Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2026 Salı

Faşizm Yeniden Olanaklı mı?

Mahmut Boyuneğmez

1. Faşizm Tanımı ve Otoriter Devletçilik

Bu değerlendirme, faşizmi yalnızca otoriterlik ya da baskıcı yönetim biçimleriyle özdeşleştirmemektedir. Marksist literatürde faşizm, belirli tarihsel koşullarda tekelci sermayenin işçi sınıfı hareketini ezmek amacıyla başvurduğu özgül ve olağanüstü bir devlet biçimi olarak ele alınmıştır. Bu nedenle günümüzde yükselen aşırı sağ hareketlerin klasik faşizmle hangi açılardan benzeştiği, hangi açılardan ayrıştığı incelenmelidir.

Klasik faşizm, liberal ve muhafazakâr literatürün iddia ettiği gibi "kapitalizme karşıt üçüncü bir yol" değildir. Onu sadece "aşağıdan yukarıya gelişen kültürel/popülist bir sapma" olarak okumak da bir hatadır. Faşizm, devlet aygıtının yukarıdan aşağıya doğru adım adım otoriterleştiği yapısal bir sürecin, tabandan örgütlenen gerici kitle dinamikleri ve en önemlisi tekelci büyük sermayenin yapısal krizden çıkış stratejileriyle eklemlenmesinin ürünüdür. Dolayısıyla faşistleşme süreçleri, kapitalizmin tıkandığı tarihsel momentlerde, bizzat egemen sınıfların rızası ve yönlendirmesiyle devreye sokulan bir "kapitalist sistemi kurtarma" mekanizmasının işleyişi olarak kavranmalıdır.

Marksist literatürde faşizm konusunda tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Clara Zetkin faşizmi küçük burjuvazinin radikalleşmesi üzerinden açıklarken, Troçki işçi hareketini fiziksel olarak ezmeye yönelen karşı-devrimci bir seferberlik olarak değerlendirmiş, Dimitrov ise onu finans kapitalin en gerici diktatörlüğü olarak tanımlamıştır. Poulantzas ise 1979 yılında kapitalist devletin otoriter devletçilik doğrultusunda geçirdiği dönüşümü çözümlemiş; parlamenter kurumlar korunurken yürütmenin ve devlet aygıtının merkezileşmesine dikkat çekmiştir.

Neoliberalizm yalnızca piyasaların serbestleşmesini değil, aynı zamanda sendikal örgütlenmenin zayıflatılmasını, sosyal devletin gerilemesini ve emeğin parçalanmasını beraberinde getirmiştir. Bu süreç, sınıfsal kimliklerin (sınıfın değil, sınıfsal aidiyet algısının) çözülmesini hızlandırırken aşırı sağın ulusal ve kültürel kimlik eksenli siyaset üretmesi için uygun bir toplumsal zemin hazırlamıştır. İncelememizde "emniyet supabı" kavramını, kapitalizmin ürettiği toplumsal hoşnutsuzluğu sistem karşıtı bir hatta yönelmeden boşaltan siyasal mekanizmaları ifade etmek için kullanmaktayız.

2. Komintern Tarihindeki Taktiksel Arayışlar ve Nesnel Zorunluluklar

Geçmişte faşizmin yükselişine karşı Marksist-Leninist hareketler temel olarak iki büyük taktiksel yaklaşım geliştirdiler.

Sınıfa Karşı Sınıf (Üçüncü Dönem) Stratejisi (1928-1934)

Komintern’in 6. Kongresi’nde benimsenen bu taktiğe göre, sosyal demokrasi ile faşizm arasında özsel bir fark yoktu; hatta sosyal demokrasi, faşizmin ikiz kardeşi ("sosyal-faşizm") olarak adlandırılıyordu. Bu yaklaşım, sosyal demokrasinin işçi sınıfını kapitalist düzen içerisinde tuttuğu tespitinden hareket etmekteydi; ancak faşizmin oluşturduğu somut tehdidi ikincilleştirdiği için ağır tarihsel sonuçlar doğurdu. Bu yaklaşım, Avrupa'da devrimci dalganın yeniden yükseleceği beklentisi ve sosyal demokrasinin bunun dalgakıranı olacağı öngörüsü üzerine kurulmuştu. Bu sekter yaklaşım, Almanya’da KPD ile SPD’nin Nazilere karşı ortak bir direniş cephesi kurmasını engelledi ve Hitler'in iktidara yürüyüşünü kolaylaştırdı.

Bununla birlikte, Hitler'in iktidara gelişini yalnızca bu stratejik hataya bağlamak eksik olacaktır. 1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı ekonomik çöküş, Weimar Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarsızlığı, Alman sermayesinin önemli kesimlerinin Nazi hareketine verdiği destek ve muhafazakâr devlet elitlerinin Hitler'i kontrol edebileceklerini düşünmeleri de sürecin belirleyici dinamikleri arasında yer almaktadır. Ancak sosyalist hareket içerisindeki bölünme, işçi sınıfının birleşik direniş kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Halk Cephesi Stratejisi (1935 ve Sonrası)

Georgi Dimitrov’un Komintern 7. Kongresi’ndeki raporuyla hayata geçirilen bu strateji, faşizm tehlikesine karşı sadece işçi sınıfının değil, sosyal demokratların, liberallerin ve hatta anti-faşist burjuva güçlerin de dahil olduğu geniş koalisyonları savundu. Fransa ve İspanya’da bu taktikle seçim ittifakları kuruldu.

Halk Cephesi deneyimi, faşizmin fiziksel imha tehdidine karşı kaçınılmaz ve yaşamsal bir tarihsel zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır; bu süreci basit bir taktik hata parantezine almak dönemin nesnel gerçekliğini ıskalamaktır. Bu strateji kısa vadede faşizmin ilerleyişini yavaşlatabilmiş olsa da; uzun vadede birçok ülkede komünist partilerin siyasal bağımsızlığını zayıflattığı, parlamenter uzlaşmaları stratejik hedef hâline getirdiği ve sınıf siyasetini geri plana ittiği gerekçesiyle yoğun biçimde eleştirilmiştir. İspanya İç Savaşı deneyimi, uluslararası anti-faşist dayanışmanın önemini gösterirken aynı zamanda cephe içerisindeki siyasal gerilimlerin devrimci süreci nasıl sınırlayabildiğini de ortaya koymuştur.

Halk Cephesi stratejisi faşizmin kısa vadeli ilerleyişini yavaşlatmış olsa da uzun vadede ciddi sorunlar doğurmuştur. Özellikle İspanya İç Savaşı’nda komünistlerin cumhuriyetçi koalisyon içindeki hegemonya mücadelesi, devrimci dinamikleri sınırlamış, kolektivizasyon deneyimlerini frenlemiş ve devrimci potansiyeli burjuva demokratik sınırlar içinde tutmuştur. Bu deneyim, geniş ittifakların anti-faşist mücadelenin bir aracı olabileceğini gösterirken, aynı zamanda bu ittifakların sınıf bağımsızlığını ve devrimci perspektifi aşındırabildiğini de ortaya koymuştur. Dolayısıyla Halk Cephesi ne mutlak bir başarı ne de mutlak bir hata olarak görülmelidir; dönemin nesnel zorunluluklarıyla devrimci stratejinin gerilimi olarak değerlendirilmelidir.

3. Günümüz Avrupa Solu ve Sınıf Siyasetinin Güncel Sınırları

Sovyetler Birliği'nin çözülmesinden sonra Avrupa komünist hareketi ortak bir stratejik çizgiden uzaklaşmış; farklı tarihsel deneyimler ve siyasal koşullar doğrultusunda birbirinden ayrışan yönelimler geliştirmiştir.

Yunanistan Komünist Partisi (KKE): Faşizmi kapitalist sistemin kriz dönemlerinde başvurduğu yönetim biçimlerinden biri olarak değerlendirmekte; anti-faşist mücadelenin anti-kapitalist mücadeleden ayrıştırılmasına karşı çıkmaktadır. KKE'nin bugünkü pozisyonu sekter bir içe kapanma değil, reformizmin tarihsel sınırlarına karşı sınıfın bağımsız hattını koruma çabasıdır. Partiye göre sosyal demokrasiyle veya liberal güçlerle kurulan kalıcı siyasal ittifaklar, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını zayıflatmaktadır. Bu nedenle KKE, geniş demokratik cephelerden ziyade bağımsız sınıf örgütlenmesini ve işçi hareketinin güçlendirilmesini temel strateji olarak benimsemektedir.

Portekiz Komünist Partisi (PCP): Güçlü sendikal geleneğini korumakla birlikte parlamenter mücadeleyi de önemsemektedir. Neoliberal politikaların emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini sürekli gündemde tutmasına rağmen, bazı dönemlerde sosyalist hükümetlere dışarıdan destek vermesi Marksist-Leninist çevreler tarafından düzen siyasetine fazla eklemlenmekle eleştirilmektedir.

İspanya Komünist Partisi (PCE) ve Birleşik Sol: Franco diktatörlüğü deneyiminin etkisiyle anti-faşist mücadeleyi büyük ölçüde geniş demokratik ittifaklar üzerinden yürütmektedir. Ancak bu yaklaşımın, kapitalizmin yapısal eleştirisini geri plana ittiği ve anti-faşizmi zamanla yalnızca anayasal düzenin savunusuna indirgediği yönünde eleştiriler yapılmaktadır.

Fransa Komünist Partisi (PCF): Uzun yıllardır geniş sol seçim ittifakları içerisinde siyaset yürütmektedir. Buna karşın RN'nin geleneksel işçi havzalarında sürekli güç kazanması, seçim ittifaklarının tek başına aşırı sağı geriletmekte yetersiz kaldığını göstermektedir. Marksist-Leninist perspektiften bakıldığında bu durum, işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesinin yerini parlamenter uzlaşmaların alamayacağını ortaya koymaktadır.

Belçika Emek Partisi (PTB/PVDA): Avrupa genelinde sınıf siyasetinin gerilediği koşullarda, taban örgütlenmesi ve günlük somut talepler üzerinden yükseliş gösteren özgün bir örnek sunmaktadır. Belçika’nın derin dilsel ve etnik bölünmüşlüğüne (Flaman ve Valon bölgeleri) rağmen üniter, tek bir merkezi sınıf örgütü olarak kalmayı başaran parti, neoliberal krizin yarattığı yıkımı doğrudan işçi mahallelerinde, sendikalarda ve iş yerlerinde kesintisiz bir örgütlenmeyle karşılamaktadır. PTB/PVDA, parlamenter mücadeleyi küçümsememekle birlikte onu kitle hareketinin ve sokaktaki sınıf mücadelesinin bir yankısı olarak konumlandırmaktadır. Partinin seçilen tüm temsilcilerinin, aldıkları yüksek milletvekili maaşlarını reddederek ortalama bir işçi ücretiyle yaşamayı kabul etmesi ve geriye kalanı partiye devretmesi, düzen kurumlarıyla arasına koyduğu mesafenin pratik bir göstergesidir. Ancak partinin geniş kitlelere ulaşmak adına zaman zaman teorik keskinliğini esnetmesi ve popülist bir dil benimsemesi, radikal sol çevreler tarafından ideolojik bir aşınma riski olarak eleştirilmektedir.

Avusturya Komünist Partisi (KPÖ): Federal düzeyde uzun yıllar zayıf kalmasına karşın, yerel yönetimler ve dar gelirlilerin yakıcı sosyo-ekonomik sorunları üzerinden kurduğu hatla dikkat çekmektedir. KPÖ’nün Graz ve Salzburg gibi büyük kentlerde elde ettiği başarıların temelinde, kapitalizmin en derin yaralarından biri olan "barınma/kira krizini" siyasetinin merkezine yerleştirmesi yatmaktadır. "Kiracı Danışma Hattı" gibi pratik dayanışma ağları kurarak halkın günlük hayattaki güvencesizlik hissini örgütleyen parti, anti-kapitalist söylemi teorik bir soyutlama olmaktan çıkarıp somut bir yaşam mücadelesine dönüştürmüştür. KPÖ temsilcileri de aldıkları maaşların büyük kısmını doğrudan dar gelirliler için oluşturulan sosyal fonlara aktarmaktadır. Bu pratik başarılar komünist kimliğe yönelik ideolojik önyargıları yerelde kırsa da, partinin genel siyasi hattının yerel yönetim odaklı bir "belediye sosyalizmine" veya sosyal yardımlaşma ağlarına sıkışma riski, anti-kapitalist mücadelenin iktidar perspektifinden koparılması yönündeki eleştirileri de beraberinde getirmektedir.

Genel olarak Avrupa komünist hareketi içerisinde bugün iki temel stratejik yaklaşım bulunmaktadır. Birinci yaklaşım, anti-faşist mücadelenin ancak anti-kapitalist mücadeleyle birlikte yürütülmesi hâlinde kalıcı sonuçlar doğuracağını savunmaktadır. İkinci yaklaşım ise önceliğin aşırı sağın seçim başarılarını engellemek olduğunu ileri sürerek sosyal demokratlar ve diğer demokratik güçlerle geniş ittifakları desteklemektedir. Marksist-Leninist açıdan ikinci strateji, kısa vadede belirli kazanımlar sağlasa da uzun vadede işçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini aşındırma ve sınıf mücadelesini parlamenter uzlaşmalara indirgeme riski taşımaktadır.

