20 Mayıs 2023 Cumartesi

FEODAL ÜRETİM TARZI

Perry Anderson

Çeviren: Şükrü Alpagut

Batı Avrupa'da doğan feodal üretim tarzının ayırt edici özelliği karmaşık bir birliktir. Bu üretim tarzının geleneksel tanımları, sıklıkla, bunu ancak kısmen yansıtmış ve sonuç olarak, feodal gelişme dinamiğine ilişkin herhangi bir açıklama kurmak güçleşmiştir. Bu, toprağın ve doğal ekonominin ağır bastığı, gerek emeğin gerekse emek ürünlerinin meta olmadığı bir üretim tarzıydı. Özgül bir toplumsal ilişki, dolaysız üreticiyi -köylüyü- üretim araçlarıyla -toprakla- birleştiriyordu. Sözlük anlamıyla bu ilişkinin formülünü, serfliğin hukuksal tanımı veriyordu -glebae adscripti, yani "toprağa bağlanmış”: Serflerin yer değiştirmeleri yasalarla kısıtlanmıştı.[1] Arazi üzerinde oturan ve onu işleyen köylüler onun sahibi değildi. Tarımsal mülkiyet, siyasal-hukuksal baskı ilişkileriyle köylülerden artık sızdıran feodal lordların (beylerin) oluşturdukları bir sınıfın özel mülkiyeti altındaydı. Çalışma yükümlülükleri, ayni kiralar ya da köylünün bireysel lorda ödemek zorunda olduğu geleneksel vergiler biçimine bürünen bu ekonomi dışı baskı, hem doğrudan doğruya lordun şahsına ait malikâne mıntıkasında, hem de köylünün ekip biçtiği kiralık toprak parçalarında ya da küçük tarlalarda uygulanıyordu. Bunun zorunlu sonucu, ekonomik sömürü ile siyasal otoritenin hukuksal açıdan bir araya gelmesiydi. Köylü, lordunun hukuksal yetkisine tabiydi. Aynı zamanda, !ordun arazisi üzerindeki mülkiyet hakları tipik olarak ancak kademeliydi: Ona bu hakları, şövalye olarak hizmet etmekle -savaş zamanında asker sağlamakla- yükümlü olduğu yüksek bir soylu (ya da soylular) veriyordu. Başka bir deyişle, lord bu arazileri bir fief (tımar) olarak tutuyordu. Bağlı olduğu lord ise sıklıkla yüksek bir feodalin vassalı oluyordu[2] ve askeri hizmetle bağlantılı olan bu tür bağımlı ayrıcalıklar zinciri, sistemin en üst noktasına -çoğu durumda, bir hükümdara- kadar uzanıyordu; tüm topraklar son tahlilde ilke olarak onun mülküydü. Erken Ortaçağ'da, basit lordluk ile hükümran monarşi arasındaki böyle bir feodal sıradüzenin tipik ara halkaları, kale sahibi lordluk (castellany), boronluk, kontluk ya da prenslikti. Böyle bir sistemin sonucu, siyasal hükümranlığın hiçbir zaman tek bir merkezde odaklanmamasıydı. Devlete ait işlevler, aşağıya doğru düşey bir bölüştürmeyle dağıtılmış durumdaydı, öte yandan da, bunun her düzeyinde siyasal ve ekonomik ilişkiler bütünleştirilmişti. Feodal üretim tarzı, bütünüyle, hükümranlığın böyle paylaşılmasına dayanıyordu.

