Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2026 Pazar

Hegemonya Nedir?

Mahmut Boyuneğmez

1. Giriş: Egemenliğin Yapısal ve Görünmez Boyutu

Modern kapitalist toplum, bireylerden bağımsız soyut bir yapı değil; insanlar arası pratikler ve ilişkiler sistemidir. Bu toplumsal ilişkilerin iktisadi, siyasal, ideolojik, kültürel ve hukuksal boyutları bulunur. Antonio Gramsci’nin (1891–1937) Marksist literatüre kazandırdığı en güçlü silahlardan biri olan hegemonya kavramı, tam da bu ilişkiler bütünlüğü içinde anlam kazanır.

Hegemonya; egemen sınıfın, ezilen kitleleri sadece baskı (coercion) ve zor (force) kullanarak değil, onların rızasını, onayını ve iş birliğini (consent and cooperation) kazanarak yönetme biçimidir. Güç/iktidar sadece bedenleri fiziken hizaya sokmakla ilgili değildir; zihinleri şekillendirmek, kalpleri kazanmak ve kitleleri kendi sömürülerine ortak etmektir. Biz hegemonya kavramını Gramsci'nin dar anlamından farklı olarak, toplumsal iktidarın rıza, baskı ve zor bileşenlerinin bütünsel örgütlenişi anlamında kullanmaktayız. Gramsci'nin hegemonya kavramını genişleterek, rıza, baskı ve zorun bütünsel örgütlenmesi olarak yeniden yorumluyoruz.

2. Kavramsal Netlik: Otorite, Kontrol ve İktidarın Mantığı

Meseleyi doğru kavramak için sömürü düzeninin sarsılmaz sacayakları olan kavramları bilimsel bir netlikle tanımlamak gerekir:

  • Otorite: Fiziksel şiddet uygulaması ya da uygulanacağı iması gerektirmeksizin; sevgi, güven, saygı, minnettarlık veya ideolojik bağlılıkla lider sayılan aktörün peşinden gitmeyi, onun kılavuzluğuyla emirlerini yerine getirmeyi anlatır.
  • Kontrol: Üretim araçları, silahlar, bilgiler ve toplumsal organizasyonlar üzerinde uygulanan, bunlara erişimi denetleme ve kısıtlama yeteneğidir. Bu kısıtlama sayesinde insanlar manipüle edilir.
  • İktidar: Sınıflar, cinsiyetler, patron ile işçi, hiyerarşik askeri/polisiye bürokrasi ile kamu emekçileri arasında, yani insanlar arasındaki egemenlik-tabiiyet ilişkisidir.

İktidarın Formülü: Eşitsizlik ve Şiddet İması Bize yani Marksist perspektife göre, iktidar ilişkilerinin varlığı için gerek koşul / olmazsa olmaz koşul (conditio sine qua non), insanlar arası eşitsizliklerdir; eşitsizlikler olmadığında iktidar oluşmaz. İktidarın oluşumu için yeter koşul ise, fiilen uygulanmasa bile şiddet/baskı/ceza uygulama tehdidinin ya da imasının bulunmasıdır.

İtaat ile Boyun Eğme Arasındaki Fark (Diferentia Specifica)

İktidarı salt otoriteden ayıran temel özellik, iktidarın sadece "itaat" değil, aynı zamanda "boyun eğme" içermesidir.

  • İtaat: Gönüllü uyumu, biat etmeyi, aşırı çalışmaktan başını kaldıramamayı ve keyif verici meşgalelerle bağlılığı anlatır.
  • Boyun Eğme: Korkutma, baskı ve cezalandırılma tehdidi sonucu geri basma ve yıldırmadır. Boyun eğdirme sayesinde kitleler alternatif örgütlenmelere yeltenemez, direnç gösteremez, tepki veremez ve teslim olur. Kapitalist sistemde sermaye sınıfının toplumsal iktidarı, işte bu itaat + boyun eğdirme mekanizmalarının birleşimiyle, yani hegemonyayla sağlanır.

3. Althusserci Yanılgının Aşılması: "Devletin Aygıtları" Değil, "Hegemonya Yapıları"

Genellikle sivil toplum kurumları hegemonyanın araçları olarak listelenir. Ancak Marksist literatürde Louis Althusser’in bu araçları "Devletin İdeolojik Aygıtları" (DİA) olarak nitelemesi kuramsal bir hatayı barındırır. Althusser'in DİA kavramsallaştırması, devlet ile toplumsal hegemonya arasındaki ayrımı yeterince açık kurmadığı için eleştirilmelidir. Althusser’e göre okul, aile, medya veya kültür "devletin aygıtları"dır; bu mantık devleti neredeyse her yerde gören, her şeyi devlete indirgeyen eklektik bir karmaşaya yol açar. Ayrıca Althusser, devlet ideolojisi (resmî ideoloji) ile egemen ideolojiyi birbirine eşitleyerek yanılır.

Oysa toplumun tüm süreç ve kurumları birer "aygıt" olmadığı gibi, bunlara "devletin aygıtı" demek de yanlıştır. Kapitalist devlet, toplumsal iktidarın sadece bir bileşenidir; sermayenin egemenliği ise toplumsal ölçekte kurulur. Bu yüzden biz bunlara DİA değil, toplumsal iktidarın hegemonya yapıları diyoruz.

Hegemonya; devlet organizasyonunu (askeri-polisiye hiyerarşiyi, cezaevlerini), işletme ölçeğinde patron-işçi ilişkisini, eğitim yapılanmasını, sendikaları, dernekleri, vakıfları, medyayı, interneti, özel/devlet üniversitelerini, spor kulüplerini, kültür endüstrisini ve hatta aileyi içeren toplumsal ilişkiler ağında oluşturulur. Baskı olmadan rıza olamayacağı için, devletin askeri-polisiye baskı araçları da bu hegemonya yapılarının ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalist toplumlarda rıza süreçleri, devletin baskı kapasitesinden tamamen bağımsız değildir. Askeri-polisiye aygıtlar da hegemonik düzenin yeniden üretiminde rol oynar. Bahsi geçen tüm yapılar ideolojik ve kültürel dolayımlarla ya da doğrudan sınıf mücadelelerinin bizzat yürütüldüğü, ürünler ve süreçler üzerinden her gün yeniden üretilen dinamik bir işleyişe ve düzenlenişe sahiptir.

4. Hegemonyanın Oluşumu: Cahil Bırakma, Bağımlı ve Bağlı Kılma, Pasifizasyon ve Oyalama, Hayırseverlik, Otoriteler ve Kontrol

Sermaye sınıfı bu hegemonya yapıları üzerinden kitlelerin eyleme geçme kapasitesini felç eder. Kitleler;

  • Cahil Bırakma: Belirli bilimsel bilgilere ve perspektiflere erişim sınırlandırılarak, bu konularda cahil bırakılarak, eleştirel düşünme kapasitesi köreltilerek,
  • Pasifizasyon: Kendi geçim dertleriyle, sağlık problemleriyle ve aşırı çalışmaktan başını kaldıramayacak şekilde sorunlarla boğuşarak,
  • Oyalama: Kültür endüstrisinin önemli bölümü mevcut toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine hizmet eder. TV dizileri ve popüler müzik gibi kültür endüstrisinin ürünlerini tüketirken oyalanarak ve çıkar örgütleri olan cemaatlere katılarak sistemin kendisini ilgilendiren sorunlarına ve çarpıklıklarına dair düşünmekten ve sorunların kolektif çözümü için eyleme geçmekten menedilir. Keyif verici, eğlenceli ya da heyecan oluşturan pratiklerin (tüketim kültürü, medya, popüler kültür) cazibesiyle insanlarda düzene bağımlılık üretilir.
  • Hayırseverlik: Hayırseverlik etkinlikleriyle muhtaç duruma düşürülmüş insanlarda düzene, düzen aktörlerine ve figürlerine dönük bağlılık imal edilir.
  • Otoriteler ve Kontrol: Siyasi ve ideolojik bazı otorite figürlerine itaat ile toplumsal kontrol mekanizmaları da sermaye sınıfının toplumsal iktidarını oluşturan hegemonyanın üretiminde işlevlidir.

