göreli bir özelliktir, mutlak bir büyüklük değildir. Bir metanın değeri, başka bir metanın değeriyle kıyaslandığında vardır. Metaların üretimi için gerekli ortalama emek miktarları/zamanları birbiriyle değişim ilişkileri aracılığıyla kıyaslanmıyorsa, bu metalar birbirine göre değer özelliklerine sahip olamaz. Toplumsal üretim ve değişim ilişkileri bu kıyaslanmayı sağlamaktadır.

Bu nedenle örneğin, mübadele ilişkileri olmadığında 1 evin değeri = 10 yatağın değeri olamaz. Bu metaların üretilmeleri için gerekli emek miktarları ya da zamanları mutlak büyüklükler olarak her zaman varlar ve ölçülebilirler; mübadele ilişkileri ortadan kalktığında dahi bu emek zamanları/miktarları var olmaya devam edeceklerdir. Fakat mübadelede kıyaslanma ortadan kalktığında, ürünler meta olmaktan çıkar ve birbirine göre, rölatif olarak var olan bir gerçeklik olarak değerleri yok olur.

3. Komünist Toplumda Değer ve Emek Zamanı

Değişim ilişkileri sosyalizmde sınırlanıp giderek tümüyle ortadan kalktığında, ürünlere aktarılan emek miktarları ya da emek zamanları değerleri oluşturmaz. Komünizmde mübadele ilişkileri ortadan kalktığında, ürünlerin oluşumunda harcanan emek miktarlarının karşılaştırılması ve böylelikle nesnel bir gerçeklik olarak değerlerin var oluşu ortadan kalkar. Çünkü değer, mübadele ilişkileriyle ortaya çıkan/beliren bir olgudur.

Fakat ürünlerin üretimi için harcanan emek zamanları yok edilemez. Bu emek zamanları ürünlere komünizmde piyasa dolayımına girmeden doğrudan aktarılır. Üreticiler kendilerinin harcadıkları emek zamanları/miktarlarıyla orantılı olarak başka üreticilerin ürünlerinde ve hizmetlerinde somutlanmış emek zamanlarını/miktarlarını toplumdan geriye alırlar.

Komünist toplumda emek zamanı hesaplanabilir olmaya devam eder; ancak emek ürünleri meta biçimini almadıkları için bu emek zamanları değer biçimini kazanmaz. Çünkü değer toplumsal ilişkisel bir gerçekliktir.

4. Değer, Emek Zamanı ve Mübadele İlişkisi

Ürünler değişim ilişkilerine girip farklı emek zamanları birbiriyle karşılaşmadıkça ve karşılaştırılmadıkça değerleri oluşmaz. Yani, emek harcanması, emek miktarı ya da zamanı değere eşit değildir. Emek harcanması metaların değerlerinin oluşması için gereklidir, fakat yeterli değildir. Emek harcanarak oluşturulmuş ürünlerin mübadele ilişkileri içerisinde birbirleriyle emek zamanları/miktarları açısından karşılaştırmaları söz konusu değilse, onlardaki emek/emek miktarı/emek zamanı değer olarak varoluş kazanamaz.

Günümüzden bir örnek verelim. Bahçemde yetiştirdiğim portakalların ya da evimin yanındaki küçük mandıramda ürettiğim peynirin içerdiği emek miktarına/zamanına rağmen kendi başına bir değeri bulunmaz. Ancak ve ancak bu portakallar veya peynirler, pazara çıkarıldığında, mübadele ilişkilerine sokulduğunda, diğer emek türlerinin ürünü metalarda içerilmiş emek zamanları/miktarlarıyla karşılaştığında bir değere sahip olmaktadır. Bu nedenle değer, farklı emek türlerinden gelen emek zamanlarının/miktarlarının kıyaslanması, birbirine oranlanması sonucunda bir gerçekliğe sahiptir.

Değer ile değişim-değeri özdeş değildir. Değer, metaların üretiminde harcanan toplumsal emeğin toplumsal bir ilişki olarak aldığı biçimdir; değişim-değeri ise bu değerin görünüş biçimidir. Değer, ancak değişim ilişkileri içinde değişim-değeri biçiminde görünür hale gelir. Kendi tüketimim için yetiştirdiğim portakal, emek ürünü olsa bile meta değildir; dolayısıyla değer ilişkisine girmez. Aynı portakal satış amacıyla meta olarak üretildiğinde, değer ilişkisine dahil olur.

5. Değerin Üç Boyutu: Töz, Büyüklük ve Biçim

Değer teorisini anlamak için değer tözü, değer büyüklüğü ve değer biçimi ayrımını yapmak gerekir. Değerin tözü, kapitalist meta üretiminde farklı somut emeklerin ortak toplumsal niteliğe indirgenmesini sağlayan soyut insan emeğidir. Değer büyüklüğü ise bu soyut emeğin toplumsal olarak gerekli emek zamanı biçimindeki niceliksel belirlenimidir. Değer biçimi ise bu toplumsal ilişkinin görünür hale geldiği biçimdir; kapitalist toplumda bu biçim değişim-değeri ve onun gelişmiş ifadesi olan paradır. Bu nedenle değer, yalnızca üretimde harcanmış emek miktarı değildir; bu emeğin toplumsal olarak tanınmasının tarihsel biçimidir.

Bu üçlüyü şöyle basitleştirebiliriz: Töz, değerin ham maddesidir (soyut insan emeği); büyüklük, bunun saatle ölçülen miktarıdır (toplumsal olarak gerekli ortalama emek zamanı); biçim ise bu emeğin vitrinde ve etikette aldığı görünüş şeklidir (fiyat ve para).

Bu üç boyutu şöyle örneklendirebiliriz: Terzinin bir elbiseyi dikerken harcadığı canlı kas ve zihin gücü tözü; kronometreyle ölçülen 4 saatlik çalışma büyüklüğü; elbisenin mağaza vitrinine konup üzerine basılan “1000 TL” etiketindeki görünümü ise biçimi temsil eder.

6. Emek-Değer Yasasının Geçerli Olmadığı Durumlar

Emek-değer yasası, ilkel topluluklarda, komünizmde, Robinson gibi bir adada yaşamak zorunda kalmış birkaç kişinin aralarında kurduğu ilişkilerde, hayvanların biyolojik/doğal “emeği”nin ürünlerinde, bir kişinin kendi kullanımı, yani yararlılığı için emek harcayarak oluşturduğu bir üründe (örneğin bir köylünün kendi ailesi için peynir yapmasında) geçerli değildir.

Değerin oluşması için emek harcanması ve ürünlerde bu emeğin içerilmesi gereklidir. Fakat bu ürünler insanlar arasında değişime girmediği sürece, içerdikleri emek miktarları değer olarak gerçekleşmez. Metaların değerlerinin varoluşu için üretilmesi sürecinde harcanan emek miktarları gerekir, fakat dolaşım ilişkilerinde bu emek miktarları birbirleriyle karşılaştırıldığında değerleri varoluş kazanır.

