Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
asgari ücret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
asgari ücret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2024 Pazartesi

Asgari ücret notları

Mahmut Boyuneğmez

  • Enflasyonla ürün ve hizmetlerin fiyatı serbestçe artarken, işçiler geçinebilmeleri ve bu artışları yakalayabilmek için mücadelelerle ve patronlarla pazarlık yaparak ücretlerindeki reel erimeyi telafi etmeye çalışır. Fiyatlardaki artışın önemli bir nedeni patron sınıfın kârlarını artırmasıdır. Fiyatları artmış ürün ve hizmetlerin işçiler tarafından taleple tüketilebilmesi için, ücretlerinde artış olmalıdır. Sermaye sınıfı ve kapitalist devlet, fiyatların sürekli arttığı bir ülke ve ekonomide ücretlerde artış yaşanmadan üretim süreçlerinin devamlılığını sağlayamaz. İşçilerin ücretlerinde fiyat artışlarının gerisinde de olsa bir artış olmalıdır ki, ürün ve hizmetlere olan talepleri devam edebilsin ve satışlarda azalma olmasın. Sermaye sınıfının kârlarının garantilenmesinin yolu tüketimde düşüşün olmaması, ücret düzeylerinde fiyat artışlarına göre daha az da olsa bir artışın olmasıdır. Özetle fiyatlardaki artışın önemli bir nedeni kârlardaki artıştır ve bu da talepte kritik düzeyde bir azalma olmaması için ücretlerde geriden de gelse bir artışı koşullar.
  • 2020 yılından bugüne var olan yüksek enflasyon döneminde İSO 500 büyük şirket araştırması verilerine göre, şirketlerin kârı enflasyona paralel ve hatta enflasyondan daha hızlı artmış olmasına rağmen, ücret-maaş gelirlerinde düşüş yaşanmıştır (bkz. Grafik). Yüksek enflasyon dönemleri, ücretlerin reel olarak düşürülüp (satın alma gücünün düşmesi), artık-değer oranının, eş deyişle sömürü derecesinin artırılmasına yaramaktadır.

  • 22 yıllık AKP döneminde zaman zaman görece yüksek reel asgari ücret artışları söz konusu olmasına rağmen bunların enflasyonu tırmandırması söz konusu değildir. Tersine, asgari ücrette görece yüksek artışların olduğu bazı yıllarda, enflasyon düşmüştür. 2005-2015 yılları arasında asgari ücret artışları genellikle resmi enflasyondan yüksek seyretmiştir. Ancak bu durum enflasyonu tetiklememiştir. Örneğin 2012’de asgari ücrete yüzde net 11,8 oranında zam yapılmışsa da 2011 yılı enflasyonu yüzde 10,5 düzeyindeyken, 2012’de yüzde 6,2’ye gerilemiştir. 2015 yılı enflasyonu yüzde 8,8 iken 2016 yılı asgari ücreti net yüzde 33 oranında artmış, fakat bu reel artışa rağmen 2016 yılı enflasyonu yüzde 8,5’e gerilemiştir. 2018 enflasyonu yüzde 20,3 iken 2019 yılında asgari ücrete 26,1 oranında zam yapılmış, enflasyon artmak yerine yüzde 11,8’e düşmüştür. 2021 yılında ise asgari ücret reel olarak düşürülmüşken, enflasyon artmıştır. 2022 ve 2023 yıllarında da reel asgari ücret artışlarına rağmen asgari ücretle enflasyon arasında asgari ücretten kaynaklı bir ilişki veya nedensellik gözlenmemiştir.
  • Asgari ücretteki görece yüksek artışlar, işsizliği artırmamaktadır (bkz. Grafik). Asgari ücretin artış dönemleri ile yıllık işsizlik ve istihdam oranları arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Asgari ücretin diğer yıllara göre nispeten daha yüksek arttığı dönemlerde dahi işsizlikte belirgin bir artış ve istihdamda azalış olmadığı saptanmıştır. Bunun nedeni şudur: Firmalar verili teknolojik yatırım düzeyinde, beklenen sipariş miktarında artış ya da azalış olmadan, ücretlerin durumuna göre çalıştırdığı işçi sayısını değiştirmez, yani ücretler arttığında işçi çıkarmaz, ücretler düştüğündeyse yeni işçiler almazlar. Ülke genelindeyse ücretlerin artışı, bu ücretleri alan işçilerin oluşturduğu talepte artışa neden olduğundan, üretimi artırmaya yol açıp, istihdam edilen işçi sayısını artırmayı getirebilir.