Bu durumdan, Batı feodalizminin dinamiği açısından hepsi de temel öneme sahip üç yapısal özgüllük doğdu. Birincisi, feodalizm öncesi üretim tarzlarına ait komünal köy arazilerinin ve tam mülkiyetli köylü topraklarının varlığını koruması; bunlar feodalizmin ürünü olmasa da, onunla bağdaşmaz da değildi. Hükümranlıkların kesişen sınırlara sahip özgül kuşaklar halinde feodal bölünmesi ve tümel bir güç merkezinin olmaması, her zaman bunun ara boşluklarında “artakalan” kurumsal yapıların varlığına olanak tanıdı. Dolayısıyla, feodal sınıf ara sıra nulle terre sans seigneur (beysiz toprak olmaz) kuralını geçerli kılmayı denese de, uygulamada bu herhangi bir feodal toplumsal oluşumda hiçbir zaman başarılamadı: komünal araziler -meralar, otlaklar, ormanlar- ve bölük pörçük tam mülkiyetli köylü toprakları, köylü özerkliğinde ve direnişinde her zaman önemli bir öğe olmayı sürdürerek, toplam tarımsal üretkenlik açısından önemli sonuçlar doğurdu.[3] Dahası, bizatihi malikâne sisteminin içinde bile, malikhanelerin karakteristik şekilde doğrudan lordun kâhyalarınca örgütlenip köylülerince işlenen hassa toprağı olarak ve lordun tamamlayıcı bir fazlalık aldığı ama üretiminin örgütlenmesinin ve denetiminin bizzat köylülerin ellerinde olduğu köylü evlekleri olarak bölünmesi, mülkiyetin basamaklı yapısını ifade ediyordu.[4] Dolayısıyla, kırsal ekonominin iki temel sınıfının tek, türdeş bir mülkiyet biçimi içinde basit, yatay bir merkezileşmesi söz konusu değildi. Üretim ilişkilerine, malikâne içindeki ikili bir tarımsal düzen aracılık ediyordu. Dahası, serflerin kendi lordlarının malikâne mahkemesinde tabi oldukları adalet ile bölgesel lordlukların yargı yetkisi arasında da sık rastlanan bir ayrım daha vardı. Malikâneler normalde tek tek küçük köylerle örtüşmüyordu, bunların birçoğunu kapsayacak şekilde dağılıyordu; dolayısıyla, herhangi bir köyde farklı lordlara ait birçok malikâne tasarrufu iç içe örülüydü. Bu karmakarışık adli labirentin üstünde de yetki alanı mülki değil coğrafi olan bölgesel senyörlerin haute juctice’i (yüksek adaleti) yer alıyordu.[5] Dolayısıyla, bu sistemde artığın sızdırıldığı köylü sınıfı, hak taleplerinin ve güçlerin kesiştiği bir toplumsal alemde yaşıyordu; burada bizatihi sömürü "katları"nın çoğulluğu, daha birleşik bir hukuksal ve ekonomik sistemde imkansız olan gizil ara boşluklar ve uyumsuzluklar yaratıyordu. Ortak (komünal) toprakların, tam mülkiyetli toprakların ve evleklerin bizatihi hassa arazisiyle bir arada var olması, Batı Avrupa'da feodal üretim tarzının yapısal bir özelliğiydi ve gelişmesi açısından kritik sonuçlar yaratıyordu.