5. Olağan Dönemden Olağanüstü Rejime: Faşizm ve Hegemonya

Hegemonyanın oluşma biçimi, kapitalist devletin aldığı biçime göre kökten farklılaşır:

  • Olağan Dönem (Kapitalist Demokrasi): İktidar, farklı dokulardan meydana gelen organlar gibi, farklı ve dağınık hegemonya yapıları üzerinden işler. Hegemonyanın ışıkları topluma dağınık bir şekilde yayılmıştır ve iktidar, kitlelerin sisteme bağlılığı ve bağımlılığı olarak görünse de özünde dinamik bir karşıtlık dengesidir.
  • Olağanüstü Dönem (Faşizm): Faşizm, bu dağınık ışıkların odaklanarak tek bir noktada yoğunlaşmasıdır. Tüm toplumsal doku, pratikler ve organizasyonlar (kültür, sanat, spor, sendika, okul) yürütme gücü tekilliğinin yarattığı bir "kara deliğin" çekim alanına kapılır. Faşizmin kahverengi ışığı altında, sermayenin toplumsal iktidarı homojenleşir, tekilleşir ve maksimum kontrolle tek bir kalıp alır.

Sonuç: "Boyun Eğme, Mücadele Et!" ve Karşı-Hegemonya

Gramsci’nin o ünlü sözünde belirttiği gibi: "Eski dünya ölüyor, yenisi ise doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı."

Sermaye sınıfının toplumsal iktidarının ölüm çanlarının çalması, yani bir devrimci durum/hegemonya krizi yaşanması, mevcut hegemonya mekanizmalarının etkisizleşmesi ve hegemonya yapılarında işlev yitimlerinin baş göstermesiyle mümkündür. Bu kriz anında toplumun aktif bölmelerinde itaatsizlik ve boyun eğmeme durumu baş gösterir. Ancak salt pasif ve savunmacı bir özellik taşıyan "direniş" veya "direnç" tek başına yeterli değildir; kurtuluş için aktif örgütlü mücadele şarttır. Mücadele; boyun eğmemeyi içermesinin yanı sıra sermaye sınıfına karşı taarruz, saldırı, kolektif eylem ve işçi sınıfının organik aydınlarının organize çalışmalarını barındırır.

Sermayenin hegemonyasını parçalayacak olan güç; toplumsal hareketlenmelerde itaatsizlik + boyun eğmeme + aktif örgütlü mücadelenin birleşimidir. Sosyalist devrim; siyasi iktidarı dışarıdan ele geçirmek değildir, sermaye iktidarının yeniden üretilemediği o tarihsel kriz kesitinde, hazırda bekleyen karşı-hegemonya organizasyonlarının (sosyalist medya, kültür kurumları, devrimci sendikalar, konsey/meclis türü alternatif iktidar nüveleri) desteğiyle ve öncü bir sosyalist parti önderliğinde siyasi iktidarın proletaryaya el değiştirmesidir.

Eğer bu öncü örgütlenme zayıf kalır/kritik hatalar yapar ve devrimci durum devrime ulaşamazsa; karşı-devrimlerin yaşanması, faşist rejimlerin kurulması, gerici güçlerin süreci çalması (Arap Baharı örneği), askeri darbeler (12 Eylül örneği) veya sosyal demokratik liberalizmin sistemin emniyet supabı olarak devreye girmesi kaçınılmaz olur.

Bu yüzden, kapitalist sistemin imal ettiği rıza ve boyun eğdirme çemberini kırmak için şu şiar benimsenmelidir: "Boyun eğme, mücadele et!"

19 Aralık 2025 Cuma

Antonio Gramsci'nin Teorisinde Temel Kavramlar ve Strateji

MAR

insan yüzü, portre, kişi, şahıs, giyim içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

1.0 Giriş

Antonio Gramsci'nin düşünce sistemi, 20. yüzyılın başlarındaki derin bir tarihsel sorunsal üzerine inşa edilmiştir: 1917 Ekim Devrimi'nin ardından, devrimci dalganın özellikle Almanya ve İtalya gibi gelişmiş kapitalist Batı Avrupa ülkelerinde neden başarısızlığa uğradığı. Faşizmin yükselişine ve işçi hareketlerinin yenilgisine bizzat tanıklık eden Gramsci, teorisini bu tarihsel yenilginin nedenlerini anlamak ve aşmak üzerine kurmuştur. Onun temel derdi, işçi sınıfının iktidarı ele geçirebileceği sosyalist devrimin koşullarını, stratejilerini ve araçlarını modern kapitalist toplumların karmaşık yapısı içinde yeniden düşünmekti.

Bu arayış, Gramsci'yi İkinci Enternasyonal'in mekanik ve ekonomist Marksizm anlayışından köklü bir kopuşa yöneltmiştir. Tarihin "otomatik" bir şekilde sosyalizme ilerleyeceği ve ekonomik krizlerin kendiliğinden devrimci bir bilinç yaratacağı şeklindeki determinist yaklaşımları reddeden Gramsci, teorinin pratikle, felsefenin ise stratejiyle bütünleştiği bir praksis felsefesi vurgusu yapmıştır. Ona göre devrim, sadece nesnel koşulların bir sonucu değil, aynı zamanda bilinçli, örgütlü ve stratejik bir müdahalenin ürünüydü.

Bu analizin omurgasını, Gramsci'nin modern iktidar ilişkilerini ve devrimci stratejiyi anlamak için geliştirdiği birbiriyle ilişkili temel kavramlar oluşturacaktır. Metin boyunca sırasıyla şu kavramlar incelenecektir:

• Hegemonya: İktidarın zor ve rıza diyalektiği.

• Bütüncül Devlet: Siyasal toplum ve sivil toplumun organik birliği.

• Sivil Toplum: Hegemonyanın inşa edildiği siperler alanı.

• Pasif Devrim ve Mevzi Savaşı: Batı'ya özgü devrim stratejileri.

• Organik Aydın: Karşı-hegemonya mücadelesinin entelektüel aktörleri.

• Modern Prens: Devrimci partinin kolektif irade olarak rolü.

Bu kavramsal çerçeve, Gramsci'nin düşüncesini şekillendiren tarihsel ve teorik zeminin anlaşılmasıyla daha da anlam kazanacaktır.

2.0 Tarihsel ve Teorik Zemin: Gramsci'nin Dünyası

Gramsci'nin teorilerini, içinde yaşadığı çağın stratejik bir laboratuvar olarak görülmesi gereken tarihsel konjonktüründen bağımsız anlamak mümkün değildir. Kapitalizmin Fordizm/Amerikanizm ile yeniden yapılandığı, liberal demokrasilerin krize girdiği ve faşizmin bir kitle siyaseti olarak yükseldiği bir "karmaşık dünya", onun karmaşık teorisinin de zeminini oluşturmuştur. Bu dönem, Gramsci'nin modern iktidar mekanizmalarını ve sınıf mücadelesinin yeni biçimlerini analiz etmesi için somut bir alan sunmuştur.

Gramsci'nin yaşadığı dönemin temel özellikleri, onun kavramsal cephaneliğini doğrudan şekillendirmiştir:

• Pasif Devrimler Çağı: Gramsci'ye göre 1789 Fransız Devrimi'nin Jakobenler öncülüğünde kitleleri harekete geçiren "aşağıdan devrim" karakteri, 19. yüzyılda yerini "yukarıdan dönüşümlere" bırakmıştır. Hâkim sınıflar, devrimci bir kitle mobilizasyonunun riskini almaktan kaçınarak, kendi aralarında ittifaklar kurarak (örneğin toprak sahipleri ve sanayi sermayesi) devletleri ve toplumsal yapıları dönüştürmüşlerdir. Bu "pasif devrim" çağı, devrimci stratejinin de yeniden düşünülmesini zorunlu kılmıştır.

• Ulus-Devletin Yükselişi: 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bürokrasinin gelişmesi, eğitimin ve sağlığın kitleselleşmesi gibi süreçlerle birlikte ulus-devlet, toplumun "kılcal damarlarına" nüfuz eden bir organizasyon haline gelmiştir. Devlet artık sadece uzak bir baskı aygıtı değil, kendi nüfusunu tanımak ve yönetmek için istatistiği temel alan, bürokratik yapılar aracılığıyla toplumu şekillendiren bir güçtür.

• Demokrasinin Çelişkili Genişlemesi: Bu dönem, bir yandan oy hakkının genişlemesiyle kitlelerin siyasal sisteme dahil olduğu, diğer yandan ise parlamentoların giderek etkisizleştiği çelişkili bir sürece tanıklık etmiştir. Sermayenin merkezileşmesi ve finans kapitalin yükselişiyle birlikte, stratejik kararlar parlamento dışındaki bürokratik ve kapalı komisyonlarda alınmaya başlanmıştır. Bu durum, parlamenter demokrasinin işleyen bir mekanizma olmaktan çıktığına işaret ediyordu.

• Sağ Kitle Siyasetinin Doğuşu: Kitle mobilizasyonu, artık sadece solun ve işçi hareketinin bir aracı olmaktan çıkmıştır. Louis Bonaparte ve Bismarck gibi figürlerle başlayan süreçte sağ, milliyetçilik ve antisemitizm gibi mekanizmaları kullanarak kitleleri kendi siyasal projeleri etrafında harekete geçirmeyi öğrenmiştir. Bu "proto-faşist" gelişmeler, sınıf mücadelesinin karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü ortaya koymuştur.

