Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
prehistorya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
prehistorya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2026 Çarşamba

İnsan Kendini Nasıl Yarattı? | V. Gordon Childe

MAR

1. Giriş: İlerleme Kavramı ve Tarihe Bilimsel Yaklaşım

V. Gordon Childe’ın tarihsel materyalizmle harmanlanmış arkeolojik perspektifinde "ilerleme", 19. yüzyılın naif ve ticari iyimserliğinden ya da savaş sonrası dönemlerin mistik kötümserliğinden arındırılmış, nesnel bir ölçüttür. 19. yüzyılın genişleyen pazarlarıyla doğan "ilerleme" inancı, Dünya Savaşları ve ekonomik krizlerin yarattığı yıkımla sarsılmış; bu durum pek çok düşünürü "altın çağa" özlem duyan gerici romantizme ya da ilerlemeyi biyolojik bir yazgı sayan faşist felsefelere itmiştir. Childe ise bu öznelliği aşmak için Karl Pearson ve Hyman Levy’nin vurguladığı "ölçüm ve sayma" disiplinini temel alır. Levy’nin de belirttiği gibi, bir sayfadaki sözcükleri beğenin ya da beğenmeyin, onların sayısının "322" olduğu gerçeği her türlü dinsel, etik veya toplumsal yanlılıktan bağımsız bir veridir. Tarihçinin görevi de "İlerledik mi?" gibi ruh haline göre değişen öznel sorular sormak değil; "İlerleme nedir?" sorusuna, olguların ardışıklığını ve göreli önemini idrak ederek gayri şahsi bir yanıt aramaktır.

Bu bilimsel tutumda tarih; jeoloji, paleontoloji ve biyoloji gibi doğa bilimlerinin bir devamı olarak görülür. Tarihöncesi (prehistorya), insanın biyolojik evriminin bittiği noktada kültürel ilerlemenin nasıl başladığını göstererek doğa tarihi ile insan tarihi arasında kopmaz bir bağ kurar. Bu bağlamda ilerleme, bir türün hayatta kalma ve çoğalma başarısıyla, yani zoolojik bir başarı kriteriyle ölçülür. Bilimsel ilerlemenin bu nesnel zemini, bizi biyolojik evrim ile kültürel ilerleme arasındaki köklü ayrımı incelemeye davet eder.

Ancak Childe'ın temel amacı yalnızca insanlığın ilerlediğini göstermek değildir. Kitabın merkezindeki soru, insanın biyolojik olarak verilmiş bir varlık olmaktan çıkıp kendi toplumsal ve kültürel dünyasını nasıl yarattığıdır. "İnsan Kendini Nasıl Yarattı?" başlığı, insanın çevresine pasif biçimde uyum sağlayan bir canlı değil; emek, teknik bilgi, iş birliği ve toplumsal örgütlenme yoluyla hem doğayı hem de kendisini dönüştüren tarihsel bir özne olduğunu vurgular. Bu nedenle Childe'ın anlattığı tarih, yalnızca olayların sıralanması değil, insanın kendi kendisini üretme sürecinin tarihidir.

2. Organik Evrim ve Kültürel İlerleme Arasındaki Farklılıklar

İnsan, çevresine uyum sağlama sürecinde diğer canlılardan biyolojik değil, kültürel bir sıçramayla ayrılır. Hayvanlar dünyasında yeni koşullara uyum, "germ plazması"ndaki (modern genetik bilimindeki karşılığıyla genlerdeki/DNA'daki) değişimlerin binlerce yıl içinde birikmesiyle gerçekleşen bedensel bir mutasyonken; insan, bu süreci bedensel değişimlerin yerine "maddi kültür" araçlarını koyarak ikame etmiştir. İnsanın fiziksel zayıflığı (pençe, kürk veya keskin diş eksikliği), devasa bir beyin ve Elliot Smith’in vurguladığı üzere "binoküler görüş" (iki gözle odaklanma) ile telafi edilmiştir. Üç boyutlu/derinlikli (stereoskopik) görme yetisinin dokunma duyusu ve el hareketleriyle kurduğu hassas sentez, insanın nesneleri derinlemesine kavramasını ve alet yapımı için gereken ince koordinasyonu sağlamıştır.

Aşağıdaki tablo, bu iki gelişim süreci arasındaki stratejik farkları özetlemektedir:

Özellik

Biyolojik Evrim (Ör: Mamut)

Kültürel İlerleme (İnsan)

Uyum Mekanizması

Bedensel değişim (Kalıtsal kalın post/kürk)

Maddi araçlar (Giysi, ateş, konut inşası)

Kalıtım Yöntemi

Germ hücreleri (Biyolojik miras)

Dil ve gelenek (Toplumsal miras)

Değişim Hızı

Çok yavaş (Binlerce kuşak sürer)

Çok hızlı (Bilinçli icatlarla kuşaklar içinde değişir)

Kontrol Edilebilirlik

Rastlantısal mutasyonlara bağlıdır

İstemli ve bilinçli bir seçim sürecidir

Burada dil, sadece bir iletişim aracı değil, "soyut düşüncenin" ve "toplumsal mirasın" temel taşıyıcısıdır. Dil sayesinde insan, tehlikeleri bizzat tecrübe etmeden sonraki kuşaklara aktarabilir ve kolektif bir birikim inşa edebilir. Ancak bu beşerî başarılar, biyolojik zamanın devasa ölçeği içine yerleştirilmediği sürece gerçek anlamda kavranamaz.

3. Zaman Ölçekleri ve Arkeolojik Kayıtların Derinliği

İlerlemenin hızını ve sürekliliğini anlamak için jeolojik zamanın derinliği ile yazılı tarihin kısalığı arasındaki muazzam farkı idrak etmek şarttır. İnsanlık tarihinin ezici bir çoğunluğu, hiçbir yazılı kaydın bulunmadığı Paleolitik dönemde geçmiştir. Arkeoloji, bu derinliği Mezopotamya’daki "Höyük" oluşumları üzerinden somutlaştırır. Örneğin Warka’da (Uruk) bulunan 18 metrelik höyük kesiti, kerpiç konutların yıkılıp yeniden yapılmasıyla yükselen tabakalar halinde tam 5.000 yıllık kesintisiz bir yerleşik yaşam döngüsünü temsil eder. Buzul Çağı'nın (Pleistosen) ağır ilerleyişi ve Britanya'nın kıtadan kopuşu gibi coğrafi değişimler, insanın bu uzun vadeli serüveninin dekorunu oluşturur.

Bu perspektifte Taş, Tunç ve Demir Çağları mutlak zaman dilimleri değil, "ekonomik aşamalardır." Childe’ın uyardığı gibi, bu çağlar yeryüzünün her yerinde aynı anda yaşanmaz; örneğin Kaptan Cook Yeni Zelanda'ya ulaştığında Maoriler hala "Taş Çağı" ekonomisiyle yaşayan, neolitik bir toplumdur.

Teknolojik-Ekonomik Evreler:

  • Taş Çağı: Doğaya bağımlı, asalak toplayıcılık ekonomisi.
  • Tunç Çağı: Kent devrimi, uzmanlaşmış iş bölümü ve ilk uluslararası ticaret organizasyonları.
  • Demir Çağı: Metalin ucuzlaması ve demokratikleşmesi, tarım aletlerinin kitlelere yayılması.

Zamanın bu geniş ve göreli perspektifi, bizi insanın doğa karşısındaki ilk büyük mücadelesi olan toplayıcılık aşamasına götürür.

4. Eski Taş Çağı: Toplayıcılar ve Doğanın Esaretindeki İnsan

Paleolitik dönemde (Eski Taş Çağı), beşerî ekonomi tamamen doğanın sunduğu hazır kaynaklara (avcılık ve toplayıcılık) bağımlıydı. Bu dönemde insanın doğa üzerindeki ilk büyük kimyasal zaferi, ateşin kontrolüdür. Ateş; ısınma ve korunmanın ötesinde, çiğken sindirilemeyen besinlerin tüketimini sağlayarak insanın biyolojik kapasitesini artırmış ve karanlığı aydınlatarak "ev" kavramının zihinsel temellerini atmıştır.