  • Bölgesel asgari ücret, MÜSİAD, ihracatçı patronlar ve Anadolu’daki sermayedarlar tarafından istenmektedir. Çünkü, mevcut asgari ücret düzeyinin bile altında ücretlerle işçileri sömürmek istemekteler. Bölgesel asgari ücret, saptanacak birçok bölgede mevcut asgari ücret düzeyinin çok altına inilmesine yol açar ve bölgeler arası işçilerin gelirlerinde eşitsizlikler oluşturur. Bu nedenlerle işçi sınıfı tarafından reddedilmelidir. Bölgelere, sektörlere, mesleklere ve işe göre ücret farklılaşmasını sağlaması gereken toplu pazarlıklardır ve asgari ücretleri, eş deyişle insanca yaşamaya yetecek en az ücret düzeylerini, işçiler toplu iş sözleşmeleriyle mücadeleleri içerisinde belirlemelidir. Daha sonra sendikasız işçilere toplu pazarlıkların kazanımları teşmil edilmelidir.
  • 2024 yılında asgari ücretli bir işçinin birikimli alım gücü kaybı 55 bin TL’ye yakın olmuştur. Başka bir ifadeyle enflasyon nedeniyle asgari ücretin yıllık tutarında 55 bin TL’ye yakın bir erime yaşanmıştır. Asgari ücretli işçilerin yılın başından bu yana aylık ücretiyle alım gücünde 7-8 bin TL düzeyinde bir kayıp bulunmakta olup, reel olarak ücretleri 9 bin TL civarındadır.
  • DİSK/Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM)’nin Ekim 2024 hesaplamasına göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için aylık yapması gereken harcama tutarını ifade eden açlık sınırı 20.860 TL’dir. Açlık sınırı üzerinden hane halkı tüketim harcamaları esas alınarak yapılan hesaplamada yoksulluk sınırı ise 72.156 TL’dir. Kasım ve aralıkta aylık enflasyonun yüzde 2 olması varsayımıyla açlık sınırı hesaplandığında Kasım 2024’te bu sınır 21.277 TL’ye, Aralık 2024’te ise 21.703 TL’ye ulaşmaktadır. 2024 yılı için belirlenen asgari ücret net 17.002 TL olup, bu yılın 9 ayında açlık sınırının altında kalmıştır. Bunun anlamı, asgari ücret geliri olan bir ailede, her iki ebeveynin ve birçok durumda ise çocukların işçi olarak çalışmak mecburiyetinde olduğudur.
  • 2002 ve 2024 yılları arasında ortalama memur emekli aylığı 36,7 kat, ortalama kamu işçisi ücreti 40,8 kat ve en düşük işçi emekli aylığı 48,6 kat, ortalama memur maaşında 77 kat, en düşük esnaf emekli aylığında 83,3 kat artış yaşanmıştır. Net asgari ücretteki artış bu dönemde 92,3 kat olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı şudur: Asgari ücret dışındaki ücretler/maaşlardaki artışın asgari ücretteki artışlara göre daha az olması, asgari ücret ile diğer ücretlerin arasındaki makasın kapanmasına, bu ücretlerin asgari ücrete yakınsamasına ve asgari ücret civarı bir ücretle çalışanların oranının artmasına yol açmaktadır.
  • 2002 yılında asgari ücretin altında çalışan işçiler ¼ oranındayken, 2023 yılında her 3 işçiden 1’i (1/3) asgari ücretin altında ücretle çalışmaktadır. 2002’de asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında bir ücretle çalışanların oranı yüzde 30,7’yken, 2023’te bu oran yüzde 38,5’e yükselmiştir. Asgari ücret civarında ve altında çalışmanın kapsamı genişlemektedir.
  • 2021 yılında asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında çalışan işçilerin oranı sanayinin genelinde yüzde 50,4, tekstil, giyim, deri, mobilya imalatı ve gıda sektöründe yüzde 67-71 aralığında, imalat sanayinde yüzde 52, inşaatta yüzde 71,4, toptan ve perakendede yüzde 64,4 ve turizmde ise yüzde 73 seviyesindedir.
  • Avusturya, Finlandiya, İtalya, İsveç, İsviçre, İzlanda ve Norveç’te yasalarla düzenlemiş bir asgari ücret sistemi olmayıp, asgari ücret sektörel veya ulusal ölçekli toplu iş sözleşmeleri (TİS) ile belirlenmektedir. Belçika’da ise asgari ücret Ulusal Çalışma Konseyi’nde sermaye örgütü ve sendikalar ile müzakere edilen toplu sözleşmeler ile belirlenmektedir. 2019 yılı verisine göre Türkiye’de TİS kapsamındaki işçilerin oranı yalnızca yüzde 7,4’tür. Asgari ücretin sendikalar tarafından patronlarla yürütülecek pazarlıklar yoluyla belirlenmesi talebi, işçilerin çıkarınadır. Uzlaşmazlık durumunda grev/sınıf mücadeleleri devreye girebilecektir. Üstelik, bu talebin işçiler tarafından benimsenmesi ve uygulamaya geçmesi durumunda, işçilerin çıkarıyla uyumlu ücret artışları, dolayısıyla sendikalaşmalarda da artış yaşanabilir. TİS’leriyle saptanacak asgari ücretlerin, sendikasız işçilere teşmil edilmesi de istenmelidir.

Yararlanılan kaynak: DİSKAR, Asgari Ücret Araştırması 2025

31 Ekim 2024 Perşembe

126 iktisatçı

Mahmut Boyuneğmez

Akademide bulunan/bulunmuş olan bazı bireylerin, aynı zamanda solun basın-yayın platformlarında köşe yazarlığı yapıyor olması, solu temsilen açıklamalarda bulunması, olumlu olabildiği gibi, olumsuz işlevler de üstlenebiliyor. Bu kişiler görüşleriyle sosyalist partilerin çevrelerini etkiliyor, ideolojik söylemler geliştirerek, solun topluma seslenmesinin hangi perdeden olacağını tayin ediyor.