Avrupa komünist partilerinin performansını değerlendirirken nesnel verilere dayalı bir bakış da gereklidir. PTB/PVDA son yıllarda Belçika’da özellikle Valon bölgesinde önemli oy artışları yakalamış, yerel seçimlerde belirgin başarılar elde etmiştir. KPÖ ise Graz’da konut krizine odaklanan pratik politikasıyla yerel yönetimlerde dikkate değer sonuçlar almıştır. Öte yandan bu başarılar hâlâ ulusal ölçekte sınırlı kalmakta, KKE’nin aldığı oylar ise istikrarlı ama yetersiz bir kitle desteğini yansıtmaktadır. Bu partilerin bazılarının popülist söylemlere kayması veya yerel yönetim odaklı "belediye sosyalizmi" riski taşıması ideolojik bir tartışma konusudur. Ancak bu tartışma, partilerin somut örgütlenme başarılarını ve emekçi kitlelerle kurdukları bağları göz ardı etmeden yürütülmelidir.

4. Avrupa'da Aşırı Sağ ve Faşizan Eğilimlerin Ülkeler Bazında Gelişimi

Bugün Avrupa genelindeki aşırı sağ yükseliş, tek tip bir bloktan ziyade ülkelerin kendi içsel dinamiklerine ve anayasal sınırlarına göre şekillenmektedir. Bununla birlikte, bu partilerin ortaklaştığı temel başlıklar; göç karşıtlığı, milliyetçilik, güvenlik siyaseti, Avrupa Birliği şüpheciliği, kültürel muhafazakârlık ve neoliberal küreselleşmenin yarattığı hoşnutsuzluğu ulusal kimlik ekseninde yeniden üretmeleridir. Bu hareketler, kapitalizmin yapısal krizlerinden doğan sınıfsal öfkeyi sermaye ilişkilerine değil; göçmenlere, azınlıklara, Avrupa Birliği bürokrasisine ve kültürel kimlik çatışmalarına yönlendirerek geniş toplumsal destek üretmektedir.

Fransa (Ulusal Birlik - RN): Marine Le Pen liderliğindeki parti, babası Jean-Marie Le Pen’in açıkça antisemitik ve radikal neo-faşist söylemlerini geride bırakarak sistem içi bir "normalleşme" (dediyabolizasyon) stratejisi izledi. Söylemini göç karşıtlığı, hayat pahalılığı ve Fransız egemenliği üzerine kurarak işçi sınıfının tarihsel kalelerinden (özellikle sanayisizleşen kuzey bölgelerinden) ciddi oylar devşirmeyi başardı. Böylece uzun yıllar boyunca Fransız Komünist Partisi ve sendikaların güçlü olduğu bölgelerde önemli bir siyasal hegemonya kurdu.

Bu durum, neoliberal dönüşümün işçi sınıfı içerisinde yarattığı güvencesizliğin yalnızca sol tarafından temsil edilmediğini, aşırı sağın da bu hoşnutsuzluğu milliyetçi söylemler aracılığıyla örgütleyebildiğini göstermektedir. RN'nin başarısı, sınıf aidiyetinin yerini giderek kültürel kimliklerin aldığı yeni hegemonya biçiminin de bir göstergesidir. Bu durum, post-modern teorilerin iddia ettiği gibi sınıfın nesnel gerçekliğini yitirmesinden değil; aksine, sendikal örgütlülüğün gerilemesi ve geleneksel solun neoliberal dönüşüme yeterli yanıt üretememesi nedeniyle sınıf bilincinin üstyapısal (kültürel) manipülasyonlarla perdelenmesinden kaynaklanmaktadır. Solun uzun yıllar boyunca temsil ettiği emekçi seçmen tabanının önemli bir bölümü, sınıfsal/ekonomik taleplerini artık egemenlerin çizdiği milliyetçi bir çerçevede ifade etmektedir.

İtalya (İtalya’nın Kardeşleri - FdI): Kökleri neo-faşist İtalyan Sosyal Hareketi’ne (MSI) dayanan Giorgia Meloni önderliğindeki parti, iktidara geldikten sonra radikal söylemlerini törpüleyerek NATO, AB bütçe disiplini ve kapitalist piyasalarla tam bir uyum yakaladı. Bu parti, "kültürel muhafazakârlık ve ekonomik uyumluluk" formülüyle hareket etmektedir. Bu durum, günümüz Avrupa aşırı sağının önemli bir bölümünün klasik faşist hareketlerden farklı olarak mevcut sermaye siyasal düzeniyle çatışmak yerine onun siyasal istikrarını sağlamaya yöneldiğini göstermektedir.

Almanya (Almanya İçin Alternatif - AfD): Kuruluşunda Euro Bölgesi karşıtı neoliberal akademisyenlerin partisi olan AfD, zamanla radikal milliyetçi ve yabancı düşmanı bir hatta kaydı. Özellikle Doğu Almanya (eski DDR) eyaletlerinde, birleşme sonrası yaşanan ekonomik güvensizlik ve dışlanmışlık hissini sömürerek birinci veya ikinci parti konumuna yükseldi. Sanayisizleşme, düşük ücretli çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve birleşmenin yarattığı toplumsal eşitsizlikler, AfD'nin özellikle emekçi kesimler içerisinde destek bulmasını kolaylaştırmıştır. DDR sonrası özelleştirmeler, işsizleşme ve ücret farklılıklarının uzun yıllar devam etmesi, birleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki ayrımı derinleştirmiştir.

Hollanda ve Avusturya (PVV ve FPÖ): Hollanda'da Geert Wilders (PVV) ve Avusturya'da FPÖ, İslamofobi ve göçmen karşıtlığını refah şovenizmiyle (yani "ülkemizin refah kaynakları sadece bizim vatandaşlarımıza aittir" söylemiyle) birleştirerek geniş kitle desteği topladı. Refah devletinin gerilemesiyle oluşan ekonomik kaygılar, sınıfsal talepler yerine ulusal aidiyet üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.

Macaristan (Orbán - Fidesz): Bu örnek de günümüz Avrupa'sındaki otoriterleşme eğilimini anlamak açısından önemlidir. Viktor Orbán yönetimindeki Fidesz, seçim mekanizmalarını korumakla birlikte medya, yargı ve devlet kurumları üzerindeki denetimini giderek artırmış; milliyetçi söylem ile sermaye yanlısı piyasa politikalarını ve devlet destekli kapitalizmi birlikte yürütmüştür. Aynı tarihsel kesitte sendikal hakların sınırlandırılması, akademik özerkliğin geriletilmesi ve sivil toplum üzerindeki baskılar da otoriter dönüşümün önemli bileşenleri olmuştur. Seçimle yürütmeyi bırakan Orbán hükümeti deneyimi, günümüz Avrupa'sında otoriterleşmenin klasik faşizm biçiminde gerçekleşmediğini, parlamenter mekanizmaların korunarak da demokratik alanın daraltılabileceğini göstermektedir.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişini yalnızca sınıfsal öfkenin yanlış kanala akıtılması olarak açıklamak yetersiz kalır. Göçün ölçeği, kültürel uyum güçlükleri, paralel toplum oluşumları, kentlerdeki güvenlik sorunları ve İslamlaşma tartışmaları emekçi kesimlerde gerçek endişeler yaratmaktadır. Bu kaygılar neoliberal güvencesizlikle birleşince patlayıcı etki yapmaktadır. Aşırı sağ bu çatlakları istismar etmekte, yalnızca emniyet supabı işlevi görmemektedir. Sol, aşırı sağ seçmenini “kandırılmış kitle” olarak görmek yerine onun ekonomik hoşnutsuzluk ile kültürel yabancılaşmayı aynı anda yaşadığını kabul etmeli ve bu kültürel kaygıları liberal çok kültürlülük retoriğiyle geçiştirmeyen bir sınıf dili geliştirmelidir.

5. Klasik Faşizm Riski Var mı, Yoksa Bir "Emniyet Supabı" mı?

Günümüz koşullarında ve bugünkü güç dengeleri dikkate alındığında, 1920’lerin ve 30’ların klasik faşizm riskinin (paramiliter çetelerin sokakları ele geçirmesi, parlamentonun tamamen lağvedilmesi, komünist partilerin ve sendikaların tamamen yasaklanarak açık terör diktatörlüğünün kurulması) yakın bir tehdit olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunun temel nedenleri şunlardır:

Sınıf Tehdidinin Yokluğu

Klasik faşizm, burjuvazinin sosyalist bir devrim tehdidi karşısında mülkiyetini korumak için başvurduğu "son çare" diktatörlüğüdür. Günümüz Avrupa’sında sermaye sınıfını tehdit edecek güçte, iktidara aday, kitlesel bir işçi sınıfı hareketi veya komünist önderlik bulunmamaktadır. Dolayısıyla burjuvazi açısından parlamenter demokrasiyi tamamen askıya alacak maliyetli ve riskli bir diktatörlüğe ihtiyaç yoktur.

"Emniyet Supabı" İşlevi

Günümüz faşist ve aşırı sağ partileri, kapitalist krizlerin (enflasyon, güvencesizlik, barınma sorunu) kitlelerde yarattığı haklı öfkeyi soğurmakla görevlidir. Sistem karşıtı biriken bu öfke, aşırı sağ tarafından sınıfsal hedeflere (sermayeye, patronlara) değil; göçmenlere, azınlıklara, AB bürokrasisine veya kültürel kimliklere yönlendirilmektedir. Böylece kitlelerin gazı alınmakta ve öfke zararsız kanallara yöneltilmektedir.

Bu süreçte göç, güvenlik, kimlik siyaseti ve kültürel kutuplaşma, ekonomik krizlerin üzerini örten temel ideolojik araçlar hâline geçmektedir. Emekçilerin yaşadığı reel ücret kayıpları ve güvencesizlik, sistemin yapısal sorunları yerine "dış tehditler" üzerinden açıklanarak sermaye düzeninin sorgulanmasının önüne geçilmektedir.

Kapitalist Demokrasi Sınırlarında Entegrasyon

Bu partiler iktidara geldiklerinde (Meloni örneğinde olduğu gibi) kapitalist mülkiyet ilişkilerine, finansal piyasalara, NATO’ya ve emperyalist sisteme sadakatlerini hızlıca ilan ederler. Dolayısıyla günümüz aşırı sağı, siyasal sistemi/demokratik rejimi yıkmak için değil; neoliberal otoriterliği parlamenter çerçeve içerisinde "yönetmek" ve rıza üretmek üzere kurgulanmış sistem içi birer enstrümandır.

Bununla birlikte, otoriterleşme eğilimleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Grev hakkının sınırlandırılması, polis yetkilerinin genişletilmesi, protesto gösterilerine yönelik baskılar, dijital gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve göç politikalarının sertleşmesi, neoliberal devlet biçiminin daha otoriter araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu uygulamalar klasik faşizmle bire bir özdeşleştirilemese de demokratik hakların aşamalı biçimde daraldığı yeni bir otoriterleşme eğilimine işaret etmektedir. Günümüz kapitalist demokrasileri, faşizan özellikler taşımakta, giderek daha fazla faşizan yönetim tekniğini bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle günümüz tartışması artık "faşizm gelecek mi?" sorusundan çok, kapitalist demokrasilerin hangi ölçüde faşizan yönetim tekniklerini kendi bünyelerine içselleştirdiği sorusu etrafında yürütülmelidir.

Elbette klasik faşizm riskini tamamen dışlamak yanıltıcı olabilir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde paramiliter grupların faaliyetleri, antifa ile aşırı sağ arasında sokak düzeyinde yaşanan şiddet olayları, dijital gözetim araçlarının yaygınlaşması, protesto haklarının kısıtlanması ve kutuplaşmanın derinleşmesi, yeni türden hibrit otoriter rejimlerin zeminini hazırlamaktadır. Bu rejimler klasik faşizmin tam parlamenter lağvedilme ve kitlesel terör diktatörlüğü modelini tekrarlamasa da, liberal demokratik kurumların içinin boşaltılması ve faşizan yönetim tekniklerinin devlet örgütlenmesi tarafından içselleştirilmesi yoluyla benzer sonuçlar üretebilir. Dolayısıyla mesele artık “faşizm gelecek mi?” sorusundan öte, “demokrasi ne ölçüde faşizanlaşmaktadır?” sorusuna evrilmiştir.

6. Otoriterleşme Avrupa’ya Özgü Bir Olgu Değil

Kapitalizmin küresel kriz konjonktürü, neoliberal birikim modellerinin sürdürülebilmesi için burjuva demokrasisinin sınırlarını daraltan otoriter yönetim pratiklerini yalnızca Avrupa ölçeğinde değil, dünya genelinde de birer kural haline getirmektedir. Bu bağlamda emperyalist merkezlerin ve bağımlı kapitalist ülkelerin içinden geçtiği dönüşüm, aşırı sağın küresel düzeyde nasıl bir sistem içi entegrasyon aparatı olarak işlev gördüğünü gözler önüne serer.