  • Mousterien ve Neandertal: Neanderthal insanı, ölü gömme ritüelleriyle büyüsel bir düşünce yapısı sergiler. Isı ile yaşam arasındaki ilişkiyi gözlemleyerek mezar yanına ocak kuran bu insanlar, "yaşam ısısını" geri getirmeyi ummuşlardır. Ancak burada büyü, bilimsel deneyden ayrılır; çünkü büyü, insanın kendini en çaresiz hissettiği anda başvurduğu, sorgulanmayan bir "kestirme güç" ve başarısız bir teknoloji girişimidir.
  • Üst Paleolitik Sanat: Aurignasiyen ve Magdalenyen dönemlerinde mağara derinliklerine çizilen muazzam hayvan portreleri, Childe tarafından estetik bir kaygıdan ziyade “besin arzını güvence altına alma” amaçlı bir büyü-ekonomi stratejisi olarak yorumlanır. Ona göre bizonun resmini çizmek, ona sahip olma gücünü simgeleyen bir “ekonomik büyü” eylemidir. Bununla birlikte günümüz arkeolojisinde mağara sanatının anlamı konusunda farklı yorumlar bulunmakta ve bu açıklama kesin kabul edilmiş tek görüş olarak değerlendirilmemektedir.

Bu kısıtlı toplayıcılık ekonomisi, insanın doğayla ilişkisini "üretim" seviyesine çıkaran köklü bir devrimle sarsılana dek sürecektir.

5. Neolitik Devrim: Besin Üretimi ve Nüfus Patlaması

Neolitik Devrim, insanlık tarihindeki ilk büyük ekonomik dönüşümdür. İnsanın pasif bir toplayıcıdan aktif bir üreticiye dönüşmesi (vahşi bitki ve hayvanların ehlileştirilmesi), türün biyolojik başarısını kanıtlayan devasa bir nüfus patlamasını tetiklemiştir. Childe'ın en güçlü kanıtlarından biri olarak sunduğu üzere; Avrupa'daki Neolitik iskelet sayısı, Paleolitik iskeletlerden 100 kat daha fazladır; oysa Neolitik dönem, Paleolitik sürenin yalnızca 1/100'ü kadar kısa sürmüştür.

  • Nüfus Eğrisi ve Ekonomi: Buğday, arpa, sığır ve koyunun ehlileştirilmesi birim alandan alınan verimi artırmış, çocukları ekonomik bir yükten çıkarıp tarlada yardımcı bir güce dönüştürmüştür.
  • Yerleşik Yaşam: Çapa tarımı (horticulture) başlangıçta toprağı yorduğu için yarı-göçebe bir yapı sunsa da, Nil vadisi gibi doğal sulama ve alüvyonlarla yenilenen bölgeler, kalıcı ve yoğun yerleşimin, dolayısıyla uygarlığın kapısını açmıştır.
  • Çömlekçilik Üzerine Yeni Bulgular: Uzun süre neolitik yaşamın ayrılmaz bir parçası sayılan çömlekçiliğin, aslında tüm erken çiftçi topluluklarında var olmadığı keşfedilmiştir. Mezopotamya'daki Çermo ile Filistin'deki Eriha'da yapılan kazılar; iyi inşa edilmiş evlerde yaşayan, tahıl yetiştirip hayvancılık yapan ancak çömlek imal etmeyi bilmeyen neolitik toplulukların varlığını ortaya koymuştur. Bu "Çömleksiz Neolitik" evreler, çömlek imalatının normalleştiği katmanların çok daha altındaki derin tabakalarda gün yüzüne çıkarılmıştır.

6. Kent Devrimi: Uygarlığın ve Karmaşık Toplumların Doğuşu

  • Neolitik Devrim'in yarattığı üretim fazlası, insanlık tarihindeki ikinci büyük dönüşümün, yani Childe'ın "Kent Devrimi" olarak adlandırdığı sürecin temelini oluşturmuştur. Tarımsal üretimin sağladığı artı ürün sayesinde toplumun tüm üyelerinin doğrudan besin üretmesi zorunlu olmaktan çıkmış; böylece zanaatkârlar, yöneticiler, askerler, rahipler ve tüccarlar gibi uzmanlaşmış meslek grupları ortaya çıkmıştır.
  • Kentler, yalnızca nüfusun yoğunlaştığı yerleşimler değil; üretimin, yönetimin ve bilgi birikiminin merkezleri haline gelmiştir. Artı ürünün depolanması ve dağıtılması ihtiyacı, kayıt tutma sistemlerini geliştirmiş; bu süreç sonunda yazının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda siyasi otoriteyi ve iktidarı temsil eden devlet örgütleri güçlenmiş, toplumsal farklılaşmalar daha belirgin hale gelmiştir.
  • Childe'a göre Kent Devrimi, Neolitik Devrim kadar köklü bir dönüşümdür. Çünkü insan artık yalnızca doğaya müdahale eden bir üretici değil, aynı zamanda karmaşık ekonomik ve siyasal kurumlar yaratan bir toplumsal varlık haline gelmiştir. Bu aşama, uygarlık olarak adlandırılan tarihsel sürecin başlangıcını temsil eder.

7. Teknolojik Sıçrama ve Kronolojik Düzeltmeler

Neolitik üretimin evrilerek Kent Devrimi'ne ve metal çağlarına kapı aralaması, teknoloji tarihindeki radikal değişimlerle mümkün olmuştur. Ancak bu süreçteki bazı geleneksel kabuller modern arkeoloji tarafından yenilenmiştir. Bu bölümde yer alan bazı bilgiler, Childe'ın eserinin yayımlanmasından sonra gerçekleştirilen arkeolojik kazılar ve bilimsel araştırmalar sonucunda elde edilen bulgulara dayanmaktadır. Dolayısıyla aşağıdaki değerlendirmeler, Childe'ın görüşlerini güncelleyen modern arkeolojik veriler olarak okunmalıdır.

  • Kamp Ateşi Teorisinin Reddi: Metalurjinin keşfine dair uzun süre kabul gören "açık alandaki kamp ateşine tesadüfen düşen bakır cevherinin erimesi" teorisi, uzmanlarca artık tamamen reddedilmektedir. Çünkü açık havada yakılan bir ateş, bakırı eritmek için gereken yüksek ısıyı kesinlikle sağlayamaz.
  • Dikey Fırınların Rolü: Bakırın eritilmesi için gerekli olan ekstrem sıcaklıklar, ancak İÖ 3500'den önce Yakın Doğu'da çömlek pişirmek amacıyla tasarlanmış dikey fırınların (kiln) geliştirilmesiyle elde edilebilmiştir. Yani çömlekçilik teknolojisi, metalurjinin doğuşunu doğrudan beslemiştir.
  • Kısa Kronoloji Tercihi: Mezopotamya uygarlıklarının tarihlendirilmesinde Antik Çağ tarihçileri artık uzun hesaplamalar yerine "kısa kronolojileri" genel olarak benimsemektedir. Son keşfedilen idari ve tarihi kayıtlar, ünlü Babil Kralı Hammurabi'nin tahta çıkış tarihini İÖ yaklaşık 1800 olarak sabitlemiştir.

8. Sonuç: İnsanın Kendini Yaratma Süreci

V. Gordon Childe’ın materyalist tarih anlayışı, insanın biyolojik bir mutasyonun kurbanı değil, kendi emeği, maddi kültürü ve toplumsal mirasıyla kendini inşa eden bir özne olduğunu kanıtlar. Neolitik Devrim ile başlayan ve ardından gelen "Kent Devrimi" (Urban Revolution) ile taçlanan süreç, sadece teknik bir ilerleme değil, düşünsel ve sosyal bir sıçramadır. Uygarlık, insanın doğayı kontrol altına alma yolunda verdiği kolektif emeğin ürünüdür.

Eserden çıkarılan en kritik dört sentez şudur:

  • Maddi Kültürün Başatlığı: İnsan, biyolojik evrimini (kalıtsal değişimlerini) dışsal araçlar (alet, ateş, giysi) geliştirerek ikame etmiş ve çevreye uyumunu bu "maddi kültür" üzerinden gerçekleştirmiştir.
  • Toplumsal Mirasın Aktarımı: İlerleme, biyolojik hücrelerle değil; dil, gelenek ve eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan birikimsel bir mirastır.
  • İlerlemenin Nesnel Ölçütü: Gerçek ilerleme, mistik varsayımlarla değil; bir ekonomik sistemin insan türünün hayatta kalmasını ve çoğalmasını (nüfus yoğunluğunu) ne ölçüde desteklediğiyle, yani "sayma ve ölçme" prensibiyle değerlendirilir.
  • Kurumsal ve Toplumsal Karmaşıklığın Doğuşu: Neolitik Devrim'in yarattığı üretim fazlası, uzmanlaşmış iş bölümü, kentler, devlet örgütlenmesi ve yazının ortaya çıkmasını mümkün kılmış; böylece insan toplulukları karmaşık uygarlıklara dönüşmüştür.