Ama ikinci olarak, hatta daha önemlisi, hükümranlıkların feodal paylaşımı, Batı Avrupa'da Ortaçağ kenti olgusunu yarattı. Yine burada, kentsel üretimin doğuşu bizatihi feodalizmin içinde gerçekleşmiş değildir: Elbette ondan öncedir. Ama yine de feodal üretim tarzı, doğal-tarımsal bir ekonomi içinde bunun özerk bir gelişme göstermesine izin veren ilk tarzdı. En büyük Ortaçağ kentlerinin, ölçek açısından, gerek Eski Çağdaki gerekse Asya İmparatorluklarındaki kentlere asla rakip olmaması gerçeği, bunların toplumsal oluşum içindeki işlevlerinin çok daha ileri düzeyde olduğu gerçeğini sıklıkla gölgede bırakmıştır. Yüksek düzeyde gelişkin bir kentsel uygarlığa sahip Roma İmparatorluğunda kentler, orada yaşayan ama oradan geçinmeyen soylu toprak sahiplerinin hâkimiyetindeydi; Çin'de geniş taşra yerleşimleri, tüm ticari faaliyetlerden soyutlanmış özel bir bölgede ikamet eden mandarin bürokratların denetimi altındaydı. Buna karşılık, Avrupa'nın ticaretle ve imalatla uğraşan tipik Ortaçağ kentleri, kendi kendini yöneten, soyluluk ve Kilise karşısında kurumsal ve askeri özerkliğe sahip komünlerdi. Marx bu farkı çok açık olarak gördü ve unutulmaz bir anlatımla ifade etti: "Eski klasik tarih kentlerin tarihidir, ama toprak sahipliğine ve tarıma dayanan kentlerin; Asya tarihi, kent ile kırsalın bir tür ayrımlaşmamış birliğidir (tam söylemek gerekirse, büyük kent, ekonomik yapının üzerine bindirilmiş salt bir prenslik karargâhı sayılmalıdır); Ortaçağ (Cermen dönemi), kırsalın tarihin odağı olmasıyla başlar ve sonra bunun daha ileri gelişimi kent ile kırsalın karşıtlığı yoluyla ilerler; çağcıl tarih, kadim zamandaki gibi kentin kırsallaşması değil, kırsalın kentselleşmesidir.”[6] Bu nedenle, kentin ve kırsalın dinamik karşıtlığı ancak feodal üretim tarzında olanaklıydı: meta mübadelesinin arttığı, tüccarlarca kontrol edilen, loncalar ve birlikler halinde örgütlenmiş bir kentsel ekonomi ile doğal mübadelenin geçerli olduğu, soylularca kontrol edilen, topluluğa ve bireysel köylülere ait toprak parçalarının bulunduğu evlekler ve malikâneler halinde örgütlenmiş bir kırsal arasındaki karşıtlık. Kırsallığın muazzam bir önceliğe sahip olduğunu söylemeye bile gerek yok: Feodal üretim tarzı ezici bir ağırlıkla tarımsaldı. Ama bu tarzın hareket yasalarını, görüleceği gibi, basitçe malikânelerin ağırlığı değil, farklı alanlarının karmaşık birliği yönetiyordu.

Üçüncüsü, tüm feodal bağımlılıklar sıradüzeninin tepesinde, doğasından gelen bir muğlâklık ya da salınım vardı. Zincirin "zirve"si, belirli önemli bakımlardan onun en zayıf halkasıydı. İlke olarak, Batı Avrupa'nın herhangi bir bölgesinde feodal sıradüzenin en yüksek üstlük düzeyi, onun altındaki bağımlı lordluk düzeylerinden nitelik olarak değil, derece olarak farklıydı. Başka bir deyişle kral, uyruklarının tepesinde yer alan üstün bir hükümdar değil, kendisine karşılıklı sadakat bağlarıyla bağlı olan vassallarının feodal üstüydü (süzereniydi). Sahip olduğu ekonomik kaynaklar, hemen hemen yalnızca, bir lord olarak kendi kişisel mülklerinde yatıyordu, vassallarına yönelik talepleri ise esas olarak askeri nitelikteydi. Nüfusun bütününe doğrudan siyasal erişim olanağına sahip değildi, çünkü nüfus üzerindeki hukuksal yetki sayısız alt feodal sıradüzen katmanları aracılığıyla kullanılırdı. Kral uygulamada yalnızca kendi mülklerinin efendisi olurdu, başka bakımlardan büyük ölçüde törensel bir kişilikti. Ne var ki, zirvesinde nitel olarak ayrı ya da tam yetkili bir otorite bulunmayacak şekilde siyasal gücün yukarıdan aşağıya katmanlaştığı böyle bir siyasal yapılanmanın saf modeli Ortaçağ Avrupa'sının hiçbir yerinde asla var olmadı.[7] Çünkü bu tür bir siyasal yapılanmanın gerektirdiği biçimde feodal sistemin tepesinde gerçekten bütünleştirici herhangi bir mekanizmanın olmaması, bu sistemin istikrarına ve ayakta kalmasına karşı sürekli bir tehdit oluşturdu. Hükümranlığın tam parçalanmışlığı bizatihi soyluların sınıfsal birliğine aykırıydı, çünkü bunun yarattığı anarşi olasılığı, ayrıcalıklarının dayanağı olan üretim tarzının bütünü için ister istemez yıkıcı nitelikteydi. Dolayısıyla, feodalizmin içinde, hükümranlığı ayrıştırma yönündeki güçlü eğilim ile uygulamada bir yeniden birleşmenin meydana gelebileceği nihai bir otorite merkezinin mutlak gerekliliği arasında içsel bir çelişki vardı. Bu nedenle, Batı'da feodal üretim tarzı üst otoriteyi (süzerenliği) özgün bir biçimde belirledi: Böyle bir otorite, vassal ilişkileri alanının ötesinde, ideolojik ve hukuksal alanda her zaman bir ölçüde var oldu; aksi halde, vassal ilişkilerinin zirvesinde dükler ya da kontlar bulunurdu ve bunlar, vassalların göz dikemeyecekleri haklara sahip olurdu. Aynı zamanda, şahsi hukuksal yetkilerin oluşturduğu sıkı ağın dışında bir "kamu" otoritesi kurmaya yönelik sürekli mücadelede, bir bütün olarak feodal siyasal yapının dokusundan kaynaklanan güçlü eğilime karşı her zaman gerçek kraliyet gücü gösterilmeli ve uygulanmalıydı. Bu nedenle, Batı'da feodal üretim tarzı, merkezkaç devlet içinde organik olarak ürettiği ve yeniden ürettiği dinamik bir gerilimi ve çelişkiyi kendi bünyesinde özgün bir şekilde belirledi.