Donald Trump (ABD - "Öfkenin Sağa Kanalize Edilmesi"): Trump, Pas Kuşağı (Rust Belt) olarak bilinen ve neoliberal sanayisizleşme nedeniyle yoksullaşan beyaz işçi sınıfının öfkesini arkasına aldı. Ancak bu öfkeyi finans kapitale veya tekellere değil; göçmenlere, Çin’e ve "küreselci elitlere" yönlendirdi. Yürütmedeyken ise zenginlere vergi kesintileri yaparak ve deregülasyonları savunarak sermayenin çıkarlarına sadık kaldı. Trump'ın ekonomi politikaları Wall Street ile bir kopuş anlamına gelmemiş, büyük sermaye gruplarıyla ilişkiler büyük ölçüde devam etmiştir. Trump örneği; işçi sınıfı örgütlülüğünün yokluğunda, sistem karşıtı öfkenin bizzat sermayedar bir figür tarafından nasıl sağa kanalize edildiğinin (emniyet supabı olarak işlev gördüğünün) en berrak küresel örneğidir.

Narendra Modi (Hindistan - "Kültürel/Dinsel Kutuplaşma Belgesi ve Neoliberalizm"): Modi ve partisi BJP, Hindistan’daki derin sınıfsal eşitsizliklerin ve ekonomik krizlerin üzerini örtmek için Hindistan milliyetçiliğini (Hindutva) ve İslam düşmanlığını kurumsal bir devlet politikası haline getirdi. Bu süreçte demokratik kurumları, yargıyı ve medyayı kendi kontrolü altında otoriterleştirirken; Adani ve Ambani gibi ülkenin en büyük tekelci sermaye gruplarına muazzam ayrıcalıklar tanıdı. Modi örneği; kapitalist devletin, sınıf mücadelesini dinsel/kültürel çatışmalarla ikame ederek sömürüyü nasıl kesintisiz sürdürdüğünü gösterir.

7. Türkiye Örneği

Avrupa, ABD ve Hindistan örneklerinde gördüğümüz faşizan eğilimlerin ve otoriter devlet pratiklerinin tarihsel ve güncel sınırlarını anlamak için Türkiye ölçeğindeki dönüşüm de son derece öğreticidir. Türkiye’de faşist ve sağ-popülist hareketlerin gelişimi; sınıf mücadelesinin düzeyine, devletin kriz anlarındaki ihtiyaçlarına ve neoliberal sermaye birikim modelinin gereksinimlerine göre farklı işlevler üstlenmiştir.

12 Eylül Öncesi MHP: Sınıf Tehdidine Kaşı Paramiliter Sokak Gücü

Türkiye’de klasik faşizmin sokak terörü ve paramiliter örgütlenme pratiklerine en çok yaklaştığı kesit, 1970’li yılların sınıf mücadeleleri dönemi olmuştur. Bu dönemde yükselen işçi hareketi, kitlesel grevler ve solun toplumsal bir alternatif haline gelişi, burjuvazi ve devlet elitleri için doğrudan bir tehdit oluşturmuştur. 12 Eylül öncesi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve onun sivil uzantısı olan ülkücü komandolar; tam da bu sınıf tehdidini bastırmak, sokakları ve fabrikaları sol örgütlenmelere kapatmak üzere taşeronlaştırılmış paramiliter bir güç olarak işlev görmüştür. Buradaki şiddet sarmalı, sermaye düzeninin bekası için devrimci dinamikleri fiziksel olarak tasfiye etmeyi amaçlayan klasik karşı-devrimci bir müdahaledir.

Darbe Sonrası ve AKP Dönemi: Devletleşme, Kadrolaşma ve Neoliberal Entegrasyon

12 Eylül askerî darbesiyle solun ve işçi sınıfının örgütlü gücü ezildikten sonra, MHP’nin üstlendiği "paramiliter sokak gücü" işlevi de misyonunu tamamlamıştır. Darbe sonrasında ve özellikle 1990'lardan itibaren bu hareket, sokaktan ziyade bürokraside, yargıda ve emniyette kadro sağlayan, devlet aygıtının doğrudan içerisine yerleşen kurumsal bir yapıya bürünmüştür.

Bugün ise MHP, AKP ile kurduğu Cumhur İttifakı ortaklığıyla, kapitalist düzenin bekasını korumak üzere bambaşka bir rıza ve baskı mekanizmasının taşıyıcısıdır. Sınıf hareketinin ve komünistlerin tarihsel olarak en güçsüz olduğu bu konjonktürde MHP; kitlelerin yoksullaşma, güvencesizlik ve ekonomik kriz karşısındaki haklı öfkesini dindirmek için milliyetçilik ve beka söylemini kullanmakta, Kürt hareketinin ve reformist taleplerinin düzene entegre edilmesi işlevinde üzerine düşen rolü oynamaktadır. AKP’nin toplumsal ilişkileri ve siyasal rejimi değiştirme politikalarının baş destekçisi, bu parti olmuştur.

AKP Deneyimi: Düzen Dışı Söylemden Neoliberal Otoriter Rejim İnşasına

AKP’nin siyasal İslamcı Refah Partisi (RP) geleneğinden koparak 2000'lerin başında "muhafazakâr demokrat" kimlikle tarih sahnesine çıkışı, onun kapitalist düzenle uyumlanma sürecinin en somut ifadesidir. RP’nin görece düzen dışı, Batı ve finans kapital karşıtı ("Adil Düzen") söylemlerini tamamen terk eden AKP; emperyalist merkezlerle ve yerli sermaye sınıflarıyla tam bir mutabakat kurarak Türkiye tarihinin en vahşi neoliberal programının, özelleştirme dalgasının ve güvencesizleştirme politikalarının uygulayıcısı olmuştur. AKP’nin kapitalist sınıf adına oynadığı bu rol “kestaneleri ateşten almak” olarak tabir edilebilir.

Ancak AKP’nin üstlendiği rol sadece ekonomik programla sınırlı kalmamış, aynı zamanda devlet yapısını da dönüştürmüştür. Eski bürokratik devlet yapısını sermaye birikiminin yeni ihtiyaçları doğrultusunda kısmen tasfiye eden AKP; yerine yargıyı, medyayı, üniversiteleri, kolluk güçlerini ve tüm bürokratik aygıtları kendi kontrolü altında merkezileştiren otoriter, başkanlık sistemine dayalı yeni bir rejim inşa etmiştir.

Gelinen noktada artık kapitalist devlet, yalnızca sermaye birikimi için gerekli düzenlemeleri yapmakla kalmamakta, doğrudan ve ivedilikle sermaye sınıfına coğrafi zenginliklerimizden ve emekçi halkımızdan kaynak ve değer transferleri sağlamaktadır. Kapitalist devlet ve kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki güç dengesinde, birincilerin iktidarı ve hegemonyası muhkem duruma getirilmiştir. Neoliberal politikaların ve krizlerin olumsuz sonuçlarını yaşayan işçi sınıfımızın, sınıfsal çıkarlarını temsil eden siyasal örgütlülüğü çok zayıf durumda bulunmakta, emekçilerin sınırlı bir kesiminin üye olduğu sendikal örgütlenmeler ise büyük oranda siyasi iktidarın güdümünde kalmaktadır.

Türkiye'deki aşırı sağ yalnızca İslamcı-milliyetçi çizgiden ibaret değildir; son yıllarda seküler milliyetçilik muhalefette sınıfsal işlevler üstlenmeye başlamıştır.

Yeni Bir Emniyet Supabı: Zafer Partisi ve Seküler Aşırı Sağın Sınıfsal Rolü

Türkiye’deki güncel aşırı sağ eğilimlerin analizi, son yıllarda Zafer Partisi çizgisiyle görünürlük kazanan seküler milliyetçi dalgayı görmezden gelerek tamamlanamaz. Bu hareket, kendisini geleneksel dinci/muhafazakâr sağdan ve MHP’nin kurumsal devletçi çizgisinden ayrıştırarak, özellikle kentli ara tabakalar, güvencesiz laik gençler ve lümpenleşen işsiz kitleler arasında bir zemin bulmuştur.

Söz konusu hareketin yükselişi, küresel düzeyde Fransa'da Le Pen veya Hollanda'da Wilders gibi figürlerin izlediği "seküler/modernist argümanlarla bezenmiş yabancı düşmanlığı" taktikleriyle büyük bir paralellik göstermektedir. Neoliberal krizlerin, derinleşen yoksulluğun, barınma krizinin ve kontrolsüz göç dalgasının yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk; bu hareket tarafından sınıfsal ve kapitalizm karşıtı bir hatta yönelmekten titizlikle alıkonmaktadır. Bunun yerine öfke, tamamen "sığınmacılar/göçmenler" olgusuna indirgenerek dar bir şovenizm havuzunda eritilmektedir.

Sermaye düzeni açısından bu sekülerize aşırı sağ, bir yeni nesil emniyet supabıdır. Fabrikada, ofiste ya da kuryelik yaparken vahşice sömürülen, geleceksizlikle boğuşan genç emekçilerin sistemi hedef alabilecek potansiyel öfkesi; patronlara veya tekelci sermayeye değil, kendisinden daha güvencesiz durumdaki göçmen işçilere yönlendirilmektedir. Böylece sömürü mekanizmasının üzeri ırksal ve milliyetçi bir tül ile örtülürken, sermaye sınıfının ucuz ve güvencesiz göçmen emeğinden elde ettiği kârlar da bu sahte kutuplaşma sayesinde güvenceye alınmaktadır. Siyasal düzlemde ise bu yapı, burjuva demokrasisinin sınırları dışına taşmayan, kitlelerin sistem dışı radikalleşmesini engelleyen ve sokağın gerçek tazyikini parlamenter/sosyal medya odaklı bir protest hatta hapseden sistem içi bir aparattan ibarettir.

Eski Emniyet Supabı Sosyal Demokrasi: Yine ve Yeniden?

Türkiye’de güncel otoriterleşmenin ve krizin yarattığı kitle öfkesini soğuran seküler-milliyetçi "yeni nesil emniyet supabı" (Zafer Partisi çizgisi) madalyonun sadece bir yüzünü oluşturmaktadır. Diğer yüzde ise, neoliberal tahribatın emekçi kitlelerde yarattığı derin huzursuzluğu sistem sınırları içinde tutma ve rejimi restore etme görevini üstlenmiş olan ana muhalefet odağı, yani Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve temsil ettiği sosyal demokrat liberalizm durmaktadır.

Emek-sermaye çelişkisi ekseninden bakıldığında sosyal demokrasi, yapısal bir kriz çözücü veya devrimci-realist bir hat değil; kapitalizmin tahripkâr sonuçlarını reformlarla yumuşatmayı hedefleyen, reformist-pragmatik bir düzen ideolojisidir. Tarihsel olarak sosyal demokrasinin "altın çağı" kabul edilen Keynesçi uzlaşma ve sosyal devlet modeli (1945-1980 arası), iki temel tarihsel dinamiğin ürünüydü: 1929 Büyük Buhranı’ndan çıkış arayışı ve Soğuk Savaş yıllarında reel sosyalizmin/kitleselleşen komünist partilerin yarattığı "sistem dışı" tehdide karşı işçi sınıfının rızasını burjuva demokrasisine bağlama ihtiyacı. Ancak 1980’lerle birlikte neoliberal birikim modeline geçilmesi ve 1990’larda reel sosyalizmin çözülmesiyle, sosyal demokrasinin komünizme karşı bir "barikat" olma işlevi ortadan kalkmış, bu akım sermaye sınıfı gözünde demode bir "lüks" haline gelmiştir.

Bugün Türkiye’de eğitimden sağlığa her şeyin metalaştığı, ücretlerin asgari ücret seviyesine eşitlendiği ve sendikasızlığın kural haline geldiği yaklaşık 40 yıllık neoliberal yıkımın ardından, CHP şahsında sosyal demokrasinin yıldızının yeniden parlaması tesadüf değildir. CHP’nin "sosyal adalet", "yoksulluğu azaltma" ve "sosyal devlet" vaatleri, esasta kapitalist mülkiyet ilişkilerine dokunmayan bir tür sosyal liberalizm projesidir. Hak kayıplarının, güvencesizliğin ve eşitsizliğin doğrudan kaynağı kapitalist üretim ilişkilerinin kendisiyken; CHP bu yapısal sömürünün sonuçlarını sadece makyajlayarak rejimi rehabilite etmeye soyunmaktadır. Neoliberal politikalarla sermaye adına "kestaneler çoktan ateşten alınmış", emekçi sınıflar gelirlerinde, haklarında ve örgütlülüklerinde “yoksullaştırılmıştır”; şimdi ise CHP’nin rejimi restore etme ve “sosyal devlet” programı, neoliberal tahribatın, otoriterleşmenin ve krizlerin yarattığı toplumsal patlama dinamiklerini "sosyal-hayırsever belediyecilik" ve "sosyal devlet uygulamaları" vaatleriyle pasifize etmeye çalışmaktadır.