Not: Bu özet, V. Gordon Childe'ın tarihsel materyalist ve ilerlemeci tarih anlayışını esas almaktadır. Ancak son yıllarda David Graeber ve David Wengrow gibi araştırmacılar, insanlık tarihinin Childe'ın öngördüğü kadar doğrusal ilerlemediğini ileri sürmüşlerdir. Özellikle son araştırmaların tarıma geçiş sürecinin binlerce yıla yayılan karmaşık bir dönüşüm olduğunu göstermesi nedeniyle, tarımın ortaya çıkışının her durumda devlet, sınıflaşma ve eşitsizlik doğurmadığını; bu sonuçların zorunlu ve evrensel olmadığını savunurlar. Ayrıca erken insan topluluklarının farklı siyasal ve ekonomik örgütlenme biçimlerini uzun süre deneyebildiğini ileri sürerler. Bu nedenle güncel antropoloji ve arkeoloji literatüründe Childe'ın yaklaşımı, insanlık tarihini açıklamaya yönelik en etkili teorik çerçevelerden biri olarak görülmekle birlikte, farklı yorumlar da mevcuttur.

8 Aralık 2025 Pazartesi

Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi | Bir Değerlendirme

MAR

Özet

David Graeber ve David Wengrow'un kaleme aldığı Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi, insanlık tarihinin geleneksel ve doğrusal anlatısına kökten bir meydan okuma sunmaktadır. Kitap, küçük, eşitlikçi avcı-toplayıcı gruplardan başlayıp tarımın icadıyla özel mülkiyete, şehirlere, devletlere ve kaçınılmaz hiyerarşilere uzanan standart doğrusal ilerleme anlatısını reddeder. Bu anlatının, Rousseau'nun "masumiyetin kaybı" miti ile Hobbes'un "herkesin herkese karşı savaşı" tasavvurunun modern bir sentezi olduğunu ve arkeolojik ve antropolojik kanıtlarla çeliştiğini savunur.

Kitabın merkezinde, Aydınlanma Çağı düşüncesinin şekillenmesinde kilit bir rol oynayan ancak genellikle göz ardı edilen "Yerli Eleştirisi" (indigenous critique) kavramı yer almaktadır. Yazarlar, özgürlük, eşitlik ve toplumsal düzen üzerine Avrupa'da gelişen fikirlerin, Wendat devlet adamı Kandiaronk gibi Yerli Amerikalı entelektüellerin Avrupa toplumunun rekabetçi, bencil ve otoriter yapısına yönelik getirdiği güçlü eleştirilerden derinden etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bu eleştiri, Avrupalıların kendi toplumlarını sorgulamasına ve "eşitsizliğin kökeni" gibi soruları sormasına yol açmıştır.

Arkeolojik kanıtları yeniden yorumlayan kitap, tarihöncesi insanların politik olarak bilinçli aktörler olduğunu ve çok çeşitli toplumsal düzenlemelerle deneyler yaptığını göstermektedir. Buzul Çağı'nda dahi anıtsal mimari (Göbeklitepe), görkemli mezarlar (Sunghir) ve büyük yerleşimler (Dolni Vestonice) inşa eden avcı-toplayıcılar, tek tip küçük ve basit gruplar halinde yaşamamışlardır. Mevsimsellik, bu toplulukların yılın farklı zamanlarında otoriter ve eşitlikçi yapılar arasında bilinçli olarak geçiş yapmasını sağlayan önemli bir mekanizma olarak sunulur.

Kitap, "Tarım Devrimi"nin ani bir kopuştan ziyade, binlerce yıla (3 bin yıl) yayılan yavaş, geri döndürülebilir ve genellikle "oyun" benzeri bir deneyimleme süreci olduğunu savunur. Tarım, otomatik olarak özel mülkiyete veya hiyerarşiye yol açmamıştır. Benzer şekilde, ilk şehirlerin (Ukrayna'daki mega-alanlar, erken Mezopotamya, İndus Vadisi) krallar, merkezî bürokrasi veya belirgin bir toplumsal tabakalaşma olmaksızın var olabildiği kanıtlarla ortaya konulmuştur. Yazarlar, devletin tek bir kökeni olmadığını; egemenlik, bürokrasi ve karizmatik siyaset gibi unsurların tarih boyunca farklı kombinasyonlarda ve nadiren bir arada ortaya çıktığını ileri sürer.

Sonuç olarak, Her Şeyin Şafağı, bugün içinde yaşadığımız hiyerarşik ve eşitsiz toplumsal düzenlerin kaçınılmaz bir kader olmadığını, aksine atalarımızın terk ettiği sayısız olasılıktan sadece biri olduğunu iddia eder. İnsanlık tarihini, politik hayal gücünün ve bilinçli toplumsal deneylerin zengin bir karnavalı olarak yeniden sunarak, daha özgür ve eşitlikçi bir gelecek için yeni sorular sorma ve farklı yollar hayal etme imkânı sunar.

Eserin Analizi

1. Geleneksel İnsanlık Tarihi Anlatılarının Eleştirisi

Kitap, insanlık tarihine dair kemikleşmiş iki temel anlatıyı hedef alarak başlar. Bu anlatılar, toplumsal eşitsizliğin kökenlerine dair modern tartışmaların temelini oluşturmakta ancak yazarlara göre hem tarihsel kanıtlarla çelişmekte hem de politik hayal gücünü kısıtlamaktadır.

Rousseau'nun Düşüş Efsanesi

Jean-Jacques Rousseau tarafından popülerleştirilen ve günümüzde Jared Diamond ve Francis Fukuyama gibi yazarlar tarafından sürdürülen anlatı, insanlığın başlangıçta küçük, masum ve eşitlikçi avcı-toplayıcı gruplar halinde yaşadığı varsayımına dayanır. Bu anlatıya göre dönüm noktası tarımın icadıdır.

• Tarım ve Özel Mülkiyet: Tarım, gıda fazlası birikimine, nüfus artışına ve en önemlisi özel mülkiyet kavramının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Rousseau'nun meşhur sözleriyle: "Bir araziyi çitle çevirerek, 'Burası benim,' demeyi düşünen ve ona inanacak kadar saf insanlar bulan ilk insan, sivil toplumun gerçek kurucusuydu."

• Hiyerarşi ve Devlet: Özel mülkiyet, zengin ile fakir arasında ayrım yaratmış ve mülk sahipleri, varlıklarını korumak için devleti ve yasaları icat etmiştir. Fukuyama'ya göre bu süreç, insanların "doğal durumdan çıkmaya başlaması" anlamına gelir.

• Kaçınılmaz Sonuç: Bu görüşe göre, karmaşık ve büyük ölçekli toplumlar kaçınılmaz olarak hiyerarşi ve eşitsizlik üretir. Rousseau'nun ifadesiyle, "Herkes özgürlüğünü güvence altına aldığına inanarak zincirlerine doğru koştu."

Yazarlar, bu anlatının tarihsel bir gerçeklikten çok, bir "kıssa" veya mit olduğunu ve arkeolojik kanıtların tam tersini gösterdiğini savunur.

Hobbes'un Doğa Durumu ve Modern Yankıları

Thomas Hobbes'un insan doğasına ilişkin karamsar görüşü, devlet öncesi hayatın "pis, vahşi ve kısa" olduğu bir "anarşi" durumu olduğunu varsayar. Bu görüşün modern bir savunucusu olarak Steven Pinker öne çıkarılır.

• Devletin Kurtarıcı Rolü: Pinker'e göre, şiddetin meşru kullanımını tekeline alan devletlerin ortaya çıkışı, insanlığı sürekli bir savaş ve kaos durumundan kurtaran en büyük gelişmedir. Pinker, "Arkeologlar diyorlar ki insanlar, yerleşik çiftçilerin şehirler ve devletler halinde birleşip ilk hükümetleri kurduğu ve medeniyetin ortaya çıktığı beş bin yıl öncesine kadar bir anarşi halinde yaşıyordu," diyerek bu geçişi temel alır.

• İlerleme Miti: Pinker, modern yaşamın sağlık, güvenlik ve refah gibi her ölçütte geçmişten üstün olduğunu istatistiklerle kanıtlamaya çalışır. Ancak yazarlar, bu istatistiklerin dayandığı öncüllerin sorunlu olduğunu ve "insan mutluluğunun" bu şekilde ölçülemeyeceğini belirtir.

