Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
insan doğası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan doğası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2026 Pazartesi

İnsan Doğasının Evrimsel ve Toplumsal Temelleri | David Sloan Wilson X Mahmut Boyuneğmez

İnsan Davranışının Evrimsel Temelleri | David Sloan Wilson

MAR

I. Davranışlarımızın Kökenleri

1.0 Giriş: Evrim Teorisini Akademik Adaların Ötesine Taşımak

David Sloan Wilson'ın "Herkes İçin Evrim" adlı eseri, evrim teorisinin yalnızca biyolojinin dar sınırlarına hapsedilemeyeceğini; aksine psikoloji, antropoloji, sosyoloji, ekonomi ve hatta sanat gibi insanı merkeze alan tüm disiplinleri birleştiren bütüncül bir çatı olabileceğini savunur. Wilson'a göre evrim, canlıları anlamak için evrensel bir anahtar sunar ve bu anahtar, insan doğasının en karmaşık yönlerini aydınlatma potansiyeline sahiptir. Eser, bu güçlü teorik çerçevenin, insanla ilgili tüm bilim dalları için neden vazgeçilmez bir temel oluşturduğunu stratejik bir vizyonla ortaya koymaktadır.

Wilson, evrimsel düşüncenin modern sosyal bilimler tarafından büyük ölçüde ihmal edilmesinin tarihsel nedenlerini de inceler. Bu ihmalin kökeninde, insan zihnini doğuştan gelen eğilimlerden arınmış bir "boş levha" olarak gören yaklaşımlar ve evrim teorisinin geçmişte Sosyal Darvinizm gibi ideolojiler aracılığıyla yanlış ve tehlikeli bir şekilde kullanılmasına yönelik haklı endişeler yatmaktadır. Bu tarihsel bagaj, evrimsel perspektifin insan davranışlarını anlamada sunabileceği derin içgörülerin göz ardı edilmesine yol açmıştır.

Bu disiplinler arası kopukluğu gidermek amacıyla Wilson, Binghamton Üniversitesi'nde EvoS (Evrimci Araştırmalar) programını kurmuştur. Bu program, Wilson'ın vizyonunun somut bir uygulaması olmuştur. Bir öğrencinin ifadesiyle, biyologlardan sanatçılara, antropologlardan felsefecilere kadar farklı alanlardan uzman ve öğrencileri ortak meseleler etrafında buluşturan "bir çeşit düşünce havuzu atmosferi" yaratmıştır. EvoS, akademik sınırları aşarak, evrim teorisinin ışığında insanlığın temel sorularına ortak cevaplar arayan bir entelektüel merkez işlevi görmüştür. Wilson, 2019'dan itibaren emekli profesör statüsünde olup çalışmalarını This View of Life platformu ve Prosocial World gibi oluşumlar üzerinden sürdürmektedir.

Bu yazı, Wilson'ın eserindeki temel argümanları, vaka çalışmalarını ve teorik çerçeveleri sentezleyerek insan davranışının, toplumun ve kültürün evrimsel kökenlerine dair kapsamlı bir inceleme sunmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, ilk olarak Wilson'ın düşünsel yapısının temel taşlarını oluşturan çok seviyeli seçilim ve kültürel evrim teorileri ele alınacaktır.

2.0 Teorik Çerçeve: Çok Seviyeli Seçilim ve Kültürel Evrim

Wilson'ın argümanının merkezinde, geleneksel gen veya birey merkezli evrim anlayışlarına meydan okuyan iki temel kavram bulunur: Çok seviyeli seçilim ve kültürel evrim. Bu teorik araçlar, özellikle insan türündeki fedakârlık, iş birliği ve ahlak gibi karmaşık sosyal olguları açıklamak için güçlü bir analitik çerçeve sunar. Bu perspektif, doğal seçilimin yalnızca bireyler arasında değil, aynı zamanda gruplar arasında da işleyen dinamik bir güç olduğunu ortaya koyarak insan doğasına dair anlayışımızı derinleştirir.

2.1. Bireyin Ötesinde: Grup Seçiliminin Önemi

Çok seviyeli seçilim teorisi, doğal seçilimin birden fazla düzeyde (genler, bireyler ve gruplar) aynı anda işlediğini savunur. Bu teorinin en çarpıcı kanıtlarından biri, kümes hayvanları uzmanı William Muir'in tavuklar üzerindeki seçici yetiştirme deneyidir.

• Grup İçi Seçilim: Muir, ilk deney grubunda her kümesin içindeki en üretken (en çok yumurtlayan) bireysel tavukları seçerek yeni nesiller üretti. Sonuç bir felaketti. En üretken tavuklar, aynı zamanda en agresif olanlardı ve diğerlerini bastırarak kendi üretkenliklerini artırıyorlardı. Nesiller ilerledikçe, kümesler daha az yumurta üreten, hırpalanmış ve saldırgan tavuklarla doldu.

• Gruplar Arası Seçilim: İkinci deney grubunda ise Muir, bireysel performansa bakmaksızın, bir bütün olarak en üretken kümesi seçti. Bu yöntemle, iş birliğine daha yatkın, daha az agresif tavuklardan oluşan gruplar avantaj sağladı ve genel yumurta verimliliği önemli ölçüde arttı.

Bu deney, grup içinde bencil davranışların bireye avantaj sağlayabilirken, grup düzeyinde iş birliğinin tüm gruba nasıl fayda sağladığını ve gruplar arası yarışmanın bu iş birliğini nasıl teşvik ettiğini somut bir şekilde göstermektedir.

Wilson, bu dinamiği "Bölünürsek Yok Oluruz" ilkesiyle özetler. Bir grubun, içindeki bencil rekabet ve seçilim baskılandığında ve gruplar arasındaki seçilim ana evrimsel güç haline geldiğinde, adeta tek bir "organizma" gibi davrandığını belirtir. Vücudumuzdaki hücreler bu duruma mükemmel bir örnektir. Kanser, hücrelerin vücudun ortak iyiliğini hiçe sayarak “bencilce” çoğalmasıdır; bu, grup içi seçilimin yıkıcı bir zaferidir. Buna karşılık, genlerin sonraki nesle “adil” bir şekilde aktarılmasını sağlayan mayoz bölünme gibi mekanizmalar, grup (yani organizma) içindeki bencil rekabeti baskılayan ve bütünün uyumunu sağlayan evrimsel adaptasyonlardır.

2.2. İkinci Miras Sistemi: Kültürel Evrim

Wilson, insan türünün olağanüstü başarısını açıklamak için genetik evrimin yanı sıra, ondan çok daha hızlı işleyen ikinci bir miras sistemini, yani kültürel evrimi merkeze alır. İnsanların yaklaşık 70.000 yıl önce Afrika'dan çıkarak kısa sürede kutuplardan çöllere kadar birbirinden çok farklı ekolojik ortamlara uyum sağlaması, yavaş işleyen genetik değişimlerle açıklanamaz. Bu başarı, nesilden nesile aktarılan davranışlar, teknolojiler ve sosyal normlar aracılığıyla gerçekleşen hızlı bir kültürel adaptasyon sürecinin ürünüdür.

Özellik

Genetik Evrim

Kültürel Evrim

Aktarım Hızı

Yavaş (nesiller sürer)

Hızlı (bir nesil içinde veya daha kısa sürede olabilir)

Aktarım Yönü

Sadece dikey (ebeveynden çocuğa)

Dikey, yatay (akranlar arasında) ve eğik (ebeveyn dışı yetişkinlerden)

Varyasyon Kaynağı

Rastgele mutasyonlar

Yönlendirilmiş yenilik, icat, bilinçli değişim

Mekanizma

Genlerin kopyalanması

Sosyal öğrenme, taklit, öğretim, dil

• Vaka Çalışması: Nuer ve Dinka Kabileleri: Antropolog Raymond Kelly tarafından belgelenen Nuer ve Dinka kabileleri arasındaki çatışma, kültürel evrimin güçlü bir örneğidir. İki kabile de hayvancılıkla geçinmesine rağmen, Nuerlerin başlık parası adetlerindeki küçük bir farklılık (Dinkalara göre daha fazla erkek sığır talep etmeleri), hayvan sürülerinin yönetimini ve toprak kullanımını etkilemiştir. Bu durum, Nuerleri daha geniş topraklara yayılmaya ve komşuları Dinka kabilesiyle rekabete itmiştir. Sonuç olarak, Nuerler, bireylerin bilinçli bir fetih planı olmaksızın, kültürel pratiklerinin bir sonucu olarak Dinka topraklarını ele geçirmiş ve demografik olarak onlara üstünlük sağlamıştır.

• Vaka Çalışması: ABD Güneyindeki "Şeref Kültürü": Toplum psikoloğu Richard Nisbett'in deneyleri, kültürel normların biyolojimizi nasıl şekillendirdiğini gösterir. Bu deneylerde, öğrenciler uzun ve dar bir koridordan geçmeye yönlendirilmiştir. Yolda, deneycinin bir işbirlikçisi, öğrenciye omuz atarak çarpmış ve ardından ona "puşt" demiştir. Bu dikkatle hazırlanmış hakarete maruz kalan ABD'nin güney eyaletlerinden gelen erkek öğrencilerin, kuzeyli öğrencilere kıyasla çok daha belirgin fizyolojik (stres hormonu artışı) ve davranışsal (agresifleşme) tepkiler verdiği gözlemlenmiştir. Bu durum, "kemiklere işlemiş" genetik bir özellik değil, hayvancılığa dayalı ve merkezi otoritenin zayıf olduğu toplumlarda itibarın korunmasının hayati önem taşımasından kaynaklanan, nesiller boyu aktarılmış bir kültürel evrim ürünüdür.

Bu teorik çerçeve, insanın sosyal doğasını anlamak için genetik ve kültürel evrimin iç içe geçtiği çift yönlü bir miras sistemini temel alır ve ahlaktan sanata kadar pek çok insan davranışının kökenlerini aydınlatmak için bir zemin oluşturur.