Burada beliren en büyük paradoks ise şudur: Sosyalist hareketin bu topraklarda bağımsız bir güç ve cüsse kazanamadığı koşullarda, sosyal demokrasinin yürütme gücüne gelmesi işlevsel değildir. Çünkü kapitalist sınıf, ancak aşağıdan gelen gerçek bir devrimci/komünist tehdit hissettiğinde sosyal demokratik reformlara ve tavizlere rıza gösterir. Bu tehdidin ve basıncın olmadığı bir vasatta, sermaye sömürüyü sürdürmek için geleneksel dinsel, milliyetçi ve muhafazakâr popülist sağ mekanizmaları (yani iktidar bloğunu ve onun "yedek lastik parkında" bekleyen diğer sağ partileri) kullanmaya devam edebilir. Ancak otoriterleşme ve krizin kitlelerde oluşturduğu huzursuzlukların yöneldiği temel kanal da CHP’dir. Bu nedenle sosyal demokrat liberalizm, sosyalist solun gelişip topluma difüzyonunu ya da kök salmasını frenleyerek ve onun arkasında hizalanmasını sağlayarak yürütme yetkisini elde edebilir. Fakat mevcut siyasi iktidarın CHP’ye dönük toplumsal dokuda giderek artan onay ve sempatinin önünü almaya yönelik adımlar attığı da gözlenmektedir.

Sonuç olarak, siyasal iktidara karşı “birleşik bir cephe” içerisinde mücadele edelim denilerek, CHP’nin temsil ettiği rejim restorasyonu ve “sosyal devlet” projesinin arkasında durulursa, sosyalist sol antikapitalist ufuktan koparak parlamenter illüzyonlara hapsolabilir ve iyiden iyiye etkisizleşebilir. Toplumsal kurtuluşun yolu, kapitalist sistemin yarattığı yoksulluğu pansuman etmeyi vadeden sosyal liberalizmin sınırlarında hizalanmaktan değil; emekçilerin bağımsız, örgütlü ve sosyalist iktidar mücadelesini sokakta, mahallede, okulda ve işyerinde büyütmekten geçmektedir.

8. Sonuç

Kapitalizmin güncel krizleri yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal temsil krizleri üretmektedir. Geleneksel merkez partilerinin geniş emekçi kesimlerin taleplerine yanıt verememesi, aşırı sağın kendisini "düzen karşıtı" gibi sunabilmesine olanak sağlamaktadır. Oysa bu hareketler, mülkiyet ilişkilerine dokunmadıkları ölçüde kapitalist düzenin sınırlarını aşmamakta; yalnızca kriz yönetiminin farklı siyasal araçları hâline gelmektedir.

İşçi sınıfının ve komünistlerin zayıf olduğu bu tarihsel kesitte, aşırı sağ hareketler totaliter rejim inşasından ziyade, kapitalist sistemin yapısal kriz anlarında kitlelerin düzen dışına taşmasını engelleyen kapitalist sistem için işlevsel birer emniyet supabı ve neoliberal otoriterliğin meşrulaştırıcı araçları olma fonksiyonuna sahiptir. Bununla birlikte, bu durum demokratik hakların aşamalı biçimde daraltıldığı, otoriter yönetim tekniklerinin yaygınlaştığı ve sınıf siyasetinin kültürel çatışmalarla ikame edildiği yeni bir tarihsel dönemin içerisinde bulunduğumuz anlamına gelmektedir. Günümüz Avrupa'sında yaşanan gelişmeler, kapitalizmin kriz koşullarında otoriter yönetim biçimlerinin kapitalist demokrasi formu altında yeniden üretilebildiğini göstermektedir.

Bu nedenle komünist hareket açısından temel görev yalnızca aşırı sağ partilerin seçimlerde geriletilmesi ve aşırı sağın ideolojik eleştirisini yapmak değildir. Asıl mesele, kapitalizmin krizlerinin yeniden ve yeniden ürettiği toplumsal zemini ortadan kaldıracak bağımsız sınıf siyasetinin inşasıdır. Aksi hâlde, aşırı sağın geriletilmesi geçici olsa bile, onu besleyen ekonomik ve toplumsal dinamikler varlığını koruyacaktır. Devrimci sol, aynı zamanda emekçilerin günlük yaşamında karşılık bulan, sendikalardan mahallelere, dijital emekçilerden güvencesiz gençliğe kadar uzanan somut örgütlenme biçimleri geliştirmelidir. Faşizan eğilimlerin toplumsal zeminini ortadan kaldıracak olan, ancak böylesi bağımsız bir sınıf hareketinin yeniden inşası olabilir.

Türkiye’deki güncel rejim yapısını kolaycı bir yaklaşımla doğrudan "faşizm" olarak etiketlemek ve bu otoriterleşmeye karşı sosyal demokratik liberal veya diğer liberal burjuva partilerin arkasında hizalanmak sol açısından tarihsel bir hatadır. Türkiye deneyimi açıkça göstermektedir ki; karşımızdaki yapı, kapitalist demokrasinin sınırları dâhilinde biçimlenmiş, neoliberal sömürüyü güvence altına almak için faşizan teknikleri ve otoriter yönetim biçimlerini kendi bünyesine entegre etmiş bir kapitalist devlet formudur.

Bağımsız sınıf siyasetinin inşası bugün her zamankinden daha acildir. Ancak bu inşa, geçmiş formülleri mekanik olarak tekrarlamakla olmaz. Yeni nesil emek kesimlerine (günümüz güvencesiz, dijital platformlarda çalışan, esnek emek ilişkileri içinde ezilen genç işçi sınıfına) hitap edecek yeni örgütlenme biçimleri geliştirilmelidir. Mahalle komiteleri, işyeri komiteleri, dijital emekçilerin platform sendikaları, barınma ve geçim mücadeleleri etrafında birleşen eylem birlikleri, eğitim ve kültür çalışmalarıyla birleştirilmelidir. Somut talepler (Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun devlet ile sermayenin mutlak denetiminde olması ve işçilerin taleplerini yansıtan bir kurum olmaması nedeniyle lağvedilmesi talebiyle birlikte asgari ücretin belirgin yükseltilmesi, enflasyonla birlikte artan kiraların emekçiler üzerindeki yükünü hafifletecek ve ücretlere eklenecek devlet kira yardımının talep edilmesi, çalışma saatlerinin kısaltılması, sendikal hakların genişletilmesi) üzerinden kitlelerle bağ kurulurken aynı zamanda bu taleplerin kapitalizmin sınırları içinde kalıcı çözüm üretemeyeceği de gösterilmelidir. Avrupa deneyimi göstermiştir ki, kitlelerin örgütlenmesi olmadan parlamenter başarılar kalıcı değildir; ancak emekçilerin/toplumun örgütlenmesi de stratejik bir iktidar perspektifinden koparsa reformizme evrilebilir. Bu ikisini birleştirecek sabırlı, yaratıcı ve militan bir sınıf çalışması şarttır.

Dolayısıyla kurtuluş, düzen içi restorasyon projelerinde veya liberal ittifaklarda değil; bağımsız, militan ve kitlelerle bağı kopmamış bir sınıf siyasetinin, işyerlerinden mahallelere kadar sabırla dipten yukarıya kurulmasındadır. Devrimci hareketler sadece soyut propaganda yapan yapılar olmaktan çıkmalıdır. Güç kazanamamanın temel nedeni, kitlelerin günlük hayatta (iş yerlerinde, mahallelerde, barınma ve geçim mücadelelerinde) devrimcileri yanlarında görememesidir. Devrimci partiler, geçmişin formüllerini mekanik biçimde tekrarlamak yerine; bugünün güvencesiz işçi sınıfının, hizmet sektörü emekçilerinin, dijital platform çalışanlarının ve geleceksizlikle karşı karşıya kalan gençliğin somut sorunları (barınma krizi, enflasyon, geleceksizlik) üzerinden örgütlenen yeni bir sınıf siyaseti geliştirmek zorundadır. Faşizan eğilimlerin toplumsal zemini ancak böylesi kök salmış bağımsız bir sınıf hareketiyle ortadan kaldırılabilir.

30 Haziran 2026 Salı

İtalya’da Faşizm ve Sosyalist Hareket

MAR

1. "Biennio Rosso" (Kızıl İki Yıl: 1919-1920) ve Devrimin Eşiği

İtalyan faşizminin yükselişini anlamak için öncelikle Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen ve İtalya'yı devrimin eşiğine getiren Biennio Rosso dönemi incelenmelidir.

Biennio Rosso, yalnızca yoğun grevlerin yaşandığı bir dönem değil, aynı zamanda İtalya'da liberal devletin meşruiyetinin ciddi biçimde sarsıldığı tarihsel bir kriz evresidir. Savaş sonrasında milyonlarca askerin terhis edilmesi, hızla yükselen enflasyon, işsizlik ve temel tüketim maddelerindeki fiyat artışları geniş emekçi kesimleri radikalleştirmiştir. Rusya'daki 1917 Ekim Devrimi'nin yarattığı uluslararası devrimci atmosfer de İtalya işçi hareketi üzerinde güçlü bir etki yaratmış, birçok sosyalist ve sendikacı İtalya'nın da benzer bir devrimci dönüşüm yaşayabileceğine inanmıştır.

1919-1920 yıllarında grevler, fabrika işgalleri ve toprak mücadeleleri birbirinden kopuk eylemler olmaktan çıkmış; ülkenin siyasal geleceğini belirleyecek ölçekte bir toplumsal güç mücadelesine dönüşmüştür. Dönemin birçok gözlemcisi, İtalya'nın ya sosyalist bir devrime ya da sert bir karşı-devrime doğru ilerlediğini düşünmekteydi.

Fabrika İşgalleri ve İşçi Konseyleri

Özellikle Torino, Milano ve Genova gibi sanayi üçgeninde işçiler fabrikaları işgal etmiş, üretimi kendi kurdukları işçi konseyleri (Gramsci'nin teorize ettiği Consigli de Fabbrica) aracılığıyla yönetmeye başlamışlardır.

1920 yılının Eylül ayında metal işçilerinin başlattığı fabrika işgalleri kısa sürede ülke çapına yayıldı. Yaklaşık yarım milyondan fazla işçinin yüzlerce fabrikada üretimi doğrudan denetlediği bu süreç, Avrupa işçi hareketi tarihinin en kapsamlı fabrika işgallerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Torino'da gelişen fabrika konseyleri yalnızca grev komiteleri değildi. İşçiler üretimin planlanması, makinelerin işletilmesi, güvenliğin sağlanması ve fabrikaların günlük yönetimi gibi görevleri de üstlenerek patronların fiilî iktidarını ortadan kaldırmışlardı. Bu durum, mülkiyet ilişkilerinin pratikte sorgulanması anlamına geliyordu.

Antonio Gramsci ve L'Ordine Nuovo çevresi, fabrika konseylerini Rusya'daki Sovyetlere benzer biçimde geleceğin işçi iktidarının çekirdeği olarak değerlendiriyordu. Gramsci'ye göre bu konseyler yalnızca ekonomik örgütler değil, işçi sınıfının kendi kendini yönetme kapasitesini geliştiren siyasal kurumlardı.

Bununla birlikte, konsey hareketi ulusal ölçekte ortak bir merkezi koordinasyon kurmayı başaramadı. İşgal edilen fabrikalar arasında dayanışma güçlü olmasına rağmen, devlet iktidarını hedefleyen birleşik bir devrim stratejisinin geliştirilememesi hareketin en önemli sınırlılıklarından biri oldu.

Kırsal Radikalleşme

Po Ovası başta olmak üzere güneyde ve kuzeyde köylüler toprakları işgal etmiş, tarım işçileri güçlü sendikalar (Federterra) kurarak toprak sahiplerine diz çöktürmüştür.

Kırsal bölgelerde yaşanan mücadeleler, kentlerdeki işçi hareketiyle eş zamanlı olarak gelişti. Özellikle Emilia-Romagna, Toscana ve Po Ovası çevresinde büyük toprak sahiplerinin arazileri işgal edilirken, tarım işçileri kitlesel grevler düzenledi ve ücretlerin artırılmasını, çalışma koşullarının iyileştirilmesini ve toplu sözleşme hakkını talep etti.

Federterra, dönemin en güçlü tarım işçileri örgütlerinden biri haline gelerek yüz binlerce üyeye ulaştı. Sendikanın örgütlü olduğu birçok bölgede büyük çiftlik sahipleri, işçilerin onayı olmadan üretimi sürdüremeyecek ölçüde ekonomik baskı altında kaldılar.

Birçok kırsal bölgede sosyalist kooperatifler, tüketim birlikleri ve belediyeler geniş halk desteği kazandı. Bu durum yalnızca ekonomik dengeleri değil, yerel siyasal güç ilişkilerini de değiştirdi. Geleneksel toprak aristokrasisinin iktidarı ilk kez bu ölçüde sarsılmış oldu.

Egemen Sınıfların Panikleri

Liberal devlet mekanizması işgalleri engelleyememiş, İtalyan burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri (Agrari) mülkiyet düzenlerinin tamamen yıkılacağı korkusuna kapılmıştır.

Sanayi burjuvazisi, büyük bankalar ve toprak aristokrasisi açısından Biennio Rosso, yalnızca ekonomik taleplerin yükseldiği bir dönem değil, özel mülkiyetin ve kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan tehdit altına girdiği tarihsel bir kriz olarak algılandı. Fabrikaların işçiler tarafından yönetilmesi ve toprak işgalleri, Rusya'daki Bolşevik Devrimi'nin İtalya'da da tekrarlanabileceği yönündeki korkuları güçlendirdi.