• Yanomami Örneği: Hobbesçu argümanların kanıtı olarak sıkça kullanılan Napoleon Chagnon'un "azgın halk" olarak tasvir ettiği Yanomamiler örneği eleştirilir. Yazarlar, Yanomamilerin durumunun evrensel bir "ilkel" durumu temsil etmediğini, aksine Chagnon'un tasvirinin tartışmalı ve bağlamından kopuk olduğunu vurgular.

Kitap, bu iki anlatının da insanları, ya ilkel bir masumiyete geri dönmenin imkansızlığı ya da hiyerarşik devletin kaçınılmazlığı arasında bir sıkışmışlık hissine mahkûm ettiğini savunur. "Aksi halde umabileceğimiz en iyi şey, sonsuza kadar yüzümüze basacak olan botun boyutunu ayarlamak veya belki de bazılarımızın geçici olarak onun yolundan çekilerek biraz daha kıpırdama alanı açması olacaktır."

2. "Yerli Eleştirisi" ve Aydınlanma Düşüncesi Üzerindeki Etkisi

Kitabın en özgün ve merkezi tezi, Aydınlanma Çağı'nın temel kavramlarının kökenini Avrupa dışına, özellikle de Kuzey Amerikalı Yerli entelektüellerin Avrupa toplumuna yönelik eleştirilerine dayandırmasıdır.

Avrupalı Kurumlara Yönelik Eleştiriler

17. ve 18. yüzyıllarda Cizvit misyonerleri ve Fransız gezginler tarafından kaydedilen diyaloglar, Yerli Amerikalıların Avrupa toplumunu nasıl gördüğüne dair zengin bir kaynak sunar. Özellikle Wendat (Huron) devlet adamı Kandiaronk'un Lahontan'ın diyaloglarındaki argümanları öne çıkarılır.

• Özgürlük ve Otorite: Yerliler, Fransız toplumundaki katı hiyerarşiyi, insanların üstlerinden sürekli korku içinde yaşamasını ve otoriteye körü körüne itaat etmesini köleliğe benzetirler. Cizvit Peder Lallemant, Wendat toplumunda "ebeveynlerin çocukları üzerinde, Kaptanların tebaaları üzerinde veya ülkenin Kanunlarının bunların herhangi biri üzerinde onlara boyun eğmekten memnun olmadığı sürece hiçbir kontrolü yok," diyerek bu durumu şaşkınlıkla kaydeder.

• Para ve Mülkiyet: Kandiaronk, Avrupa toplumundaki ahlaki çöküşün temel nedeni olarak para ve özel mülkiyeti görür. "Para dediğiniz şeyin şeytanların şeytanı olduğunu onaylıyorum; o tüm kötülüklerin kaynağı olan Fransızların tiranı, ruhların felaketi ve yaşayanların mezbahası." Kendi toplumlarında zenginliğin başkaları üzerinde güce dönüştürülemediğini, oysa Fransa'da mülkiyetin doğrudan tahakküm anlamına geldiğini gözlemler.

• Toplumsal Bağlar ve Karşılıklı Yardım: Yerliler, Avrupalıların rekabetçi, bireyci ve birbirine karşı cömert olmayan doğasını eleştirirler. Kendi toplumlarındaki yoğun toplumsal bağları, paylaşımı ve karşılıklı yardımlaşmayı üstün bir değer olarak görürler.

Özgürlüğün Anlamı Üzerine Çatışma

Cizvit misyonerleri, Yerlilerin bireysel özerkliğe ve özgürlüğe verdiği değeri anlamakta zorlanmış ve bunu Hristiyanlığın yayılması önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir.

• "Lanetli Özgürlük": Bir Cizvit, "vahşilerin lanetli özgürlüğünün" onların "Tanrı'nın yasasının boyunduruğuna tabi olmalarının" önündeki en büyük engel olduğundan şikâyet eder. Misyonerler için gerçek özgürlük, Tanrı'nın iradesine teslim olmak anlamına gelirken, Yerliler için bu, kimsenin iradesine boyun eğmemekti.

• Mantık ve Belagat: Cizvitler, Yerlilerin mantıksal muhakeme ve belagat yeteneklerinden derinden etkilenmişlerdir. Peder Lejeune, "Onların neredeyse hiçbiri bilgileri dahilindeki konularda çok iyi bir şekilde -ve iyi şartlarda- konuşma veya muhakeme yeteneğinden yoksun değildir," diye yazar. Bu entelektüel eşitlik, Avrupa'nın üstünlük iddialarını temelden sarsmıştır.

Tarihsel Etki

Yazarlar, bu "Yerli eleştirisinin" Avrupa'da bir şok etkisi yarattığını ve Aydınlanma düşünürlerini derinden etkilediğini savunur.

• Eleştirel Geleneğin Doğuşu: Montesquieu, Voltaire, Diderot gibi neredeyse tüm büyük Aydınlanma düşünürleri, kendi toplumlarını hayali bir "yabancının" (İranlı, Tahitili, Wendat) gözünden eleştiren eserler kaleme almışlardır. Bu eserlerdeki temalar doğrudan Kandiaronk'unkilerle örtüşür.

• Evrimci Teorilerin Yükselişi: Turgot gibi düşünürler tarafından geliştirilen insanlığın "avcılık, hayvancılık, tarım, ticaret" gibi aşamalardan geçtiği teorisi, bu Yerli eleştirisine bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Bu teori, Avrupa toplumlarının teknolojik ve ekonomik olarak "daha ileri" olduğunu iddia ederek, ahlaki ve siyasi eleştirileri etkisiz kılmayı ve Avrupa üstünlüğünü yeniden tesis etmeyi amaçlamıştır.

• Tersine Dönüş: Benjamin Franklin'in gözlemi, bu entelektüel alışverişin pratik sonuçlarını özetler: Avrupalı yerleşimciler sık sık Yerli toplumlarına katılmayı ve geri dönmemeyi tercih ederken, Yerlilerin Avrupa toplumuna entegre olma girişimleri neredeyse her zaman başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Franklin'in yazdığı gibi: "Aramızda bir Kızılderili çocuk yetiştirildiğinde... akrabalarını görmeye gider ve onlarla bir Kızılderili Kargaşası yaşarsa, onu bir daha geri dönmeye ikna etmeyiz."

3. Tarihöncesi Toplumların Siyasi Çeşitliliği ve Bilinci

Kitap, "ilkel" insanın politik hayal gücünden yoksun, tek tip gruplar halinde yaşadığı fikrini reddeder. Aksine, atalarımızın bilinçli politik aktörler olarak sürekli farklı toplumsal yapılar denediğini savunur.

Mevsimsellik ve "Çifte Morfoloji"

Marcel Mauss ve Claude Lévi-Strauss gibi antropologların çalışmalarına dayanan bu argüman, birçok avcı-toplayıcı ve bahçıvan toplumun yılın farklı zamanlarında tamamen farklı toplumsal yapılara sahip olduğunu gösterir.

• Nambikwara Örneği: Lévi-Strauss'un Nambikwaralar üzerine yaptığı çalışma, bu halkın yağmur mevsiminde bahçecilikle uğraşan, birkaç yüz kişilik köylerde yaşadığını; kurak mevsimde ise yiyecek aramak için küçük, göçebe gruplara ayrıldığını gösterir. Reislerin otoritesi kurak mevsimde artarken, yağmurlu mevsimde neredeyse yok olur.

• Kwakiutl ve Inuit: Kuzey Amerika’nın Kuzeybatı Kıyısı'ndaki Kwakiutllar kışın aristokratik, hiyerarşik bir düzende, büyük ziyafetlerle (potlatch) yaşarken; yazın daha küçük ve daha az resmi gruplara ayrılırlardı. Hatta yılın zamanına göre farklı isimler kullanırlardı. Inuitler ise yazın ataerkil aile grupları halinde yaşarken, kışın büyük toplanmalarda bu otorite yapıları altüst olurdu.

• Politik Bilinç: Bu mevsimsel geçişlilik, bu toplumların kendi sosyal düzenlerini doğal ve değişmez olarak görmelerini engellemiş, onlara toplumsal yapılar üzerine düşünme ve onları bilinçli olarak şekillendirme yeteneği kazandırmıştır. Bu, "toplumsal yapıları tek seferde görmelerine izin verdi."

Buzul Çağı'nın Beklenmedik Karmaşıklığı

Yeni arkeolojik bulgular, tarımdan on binlerce yıl önce, Paleolitik Çağ'da insan toplumlarının sanıldığından çok daha karmaşık ve çeşitli olduğunu ortaya koymaktadır.