Bunları neden mi yazıyoruz?.. İşte nedeni: 126 akademisyen/iktisatçı solcu, bir basın açıklaması yaparak asgari ücretin gelecek yıl için beklenen enflasyon oranında değil de “gerçekleşen enflasyon oranında artırılmasını” talep ediyor. “126 iktisatçının ortak imzaladıkları basın açıklamasında asgari ücret artışlarında gerçekleşen enflasyon oranının dikkate alınması gerektiği vurgulanıyor.” Bu cümlenin yer aldığı haber, birgun.net’te şu başlıkla veriliyor: “126 iktisatçıdan asgari ücrette ‘beklenen enflasyon’ tehlikesine karşı kritik çağrı”. Bu internet gazetesi için gündemde ne mi yer alıyor?.. “Yeni yıl yaklaştıkça asgari ücrete yapılacak zam gündemdeki yerini korurken” deniliyor. Birgun.net’in başka bir haberinde “milyonlarca çalışan ücretlere yapılacak zam oranına odaklandı. Yıl sonuna yaklaşıldıkça tahminler de netleşmeye başladı.” şeklinde yazılıyor. Oysa bu internet gazetesinde köşe yazarı olan Aziz Çelik’in asgari ücret konusunda savunduğu mücadele çizgisi bizimkiyle benzer özellikte…

Aslında bu bir “talep” değil, bir “temenni” … Asgari ücretin saptanma usulüne itiraz edilmeden öne sürülen “ılımlı” bir istek. Ne bu akademisyenlerin ne de bahsedilen internet gazetesinin gündeminde asgari ücret konusunda işçi sınıfı adına yürütülecek ideolojik bir mücadele bulunmuyor.

Oysa “Asgari Ücret Tespit(h) Komisyonu”nda sermaye sınıfı ve devlet temsilcilerinin asgari ücreti istedikleri gibi belirlediklerini, seçtikleri 5 işçinin ve Türk-İş’in de belirlenen miktarın işçilere ve topluma kabul ettirilmesinde bir meşruiyet sağlama aracı olarak kullanıldığını topluma anlatmak gerekiyor. İşçilere bu komisyonun onların çıkarlarını savunmadığı söylenmelidir. İşçilere asgari ücretin ülke genelinde, toplu iş sözleşmelerinde belirlenmesi ve sonrasında sendikasız işçilere de teşmil edilmesi (genelleştirilmesi) yönünde mücadele etmeleri gerektiği bildirilmelidir. Sosyalist işçilerin ve sendikalarda örgütlü/sendikaların dışındaki sosyalistlerin, bu doğrultuda davranması ve eylemesi gerekir.

Bu akademisyenler/iktisatçılar, sosyalist hareketin içerisine yanlış bir “hedefi” yerleştiriyor. İşçileri ve toplumu, işçilerin çıkarına olacak şekilde bahsettiğimiz haklı, meşru, sağlıklı, radikal ve gerçekçi bir hedef doğrultusunda mücadele etmek yerine, yanlış yönlendiriyorlar. Sermaye sınıfının tutumlarına karşı-hegemonya oluşturmak yerine, bu sınıfın çıkarlarıyla uyumlu ılımlı, pasifist bir tavrın benimsenmesini sağlıyorlar.

Daha yüksek bir oranda ücret artışı talep etmek yerine, “tespit(h) komisyonu”nu tartışmaya açmak gerekiyor. Sendikalardan ve diğer mücadele örgütlerinden, “asgari ücret toplu sözleşmelerle belirlensin” talebini yükseltmeye, bu doğrultuda kampanyalar düzenlemeye, akademisyenlerin de bunları destekleyip, savunmasına ihtiyacımız var.

Özetlersek, ideolojik ve fiili mücadelelerimizde, asgari ücret konusunda kılavuzumuz şu ilkeler olmalı:

  • Asgari ücretin belirlenmesinde siyasi iktidarın yeri olmamalıdır.
  • Asgari ücret, toplu pazarlıkla sınıf mücadelesi içerisinde belirlenmelidir.
  • Asgari ücret, işçi sendikalarıyla sermaye sınıfının temsilcileri arasında yürütülecek toplu pazarlık sürecinin ürünü olmalıdır.
  • Asgari ücret, tabanda belirlendikten sonra toplu iş sözleşmesi kapsamında olmayan tüm işçilere teşmil edilmelidir.

Akademisyenlerin/iktisatçıların basın açıklaması şu adresten okunabilir:

https://www.birgun.net/haber/126-iktisatcidan-asgari-ucrette-beklenen-enflasyon-tehlikesine-karsi-kritik-cagri-570952

Aziz Çelik’in asgari ücret konusundaki anlamlı yazılarıysa şunlar:

  1. https://www.birgun.net/makale/bolgesel-asgari-ucret-tartismasi-tuzak-569073
  2. https://www.birgun.net/makale/asgari-ucret-girdabina-karsi-cozum-komisyon-degil-tesmil-489890

26 Temmuz 2022 Salı

Asgari Ücret Tartışmaları

Mustafa Güney

2022 yılının ortasında yapılan zam sonucunda, asgari ücret konusu Türkiye’de yeniden gündeme geldi. Giderek artan enflasyon daha çok insanı yoksulluğa sürüklerken, asgari ücrete yapılacak zam, doğal olarak yoksullukla mücadelede insanların aklına gelen ilk araçlardan birisidir. Çalışanların içinde en az para kazananların ücret miktarını arttırmak için, ilk etapta birçok insan tarafından, onların yaşadığı yoksulluk düzeyini düşürecek bir araç olarak görülür. Ancak iktisatçılar söz konusu olduğunda asgari ücretin ekonomi açısından ne kadar faydalı olduğu konusunda uzun süredir devam eden bir tartışma vardır. Birçok iktisatçı, asgari ücretle ilgili insanların kafasında uyanan ilk izlenime katılmaz. İktisatçıların bir kısmına göre asgari ücret, enflasyon ve işsizlik yaratan ”zararlı” bir uygulamadır. Fazlaca kabul gören görüş budur, ancak bu görüşe ciddi itirazlar da vardır. Kimi iktisatçılar, asgari ücretin bu ilk başta belirtilen “zararları”na rağmen, özellikle işçiler ve patronlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen başka politikalarla birlikte uygulandığında, kimi faydalarının olabileceğini dile getirir. Kimi çalışmalar ise, ilk başta dile getirilen “zararlar”ın aslında var olmayabileceği yönünde kanıtlar ortaya koymuştur.