Liberal hükümetler ise işçi hareketini bastırabilecek siyasal meşruiyetten ve toplumsal destekten büyük ölçüde yoksundu. Bir yandan sermaye çevrelerinin baskısıyla karşı karşıya kalırken, diğer yandan kitlesel işçi hareketini açık askerî güç kullanarak bastırmanın ülkeyi iç savaşa sürükleyebileceğinden çekiniyorlardı. Bu kararsızlık, devlet iktidarının zayıfladığı yönündeki algıyı daha da derinleştirdi.

İşte bu koşullar altında büyük sanayi sermayesi, bankacılık çevreleri ve Agrari olarak bilinen büyük toprak sahipleri, başlangıçta marjinal görünen faşist milisleri giderek daha fazla mali ve siyasal olarak desteklemeye başladılar. Faşizmin kitlesel bir karşı-devrim hareketine dönüşmesinin toplumsal zemini, büyük ölçüde Biennio Rosso yıllarında yaşanan bu sınıfsal korku atmosferi içinde oluştu.

2. Faşizmin Sınıfsal Anatomisi: Büyük Sermaye ve Kara Gömlekliler

Liberal tarih yazımının faşizmi "Mussolini'nin deliliği" ya da geçici bir "cinnet dönemi" olarak görmesi bilimsel değildir. Faşizm, Biennio Rosso’da ölüm korkusu yaşayan egemen sınıfların işçi hareketine karşı finanse ettiği örgütlü bir karşı-devrim dalgasıdır.

Bu yaklaşım, faşizmi yalnızca Benito Mussolini'nin kişisel liderliği ya da savaş sonrası toplumsal kaosun rastlantısal bir ürünü olarak açıklayan yorumlardan ayrılır. Faşizmin yükselişi, belirli sınıfların ekonomik çıkarlarını koruma amacıyla örgütlenmiş, devlet örgütlenmesinin önemli kesimlerinin göz yumduğu ve giderek desteklediği sistematik bir karşı-devrim hareketidir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında işçi sınıfının fabrikalarda, köylülerin ise kırsal alanda elde ettiği kazanımlar, yalnızca ekonomik talepler olarak görülmemiş; özel mülkiyet düzenini tehdit eden siyasal bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Bu nedenle faşizm, egemen sınıflar açısından yalnızca bir siyasi parti değil, toplumsal düzeni yeniden tesis edecek olağanüstü bir baskı mekanizması işlevi görmeye başlamıştır.

Faşist hareket, başlangıç yıllarında parlamenter başarıdan çok sokak hâkimiyetine ve örgütlü şiddete dayanıyordu. Hareketin büyümesi, seçimlerden ziyade rakip örgütleri sindirme, işçi sınıfının kolektif direniş kapasitesini parçalama ve yerel düzeyde fiilî iktidar alanları oluşturma stratejisiyle gerçekleşmiştir.

Susturucu Rolü ve Kırsal Faşizm

Faşist hareket (fasci di combattimento), ilk olarak büyük toprak sahiplerinin finansmanıyla kırsal alanda bir terör aygıtı olarak sivrildi. Kara Gömlekliler (Squadristi); solcu belediyeleri, sendika binalarını, kooperatifleri ve işçi gazetelerini (Avanti! vb.) fiziksel olarak imha etti.

Faşist mangalar özellikle Emilia-Romagna, Veneto, Toscana ve Po Ovası gibi sosyalist hareketin güçlü olduğu bölgelerde örgütlendi. Büyük toprak sahipleri ve yerel sermayedarlar, grevleri kırmak ve tarım işçilerinin sendikal örgütlenmesini dağıtmak amacıyla Squadristi birliklerine mali kaynak, ulaşım araçları ve lojistik destek sağladı.

Faşist şiddetin temel hedeflerinden biri, işçi sınıfının yalnızca siyasal örgütlerini değil, günlük yaşamını ayakta tutan kurumsal ağını da yok etmekti. Bu nedenle kooperatifler, halk evleri, kültür merkezleri, matbaalar, sosyalist kulüpler ve tüketim birlikleri sistematik biçimde saldırıya uğradı. Böylece işçi hareketinin yalnızca örgütsel değil, toplumsal dayanışma zemini de parçalanmaya çalışıldı.

Squadristi birlikleri, muhalifleri yalnızca öldürmekle yetinmiyor; dayak, işkence, zorla kastor yağı içirme, köy ve kasabalarda aşağılayıcı teşhir yürüyüşleri gibi yöntemlerle siyasal korkuyu günlük hayatın bir parçası hâline getiriyordu. Amaç, yalnızca fiziksel tasfiye değil, muhalefetin psikolojik olarak da felç edilmesiydi.

Yerel polis teşkilatları ve jandarma birlikleri çoğu zaman bu saldırılara müdahale etmediği gibi, birçok bölgede faşist birliklerin silah taşımasına ve serbestçe hareket etmesine göz yumdu. Bu durum, faşist şiddetin devlet iktidarından bağımsız değil, çoğu zaman onun örtülü himayesi altında geliştiğini göstermektedir.

Küçük Burjuvazinin Tepkiselliği

Savaş sonrası ekonomik çöküşten etkilenen, mülksüzleşme korkusu yaşayan ve proletaryanın kitlesel gücünden ürken küçük burjuva kitleler (eski askerler, küçük esnaf) faşizmin vurucu gücü ve kitlesel tabanı haline geldi.

Savaşın ardından yaşanan yüksek enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık, sabit gelirli ara tabakaların alım gücünü ciddi biçimde düşürdü. Küçük dükkân sahipleri, serbest meslek sahipleri, alt düzey memurlar ve savaş gazileri, hem büyük sermayenin ekonomik baskısından hem de örgütlü işçi hareketinin yükselişinden aynı anda rahatsızlık duyuyordu.

Faşizm, bu toplumsal kesimlere ulusal birlik, düzen, iktidar ve toplumsal hiyerarşinin yeniden kurulacağı vaadini sundu. Sınıfsal çelişkileri ulusal birlik söylemiyle görünmez kılmaya çalışırken, ekonomik sorunların sorumluluğunu sosyalistlere, sendikalara ve parlamenter sistemin "zayıflığına" yükleyen bir propaganda geliştirdi.

Özellikle savaş sonrasında sivil yaşama uyum sağlamakta zorlanan eski subaylar ve terhis edilmiş askerler, faşist mangaların disiplinli ve militarist yapısında kendilerine yeni bir kimlik buldular. Savaş deneyimi, faşist hareketin örgütlenme kültürünü ve şiddet pratiklerini doğrudan etkileyen unsurlardan biri oldu.

Bu nedenle faşizmin kitlesel tabanı yalnızca ekonomik çıkarlarla değil; statü kaybı korkusu, ulusal aşağılanmışlık duygusu, düzen özlemi ve anti-sosyalist ideolojik mobilizasyon gibi etkenlerle de şekillendi.

Sanayi Sermayesi ile İttifak

Başlangıçta radikal ve sözde "anti-kapitalist" bir demagoji kullanan Mussolini, iktidara yürürken bu söylemleri hızla terk etti. Confindustria (İtalyan Sanayiciler Konfederasyonu) ve finans kapital, işçi sınıfının örgütlü gücünü ezmesi için faşizme tam destek verdi.

1919 tarihli ilk faşist programda büyük servetlerin vergilendirilmesi, bazı sektörlerin kamulaştırılması ve savaş kârlarının sınırlandırılması gibi popülist vaatler yer almasına rağmen, bu söylemler hareketin sermaye çevreleriyle yakınlaşması sürecinde büyük ölçüde terk edildi. Faşizmin programatik dönüşümü, ideolojik tutarlılıktan çok siyasal iktidarı elde etme hedefi doğrultusunda gerçekleşti.

Büyük sanayi kuruluşları, bankalar ve sermaye örgütleri, faşist hareketi giderek daha açık biçimde finanse etmeye başladı. Sermaye sınıfı açısından faşizm, ücretleri baskı altında tutabilecek, grevleri kırabilecek ve bağımsız sendikaları etkisizleştirebilecek en güvenilir siyasal güç olarak görülüyordu.

Confindustria'nın desteğiyle birlikte faşist hareket, marjinal milis gruplarından ülke çapında örgütlenebilen güçlü bir siyasal aktöre dönüştü. Sermaye çevrelerinin sağladığı mali kaynaklar, propaganda faaliyetlerinin genişlemesini, milislerin silahlandırılmasını ve yerel örgütlerin hızla yayılmasını mümkün kıldı.

Faşizmin iktidara gelmesinin ardından bağımsız sendikalar sistematik biçimde tasfiye edilirken, grev hakkı büyük ölçüde ortadan kaldırıldı ve emek-sermaye ilişkileri devlet denetimindeki korporatif yapılar aracılığıyla yeniden düzenlendi. Böylece büyük sermaye, Biennio Rosso yıllarında karşı karşıya kaldığı örgütlü işçi baskısını önemli ölçüde kırmayı başardı.

Bu nedenle, faşizm yalnızca totaliter bir siyasal rejim değil, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerini derin toplumsal kriz koşullarında yeniden güvence altına alan özgül bir karşı-devrim modelidir.

3. İtalyan Solunun Bölünmesi ve Stratejik Hatalar

Faşizmin önünü açan, İtalyan solunun iç tartışmaları ve parçalanmışlığıdır.

Faşizmin yükselişini yalnızca egemen sınıfların örgütlü karşı-devrimci hamlesiyle açıklamak yetersizdir. İşçi hareketinin sahip olduğu kitlesel güç, uygun bir siyasal strateji ve birleşik bir önderlikle faşizmi durdurabilecek potansiyele sahipti. Ancak sosyalist ve komünist hareket içerisindeki teorik ayrılıklar, örgütsel bölünmeler ve stratejik hatalar bu potansiyelin siyasal iktidara dönüşmesini engelledi.

İtalya'da sosyalist hareket milyonlarca seçmene, yüz binlerce sendika üyesine, güçlü kooperatif ağlarına ve çok sayıda belediyeye sahip olmasına rağmen, bu örgütsel güç ortak bir siyasal ve askerî strateji etrafında birleştirilemedi. Faşizm ilerledikçe solun farklı akımları birbirlerini eleştirmeye devam etmiş, ortak düşmana karşı kalıcı bir birlik oluşturulamamıştır.

İtalyan Sosyalist Partisi (PSI) ve "Maksimalizm" Yanılgısı

PSI, dönemin en güçlü kitle partisiydi, ancak retorik ile eylem arasında derin bir uçurum vardı.

1919 seçimlerinde PSI ülkenin en büyük partisi haline gelmiş, sendikal hareket üzerinde de büyük bir etki kurmuştu. Parti, işçi sınıfının önemli bölümünü temsil ediyor; belediyelerde, kooperatiflerde ve sendikalarda güçlü bir örgütsel varlık gösteriyordu. Buna karşın, bu kitlesel güç devlet iktidarını hedefleyen bütünlüklü bir devrim stratejisine dönüştürülemedi.

Parti içinde maksimalistler, reformistler ve daha sonra komünist kanadı oluşturacak devrimciler arasında süregelen tartışmalar, karar alma süreçlerini felç ediyor ve ortak hareket edilmesini zorlaştırıyordu. Bu iç bölünmeler, faşist hareket hızla örgütlenirken PSI'ın tutarlı bir karşı hamle geliştirememesine neden oldu.

Pasif Devrimcilik

Parti liderliği (Serrati çizgisi) sürekli bir "proletarya diktatörlüğü" ve devrim söylemi üretiyor, ancak bunu hayata geçirecek hiçbir somut eylem planı, silahlı savunma stratejisi veya ittifak politikası geliştirmiyordu.

Giacinto Serrati önderliğindeki maksimalist çoğunluk, devrimci söylemi sürdürmesine rağmen bunun nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin somut bir yol haritası ortaya koyamadı. Parti, fabrika işgallerinin ülke çapında siyasal iktidar mücadelesine dönüştürülmesi konusunda kararsız kaldı ve tarihsel inisiyatifi giderek kaybetti.

Bu yaklaşım, işçi sınıfı içerisinde büyük beklentiler yaratırken aynı zamanda ciddi bir hayal kırıklığına da yol açtı. Fabrika işgallerine katılan ve devrimin yakın olduğuna inanan birçok işçi, parti yönetiminin geri çekilen tutumu karşısında örgütsel moral kaybı yaşadı.

Korkut ama Ezme

PSI, burjuvaziyi devrim söylemiyle sonuna kadar korkutmuş, ancak iktidarı alacak kararlılığı gösteremeyerek burjuvazinin faşizme sığınmasına yol açmıştır.

Bu durum, egemen sınıflar açısından en tehlikeli senaryoyu ortaya çıkardı. Burjuvazi, devrim ihtimalini gerçek bir tehdit olarak algıladı; ancak aynı zamanda sosyalist hareketin kararsızlığı nedeniyle parlamenter yollarla krizin çözülemeyeceği sonucuna vardı. Böylece birçok sanayici ve büyük toprak sahibi, düzeni koruyabilecek tek seçenek olarak faşist hareketi desteklemeye yöneldi.

Bu nedenle PSI'ın siyasal etkisi paradoksal bir sonuç doğurdu: Devrim söylemi sermaye sınıfını radikalleştirirken, devrimi gerçekleştirecek örgütsel irade ortaya konulamadığı için oluşan güç boşluğu faşist karşı-devrimin gelişmesini kolaylaştırdı.