Bu tarihsel zemin, Gramsci'nin teorik kopuşunun da temelini oluşturur. Kautsky ve İkinci Enternasyonal Marksizmi, işçi sınıfının birliğinin ve iktidara yürüyüşünün kapitalizmin gelişimiyle "otomatik" olarak gerçekleşeceğini varsayıyordu. Buna karşılık Gramsci ve Lenin gibi düşünürler, işçi sınıfının milliyetçilik, din, etnik köken gibi unsurlarla nasıl parçalandığını ve hâkim sınıfların siyasetlerine nasıl angaje olabildiğini görmüşlerdir. İşçi sınıfının birliği verili değil, inşa edilmesi gereken bir hedefti.

İşte hegemonya kavramı, tam da bu parçalanmışlığa ve otomatik ilerleyiş fikrinin iflasına bir yanıt olarak, işçi sınıfının kendi içinde ve diğer tabi sınıflarla birlikte nasıl bir siyasi-kültürel birlik kurabileceği sorusuna bir çözüm arayışı olarak geliştirilmiştir.

3.0 Hegemonya: İktidarın Diyalektiği (Zor/Baskı ve Rıza)

Hegemonya kavramı, Gramsci'nin düşünce sisteminin merkezinde yer alan ve onun bütün teorik yapısını birleştiren kilit taşıdır. Bu kavram, basit bir kültürel hakimiyet veya ideolojik manipülasyonun çok ötesinde, bir sınıfın iktidarını nasıl kurduğunu, meşrulaştırdığını ve sürdürdüğünü açıklayan diyalektik bir mekanizmadır. Hegemonya, bir sınıfın kendi düşmanının taktik ve stratejilerini anlamak ve ona karşı kendi stratejisini geliştirmek için tasarlanmış devrimci bir analiz aracıdır.

Gramsci'nin hegemonya analizinin temel bileşenleri şunlardır:

• Zor/Baskı (Tahakküm) ve Rıza (Liderlik) Birlikteliği: Gramsci için modern kapitalist toplumlarda iktidar, sadece devletin baskı ve zor aygıtlarıyla (tahakküm) ayakta durmaz. İktidarın kalıcılığı, yönetilenlerin rızasının aktif olarak üretilmesiyle mümkündür. Bu, bir "zor/baskı veya rıza" ikilemi değil, "zor ve rıza" diyalektiğidir. Rızanın sınırları aşıldığında veya kriz anlarında zor devreye girer, ancak "normal" işleyişte iktidar, "güç ve rızanın birbirini karşılıklı olarak dengelediği" bir birleşimle karakterize edilir. Hegemonya, salt zora/baskıya dayalı tahakkümden (domination) bu yönüyle ayrılır.

• Entelektüel ve Moral Liderlik: Hâkim sınıf, kendi tikel çıkarlarını toplumun tümünün evrensel çıkarları gibi sunarak diğer sınıflar ve toplumsal gruplar üzerinde bir entelektüel ve ahlaki liderlik kurar. Bu liderlik sayesinde, tabi sınıflar kendi çıkarlarına aykırı olan bir düzeni içselleştirebilir ve onun yeniden üretimine gönüllü olarak katılabilirler. Bu, sadece bir dayatma değil, aynı zamanda karmaşık bir ikna ve yönlendirme sürecidir.

• Ekonomik Boyut: Gramsci, hegemonyanın sadece etik-politik değil, aynı zamanda ekonomik olmak zorunda olduğunun altını çizer. Hâkim sınıf, kendi iktidarının özüne dokunmayacak şekilde, tabi sınıflara belirli ekonomik tavizler vermek zorundadır. Fordist dönemde ücretlerin artırılması veya sosyal politikaların geliştirilmesi, işçi sınıfını sisteme entegre etmenin ve onun devrimci potansiyelini soğurmanın bir aracı olarak bu ekonomik boyuta örnek teşkil eder.

Ancak hegemonya asla tam, mutlak ve kapanmış bir süreç değildir. Her hegemonik yapı, kendi içinde karşıtlıklar/paradokslar barındırır ve her zaman dışında kalan, temsil edilmeyen toplumsal gruplar bırakır. Bu "açık" ve paradoksal doğa, tam da karşı-hegemonya mücadelesinin imkanını yaratır.

Hegemonya inşası, soyut bir alanda değil, toplumun somut kurumlarında ve ilişkilerinde gerçekleşir. Bu da bizi Gramsci'nin genişletilmiş devlet teorisine, yani sivil toplum ve siyasal toplum ayrımına götürür.

4.0 Bütüncül Devlet (Stato Integrale): Siyasal Toplum ve Sivil Toplum

Gramsci'nin devlet teorisi, devleti sadece hükümet, ordu, polis ve yargı gibi zor/baskı aygıtlarından ibaret gören geleneksel Marksist analizlerden stratejik bir kopuşu temsil eder. Modern kapitalist toplumlardaki iktidarın karmaşıklığını ve direngenliğini anlamak için devleti, sivil toplumu da içeren "bütüncül bir devlet" (stato integrale) olarak kavramak gerektiğini savunur.

Bu teorinin merkezinde, üst yapının iki temel momente ayrılması yatar:

1. Siyasal Toplum (Devlet): Bu alan, hukuki ve siyasi zor/baskı aygıtlarını içerir. Ordu, polis, bürokrasi ve hükümet gibi kurumlar aracılığıyla, rızanın yetersiz kaldığı veya aşıldığı durumlarda doğrudan baskı ve tahakküm uygular.

2. Sivil Toplum: Bu alan ise kilise, sendikalar, okullar, medya, dernekler gibi "özel" olarak kabul edilen kurumların ve faaliyetlerin bütünüdür. Liberal düşüncenin aksine Gramsci için sivil toplum, devletin karşısında özerk bir alan değil, devletin bir parçasıdır. Sivil toplum, hegemonyanın inşa edildiği, rızanın üretildiği ve yayıldığı birincil alandır. (Bize göre “sivil toplum” devletin değil, kapitalist devlet, toplumsal ilişkilerin ve kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki iktidar ilişkilerinin bir bileşenidir- MAR)

Bu iki alan, birbirinden kopuk değil, diyalektik bir bütünlük içindedir. Gramsci'nin meşhur formülasyonuyla:

Devlet = Siyasal Toplum + Sivil Toplum

Bu, başka bir deyişle, "baskı zırhıyla korunan hegemonya" anlamına gelir. Sivil toplum, hâkim sınıfın ideolojisini ve dünya görüşünü yayarak bir rıza ağı örerken, siyasal toplum bu ağı koruyan bir zırh işlevi görür. Bu nedenle Gramsci, "gerçeklikte sivil toplum ve devlet bir ve aynıdır" diyerek bu iki alanın organik bütünlüğünü vurgular.

İktidarın sadece dar anlamda devlette değil, sivil toplumun geniş ve karmaşık siperler sisteminde de kök saldığını gösteren bu genişletilmiş devlet anlayışı, devrimci stratejinin de yeniden formüle edilmesini gerektirir. Bu durum, bizi doğrudan doğruya mevzi savaşı kavramına götürür.

5.0 Batı'da Devrim Stratejisi: Mevzi Savaşı ve Pasif Devrim

Gramsci'nin devrim stratejisi üzerine düşünceleri, meşhur Doğu-Batı ayrımı üzerine kuruludur. Bu ayrım coğrafi olmaktan çok, devlet ve sivil toplum ilişkilerinin yapısal farklılığına dayanan stratejik bir ayrımdır. Rusya gibi sivil toplumun "ilkel ve jelatinimsi" olduğu Doğu'da, devrimci bir hücumla devlet aygıtının ele geçirilmesi (manevra savaşı) yeterli olabilirdi. Ancak bu stratejinin, militan pratiğinden ve Torino Fabrika Konseyleri deneyiminden dersler çıkardığı Batı'da geçerli olması mümkün değildi. Zira Batı'da sivil toplum, devletin arkasında yer alan karmaşık bir "tahkimatlar ve siperler sistemi" haline gelmişti.

• Mevzi Savaşı (Guerra di Posizione): Batı'daki devrimci strateji, sivil toplumun bu siperlerinde (okullar, sendikalar, kültür kurumları, medya vb.) yürütülen uzun soluklu bir karşı-hegemonya mücadelesi olmalıdır. Mevzi savaşı, devlet aygıtına yönelik nihai bir "manevra savaşından" önce, sivil toplumun ideolojik ve kültürel siperlerinin bir bir fethedilmesini gerektirir. Amaç, siyasal iktidarı ele geçirmeden önce, işçi sınıfının toplumun entelektüel ve moral liderliğini ele geçirmesidir.