Bu yazıda bu tartışmayı özetlemek ve sonunda kısaca değerlendirmek istiyorum. Her zamanki gibi yazının altında kendi düşüncelerini yazmak isteyen okurlarım olursa, bu yorumları okumak beni mutlu eder.


Asgari ücretle ilgili tartışmaların başlangıcı, 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında yaşamış iktisatçıların, işçilerin ücretlerinin serbestçe belirlendiği bir ekonomik sistemde ne olacağına ilişkin öngörüsüdür. Adam Smith, David Ricardo, Malthus gibi iktisatçılar için işçiler, aralarındaki üretkenlik ve ekonomik sistemde üstlendikleri rol açısından birbirinden farkı olmayan insanlardı (Smith, 1776; Ricardo, 1821; Malthus, 1798). Görece daha yüksek maaş alan ve günümüzde vasıflı işgücü olarak adlandırılan işçiler, bu ilk iktisatçıların analizinde bir yere sahip değildi. İşçilerin ortak özellikleri hayatta kalmak için ”emeklerini” satmaktan başka çarelerinin olmamalarıydı. Bu açıdan sahip oldukları sermayenin üzerinden para kazanan sermayedarlar ile toprak üzerinden para kazanan büyük toprak sahiplerinden ayrışıyorlardı.

İlk iktisatçılara göre, işçilerin ücreti ekonomik sistem tarafından hayatta kalmaları için gerekli olan en düşük düzeye getirilirdi. İşçilerin ücretleri bu düzeyin üstünde olduğunda işçiler daha fazla sayıda çocuğa bakabilecek ekonomik güce kavuşur, bu güce kavuştuklarında da dürtüleri ile hareket ettikleri için çok çocuk sahibi olurdu. Çocuklar büyüyüp yetişkin birer insan olduklarında iş arayan insan sayısı arttığında ücretler tekrar aşağıya düşerdi. Sonuç olarak işçiler yoksulluğa mahkumdular ve bunun nedeni de onların dürtüleri ile hareket etmesi ve kendilerini denetleyememesiydi.

Marx da tıpkı ilk iktisatçılar gibi, kapitalizmde ücretlerin hayatta kalmak için gerekli olan en düşük düzeye düşme eğiliminde olduğunu düşünüyordu (Marx, 1867). Ancak Marx’a göre bunun nedeni sermayedarların kar oranlarını koruyabilmek için ucuz işgücüne ihtiyaç duymasıydı. Marx’a göre kapitalizmin ayakta kalabilmesi için en önemli şartlardan birisi, işçilerin en azından sermayedar olamayacak kadar yoksul kalmasıydı. Ekonomik sistemin, hayatta kalmak için işgüçlerini satmak zorunda olan insanlara ihtiyacı vardı. O nedenle bu insanlar, asla kendilerine çalışmadan para kazandırabilecek kadar büyük bir servete sahip olmamalılardı ve ücretleri bu serveti biriktirmelerine izin vermeyecek kadar düşük olmalıydı. Marx’a göre ücretlerin düşük kalmasına neden olan ikinci bir etken, teknoloji geliştikçe şirketlerin üretim yaparken giderek daha çok doğrudan üretilen ürünün parçası olmayan alet, makine, kimyasal, bilgisayar ve benzer ürün kullanmasıydı. Bu durum şirketlerin işçilerine verdikleri ücret dışındaki maliyetlerini giderek arttırıyordu. Bu nedenle şirketler, kar oranlarını koruyabilmek için, işçilerin şirketin kazancından elde ettiği payı giderek azaltmak zorunda kalıyordu. Kısacası Marx’a göre kapitalist sistem, sürekli daha ucuza çalışacak işçiye ihtiyaç duyuyordu. Bu ihtiyaç kısa vadede her an hissedilmiyordu, ama uzun vaadede yeniden ve yeniden kendini gösteriyordu. 1940’larda ABD’deki ve Avrupa’daki şirketler, Dünya’nın geri kalanına açılarak, bu ihtiyacı karşılayabilmiş ve bu nedenle kendi ülkelerindeki işçilere nisbeten daha iyi bir yaşam olanağı saylayabilmiştir. Böyle olsa da, zamanla diğer ülkelerde kendileri için çalışan ucuz emek gücü yetersiz kalmış ve kendi ülkelerinde de emek gücünün değerini ucuzlatacak koşulları talep etmeye başlamışlardır (Weisskopf, 2015).