3.0 İnsan Sosyal Davranışının Evrimsel Kökenleri

Wilson'ın sunduğu evrimsel perspektif, ahlak, şiddet, iş birliği ve güzellik algısı gibi en temel insani deneyimleri yeni bir ışık altında inceleme imkânı tanır. Çok seviyeli seçilim ve kültürel evrim teorileri, bu alanda soyut kavramlar olmaktan çıkıp, insanın gündelik hayatındaki davranış kalıplarını açıklayan somut ve test edilebilir hipotezlere dönüşür.

3.1. Ahlak ve Eşitlikçilik: İş Birliğinin Evrimi

İnsan ahlakının ve eşitlikçiliğe olan yatkınlığımızın kökenleri, avcı-toplayıcı atalarımızın sosyal yapılarında bulunabilir. !Kung San, Mbuti ve Chewong gibi modern avcı-toplayıcı toplumlar üzerinde yapılan antropolojik çalışmalar, bu grupların bireysel tahakkümü ve despotluğu aktif olarak baskılayan kolektif sosyal kontrol mekanizmalarına sahip olduğunu göstermektedir.

• Zoraki Eşitlik: Antropolog Chris Boehm, bu durumu "zoraki eşitlik" hipoteziyle açıklar. Bu hipoteze göre, insan grupları, kendilerini domine etmeye çalışan bireyleri alay, dışlama ve hatta şiddet gibi yöntemlerle kolektif olarak cezalandırarak güç dengesini korumuştur. Bu, grup içi bencil eğilimleri bastıran ve grup düzeyinde iş birliğini teşvik eden güçlü bir mekanizmadır. Moleküler biyolog Paul Bingham ise, insanın taş atma becerisinin evrimleşmesinin bu güç dengesini radikal biçimde değiştirdiğini öne sürer. Ölümcül silahları uzaktan kullanma yeteneği, fiziksel olarak en güçlü bireyin bile bir grup tarafından alt edilebilmesini sağlamış ve zoraki eşitliğin temelini atmıştır.

• Mikroplarda Erdem: “İş birliği” ve “bencillik” arasındaki bu evrensel çekişme sadece insanlara özgü değildir. Hücresel cıvık küf Dictyostelium discoideum’un yaşam döngüsü, bu dinamiğin en temel biyolojik düzeyde bile var olduğunu gösterir. Yiyecek kıtlığı olduğunda, on binlerce tekil hücre bir araya gelerek sümüklüböceğe benzer çok hücreli bir yapı oluşturur. Bu yapının bir kısmı, diğerlerinin daha iyi bir ortama ulaşarak sporlar aracılığıyla yayılmasını sağlamak için kendini “feda ederek” bir sap oluşturur. Bu, bireysel organizmaların ortak bir amaç uğruna “fedakârlıkta” bulunduğu, ilkel bir “ahlak ve iş birliği” örneğidir.

3.2. Cinayet ve Çatışma: Evrimsel Kriminoloji

Evrimsel bakış açısı, kriminoloji gibi geleneksel olarak sosyal bilimlerin alanında görülen konulara da yeni açıklamalar getirir. Martin Daly ve Margo Wilson'ın, basının "Cinayet Şehri" adını taktığı Detroit'teki cinayet istatistikleri üzerine yaptıkları öncü araştırma, bu yaklaşımın gücünü ortaya koymaktadır. Daly ve Wilson, cinayet verilerini, akraba seçilimi, ebeveyn yatırımı ve erkekler arası statü rekabeti gibi evrimsel hipotezleri test etmek için bir kaynak olarak kullanmışlardır.

• Üvey Ebeveyn Riski: Araştırmalarının en çarpıcı bulgularından biri, üvey ebeveynlerle yaşayan çocukların, öz ebeveynleriyle yaşayan çocuklara göre öldürülme riskinin istatistiksel olarak çok daha yüksek olmasıdır. Bu bulgu, W.D. Hamilton’ın akraba seçilimi kuralı (fedakârlığın genetik yakınlıkla orantılı olması) ile tutarlıdır. Daly ve Wilson, geleneksel kriminoloji ve sosyolojinin bu kritik faktörü, suç istatistiklerinde öz ve üvey ebeveynleri tek bir "ebeveyn" kategorisinde toplayarak nasıl göz ardı ettiğini göstermiştir. Oranları doğru hesapladıklarında, bir çocuğun üvey ebeveyn tarafından öldürülme riskinin, topluma bağlı olarak öz ebeveyne kıyasla yirmi ila yüz kat daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır.

3.3. Güzellik Algısı: Uyum Gücünün Değerlendirilmesi

Evrimsel psikolojiye göre güzellik algısı, keyfi bir kültürel kurgu değil, potansiyel bir eşin genetik kalitesini ve sağlığını değerlendirmeye yönelik evrimleşmiş, bilinçdışı bir mekanizmadır. Temiz bir ten, parlak saçlar ve simetrik yüz hatları gibi evrensel olarak çekici bulunan özellikler, aslında hastalıkların ve genetik anomalilerin yokluğuna işaret eden dürüst sinyallerdir.

• Bağışıklık ve Çekicilik: S. Craig Roberts ve ekibinin yaptığı bir araştırma, bu fikre güçlü bir biyolojik kanıt sunmaktadır. Araştırmacılar, erkeklerin yüz fotoğraflarının kadınlar tarafından ne kadar çekici bulunduğunu, bu erkeklerin bağışıklık sistemini düzenleyen MHC (büyük doku uyumu kompleksi) genlerindeki çeşitlilik (heterozigotluk) ile karşılaştırmıştır. Sonuçlar, MHC genleri daha çeşitli olan (yani daha güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olan) erkeklerin yüzlerinin, kadınlar tarafından istatistiksel olarak daha çekici bulunduğunu göstermiştir. Bu bulgu, güzellik algımızın biyolojik bir "uyum gücü" değerlendirmesi olduğu hipotezini desteklemektedir.

İnsanın temel sosyal davranışlarının bu evrimsel analizi, bizi sanat, mizah ve sembolizm gibi daha soyut ve karmaşık kültürel fenomenlerin kökenlerini sorgulamaya yönlendirir.

4.0 Sanat, Mizah ve Sembolizm: Grup Uyumunun Mekanizmaları

Evrimsel mercek, genellikle bireysel yaratıcılığın veya cinsel gösterişin bir ürünü olarak görülen sanat, mizah ve dil gibi insana özgü yetenekleri yeniden çerçeveler. Wilson'ın sunduğu perspektife göre bu "hayati sanatlar", öncelikli olarak grup içi koordinasyonu, güveni ve kolektif kimliği güçlendiren adaptasyonlar olarak evrimleşmiş olabilir. Bu yetenekler, bir grubun üyelerini tek bir amaca yönelik olarak bir araya getiren güçlü sosyal yapıştırıcılardır.

4.1. Ritüel ve Sanat: Kolektif Duygu Yaratımı

Tarihçi William H. McNeill, askeri talimler sırasında senkronize hareket etmenin bireylerde yarattığı güçlü duygusal etkiyi bizzat deneyimlemiştir. Bu deneyimini, "kolektif ritüele katılmanın verdiği bir kabına sığamama, müthiş biriymişim duygusu" olarak tanımlar. McNeill'e göre, toplu dans, askeri yürüyüş ve benzeri ritüeller, katılımcılar arasında bir birlik ve ahenk duygusu yaratarak grup bağlılığını pekiştirir.

• Toplu Dansın Gücü: Swazi Kralı II. Subhuza'nın yıllık kutlamalarda savaşçılarını bir araya getirip dans ettirmesi veya Andaman Adası halkının savaştan önce kolektif bir öfke yaratmak için dans etmesi, senkronize hareketin grup duygularını ve motivasyonunu nasıl eş zamanlı hale getirdiğinin tarihsel örnekleridir.

• Müziğin İşlevi: Müziğin evrimsel kökeni üzerine farklı hipotezler bulunmaktadır. Geoffrey Miller gibi düşünürler müziği cinsel seçilimin bir ürünü, yani bireysel bir gösteriş aracı olarak görürken, Steven Brown gibi araştırmacılar müziğin bir grup seçilimi adaptasyonu olduğunu savunur. Orta Afrika'daki Aka Pigmeleri'nin müziği avcılık, cenaze gibi yirmi dört farklı toplumsal faaliyetle doğrudan ilişkilendirmesi, müziğin bireysel gösterişten çok bir grup koordinasyon aracı olarak ne kadar hayati bir rol oynadığını göstermektedir.

4.2. Gülüşün Evrimi: Bir Güven Sinyali

Matt Gervais'in araştırmalarına dayanan Wilson, insan gülüşünün ve mizahın kökenlerini, primat akrabalarımızın oyun davranışlarında görülen yüz ifadelerine kadar takip eder. Nörobiyolojik olarak iki farklı gülüş türü vardır:

1. Duchenne Gülüşü: İçten, duygusal ve kendiliğinden ortaya çıkan bu gülüş, genellikle güvenli bir sosyal ortamda yaşanan beklenmedik veya uygunsuz durumlara (mizah) verilen bir tepkidir.

2. Duchenne-Dışı Gülüş: Daha istemli ve sosyal olan bu gülüş ise, konuşma sırasında anlaşmayı belirtmek veya sosyal etkileşimi kolaylaştırmak için kullanılır.

Wilson'a göre kahkaha, bir grubun üyelerinin aynı anda aynı neşeli ruh haline girmesini sağlayan güçlü bir mekanizmadır. Atalarımız için güvenlik ve bolluk anları nadirdi. Gülme, bu değerli anları teşhis eden ve grup üyeleri arasında anında bir "özneler arası ortak suret" oluşturarak bu anlardan en iyi şekilde yararlanmayı sağlayan bir sinyal olarak evrimleşmiş olabilir. Bu kolektif neşe hali, sosyal bağları güçlendirir ve öğrenme gibi diğer faaliyetler için zemin hazırlar.