• Anıtsal Mimari: Türkiye'deki Göbeklitepe gibi MÖ 9000'lere tarihlenen devasa taş tapınaklar veya Doğu Avrupa'daki mamut kemiklerinden yapılmış etkileyici dairesel yapılar, avcı-toplayıcıların büyük ölçekli, organize projeler yürütebildiğini gösterir.

• Görkemli Mezarlar: Rusya'daki Sunghir gibi alanlarda bulunan ve binlerce mamut dişi boncuğu ile süslenmiş "prens" mezarları, 25.000 yıl önce bile statü ve hiyerarşi benzeri ayrımların var olabildiğini düşündürmektedir.

• Büyük Toplanma Alanları: Dolni Vestonice gibi yerleşimler, insanların mevsimsel olarak büyük sayılarda bir araya geldiği, karmaşık ritüeller düzenlediği ve uzak mesafelerle ticaret yaptığı merkezlerdi.

Bu kanıtlar, insanlığın on binlerce yıl boyunca küçük ve eşitlikçi gruplar halinde yaşadığına dair standart anlatıyı çürütmektedir. Ancak yazarlar, bu hiyerarşik yapıların kalıcı olmadığını vurgular. Zengin mezarlar ve anıtlar, coğrafi olarak dağınık ve zamansal olarak aralıklıdır, bu da kalıcı devletler veya hanedanlar yerine mevsimsel veya geçici iktidar biçimlerine işaret eder.

4. Tarım, Mülkiyet ve Hiyerarşinin Yeniden Değerlendirilmesi

Kitap, tarım ve özel mülkiyetin yükselişini insanlık için kaçınılmaz bir dönüm noktası olarak gören geleneksel görüşü sorgular.

"Tarım Devrimi"nin Reddi

"Tarım Devrimi" kavramının kendisi yanıltıcıdır. Tarıma geçiş, ani bir olaydan çok, yaklaşık 3000 yıl süren yavaş, parçalı ve genellikle geri döndürülebilir bir süreçti.

• Adonis Bahçeleri: Yazarlar, Platon'un küçümsediği, kadınların şenlikler için yetiştirdiği kısa ömürlü "Adonis bahçeleri" metaforunu kullanır. İlk tarım, ciddi bir gıda üretiminden çok, ritüel, oyun ve toplumsal amaçlarla yapılan bir "oyun çiftçiliği" idi.

• Çatalhöyük Örneği: Dünyanın en eski büyük yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük'te, halk yerleşik hayata geçtikten sonra bile büyükbaş hayvanları evcilleştirmemiş, avcılığa devam etmiştir. Evlerin içindeki karmaşık ritüel hayat, "ciddi" bir tarım ahlakından çok, daha oyunbaz ve sembolik bir dünya görüşünü yansıtır.

• Tarımı Reddetmek: Birçok avcı-toplayıcı toplum, tarımın nasıl yapıldığını bilmelerine rağmen, daha fazla çalışma gerektirdiği ve daha az özgürlük sunduğu için bilinçli olarak reddetmiştir. Bir !Kung avcısının dediği gibi: "Dünyada bu kadar çok mongongo yemişi varken onu neden ekelim?"

Mülkiyet, Kölelik ve "Şizmojenez"

Kitap, mülkiyet kavramlarının ve tahakküm biçimlerinin evrensel olmadığını, toplumların birbirlerine karşıt olarak kendilerini tanımladıkları "şizmojenez" süreçleriyle şekillendiğini savunur. Kuzey Amerika'nın Pasifik Kıyısı bu duruma çarpıcı bir örnek sunar.

• Kuzeybatı Kıyısı (Kwakiutl vb.): Bu bölgedeki toplumlar, zengin balık kaynaklarına dayanıyordu. Aristokratik bir yapıya, unvanlara, büyük ziyafetlere (potlatch) ve en önemlisi kurumsallaşmış köleliğe sahiptiler. Toplumları "kahramanca" bir ethos etrafında şekillenmişti; zenginlik gösteriş için, güç ise baskınlar ve köle edinmek için kullanılıyordu.

• Kaliforniya (Yurok vb.): Hemen güneydeki komşuları olan Kaliforniya toplumları ise köleliği tamamen reddetmişti. Ekonomileri daha zahmetli olan meşe palamuduna dayanıyordu. Değer sistemleri ise tam tersiydi: Çalışma ahlakı, bireysel kazanç, tutumluluk ve gösterişten kaçınma (bir tür "püriten" ahlakı) öne çıkıyordu. Kabuk parasını bir mübadele aracı olarak kullanıyorlardı.

• Bilinçli Reddediş: Yazarlar, Kaliforniya toplumlarının bu değer sistemini, kuzeydeki komşularının aristokratik ve köleci yaşam tarzına karşı bilinçli bir reddediş olarak geliştirdiğini savunur. Bu, sadece farklı ekolojik uyumların bir sonucu değil, ahlaki ve politik bir tercihti.

5. Kralsız Şehirler ve Devletsiz Yönetim Biçimleri

Kitap, büyük ölçekli ve karmaşık toplumların illaki merkezî, hiyerarşik bir devlete ihtiyaç duyduğu varsayımını çürütür. Tarih, kendi kendini yöneten şehirlerin sayısız örneğini sunar.

Şehir/Kültür

Konum

Tarih (yaklaşık)

Özellikler

Trypillia Mega-Alanları

Ukrayna

MÖ 4100-3300

On binlerce nüfuslu, devasa, dairesel planlı şehirler. Saray, tapınak veya merkezî yönetim kanıtı yok. Eşitlikçi ilkelere dayalı mahalle düzenlemeleri.

Erken Uruk

Mezopotamya

MÖ 4000-3100

Dünyanın ilk şehirlerinden biri. Kralların ortaya çıkmasından yüzlerce yıl önce var oldu. Yönetim, tapınak bürokrasileri ve halk meclisleri tarafından yürütülüyordu.

Mohenjo-daro

İndus Vadisi

MÖ 2600-1900

Titiz şehir planlaması, gelişmiş kanalizasyon sistemi. Kraliyet sarayları, anıtsal tapınaklar veya savaş tasvirleri yok. Yönetim, muhtemelen rahipler veya sivil komiteler tarafından sağlanıyordu.

Teotihuacan

Meksika Vadisi

MS 100-550

Anıtsal piramitlere rağmen, kralların tasvirleri veya sarayları yok. MS 300'den sonra, şehrin nüfusunun çoğunluğu için yüksek standartlı, apartman benzeri toplu konutlar inşa edildi.

Devletin Kökeninin Olmayışı

Yazarlar, "devletin" tek bir kökeni veya tanımı olmadığını savunur. Bunun yerine, modern devletlerde bir araya gelen üç temel tahakküm ilkesini ayırmayı önerirler:

1. Egemenlik: Şiddet üzerindeki kontrol; karizmatik, keyfi iktidar.

2. Yönetim (Bürokrasi): Bilgi üzerindeki kontrol; idari aygıt.

3. Rekabetçi Siyaset: Karizmatik liderlerin takipçi kazanmak için yarıştığı politik alan.

Tarihsel olarak bu üç unsur nadiren bir araya gelmiştir.

• Mısır Firavunları ve İnka İmparatorları, muazzam bir egemenliğe ve bürokrasiye sahipti ama rekabetçi bir siyasi alanları yoktu.

• Klasik Yunan şehir devletleri, yoğun bir rekabetçi siyasete ve bir miktar bürokrasiye sahipti ama egemenlik kavramları çok daha dağınıktı.

• Olmek veya Chavin gibi ilk rejimler, karizmatik figürler etrafında şekillenen bir egemenliğe sahip olabilirlerdi ama bürokratik bir yönetimleri yoktu.

Bu çerçeve, farklı toplumları tek bir evrimsel merdivene yerleştirmek yerine, onların kendi özgün politik kombinasyonlarını anlamayı mümkün kılar.

Eser Hakkında Bir Değerlendirme

I. Kitabın Temel Tezi ve Metodolojisi

Kitap, standart "İnsanlık Tarihi" anlatılarına, özellikle de Rousseau ve Hobbes gibi Aydınlanma düşünürlerinden gelen varsayımlara kökten bir eleştiri getirir.