Marx kapitalizmde ücretlerin düşebileceği en son düşük nokta ile ilgili daha önceki iktisatçıların bahsetmediği ilginç bir noktaya da değinmiştir (Marx, 1867). Eskiden ailenin yetişkin erkeği evin geçimi için gereken paranın tamamını kazanmak zorundaydı. Ancak 19. yüzyılda kadın ve çocuklar giderek daha fazla fabrikalarda çalışan işgücünün parçası olmaya başlamıştı. Artık ailenin geçimi için gerekli para ailenin yetişkin kadınları ve çocukları tarafından da kazanılıyordu. Bu da örneğin dört kişilik bir ailenin fabrikada çalışan her bir üyesine ödenmesi gereken paranın, ailenin geçimi için gerekli miktarın dörtte birine düşürülmesini getiriyordu. Bir defa ücretler bu düzeye düşünce, artık sadece yetişkin erkeklerin çalışması bir aileyi geçindirmek için yeterli olmamaya başlıyordu.

Mevcut ekonomik sistemin çocuklar ve kadınları çalışmak zorunda bırakması, asgari ücretle ilgili talebin gündeme gelmesini ve çalışanlar arasında destek bulmasını sağlayan faktörlerden birisidir. 19. yüzyılda birçok ülkede işçiler ve aktivistler ücretlerin “family wage” adı verilen bir düzeye çıkarılmasını istediler (Barrett, 1980). ”Family wage” aile ücreti anlamına geliyordu. Bu düzeyde ücret alan bir erkek işçi, eşinin ve çocuklarının çalışmasınına gerek kalmadan ailesine bakacak kadar bir para kazanabilecekti. İleride “family wage” kavramının yerini, “living wage” kavramı aldı (Bennett, 2014). “Living wage”in tam karşılığı yaşam ücretidir. Yaşam ücreti, bir işçinin insanca bir yaşam sürdürebilmesi için kazanması gereken ücret düzeyi olarak tanımlanıyor. Bu ücret düzeyini belirlemek için öncelikle “insanca yaşam”ın ne olduğunu tanımlamak gerekiyor. İnsanlar beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği sürece insanca yaşam düzeyine çıkmış sayılırlar mı?.. Yoksa bir insanın sağlıklı bir hayat sürebilmesi için gazete ve kitap okuma, sinemaya gitme, tatile çıkma gibi ihtiyaçları da var mıdır?.. Bu soruların cevabı farklı ülkelerin yoksulluk ve açlık sınırları olarak bilinen ve asgari ücretin belirlenmesine etki eden gelir düzeylerinin hesaplanmasında kullanılıyor.

Asgari ücrete neden ihtiyaç duyulduğunu en etkili şekilde ifade eden iktisatçılardan biri Karl Polanyi’dir. Polanyi’ye göre kapitalist bir ekonomide, şirketler üretim için ihtiyaç duydukları her şeyi istedikleri zaman satın alabilmek isterler (Polanyi, 1944). Bunun için şirketlerin ihtiyaç duydukları her şey, tıpkı bir süpermarkete gidip aldığımız ürünler gibi, bir ürüne dönüşmelidir.  Polanyi, emek gücünün ekonomik sistemde alınıp satılan diğer ürünlerden farklı olduğunu savunur. Diğer ürünler, onları üreten insanlardan bağımsızdır. Elmanın fiyatı aşırı artarsa, portakal, buğday ya da pamuk üretmek mümkündür. Ancak emek gücü ona sahip olan insanın ayrılmaz bir parçasıdır.Birçok insanın hayatta kalmak için emek gücünden başka satacak bir şeyinin olmadığı bir ekonomik sistemde, emek gücünü satan bir insan için, emek gücünün değerinin düşmesi, o insanın hayatta kalacak kadar para kazanamaması demektir. Çok sayıda insan bu durumda olduğunda bu husus, toplumun çözülmesine neden olabilecek kadar büyük bir tehlikedir. Dolayısıyla Polanyi’ye göre emek gücünün değeri, ekonomik sistem tarafından serbestçe belirlenmemelidir.

ABD’de ülke düzeyinde bir asgari ücretin belirlenmesi 1938 yılını bulmuştur. Türkiye’de ise uygulama 1951 yılında başlamıştır (Koçer, 2009). 1940’lar ile birlikte asgari ücret, yeni kurulan Dünya düzeninin kapitalist bölümündeki yeni ekonomik düzenin bir parçası olmuştur (Weisskopf, 2015). Yeni ekonomik düzen, birçok ülkede, işçilere görece yüksek ücret, görece uygun çalışma saatleri, iş güvencesi, örgütlenme özgürlüğü gibi haklar veriyor, bir yandan da ulaşım, eğitim, barınma, sağlık gibi ihtiyaçları devletin desteği ile veya bazen bizzat devlet tarafından ucuza ya da ücretsiz bir şekilde sağlayarak, işçilerin büyük bölümünün minimum bir yaşam standardına sahip olmasını getiriyordu. Asgari ücret işçilere bu imkanları veren sistemin bileşenlerinden birisiydi.

1960’larla birlikte bu yeni düzen birçok farklı boyutuyla eleştirilmeye başlanmıştır (Annunziata, 1980). Eleştirinin temelinde, yeni düzenin özellikle daha başarılı olan ve daha çok para kazanmaya hakkı olanları cezalandırdığı, ancak genel olarak tüm insanların özgürlüklerini kısıtladığı iddiası vardı. Asgari ücret de sistemin eleştirilen yanlarından birisiydi. Günümüzde iktisada giriş dersi verilen birçok kitapta asgari ücretin, sermayedarların işe almak istediği insan sayısını azaltarak işsizliğe neden olduğu yazar (Dolar, 2013). Bu işsizliğin, özellikle iş bulma şansı daha az olanları, kadınları, iş bulmakta zorlanan etnik azınlıkları, göçmen işçileri, yaşlı insanları ve gençleri etkilediğinden özellikle bahsedilir. Bu bakış açısına göre asgari ücret, zaten işi olan küçük bir azınlığa yaramaktadır. İşi olmayan ve daha düşük ücrete çalışmaya razı insanların, sermayedarlarla ”özgürce” anlaşmasını önlemektedir.