7. İki Analoji

A. Meyve Analojisi

Bir analoji yapalım. Kendi başına bir elma aslında meyve değildir. Elmalar, armutlar, erikler ve bademler gibi çok sayıda varoluş “meyve” soyutlamasını yapmamızı sağlar. Somut olarak var olan meyveler arasındaki farklılıkları, benzerlikleri gözeterek ve aralarında ilişki kurarak “meyve” oldukları sonucuna varılır. Toplumsal ilişkilerin belirli bir tarihsel döneminde, insanlar ürünlerini değişim ilişkilerine sokarlar ve bu ürünler meta formunu alırlar. Her bir metaya harcanan toplumsal olarak gerekli ortalama emek, diğer metalardaki emek miktarıyla karşılaştırmalara bu değişim ilişkileri içerisinde girmektedir. Toplumsal toplam emek türlerinin, başka deyişle farklı metalardaki emek miktarlarının değişim ilişkileriyle birbiriyle ilişkilenmesi nesneldir.

Meyve örneğimizden farkı, orada elmalar, armutlar vd. arasındaki ilişkinin düşünsel olarak kurulmasıdır. Metalar arasındaki ilişkiler olarak görünen bu ilişkiler, yani insanlar arasındaki toplumsal değişim ilişkileri olmadan, farklı emek türlerinde harcanan emek miktarları birbirleriyle mübadeleler içerisinde kıyaslanıp karşılaştırılmadan değer biçimleri/değişim değerleri oluşmaz. “Meyve” kavramı yalnızca düşünsel bir soyutlama iken, değer soyutlaması gerçek toplumsal ilişkiler tarafından fiilen üretilen nesnel bir toplumsal gerçekliktir. Meyve analojisinden farklı olarak, metalar arasındaki ilişki düşünsel değil, fiili, toplumsal ve maddi bir ilişkidir. Bu ilişki olmadan değer diye bir şey nesnel olarak var olmaz.

B. Dil ve Fizik Analojileri

Başka bir örnek verelim. Bir cümlenin “anlamı” içerdiği kelimelerin birbirleriyle olan ilişkisinde ortaya çıkar. “Anlam” ilişkiseldir ve bütünde ortaya çıkar.

Ya da örneğin yerçekiminin Dünya ile üzerindeki cisimler arasındaki bir ilişki olması ve farklı gezegenler üzerinde çekim kuvvetinin/bu ilişkinin niceliksel olarak farklı olması yüzünden ağırlık büyüklüklerinin göreli olmasındaki durum; metaların değer biçimlerinin mübadele ilişkileriyle oluşmasına ve ülkeler arasında birinden diğerine değişmesine benzetilebilir.

8. Toplumsal Emeğin Dağılımı ve Değer Yasası

Marx bir mektubunda Kugelmann’a şunları yazmıştır:

“Her çocuk, çalışmayı bırakan bir ulusun, bir yıl demeyeceğim, fakat birkaç hafta içinde bile yok olacağını bilir. Her çocuk, farklı ihtiyaçlara karşılık gelen ürün miktarlarının, toplumsal toplam emeğin farklı ve niceliksel olarak belirli miktarlarını gerektirdiğini de bilir. Toplumsal emeğin belirli oranlarda dağılması gerekliliğinin, toplumsal üretimin belirli bir formu tarafından ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığı, fakat yalnızca bunun görünüş tarzını değiştirebileceği, apaçıktır. Hiçbir doğal yasa ortadan kaldırılamaz. Tarihsel olarak farklı durumlarda değişebilir olan, sadece bu yasaların kendilerini ortaya koydukları formdur. Ve toplumsal emeğin iç bağlantılarının, emeğin bireysel ürünlerinin özel değişiminde görünür hale geldiği bir toplum durumunda, toplumsal emeğin oransal dağılımının kendini ortaya koyduğu form, kesinlikle bu ürünlerin değişim değeridir.

Vulgar ekonomist, her günkü aktüel değişim ilişkilerinin, değer büyüklükleriyle doğrudan özdeş olamayacağı yönünde sönük bir fikre (dahi) sahip değildir. Burjuva toplumun özü kesinlikle şundan ibarettir: a priori üretimin bilinçli toplumsal düzenlenişi yoktur. Rasyonel ve doğal zorunluluk kendini sadece kör çalışan ortalama olarak ortaya koyar (…)” (Karl Marx'tan L. Kugelmann'a Mektup, Londra, 11 Temmuz 1868).

İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak için ürünler üretirken iş bölümüne giderler. İlkel topluluklar da dâhil, tüm tarih boyunca toplumsal üretimlerinde insanlar farklı emek türlerine dağılmış bir toplam toplumsal emeğe sahiptirler. Bu durum üretim tarzlarının değişmesiyle değişmez. Bu nedenle Marx, toplumsal emeğin farklı emek türlerine dağılımını “doğal” bir yasa olarak görmektedir. Dikkat edilsin, bu "doğanın bir yasası" değil, "doğal" bir yasadır. Tıpkı ürünlerin emek harcanarak üretilmesi gibi “doğal” bir yasadır.

Toplumsal emeğin iş bölümüyle dağılımı kendini bireysel ürünlerin değişimi şeklinde gösteriyorsa; başka deyişle, insanlar ihtiyaçlarını, üretimlerini ve bölüşümlerini bilinçli bir genel toplumsal düzenlemeye giderek değil de kendiliğinden tarihsel olarak gelişen değişim ilişkileri yoluyla gideriyorsa, toplumsal emeğin oransal dağılımı kendini bir biçimde/formda ortaya koyar: değişim değeri… İşte bu biçim/görünüş tarzı tarihsel olarak değiştirilebilir olandır. Rubin'in vurguladığı gibi, değer yasası, toplumsal emeğin dağılımının kendisi değil; bu dağılımın meta üretimine dayalı toplumlarda aldığı tarihsel biçimdir.

9. Sosyalizm ve Komünizmde Emek Zamanı

Geleceğin toplumunda/komünizmde, toplam toplumsal emeğin farklı emek türlerine oransal dağılımı yine olacak, bu yasa “doğal” bir yasa düzeyinde işlerliğini sürdürecek; fakat yasanın kendini ortaya koyuş tarzı/görünüşü olan farklı emek miktarlarının pazarda/değişim ilişkilerinde birbirleriyle değiş tokuşuyla beliren değişim değerleri ortadan kalkacaktır.

Bunun yerine, komünizmin ilk evresinde (sosyalizmde), üreticiler ihtiyaçlarını gidermek için, toplumsal emeğe kattıkları emek miktarıyla orantılı şekilde geriye başka ürünlerde somutlaşmış emek miktarlarını çekecektir. Daha ileri evredeyse, ürün bolluğu olduğundan, bireylerin iş bölümüne uymaları gerekmeyecek, bir birey birçok alanda yaratıcı bir faaliyet olarak üretimlerde bulunacak, artık toplumsal toplam ürünlere katılan bireysel emek miktarlarının bir önemi kalmayacak, her birey yetenekleri doğrultusunda toplumsal üretime katkısını koyup ihtiyaçları doğrultusunda ürün ve hizmetlerden yararlanacaktır.