1. Standart Anlatı Eleştirisi

Graeber ve Wengrow, insanlık tarihine dair yaygın kabul gören iki ana hikâyeyi reddeder:

  • Hobbesçu Görüş (Doğal Durum: Kaos): İnsanlık başlangıçta şiddet dolu, kısa ve sefil bir hayat sürüyordu; otoriter devletler bizi kurtardı.
  • Rousseaucu Görüş (Doğal Durum: Saflık): İnsanlar başlangıçta saf ve eşitlikçiydi ("asil vahşi"); tarımın ve devletin ortaya çıkmasıyla yozlaştı.

Yazarlar, bu anlatıların bilimsel verilerden çok mitolojiye dayandığını ve insanlık tarihini basit, tek yönlü bir evrim şemasına sıkıştırdığını iddia eder.

2. Metodoloji ve Veri Kullanımı

Kitabın bilimsel dayanağı, arkeoloji ve antropolojiden gelen geniş bir veri yelpazesine dayanır. Yazarlar:

  • Yüzlerce farklı kültür, toplum ve arkeolojik alanı karşılaştırır.
  • Özellikle tarım öncesi ve erken tarım dönemlerine odaklanarak, geleneksel tarih kitaplarında göz ardı edilen karmaşık, eşitlikçi ve esnek toplumları öne çıkarır.
  • Verileri, katı evrimsel aşamalar yerine, toplumların bilinçli olarak seçtiği ve mevsimsel olarak değiştirdiği toplumsal düzenlemeler (örneğin, kışın hiyerarşik, yazın eşitlikçi olma) fikrini desteklemek için kullanır.

II. Kitabın Bilimsel Katkıları ve Tartışmalı Noktaları

Bilimsel Katkıları

  1. İnsan Özgürlüğüne Vurgu: Kitap, insanların tarih boyunca "toplumsal hayali" tasarlama konusunda çok daha yaratıcı ve özgür olduğunu gösteren zengin arkeolojik kanıtlar sunar. Tek bir "ilerleme" yolu olmadığını, birden fazla toplumsal modelin aynı anda var olduğunu vurgular.
  2. Önyargıların Sorgulanması: Antropologların ve arkeologların Avrupa merkezli varsayımlarını (örneğin, hiyerarşinin kaçınılmaz olduğu, devletin tek karmaşık organizasyon biçimi olduğu) sertçe sorgular.
  3. Erken Tarım Dönemi: Göbeklitepe gibi yerlerden başlayarak, tarımın ve yerleşik yaşamın, beklenen "kaçınılmaz devlet" sonucunu doğurmadığına dair kanıtlar sunar. Örneğin, erken tarımcıların bilinenin aksine hiyerarşik baskıya geçmek yerine esnek yaşam tarzlarını sürdürdükleri gösterilir.

Tartışmalı ve Eleştirilen Noktaları

Kitap, bilim çevrelerinde büyük ilgi görmesinin yanı sıra, metodolojisi ve tezlerinin kapsamı nedeniyle önemli eleştirilere de maruz kalmıştır:

  1. Anekdotal Seçicilik (Cherry-Picking): En önemli eleştirilerden biri, yazarların tezlerini destekleyen nadir, istisnai veya bağlamından koparılmış örnekleri aşırı vurguladığı yönündedir. Eleştirmenler, sunulan örneklerin genel insanlık tarihinin büyük bir kısmını yansıtmakta yetersiz kaldığını savunur.
  2. Siyasal Yönelim: David Graeber'in anarşist kimliği göz önüne alındığında, eleştirmenler kitabın siyasal bir ajandaya sahip olduğunu ve tarihsel verileri, hiyerarşinin meşruiyetini yıkmak amacıyla kasıtlı olarak seçtiğini öne sürer. Yani, teoriyi kanıtlara değil, kanıtları teoriye uydurmaya çalıştığı iddia edilir. Yine de tarih biliminin onu yazanların bakış açısından bağımsız olamayacağı göz önüne alındığında, bu eleştirinin haklılık payı azdır.
  3. Kesinlik Eksikliği: Arkeolojik ve antropolojik veriler genellikle yoruma açıktır. Kitabın, bazı toplumlardaki eşitsizliğin boyutunu küçümsediği veya karmaşık hiyerarşik yapıları basitçe "oyun" olarak nitelendirdiği yönünde eleştiriler vardır.

III. Bilimsel Değerlendirme

Her Şeyin Şafağı, bilimsel bir çalışma olmaktan ziyade, mevcut bilimsel verileri kullanarak yeni ve radikal bir yorum getiren bir tarih sentezi olarak değerlendirilmelidir.

Kriter

Değerlendirme

Veri Zenginliği

Yüksek. Kitap, arkeoloji ve antropoloji literatüründen olağanüstü geniş bir birikimi bir araya getirir.

Metodolojik Keskinlik

Karışık. Standart anlatıyı yıkmadaki analitik gücü yüksekken, sunduğu alternatif modelin evrenselliği ve ispat gücü düşüktür.

Hipotez Üretme

Yüksek. Kitap, hiyerarşinin kaçınılmaz olmadığı ve büyük ölçekli toplumsal organizasyonun devlet olmadan da var olabileceği yönünde güçlü yeni hipotezler sunar.

Bilimsel Etki

Çok Yüksek. Kitap, antropoloji, arkeoloji ve sosyoloji alanlarında yeni tartışma hatları açmış ve standart paradigmayı sarsmıştır.

Sonuç

Kitap, bir çığır açıcı metindir. Tarihsel kanıtları, eleştirel bir lensle yeniden okuyarak, insanlığın politik potansiyelini serbest bırakmayı amaçlar. Kesin bilimsel gerçekler dizisi olmaktan çok, disiplinler arası bir tartışma daveti ve eleştirel bir manifesto işlevi görür. Bilim insanları için, mevcut tarihsel varsayımları sorgulama ve yeni araştırmalar yapma konusunda güçlü bir motivasyon kaynağıdır.

Her Şeyin Şafağı, insanlık tarihine dair yerleşik mitleri yıkarak yeni bir perspektif sunar.

• Kaçınılmazlığın Reddi: Eşitsizlik, hiyerarşi ve otoriter devlet, insanlığın kaçınılmaz kaderi değildir. Tarih, bu yapıların olmadığı veya bilinçli olarak reddedildiği uzun dönemler ve başarılı toplumlarla doludur.

• Politik Hayal Gücü: Atalarımız, bizim genellikle hayal etmekte zorlandığımız bir politik esnekliğe ve yaratıcılığa sahipti. Farklı toplumsal düzenler arasında geçiş yapabiliyor, yeni kurumlar icat edebiliyor ve özgürlüklerini korumak için bilinçli stratejiler geliştirebiliyorlardı.

• Daha İyi Sorular Sormak: Kitap, "eşitsizliğin kökeni nedir?" gibi kapanmış sorulardan vazgeçip, "insanlar özgürlüklerini nasıl kaybettiler?", "toplumlar belirli tahakküm biçimlerine nasıl takılıp kaldılar?" ve en önemlisi "yeniden farklı bir şey yapmaya nasıl başlayabiliriz?" gibi daha açık ve üretken sorular sormaya davet eder.

Sonuç olarak, kitap, geçmişe bakışımızı değiştirerek gelecekteki olasılıklarımızı genişletmeyi amaçlayan, kapsamlı ve provokatif bir çalışmadır. İnsanlık tarihini bir düşüş hikayesi olarak değil, henüz tamamlanmamış bir siyasi deneyler bütünü olarak görmemizi önerir. Şimdiye kadar her coğrafyada geçerli tek doğrusal bir hat olarak kavranan insanlık tarihini yeniden düşünmeye davet etmesi onu değerli kılar.

21 Haziran 2022 Salı

Göbeklitepe’nin Sırrı

Ercan Arslan

Göbeklitepe’yi yapanların bu bölgeyi seçmelerinin nedeni, buranın klanların birlikte avlandıkları bir bölge olması olabilir. Bu bölgede hayvanlar henüz evcilleştirilmemiştir. Hayvan sürülerinin denetim altına alınmaya başlandığı bir bölge olabilir. Günümüzde buna benzer bir örneği, kuzey kutup dairesine yakın yerlerdeki insanların Ren geyiklerini, doğal ortamlarına bırakıp bir yandan da takip etmeleri oluşturur.