• Pasif Devrim (Rivoluzione Passiva): Gramsci, hâkim sınıfların devrimci tehditleri soğurmak veya önlemek için kullandığı bir stratejiyi "pasif devrim" olarak kavramsallaştırır. Bu, kitle mobilizasyonu olmaksızın, "yukarıdan" gerçekleştirilen bir devrim veya “restorasyon”dur. Hâkim sınıflar, devrimci potansiyeli etkisiz hale getirecek reformlar ve dönüşümler gerçekleştirir. Bu kavramın en özlü ifadesi, Visconti’nin Leopar filmindeki meşhur replikte bulunur: "Aynı kalması için her şeyin değişmesi gerekiyor." Gramsci'nin analiz ettiği tarihsel örnekler şunlardır:

    ◦ İtalyan Birliği (Risorgimento): Kuzey sanayi burjuvazisi ile güneydeki toprak sahiplerinin ittifakıyla, köylü kitlelerini dışlayarak gerçekleştirilen bir "yukarıdan devrim". Bu süreç, siyasi elitlerin radikalleri ve ılımlıları kendi içinde eriterek etkisizleştirdiği "transformizmo" pratikleriyle karakterize olmuş, bu da hegemonik kapasitesi düşük bir devlet yaratmıştır.

    ◦ Fordizm: İşçi sınıfını yeni bir üretim disiplini ve kitlesel tüketim toplumu içine entegre ederek, onun devrimci potansiyelini yönetilebilir kılan bir yeniden yapılanma.

    ◦ Faşizm: İtalya'daki "Kızıl İki Yıl" (Biennio Rosso) sırasında, Risorgimento'nun yarattığı hegemonik kapasitesi düşük devletin işçi ayaklanmaları karşısında girdiği hegemonya krizine bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Faşizm, kitle hareketlerini zorla ezerek ve devleti yeniden yapılandırarak düzeni tesis etme girişimidir.

Bu bağlamda mevzi savaşı, aslında pasif devrimin bu "yukarıdan" ve kitleleri dışlayan taktiklerine karşı geliştirilmiş bir karşı-stratejidir. Bu karşı-hegemonya mücadelesinin başarıya ulaşması ise bu mücadeleyi yürütecek kolektif aktörlerin, yani entelektüellerin ve devrimci partinin varlığına bağlıdır.

6.0 Karşı-Hegemonya İnşası: Entelektüeller, Kültür ve Praksis Felsefesi

Bir karşı-hegemonya inşa etmek, Gramsci için sadece politik bir görev değil, aynı zamanda derinlikli bir kültürel ve felsefi projedir. Tabi sınıfların, hâkim ideolojinin etkisinden kurtulup kendi dünya görüşlerini yaratabilmeleri, bu projenin merkezinde yer alır. Bu süreçte entelektüeller ve kültür, stratejik birer mücadele alanı olarak öne çıkar.

Entelektüellerin Rolü

Gramsci, entelektüelleri toplumsal işlevleri açısından ikiye ayırır:

• Geleneksel Entelektüeller: Rahipler, öğretmenler, bürokratlar gibi kendilerini sınıflar üstü, bağımsız ve evrensel değerlerin taşıyıcısı olarak gören aydın tipidir. Ancak bu "bağımsızlık" bir yanılsamadır; bu aydınlar, tarihsel süreklilikleri ve mevcut kurumsal yapıları itibarıyla, farkında olsalar da olmasalar da mevcut düzenin hegemonyasının yeniden üretilmesine hizmet ederler.

• Organik Entelektüeller: Yükselen bir sınıfın (burjuvazi veya proletarya) kendi içinden çıkardığı, o sınıfın homojenleşmesini, kendi tikel çıkarlarının bilincine varmasını ve bu çıkarları evrensel bir projeye dönüştürmesini sağlayan örgütleyici entelektüellerdir. Proletaryanın devrimci bir özne haline gelebilmesi, kendi organik aydınlarını—örneğin parti kadroları, sendika örgütçüleri—yaratmasına ve yetiştirmesine bağlıdır. Bu aydınlar, sınıfın "içinde yaşayarak" onu örgütleyen ve "daimî ikna edici" işlevi gören aktörlerdir.

Kültür ve "Entelektüel ve Moral Reform"

Kültür, Gramsci için sınıflar mücadelesinin en önemli cephelerinden biridir. Karşı-hegemonya, kitlelerin günlük düşünce biçimlerini dönüştürmeyi hedefleyen büyük bir kültürel savaş anlamına gelir.

• Ortak Duyu (Senso Comune) ve Folklor: Gramsci, halkın günlük, çoğu zaman çelişkili, parçalı ve hâkim ideolojiden etkilenmiş dünya görüşünü "ortak duyu" olarak tanımlar. Bu, eleştirilmeden kabul edilen, yerleşik kanılardır. Ancak ortak duyunun içinde, pratik deneyimlerden kaynaklanan "iyi nüveler" de bulunur. Devrimci siyasetin görevi, bu iyi nüveleri bularak geliştirmek ve onları tutarlı, eleştirel bir dünya görüşüne, yani yeni bir felsefeye dönüştürmektir. Folklor da benzer şekilde, alt sınıfların bastırılmış ama direngen kültürel birikimini içerir ve bu dönüşüm için bir kaynak sunar.

• Praksis Felsefesi: Gramsci için Marksizm, kitlelerin yeni "ortak duyusu" haline gelecek olan praksis felsefesidir. Bu felsefe, kitleleri entelektüel olarak bağımsız kılacak, onlara dünyayı anlama ve değiştirme araçları sunacak yeni ve bütünlüklü bir dünya görüşü sunar. Bu proje, tarihteki büyük kültürel devrimlere, örneğin Protestan Reformu'na veya Fransız Devrimi'nin yarattığı aydınlanmacı dönüşüme denk, büyük bir "entelektüel ve moral reform" projesidir.

Bu iddialı karşı-hegemonya projesini örgütleyecek, yönetecek ve kolektif bir iradeye dönüştürecek olan merkezi aktör ise "Modern Prens", yani devrimci partidir.

7.0 Modern Prens: Parti ve İşçi Öz-Örgütlenmesi

Gramsci için devrimci parti, sadece seçimlere giren veya taktik manevralar yapan bir araç değil, karşı-hegemonya projesinin beyni, omurgası ve kolektif örgütleyicisidir. Parti, tabi sınıfların parçalı ve dağınık iradesini birleştirerek onu tarihsel bir güce dönüştüren stratejik aygıttır.

• Modern Prens Metaforu: Gramsci, bu rolü açıklamak için Machiavelli'nin Prens'inden esinlenir. Machiavelli'nin Prens'i, parçalanmış İtalya'da ulusal bir irade yaratarak modern devleti kurma görevini üstlenen bireysel bir figürdü. Modern çağda ise bu tarihsel görevi yerine getirecek olan "Modern Prens", proletaryanın iradesini birleştiren, onu "kolektif bir irade" haline getiren ve yeni bir devlet kurmayı hedefleyen devrimci partidir.

Partinin stratejik işlevleri şunlardır:

• Kolektif Entelektüel: Parti, praksis felsefesini geliştiren, yayan ve kitlelere ulaştıran bir "kolektif entelektüel" işlevi görür. İşçi sınıfının organik aydınlarını yetiştiren bir okul, onların teorik ve pratik olarak gelişimini sağlayan bir laboratuvardır.

• Hegemonya Aygıtı: Parti, işçi sınıfının sadece kendi içinde değil, aynı zamanda diğer tabi sınıflarla (örneğin İtalya örneğinde güneydeki köylülükle) ittifak kurmasını sağlayan ve bu ittifaka liderlik eden merkezi aygıttır. Bu ittifak, karşı-hegemonya projesinin toplumsal temelini oluşturur.

Gramsci, partiyi işçi sınıfının kendiliğinden ortaya çıkan öz-örgütlenme deneyimlerinden kopuk, yukarıdan bir yapı olarak görmez. Aksine, partinin bu deneyimlerle diyalektik bir ilişki içinde olması gerektiğini vurgular. Özellikle bizzat içinde yer aldığı Torino Fabrika Konseyleri deneyimi, onun için bu ilişkinin teorik ve siyasal laboratuvarıdır. Konseyler, işçilerin üretim sürecini doğrudan denetlediği ve kendi kendilerini yönettiği embriyonik işçi devleti formlarıydı. Parti, bu türden öz-örgütlenme yapılarının yerine geçmez; aksine onları siyasi bir perspektifle bütünleştirir, onlara ulusal bir strateji sunar ve dağınık mücadeleleri birleştirerek onlara liderlik eder.