Pasifist Yasalcılık

Faşist çeteler işçi örgütlerini yakıp yıkarken, PSI liderliği devleti ve polisi göreve çağırıyor, yasalcılık illüzyonuna sığınıyordu. Hatta Ağustos 1921'de Mussolini ile bir "Barış Paktı" imzalayarak faşizmin zaman kazanmasına hizmet ettiler.

PSI'ın önemli bir bölümü, liberal devlet kurumlarının anayasal düzeni koruyacağına ve faşist şiddeti durduracağına inanmaya devam etti. Ancak polis, yargı ve yerel yönetimlerin önemli kesimleri ya faşist saldırılara göz yumuyor ya da bunlara fiilen destek veriyordu. Bu nedenle yasalcılık stratejisi sahada karşılık bulmadı.

1921 tarihli "Barış Paktı", faşist şiddeti sona erdirmek yerine Mussolini'nin hareketine meşruiyet kazandırdı. Faşist birlikler anlaşmayı çoğu bölgede fiilen ihlal ederken, işçi hareketi içerisinde ise silahlı öz savunma konusunda daha büyük bir kafa karışıklığı ortaya çıktı.

Bu paktın imzalanması PSI açısından büyük bir trajediydi, ancak tarihsel olarak Mussolini için de içsel bir kriz yaratmıştı. Taşradaki radikal faşist liderler (Dino Grandi, Italo Balbo gibi Ras olarak bilinen yerel şefler) Mussolini'yi "hareketin radikalizmini satmakla" suçlayıp bu pakta isyan ettiler. Mussolini istifa resti çekerek bu krizi yönetti ve faşist hareketi kontrol altına almak için paktı hızla kendisi de çiğnedi. Bu pakt sadece sosyalistleri pasifize etmediği, aynı zamanda Mussolini’nin taşradaki kontrolsüz faşist şefler (Ras) üzerindeki liderliğini pekiştirmesine de dolaylı olarak hizmet etti.

İtalya Komünist Partisi (PCI) ve Amadeo Bordiga Sekterliği

Ocak 1921'de PSI'dan koparak kurulan PCI'ın ilk dönemine Amadeo Bordiga’nın sekter ve doktriner çizgisi hâkimdi.

Livorno Kongresi'nde kurulan PCI, İtalya işçi hareketinin en militan kesimlerini bünyesinde toplamasına rağmen başlangıçta sınırlı bir örgütsel güce sahipti. Parti, Komünist Enternasyonal'e bağlılığını ilan etmiş olsa da İtalya'nın özgün siyasal koşullarına ilişkin önemli stratejik tartışmalar yaşamaktaydı.

Bordiga'nın önderliğindeki ilk parti yönetimi, devrimci ilkelerin korunmasını her türlü taktik ittifaktan daha önemli görüyordu. Bu anlayış, partinin ideolojik bütünlüğünü korumayı amaçlasa da hızla büyüyen faşist tehdide karşı geniş toplumsal ittifakların kurulmasını zorlaştırdı.

Faşizmi Hafife Alma

Bordiga’ya göre faşizm, burjuva demokrasisinin maskesinin düşmesinden başka bir şey değildi. Faşizm ile liberal demokrasi arasında yapısal bir fark görmüyor, faşizmin işçi sınıfı için "geçici bir ara dönem" olacağını savunuyordu.

Bu değerlendirme, faşizmin kendine özgü kitlesel örgütlenme kapasitesini ve küçük burjuvaziyi seferber eden toplumsal karakterini yeterince kavrayamadığı yönünde daha sonra ciddi eleştirilere maruz kaldı. Faşizm yalnızca devlet baskısının yoğunlaşmasıyla değil, milyonlarca insanı kapsayan yeni bir siyasal hareket olarak da gelişiyordu.

Antonio Gramsci daha sonraki yıllarda bu yaklaşımı eleştirerek faşizmin klasik parlamenter yönetimlerden niteliksel olarak farklı bir rejim biçimi olduğunu savunacak ve bu tespit, PCI'ın stratejik dönüşümünde belirleyici rol oynayacaktır.

Arditi del Popolo Trajedisi

Faşist teröre karşı işçilerin, anarşistlerin ve sosyalistlerin aşağıdan kurduğu silahlı savunma örgütü olan Arditi del Popolo’ya (Halkın Cengaverleri) Bordiga liderliğindeki PCI destek vermedi. PCI, bu hareketi "burjuva/bulaşık" buldu ve kendi saf komünist askeri hücrelerini kurmakta ısrar ederek anti-faşist halk direnişini böldü.

Arditi del Popolo, farklı siyasal eğilimlerden emekçileri ortak öz savunma temelinde bir araya getiren ilk kitlesel anti-faşist oluşumlardan biriydi. Birçok kentte faşist mangalara karşı başarılı savunmalar gerçekleştirmesine rağmen, sosyalist ve komünist hareketten tam ve birleşik destek göremedi.

Özellikle Parma'da Guido Picelli önderliğinde örgütlenen direniş, faşist birliklerin geri püskürtülebileceğini gösteren en önemli örneklerden biri oldu. Buna karşın, bu deneyim ülke geneline yayılamadı ve merkezi bir anti-faşist stratejiye dönüştürülemedi.

Komünist Enternasyonal'in sonraki yıllarda geliştireceği "birleşik işçi cephesi" politikası, büyük ölçüde İtalya ve Almanya'da yaşanan bu deneyimlerden çıkarılan derslere dayanıyordu. Farklı işçi örgütlerinin faşizme karşı ortak mücadele yürütmesi gerektiği fikri, PCI içinde de zamanla Bordiga çizgisinin gerilemesine ve Gramsci'nin etkisinin güçlenmesine zemin hazırladı.

Faşizmin yükselişini belirleyen en önemli etkenlerden biri, işçi hareketinin örgütsel zayıflığından çok siyasal bölünmüşlüğüdür. Egemen sınıfların karşı-devrimci seferberliği ile sosyalist hareketin stratejik parçalanmışlığı birleştiğinde, faşizm kısa sürede yerel milis hareketi olmaktan çıkarak devlet iktidarına yürüyen kitlesel bir siyasal güç haline gelmiştir.

4. İktidarın Teslimi: Roma'ya Yürüyüş (1922)

Mussolini iktidarı bir askerî zaferle değil, egemen sınıfların ve devlet aygıtının açık rızasıyla almıştır.

Ekim 1922, faşizmin devleti silahlı bir darbeyle ele geçirdiği değil; liberal siyasal elitlerin, monarşinin, büyük sermayenin ve devlet bürokrasisinin ortak tercihiyle iktidara taşındığı tarihsel dönüm noktasıdır. Faşist hareket, iki yıl boyunca uyguladığı sistematik şiddet sayesinde toplumsal muhalefeti önemli ölçüde zayıflatmış; egemen sınıflar ise bu hareketi artık denetlenebilir ve düzeni yeniden sağlayabilecek bir siyasal araç olarak görmeye başlamıştır.

Bu nedenle Roma'ya Yürüyüş, uzun süre faşist propagandanın iddia ettiği gibi kahramanca kazanılmış bir askerî fetih değil; devlet aygıtının çözülmesi ve egemen sınıfların bilinçli siyasal tercihi sonucunda gerçekleşen kontrollü bir iktidar devridir.

Ekim 1922 (Roma'ya Yürüyüş)

Faşistlerin şov amaçlı bu yürüyüşü karşısında ordu ve hükümet sıkıyönetim ilan etmek istedi. Ancak Kral III. Vittorio Emanuele sıkıyönetim kararnamesini imzalamadı ve iktidarı altın tepside Mussolini’ye sundu.

Faşist propagandanın iddialarının aksine, Roma'ya fiilen ulaşabilen Kara Gömlekli sayısı 15.000 civarındaydı ve karşılarındaki düzenli ordu garnizonundan sayıca ve donanımca çok gerideydi. Bu birliklerin önemli bölümü düzensiz, yetersiz donanımlı ve düzenli ordu karşısında askerî açıdan zayıf durumdaydı. Dönemin askerî raporları, hükümetin kararlı davranması halinde yürüyüşün kısa sürede dağıtılabileceğini göstermektedir.

Başbakan Luigi Facta hükümeti sıkıyönetim ilan edilmesini kararlaştırmış, ordu birlikleri stratejik noktaları kontrol altına almak üzere hazırlıklara başlamıştı. Buna rağmen son aşamada kararın yürürlüğe girmesi için gerekli olan kral onayı verilmedi. Böylece anayasal mekanizma bizzat monarşi tarafından işlemez hâle getirildi.

Kral III. Vittorio Emanuele'nin bu kararı almasında yalnızca faşistlerden çekinmesi değil, olası bir iç savaş ihtimali, ordunun sadakati konusundaki belirsizlik ve muhafazakâr elitlerin Mussolini ile çalışılabileceği yönündeki değerlendirmeleri de etkili oldu. Monarşi, sosyalist bir devrim ihtimalini faşist iktidardan daha büyük bir tehdit olarak görmüştü.

Mussolini ise yürüyüş sırasında Roma'da değildi; Milano'da gelişmeleri takip ediyor ve siyasal pazarlıkları sürdürüyordu. Hükümeti kurma davetini aldıktan sonra trenle Roma'ya giderek başbakanlık görevini üstlendi. Bu ayrıntı, iktidarın silahlı çatışmayla değil, anayasal yetki devri görünümü altında gerçekleştiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Faşist propaganda daha sonraki yıllarda Roma'ya Yürüyüş'ü rejimin kurucu miti hâline getirerek bunu ulusun yeniden doğuşunu simgeleyen destansı bir zafer olarak sundu. Oysa tarihsel belgeler, yürüyüşün başarısının askerî güçten çok devlet seçkinlerinin siyasal tercihine dayandığını ortaya koymaktadır.

Devlet Aygıtının Suç Ortaklığı

Polis, yargı ve ordu, faşist çetelerin sosyalistleri katletmesine yıllarca göz yummuş, hatta silah ve lojistik destek sağlamıştı. Faşizm, burjuva devletinin içinden filizlenerek onun olağanüstü bir biçimi olarak kurumsallaştı.

1920-1922 yılları arasında faşist birliklerin gerçekleştirdiği yüzlerce saldırının önemli bir bölümü cezasız kaldı. Sendika binalarının yakılması, sosyalist belediyelerin basılması, siyasal cinayetler ve kitlesel saldırılar karşısında adli makamların büyük ölçüde hareketsiz kalması, faşist hareketin cesaretini artırdı.

Birçok bölgede polis güçleri faşist mangaların saldırıları sırasında müdahale etmek yerine olayları uzaktan izledi; bazı yerlerde ise sosyalistlerin silahlarına el koyarken faşist birliklerin silahlı faaliyetlerini görmezden geldi. Devlet tarafsız değildi ve iktidar giderek faşist hareket lehine işlemeye başladı.

Ordu içerisindeki muhafazakâr subayların önemli bir bölümü de faşist hareketi sosyalizme karşı doğal müttefik olarak değerlendiriyordu. Terhis edilmiş askerlerin Squadristi saflarına katılması ve bazı askerî depolardan silah temin edilmesi, faşist milislerin örgütsel kapasitesini önemli ölçüde artırdı.

Yargı organlarının faşist saldırılar karşısındaki kayıtsızlığı, liberal hukuk devletinin fiilen aşınmasına yol açtı. Buna karşılık işçi grevleri ve sosyalist gösteriler çoğu zaman sert polis müdahaleleriyle bastırıldı. Devlet şiddetinin seçici biçimde uygulanması, faşist hareketin siyasal meşruiyet kazanmasına katkıda bulundu.

Bu süreç, "devletin ele geçirilmesi"nden çok "devlet ile faşist hareketin giderek bütünleşmesi”dir. Faşizm, mevcut devlet yapısını tamamen yıkarak değil; onun bürokrasisini, güvenlik aygıtını ve hukuk mekanizmalarını kendi siyasal hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirerek iktidarını kurmuştur.

Bu nedenle İtalya deneyimi, faşizmin yalnızca sokak şiddetiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Faşist milislerin terörü, büyük sermayenin desteği, monarşinin onayı ve devlet kurumlarının pasif ya da aktif iş birliği birleştiğinde, demokratik kurumlar kendi içlerinden totaliter bir rejimin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

5. Matteotti Krizi ve Totaliter Rejimin İnşası (1924-1926)

Mussolini iktidara geldikten sonra hemen tam bir diktatörlük kuramadı; ilk yıllar koalisyon hükümetleriyle geçti. Ancak 1924 yılı kırılma noktası oldu.

Roma'ya Yürüyüş sonrasında kurulan ilk faşist hükümet, yalnızca Faşist Parti üyelerinden oluşmuyordu. Kabinede liberaller, milliyetçiler, muhafazakârlar ve ordu çevrelerinden isimler de yer alıyordu. Mussolini, başlangıçta parlamenter sistem içinde hareket eden meşru bir başbakan görüntüsü vermeye özen gösterirken, eş zamanlı olarak devlet bürokrasisini, güvenlik aygıtını ve yerel yönetimleri adım adım faşistleştirmeye başladı.