4.3. Dil ve Sembolik Düşünce: Hayvanlardan Dersler

Dil ve sembolik düşüncenin yalnızca insana özgü olduğu fikri, hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarla giderek sarsılmaktadır. Bu yeteneklerin evrimsel kökenlerine dair ipuçları, en yakın akrabalarımızda ve hatta bizden çok farklı türlerde bulunabilir.

• Kanzi ve Alex: Kanzi adlı bonobo, bilgisayar klavyesi aracılığıyla yüzlerce sembolü anlamayı ve kullanmayı öğrenmiştir. Daha da şaşırtıcısı, Irene Pepperberg tarafından eğitilen Alex adlı Afrika gri papağanı, nesneleri, renkleri, şekilleri ve sayıları tanımlamak için İngilizce kelimeleri anlamlı bir şekilde kullanabilmekteydi. Alex, basit taklidin ötesine geçerek soyut kavramları anlama yeteneği göstermiştir. Örneğin, kendisine sunulan iki nesne arasındaki fark sorulduğunda, "aynı" veya "farklı" gibi kavramları kullanarak cevap verebiliyor, hatta farkın hangi özellikte olduğunu ("Renk" gibi) belirtebiliyordu.

Bu hayvanların başarıları, sembolik düşüncenin insan beynine özgü sihirli bir özellik olmadığını, doğru koşullar ve eğitimle başka türlerde de ortaya çıkabilen bir bilişsel potansiyel olduğunu göstermektedir. Bu temel bilişsel yetenekler, insan toplumlarında din ve ideoloji gibi daha karmaşık ve soyut kültürel yapıların evrimleşmesi için gerekli olan zemini hazırlamıştır.

5.0 Darwin'in Katedrali: Din ve Diğer İnanç Sistemlerinin Evrimi

David Sloan Wilson, "Darwin'in Katedrali" adlı eserinde ortaya koyduğu yaklaşımıyla, dini inanç sistemlerini evrimsel bir mercekle inceler. Bu perspektife göre din, basit bir yanılsama, bir sömürü aracı ya da evrimin anlamsız bir yan ürünü değil, grup düzeyinde iş birliğini, ahlakı ve uyumu teşvik eden işlevsel bir adaptasyon olabilir. Wilson, dini inançları, tıpkı bir organizma gibi, hayatta kalma ve yayılma başarısını etkileyen özelliklere sahip bir kültürel varlık olarak analiz etmenin önemini vurgular.

Dinin evrimsel kökenlerine dair temel hipotezler şunlardır:

1. Grup Düzeyinde Adaptasyon: Din, gruplar arasındaki rekabette iş birliği ve fedakârlığı teşvik ederek avantaj sağlayan bir mekanizmadır.

2. Sömürü Aracı: Din, liderlerin ve yönetici sınıfların kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmesi için kullandığı bir araçtır.

3. Yan Ürün: Din, başka amaçlar için evrimleşmiş zihinsel modüllerin (örneğin, olaylarda fail arama eğilimi) bir yan ürünüdür ve doğrudan bir adaptif işlevi yoktur.

Wilson, bu hipotezleri test etmek için tarihsel bir vaka çalışması sunar: John Calvin'in 16. yüzyıl Cenevre'sindeki reform hareketi. Tarihçi Alister McGrath gibi uzmanların analizlerine göre, Kalvinizm Cenevre'de derin bir toplumsal dönüşüme yol açmıştır. Şehirdeki hizipçiliği ve iç çatışmaları sona erdirmiş; okullar, hastaneler gibi sosyal hizmet ağları kurmuş ve yurttaşlara ortak bir kimlik aşılamıştır. Wilson bu noktada, bir inanç sisteminin sağladığı "ahlak" (uygun olan ile olmayanı ayırt etme yetisi) ile "moral" (eylem için gerekli motivasyon) arasındaki kritik ayrımı vurgular. Kalvinizm, Cenevre halkına hem ortak bir ahlaki çerçeve hem de bu çerçeveye göre hareket etme morali sunarak güçlü bir "ahlaki topluluk" yaratmıştır. Bu dini sistem, Cenevre'yi içten ve dıştan gelen tehditlere karşı birleştiren, şehrin bir bütün olarak hayatta kalmasını ve gelişmesini sağlayan bir "toplumsal organizma" işlevi görmüştür.

Bu analiz, dinin işlevselliğinin "olgusal gerçekçilik" (anlatıların tarihsel veya bilimsel olarak doğru olması) ile "pratik gerçekçilik" (anlatıların belirli davranışları motive etme gücü) arasındaki farkta yattığını ortaya koyar. Örneğin, Luka İncili'nin tarihsel olarak tartışmalı anlatıları, olgusal olarak doğru olmasalar bile, erken dönem Hıristiyan topluluğunu birleştiren ve onlara zorluklar karşısında bir kimlik ve amaç duygusu veren güçlü bir pratik işleve sahipti. Davranışları düzenleme ve bir topluluğu birleştirme gücü, bir inanç sisteminin kültürel evrimdeki başarısını belirler.

Bu işlevsellik sadece doğaüstü inançlara sahip dinlerle sınırlı değildir. Wilson, Ayn Rand'in Objektivizm felsefesini, tanrı veya ahiret inancı içermeyen, ancak bir dinin tüm psikolojik ve sosyolojik işlevlerini yerine getiren seküler bir inanç sistemi olarak inceler. Objektivizm, takipçilerine rasyonel bencilliğe dayalı net bir ahlaki çerçeve ve "kıvanca uzanan pırıltılı bir yol" vaat ederek güçlü bir motivasyon kaynağı olmuştur. Ancak, bu pratik gerçekçilik arayışı, Rand'in kendi hayatında olgusal gerçeklikten kopmasına neden olmuştur; örneğin, hayat boyu sigara içmesine rağmen akciğer kanseri teşhisi karşısında yaşadığı şaşkınlık ve bu durumu rasyonel felsefesiyle bağdaştıramaması, inanç sistemlerinin gerçeklikle çatıştığı anları gözler önüne serer.

6.0 Sonuç: Bütüncül Bir Bilime ve Daha İyi Bir Geleceğe Doğru

David Sloan Wilson'ın "Herkes İçin Evrim" eseri, evrim teorisinin insanı ve toplumu anlamak için hem teorik olarak güçlü hem de pratik olarak faydalı, birleştirici bir çerçeve sunduğu temel mesajını yineler. Bu yaklaşım, insanlıkla ilgili birbirinden kopuk akademik disiplinleri ortak bir zeminde buluşturma ve insan doğasına dair daha bütüncül bir anlayış geliştirme potansiyeli taşır.

Wilson, Adam Smith'in "görünmez el" metaforu gibi klasik ekonomik ve sosyal teorilerin, insan doğasının yalnızca bencil ve bireyci yönüne odaklanarak büyük resmi kaçırdığını savunur. Bu yaklaşım, William Muir'in deneyindeki en üretken bireysel tavukları seçmeye benzer; sonuç, herkesin zarar gördüğü, saldırgan ve verimsiz bir toplumdur. Evrimsel perspektif ise insanların aynı zamanda doğası gereği iş birlikçi ve grup odaklı varlıklar olduğunu gösterir. Bu, Muir'in en üretken grubu seçmesine paralel bir görüştür ve iş birliği sayesinde daha yüksek bir kolektif refaha ulaşılacağını ima eder. Toplumlar, yalnızca bireysel çıkar peşinde koşan atomize bireylerin bir toplamı değil, karmaşık ve evrimleşmiş kurallar, normlar ve ahlaki sistemlerle işleyen, organizmaya benzer karmaşık adaptif birimlerdir.

Bu evrimsel bakış açısı, günümüzün küresel sorunlarına çözüm bulmada önemli bir rehber olabilir. Uluslararası iş birliğinden toplumsal refahın artırılmasına kadar pek çok alanda, insan doğasının grup odaklı mekanizmalarını anlamak kritik öneme sahiptir. Marshall McLuhan'ın "küresel köy" metaforu ciddiye alınmalıdır. Bu, sadece teknolojik bir bağlantıdan ibaret değildir; küçük ölçekli toplumlarda iş birliğini ve uyumu sağlayan sosyal kontrol, itibar ve karşılıklılık mekanizmalarının küresel ölçekte bilinçli olarak tasarlanması ve uygulanması gerektiği anlamına gelir.

Sonuç olarak, bilim ve özellikle evrim teorisi, bize ahlaki değerler sunmaz; ancak olgusal dünyanın nasıl işlediğine dair en güvenilir bilgiyi sağlar. Panama Kanalı inşaatı sırasında sarı hummanın nedeninin ahlaki zaaflar değil, "yatak altındaki sivrisinekler" olduğunun anlaşılması gibi, toplumların sorunlarının gerçek nedenlerini anlamak, etkili ve pratik çözümler üretmenin ön koşuludur. Evrimsel bilgi, bu "sivrisinekleri" görmemizi sağlar. Ancak bu bilgiyi insanlığın iyiliği için kullanmak, olgusal bilginin ötesinde, toplumun bilinçli etik çabasını ve kolektif iradesini gerektirir.

II. Evrimin Canlı Örnekleri: Davranışların Arkasındaki Mantık

Giriş: Evrime Farklı Bir Bakış

Evrim teorisi denildiğinde aklımıza genellikle milyonlarca yıllık fosiller, genetik kodlar ve soy ağaçları gelir. Oysa evrim, sadece geçmişin tozlu sayfalarıyla ilgili bir bilim dalı değildir. Aynı zamanda etrafımızdaki canlıların ve hatta kendi davranışlarımızın "nedenlerini" anlamak için kullandığımız güçlü bir araçtır. Bir kuşun neden öttüğünden, bir mikrobun neden “fedakârlık” yaptığına, hatta bizim neden güldüğümüzden veya bazı şeyleri neden "güzel" bulduğumuza kadar birçok sorunun cevabı evrimsel mantıkta saklıdır.