Böyle bir siyasal sistem, yaygın bir bürokrasiyi zorunlu olarak dışladı ve sınıfsal hâkimiyeti işlevsel açıdan yeni bir tarzda böldü. Çünkü bir yandan, erken Ortaçağ Avrupa'sında hükümranlığın paylaşılması bütünüyle ayrı bir ideolojik düzenin kurulmasına yol açtı. Eski Çağın geç döneminde, imparatorluk devlet aygıtıyla her zaman doğrudan bütünleşmiş ve ona boyun eğmiş olan Kilise, artık feodal siyasal yapı içinde seçkin bir özerk kurum olup çıktı. Dinsel otoritenin biricik kaynağı olan Kilisenin kitlelerin inançları ve değerleri üzerindeki denetim gücü muazzamdı; ama kendi iç örgütlenmesi herhangi bir dünyevi soyluluğun ya da monarşinin örgütlenmesinden farklıydı. Yeni gelişen Batı feodalizminin doğası gereği baskının dağılması nedeniyle, Kilise gerektiğinde kendi kurumsal çıkarlarını bölgesel bir müstahkem mevkiden ve silahlı güçten yararlanarak savunabilirdi. Düz lordluk ile dinsel lordluk arasındaki kurumsal çatışmalar bu yüzden Ortaçağ'da eşyanın tabiatının gereğiydi: Bu çatışmaların sonucu olarak feodal meşruiyetin yapısında çatlama meydana geldi, sonraki düşünsel gelişme açısından bunun kültürel sonuçları epeyce önemli olacaktı. Öte yandan, dünyevi yönetimin kendisi karakteristik şekilde daralarak yeni bir kalıba girdi. Esas olarak "adalet"in uygulanması haline geldi; bunun feodalizmde kapladığı işlevsel konum, bugün kapitalizmde olduğundan tamamen farklıydı.  Adalet, siyasal gücün merkezi biçimiydi -bizatihi feodal siyasal yapının doğası bunu böyle belirledi. Çünkü görmüş olduğumuz gibi, saf feodal sıradüzen, yasaların uygulanması için devletin kalıcı bir idari aygıtı olarak, çağcıl anlamda her türlü "yürütme"yi dışlıyordu: Hükümranlığın paylaşılması bunu gereksiz ve olanaksız kılıyordu. Aynı zamanda, daha sonraki türden ortodoks bir "yasama organı"na da yer yoktu, çünkü feodal düzen, yeni yasalar yaratarak siyasal yenilenme sağlamaya ilişkin genel bir kavrama sahip değildi. Krallar görevlerini, yeni yasalar icat ederek değil, geleneksel yasaları koruyarak yerine getiriyorlardı. Bu nedenle, bir dönem için siyasal güç, var olan yasaları yorumlayıp uygulamak ibaret tek bir "adli" işlevle neredeyse özdeşleşti. Dahası, bir kamu bürokrasinin olmaması nedeniyle, yerel baskı ve yönetim -kolluk, ceza yazma, vergi toplama ve infaz yetkileri- de kaçınılmaz olarak ona kaldı. Dolayısıyla, şunu her zaman anımsamak gerekir: Ortaçağ'da "adalet" gerçekte modern adaletten çok da geniş bir faaliyet alanını kapsıyordu, çünkü toplam siyasal sistem içinde yapısal olarak çok daha merkezi bir yer işgal ediyordu. İktidarın alışılmış ismiydi.