Bu bütünlüklü analiz, Gramsci'nin düşünsel mirasının neden hala güncel ve tartışmalı olduğunu anlamak için sağlam bir zemin sunmaktadır.

8.0 Sonuç: Gramsci'nin Düşünsel Mirası ve Güncelliği

Gramsci'nin teorik sistemi, modern kapitalist toplumlarda iktidarın nasıl işlediğini ve nasıl dönüştürülebileceğini açıklayan diyalektik ve bütünlüklü bir çerçeve sunar. Hegemonya, bütüncül devlet, mevzi savaşı, organik aydın ve Modern Prens gibi kavramlar, birbirinden yalıtılmış analiz araçları değildir. Aksine, zor/baskı ve rızanın, yapı ve üst yapının, teori ve pratiğin karmaşık ilişkilerini anlamak için tasarlanmış, birbiriyle iç içe geçmiş stratejik bir düşünce sisteminin parçalarıdır. Bu bütünlük, onun düşüncesinin en kalıcı ve güçlü yönünü oluşturur.

Bu nedenle, Gramsci'nin mirası, sıkça yapıldığı gibi, salt bir "kültürel analize" veya devlet iktidarını hedeflemeyen "reformist" bir sivil toplumculuk stratejisine indirgenemez. Hapishane öncesi militan pratiği, özellikle de Torino Fabrika Konseyleri deneyimi ve hapishane defterlerindeki devrimci strateji arayışı, onun düşüncesinin temelinde devrimci bir praksis felsefesi olduğunu açıkça göstermektedir. Mevzi savaşı, manevra savaşını (iktidarın ele geçirilmesi) dışlayan bir alternatif değil, ona giden yolu hazırlayan zorunlu bir aşamadır.

Günümüzde Gramsci'nin kavramsal araçları, siyasal krizleri, devletin dönüşümünü, sağ “popülist” hareketlerin kültürel mücadele yoluyla nasıl hegemonya inşa etmeye çalıştığını ve yeni toplumsal hareketlerin karşı-hegemonya oluşturma potansiyellerini analiz etmek için hala son derece güçlü bir kaynak sunmaktadır. Hegemonyanın asla mutlak olmadığını, her zaman kırılganlıklar ve boşluklar barındırdığını hatırlatması, en karanlık anlarda bile mücadele olanaklarını görmemizi sağlayan en önemli dersidir. Bu yönüyle Gramsci, 21. yüzyılın siyasal ve toplumsal mücadeleleri için vazgeçilmez bir devrimci düşünür olmaya devam etmektedir.

14 Nisan 2025 Pazartesi

Boyun eğme, itaat ve mücadele

Mahmut Boyuneğmez

İtaat, saygı ve sevgi, güven, minnettarlık duyulmasıyla, bilgisi, düşünceleri, davranışları ve kılavuzluğu/yol göstericiliğiyle etki oluşturmasıyla bir otoritenin dediklerini yapma, emirlerini yerine getirme; sorunlarla boğuşmaktan ve aşırı çalışmaktan başını kaldıramama; keyif veren ve meşgale oluşturan davranışlarda bulunma ve bu tür etkinliklere katılma gibi durumlarla ortaya çıkan uyumlu olma, biat etme, kabul ve bağlılıktır.

İtaat, otoritenin veya iktidarın insanlar arası ilişkilerde ve pratiklerdeki bir görünümüdür. İktidarı, otoriteden ayıran özellik (diferentia spesifica) “itaat” yanı sıra “boyun eğme” içermesidir.

Boyun eğ(dir)mek, korkutma, baskı uygulama, baskı/şiddet ve cezalandırılma iması ya da tehdidi sonucu geri basma, yıldırmadır. Boyun eğdirme sayesinde almaşık davranış ve eylemlere yeltenilmez, yasaklara uyulur ve alternatif örgütlenmeler/siyasal pratikler ve ilişkiler geliştirilmez, direnç gösterilmez, direnişte bulunulmaz. Boyun eğmek, itiraz etmemek, tepki vermemek, eleştirmemek/sorgulamamak, rahatsızlıkları dışa vurmamaktır. Boyun eğmek/ram olmak, koşullara ve hükümlere karşı koymamak, teslim olmaktır. Bunların “boyun eğme” olması için baskı, zorlama, cezalandırma, yıpratma, yıldırma gibi süreçlerin yaşanması ya da potansiyel bir tehdit halinde bulunması gerekir.

Kapitalist sistemde sermaye sınıfının toplumsal iktidarı itaat + boyun eğdirme mekanizmaları ve pratikleriyle sağlanır. Bunlara toplumsal iktidarın hegemonya mekanizmaları ve pratikleri denir.

Devrimci durumda iktisadi ve siyasal/yönetim krizinin yanı sıra var olan hegemonya krizinde, sermaye sınıfının toplumsal iktidarını oluşturan ve sürekliliğini sağlayan hegemonya mekanizmalarında ve pratiklerinde etkisizleşme söz konusudur. Bu mekanizmaların ve pratiklerin içerisinde gerçekleştiği toplumsal iktidarın hegemonya yapıları/organizasyonlarında işlev yitimleri ve aksamalar gelişmiştir. Toplumun harekete geçen aktif bölmelerinde (emekçiler ve ara tabakalar arasında çeşitli toplum kesimleri) itaatsizlik ve boyun eğmeme durumu ortaya çıkmıştır. Ayrıca bir hegemonya krizi, eş deyişle devrimci durum varlığında karşı-hegemonya organizasyonları (sosyalist medya, kültür kurumları, öncü sosyalist parti ve örgütlenmeler, devrimci/kızıl sendikalar, dernekler, meslek birlikleri ve diğer mücadele örgütleri, konsey/meclis/şura türünden alternatif iktidar nüveleri vd.) oluşmuş ve faal durumdadır.

Devrimci durumlarda toplumsal hareketlenmelerde itaatsizlik + boyun eğmeme (direnç ve direniş) + aktif örgütlü mücadele birlikteliğinde devrimci güçlerin ve süreçlerin, statükocu, karşı-devrimci ve düzeni koruyan güçlere ve süreçlere galebe çalması olanaklıdır. Bu olanağın adı sosyalist devrimdir. Ancak devrimci durum devrime ulaşmadığında, karşı-devrimin yaşanması (örneğin 1979 İran karşı-devrimi), gerici güçlerin “devrimi çalması” (örneğin öncü örgütlenmelerin zayıf olduğu 2010 yılındaki Arap Baharı), askeri darbe (örneğin 12 Eylül 1980 askeri darbesi) ya da paramiliter faşist örgütlenmelerin uyguladıkları terör eylemleriyle devrimci vektörlerin oyalanması, yıpratılması, iktidar hedefinden saptırılması ile birlikte sosyal demokratik liberalizmin sistemin emniyet supabı işlevini yerine getirmesi de (örneğin 1970’lerin Türkiye’si) mümkündür.

Mücadele, aktif karşıtlık içermesi bakımından pasif ve savunmacı özellikteki direnişten ve direnç göstermekten farklıdır. Mücadele boyun eğmemeyi/direnişi içermesine ek olarak rakip ve düşmanlara karşı girişilen savaşımı, taarruzu, saldırı ve hamleleri barındırır. Sosyalizm mücadelesi kolektif/örgütlü eylemleri ve süreçleri, toplumsal ölçekte itaatsizlik örneklerini, boyun eğmeyen direnişleri, işçi sınıfının organik aydınlarının bireysel ve organize çalışma ve etkinliklerini, siyasal/ideolojik/kültürel mücadeleleri ve karşı-hegemonya oluşturma faaliyetlerini kapsar.

Öyleyse slogan şu olmalıdır: “Boyun eğme, mücadele et!”

13 Nisan 2025 Pazar

Devrimci durum ve hegemonya krizi

Mahmut Boyuneğmez

Lenin “devrimci durumu” şu şekilde tanımlamaktadır:

Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği bir tarihsel kesit ve bunlara eşlik eden iktisadi bir bunalım var olduğunda devrimci durumdan bahsedilir.