1923 yılında çıkarılan Acerbo Yasası bu sürecin önemli dönüm noktalarından biri oldu. Yasaya göre oyların en az yüzde 25'ini alan liste, parlamentodaki sandalyelerin yaklaşık üçte ikisini kazanacaktı. Bu düzenleme, faşistlerin seçimlerde elde edeceği görece sınırlı bir oy oranını bile ezici bir parlamento çoğunluğuna dönüştürmeyi amaçlıyordu ve 1924 seçimlerinin siyasal çerçevesini belirledi.

Matteotti Cinayeti (1924)

Sosyalist milletvekili Giacomo Matteotti, faşistlerin seçimlerde yaptığı hileleri ve şiddeti parlamentoda ifşa ettikten sonra faşist çeteler tarafından kaçırılarak öldürüldü.

1924 genel seçimleri, yoğun baskı, tehdit, sansür ve faşist milislerin sistematik şiddeti altında gerçekleştirildi. Muhalefet adayları saldırıya uğramış, birçok bölgede seçmenler açık biçimde sindirilmiş ve seçim kampanyası fiilen eşit olmayan koşullarda yürütülmüştü.

Matteotti, parlamentoda yaptığı tarihi konuşmada yalnızca seçim usulsüzlüklerini değil, faşist çetelerin cinayetlerini, baskı yöntemlerini ve devlet kurumlarının bu şiddete ortak olmasını ayrıntılarıyla belgeledi. Konuşmasının ardından "Ben görevimi yaptım; şimdi cenaze konuşmamı hazırlayabilirsiniz." dediği aktarılır. Kısa süre sonra kaçırılması, bu sözlerin trajik biçimde doğrulanmasına yol açtı.

10 Haziran 1924'te kaçırılan Matteotti'nin cesedi yaklaşık iki ay sonra Roma yakınlarında bulundu. Cinayet kamuoyunda büyük infial yarattı ve Mussolini hükümeti tarihindeki en ciddi siyasal krizle karşı karşıya kaldı. Faşist rejimin geleceği ilk kez ciddi biçimde tartışılır hâle geldi.

Matteotti Krizi sırasında Mussolini'nin iktidardan düşme ihtimali gerçek bir olasılık olarak görülüyordu. Faşist hareket içerisinde bile bazı isimler liderliğin değiştirilebileceğini düşünürken, muhafazakâr çevrelerde Mussolini'nin yerine başka bir hükümet kurulması seçenekleri değerlendiriliyordu.

Aventine Muhalefeti ve Pasiflik

Sol ve liberal muhalefet parlamentoyu terk ederek (Aventine Tepesi'ne çekilerek) kralın Mussolini'yi görevden almasını bekledi. Ancak kitlesel bir genel grev örgütlemekten kaçındılar. Bu pasiflik Mussolini'ye aradığı fırsatı verdi.

Muhalefetin parlamentoyu terk etmesi, faşist hükümeti siyasal açıdan yalnızlaştırmayı amaçlıyordu. Ancak bu strateji, parlamentodaki muhalefet kürsüsünün tamamen Mussolini'ye bırakılması sonucunu doğurdu. Faşist çoğunluk herhangi bir ciddi parlamenter engelle karşılaşmadan çalışmalarını sürdürmeye devam etti.

Muhalefet partileri, kralın anayasal yetkilerini kullanarak Mussolini'yi görevden alacağına inanıyordu. Ancak III. Vittorio Emanuele, daha önce Roma'ya Yürüyüş sırasında olduğu gibi bu krizde de müdahale etmekten kaçındı. Monarşi, faşizmi sosyalist hareketten daha az tehlikeli görmeye devam etti.

Matteotti Cinayeti sonrası liberal ve reformist partiler parlamentoyu terk edip Aventine Tepesi'ne çekildiğinde, PCI (İtalya Komünist Partisi) de başlangıçta bu bloğa katıldı. Ancak çok kısa bir süre sonra Gramsci önderliğindeki komünistler, Aventine muhalefetinin pasifliğini, krala olan anlamsız güvenini gördüler ve bu bloğun pasifist yasalcılığını eleştirerek Aventine'den çekilip parlamentoya geri döndüler. Gramsci faşizmin maskesini doğrudan parlamento kürsüsünden indirmeye devam etmek ve işçileri sokakta mobilize etmek istedi, ancak yalnız bırakıldı.

İşçi sınıfı içerisinde büyük bir öfke ve seferberlik isteği bulunmasına rağmen, PSI, PCI ve sendikal hareket ortak bir genel grev ya da kitlesel direniş örgütleyemedi. Böylece Matteotti Cinayeti'nin yarattığı siyasal meşruiyet krizi, toplumsal bir güç gösterisine dönüştürülemedi.

Aventine Muhalefeti, liberal anayasal yöntemlere duyulan aşırı güvenin tarihsel bir örneğidir. Faşist hareket devlet aygıtını fiilen kontrol etmeye başlamışken, muhalefetin çözümü yine aynı devlet mekanizmalarından beklemesi stratejik bir çıkmaz yaratmıştır.

Krizin ilk aylarında ciddi biçimde sarsılan Mussolini, muhalefetin pasifliği ve kralın desteği sayesinde yeniden siyasal inisiyatifi ele geçirdi. 3 Ocak 1925'te parlamentoda yaptığı konuşmada faşist şiddetin siyasal sorumluluğunu üstlenir görünürken, gerçekte rejimin daha sert ve açık bir diktatörlüğe dönüşeceğini ilan etmiş oldu. Bu konuşma, birçok tarihçi tarafından faşist diktatörlüğün fiilî başlangıcı olarak kabul edilir.

İstisnai Kanunlar (1926)

Krizi atlatan Mussolini, 1926'da çıkardığı yasalarla tüm muhalif partileri kapattı, bağımsız sendikaları tasfiye etti, Gramsci dahil sol liderleri tutukladı ve korporatist faşist diktatörlüğü resmen ilan etti.

1925-1926 yılları arasında çıkarılan "Faşizmin Çok İstisnai Kanunları" (Leggi Fascistissime), İtalya'daki liberal anayasal düzeni fiilen sona erdirdi. Başbakan artık parlamentoya karşı değil doğrudan krala karşı sorumlu hâle gelirken, yürütme organının yetkileri büyük ölçüde genişletildi.

Muhalefet partileri kapatıldı, bağımsız basın ağır sansür altına alındı, rejim karşıtı yayınlar yasaklandı ve çok sayıda gazete ile yayınevi faaliyetlerini durdurmak zorunda bırakıldı. Siyasal muhalefetin kamusal alandaki görünürlüğü büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

Bağımsız sendikaların yerine devlet denetimindeki faşist korporasyonlar oluşturuldu. Grev ve lokavt yasaklanırken, işçi ve patron ilişkileri devletin hakemliğine bırakıldı. Böylece sınıf mücadelesinin yerini, rejimin iddia ettiği "ulusal çıkarların uyumu" anlayışı aldı.

Faşist rejim, yalnızca siyasal partileri değil, sivil toplumun özerk örgütlenmelerini de tasfiye etmeye yöneldi. Yerel yönetimler merkezi idareye bağlandı, seçilmiş belediye başkanlarının yerini hükümet tarafından atanan görevliler aldı ve üniversitelerden meslek örgütlerine kadar birçok kurum ideolojik denetim altına sokuldu.

Bu dönemde kurulan OVRA adlı gizli siyasal polis teşkilatı, rejim karşıtlarını izlemek, tutuklamak ve sürgüne göndermekle görevlendirildi. Muhalifler uzun hapis cezalarına, sürgüne (confino) veya sürekli polis gözetimine maruz bırakıldı.

Antonio Gramsci'nin 1926 yılında tutuklanması, rejimin yalnızca silahlı muhalefeti değil, entelektüel ve siyasal önderliği de hedef aldığını gösteriyordu. Savcının duruşma sırasında söylediği "Bu beynin yirmi yıl boyunca çalışmasını engellemeliyiz." sözü, faşist rejimin muhalefete bakışını simgeleyen ifadelerden biri hâline gelmiştir.

1926 yılı faşizmin iktidarı ele geçirdiği değil, tam anlamıyla kurumsallaştırdığı tarihtir. Roma'ya Yürüyüş faşistlerin hükümeti devralmasını sağlamış, Matteotti Krizi'nin ardından çıkarılan istisnai yasalar ise bu hükümeti bütün toplumu kapsayan totaliter bir rejime dönüştürmüştür.

6. Gramsci’nin Sentezi ve Hapishane Notları

Yenilginin ardından Antonio Gramsci’nin partinin (PCI) başına geçmesiyle başlayan teorik dönüşüm mutlaka incelenmelidir. Gramsci, Bordiga’nın sekterliğini tasfiye ederek faşizme karşı şu hayati tezleri geliştirdi:

Gramsci'nin en önemli katkısı, İtalya'da yaşanan yenilgiyi yalnızca taktik hatalarla açıklamayı reddetmesidir. Ona göre Biennio Rosso'nun başarısızlığı ve faşizmin yükselişi, Batı Avrupa toplumlarının Rusya'dan farklı tarihsel ve toplumsal yapılarının yeterince kavranamamasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle Gramsci, Marksist teoriyi İtalya'nın somut koşulları temelinde yeniden düşünmeye yöneldi.

1926 yılında tutuklanmasının ardından ağır cezaevi koşullarında kaleme aldığı Hapishane Defterleri (Quaderni del Carcere), yalnızca İtalyan komünist hareketinin değil, yirminci yüzyıl siyaset teorisinin de en etkili eserleri arasında yer aldı. Sağlık sorunları, sansür ve yazı denetimine rağmen Gramsci, devlet, sivil toplum, hegemonya, kültür, aydınlar ve devrim stratejisi üzerine kapsamlı bir teorik çerçeve geliştirdi.

Gramsci'nin düşüncesi, faşizmin yalnızca baskı aygıtlarıyla değil; eğitim, din, kültür, medya ve günlük yaşam aracılığıyla da toplumsal rıza üretebildiğini göstermesi bakımından klasik Marksist devlet analizini önemli ölçüde genişletti.

Faşizmin Özgünlüğü

Faşizm sıradan bir burjuva hükümeti değildir; kitle tabanını örgütleyen, sivil toplumu tamamen yutmayı hedefleyen totaliter bir "üçüncü çözümdür".

Gramsci, faşizmin yalnızca olağanüstü baskı yöntemlerine başvuran bir yönetim biçimi olmadığını; aynı zamanda milyonlarca insanı seferber edebilen kitlesel bir siyasal hareket olduğunu vurguladı. Bu nedenle faşizm, yalnızca devlet zoruna değil, ideolojik liderlik kurma kapasitesine de sahipti.

Faşist rejim gençlik örgütleri, eğitim sistemi, sendikalar, basın, kültür kurumları ve kitle örgütleri aracılığıyla toplumu yeniden şekillendirmeye çalışıyordu. Gramsci'ye göre bu durum, faşizmi klasik askerî diktatörlüklerden ayıran temel özelliklerden biriydi. Amaç yalnızca muhalefeti bastırmak değil, toplumun tamamını rejimin ideolojik çerçevesi içinde yeniden üretmekti.

Bu nedenle faşizme karşı mücadele yalnızca seçimler veya silahlı çatışmalar düzeyinde ele alınamazdı. Faşizmin toplumsal meşruiyet üreten mekanizmalarının çözümlemesi, ona karşı geliştirilecek stratejinin de temelini oluşturmalıydı.

Müttefikler Politikası

İşçi sınıfının faşizmi yıkması için Güney İtalya’nın yoksul köylülüğüyle tarihsel bir blok (ittifak) kurması şarttır.

Gramsci, Kuzey İtalya'nın sanayi işçileri ile Güney'in yoksul köylülüğü arasındaki tarihsel kopukluğu İtalya devriminin en önemli zayıflıklarından biri olarak değerlendiriyordu. Ona göre işçi sınıfı kendi dar ekonomik taleplerinin ötesine geçerek ezilen diğer sınıfların da siyasal önderi hâline gelmeliydi.

Bu çerçevede geliştirdiği "tarihsel blok" kavramı, yalnızca seçim ittifakını değil; farklı toplumsal sınıf ve katmanların ortak bir dünya görüşü ve ortak siyasal program etrafında birleşmesini ifade ediyordu. Kalıcı bir hegemonya ancak böylesi geniş toplumsal ittifaklarla kurulabilirdi.

Gramsci'nin Güney Sorunu üzerine geliştirdiği analiz, kuzeyli sanayi işçileri ile güneyli köylülük arasındaki ekonomik ve kültürel farklılıkların aşılmasını devrimci stratejinin vazgeçilmez koşulu olarak görüyordu. İşçi sınıfı yalnızca kendi adına değil, bütün ezilen toplumsal kesimlerin temsilcisi hâline gelebildiği ölçüde siyasal önderlik kurabilirdi.

Mevzi Savaşı

Batı Avrupa’da devletin arkasında güçlü bir sivil toplum (kilise, sendikalar, okullar, kültür) hegemonya ürettiği için, Rusya’daki gibi hızlı bir "hareket savaşı" (baskınla iktidarı alma) işe yaramaz. Faşizme karşı uzun soluklu, kültürel ve siyasal bir mevzi savaşı yürütülmelidir.