Bu kadar sıklıkla dile getirilmese de asgari ücret konusunda ifade edilebilecek bir başka eleştiri, işçilerin arasındaki ücret farkını azaltmasıdır (Lang, 1998; Wade, 2014). İşçilerin arasındaki ücret farkları bu bakış açısına göre ekonomik sistem açısından faydalıdır. Kapitalizm koşullarında, daha çok çalıştığı veya daha yetenekli olduğu ya da daha iyi eğitim aldığı için daha çok üreten işçinin ücretinin daha yüksek olması, hem onu daha üretken kalmaya hem de diğer işçileri daha üretken olmaya teşvik eder. Asgari ücret arttığında, patronlar o kadar da üretken olmayan işçilere görece daha fazla ücret vereceğinden, daha üretken işçilerine verdiği ücreti kısacak ve işletmede farklı alanlarda çalışan işçilerin ücretleri birbirine yaklaşacaktır. Bu da patronların görüş açısına göre, işçiler arasındaki rekabeti azalttığından, onların daha çok çalışma motivasyonunu yok edecektir.

Türkiye’de asgari ücretin enflasyona yol açtığı eleştirisi zaman zaman dile getirilse de, aslında bu zayıf bir eleştiridir (Wadsworth, 2010). Bu eleştirinin temelinde, kar amaçlı işletmelerin her zaman işçilere verebileceği en yüksek ücreti verip ürünleri satabileceği en düşük fiyattan sattığı varsayımı vardır. Bu durumda, ücretlerde artış olması durumunda şirketin zarar etmemesi için sattığı ürünlerin fiyatını arttırması şarttır. Bu varsayımın kendisi tartışmalıdır, fakat bu tartışmayı bir yana bırakalım ve bu varsayımın doğru olduğunu kabul edelim. Bu durumda bile, şirketlerin tek maliyetinin düşük ücretli çalışanlara verdiği ücret tutarları olmadığı dikkate alınmalıdır. Şirketlerin kira ve faiz ödemeleri, dışarıdan aldıkları ürünlerin bedeli, çoğu zaman düşük ücretlerden bağımsız veya bu ücretlere kısmen bağlıdır. Şirketlerin toplam maliyetinin 1000 TL’lik bölümünün 100 TL’si düşük ücretli işçilere verdiği ücretse, asgari ücretin iki katına çıkması, fiyatlara bire bir yansısa bile maliyeti yüzde 10’luk bir enflasyon yaratacak ve düşük ücretli işçiler bu durumdan avantajlı çıkacaktır.

1980’lerden başlayarak işçiler Keynezyen sermaye birikim rejiminde sahip olduğu birçok avantajı kaybetmiştir (Koçer, 2009). Asgari ücret tamamen kalkmasa da, bugünün değeri ile örneğin ABD’de 1938’de 4,81 dolar olan asgari ücret, 1968’de 12,75 dolara çıktıktan sonra 7,25 dolara kadar düşmüştür. Bu dönemde giderek artan eşitsizlikler, çoğu zaman daha çok çalışanların değil, ailesi daha varlıklı olanların daha çok para kazanmasını sağlamıştır. Bu gerçeği aslında verisel olarak göstermek mümkündür. İktisat biliminde nesiller arası gelir farklılığını gösteren bir değişken var. İngilizcesi “Intergenerational Income Mobility”. Türkçeye ”nesiller arası gelir grubu geçişkenliği” olarak çevrilebilir. Kısaca bir ülkede anne babaların gelir düzeyi ile çocuklarınki arasında büyük farklar varsa, söz konusu değişken daha yüksek; fark düşükse, daha düşük bir değer alır. Kısacası bir toplumda zenginlik anne babadan çocuğa aktarılıyorsa bu değişkenin aldığı değer düşük olur. Aşağıdaki grafik, bu veriyi ülkedeki eşitsizliği ölçen Gini Endeksi adındaki veri ile bir araya getiriyor. Grafiği, “Reinventing Capitalism” isimli meşhur bir kitaptan aynen aktarıyorum. (Mayer-Schönberger, 2018) İsmine Great Gatspy Curve denilen çok meşhur bir grafiktir, bu...

Grafikte görülen şudur: Bir ülkenin eşitlik düzeyi düştükçe bu değişkenin nasıl değiştiğini gösteriyor. Grafikte sağa doğru gittikçe eşitsizlik artıyor. Aşağı doğru indikçe nesiller arası gelir grubu geçişkenliği azalıyor. Bunun anlamı, insanların kazandıkları para miktarının giderek baba ve annelerinin kazandığı para miktarına benzer hale gelmesi, yani zengin insanların çocuklarının da zengin, yoksul insanların çocuklarının da yoksul olması. Nesiller arası gelir grubu geçişkenliğinin fazla olduğu ülkelerde, insanların anne babaları ne kadar zengin ve yoksulsa, onlar da o kadar zengin veya yoksul oluyor. Geçişkenlik azaldıkça çok çalışmak çocukların zengin olması için yetmemeye, zengin kalması için de gerekmemeye başlıyor. Dolayısı ile böyle ülkelerde geliri yüksek ya da düşük işçilerin kendilerini daha üretken hale getirmek için motivasyonları azalıyor.