Bu nedenle Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde şu cümleleri yazmıştır:

“Üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu kooperatif toplumda, üreticiler ürünlerini değiştirmezler; ürünlere harcanan emek, ürünlerin içerdiği maddi bir nitelik olarak, onların değeri olarak belirmez, çünkü kapitalist toplumdakinin tersine, bireysel emek artık dolaylı biçimde değil de doğrudan toplumsal emeğin parçasıdır (…)”

Bireysel emek kapitalist toplumda pazar/piyasa aracılığıyla toplumsal emeğin bir parçası olur. Sosyalist toplumda, yani komünist toplumun ilk evresindeyse, üretim toplumun ihtiyaçları doğrultusunda bilimsel olarak planlanır ve üreticilerin emeği, değişim ilişkileri dolayımına girmeden, doğrudan toplumsal emeğin bir parçası olarak ürünlere aktarılır; bu aktarılan kadar emek içeren başka ürünlerse yeniden bireylerin tüketimine sunulur (toplumsal hizmetler için gerekli kesintiler yapıldıktan sonra).

Ürünlerin içerdiği emek miktarları ya da zamanları, kapitalist toplumun aksine burada değer olarak var değildir. Çünkü ürünlerini değiştirmek için üreticiler mübadele ilişkilerine girmezler. Kapitalist toplumsal ilişkiler, ürünlerin değişimlerinde farklı emek zamanlarını/miktarlarını ilişkilendirip onların değerlerini oluşturmaktadır. Sosyalist toplumsal ilişkilerde ise bu durum olmadığından, emek zamanları/miktarları değerleri oluşturmaz. Foley'in de belirttiği gibi, sosyalizmde emek zamanının muhasebe amacıyla kullanılması, emek zamanının değer kategorisi olarak işlediği anlamına gelmez. Değer, meta üretimine özgü toplumsal bir ilişkidir.

Bununla birlikte, sosyalist hesaplama tartışmalarında farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı Marksist yaklaşımlar, emek zamanı kuponları veya emek muhasebesi biçimlerinin değer kategorisinin bir devamı olduğunu savunurken, değer-biçimi yaklaşımı, yalnızca emek zamanının ölçülmesinin değer ilişkisini yeniden üretmediğini ileri sürer. Bu tartışmada belirleyici nokta, emek zamanının niceliksel olarak hesaplanması değil, bu hesabın toplumsal olarak hangi ilişki biçimi içinde gerçekleştiğidir.

Michael Heinrich'in de belirttiği gibi, değer yalnızca emek harcanmasıyla oluşmaz; meta üretiminin ve genelleşmiş mübadelenin bulunduğu tarihsel koşullarda var olur. Moishe Postone ise değerin kapitalizme özgü tarihsel bir toplumsal ilişki olduğunu, dolayısıyla komünist toplumda emek zamanının planlama amacıyla hesaplanmasının değer kategorisinin varlığını ifade etmeyeceğini vurgular. Postone'un bu vurgusu önemlidir: Kapitalizmde insanları yöneten şey tek tek patronlar değil, “saat” üzerinden işleyen soyut emek zamanının ta kendisidir; bu yüzden komünizmde emek zamanını ölçmek insanları sömürmek için değil, sadece üretimi planlamak için kullanılır.

Kısaca, komünizmde emek zamanı ölçülmeye devam eder ama bu ölçüm “değer” kategorisi üretmez. Çünkü değer, metaların piyasa aracılığıyla birbirleriyle ilişkiye girmesinin yarattığı toplumsal bir ilişki biçimidir; planlı bir toplumda bu ilişki biçimi ortadan kalkar.

Engels, durumu şöyle özetlemektedir:

"Toplum üretim araçlarının mülkiyetini eline geçirip onları dolaysız toplumsallaştırılmış halde üretim amacıyla kullanmaya başladığı anda, her bireyin emeği, özgül yararlılığı ne kadar farklı olursa olsun, başından itibaren ve doğrudan toplumsal emek haline gelir. O zaman, bir ürünün içerdiği toplumsal emek miktarını önce dolaylı bir yoldan saptamaya gerek yoktur; günlük deneyim, ortalama olarak bundan ne kadar gerektiğini doğrudan gösterir. Toplum, bir buhar makinesinde, son hasattan bir hektolitre buğdayda, belirli bir kalitedeki yüz metrekare kumaşta ne kadar emek saati bulunduğunu kolayca hesaplayabilir. Dolayısıyla, ürünler içine konmuş ve toplumun doğrudan ve mutlak bir biçimde bildiği emek niceliklerini, onun doğal, yeterli, mutlak ölçeği olan zaman ile belirtecek yerde, göreli, sallantılı, yetersiz, eskiden geçici çare olarak kaçınılmaz olan bir ölçüyle, üçüncü bir ürünle ifade etmek, toplumun aklına gelemez. Tıpkı atom ağırlıklarını, yeterli ölçüsü ile, yani gramın milyarda biri ya da katrilyonda biri biçimindeki gerçek bir ağırlıkla belirtebilecek bir duruma geldiğinde, yine hidrojen atomu üzerinden dolaylı bir yoldan göreli olarak ifade etmenin kimyanın aklına gelmeyeceği gibi. Dolayısıyla, yukarıdaki önkoşullar altında toplum, ürünlere değer de yüklemez. Toplum, yüz metrekare kumaşın üretimi için diyelim bin emek saati gerektiği şeklindeki basit olguyu, bu kumaş bin emek saati değerindedir gibi şaşı ve saçma bir tarzda dile getirmeyecektir. Kuşkusuz toplum o zaman da, her kullanım nesnesinin üretimi için ne kadar emek gerektiğini bilmek zorunda olacaktır. Üretim planını, özellikle işgüçlerini de kapsayan üretim araçlarına göre hazırlamak zorunda olacaktır. Çeşitli kullanım nesnelerinin yarar efektleri, birbirleriyle ve üretimleri için gerekli emek miktarları bakımından karşılaştırılarak, eninde sonunda planı belirleyecektir. İnsanlar, her şeyi, ünlü ‘değer’ işe karışmadan, çok yalın bir biçimde düzenleyeceklerdir." (Anti-Dühring)

Kapitalizmde emek zamanı üreticilerin iradesinden bağımsız olarak piyasa aracılığıyla toplumsal geçerlilik kazanır. Komünizmde ise emek zamanı doğrudan toplumsal planlama tarafından belirlenir. Ölçülen büyüklük aynı fiziksel zaman olsa da, toplumsal niteliği tamamen farklıdır.

10. Robinson’un Yaptığı

Robinson’un ıssız adasında yapabileceği şudur: Ürettiği ürünlere ne kadar emek harcamış, bunu saatle ölçebilir. Bu ölçüm farklı ürünlerdeki emek miktarlarının zaman cinsinden bir ölçümüdür. Robinson yalnızca teknik üretim maliyetlerini ve emek zamanlarını hesaplamaktadır. Bu hesaplama değer kategorisinin değil, üretimin teknik organizasyonunun bir unsurudur.

Burada Robinson ürünlerdeki “değeri” ölçmemektedir. Çünkü ürünleri meta haline gelmemiş olup değer bağıntısına sahip değildir. Değer bağıntısı, mübadele ilişkileriyle diğer metalardaki içerilmiş emek miktarlarıyla ilişkiler kurulduğunda belirir.