Gramsci, Rus Devrimi'nin gerçekleştiği Çarlık Rusyası ile Batı Avrupa'nın siyasal yapıları arasında temel farklar bulunduğunu savundu. Rusya'da devlet görece zayıf, sivil toplum ise sınırlı gelişmişti. Buna karşılık Batı Avrupa'da devletin arkasında kilise, üniversiteler, basın, hukuk sistemi, eğitim kurumları ve çok sayıda sivil toplum örgütü bulunuyor; egemen sınıflar yalnızca zor yoluyla değil, rıza üreterek de yönetiyordu.

Bu nedenle Batı Avrupa'da ani bir iktidar baskını anlamına gelen "hareket savaşı" yerine, uzun süreli ideolojik, kültürel ve siyasal mücadeleyi ifade eden "mevzi savaşı" zorunlu hâle geliyordu. İşçi hareketi yalnızca fabrikalarda değil; okullarda, sendikalarda, mahallelerde, basında, kültür alanında ve günlük yaşamın her düzeyinde hegemonya mücadelesi yürütmeliydi.

Gramsci'nin hegemonya kavramı bu stratejinin merkezinde yer alır. Egemenlik yalnızca devlet zoruna dayanmaz; toplumun geniş kesimlerinin belirli değerleri, kurumları ve dünya görüşünü doğal kabul etmesiyle de sürdürülür. Dolayısıyla sosyalist hareketin görevi yalnızca iktidarı ele geçirmek değil, aynı zamanda yeni bir kültürel ve ahlaki önderlik inşa etmektir.

Bu çerçevede Gramsci, "organik aydın" kavramını geliştirerek her toplumsal sınıfın kendi dünya görüşünü üreten aydınlara ihtiyaç duyduğunu ileri sürdü. İşçi sınıfı yalnızca ekonomik mücadeleyle değil; eğitim, kültür, sanat, gazetecilik ve düşünce üretimi alanlarında da kendi kadrolarını yetiştirmek zorundaydı.

Gramsci'nin geliştirdiği bu kavramlar, yalnızca İtalya faşizmini anlamak açısından değil, modern kapitalist toplumların işleyişini çözümlemek bakımından da kalıcı bir teorik mirastır. Hegemonya, tarihsel blok, organik aydınlar ve mevzi savaşı kavramları, daha sonraki sosyal ve siyasal teori çalışmalarında uluslararası ölçekte geniş yankı uyandırmıştır.

Bu nedenle Gramsci'nin Hapishane Defterleri, yalnızca faşizmin yenilgisine ilişkin bir muhasebe değil; Batı Avrupa'da sosyalist siyasetin geleceğine ilişkin kapsamlı bir stratejik yeniden düşünme girişimidir.

7. Sonuç ve Dersler

Faşizm, kapitalizmin çözümsüz kalan yapısal krizlerinden ve işçi hareketinin devrimci bir önderlikten yoksun olmasından beslenir. İtalyan proletaryası Biennio Rosso’da iktidarı alabilecek güce sahipti; ancak PSI’ın eylemsiz maksimalizmi ile PCI’ın ilk dönemindeki doktriner sekterliği işçi sınıfını felç etti. Bu bölünme, faşist karşı-devrimin İtalya'yı yirmi yıl boyunca karanlığa gömmesine neden olan en hayati faktördü.

İtalya deneyimi, faşizmin yalnızca ekonomik krizlerin otomatik sonucu olmadığını; sınıf mücadelelerinin belirli tarihsel koşullarda aldığı siyasal biçimlerden biri olduğunu göstermektedir. Kapitalist düzenin krizleri tek başına faşizmi kaçınılmaz kılmaz; bu krizlerin nasıl sonuçlanacağı, toplumsal sınıfların örgütlülüğüne, siyasal önderliklerin stratejilerine ve devlet aygıtının aldığı tutuma bağlıdır.

Biennio Rosso, işçi sınıfının tarihsel olarak en güçlü olduğu dönemlerden biri olmasına rağmen, devrimci durumun siyasal iktidarın devralınmasına dönüşememesi, karşı-devrimci güçlerin toparlanmasına zaman kazandırmıştır. Devrimci enerjinin örgütsel ve stratejik bir bütünlük içinde yönlendirilememesi, faşist hareketin giderek meşruiyet kazanmasının önünü açmıştır.

İtalya örneği aynı zamanda egemen sınıfların, parlamenter demokrasiyi kendi sınıfsal çıkarlarını koruduğu sürece desteklediğini; bu düzenin yetersiz kaldığını düşündüklerinde ise totaliter ve faşist çözümlere yönelebileceklerini göstermektedir. Bu nedenle faşizm, liberal devletin bütünüyle dışından gelen yabancı bir unsur değil; belirli tarihsel koşullarda onun içinden gelişebilen olağanüstü bir yönetim biçimidir.

Faşizmin yükselişinde yalnızca faşist hareketin gücü değil, anti-faşist güçlerin parçalanmışlığı da belirleyici rol oynamıştır. Sosyalistler, komünistler, sendikalar, kooperatifler ve diğer halk örgütleri arasında kalıcı bir ortak mücadele cephesinin kurulamaması, faşist şiddetin tek tek örgütleri tasfiye etmesini kolaylaştırmıştır.

Bu bağlamda Arditi del Popolo deneyimi, birleşik anti-faşist direnişin tarihsel önemini ortaya koyarken; PSI ile PCI arasındaki stratejik ayrılıklar ise ideolojik doğruluk adına siyasal yalnızlaşmanın ağır sonuçlarını göstermektedir. Bu deneyim yalnızca İtalya tarihinin değil, yirminci yüzyıl sosyalist hareketinin en önemli stratejik derslerinden biridir.

Gramsci'nin geliştirdiği hegemonya, tarihsel blok ve mevzi savaşı kavramları ise bu yenilgiden çıkarılan teorik sonuçların en olgun ifadesini oluşturur. Kapitalizme veya faşizme karşı mücadele yalnızca seçim dönemlerinde ya da iktidar krizlerinde değil; eğitimden kültüre, sendikalardan yerel örgütlenmelere kadar sivil toplumun bütün alanlarında uzun soluklu bir siyasal ve ideolojik çalışma gerektirir.

İtalya deneyimi ayrıca faşizmin iktidara gelişinin ani bir darbe ya da tek bir olayın sonucu olmadığını göstermektedir. Biennio Rosso'nun ardından başlayan karşı-devrimci şiddet, büyük sermayenin desteği, devlet kurumlarının pasif ya da aktif iş birliği, monarşinin tercihleri, liberal muhalefetin kararsızlığı ve işçi hareketinin stratejik bölünmüşlüğü birbirini tamamlayan tarihsel süreçler olarak faşist diktatörlüğün kuruluşuna zemin hazırlamıştır.

8. Güncel Durum

İtalya kesiti yalnızca geçmişe ilişkin tarihsel bir inceleme değil, modern faşist hareketlerin belirli toplumsal ve siyasal koşullar altında nasıl ortaya çıkabileceğine ve iktidarı devralabileceğine dair analitik bir çerçeve sunar. Bu çerçeve, faşizmi tekil bir tarihsel olaydan ziyade, belirli kriz konjonktürlerinde ortaya çıkan bir siyasal biçim olarak ele almayı mümkün kılar.

Bu bağlamda, faşist hareketlerin güncel görünümü tarihsel İtalya örneğinden birebir kopyalanabilir bir model olarak değil, farklı toplumsal yapılarda farklı biçimler alan bir eğilimler kümesi olarak değerlendirilmelidir. Günümüzde bu hareketler çoğu durumda, klasik anlamda kitlesel iktidar projelerinden ziyade, mevcut siyasal düzen içinde konumlanan ve onun sınırları içerisinde gelişen yapılardır.

Bu tür hareketlerin toplumsal etkisi, büyük ölçüde işçi sınıfı hareketinin örgütlenme düzeyi, sendikal yapıların gücü ve genel siyasal temsil mekanizmalarının işleyişiyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle faşizmin ortaya çıkışı, tek bir ideolojik kaynaktan çok, birden fazla toplumsal gerilimin aynı anda yoğunlaşmasıyla açıklanabilir.

Bu gerilimler arasında ekonomik kriz dönemlerinde sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesi, siyasal temsil mekanizmalarına yönelik güvensizlik, devlet elitlerinin kriz yönetim kapasitesi ve ara katmanların konum kaygıları gibi faktörler yer alır. Ancak bu unsurların her biri, farklı tarihsel bağlamlarda farklı sonuçlar doğurabilir; bu nedenle belirleyici olan, bu unsurların somut olarak nasıl eklemlendiğidir.

Bu açıdan bakıldığında, faşist hareketlerin siyasal sistem içindeki rolü sabit değildir. Bazı bağlamlarda marjinal ve protest bir hat üzerinde kalırken, bazı durumlarda sistem içi siyasal dengeyi etkileyen daha görünür aktörlere dönüşebilirler. Bu dönüşümün yönü, yalnızca bu hareketlerin iç dinamikleriyle değil, aynı zamanda karşıt toplumsal güçlerin örgütlenme kapasitesiyle de belirlenir.

Dolayısıyla tarihsel deneyim, faşizmin yükselişini kaçınılmaz bir sonuç olarak değil, belirli koşullar altında mümkün hale gelen bir siyasal olasılık olarak değerlendirmeyi gerektirir. Bu olasılığın gerçek bir iktidar formuna dönüşmesi ise, her zaman çok katmanlı ve çatışmalı bir toplumsal sürecin sonucudur.

İtalya örneği, modern faşist hareketlerin uygun koşullarda tarihsel olarak totaliter yönelimler üretebildiğini göstermiştir. Bununla birlikte, daha yakın tarihsel deneyimler, bu tür hareketlerin her bağlamda aynı doğrultuda gelişmediğini; siyasal sistemin yapısı, toplumsal sınıf ilişkileri ve örgütlü karşı güçlerin kapasitesine bağlı olarak farklı sonuçlar doğurabildiğini de ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede güncel faşist veya aşırı sağ hareketler, güçlü ve örgütlü bir işçi sınıfı hareketinin zayıfladığı ya da parçalı olduğu koşullarda, toplumsal hoşnutsuzlukları siyasal alana taşıyan ara kanallar olarak işlevlidir. Bu durum, bu hareketlerin her zaman doğrudan totaliter rejim inşasına yöneldiği anlamına gelmemekte; tersine, farklı siyasal sistemlerde farklı işlevler üstlenebildiklerini göstermektedir.

Bazı Avrupa örneklerinde bu hareketlerin parlamenter sistem içinde yer aldığı, seçim rekabetine dahil olduğu ve mevcut anayasal çerçeve içinde faaliyet gösterdiği görülmektedir. Bu durum, tarihsel faşizm deneyiminden farklı olarak, çağdaş siyasal bağlamlarda bu tür hareketlerin çoğu zaman kapitalist demokrasi dışına tamamen taşan değil, demokratik rejim içinde konumlanan yapılar haline gelebildiğine işaret eder. Günümüzde faşist hareketler güçlü ve örgütlü bir işçi sınıfı hareketinin yokluğunda, kitlelerde oluşan itirazları ve hoşnutsuzlukları soğurmakla görevli, temel olarak kapitalist sistemin emniyet supabı işlevini üstlenmek üzere çeşitli muhalefet rollerine ya da kapitalist demokrasi sınırları dahilinde kalarak sermaye sınıfına ve kapitalist sisteme hizmet etmek üzere yürütme gücünde fonksiyonlara sahiptir.

Bu nedenle faşizmin ve aşırı sağ hareketlerin ortaya çıkışı ve gelişimi, ekonomik kriz, siyasal kutuplaşma, devlet elitlerinin tercihleri, küçük burjuva katmanların dönüşümü ve emek hareketinin örgütlenme kapasitesi gibi birden fazla dinamiğin etkileşimi içinde ele alınmalıdır. Bu etkileşimin sonuçları ise her tarihsel ve ulusal bağlamda farklılaşmaktadır.

Bir ülkede işçi hareketinin zayıf ya da parçalı olduğu koşullarda, işçi sınıfının siyasal iktidarı almaya yetecek bilinç ve örgütlülük düzeyi yoksa, biçimsel demokratik özellikler yanı sıra faşizan özellikleri de içselleştirmiş kapitalist demokrasilerde, totaliter rejimler kurma yerine sistem içi işlevlerle donanmış faşist parti ve hareketlere karşı sosyalistlerin geniş siyasal ittifaklar oluşturması beklenmez. Ayrıca neo-liberal otoriter kapitalist demokrasileri “faşizm” olarak etiketleyip, siyasal iktidara karşı mücadele ederken sosyal demokratik liberal partilerin arkasında hizalanmaktan doğabilecek bir yarar yoktur. Sol güçlerin kitleler içerisinde kendi örgütsel kapasitelerini artırma çalışmalarına devam etmesi ve kendi aralarında güç birlikleri oluşturması ise olağandır.

Kaynakça:

i) A. Gramsci, Faşizm Üzerine, Kalkedon Yayınları, 2013.
ii) A. Gramsci, Hapishane Defterleri: Seçmeler. Belge Yayınları, 2014.
iii) N. Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, İletişim Yayınları, 2023.
iv) Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (STMA), Cilt 3, İletişim Yayınları, 1988-1989.
v) A. Tasca, Faşizmin Doğuşu, 1938.
vi) P. Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, Kalkedon Yayınları, 2011.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]