Bu tanımda iktisadi kriz + siyasi kriz + “hegemonya” krizi bir arada bulunmaktadır. Yönetenler eskisi gibi yönetemediğinde bir “yönetim krizi” ya da siyasi iktidarın krizinden bahsedilir. Bu durum gerçekleştiğinde, kitlelerin ideolojik angajmanı liberalizm şemsiyesi altındaki çeşitli görüşlere olan düzen/sistem partileri tarafından yönlendirilmesi, etkilenmesi, heyecanlandırılması, bu partilerin kitlelerce otorite sayılması belirgin olarak azalır ya da kaybolur. Yönetilen sınıfın ve ara tabakaların eskisi gibi yönetilmek istemediği bir dönem dendiğinde, kitleler arasında egemen ideolojinin bileşenlerinin uzlaşı sağlayıcı etkisinin kaybolduğu, belirli ölçülerde hareketlenmiş kitlelerde siyasi iktidarı onaylayıcı ve sermaye sınıfının egemen olduğu kapitalist sisteme/düzene katlanma/rıza gösterme kapasitesinin zayıfladığı ya da sıfırlandığı anlaşılır. Bu durum, toplumun aktif olarak harekete geçmiş kesimlerinde hegemonyanın parçalanması/dağılması ile karakterize bir “hegemonya” krizidir. Devrimci durum tarihsel kesitinde siyasal krizin ve “hegemonya” krizinin zemininde ise iktisadi kriz bulunur. Emekçiler ve ara tabakalarda dayanılamayacak bir yoksullaşma, hayatlarını günlük olarak yeniden üretememe hali, hayırseverlik pratiklerine muhtaç duruma gelme, “de klase” olmanın/lümpenleşmenin/çürümenin belirtilerinin yaygınlık kazandığı gözlenir.

İktisadi kriz koşullarında sınıf savaşımı/mücadelesi otomatik olarak keskinleşmez. Kapitalist sistem, emekçilerde ve ara tabakalarda iktisadi kriz süreçlerinde oluşan tepkileri soğurabilecek mekanizmalara ve yapılara/öğelere/organizasyonlara sahiptir. Başka bir deyişle, her iktisadi kriz, devrimci durum doğurmaz. Nesnel veya öznel faktörlerin bileşik etkisiyle iktisadi kriz zemininde oluşacak bir siyasal/yönetim krizinin var olması, devrimci durumun oluşabilmesi için gereklidir. Bu da yetmez, bahsedilen gerek koşullara ya da olmazsa olmaz koşullara bir üçüncü koşul olan “hegemonya” krizi de eklenmelidir.

Devrimci durumun, iki olanaklı sonucu vardır. Kapitalist sistemi koruyan/muhafaza eden vektörler/süreçler ile dönüşüme zorlayan vektörler/süreçler arasındaki dinamik denge devrimci durumda bozulur. Devrimci durumun, devrimle ya da karşı-devrimle sonlanması, eski dinamik dengeye dönüş ya da sosyalist sistemin kurulmaya başlamasıyla, toplumsal devrimi ilerletici süreçlerin başat olduğu, fakat sistemin kazanımlarını koruyan statükoyu güçlendirici süreçlerin de var olduğu bir tarihsel kesite geçiş anlamına gelir.

Devrimci durumun sosyalist bir devrime ilerlemesi için sosyalist/komünist partinin devrimci durum öncesi süreçlerde belirli bir ön hazırlığının olması, işçiler arasında öncü işçileri az çok örgütleyebilmiş olması, işyerlerinde ve mahallelerde azımsanmayacak bir güç oluşturmuş olması gerekir. Devrimci duruma örgütsel açıdan ve teorik olarak gelişkin, toplum içerisinde mevziler oluşturmuş veya bunların oluşumuna katılmış (=karşı-hegemonya organizasyonları, alternatif iktidar nüveleri) bir öncü partiyle girilmesi, sosyalist devrimin oluşması için yeter koşuldur.

Bu yeter koşulun olmaması durumunda tarih göstermiştir ki, Fransa’da sermaye sınıfının pasif onayıyla Bonapartizm’in (Gramsci’ye göre “gerici bir Sezarizm” türü), Almanya ve İtalya’da sermaye sınıfının aktif desteği ve ara tabakalar ile işçilerin terörize edilip demagojik söylemlere inanmasıyla faşist partilerin güçlenmesi sonucunda faşist diktatörlüklerin/faşizmin kurulması ve “hegemonya” krizinin kapitalist sınıf lehine aşılması mümkündür. Ekim sosyalist devrimine giden süreçler toplamına bakıldığındaysa, RSDİP’in komünist öncü parti işlevini yerine getirmede başarılı olduğu ve toplumsal sistemin iktisadi, siyasal ve “hegemonya” krizinin (=eskisi gibi yaşamak ve yönetilmek istememe) proletarya lehine aşıldığı görülmektedir.

Türkiye’de 1970-80’lerdeki tarihsel kesit ise, gelişen bir devrimci durumun, askeri bir darbe ve görece kısa süreli bir askeri diktatörlük sonrası kapitalist devletin yeniden yapılandırılması ve tahkim edilmesi, siyasal partilerin neo-liberal stratejiyi/programı benimseme ve uygulama kararlılığında aralarındaki farkların silinerek benzeşmeleri, toplumdaki ideolojik ve kültürel yapılar ile mekanizmaların dinsel/milliyetçi/liberal değerleri yeniden üretecek şekilde düzenlenişi gibi yollarla kapitalist demokrasiye evrilmesini anlatmaktadır. 12 Eylül askeri darbesi toplumsal devrimci güç ve eğilimlere bir sıfat olarak faşist/totaliter karakterde bir müdahale olsa da “faşizm” adındaki bir siyasal rejimi belirtmez.

Gramsci’ye göre “hegemonya” krizi, savaşlarda oluşabilecek bir durumken, devrimci durumda ise vardır. Bu yaklaşım Lenin’in devrimci durum kavrayışıyla uyumludur.

Kanımızca “hegemonya krizi”, siyasi/yönetim krizinin varlığı yanı sıra sermaye sınıfının toplumsal iktidarının oluşumunu sağlayan hegemonya aygıtlarının, hegemonya mekanizmaları ve pratiklerinin işlevlerini yeterince yerine getirmediği, böylelikle yönetilenlerin kapitalist sisteme/siyasal rejime/düzene dönük rıza gösterme/onay verme/kabullenme kapasitelerinin aşındığı/erozyona uğradığı ve iyiden iyiye azaldığı tarihsel kesit olan devrimci durumun karakteristik niteliğidir. Hegemonya salt rıza/onay/kabul üretimiyle ilişkili olmadığından, şiddet, baskı, zor, yıldırma, cezalandırma, konsensus, oyalama, meşgale oluşturma, hayatı anlamlandırma, keyif alma, kayıtsızlık ve pasifizasyon, cahil bırakma, sorunlarla boğuşmaktan ve aşırı çalışmaktan başını kaldıramama, kontrol/denetimle ve bunların çeşitli oranlarda bileşiminin bulunduğu mekanizmalarla, pratiklerle ve insanlar arası ilişkilerle oluştuğundan, “hegemonya krizi” denildiğinde Leninist devrimci durumun oluştuğu, bahsedilen bu pratiklerin ve mekanizmaların etkilerini yitirdiği söylenmektedir.

Yazdıklarımızın ışığında bir eleştiriyle bitirebiliriz:

“Uzun bir süredir hegemonyasını verimli biçimde işletemeyen iktidar, artık hegemonik olmaya çalışmaktan vazgeçmiş görünmektedir. Mecbur olduğu geçişi, yani iktidarda kalabilmek için yeni bir rejim ve devlet biçimine geçişi toparlayıcı bir hegemonik liderlikle değil hukuku askıya alan, muhalefeti kuralsızca ezen, sokağı şiddet ile disipline eden bir zor kullanımıyla sağlamaya yönelmiştir. Seçimi kazanamayacağını görünce seçimi anlamsızlaştırmış, hukukla ilerleyemeyeceğini anlayınca hukuku askıya almış, nihayetinde siyaset alanına hâkim olamayacağını fark edince siyaseti bir kenara bırakıp sadece yönetmekle yetinmiştir. En kaba tabiriyle zor ile rızanın özgül bileşiminden oluşan hegemonya yerine, baştan sonra zora dayanan bir darbe mekanizmasını devreye sokmuştur (…)

Esasında Türkiye’de iktidarın bir hegemonya krizi içerisinde olduğu uzun zamandır söyleniyor. Bu krizin en kolay ulaşılabilen göstergesi seçim sonuçları ve geri döndürülemeyen seçmen desteği (…)” (Can Soyer, “An Gelir, Abluka Dağılır”, 11.04.2025, https://www.ayrim.org/guncel/an-gelir-abluka-dagilir/)

Türkiye’de 18-19 Mart tarihinden bugüne uzanan süreçlere dair yazılan bu cümleler, siyaset bilimi terminolojisinde “darbe”nin kullanımıyla uyumsuzluk sergilemekte, faşizme geçiş yaşanmakta olduğunu belirtmekle içerisinde bulunduğumuz otoriter neoliberal kapitalist demokrasinin, biçimsel demokratik yanlarla birlikte faşizan özellikler (baskının dozunda artış, kontrol ve denetim mekanizmalarının güçlenmesi gibi) de taşıdığı gerçeğine karşın kültür, sanat, spor, eğlence, aile hayatı, günlük yaşamsal etkinliklerin çeşitli yanları, siyaset, sendika, okul/eğitim vd.’nın, ezcümle toplumsal dokunun, pratiklerin, ilişkilerin ve yapıların (toplumsal organizasyonların), siyasi iktidarın ve devlet ideolojisinin (resmî ideoloji) belirlenimine ve kontrolüne girmesini anlatan, faşizmin temel niteliği olan totalitarizmi barındırmadığından “faşizm” olmadığını görememektedir. “Hegemonya krizi” tanımlamaya çalıştığımız geniş anlamıyla, yani devrimci durumda kapitalist sınıfın toplumsal iktidarını yeniden üretemediği, hegemonya pratiklerinin ve mekanizmalarının etkisizleştiği tarihsel kesitlerde ortaya çıkan bir olgu olarak dikkate alındığında, bu konuda yazarın yazdıklarının hakikati temsil etmediği anlaşılır olmaktadır.