Eşitsizliğin insanları çalışma konusunda daha çok motive edebilmesi için, onların daha çok para kazanma şanslarını yok etmemesi gerekir. Oysa yukarıdaki grafikte açıkça eşitsizliğin fazla olduğu ülkelerde, nesiller arası gelir grubu geçişkenliğinin azaldığı, insanların ailelerinin sahip olduğu gelir grubuna hapsolduğu gözlenebiliyor.

Bu antre parantezden sonra devam edelim... Asgari ücretle ilgili en güçlü eleştiri, bu uygulamanın işsizliğe yol açtığı eleştirisidir. Açıkçası ben de uzun süre bu eleştiriyi getiren iktisatçılar gibi, ücretlerin artmasının sermayedarların daha az işçiyi işe almasına neden olacağını ve bunun da çalışan insan sayısını azaltacağını düşünüyordum. Elbette bu sorun, yaşlı insanlara emeklilikle ilgili, gençlere de üniversite eğitimi ile ilgili destek verip onların çalışmak zorunda kalmamasını sağlayıp bu sayede iş arayan insan sayısını azaltarak, çalışma saatlerini azaltıp, aynı üretimi yapmak için patronları daha çok işçiyi işe almak zorunda bırakarak ve işsizlere iş arama sürecinde maddi destek olarak hafifletilebilir. Bunların 1980’lerden sonraki neoliberal sermaye birikim biçimi açısından uygulanması ise imkansız... Öte yandan, asgari ücretin çalışan insan sayısını azaltmadığı hatta arttırdığını keşfeden bir iktisadi çalışma olduğunu gördüğümde çok şaşırmıştım. Söz konusu çalışma Card Krueger Deneyi olarak bilinir (Card, 1993). Bu deney, en azından belli koşullar altında asgari ücretteki artışın çalışan sayısını arttırabileceğini, işsizlik oranını azaltabileceğini bulmuştur.

Bu hayret verici sonuç, emek gücünün alınıp satıldığı koşulların, sıradan bir ürünün alınıp satılmasından farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Emek gücünün sahibi olan işçi için, bunu satın alan sermayedar yerine yeni bir sermayedar bulmak çoğu zaman büyük bir zaman, çaba ve kimi zaman da para gerektirir (Ashenfelter, 2010). Birikimi olmayan, gününün büyük bölümünü kendisini işe almış patronu için çalışarak geçiren bir işçinin, bu zamanı harcaması, bu çabayı göstermesi veya parayı biriktirmesi zordur. Bu durum özellikle toplumun en yoksul ve iş bulması en zor kesimleri için, örneğin göçmenler, kadın işçiler, yaşlı işçiler ve dezavantajlı gruplar için geçerlidir. Bu gruplara mensup işçiler çoğu zaman buldukları ilk işte çalışmak zorundadır. O nedenle talep edebilecekleri ücret miktarı fazla değildir. Örneğin bir fast food lokantası böyle bir insanı saati 7,5 dolara çalıştırabilir. Ancak bu fiyata sadece bu maaşa çalışacak kadar çaresiz insanları çalıştırabilir. Görece daha iyi durumda olan işçileri çalıştırmak için ücreti iyileştirmelidir. 7.5 dolara 10 işçi bulan lokantanın 11. işçiyi bulmak için maaşı 10 dolara çıkarması gerektiğini varsayalım.7,5 dolara çalışan 10 işçisi olan bir lokanta, diğer işçilerin maaşı aynı kaldığı sürece 11. işçiye 10 dolar vermekten çekinmeyebilir, ancak 11. işçiyi işe aldığında diğer 10 işçinin ücretini de arttırması gerekecektir. Dolayısıyla 11. işçiyi işe almanın maliyeti çok daha yüksek hale gelir. O nedenle 11. işçiyi işe almaz. Bunun nedeni patronun 11 işçinin 11’ine de 10 dolar vermeye gücü yetse de, 10 işçiyi kişi başı 7,5 dolara çalıştırmayı, 11 işçiyi kişi başı 10 dolara çalıştırmaya tercih etmesidir. Ancak asgari ücret zaten 10 dolarsa ve daha önce işe aldığı 10 işçiye de yasal olarak bu ücreti vermek zorundaysa, o zaman 11. işçiyi işe almanın maliyeti 10 dolardır. Patron 10 işçiyi kişi başı 10 dolara çalıştırmak ile 11 işçiyi kişi başı 10 dolara çalıştırmak arasında tercih yapar ve bu durumda 11. işçiyi işe alır.

Elbette asgari ücret, patronların bu ücreti karşılama gücünü aşan bir noktaya gelirse, o zaman bu durum, gerçekten işe alınan işçi sayısını azaltabilir ve işsizlik artabilir, ancak en azından birçok iktisadi çalışma ABD’de birçok şehirde asgari ücret artışının işsizliği artırmayacağı, aksine azaltacağı yönünde kanıtlar ortaya koymaktadır. İşin güzel yanı asgari ücret, işçilerin arasında en çaresiz ve en düşük ücrete çalışmaya mahkum kesimin, kadınların, göçmenlerin, yaşlıların, gençlerin aldığı ücret düzeyini yükseltip, bu kesimin yaşam standardını yukarı çekmektedir.