Yazının bu bölümünde, evrim teorisini soyut kavramlar yığını olmaktan çıkarıp, canlı ve somut vaka analizleri üzerinden keşfe çıkacağız. Hayvanlar aleminden kendi psikolojimize uzanan bu ilginç örnekler, doğal seçilimin canlıları ve onların davranışlarını nasıl şekillendirdiğini gözler önüne serecektir. Hazırsanız, davranışların arkasındaki bu gizli mantığı çözmeye başlayalım.

1. Hayvan Davranışları Mercek Altında: Doğal Seçilimin İzleri

Bu bölümde, hayvanlar aleminden seçilen üç farklı vaka üzerinden evrimsel ilkelerin nasıl işlediğini inceleyeceğiz.

1.1. Vaka Analizi: Tavuklarda Rekabet ve İş birliği

Kümes hayvanları uzmanı William Muir, yumurta verimliliğini artırmak için zekice bir seçici yetiştirme deneyi tasarladı. Modern yumurta üretim sektöründe genellikle dokuz ila on iki tavuğun insanlık dışı bir biçimde küçük bir kümese tıkıştırıldığı gerçeği, bu deneyin arka planını daha da anlamlı kılar. Muir'in deneyi, bu koşullar altında iki farklı senaryo üzerine kuruluydu:

1. Bireysel Seçilim: Bir grup kümesin içindeki en verimli bireysel tavuklar seçildi ve bir sonraki nesli üretmek için kullanıldı. Bu senaryo, "en iyinin hayatta kalması" fikrinin en saf halini temsil ediyordu.

2. Grup Seçilimi: Bireysel tavuklara bakılmaksızın, bir bütün olarak en verimli kümesler seçildi ve bu kümeslerdeki tüm tavukların bir sonraki nesli üretmesine izin verildi.

Sonuçlar şaşırtıcıydı. Bireysel olarak en verimli tavukların seçildiği grup, birkaç nesil sonra tam bir kaosa sürüklendi. Bu gruptaki tavuklar aşırı agresifleşmişti; birbirlerine saldırıyor, hatta birbirlerini öldürüyorlardı. Yumurta verimliliği ise tam aksine dibe vurmuştu. Çünkü en verimli bireyler, aslında diğerlerini bastırarak ve kaynakları onlardan çalarak başarılı olan en saldırgan tavuklardı.

Diğer yanda, en verimli kümeslerin seçildiği grup ise tam bir başarı hikayesiydi. Bu gruptaki tavuklar nesiller içinde daha uysal ve işbirlikçi hale geldi. Yumurta verimliliği ise önemli ölçüde arttı. Çünkü bir kümesi bir bütün olarak başarılı kılan şey, içindeki bireylerin uyum içinde çalışmasıydı.

Bireysel düzeydeki seçilim her zaman grubun geneli için en iyi sonucu doğurmaz. Gruplar arası seçilim, grup içinde iş birliğini ve uyumu teşvik eden özelliklerin evrimleşmesini sağlayabilir. Bu, "grup seçilimi" olarak bilinen önemli bir kavramdır.

Tavukların bu basit hikayesi, rekabet ve iş birliği arasındaki evrimsel dengeyi anlamak için güçlü bir ders sunar. Şimdi, aynı tür içindeki bireysel farklılıklara daha yakından bakalım.

1.2. Vaka Analizi: Güneş Balıklarının "Kişilikleri"

Yazar David Sloan Wilson, öğrencisi Kris ile birlikte, kabak çekirdeği biçimli güneş balıklarının davranışlarını incelemek için basit bir deney yaptı. Bir gölün kıyısına, içinde yem olmayan parlak kapanlar yerleştirdi. Bir süre sonra kapanları topladı ve kapana girmemiş olan diğer balıkları da bir ağ yardımıyla yakaladı. Temel ayrım şuydu:

• Kapanla yakalananlar: Meraklı ve "girişken" olan, yeni ve potansiyel olarak tehlikeli bir nesneyi keşfetme riskini göze alan balıklar.

• Ağla yakalananlar: Kapanlardan uzak duran, daha temkinli ve "utangaç" olan balıklar.

Bu gözlem, aynı habitatı paylaşan balıklar arasında bile tutarlı davranışsal farklılıklar olduğunu gösterdi. Tıpkı insanlarda olduğu gibi, hayvanlar aleminde de "utangaç-girişken" ekseninde değişen “kişilikler” mevcuttur. Bu farklılıklar, doğal seçilimin üzerine etki edebileceği önemli bir hammadde oluşturur.

Bu vakanın bize öğrettiği temel içgörüler şunlardır:

• Davranışsal Çeşitlilik: Bir türün tüm bireyleri aynı şekilde davranmaz. Bu çeşitlilik, değişen çevre koşullarına uyum sağlamada türe esneklik kazandırır.

• Kişiliğin Evrimi: "Kişilik" gibi karmaşık görünen özellikler de doğal seçilimin konusu olabilir. Belli bir ortamda, girişken olmak ya da utangaç olmak daha avantajlı hale gelebilir.

• Risk ve Ödül: Girişkenlik (kapanlara girmek gibi) hem daha fazla kaynak bulma potansiyeli (ödül) hem de daha yüksek risk (avlanma tehlikesi) taşır. Doğal seçilim, bu dengeyi sürekli olarak test eder.

Güneş balıklarındaki bu “bireysel” farklılıklardan, şimdi de “iş birliğinin” en temel ve çarpıcı örneklerinden birine, mikropların “toplumsal” hayatına geçelim.

1.3. Vaka Analizi: Mikropların “Toplumsal” Hayatı

Tek hücreli bir amip olan Dictyostelium discoideum (kısaca Dicty), koşullar iyiyken kendi başına yaşar. Ancak yiyecek kıtlığı gibi zorlu koşullar başladığında, on binlerce tekil Dicty hücresi bir araya gelerek çok hücreli bir "sümüklüböcek" organizması oluşturur. Bu sümüklüböcek, daha iyi koşullar bulmak için bir bütün olarak hareket edebilir ve bu hareket oldukça etkilidir. Sümüklüböcek yirmi santimetrelik bir mesafeye kadar hareket edebilir ki bu, Dicty'nin büyüklüğü düşünüldüğünde, bir insanın 65 kilometre yürümesi gibidir.

Bu sürecin en can alıcı noktası ise en sondaki “fedakarlıktır”:

• Sümüklüböcek uygun bir yer bulduğunda, hücrelerin yaklaşık %20'si kendilerini “feda eder”. Bu hücreler, diğerlerinin hayatta kalabilmesi için ölü bir "sap" oluşturur.

• Geri kalan %80'lik hücreler ise bu sapın üzerine tırmanarak sporlara dönüşür. Bu sporlar, rüzgâr veya geçen hayvanlar aracılığıyla yeni ve daha verimli habitatlara taşınma şansı bulur.

Bu davranış, en temel yaşam formlarında bile “fedakarlığın (altruizm)” ve “iş birliğinin” nasıl evrimleşebileceğine dair sarsıcı bir örnektir. Fakat “iş birliğinin” olduğu her yerde, sistemden faydalanmaya çalışan "beleşçiler" de ortaya çıkar. Bazı bakteri kolonilerinde, hücreleri bir arada tutan yapışkan maddeyi üretme maliyetinden kaçan mutantlar türer. Bu "beleşçiler", diğerlerinin ürettiği yapıştırıcıdan faydalanır ama kendileri üretmedikleri için daha hızlı çoğalırlar. Sonunda sayıları o kadar artar ki, koloni dağılır ve herkes kaybeder. Bu durum, tıpkı en verimli bireylerin aslında en saldırgan tavuklar olduğunun ortaya çıktığı William Muir'in deneyi gibi, iş birliğine dayalı her sistemde var olan temel bir evrimsel gerilimi (iş birliği vs. bencillik) gözler önüne serer.

Hayvanlar ve mikroplar alemindeki bu büyüleyici örneklerden sonra, şimdi de merceğimizi kendi türümüze çevirelim ve insan davranışlarının ardındaki evrimsel mantığı inceleyelim.

2. İnsan Doğasına Evrimsel Bir Pencere

Bu bölümde, günlük hayatta karşılaştığımız ancak evrimsel kökenlerini pek düşünmediğimiz üç insan davranışını ve özelliğini inceleyeceğiz.

2.1. Vaka Analizi: Hamilelik Bulantısı Bir Adaptasyon mu?

Hamileliğin ilk aylarında yaşanan bulantı ve kusma (sabah bulantısı), geleneksel olarak hamileliğin talihsiz bir yan etkisi veya bir "hastalık" olarak görülür. Ancak evrimsel biyologlar Margie Profet ve Paul Sherman, bu duruma farklı bir açıdan yaklaşarak radikal bir hipotez öne sürdüler.

Onlara göre hamilelik bulantısı bir kusur değil, aksine dahice bir adaptasyondur. Bu hipotezin temel mantığı şudur:

• Hamileliğin ilk üç ayı, embriyonun organlarının oluştuğu ve dış etkenlere karşı en savunmasız olduğu dönemdir.

• Bu dönemde yaşanan bulantı, anneyi belirli yiyecek ve kokulardan (özellikle acı sebzeler, kahve ve baharatlı yiyecekler gibi potansiyel toksinler içerebilenlerden) uzak tutar.

• Böylece, aslında anneyi ve hassas durumdaki embriyoyu, yiyeceklerdeki olası zararlı maddelerden koruyan bir savunma mekanizması işlevi görür.

Bu hipotez güçlü destek bulsa da sonraki meta-analizlerde etki gücü konusunda bazı tartışmalar devam etmektedir.