Bu konuda şu üç yazının okunması yararlı olacaktır:

i) https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2025/03/iktidar.html

ii)https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2025/04/toplumsal-iktidar-ve-hegemonya.html

iii)https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2025/04/boyun-egme-itaat-ve-mucadele.html

12 Nisan 2025 Cumartesi

Toplumsal iktidar ve hegemonya

Mahmut Boyuneğmez


İktidar, insanlar arasındaki ilişkilerde ve pratiklerde var olur. İktidar sınıflar arasında, erkek-kadın cinsiyetler arasında, patron ile işçi arasında, hiyerarşik askeri/polisiye organizasyon içerisinde bürokratlar ile kamu emekçileri arasında, kamu kurumlarında yöneticiler ile emekçiler arasında vardır. İktidar ilişkilerinin varlığı için gerek koşul ya da olmazsa olmaz koşul (conditio sine quanon, “ancak ve ancak” koşulu, varlık-yokluk koşulu), insanlar arası eşitsizliklerdir. Eşitsizlikler olmadığında, iktidar oluşmaz. Eş deyişle ancak ve ancak eşitsizliklerin varlığında insanlar arası iktidar ilişkileri var olur. İktidarın oluşumu için yeter koşul ise, şiddet/baskı/ceza uygulama tehdidinin ya da imasının bulunmasıdır. İnsanlar arasında eşitsizliklerin varlığında ve bir şekilde şiddet/zorlama/baskı/caydırma/cezalandırma/yıldırma eşlik ettiğinde, fiilen var olmasa bile şiddet/ceza/baskı uygulanacağı tehdidi ya da imasının söz konusu olduğu süreçlerde ve durumlarda, iktidar bir ilişki olarak vardır.

Siyaset teorisinin inceleme konusu olan iktidar, siyasi ve toplumsal iktidardır. Siyasi iktidar/devlet, toplumsal iktidarın bir bileşeni ya da öğesidir. Toplumsal ilişkileri, siyasi alan/devlet ile “sivil toplum” şeklinde ayırmak yanlışa götürmektedir. Devlet, siyasi, iktisadi, ideolojik, kültürel ve hukuksal boyutları bulunan bir toplumsal ilişkiler sistemidir. Kapitalist devlet salt siyasi iktidar organizasyonu olmayıp, sermaye sınıfının toplumsal iktidarının oluşumunda bu boyutlarıyla yer alan bir örgütlenmedir. Toplumsal iktidar, devletsel/siyasal, hukuksal, iktisadi, ideolojik, kültürel boyutlar barındıran çeşitli pratikler, insanlar arası ilişkiler ve organizasyonlar/yapılarla üretilmektedir ve her gün yeniden üretilerek bir sürekliliğe sahiptir.

Kapitalist devlet, toplumun üzerinde değil içerisinde yer alan bir toplumsal ilişkiler kümesi, salt baskı/zor/cezalandırma/yıldırma/tahakküm “aygıtı” değil, bunlarla birlikte rıza/onay/konsensüs oluşturma, insanlarda kültürel ve ideolojik formasyon geliştirme, bazı hakikatleri saklama/gizleme/gözlerden uzak tutma ve birçok bilimsel bilgi ve perspektife dair cahil bırakma, insanları yönlendirme, şartlandırma, koşullama, insanlar arasında tutulan çeşitli keyif verici, eğlenceli ya da heyecan oluşturan pratiklerle bağımlılığa zemin hazırlama, hayırseverlik etkinlikleriyle bağlılık üretme, dinsel inançların yeniden üretiminde doğrudan rol alma gibi işlevlere sahip bir hegemonya yapısı/organizasyonudur.

İktidar, sınıfsaldır. Kapitalist sistemde sermaye sınıfının iktidarı toplum ölçeğinde oluşur. Kapitalist devlet yapısı, sermaye sınıfının toplumsal iktidarının sadece bir bileşenidir. Kapitalist sistemde toplumsal iktidarın oluşumu çeşitli pratikler ve ilişkiler barındıran hegemonya yapıları üzerinden/dolayımıyla gerçekleşir. Toplumsal iktidarın hegemonya yapıları, devlet organizasyonunu, devletin baskı, eğitim, medya, kültür gibi alt örgütlenmelerini, adalet/hukuk organizasyonunu, sendikalar, siyasal partiler, STK’lar gibi örgütlenmeleri, kültür endüstrisinin bileşenlerini, özel/devlet üniversitelerini, spor kulüplerini, sermayenin kültürel organizasyonlarını vd. içermektedir.

Hegemonya, sadece rıza/kabul/onay üretimiyle ilişkili değildir. Hegemonya, şiddet, baskı, zor, yıldırma, cezalandırma, rıza, onay, konsensus, oyalama, meşgale oluşturma, hayatı anlamlandırma, keyif alma, kayıtsızlık ve pasifizasyon, cahil bırakma, sorunlarla boğuşmaktan ve aşırı çalışmaktan başını kaldıramama, kontrol/denetimle ve bunların çeşitli oranlarda bileşiminin bulunduğu pratiklerle ve insanlar arası ilişkilerle oluşur.

Kapitalist sınıfın işçi sınıfı ve ara tabakalar üzerindeki, siyasal iktidarı da içeren ve ancak ülke ölçeğinde kurulan toplumsal iktidarı, insanlar üzerinde ve arasında hegemonya sağlandığında sürekliliğini koruyabilir. İnsanlar arasında hegemonyanın oluşumunda toplumsal iktidarın hegemonya yapıları devrededir.

Buraya kadar yazılanlar siyasal rejim olarak kapitalist demokrasiyi ve devlet biçimi olarak olağan kapitalist devleti barındıran kapitalist toplumsal sisteme ilişkindir. Olağan dönemlerde kapitalist toplumsal sistemde iktidar, bir benzetme yapacak olursak, farklı dokulardan meydana gelen organlar gibi, farklı hegemonya yapıları ile çalışır/işler.

Faşizm ise bir olağanüstü devlet tipi olmasına ek olarak tüm toplumsal dokunun, pratiklerin, ilişkilerin ve yapıların (toplumsal organizasyonların), siyasi iktidarın ve devlet ideolojisinin (resmî ideoloji) belirlenimine ve kontrolüne girmesini, eş deyişle totalitarizmi anlatır. Olağan dönemlerde kapitalist demokrasilerde bulunan toplumsal iktidarın dağınık ışıkları, faşizmde odaklanarak bir noktada yoğunlaşır. Kapitalist demokrasideki toplumsal iktidarın hegemonya yapıları, faşizmde yönetim/yürütme gücü tekilliğinin, “kara deliği”nin çekim alanında bulunur. Kültür, sanat, spor, eğlence, aile hayatı, günlük yaşamsal etkinliklerin çeşitli yanları, siyaset, sendika, okul/eğitim vd. faşizmin rengi olan kahverengi ışığın aydınlatması altına girer. Toplumsal iktidarın çeşitli hegemonya yapıları, siyasi iktidarın mengenesinde sıkışarak dar ve tek bir kalıp alır. Özetle faşizm, sermayenin toplumsal iktidarının homojenleştiği ve tekilleştiği, toplumsal ilişkiler üzerinde maksimum kontrolün olduğu olağanüstü bir siyasal rejim ve kapitalist devlet tipidir.