Buzulların çekilmesinden sonra fauna ve floranın zengin olduğu, “bereketli hilal” dediğimiz bu bölgede, domuz, yaban keçisi, koyun vb. türler bulunmaktaydı. Burası bir sınır bölgesidir. Bu bölgenin üstünde ormanlık alan yer alır, alt bölgelerde ise düzlük alanlar bulunur. Bu düzlük alanları ise nehirler besler. Canlılar ormanlık alanları ve suya yakın yerleri tercih ederler. Ormanlık alan azaldığı için insanlar, bu nehirleri bir araç gibi kullanma yoluna giderken, diğer hayvanlar ve bitkiler ise su kaynağı olarak kullanır. İnsanlar, hayvanların su kenarına gelmelerini takip ederek onları avlama yoluna gitmiştir. Kanımca bu bölgedeki yerleşim yerleri, Fırat havzasının güney bölgesindedir ve nehirlere yakın yerlerde, köy yerleşkeleri şeklindedir. Bu bölgede birçok klan gidecek başka yerleri olmadığından, ortak bir konfederasyona yönelmişlerdir. Her bir klan ayrı bölgededir, fakat av sahası Kuzey Mezopotamya’dadır. Bu bölgeyi ortak kullanmışlar, sürüleri henüz evcilleştirmeden kontrol etmeye başlamışlardır. Göbeklitepe gibi yerleri de, bir depo alanı olarak kullanmışlardır. Burasının yüksek olmasının sebebi, etleri uzun süre koruyabilmek için serin yerleri tercih etmeleri ve hayvanları ürkütmeden gözetleyebilecekleri müstahkem bir yer olması olabilir. Burası yerleşim yeri değil, hayvanların kesildiği öldürdükleri hayvanların etlerinin depolandığı yerdir. Böylece zor kış şartlarında veya zor koşullarda depoladıkları besinleri kullanmaktaydılar. Tıpkı günümüzde evlerimizde buzdolabı ve derin dondurucular kullanmamız veya konserve yapmamız ve gerektiğinde/kışın bunları tüketmemiz gibi… Göbeklitepe’de binlerce öğütme taşı da bulunmuştur. Bu taşları buğday ve arpa öğütmede, etleri ezme işleminde kullanmış olmaları muhtemeldir. Etler ezilip, uzun süre dayansın diye tuzlanmış olabilir. Böylece bu ürünleri asıl yerleşim yerlerine akarsular vasıtasıyla veya yürüyerek götürmüş olabilirler. Özellikle Suriye içindeki Fırat’a bağlanan Habur çayı bunun için kullanılmış olabilir.

Erken Neolitik toplulukların, Kuzey Suriye’de Fırat nehrine yakın Jerh el Ahmar’da (toprağa gömülü yuvarlak merkezi yapılar) –Suriye’de Tell abr3, TellQaramel, Djade el Mughara, Tellhalula, Tell sabi Abyad, TellMüreybet, Abu hureyra, TellBougras-, Türkiye içinde ise Yeni mahalle, Hallançemi, Demirköy, Körtiktepe, Nevaliçöri vb. köy yerleşim yerlerinde yaşaması muhtemeldir. Göbeklitepe ve Karahantepe gibi yerler, bu toplulukların ortak kullanım alanları olabilir. Yabani buğday ve arpa, buzul çağı sonrası bu bölgede doğal ortamında gelişmiştir. Bu da yabani otçul hayvan sürülerini buraya çekmiştir. İnsanlarda doğal olarak hayvan sürülerini takip etmiş, Göbeklitepe’nin de dâhil olduğu bölgede daha çok avcılık faaliyeti yapmış/tuzaklar kurmuş, hayvan sürülerini denetim altına almaya çalışmıştır. Av bol olduğu için de, kendi kabilesine yetecek kadar avlanmış, özellikle yaz ve sonbahar dönemlerinde besleneceği kadar avlanmış, kışa doğru ise, depolama yöntemini seçmiş olabilir. Böylece göç etmeye zorlanmamıştır. Ayrıca hayvanların yabani bitkilerle beslendiğini görmüşlerdir. Hayvan popülasyonu fazlaysa veya kurak mevsimler olursa, yabani bitkiler azalır ve yabani bitkilerin azalması, hayvanların aç kalmasına sebebiyet verir. Dolayısıyla hayvan popülasyonu azalır ve bu da insanları etkiler. İşte bunu insanlar deneyimleyerek öğrenmişler ve buna uygun arayışlara gitmek zorunda kalmışlardır. Doğal ortamlarında yetişen bitki ve hayvanlar için suni ortamlar yaratarak, onları ıslah etmeye başlamışlardır. Yani doğal olan habitatın, nehir kenarlarına yakın yerlerde kopya edilmesi ve doğanın insan ihtiyaçları doğrultusunda değiştirilmesi gerçekleşmiştir.

Fırat ve Dicle havzası, Nil deltasına benzetilebilir. Nil nehri güneyden Afrika’dan doğar. Nübye denilen üst bölge ve çevresi doğal habitatın uygunluğu yönünden canlıların yaşaması açısından daha verimlidir, aşağıya Mısır’a doğru gidildikçe ortam çölleşmeye başlar. Sadece Nil nehri kenarları canlıların yaşaması için elverişlidir. Bu bölgede insanlar yerleşikliğe geçmeden önce, Nil deltasının üst bölgelerinde Nübye denilen yerde yoğunlaşmış olmalıdırlar. Burayı insanlar yukarı Nübye ve aşağı Nübye olarak ikiye ayırmışlardır. Yerleşikliğe geçişle birlikte daha aşağı bölgelere gelmişler ve burayı da yukarı Mısır ve aşağı Mısır olarak ikiye ayırmışlardır. Mısırlılar bu süreci yaşam ve ölüme benzetmişler; verimli alüvyonlu topraklara Kemet (kara toprak), çöl olan bölgeye de Deşret (kızıl toprak) demişlerdir. Mısır kozmogonisinde Nil nehri (Nun) yaşamın kaynağıdır. Atum, taşkın suların çekildikten sonraki toprak parçası ve şahin Horus ise o toprakta yetişen kamışa konan gökten yere inen tanrıdır. Kozmogoni, insanlar neyle geçiniyorlarsa, yaşamalarını ne sağlıyorsa, ona göre şekillenmiştir.

Fırat ve Dicle havzası dediğimiz bölgede insanlar genellikle su kenarlarında yerleşim yerleri kurmuşlar, hayvanları yavaş yavaş evcilleştirmişler ve bunları besleyebilmek için de tohumu ıslah etmeye başlamışlardır. Tohumu ıslah ederken de en dayanıklı buğday tanelerini bitkinin evrimi neticesinde seçmişlerdir. Yabani bitki doğal ortamında genelde tohumlarını erkenden döker, bitkinin sapında ancak birkaç tanesi kalır. Bu erken dökülenlerin de çok azı tekrar yetişebilir; karıncalar vb. canlılar onları uzaklaştırabilir/tüketebilir. Doğada canlılar evrim geçirirler ve yavru sayısını arttırırlar; buğday ve arpa gibi bitkiler de böylesi bir evrim geçirmiştir. İnsanlar geç düşen buğdayları toplayarak, doğal evrimi geliştirmişler ve buğdayı daha dayanıklı bir konuma getirmişlerdir.