Bu vakanın aydınlattığı kilit içgörü, evrimsel bakış açısının bir "kusur" veya "hastalık" olarak görülen bir durumu, aslında hayatta kalma ve üreme başarısını artıran faydalı bir adaptasyon olarak yeniden çerçeveleyebilmesidir.

Şimdi de bu tür bir fiziksel adaptasyondan, daha psikolojik bir mekanizmaya, güzellik algımıza geçiş yapalım.

2.2. Vaka Analizi: Güzellik Algısının Kökenleri

Güzellik algımızın tamamen kültürel ve keyfi olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Ancak evrimsel psikoloji, güzellik standartlarımızın altında yatan biyolojik bir mantık olduğunu öne sürer. Temiz bir ten, güçlü dişler, parlak saçlar ve simetrik bir yüz gibi evrensel olarak çekici bulunan özellikler, aynı zamanda sağlık ve genetik zindeliğin de göstergeleridir.

Bu fikri test eden Britanyalı bir araştırma grubu, ilginç bir deney yaptı. Araştırmacılar, erkek deneklerden kan örnekleri alarak bağışıklık sistemleriyle ilgili genlerini (Büyük Doku Uyumu Kompleksi - MHC) analiz ettiler. Bu genlerdeki çeşitlilik (heterozigotluk), daha güçlü bir bağışıklık sisteminin ve genel sağlığın bir göstergesidir. Daha sonra, bu erkeklerin yüz fotoğraflarını kadın deneklere göstererek çekiciliklerini puanlamalarını istediler.

Sonuç netti: Bağışıklık sistemi genleri daha çeşitli olan erkeklerin yüzleri, kadınlar tarafından istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha çekici bulundu.

Bu vaka bize ne anlatıyor? Güzellik algımız, sadece estetik bir zevk meselesi değildir. Aynı zamanda, potansiyel bir eşin genetik uyum gücünü (fitness) değerlendirmemize yarayan, atalarımızdan miras kalmış bilinçdışı bir evrimsel mekanizmadır.

Estetik algıdan, en temel sosyal davranışlarımızdan biri olan gülmeye geçerek insan doğasını keşfetmeye devam edelim.

2.3. Vaka Analizi: Neden Güleriz?

Gülmek, insan iletişiminin en temel ve evrensel parçalarından biridir. Nörobiyoloji, temelde iki tür gülüş olduğunu ortaya koyar:

1. Duchenne Gülüşü: Bu, içten ve kendiliğinden gelen gülüştür. Genellikle oyun, mizah ve gerçek bir neşe anında ortaya çıkar. Kontrol edilmesi zordur ve yüzdeki belirli kas gruplarını (özellikle göz çevresindekileri) harekete geçirir.

2. Sosyal Tebessüm: Bu ise bilinçli olarak kullandığımız, daha kontrollü bir sosyal araçtır. Anladığımızı belli etmek, bir konuyu vurgulamak veya sosyal bir gerilimi azaltmak için kullanılır.

Gülmenin evrimsel kökenleri, primat atalarımızın oyun oynarken çıkardığı seslere ve yüz ifadelerine dayanır. Ancak insanın evriminde gülmek, çok daha karmaşık ve hayati bir sosyal işlev kazanmıştır. Gülmenin en önemli gücü, bir grup içinde ortak bir duygusal durum ("özneler arası ortak suret") yaratmasıdır.

Bir fıkraya hep birlikte güldüğümüzde, beynimiz keyif veren kimyasallar (endorfinler) salgılar. Bu durum, gruptaki herkesin kendini aynı anda iyi, güvende ve birbirine bağlı hissetmesini sağlar. Bu ortak ruh hali, atalarımız için güvenlik ve bolluk dönemlerini işaret eden, grup içi bağları güçlendiren ve iş birliği ile öğrenme için ideal bir zemin hazırlayan kritik bir sinyaldi.

Kısacası gülmek, sadece komik bir şeye verilen bir tepki değil; atalarımızın hayatta kalma ve üreme yeteneğini artıran, grup içi uyumu sağlayan hayati bir sosyal adaptasyondur.

3. Sonuç: Vakaların Birleştirdiği Büyük Resim

Bu yazıda incelediğimiz birbirinden farklı vakalar, evrim teorisinin ne kadar geniş bir yelpazede açıklayıcı bir güç sunduğunu göstermektedir. Her bir vaka, evrimin işleyişine dair farklı bir ilkeyi aydınlatmıştır.

Vaka Analizi

Aydınlattığı Evrimsel İlke

Tavuklarda Seçilim

Bireysel seçilim ile grup seçilimi arasındaki gerilim ve iş birliğinin evrimi.

Güneş Balıklarında “Kişilik”

Tür içinde davranışsal çeşitliliğin varlığı ve “kişiliğin” doğal seçilime tabi olması.

Mikroplarda İş birliği

En temel yaşam formlarında bile “fedakârlık ve iş birliğinin” evrimleşebilmesi.

Hamilelik Bulantısı

Bir "kusur" gibi görünen bir özelliğin, hayatta kalmayı artıran bir adaptasyon olabilmesi.

Güzellik Algısı

Psikolojik mekanizmaların, sağlıklı ve üreme potansiyeli yüksek eşleri seçmek için evrimleşmesi.

Gülmenin Evrimi

Karmaşık sosyal davranışların, grup içi bağları ve koordinasyonu güçlendiren adaptasyonlar olması.

Sonuç olarak, evrimsel düşünce sadece geçmişi anlamakla kalmaz, aynı zamanda bugünü de aydınlatır. Mikropların “fedakarlığından” insanın kahkahasına, bir balığın “merakından” annenin bulantısına kadar uzanan bu geniş yelpaze, tüm canlılığın altında yatan ortak bir mantığı paylaştığını gösterir. Evrim, bu birleştirici mantığı anlamamız için bize paha biçilmez bir çerçeve sunar.

Bizim perspektifimiz ise şu şekilde özetlenebilir:

İnsanın Doğasının Evrimsel ve Toplumsal Temelleri | Mahmut Boyuneğmez

1. "Soyut İnsan"dan "İlişkisel Organizma"ya

Marx’a göre insan özü/doğası her bir bireye içkin bir soyutlama değildir. Wilson’ın aktardığı Çok Seviyeli Seçilim Teorisi ve Muir’in tavuk deneyi, bu felsefi önermenin biyolojik karşılığıdır. Muir’in deneyinde görüldüğü üzere, bireyleri diğerlerinden yalıtarak sadece "bireysel verimlilikleri" üzerinden tanımlamak (soyutlamak), hüsranla sonuçlanmıştır. Tavukların "özü" (verimliliği), içinde bulundukları kümesin sosyal dokusundan, yani "ilişkiler bütününden" bağımsız değildir. İnsan da benzer şekilde, bencil bir atom değil, toplumsal ilişkiler ağında "insan" olma niteliğini kazanan ilişkisel bir organizmadır.

2. Potansiyel ve Pratik: Doğuştan Gelen Özelliklerin Toplumsal İnşası

"Konuşma yetisi", "dik yürüme" veya "elin alet yapmaya elverişliliği" gibi anatomik özellikler, insanın biyolojik potansiyelleridir. Ancak bu potansiyellerin "gerçekliği içerisinde" ortaya çıkması, tamamen toplumsal ilişkilere bağlıdır. Wilson’ın sunduğu Kültürel Evrim tablosu, bu geçişi açıklar: Genetik miras (biyolojik potansiyel) yavaştır, ancak kültürel miras (toplumsal pratik) hızlıdır ve bireyi şekillendiren asıl güçtür. Nuer ve Dinka kabileleri örneğinde olduğu gibi, bireylerin eylemlerini belirleyen şey "soyut bir kabile doğası" değil, mülkiyet, evlilik ve hukuk gibi somut toplumsal ilişkiler bütünüdür

İnsanın biyolojik bir temeli (doğası) vardır, ancak bu temel sadece bir hammaddedir. Bu hammaddeyi işleyen, ona biçim veren ve onu gerçek kılan tezgâh, Marx’ın vurguladığı toplumsal ilişkiler bütünüdür. Wilson’ın evrimsel perspektifi, bu tezgâhın oluşumunun kökenlerini göstermektedir.

3. "Tür" Kavramının Aşılması ve Kolektif Zekâ

Feuerbach’ın hatası, insanı tarihsel akıştan kopararak onu yalıtılmış bir birey olarak ele almasıdır ve Marx bunu eleştirmiştir. Wilson’ın "General Intellect" (Genel Zekâ) tartışmasına kapı aralayan "Kolektif Ritüel" ve "Müzik/Dans" analizleri, Marx’ın “insanın özü, toplumsal ilişkiler bütünüdür” cümlesini doğrular: İnsan özü sadece "doğal bir bağ" değildir; o, üretim araçlarında, dilde ve sembolik düşüncede ortaklaştırılan ve kristalleşmiş toplumsal bir güçtür. Kanzi veya Alex gibi hayvanların bilişsel başarıları, zihnin dahi tekil bir beyne hapsolmadığını, uygun toplumsal/eğitsel "ilişkiler bütünü" sağlandığında sınırların nasıl aşıldığını gösterir.

4. Vaka Analizlerine Eleştirel Şerh: Mikroplar ve Antropomorfizm

David Sloan Wilson, evrim teorisini biyolojinin dar sınırlarından çıkararak antropolojiden dine kadar uzanan 'bütüncül bir bilimsel çatı' olarak kurgular; çok seviyeli seçilim ve kültürel evrim mekanizmalarıyla, insanın bencil bir atom değil, grup odaklı ve iş birliğine yatkın bir varlık olduğunu savunur. Wilson, mikropların 'fedakâr' kolektif yaşamından tavukların 'toplumsal' hiyerarşisine kadar doğadan sunduğu örneklerle, ahlak ve iş birliğinin biyolojik bir zemini olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ancak bu noktada, mikrobiyal dünyadaki genetik otomatizmleri 'fedakârlık', 'iş birliği' veya 'toplumsal hayat' gibi kavramlarla açıklayan antropomorfik (insanbiçimci) bir yaklaşıma düşme riski belirir. Oysa insanın özü/doğası, biyolojik bir potansiyelden ziyade Marx’ın vurguladığı gibi 'toplumsal ilişkilerin bütünüdür'; dolayısıyla mikroplardaki kimyasal etkileşimler ile insanın bilinçli praksis ve üretim ilişkileriyle şekillenen tarihsel toplumsallığı arasında niteliksel bir uçurum ve “beliriş” (emergence) farkı vardır. Bu bağlamda evrimsel veriler, insanın biyolojik potansiyellerini/imkânlarını anlamak için değerli birer olgusal araç sunsa da, insanın gerçekliğini anlamak için bu verileri tarihsel-toplumsal ilişkilerin belirleyiciliği süzgecinden geçirmek gerekir.