“Ürünlerde emek miktarlarıyla önce değer oluşur, sonra bunlar eğer dolaşıma/mübadele alanına sokulursa değişim-değerleri görünümünü edinir, bu biçime sahip olur” türünde bir kavrayış, Marx'ın değer teorisi açısından isabetli değildir. Değer kendini sadece ve sadece değişim-değeri olarak gösterir; saklı ve mistik bir öz olmayıp, varoluşu değişim-değeri biçimindedir.

Değerin zorunlu görünüş biçimi değişim-değeri; üründe saklı olan öz ise onun üretilmesi için harcanan toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır/zamanıdır. Değer bir ilişki ve bağıntıdır; tek tek her bir üründe var olan mistik ya da fiziksel bir özellik değildir; metaların toplumsal üretim ve değişim ilişkileri içinde kazandıkları nesnel toplumsal bir özelliktir.

11. Soyut Emek ve Somut Emek

Değeri yaratan emek, herhangi bir somut emek değil, meta üretimi içinde farklı emek türlerinin birbirine indirgenmesiyle oluşan soyut toplumsal emektir. Terzinin dikmesi, marangozun kesmesi ya da mühendisin tasarlaması, kullanım değerleri bakımından farklı somut emeklerdir. Ancak piyasada ürünleri değişime girdiğinde bu farklı emekler ortak bir toplumsal paydaya, yani soyut insan emeğine indirgenir.

Örneğin, fırıncının ekmek pişirmesi ile marangozun sandalye yapması fiziksel olarak tamamen farklı somut emeklerdir; ancak pazarda 5 ekmek ile 1 sandalye para aracılığıyla takas edildiğinde, sanki arkalarında hiçbir nitelik farkı yokmuş gibi aynı miktardaki soyut insan emeğinde buluşurlar. Marx'ın değer teorisinin merkezinde bulunan büyüklük, tam da bu soyut toplumsal emektir.

Kısacası, fırıncının unlu elleriyle döktüğü ter somut emektir; bu ekmeğin pazarda marangozun sandalyesiyle eşitlenmesini sağlayan ve tüm nitelik farklarından sıyrılmış ortak insani harcama ise soyut emektir.

12. Değer Teorisinde İki Farklı Yaklaşım

Bu noktada Marx’ın değer teorisine ilişkin iki farklı yorumdan söz etmek gerekir.

  • Geleneksel Yorum: Değeri daha çok metaların üretiminde harcanan emek miktarıyla açıklama eğilimindedir. Buna göre, değer öncelikle üretim sürecinde oluşur ve değişim ilişkileri bu değerin ifade edildiği alandır.
  • Değer-Biçimi Yaklaşımı: Değerin ancak meta değişimi içinde toplumsal geçerlilik kazandığını vurgular. Bu yaklaşıma göre emek ürünlerinde fiziksel olarak bulunan bir “değer maddesi” yoktur; değer, özel emeklerin toplumsal emek olarak tanınmasının kapitalist topluma özgü biçimidir. Bu nedenle üretim ve dolaşım birbirinden kopuk iki alan değil, değer ilişkisinin farklı momentleridir/uğraklarıdır.

13. Emek-Değer Teorisinin Temel Unsurları

Metanın Özellikleri ve Değerin Doğası

Metanın (malların) iki temel özelliği vardır:

  1. Kullanım değeri: Metalar faydalı olmalı, bir gereksinimi karşılamalıdır, aksi halde satılamazlar (kullanım değeri emeğin somut yararlılığı ile ilgilidir).
  2. Değişim değeri: Bir meta başka bir metayla belirli miktarlarda değişime girer. Değişim değeri, metaların niceliklerinin karşılaştırılabilir olduğunu gösterir. Metalarda ortak bir özellik olmalıdır ki karşılaştırılabilsinler ve değişim yapılabilsin. Bu ortak özellik ölçülebilir ve niceliğe vurulabilir olmalıdır. Metaların kullanım değerleri, şekilleri, büyüklükleri vb. ortak değildir. Bütün metaların ortak özelliği emek ürünü olmalarıdır. Değeri yaratan emektir. Emek, metanın üretimi için harcanan zaman ile ölçülür. Metaların değer büyüklükleri toplumsal olarak gerekli emek zamanıyla belirlenir; piyasa fiyatları ise arz-talep, rekabet ve üretim fiyatları nedeniyle bu değerlerden sapabilir (değer, harcanan soyut emeğe dayanır).

Toplumsal olarak gerekli emek zamanı, belirli bir toplumda, ortalama beceri, yoğunluk ve teknoloji koşullarında bir metayı üretmek için gereken emek süresidir. Bireysel emek zamanı değil, sektör ortalaması esas alınır.

Bir kişinin kendi gereksinimi için üretilen ürünler meta değildir. Kullanım değeri olmayan bir ürün de değişim değeri içermez, yani meta değildir. Toprak, su, hava kullanım değeri olan, ancak işlendiğinde (örneğin şişelendiğinde) meta olabilen, kendi halinde meta olmayan emek nesneleridir. Bunların değeri yoktur çünkü emek içermezler; ancak fiyatları vardır ve örneğin toprağın fiyatı ranta bağlıdır.

Paranın Gelişimi ve Emeğin Nitelikleri

Meta üretiminin henüz genelleşmediği tarihsel evrelerde ve teorik bir soyutlama olarak ele alınan küçük meta üretimi modelinde, metaların değişimi zamanla mantıksal bir eşdeğer aramıştır. Meta üretimi yaygınlaşıp genelleştikçe ve kapitalist pazar ilişkileri egemen hâle geldikçe bu süreç yetkinleşir. Bir meta bu süreçte evrensel eşdeğer olur; bu da paradır.

Tarihsel olarak para çoğu zaman kendi değeri olan bir meta (örneğin altın) biçiminde ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise itibari para (kâğıt/dijital para), kendi başına emek ürünü bir meta olmaksızın para işlevlerini yerine getirebilmektedir. Uzun dönemde parasal büyüklüklerin dayandığı değer temeli toplam toplumsal emektir. Para aynı zamanda bir birikim aracıdır. İtibari paranın değer taşıyan bir meta olmaması Marx'ın değer teorisini geçersiz kılmaz; yalnızca emek zamanının para cinsinden ifade edilme biçimi tarihsel olarak değişmiştir.

Kişilerin tembelliği ya da çalışkanlığı nedeniyle farklı metaların farklı niceliklerinin değerlerinin farklı olacağı önermesi doğru değildir. Metaların değeri, toplumsal ortalama gerekli emek zamanıyla ölçülür. Bir toplumda bir metanın üretimi için bu ortalama zamanın üzerinde çalışılarak bir meta üretiliyorsa, bu fazla çalışma boşa gider.