8 Mart 2025 Cumartesi

İktidar

Mahmut Boyuneğmez


Kapitalist toplum, insanlar arası bir pratikler ve ilişkiler sistemidir. Kapitalist sistemde toplumsal ilişkilerin iktisadi, siyasal, ideolojik, kültürel ve hukuksal boyutları vardır. Bu toplumsal ilişkiler kapitalist sınıf ile proletarya ve ara tabakalar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri içerir. Kapitalist sınıf, işçi sınıfı ile ara tabakalar üzerinde toplumsal ölçekte oluşan bir iktidara sahiptir. Kapitalist sınıfın toplumsal iktidarı, diğer sınıf ve tabakalarla olan ilişkileriyle kurulur. İktidar, farklı habituslara/sınıfsal konumlanışlara sahip insanların birbirleriyle olan ilişkileriyle var olur. Dolayısıyla sermayenin toplumsal iktidarının, iktisadi, siyasal, ideolojik, kültürel ve hukuksal boyutları bulunur.

Kapitalist devlet, iktisadi, siyasal, ideolojik, kültürel ve hukuksal pratikler ve ilişkilerdeki uzanımlarıyla, bu boyutlardaki etkileşimleri ve pratikleriyle kapitalist sınıfın toplumun diğer kesimleri üzerindeki iktidarının oluşumuna katılan bir organizasyon ya da örgütlenmedir. Salt siyasal bir örgütlenme değil, toplumsal ilişkilerin ve pratiklerin diğer boyutlarındaki etkileşimleri ve varlığıyla sermayenin toplumsal ölçekte oluşan iktidarının bir bileşenidir.

İktidar, günlük hayatın pratikleri ve ilişkileri içerisinde hegemonya tesisi yoluyla türemektedir. Sadece baskı, zorlama, cezadan kaçışla değil, ikna olma, onay verme, rıza gösterme, kayıtsızlık ve pasifizasyon, cahil bırakma, sorunlarla boğuşmaktan ve aşırı çalışmaktan başını kaldıramama, meşgale oluşturma, oyalayıcı ve keyif verici etkinliklerin cazibesi gibi yollarla kitleler, kapitalist sistemin işleyişine, onun barındırdığı olumsuzluklara ve karşıtlıklara dair düşünme, duygulanım geliştirme ve eyleme geçme şeklinde itirazda bulunmaktan menedilir. Kapitalist toplumsal formasyonlarda sermayenin toplumsal iktidarı kendini, kitlelerin itaati ve yaşadıkları sorunlara itirazının olmayışı şeklinde gösterir.

Kapitalist sistemde sermayenin toplumsal iktidarı, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki sömürü ilişkisinin sürdürülmesi ve daimi var oluşunu sağlar. Başka bir deyişle, bu iktidarın oluşumu, kapitalist sistemin varlığının devamlılığı için gereklidir. Bu nedenle, kapitalist devlet yanı sıra iktisadi, siyasal, ideolojik ve kültürel pratiklerin toplandığı çeşitli hegemonya araçları/yapıları (sendikalar, dermekler, vakıflar, odalar, STK’lar, düzen partileri, spor kulüpleri, sermayenin kültürel organizasyonları vd.) ile hukuksal pratikler ve yapılar, sistemin öğeleri/bileşenleri olarak hep birlikte ve etkileşim içerisinde işlerler. Kapitalist üretim ilişkileri olan işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki sömürü ilişkilerinin sürdürülmesi için sistemin öğelerinin hepsinin birlikte ve etkileşim içerisinde çalışması gerekir.

Bu kavrayış, toplumu bir sistem/bütünlük olarak gören ve bileşenleri arasındaki etkileşim ve ilişkileri gözeten bir yaklaşıma sahiptir. Burada, sömürü ilişkileri sistemin pivotunu/eksenini oluşturur. Bu ilişkiler salt iktisadi olmayıp, patronlarla işçiler arasındaki süreçlere ve pratiklere eşlik eden ahlaki, ideolojik/düşünsel, hukuki ve devletsel boyutlara da sahiptir. Örneğin yasalar ve devlet, her zaman ve yerde sömürü ilişkilerini düzenler ve bu ilişkilerle etkileşim içerisindedir. İşçilerle patronlar arasındaki sözleşmelerin hukuki bir boyutu çoğu durumda mevcuttur. Bu ilişkiler tarafların düşünceleri, duygulanımları ve değer yargılarının, pratikleri içerisinde önemli bir yeri olduğu ilişkilerdir.

Bunlardan şu sonuç çıkar: İşçi sınıfının iktidarı için verilmekte olan mücadelenin hedefi salt siyasal iktidarı ele geçirmek olarak görülemez. Sermaye sınıfının toplumsal iktidarının yeniden üretilemeyecek hale gelmesi için toplumsal ilişkilerin farklı boyutlarında karşı-hegemonya oluşturan etkinliklere ve pratiklere, organizasyonlara ihtiyaç bulunmaktadır. Sermaye sınıfının toplumsal iktidarının içine gireceği bir hegemonya krizinde, toplumda oluşmuş bulunan alternatif iktidar nüveleri bir öncü parti önderliğinde işçi sınıfı iktidarında gelişip serpilmek için hazır olmalıdır. Bu kriz kesitinde sermayenin toplumsal iktidarı çatlar ve parçalanırken, yeni bir iktidar birçok bileşen organizasyonuyla birlikte eskisinin yerini alır. Böylelikle iktidar sermaye sınıfından, işçi sınıfına el/yer değiştirmiş olur.

Sosyalist devrimde, kapitalist sistemin ekseni olan (temel/altyapı) sömürü ilişkilerinin tasfiyesi gerçekleştirilirken, bununla uyumlu olarak tüm üstyapılar ve toplumsal etkinliklerin ideal boyutu olan ideolojiler âlemi de yeniden yapılanır. Var olan eski yapıların işleyişi ve düzenlenişi parçalanır/yıkılır ve bu yapılar dönüştürülür. Toplumsal ilişkilerin organizasyon biçimleri olan yapılar, yeniden örgütlenir ve işlevlerinde başkalaşımlar olur. Buna devlet organizasyonunun da dâhil olduğunu belirmeye gerek yoktur.

Otorite, iktidar, kontrol [1]

Otorite, isteyerek emirlere uymayı ve lider sayılan aktörün peşinden gitmeyi, liderliğin kabiliyetleri ve toplumsal konumuna kişiler ya da grup tarafından onay vermeyi, fiziksel şiddet uygulaması ya da uygulanacağı iması gerektirmeksizin itaati anlatır. Ebeveyn otoritesi, mesleki otorite (örneğin hastanede hastalara ilişkin hekim otoritesi), ahlaki otoriteler, siyasal lider otoritesi örnektir. Otorite, sevgi, güven, saygı, değer verme gibi duygu ve tutumlarla, menfaatle, bazı durumlarda ise ideolojik bağlılık ve bağlanmayla gerçekleşir.

İktidar ise, insanlar arasındaki egemenlik-bağımlılık ilişkisidir. İktidar, insanlar arasındaki eşitsizlikten doğar. Otoriteden farkı, şiddet uygulama tehdidinin ya da imasının daima var olmasıdır. Toplumsal organizasyonlarda iktidar ilişkileri olabileceği gibi, iktisadi iktidar, askeri kudret/iktidar da vardır ve iktidarların oluşumu ideolojik ve enformatik boyutlarla desteklenebilmektedir. İktidar sadece siyasal iktidara indirgenemez. Fakat kapitalist toplumda sermaye sınıfının toplumsal iktidarının oluşumu ve yeniden üretiminde yer alan toplumsal iktidarın hegemonya yapıları ile çeşitli pratik düzenekler, en önemli ve bu toplum için belirleyici iktidar ilişkilerini anlatır. Kapitalist sınıfın toplumsal iktidarı, emekçiler üzerindeki baskı uygulama, zorlama, rıza üretme, meşgale oluşturma, oyalama, ideolojik bağlanma, cemaat şeklinde çıkar örgütlerine katılma gibi yollarla sağlanan hegemonyayla oluşturulur. Bir hegemonya krizinin oluşabilmesi için karşı-hegemonya üreten mücadele örgütlerinin emekçiler arasında belli ölçülerde kök salmış olması, kapitalist sınıfın toplumsal iktidarını çatlatarak filizlenmeye başlaması gerekir.

Kontrol, buradaki anlamıyla üretim araçları, silahlar, bilgiler ve toplumsal organizasyonlar üzerinde uygulanan, bunlara erişimi denetleme ve kısıtlama yeteneğidir. Bu kısıtlama ve denetim sayesinde insanlar maniple edilebilir.

[1] Bu bölümdeki üç kavram için yararlanılan kaynak: Şefler Nasıl İktidara Geldiler, Timothy Earle, Versus Kitap, 2013

Not: İktidar ve sosyalist devrim konusunda ileri okuma için önerimiz:

https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2024/09/sosyalist-devrim-tezleri.html

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]