5. Davranıştan Eyleme: Psikobiyolojik Belirlenim ve Toplumsal Praksis

İnsan varoluşunu analiz ederken, "davranış" (behavior) ile "eylem" (action/praxis) arasında yapılacak kategorik bir ayrım, bilimsel analizin sıhhati açısından elzemdir.

Davranış, özü itibarıyla psikolojinin ve etolojinin inceleme alanına girer; organizmanın içsel ve dışsal uyaranlara verdiği, hem evrimsel-biyolojik hem de toplumsal çevre tarafından şekillendirilmiş tepkiler bütünüdür. Davranışlar, bireyin hayatta kalma stratejileri, adaptasyon mekanizmaları ve nöropsikolojik süreçleriyle (dürtüler, refleksler, öğrenilmiş tepkiler) yakından ilişkilidir. Burada biyolojik temel (genetik miras) ve toplumsal belirlenim (sosyalleşme), bireyin davranış repertuvarını sınırlayan ve yönlendiren iki ana eksendir.

Buna karşın eylem, basit bir tepkiselliğin ötesine geçerek "toplumsal etkinlik" karakteri kazanır. Üretim eylemi, sanatsal yaratım veya bilimsel pratik gibi süreçler, bireysel birer "davranış" olmanın çok ötesinde, tarihsel olarak inşa edilmiş toplumsal ilişkiler bütününe içkindir. Eylemin motor gücü olarak görülen merak, motivasyon ve tutku gibi unsurlar, her ne kadar bireyin öznel dünyasında filizlense de bu duygu ve yönelimlerin nesnesi, içeriği ve gerçekleştirilme biçimi doğrudan toplumsal ilişkiler tarafından koşullandırılır. Eylemlerin merak ve tutku gibi bireysel yanları olsa da bu eylemlerin içeriği ve biçimi doğrudan toplumsal ilişkilerce belirlenir.

Örneğin, bilimsel bir keşif tutkusu bireysel bir motivasyon gibi görünse de o tutkunun yöneleceği "bilimsel problem", kullanılan yöntem ve o eylemin sonuçlarının toplumsallaşması, o anki üretici güçlerin düzeyi ve üretim ilişkilerinin yapısıyla belirlenir. Bu anlamda eylem, insanın dünyayı bilinçli olarak dönüştürdüğü praksis alanıdır. Davranışlar organizmanın çevreye uyumunu sağlarken; eylemler, insanın kendi toplumsal doğasını ve dünyasını kurmasını sağlar. Dolayısıyla, eylemlerin koşullayıcısı biyolojik dürtüler değil, bireyi kuşatan ve onun "özünü" oluşturan toplumsal ilişkiler bütünüdür.

6. İdeolojilerin Oluşumu ve İşlevi

İdeolojilerin yapı taşları olan ve düşünce/inanç/davranış kalıbı gibi biçimlere sahip motiflerin oluşumunda birey ölçeğinde, bu genelleme düzeyinde işleyen zihinsel düzenekler etkindir. Ters çevirme ve fetişleştirme, yansıtma, yapıp-bozma, somutlaştırma, rasyonalizasyon bu düzeneklerden bazılarıdır. İdeologlar günlük hayat içerisinde oluşturulan bu ideolojik motifleri sistemleştirir, doktrinleştirir ve iradi eklemeler yaparlar. Bireylerin bir cemaat/grup oluştururken gerçekleştirdiği kolektif pratikler ise, örneğin ritüeller, ayinler, törenler, bir kimlik/bilinç ve duygudaşlık yaratır. İdeolojiler birey ve topluluk ölçeklerinde amaç ve duygu ortaklığı, kimlik ve anlam sunma, sorunlara karşı direnç gösterme ve dayanışma kurma gibi işlevlere sahiptir. Soyutlama düzeyi toplum ölçeğine çıkarıldığında, sömürülen sınıfların sahip olduğu ideolojilerin, egemen sınıfın iktidarını sürdürmesini sağlayan unsurlardan biri olduğu görülecektir. Bu yazdıklarımız, ütopik ideolojiler ile realist ideolojiler dışında kalan metafizik ve pragmatik ideolojiler için geçerlidir. 

7. Sonuç: Sivrisinekler ve “Küresel Köy”

Wilson, toplumların sorunlarını analiz ederken Panama Kanalı inşaatı örneğini kullanır. Kanalın inşası sırasında yaşanan ölümlerin nedeni başlangıçta "ahlaki zaaflar" sanılmış, ancak asıl nedenin "yatak altındaki sivrisineklerin" taşıdığı sarı humma olduğu anlaşıldığında çözüm üretilebilmiştir. Bu metafor, cinayet veya bencillik gibi sosyal sorunları soyut bir "insan doğasının kötülüğüne" bağlamak yerine, bu sorunları besleyen somut "bataklıkları" yani sömürüye dayalı toplumsal ilişkileri görmemiz gerektiğini anlatır. Wilson’ın "Panama Kanalı ve sivrisinekler" örneği, Marx’ın materyalist yaklaşımıyla tam bir uyum içindedir. Sorunları (cinayet, bencillik, eşitsizlik) soyut bir "insan doğasının kötülüğüne" veya "ahlaki zaaflara" bağlamak, sivrisinekleri ve bataklığı görmemektir.

Marshall McLuhan’ın "küresel köy" (global village) metaforu, teknolojik gelişmelerin dünyayı küçülterek insanlığı yeniden kabile tipi bir şeffaflık ve karşılıklı bağımlılık ilişkisine sokacağını öngörür. Bu kavram, özü itibarıyla Marx’ın "komünist toplum" tahayyülü ile çarpıcı benzerlikler taşır. Komünist toplumda, üretim araçlarının ortak mülkiyeti ve sınıfların ortadan kalkmasıyla birey, "yabancılaşmış" bir atom olmaktan çıkarak toplumsal ilişkilerin bütününde kendi gerçek özünü bulur. Küresel köyde ise teknolojinin sağladığı anlık iletişim, bireyi tüm insanlığın meselelerinden sorumlu kılan "özneler arası bir ortak suret" yaratır.

Bu benzerliğin en güçlü noktası, bireysel çıkarın kolektif refah içinde erimesidir. Wilson’ın Muir’in deneyinden yola çıkarak vurguladığı "en verimli kümesin seçilmesi" ilkesi hem küresel köyün hem de komünist toplumun varoluş mantığıdır: Bireysel saldırganlık ve bencil rekabet baskılandığında, grup (tüm insanlık) tek bir "organizma" gibi hareket etme yeteneği kazanır. Küresel köy, bu iş birliğini teknolojik bir zorunluluk ve iletişimsel bir ağ olarak kurgularken; komünist toplum bunu sömürünün olmadığı, bilinçli bir toplumsal praksis olarak inşa eder.

Netice itibarıyla, küresel köyün teknolojik olarak mümkün kıldığı "herkesin herkese olan sorumluluğu", komünist toplumun "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar" ilkesiyle uyumludur ve birbirlerini tümlerler. Eğer toplumun "ilişkiler bütünü" kolektif refah ve şeffaf bir dayanışma üzerine kurulursa, insanın özü de bu küresel ve sınıfsız köyün (komünist dünya toplumunun) bir parçası olarak yeniden şekillenecektir. Bu süreçte bilim ve teknoloji, "yatak altındaki sivrisinekleri" temizleyerek insanlığı, somut ve rasyonel toplumsal düzenlemelerin kurtaracağını gösteren en büyük rehberdir.

Bilim bize ahlaki değerler sunmaz ama dünyayı anlamamızı sağlar. Bu bilgiyi insanlığın iyiliği için kullanmak, olgusal bilginin ötesinde toplumsal bir etik ve siyasal çaba ile kolektif bir irade gerektirir.

10 Nisan 2025 Perşembe

İnsan Doğası Sosyalizme Engel mi? | John Molyneux

John Molyneux

"Is Human Nature a Barier to Socialism?" adlı makalenin çevirmeni: Bernar Kutluğ


1. Anti-sosyalist Argüman

Sosyalizme karşı yöneltilen itirazlar arasında en yaygın ve en etkili olanı 'sosyalizm iyi bir fikir, ama hayata geçirilmesi mümkün değil. İnsanın doğasını değiştiremezsiniz!' şeklinde ifade edebileceğimiz argümandır. Fabrikalarda, işyeri kantinlerinde ya da kahvehanelerde karşılaşılan ilk itiraz budur. Pek çok siyasetçi ve entelektüel de zora düştüğünde hemen bu itiraza sarılır. Daha iyi bir toplumun kuruluşunu görmeyi içtenlikle arzulamakla birlikte bunun olabilirliğine tam olarak inanamayan çok sayıda insan sözünü ettiğimiz bu itirazı kabullenir. Pek çok sosyal demokrasi taraftarı gibi kendilerini sosyalist olarak gören bazı insanlar da bu inancı paylaşırlar. Sosyalizmin anlamını sulandıran bu argüman, sosyalizme, bugünkü sistemi köklü biçimde değiştirme çabası yerine yalnızca mevcut sistemin aksayan yönlerinin onarılması gibi yüzeysel bir anlam atfeder. Sosyalizme karşı olanlar, insan doğasını kendisine esas alan bu itirazdan oldukça etkili bir biçimde yararlanma şansına sahipler. Gerçekten, kısa, keskin, doğrudan hedefe yönelen bu argüman, üzerinde fazla düşünmeye gerek olmayan, net bir yanıt gibi görünüyor. Bu, 'bazı insanların daha yukarılarda olmaları her zaman için bir zorunluluktur', 'insanlar esas olarak bencil varlıklardır', 'bazı insanlar her zaman diğerlerinden daha fazla şeye sahip olmak ister', 'devrimler her zaman yoldan çıkar ve baskıcı yönetimlere yol açarlar' gibi toplumda yaygın olarak paylaşılan diğer bazı fikirlerle de kesişir.