Yani, bir terzi bir takım elbiseyi tembelliğinden veya tecrübesizliğinden 10 saatte, pratik bir terzi ise 2 saatte dikiyorsa, piyasada o takım elbisenin değeri 10 saatlik emek üzerinden hesaplanmaz. Piyasa, toplumun ortalama yetenek ve teknolojisini baz alarak ortak bir “toplumsal gerekli zaman” belirler. Piyasa bireysel acemilikleri ya da tembellikleri ödüllendirmez; sektörün teknolojik ortalaması neyse, değeri onun üzerinden saptar ve ortalamanın gerisinde kalan üreticiyi cezalandırır.

Değişim değeri yüzyıllar içerisinde oluşurken, eğer eşit iş saatleriyle değişim olmuyorsa, zarara uğrayan meta üreticisi bu metayı üretmemeye ve başka bir metayı üretmeye başlar. Bu olanaklıdır, çünkü henüz iş bölümü yeterince gelişmiş değildir ve iş değiştirmeye engel yoktur.

Değişim değerini bireysel üreticinin meta üretirken harcadığı emek miktarı değil, o metayı üretmek için toplumsal bakımdan gerekli emek miktarı belirler. Toplumsal ortalama gerekli emek miktarı, belirli bir zamanda ve ülkede, emek verimliliğinin ortalama koşullarında metanın üretimi için gerekli emek miktarıdır.

Nitelikli işçinin iş saati basit (vasıfsız) işçinin iş saatinin kat kat çoğaltılmış hâlidir. Nitelikli emek, üretim sürecine daha yüksek bir değer aktarır; çünkü bu emek gücünün üretimi ve eğitimi için toplumsal olarak daha fazla emek zamanı harcanmıştır. Nitelikli emeğin basit emeğin katlarına indirgenmesi bireysel tercihlerle değil, piyasa süreçlerinin ve toplumsal üretim ilişkilerinin arka planda işleyen nesnel bir sonucu olarak gerçekleşir. Örneğin, bir doktorun bir saatlik çalışması, bir temizlik işçisinin birkaç saatlik çalışmasına denk düşebilir çünkü doktorun yetişmesi için toplum daha önce daha fazla emek harcamıştır.

Sermaye, Emek-Gücü ve Artık-Değer

Sermaye, artık-değer üreten değerdir. Üretim araçları ve para kendi başlarına sermaye değildir. Bunlar toplumdan soyutlanarak ele alınmamalıdır; üretim ilişkileri içerisinde anlam kazanırlar. Emek araçlarına sahip olmak, sermaye sahibi olmak demek değildir. Bir maymun bir sopaya sahip olduğunda sermayedar olmaz. Sömürü ilişkilerine katılan para veya değerler sermaye olur. Sermaye ücretli emek sömürüsünden kaynaklanır.

Kapitalizmde ayırt edici olan sermayenin ya da meta üretiminin var oluşu değildir (yine de sermaye asıl olarak kapitalizmle birlikte var olmuştur, para ve meta daha önce de vardı). Kapitalizmin varlık koşulu, üretim araçlarına sahip bir sınıfın ve bunlardan yoksun başka bir sınıfın olmasıdır. Bu sayede kapitalizmde emek gücü de bir metadır. İşçilerin sahip olduğu mülk emek-güçleridir. İşçilere emek-güçlerini satmayıp aç kalma “özgürlüğü” (!) tanınmıştır.

Bu nedenle kapitalizmi yalnızca meta üretiminin yaygın olduğu bir toplum olarak tanımlamak yeterli değildir. Meta ve para ilişkileri kapitalizmden önce de var olmuştur. Kapitalizmin özgüllüğü, emek gücünün kendisinin meta haline gelmesidir. İşçi, kendi emeğinin ürününü değil, belirli bir süre boyunca kullanılması için emek gücünü satar. Sermayenin artık-değer üretme kapasitesi tam da bu ilişkiden kaynaklanır. Başka bir ifadeyle kapitalizm, yalnızca malların alınıp satıldığı bir sistem değil, toplumsal üretimin emek gücünün satın alınması ve kullanılması üzerinden örgütlendiği tarihsel bir üretim tarzıdır.

Emek-gücünün değeri, yaşamak için gerekli geçim metalarının, eğitim giderlerinin, çocuk ve eşin bakımının değeriyle bulunur. Bu metalardaki toplumsal gerekli emek miktarı, emek-gücünün değerini oluşturur. Tüm metalar emek-güçlerinin emek harcamasıyla oluşur. Metalarda somutlaşan emek-güçlerinin değerlerinin toplamıyla emek harcanması sonucu oluşan tüm değerler arasındaki fark artık-değerdir ve sermayedarlarca buna el konur.

Üretim sürecinde emek-gücü kendi değerinden daha büyük yeni bir değer yaratır. Emek-gücünün yarattığı yeni değer ile kendi değeri arasındaki fark artık-değerdir. Artık-değer, iş gününün kapitalist tarafından karşılığı ödenmeyen kesiminde üretilen, artık-emekle üretilen değerdir. Emek-gücünün değerine eşit bir değeri üretense gerekli emektir. Artık-değer teorisini Marx’a borçluyuz. Artık-değer, toplumsal artık-ürünün para biçimidir. Toplumsal artık-ürün sınıflı toplumların tümünde vardır. Artık-değer, işçinin ürettiği değer ile onun kendi emek-gücü değeri arasındaki farktır. Artık-değer üretimde oluşur, değişim/dolaşımda gerçekleşir.

Artık-Değerin Biçimleri ve Sermayenin Yapısı

Artık-değerin (a) iki biçimi vardır:

  • Mutlak artık-değer: İş gününün uzatılmasıyla artırılır. Buna karşı işçi sınıfı mücadeleleri yaşanmıştır. Bu mücadele içerisinde sendikalaşma gözlenir. Kapitalist devlet, iş gününü sınırlandırmak zorunda kalmıştır.
  • Nispi artık-değer: Gerekli emek zamanı (emek-gücünün değerini üretmek için gerekli zaman) + fazla emek zamanı = işgünüdür. Emek verimliliği artırılırsa (makineleşmeyle ve makineleşmedeki gelişmeyle), gerekli emek zamanı azalır, fazla emek zamanı artar. Geçim metalarının üretildiği işkollarında emek verimliliği artınca, bunların değeri ve dolayısıyla emek-gücünün değeri düşer.

Kısacası, mutlak artık-değer işçiyi daha uzun süre çalıştırarak (mesaiyi uzatarak), nispi artık-değer ise teknoloji ve makineler sayesinde işçiyi daha hızlı çalıştırıp kendi maaşını çıkardığı süreyi kısaltarak elde edilir. Sermayedar açısından mutlak artık-değer işçinin tepesinde saatle beklemekse; nispi artık-değer fabrikayı daha gelişmiş makinelerle donatarak işçinin kendi maaşını 5 saat yerine 2 saatte üretmesini sağlamaktır.

  • d=değişen sermaye=emek-güçlerinin değeri

  • s=sabit sermaye=üretim araçları, hammaddeler vb.