Buraya kadar iktisat alanında bu konuda dile getirilmiş öne çıkan fikirleri özetlediğimi düşünüyorum. Yazıyı bitirmeden önce bu tartışmayı kısaca değerlendirmek istiyorum. Bu konu ile ilgili tartışmaların ayrıntılarına girildiğinde yazılabilecek çok şey var. Özellikle işçi hareketinin asgari ücret uygulamasını kabul ettirmek için verdiği büyük mücadeleden, bu yazıda sadece kısaca bahsettim. Bu uygulamayı kabul ettirmek için yürütülen kampanyaların en büyük katkısı, tüm işçilerin, minimum bir yaşam standartına ulaşma hakkı olduğu düşüncesini gündeme getirmesidir. Bu minimum yaşam standardının ne olduğu tartışılsa bile, böyle bir hakkın artık hem bilimsel hem de siyasi alanda kendine yer bulması önemlidir. Yoksulluk ve açlık sınırı gibi kavramlar bu gelişmenin sonucunda günümüzde yaygın olarak konuşulmaktadır.

Bahsettiğim tartışmalar göz önünde bulundurulduğunda, asgari ücret konusunda, enflasyona, işsizliğe yol açtığı ve işçilerin üretkenliğini azalttığı gibi eleştirilerin her zaman doğru olmadığının görülebildiğini düşünüyorum. Ancak içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin problemli olduğunu düşündüğüm yanlarını, asgari ücret uygulamasının ne kadar giderebileceği konusunda şüphelerim var. Yukarıdaki tartışmaların içinde en önemli noktanın Marx’ın dile getirdiği görüş olduğu kanaatindeyim. Kısa vaadede birçok şirket için düşük ücretli işçilere daha fazla ücret vermek mümkün olsa da, Marx’ın dile getirdiği gibi işçilerin para biriktirmesini önlemek, kapitalizm için gerçekten hayati derecede önemli midir?.. Uzun vaadede şirketler, işçilerin maaşları dışındaki maliyetlerin artması sonucunda karlarını korumak için işçi ücretlerini kısmak ve daha ucuz işçi aramak zorunda mıdır?.. Bu sorular asgari ücret tartışması açısından da hayati sorulardır. Belki bu soruların temelinde, Marx’ın gündeme getirdiği daha hayati bir soru var. Kapitalizm çalışan tüm işçilere “insanca” bir yaşam sunabilecek bir ekonomik sistem midir?.. İçinde bulunduğumuz ekonomik sistemi sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için bu sorunun yanıtı üzerinde düşünmemiz gerekir.

Referanslar:

1. Annunziata, F. (1980). The Revolt Against the Welfare State: Goldwater Conservatism and the Election of 1964. Presidential Studies Quarterly, 10(2), 254-265.

2. Ashenfelter, O. C., Farber, H., & Ransom, M. R. (2010). Labor market monopsony. Journal of Labor Economics, 28(2), 203-210.

3. Barrett, M., & McIntosh, M. (1980). The ‘family wage’: some problems for socialists and feminists. Capital & Class, 4(2), 51-72.

4. Bennett F. The ‘living wage’, low pay and in work poverty: Rethinking the relationships. Critical Social Policy. 2014;34(1):46-65.

5. Card, D., & Krueger, A. B. (1993). Minimum wages and employment: A case study of the fast food industry in New Jersey and Pennsylvania.

6. Dolar, V. (2013). The treatment of minimum wage in undergraduate economics textbooks revisited. International Journal of Pluralism and Economics Education, 4(2), 157-182.

7. Iversen, T., & Soskice, D. (2020). Democracy and prosperity: Reinventing capitalism through a turbulent century. Princeton University Press.

8. Koçer, R. G., & Visser, J. (2009). The Role of the State in Balancing the Minimum Wage in Turkey and the USA. British journal of industrial relations, 47(2), 349-370.

9. Lang, K., & Kahn, S. (1998). The effect of minimum-wage laws on the distribution of employment: theory and evidence. Journal of Public Economics, 69(1), 67-82.

10. Malthus, T. R. (1986). An essay on the principle of population (1798). The Works of Thomas Robert Malthus, London, Pickering & Chatto Publishers, 1, 1-139.

11. Marx, K. (2004). The General Law of Capitalist Accumulation,.Capital: volume I (Vol. 1). Penguin UK.

12. Marx, K. (2004). Time Wages. The General Law of Capitalist Accumulation, Capital: volume I (Vol. 1). Penguin UK.

13. Mayer-Schönberger, V., & Ramge, T. (2018). Reinventing capitalism in the age of big data. Hachette UK.

14. Smith, A. (1937). On Wages of Labor. The wealth of nations [1776] (Vol. 11937). na.

15. Polanyi, K. (1944). Market and Man. The great transformation. Boston: Beacon.

16. Ricardo, D. (2009). On Wages. On the Principles of Political Economy and Taxation (1821). Kessinger Publishing.

17. Wade, R. H. (2014). The Piketty phenomenon and the future of inequality. Real-world economics review, 69(4), 2-17.

18. Wadsworth, J. (2010). Did the national minimum wage affect UK prices?. Fiscal Studies, 31(1), 81-120.

19. Weisskopf, T. E. (2015). The Rise and Demise of the Postwar Social Structure of Accumulation. In After the Waste Land: Democratic Economics for the Year 2000 (pp. 63-95). Routledge.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]