Sözünü ettiğimiz bu argüman, yasağa uymayıp Tanrı’yı kızdırarak Cennet Bahçesi'nden kovulan Âdem ile Havva'dan bu yana tüm insanların daha doğuştan günahkâr olduklarını vaaz eden eski Hristiyan inanışından beslenir. İnsanın doğasında insanlar arasında gerçek eşitliği ve iş birliğini olanaksız kılan temel bir kusur bulunduğu inancı -ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi- dünyadaki pek çok kötülüğe hazır bir açıklama getirir gibi görünür. Nitekim, (…) sosyalizmin Doğu Avrupa ve Çin'de açıkça başarısızlığa uğraması gibi belli bazı siyasi olayların insan doğasına bağlanarak açıklandıklarını görüyoruz.

Bu tür fikirler, 'yaşamında terfi edebilmek için diğerleriyle amansızca rekabet eden, ya da bir arkadaşı tarafından yanıltılıp derin bir düş kırıklığına itilmiş veya insanların duygusuzluk ve bencilliği yüzünden boşluğa düşmüş kişilere rastlamamış tek bir kişi var mıdır?' sorusunda olduğu gibi, insanların kişisel deneyimleriyle ilişkilendirilirler. Bu tür deneyimler, kendisine insan doğasını esas alan argümanın 'sağduyu' haline getirilmesine yardımcı olmuşlardır. Aşağıdaki bölümlerde bunun neden bütünüyle yanlış ve yanıltıcı olduğunu göreceğiz. 

2. İnsanın Doğası Koşullara Bağlı Olarak Değişir

Neden insan doğasının her zaman için sosyalizmi olanaksız kılacağı ileri sürülüyor? Esas olarak tüm insanlarca müşterek olarak paylaşılan bir dizi karakteristiğin, davranış modelinin ve temel tavrın var olduğu, bunların kollektif mülkiyet ve kontrole dayalı sınıfsız bir toplumun başarılması düşüncesiyle karşıtlık içinde oldukları söyleniyor.

Özellikle, pek çok insanın doğası gereği açgözlü ve haris olduğu, dolayısıyla bu tür insanların paylarına düşenle yetinmeyip daha çoğunu isteyecekleri ve diğerleri üzerinde hakimiyet kurmayı arzulayacakları savı sık sık öne sürülüyor.

Oysa, içinde yaşadığımız toplumda insanların nasıl davrandıkları incelendiğinde bunun yanlış bir sav olduğu ortaya çıkıyor. Toplumda sayısız çoklukta açgözlülük ve harislik örneği yaşandığı kuşkusuz doğru -sağ partilerin milletvekilleri ya da Amerikan Başkanlık seçimlerini kazanan türden politikacılar bu örneklerden yalnızca birkaçı. Bununla birlikte, pek çok özveri, cesaret ve duyarlılık örneğine de rastlıyoruz.

Deprem, yangın vb. felaketler sırasında bazı insanların diğerlerine yardımcı olabilmek için yaşamlarını riske atabildiklerini görüyoruz; Nelson Mandela inandığı insanca değerler uğruna yaşamının 27 yılını cezaevinde geçirebiliyor; 1989 yılında Tiananmen Meydanı’ndaki gösteriler sırasında Çinli öğrenciler ve işçiler üzerlerine gelen tanklara karşı bedenlerini siper etme yürekliliğini gösterebildiler. Benzeri örneklere olağan gündelik yaşantımız sırasında da rastlıyoruz: Bütün yaşamlarını fiziksel ya da zihinsel engelli çocuklarının bakımına adayan pek çok anne baba var; bazı işçiler, bir fabrikada çalışıp daha çok para kazanma olanağı dururken, çok daha düşük bir ücret karşılığı toplumsal yararı daha ağır basan işleri tercih edebiliyorlar; doğayı koruma, yoksul ülkelerde açlık içinde kıvranan çocuklara yardımcı olma vb. amaçlarla kurulmuş birtakım örgütlerin yardım çağrılarına duyarsız kalmayıp cömert bağışlarda bulunan çok sayıda insan var.

Devlet sağlık hizmetlerinin ayakta tutulması, evsizlere, yaşlı insanlara, yoksullara yardım gibi konular söz konusu olduğunda kamuoyu esas olarak oldukça duyarlı bir tavır sergiliyor. Margaret Thatcher'ın İngiltere'nin dört bir yanında bireycilik ve bencillik rüzgarları estirdiği 1980'li yıllar boyunca, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin ya da emekli aylıklarının düşürülmemesi gibi kolektif çıkarları dile getiren çağrılara toplumun büyük çoğunluğunun sürekli destek verdiğini gördük. Hatta, hükümetlerin en ahlaksız, en vahşi emperyalist savaşlara girişme planları yaparlarken, kamuoyunun desteğini kazanabilmek için bu savaşları 'insanal amaçlı askeri müdahaleler' gibi göstermek zorunda kaldıkları biliniyor. Örneğin, dönemin İngiliz hükümeti ülkeyi Birinci Dünya Savaşı'na katışını meşru kılabilmek için 'zavallı Belçika'nın yardımına koşma' yalanına başvurmak zorunda kalmıştı. Benzer şekilde, petrol için girişilen Körfez Savaşı'nı meşru göstermek için 'zavallı Kuveyt'i kurtarma' gerekçesi kullanıldı. Bu örneklerin insan doğasının bencil olmadığının kanıtları olduğu iddiasında değiliz. Ne var ki, bunlar insanların yaratılıştan açgözlü oldukları savının saçmalığını gösteren örnekler. Bu durum, her fırsatta insanları açgözlü ve rekabetçi olmaya, 'insan insanın kurdudur' düşüncesine göre davranmaya teşvik eden kapitalist toplum düşünüldüğünde daha da geçerlilik kazanıyor.

İşin aslında, bir birey doğuştan iyi ya da kötü değil, kimi zaman bencil ama kimi zaman cömert, bazen korkak ama bazen cesur, kimi zaman atılgan ama kimi zaman temkinlidir. Ailesi için her türlü özveriye katlanmaya hazır olduğu halde komşusu için kılını bile kıpırdatmayacak insanlar vardır. Bazıları bir hayır kurumuna oldukça cömert maddi katkılarda bulunurlarken çocuklarına karşı cimri bir tutum takınırlar.

Kimileri hayvanlara karşı sınırsız bir acıma ve sevgi İçinde oldukları halde insanlara karşı çok az duyarlılık gösterirler vb.

Bütün bunlar içinde bulunulan koşullara bağlı olarak biçimlenir. Davranış ve tutumlar, insanın kendisini güvencesiz ve tehdit altında veya güven içinde ve güçlü hissetmesine, nasıl ve ne tür düşünüş tarzlarına göre yetiştirilmiş olduğuna, yaşamı sırasında ne tür deneyimlerden geçtiğine vb. bağlı olarak değişiklik gösterirler.

Bu söylediklerimiz bireyler için doğru ise, tarihin de gösterdiği gibi, toplumlar ve toplumsal sınıflar için çok daha doğrudur. Örneğin, nihai sonucunun insan doğasının değişmezliğini gösterdiği ileri sürülen Rus devrimini ele alalım ve aslında durumun bunun tam tersi olduğunu göstermeye çalışalım.

Rus halkı yüzyıllar boyunca çarlık rejimi altında çile çekti, baskı altında yaşadı. Rusya, cahilliğin ve batıl inançların olağanüstü boyutlarda yaygın olduğu, kadınlara karşı son derece geri ve bağnaz tutumların sergilendiği, Yahudi düşmanlığının vahşilik boyutlarında yaşandığı bir ülke idi. Öyle ki, durum, yüzeysel bir bakış açısına sahip olanlara, sanki Rus insanlarının doğasında onları bütün bunları kabullenmeye iten bir şeyler varmış gibi görünüyordu (tıpkı bu tür insanlara İngilizlerin 'doğası gereği özgürlüğüne düşkün' bir halk olarak görünmesi gibi!). Ama, aynı Rus halkı ilkin 1905'te, ardından çok daha güçlü bir şekilde 1917'de çarlık rejimine karşı ayaklandı. Aynı insanlar grevler ve gösteriler yaptılar, çeşitli kereler ayaklanma girişiminde bulundular ve nihayet savaşarak dünya tarihindeki en büyük devrimi gerçekleştirdiler.

Bu devrim her şeyi altüst etti: Fabrikalara el koydu, toprağı köylülere dağıttı, Rusya'yı emperyalist savaştan geri çekti. Ulusal azınlıklara Rusya'dan ayrılma hakkı tanıdı, kadınlara toplumsal haklarını kazandıran yasalar çıkararak onların yasal eşitliğini gerçekleştirdi; bir Yahudi olan Leon Troçki'yi devrimin başını çeken işçi Sovyet’ine başkan seçti ve devrim ordularının komutanlığını onun ellerine teslim etti. Durum, bizim çokbilmiş yüzeysel gözlemcilerimize, her şeyi altüst eden devrimci ateşliliğin Rus halkının 'doğasında olan' bir özellik gibi göründü (tıpkı İngilizlerin bunlara 'doğası gereği ılımlı' bir halk olarak görünmesi gibi!).