  • Sömürü oranı=artık-değer oranı=a/d
  • Kâr oranı = a / (d + s)

Kâr artık-değerdir ve her türden kâr, üretimdeki artık-değerin bir kısmıdır. Artık-değeri makine üretmez. Makine veya hammadde (sabit sermaye) üretim sürecinde kendi değerini yeni ürüne olduğu gibi devreder, ekstra bir değer yaratmaz. Yeni ve fazla değer yaratabilen tek unsur insan zihni ve kas gücüdür (değişen sermaye). Makinenin değerinin ister bir kısmı ister tümü bir metaya aktarılsın, o metanın içerdiği artık-değer miktarı aynı kalır. Bu nedenle değişmeyen sermaye makineleri, hammaddeleri, yardımcı malzemeleri vb. kapsar ve ismi artık-değeri değiştirmemesinden gelir.

Artık-değeri, emek-gücünün harcanması (emek gücü olarak yatırılan sermaye) üretir. Bu nedenle adı değişen (artan) sermayedir. “Nil posse creari de nihilo” (“yoktan hiçbir şey yaratılamaz”); sabit sermaye üzerinde emek harcanarak artık-değer oluşturulur. Artık-değerin tümü canlı emek harcamasından doğar. Değer yaratımı, emek-gücünün emek hâlindeki devinimidir.

Dünyanın en gelişmiş yapay zekâsı veya robotu bile üretime katıldığında sadece kendi yıpranma payını ve maliyetini ürüne devreder (sabit sermaye); sisteme kendi değerinden “daha fazlasını” katabilecek tek canlı unsur ise insan emeğidir (değişen sermaye).

İş Günü, Sermayenin Birikimi ve Yoğunlaşma

İşgünü=gerekli emek zamanı + artık-emek zamanı denkleminden oluşur. İş gününün alt sınırı vardır ama belirsizdir. Artık-emek zamanı = 0 olamaz, bu kapitalist üretime aykırıdır. İşgününün alt sınırı sınıf mücadelesinin konusudur. Üst sınır ise emek-gücünün fiziksel ve moral sınırlarıyla belirlenir. Bunu da toplumsal ilerlemenin durumu saptar. İşgününün sınırlarını kapitalist sınıf ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesi belirler.

Sermayenin değişmeyen sermaye kesimi büyümektedir. s / (d + s) oranına sermayenin organik bileşimi denir. Artık-değeri işçi sınıfı yaratır. Artık-değerin sermayedarların tüketimi ve lüks tüketimi dışında kalan kısmı, ek s ve ek d olarak yatırılır.

Toplumsal ortalama gerekli emek harcaması ile üretim yapanlar, bunun üstünde bir emek harcaması yapanlar ve bunun altında emek harcaması yapanlar şeklinde işletmeler arasında farklar vardır. İşletmelerdeki bu farklılık, emek üretkenliğinin yüksek olduğu, zorunlu-gerekli emek harcamasının düşük olduğu işletmelerin artık-değerden daha çok pay kaptıklarını anlatır. Organik bileşimi düşük ya da s'si küçük işletmeler, büyük işletmeler tarafından yutulur. İşte bunun adı “yoğunlaşma”dır.

Rekabet yoğunlaşmaya ve tekellere neden olur. Bir endüstri dalında sermayenin organik bileşimi ne kadar yüksekse, yoğunlaşma da o kadar büyüktür. O dalda yatırım yapmak için ilk sermaye miktarı yüksek olduğundan, o dala girmek zordur. Bu endüstri dalında tüm sermaye birkaç işletmede yoğunlaşmıştır. Örneğin, 20. yüzyıl başında ABD ve İngiltere’de 100’e yakın otomobil firmasından bugüne az sayıda tekel kalmıştır.

Arz-Talep, Rekabet ve Dönüşüm Tartışmaları

“Toplumsal gerekli emek” kavramı anlaşılırken şunlar bilinmelidir:

Bir endüstri dalında toplumsal gerekli emek miktarından daha fazla emek harcanarak metalar üretiliyorsa, ortalamanın üzerinde harcanan emek boşa harcanır ve metaların satış fiyatı üretim fiyatına doğru düşer, hatta üretim fiyatının altına iner. Bu endüstri dalında kâr oranı düşüktür. Talep düşüktür, arz bunu aşar ve bunun sonucunda fiyat düşer. Tersi durumdaysa, ortalamanın altında emek harcanarak meta üretilir ve satış fiyatı yükselir. Bu durumda ortalamanın üzerinde yüksek bir kâr elde edilir. Talep fazladır, arzı aşar ve fiyatlar yükselir.

Kapitalist ekonomide metalar uzun dönemde doğrudan değerleri üzerinden değil, ortalama kâr oranını içeren üretim fiyatları etrafında satılırlar. Ancak üretim fiyatlarının toplamı toplam değere, toplam kâr ise toplam artık değere eşittir. Bu nedenle değer teorisi rekabetin ve fiyat oluşumunun temelini açıklamaya devam eder. Bu eşitlik tek tek metalar için değil, toplumsal toplam düzeyindedir. Anwar Shaikh'in çalışmalarında gösterildiği gibi, piyasa fiyatlarının ve üretim fiyatlarının değerlerden sapması, değer yasasının geçersiz olduğu anlamına gelmez. Rekabet süreci, tam tersine, değer yasasının kapitalist ekonomide hangi mekanizmalar aracılığıyla işlediğini açıklayan temel dinamiklerden biridir.

Marx’ın değerlerden üretim fiyatlarına geçiş analizi, Marksist iktisatta uzun süre tartışılmıştır. Bazı eleştirmenler, Marx’ın farklı sermaye bileşimlerine sahip sektörlerde değerlerden fiyatlara dönüşümünü tutarlı biçimde açıklayamadığını ileri sürmüştür. Bortkiewicz bu nedenle dönüşüm problemini yeniden formüle etmeye çalışmıştır. Buna karşılık daha sonraki bazı Marksist yaklaşımlar, özellikle zamansal tek sistem yorumu (Temporal Single System Interpretation - TSSI), değerlerin ve fiyatların eşzamanlı değil tarihsel-zamansal süreç içinde ele alınması gerektiğini savunmuştur. Bu tartışmalar, değer yasasının kapitalist fiyatları doğrudan belirleyen mekanik bir formül olmadığını; kapitalist rekabetin tarihsel hareketini açıklayan bir toplumsal ilişki teorisi olduğunu göstermektedir.

Ortalama Kâr Oranı ve Sömürü İlişkisi

Rekabetle her bir işletme emek verimliliğini artırır. Böylece toplumsal gerekli emekten daha azıyla üretim yapılır; ortalama kârın üstünde bir kâr elde edilir. Diğer işletmelerde de rekabetle verimlilik artırılarak eğilim olarak kâr oranı eşitlenir. Bu endüstri dalları arasında da böyledir; kâr oranının yüksek olduğu endüstri dalına sermaye akar ve toplumda ortalama bir kâr oranı oluşur (bu genel bir eğilimdir ve dinamik dengedir).

Bu noktada kapitalist üretimin anarşik/plansız yapısı fark edilmelidir. Sermaye sahipleri bireysel kâr oranlarını artırmak için rekabet hâlindedir ve bu durum tüm kapitalist sınıfın kâr oranını ortalama bir düzeye getirir. Üstelik bu ortalama, gelişim içinde sürekli düşer, yani eğilim ortalama kârın sürekli düşmesi yönündedir. Marx'a göre kâr oranının düşme eğilimi mutlak bir yasa değildir. Sömürü oranının yükselmesi, sermaye öğelerinin ucuzlaması, dış ticaret ve yedek sanayi ordusu gibi karşıt eğilimler bu düşüşü yavaşlatabilir veya geçici olarak tersine çevirebilir.