[1] Kronolojik olarak bu yasal tanım, tanımladığı somut olgudan çok sonra ortaya çıktı. Bu, 11-12. yüzyıllarda Roma hukukçularınca icat edilen ve 14. yüzyılda yaygınlaşan bir tanımdı. Bkz. Marc Bloch, Les Caractéres Originaux de l'Histoire Rurale Française (Fransa'da Kırsal Tarihin Özgün Nitelikleri), Paris 1952, s. 89-90. Ekonomik ve toplumsal ilişkilerin hukuksal kurallara bağlanmasındaki bu gecikmenin örnekleriyle sık sık karşılaşacağız.

[2] Liyejans, teknik olarak, bir vassalın birden fazla lorda bağlılık borçlu olduğu durumlarda, tüm diğer biatlardan öncelikli olan bir biat biçimiydi. Ama uygulamada, liyej lord terimi çok geçmeden herhangi bir feodal üst ile eşanlamlı hale geldi ve liyejans ilk baştaki özgül anlamını yitirdi. Marc Bloch, Feudal Society (Feodal Toplum), Londra 1962, s. 214-18.

[3] Engels, ortak arazilerin ve üç tarla sisteminin bütünleştirdiği köy topluluklarının Ortaçağ'da köylülüğün durumu açısından doğurduğu toplumsal sonuçları haklı olarak her zaman vurguladı. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'nde belirttiğine göre, "gerek Eski Çağda kölelerin, gerekse modern proleterlerin ellerinin altında hazır bulmadıkları yerel dayanışmayı ve direniş araçlarını, Ortaçağ serfliğinin en çetin koşullarında bile ezilen sınıfa ve köylülere" sağlayan işte bu topluluklardı. Marx-Engels, Selected Works (Seçme Yapıtlar), Londra 1968, s. 575. Alman tarihçi Maurer'in çalışmalarını temel alan Engels, geçmişi en eski Karanlık Çağlara kadar giden bu toplulukların "mark birlikleri" olduğu şeklinde yanlış bir kanıya kapıldı; aslında, bu sözü edilenler 14. yüzyılda ortaya çıkmış, geç Ortaçağ'a özgü bir yenilikti. Ama bu hata onun temel savını etkilemez.

[4] Ortaçağ malikâneleri, içerdikleri bu iki bileşen arasındaki göreli dengeye bağlı olarak yapı değişikliği gösteriyordu. Bir uçta, din kardeşliğine dayalı biçimde işlenen Sistersiyan tarikatı "tahıl çiftlikleri" gibi bütünüyle hassa (demesne) çiftçiliğine tahsis edilmiş malikâneler (az sayıda) vardı; öteki uçta ise, bütünüyle oradaki köylülere kiralanan bazı malikâneler vardı. Ama temel model, her zaman, tek kişinin olan malikâne ile kiralık mülklerin değişen oranlarda birleşmesinden oluşuyordu: "Malikânenin ve kazançlarının bu iki taraflı bileşimi, tipik malikânenin gerçek alâmetifarikasıydı." M. M. Postan, The eval Economy and Society (Ortaçağ Ekonomisi ve Toplumu), Londra 1972, s. 89-94.