Fırat ve Dicle havzası doğal bir av sahasıdır. Kuzey Mezopotamya’daki “bereketli hilal” dediğimiz bölge, yabani bitkilerin ve hayvan sürülerinin yoğunlaştığı bir yerdir. Nehirlerin üst bölgesi hayvanların geçişine müsaittir. Nehirlerin aşağısına doğru inildikçe hayvanların nehirlerden geçişi zorlaşır ve insanlar için bu hayvanları avlayabilecekleri ve kontrol altına alabilecekleri doğal bir kapan ortamı oluşur. Bu yüzden de hayvan sürüleri genelde kuzey Mezopotamya kısmında ve nehir kenarlarına yakın yerlerde yoğunlaşır. İşte bu dönemdeki insanlar bunu öğrendikleri için üst kısımlarda av sahaları oluşturmuşlar ve hayvan sürülerini yönlendirmeye çalışmışlardır. Hayvan sürüleri su ihtiyacını gidermek için su kenarlarına gelmek zorundadır. İnsanlar da bunu öğrendiklerinden hayvanları avlayabilmek için ve kendilerinin su ihtiyaçlarını gidermek için, su kenarlarına yakın yerlerde konuşlanmışlardır. İklim şartları da her zaman uygun değildir, dönem dönem kıtlıklar meydana gelmektedir. Verimsiz iklim şartları doğal bitki örtüsünü etkiler. Bitki örtüsünün azalması da doğal olarak bununla beslenen canlıları etkiler. Bu sebeplerin birikmesi neticesinde, insanlar doğal şartları kendi iradi çabalarıyla değiştirme yoluna gitmişlerdir. İlk başlarda hayvanları avlayabilmek için su kenarlarında yoğunlaşmışlar ve zamanla hayvanları buraya çekmek ve kendilerini de besleyebilmek için su kenarlarına yakın yerlere yabani bitkileri ekmeye başlamış olabilirler. İnsanlar bu dönemde doğayı kopya ederek, onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirerek yerleşikliğe geçmiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki, ilk yerleşikliğe başladıkları yerler, çekirdek bölge diyebileceğimiz Fırat havzası ve nehir kenarlarıdır. Göbeklitepe’nin olduğu bölgeyse hayvanların ve bitkilerin doğal ortamıydı. Bu yüzden burası, hayvan sürülerinin takip edildiği ve kontrol altına alınmaya çalışıldığı bölgedir. Gruplar bu bölgede ortak faaliyet yürütmüşlerdir. Buradakiler genelde kabilelerin avcı olan gruplarıdır. Kabileler bu bölgeyi ortak kullanmışlar ve birlikte hareket etmişler, hayvanları paylaşmışlar ve Göbeklitepe gibi yerleri birlikte yapmışlardır. Göbeklitepe’deki taşlardaki hayvan figürlerinin değişik olması bunun kanıtıdır; farklı totem hayvanları, farklı kabileleri temsil ediyor olabilir. Burasının ortak kullanım alanı olması, aralarında rekabetin oluşmaması ve dokunulmazlığın sağlanması için bir kutsiyet atfedilmiş olabilir (Zigguratlardaki vb. yerlerdeki ürünlerin depolanması buna benzetilebilir). Asıl kabilelerin yerleşim yerleri aşağı kısımlardadır; Harran ovası, Fırat deltası ve su kenarlarına yakın olan yerlerde, köy yerleşimleri şeklindedir. Bunlar, Göbeklitepe’deki gibi yuvarlak planlıdır, zamanla yerleşiklik sabitleştikçe kare planlı yapılara dönüşmüştür. Jehr El Ahmar, Fırat nehri kenarındaki köy yerleşkesidir ve M.Ö. 9600 yıllarına tarihlenmiştir; Göbeklitepe’yle aralarında 400 sene bulunmaktadır. Kanımca bu bölgede, Göbeklitepe’yle benzer zamanlara tarihlenebilecek yakın yerleşim yerleri olabilir. Bu yerleşim yerleri, nehir kenarına yakın olması ve taşkınlar sebebiyle yok olmuş da olabilir.

M.Ö. 8000’lerde Göbeklitepe aniden terk edilmiştir. Bunun sebebi iklimsel değişiklikler, buzulların biraz daha iç bölgelere çekilmesi olabilir. Göbeklitepe’nin kullanıldığı dönemde buzullar burayı su yönünden beslemekteydi ve nehirlerdeki akıntılar sonraki dönemlerdeki kadar yıkıcı etkiye sahip değildi. Buzlardan gelen su, yağmur suyu gibi sert akmaz, toprağı yavaş yavaş besler, erozyona daha az sebebiyet verir. Tufan söylenceleri de bu süreçten sonra oluşmaya başlamış olabilir. Bu yüzden insanlar bu bölgeyi terk etmişler, bir kısmı Anadolu’nun iç bölgelerine, bir kısmı da tarımın uygun olduğu Fırat ve Dicle arasına göç etmiştir. Göçün sebebi, ekilen yerlerin verimsizleşmesi (toprağın mineral yönden zengin yapısı, ürünlerin toplanması, yeniden toprağa karışmasının engellenmesi yüzünden zamanla verimsiz hale gelir) ve toprakların zamanla akıntıyla, erozyonla, nehirlerin aşağı kısımlarında alüvyonlu bölgeler oluşturmasıdır. Bu sebeplerden dolayı insanlar ilk önce Fırat havzasına yakın çekirdek bölgede yerleşikliğe geçmeye başlamış, bu bölgenin zamanla verimsizleşmesi ve iklimsel koşulların değişmesi yüzünden Fırat ve Dicle nehrinin birleştiği alüvyonlu bölgede yoğunlaşmıştır.

Daha önceden Sümerlilerin yaşadığı bölge verimsizdi; buranın verimli hale gelmesi, alüvyonlu toprakların Kuzey Mezopotamya’dan buraya ırmaklar sayesinde taşınmasıyla gerçekleşmiştir. Böylece verimsiz yerler verimli hale gelir, biri ölürken diğeri yaşamaya başlar, tufan burayı yıkar ve yaşamı yeniden yaratır. Sümer medeniyeti ve burada gelişen diğer medeniyetler ile mitolojileri, bu gelişmenin bir sonucudur. Gılgameş destanı, doğanın dönüştürülmesinin ve yabanıl hayatın insanların ihtiyaçları için kullanılmasının bir tasviridir. Destanda Gılgameş, ilkönce Uruk şehri tarafından kendilerini yönetmesi için seçilmiştir, sonra bu süreç Gılgameşin arkadaşı Enkidu için geçerlidir; o da doğal ortamdan devşirilmiştir. Destanın ileriki aşamalarında ise Gılgameş ve Enkidu’nun birlikte, ormanların koruyucusu Humbaba’yı (yabani hayatın temsilcisi, Toprak Ana’nın yardımcısıdır) öldürmeleri ve sedir ağaçlarının yerleşim yeri için (doğanın dönüştürülmesi) kullanılması anlatılır. Bu yabanıl yaşamdan yerleşik yaşama geçişin bir sembolüdür; yabanıl yaşamı toprak ana doğurur, insan bu süreçte doğaya daha çok bağımlıdır, yiyebileceği kadar avlanır, anaerkil bir yapıdadır. Aletlerin çeşitlenmesi, erkeğin üretimde baskın hale gelmesi ve yerleşikliğe geçişle birlikte tarımda sabanın kullanılması gibi özellikler ataerkil yapıyı baskın hale getirmiştir. Destanda ormanların koruyucusu Humbaba’nın öldürülmesi, kentsel dönüşümü simgelemektedir.  Bu yaşamın döngüsüdür ve karşıtlık hâkimdir; yaşam ve ölüm iç içe geçer. Mısırlılar’da, yaşamın kaynağı Nil nehridir. Güneyden toprak anadan doğar, yaşamı getirir, yaşamı getirirken de bir şeylerin ölmesi gerekir, taşkınlar olur, alüvyonlu verimli topraklar, kuzeye taşınır, düzensizlik, düzene döner. Bu süreç Mezopotamya’da yaşayan insanlar için de benzerdir. Fırat ve Dicle nehirlerinin doğduğu yer olan Kuzey Mezopotamya, yaşamın kaynağıdır, toprak anayı temsil eder, yaşamı doğurur, aynı zamanda yok eder, bütün canlılar toprak anadan doğar, tekrar toprak anaya döner (bitkilerin baharda yeşermesi, sonbaharda ölmesi). Mezopotamya mitolojisinde İnanna toprak anayı, Temmuz (Dumuzi) ise onu dölleyen, onu dönüştüren olarak temsil edilir. Gılgameş, Enkidu ve Humbaba, Temmuzla simgelenir, bunları toprak ana doğurur.

Dolayısıyla Göbeklitepe ve Karahantepe gibi yerlerin bulunduğu bölge, yaşamın doğduğu ana toprak olarak kabul edilebilir ve hamile bir kadına, nehirler de doğumdan önceki su boşalmasına benzetilebilir. Bereket kültüyle simgelenmiş ve üzeri toprakla örtülmüştür. Dikili taşlar kabile üyelerini temsil ediyor olabilir. İnsanları toprak ana doğuruyorsa, ölümle birlikte tekrar yeniden doğması için üzeri toprakla örtülmüştür diye yorumlanabilir. Canlılar, bitkiler ve yaşamı besleyen su, bu yerden doğmuştur. Yaşamı getiren ölümü de getirir. M.Ö. 8000’lerde terk edilmesinin sebebi, ikliminin bozulmaya başlaması ve buraların verimli topraklarının nehirlerle alt bölgelere taşınması, yaşamın alüvyonlu topraklarda yeniden doğması olarak yorumlanabilir. Asıl kaynak, yaşamın doğduğu, suların geldiği yerdir; bu yüzden kutsallaştırılır.

Yararlanılan kaynaklar:

1. Eski Mısır, Toby Wilkinson, Say Yayınları

2. Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 69, Haziran 2019-Uygarlığı Yaratanlar

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]