Toplumsal ortalama kâr oranı = Bir ülkede bir yıl içinde üretilen a kütlesi / Yatırılan toplam sermaye (d + s)

Bu orana bütün kapitalistler uyar. Kâr oranı artmış olan endüstri kollarına sermaye akar, düşük kâr oranı olan endüstri dallarından sermaye kaçar. Böylelikle bütün sektörler için ortalama bir kâr oranı oluşur.

Artık-değer, meta fiyatı ile değeri arasındaki fark değildir; meta değerinin bir parçasıdır. Sermayedar emeği değil, emek-gücünü satın alır; fakat bütün emeği satın almış gibi görünür. İşte bu durum sömürünün gizlenmesidir. Kapitalist/patron işçinin günlük çalışmasının (emeğinin) tamamını satın almaz; onun çalışabilme kapasitesini (emek gücünü) günlüğüne satın alır. Kâr ve artık-değer tam da bu iki nitelik arasındaki farktan doğar. Buradaki kritik nokta şudur: Patron işçinin 8 saatlik performansını değil, 8 saat boyunca çalışma potansiyelini (emek gücünü) kiralar. Eğer patron çalışmanın kendisini doğrudan satın alabilseydi, ortaya çıkan tüm yeni değer işçiye ait olurdu ve artık-değer (sömürü) doğmazdı.

Her bir kapitalistin düşen ortalama kâr oranına verdiği refleks sömürü oranını artırmaktır. Ancak bu, toplumsal ortalama kâr oranının düşüş eğilimini daha çok artırır.

Kâr Oranının Düşme Eğilimi: Sayısal Örnek

Bir ülkede 100 milyarlık toplam sermaye 20 yıl sonra 200 milyar olsun:

  • Başlangıçta: d=30, s=70, a=30, kâr=30
  • 20 Yıl Sonra: d=40, s=160, a=40, kâr=40
Mutlak kâr miktarı arttığı halde kâr oranı düşer. Burada şu görülmelidir:

s=70 ------>s=160; artış oranı>%100. Yani s’nin artış hızı > d + s’nin artış hızı. Organik bileşim = s / (d + s) formülünde pay, paydadan daha hızlı artar.

Bu örnekte sömürü oranı (a/d) %100 varsayıldı. Diyelim ki sömürü oranı 20 yıl sonra %125 olsun. Bu durumda:

d=30 -------> d=40

a=30 -------> a=50 (a/d=50/40=%125)

Kâr%=30/100=%30---->kâr%=50/200=%25

d sıfırlanamaz; bu nedenle uzun dönemli eğilim kâr oranının düşmesi yönündeyken, bunu tamamen engelleyecek sınırsız bir a% (sömürü) oranı oluşamaz. d’yi, yani gerekli emek zamanını, ancak belirli bir sınıra kadar düşürmek mümkündür.

Modern Marksist iktisatta (özellikle Duncan Foley'de), emek zamanı ile parasal büyüklükler arasındaki ilişki “Parasal Emek Zamanı İfadesi” (Monetary Expression of Labour Time, MELT) kavramıyla analiz edilir. MELT, belirli bir dönemde bir para biriminin ne kadar toplumsal emek zamanını temsil ettiğini gösterir (örneğin, belirli bir dönemde bir saat toplumsal emeğin parasal ifadesinin kaç TL olduğunu gösteren katsayıdır) ve değer teorisini parasal ekonomiyle ilişkilendirmeye yardımcı olur.

14. Değer Biçimi Yaklaşımı ve Kapitalizmin Toplumsal Mantığı

Değer-biçimi yaklaşımı, Marx’ın değer teorisini yalnızca ekonomik büyüklüklerin açıklaması olarak değil, kapitalist toplumun temel toplumsal ilişkilerinin analizi olarak ele alır. Bu yaklaşıma göre meta, para ve sermaye yalnızca ekonomik araçlar değildir; insanların birbirleriyle kurdukları toplumsal ilişkilerin nesnel biçimleridir. İnsanlar kendi özel üretimlerini bağımsız olarak gerçekleştirirken, bu özel emeklerin toplumsal niteliği piyasa aracılığıyla ortaya çıkar. Dolayısıyla değer, bireylerin bilinçli olarak yarattığı bir kategori değil, kapitalist toplumsal ilişkilerin nesnel sonucudur.

15. Değer Teorisinin Çağdaş Yaklaşımlardaki Yeri

Çağdaş Marksist değer teorisi tartışmalarında özellikle değer-biçimi (value-form) yaklaşımı önem kazanmıştır. Bu yaklaşım, değeri yalnızca emek miktarının üründe içerilmesi olarak değil, kapitalist toplumda farklı özel emeklerin toplumsal emek olarak tanınmasının özgül biçimi olarak ele alır. Buna göre soyut emek, bireylerin zihinsel olarak yaptıkları bir genelleme değil; meta değişimi yoluyla kurulan gerçek toplumsal ilişkilerin sonucudur.

20. yüzyıl ve 21. yüzyılda emek-değer teorisi, özellikle değer-biçimi yaklaşımı etrafında zenginleşmiştir. Bu yaklaşımların ortak noktası, değeri yalnızca bir “emek miktarı” olarak değil, kapitalist toplumun özgül bir toplumsal ilişkisi olarak ele almalarıdır.