[5] Bu sistemin temel özelliklerinin mükemmel bir açıklaması için bkz. B. H. Slicher Van Balth, The Agrarian History of Western Europe (Batı Avrupa'nın Tarım Tarihi), Londra 1963, s. 46-51. İngiltere’nin büyük kısmında olduğu gibi, bölgesel lordlukların bulunmadığı yerlerde, tek bir köyde birden çok malikâne bulunması, köylü topluluğuna özdenetim için oldukça geniş serbestlik sağlıyordu: bkz. Postan, The Mediaeval Economy and Society, s. 117.

[6] Karl Marx, Pre-Capitalist Formations (Kapitalizm Öncesi Oluşumlar), Londra 1964, s. 77-78.

[7] Ortadoğu'da kurulan Haçlı Devleti, sıklıkla, kusursuz bir feodal oluşuma en çok yaklaşan yapı olarak görülmüştür. Avrupa feodalizminin kurduğu denizaşırı yapılar yabancı bir çevrede hiç yoktan var edildi ve bu nedenle, olağanüstü sistematik bir hukuksal biçim aldı. Başkalarının yanı sıra Engels de bu benzersizliğe parmak basmıştır: "Feodalizmin hiç kendi kavramına tam denk düştüğü oldu mu? Batı Frankların krallığında kurulan, Norveçli fatihlerce Normandiya'da daha da geliştirilen, Fransız Normanlarca Ingiltere'de ve Güney Italya'da oluşumu sürdürülen feodalizmin kendi kavramına en fazla yaklaştığı örnek, Assizes of Jerusalem (Kudüs Yazmaları) ile feodal düzenin en klasik ifadesini ardında bırakan kısa ömürlü Kudüs krallığıydı." Marx-Engels, Selected Correspondence (Seçme Yazışmalar), Moskova, 1965, s. 484. Ama Haçlı âleminin bile uygulamadaki gerçekleri, bu sistemin feodal hukukçularının düzenlemelerine hiçbir zaman tam olarak uymadı.

Kaynak: Çağdaş Marksizm Seçkisi-Yüzyıla Damga Vuran Metinler, Yordam Kitap, 2019, s. 490-4

1 yorum:

  1. Tarihte başlıca 4 toplum biçiminin (ATÜT eklenirse 5) yaşandığı kabul ediliyor. Ancak bu toplum biçimleri Dünya'nın her yanında aynı tarihte başlayıp aynı tarihte bitmemiştir. Geçen yüzyıla kadar komünal toplumlar hâlâ vardı örneğin. Köleci biçimi, feodal biçimi yaşamamış toplumlar vardır.
    Kimi ortak özellikleri ya da temel özellikleri dikkate alınarak, toplum biçimleri tanımlanmıştır. Ama aynı adı alan toplum biçimlerinin her bakımdan özdeş oldukları ileri sürülemez, farklılıkları da vardır. Farklar önce coğrafi koşullardan doğmuştur. Avrupa toplumları ile Asya ya da Amerika toplumları aynı adı alslar bile özdeş olmamışlarıdr. Farklılığın ikinci nedeni, tarih sahnesine çıkışlarının değişik zamanda olmasıdır. Her toplum biçimi ortaya çıktıktan sonra, özde aynı olsalar bie biçimde değişikliğe uğramıştır. 6. yüzyılda feodalizme geçen toplum ile 10. yüzyılda feodalizme geçen toplum, benzer coğrafi ortamda olsalar bile, her bakımdan aynı olamazlar.
    Perry Andersen, bu durumu farklı biçimde anlatmaya çalışmış. Ancak, bu feodal toplumların hangi toplumlardan, hangi toplum biçiminden nasıl ortaya çıktığını ele almamış. Bunları da ele alsaydı, feodal toplumların farklarını daha eksiksiz açıklayabilirdi.
    Sonuç olarak, bugün eski toplumları değerlendirirken ayrıntılar üzerinde durmuyoruz. Temel ve ortak özellikleri üzerinden genel değerlendirme yapmamız yeterli olmaktadır.

    YanıtlaSil

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.