Çağdaş Temsilciler ve Katkıları

  • İsaak İlyiç Rubin: Rubin, soyut emeğin yalnızca teorik bir soyutlama olmadığını, meta üretiminin kendisinin yarattığı nesnel bir toplumsal gerçeklik olduğunu göstermiştir. Bu yaklaşım, değer teorisinin merkezine yalnızca emek harcanmasını değil, emeklerin toplumsal olarak eşitlenmesini sağlayan meta ilişkilerini koyar. Rubin'in teorik katkısı şudur: Soyut emek, masada oturan bir iktisatçının zihinsel bir genellemesi değil, pazardaki fırıncı ile terzinin ürünlerini birbiriyle takas etmesiyle gerçek hayatta fiilen (nesnel olarak) kurulan bir toplumsal ilişkidir.
  • Michael Heinrich: Heinrich, değerin üretim sürecinde metanın içinde hazır bulunan fiziksel bir özellik olmadığını; ancak meta değişimi ve toplumsal geçerlilik aracılığıyla ortaya çıktığını vurgular. Bu nedenle değer, üretim sürecindeki bireysel emeğin doğrudan sonucu değil, kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel biçimidir. Heinrich'e göre, depoda duran bir sandalyenin tek başına “değeri” yoktur; o sandalye pazara çıkıp bir parayla ya da başka bir ürünle karşılaşmadığı sürece içindeki emek toplumsal olarak onaylanmamış ve değer biçimini kazanmamış sayılır.
  • Moishe Postone: Postone, değeri kapitalizme özgü toplumsal zaman biçimi olarak analiz eder. Ona göre kapitalizmde insan faaliyetleri, soyut emek zamanı aracılığıyla toplumsal olarak düzenlenir. Bu nedenle komünist toplumda emek zamanının planlama amacıyla hesaplanması, değer kategorisinin devam ettiği anlamına gelmez.
  • Duncan Foley: Foley tarafından geliştirilen Parasal Emek Zamanı İfadesi (MELT), değer büyüklükleri ile para biçimi arasındaki ilişkiyi analiz eder. MELT, belirli bir dönemde para biriminin ne kadar toplumsal emek zamanını temsil ettiğini göstererek değer teorisinin parasal ekonomide nasıl ifade edildiğini açıklar. Foley'in MELT (Parasal Emek Zamanı İfadesi) kavramı kısaca şu sorunun cevabıdır: “Piyasadaki 1 saatlik toplumsal emek, bugün kaç Türk lirasına denk geliyor?” Böylece kâğıt paralar ile harcanan gerçek emek zamanı arasında köprü kurulur.
  • Anwar Shaikh: Shaikh, rekabet, üretim fiyatları ve piyasa dalgalanmaları üzerinden değer yasasının kapitalist ekonomide dolaylı biçimde işlediğini göstermiştir. Tek tek fiyatların değerlerden sapması, değer yasasının ortadan kalktığını değil, kapitalist rekabet mekanizması içinde işlediğini gösterir. Shaikh bize şunu gösterir: Günlük hayatta fiyatların sürekli inip çıkması veya kâr oranlarının sektörler arasında farklılaşması değer yasasını çökertmez; aksine, değer yasası tıpkı bir çekim merkezi gibi fiyat dalgalanmalarını arkadan yönetmeye devam eder.
  • Chris Arthur: Arthur, değer teorisini yalnızca emek miktarlarının niceliksel bir karşılaştırılması olarak değil, kapitalist toplumun temel toplumsal biçimlerinin diyalektik yapısının bir ifadesi olarak değerlendirir. Arthur’a göre Kapital’deki meta, para, sermaye ve değer kategorileri birbirinden bağımsız ekonomik unsurlar değil, kapitalist toplumsal ilişkinin farklı gelişim aşamalarını ifade eden biçimlerdir. Bu nedenle değer, yalnızca metaların değişiminde ortaya çıkan bir büyüklük değil, kapitalist toplumun toplumsal ilişkilerinin örgütlenme biçimidir. Değer-biçimi yaklaşımı içinde Arthur, Marx’ın değer teorisinin kapitalizmin özgül toplumsal mantığını açıklamayı amaçladığını vurgular. Arthur’un yaklaşımında Kapital’in kategorileri diyalektik bir bütünlük içinde anlaşılır. Meta, para ve sermaye birbirinden bağımsız ekonomik nesneler değildir; değer ilişkisinin farklı gelişim düzeylerindeki biçimleridir. Bu nedenle değer, yalnızca iki meta arasındaki değişimde ortaya çıkan niceliksel bir oran değil, kapitalist toplumda toplumsal emeğin örgütlenme biçimidir. Arthur’a göre Marx’ın amacı yalnızca fiyatların arkasındaki emek miktarını bulmak değil, kapitalist toplumun kendisini yeniden üreten nesnel toplumsal mantığı açıklamaktır. Arthur'un diyalektik yaklaşımına göre meta, para birikimi ve sermaye birbirinden kopuk bağımsız kavramlar değildir; bir tohumun büyüyüp ağaca dönüşmesi gibi, değer ilişkisinin aşama aşama gelişerek tüm toplumu ele geçiren organlara dönüşmüş halidir.
  • Alfredo Saad-Filho: Çağdaş Marksist iktisatçılardan Alfredo Saad-Filho, değer teorisini indirgemeci “fiyat hesaplama” modellerinden ayırarak toplumsal biçim analizinin merkezine yerleştirir. Saad-Filho’ya göre emek-değer teorisi, doğrudan piyasa fiyatlarını tahmin etmeye yarayan ampirik bir araç değil; kapitalist üretim ilişkilerinin ve sömürünün yapısını kavranabilir kılan bütüncül bir metodolojidir. Üretim ile değişim arasındaki diyalektik bağı vurgulayan Saad-Filho, soyut emeğin üretim sürecinde şekillendiğini ancak değerin nihai ifadesini piyasada para biçimi aracılığıyla bulduğunu belirtir. Bu yaklaşım, teorinin nitel (toplumsal ilişkiler) ve nicel (artık-değer ve kâr oranları) boyutlarını başarıyla bütünleştirmektedir.

16. Sonuç

Özetle, değer teorisi teknik bir fiyat hesaplama formülü ya da ürünlerin üzerine yapışmış fiziksel bir niteliğin incelenmesi değildir. Değer, meta üretimine dayalı toplumda insan emeğinin ve toplumsal ilişkilerin aldığı tarihsel ve toplumsal bir formdur (biçimdir).

Sonuç olarak, emek-değer teorisi, metaların fiyatlarını doğrudan hesaplayan basit bir yöntem değildir. Teori, kapitalist toplumda emeğin nasıl toplumsal bir biçim kazandığını, farklı emeklerin nasıl soyut emek olarak eşitlendiğini, sermaye birikiminin ve sömürünün hangi toplumsal ilişkiler üzerinden gerçekleştiğini açıklar.

Emek-değer teorisi, kapitalist toplumun temel toplumsal ilişkilerini, sömürünün mekanizmalarını ve emeğin aldığı tarihsel biçimi açıklamaya yarayan güçlü bir analiz aracıdır. Teori, değerin doğal ya da ezeli bir özellik olmadığını, belirli toplumsal ilişkiler altında (meta üretimi ve genelleşmiş mübadele) ortaya çıkan tarihsel bir kategori olduğunu gösterir.

Bu anlayış, hem kapitalizmin nasıl işlediğini kavramak hem de ötesine geçecek bir toplumun (komünizmin) temellerini düşünmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Karl Marx — Kapital I
  2. Karl Marx — Kapital III
  3. Karl Marx — Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı
  4. Karl Marx — Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi
  5. Friedrich Engels — Anti-Dühring (Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor)
  6. Karl Marx ve Friedrich Engels — Seçme Mektuplar
  7. İsaak İlyiç Rubin — Marx’ın Emek Değer Teorisi
  8. Duncan K. Foley — Kapital’i Anlamak: Marx’ın Ekonomi Teorisi
  9. Michael Heinrich — Kapital’e Giriş
  10. Michael Heinrich — Karl Marx ve Kapital
  11. Moishe Postone — Zaman, Emek ve Toplumsal Tahakküm
  12. Anwar Shaikh — Kapitalizm: Rekabet, Çatışma, Bunalımlar
  13. Chris Arthur — Marx’ın Kapital’inin Yeni Diyalektiği
  14. Alfredo Saad-Filho — Marx’ın Değeri: Çağdaş Kapitalizm İçin Ekonomi Politiği
  15. Ben Fine, Alfredo Saad-Filho — Marx’ın Kapital’i

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]