(…)

Gerçekte ise, Rus halkının 'doğası' -Rusya'daki toplumsal sınıfların birinden diğerine farklılıklar göstermiş olan kolektif tavır, toplumsal psikoloji, davranış tarzları- birbirinden farklı maddi koşullara bağlı olarak büyük değişiklikler göstermişti.

Uzun bir zaman dilimini kapsayan çarlık rejimi ve buna eşlik eden itaatkârlık psikolojisi, esas olarak Rus ekonomisinin aşırı geri kalmışlığının bir sonucuydu. Çarlığın çökmesi ve devrimci coşkunun hızla kabarması ise, kaynağını kapitalizmin -köylü kitlelerini kendi arkasında harekete geçirme yeteneğine sahip güçlü bir işçi sınıfıyla yüz yüze bulunan zayıf bir kapitalist sınıfa sahip- Rusya'daki özgül gelişiminden almıştı.

(…) Değişen koşullar beraberinde değişen bir 'doğa' getiriyordu.

Bir bütün olarak dünya tarihi, Rus tarihinin bu 20 yıllık kesitine yakından bakıldığında görülenleri çok daha açık ve çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer. Belli toplumlar için doğal ve ebedi oldukları düşünülen bazı toplumsal davranış tarzlarının, bir başka zaman diliminde, aynı toplumlar tarafından doğal olmayan davranış tarzları olarak tümden reddedildikleri görülür.

Siyah derili insanların köleleştirilmesi, on yedinci yüzyıldaki İngiliz halkının ezici çoğunluğuna bütünüyle normal bir uygulama olarak görünürdü. Bu durumun siyahların yaratılıştan aşağı bir doğaya sahip olmalarından ileri geldiği öne sürülüyordu. Oysa, on dokuzuncu yüzyıl ortalarına doğru, İngilizler kölecilik kurumunu insan doğasına karşı bir tecavüz olarak göreceklerdi. Bugünkü Amerika Birleşik Devletleri'nde siyahların doğasına ve haklarına ilişkin bu iki karşıt bakış açısı varlıklarını sürdürmektedir; birisi kuzeyde, diğeri güneyde hâkim durumdadır.

Amerika'daki Kızılderililer için toprağın özel mülkiyeti 'doğal olmayan' bir şeydi. On sekizinci yüzyılın toprak sahibi ise bunu en temel insan hakkı olarak görüyordu. Antikçağdaki Yunanlılar eşcinselliği sevginin alabileceği en yüksek form olarak görüyorlardı. Oysa, Viktorya dönemi İngilizleri için eşcinsellik aşağılık bir şeydi. Görücü usulü evlilik, geleneksel Hintliler için yüzyıllardır geçerli bir biçim olarak varlığını sürdüre gelmiştir. Bugün, Batı'daki pek çok insan bunu 'doğal olmayan' bir şey olarak görüyor. Dolayısıyla, toplumsal koşulları değiştirdiğimiz anda 'insan doğası'nı da değiştirmiş oluyoruz.

Sayısız çoklukta benzerini ekleyebileceğimiz bu örneklerin hepsi, insanların tavırlarının, davranışlarının, ahlaki değer yargılarının çok büyük ölçülerde değişebildiğini açıkça gösteriyor. Yine bu örnekler, -insanlarda genetik olarak var olmayıp toplumsal olarak öğrenilen kültürün insan yaşamının biçimlenişinde ne denli önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Ayrıca, değişen maddi koşullara uygun olarak, kültürel evrimin ne kadar geniş boyutlara erişebildiğini ortaya koyuyor.

3. İnsan Doğası Nedir?

İnsanlar koşulların değişmesiyle birlikte değişirler. Peki ama bu aslında insan doğası diye bir şeyin olmadığı anlamına mı geliyor? Sosyalistler, anti-sosyalist argümanla baş etmenin kestirme bir yolu olarak kimi zaman insan doğası diye bir şeyin gerçekte var olmadığını öne sürme eğilimi göstermişlerdir. Oysa, insan doğasının varlığını yadsımak ciddi sorunları beraberinde getirir.

İlk olarak, böyle bir iddia insanların mutlak olarak aldatılabilir varlıklar oldukları düşüncesine yol açabilir. Bu durumda, örneğin medyayı (kitle iletişim araçlarını) ve çocuk yetiştirimini bütünüyle kendi kontrolü altında tutan totaliter bir rejimin insanları istediği biçimde yönlendirerek bir ayaklanma olasılığını tamamen ortadan kaldırabileceğini söylemek mümkün hale gelir. Oysa durumun böyle olmadığına tanıklık eden pek çok kanıt var. Tarihte görülen en totaliter rejim olan Hitler Almanya’sında (…) bile, egemenler toplumdaki tüm direnişi ya da tüm düşünceleri baskı altına alarak ortadan kaldırmayı başaramamışlardı. Hatta Hitler'in toplama kamplarında bazı insanlar son ana kadar mücadele etmişlerdi. Devletin insanların beynini yıkama gücü hiçbir zaman sınırsız değildir ve -diğer şeylerin yanı sıra- devlet baskısı insanların doğal ve en temel gereksinmeleriyle çatışmaya düştüğü zaman bu gücün son sınırına erişilir.

İkinci olarak, insanın bir doğası olmadığını iddia etmek, insanların kendilerini doğadaki diğer canlılardan ayırt eden ve herkesçe paylaşılan müşterek karakteristiklere sahip olmadıklarını ileri sürmek anlamına da gelir. Oysa gerçeğin böyle olmadığı çok açık. Eğer durum bu olsaydı, insan türlerinden ya da insanlık tarihinden söz etmemiz olanaksız hale gelirdi.

Şu hâlde insan doğası hakkında neler söylenebilir?

Soruyu yanıtlamaya biyoloji ile başlamalıyız. İnsanların son derece özgül bir genetik koda sahip, farklı biyolojik yapıda canlılar oldukları çok açık. Bu genetik kod insanoğlunun temel fiziksel yapısını belirliyor.

Kuşkusuz, bu biyolojik doğa bile nihai olarak sabit ve ebedi değil. Ancak, zamansal açıdan, biyolojik evrim son derece ağır ilerliyor ve tarihsel gelişimin zaman cetvelinden bütünüyle farklı bir düzene sahip. Biyolojik açıdan, bugünkü insanlarla 10.000 hatta 20.000 yıl önce yaşamış insanlar arasında esaslı bir fark bulunmuyor. Dolayısıyla, bizim burada ele aldığımız sosyalizmin uygulanabilirliği sorunu açısından, insanların fiziksel doğasının sabit ve sürekli kaldığı söylenebilir.

Bu fiziksel doğa, insanoğluna, insan doğasının temelini oluşturan belli bazı ortak gereksinmeler ve yetenekler kazandırıyor.

Hava, yiyecek, su, barınma, uygun iklimsel ortam bu gereksinmelerin en temel ve tartışılmaz olanlarından bazıları. Uyku, hayvan türlerinden farklı olarak insan yavrusunun kendi kendine yeter hale gelebilmesi için birkaç yıl geçmesi gerektiği düşünülürse anne babanın bakım ve himayesi, vb. bu temel gereksinmeler arasında.

Yetenekler beş duyuyu, büyükçe bir beyine sahip oluşu, dik durma ve yürüme becerisini, eli belli mekanik hareketleri yapabilir şekilde kullanma kapasitesini, karşılıklı iletişimi olanaklı kılan bir ses düzenini vs. içeriyor. Bazı insanların bu yeteneklerden bazılarına sahip olmadıkları hatırlatılarak bu söylediklerimize itiraz edilebilir -örneğin bazı insanlar doğuştan görme veya işitme yeteneğine sahip değiller; ancak bunlar yalnızca genel olanı bozmayan istisnalar. Yaklaşık son 20-30.000 yıldır tüm toplumlarda tüm insanlar tarafından ortaklaşa paylaşılan bu gereksinme ve yetenekler insan doğasının ilk yapı taşlarını oluşturuyorlar. Ne var ki, söz konusu yeteneklerin gereksinmeleri karşılarken kullanıldıkları özgül biçim insanları tüm diğer canlılardan ayırıyor. İnsanlar, yaşamlarını idame ettirmek için sistematik bir biçimde araçlar üretirlerken birlikte çalışıyorlar. 

Kuşkusuz -bir bakıma- hayvanlar da çalışıyorlar: Sincaplar fındık gibi kabuklu meyveleri toplayıp biriktiriyorlar, aslanlar ava çıkıyorlar, kunduzlar kendilerine yuva yapıyorlar, hatta bazı maymun türleri sopaları bir araç olarak kullanıyorlar vb. Ancak, insan emeği, zaman içinde nitelik açsından bundan daha ileri olan bir şeye doğru gelişim gösteriyor. Araçların -ki bunlar üretim araçları olarak anılıyorlar- sistematik ve bilinçli üretimi emeğin üretici gücünü muazzam ölçüde arttırıyor. 

Hayvan emeği esas olarak ilkel bir düzeyde kalır ve kuşaklar boyu kendisini aynı düzeyde yinelerken, -insan emeği bilginin bir kuşaktan diğerine aktarılmasıyla -ilkin yavaş, sonraları dev adımlarla- gelişim gösteriyor.

Emeğin toplumsal karakteri esaslı bir öneme sahip bulunuyor. Nitekim Yunan filozofu Aristo insanı 'toplumsal hayvan' olarak karakterize etmişti. Gerçekten, insanlar her çağda birbirinden ayrı bireyler olarak değil, gruplar halinde yaşamışlardır. Benzer şekilde, insanların emeği, en erken zamanlardan itibaren her zaman toplumsal, iş birliğine dayalı bir karaktere sahip olmuştur. Örneğin, erken Taş Çağı insanları iri bir hayvanı avlamaya çıktıklarında, tıpkı daha sonraki göçebe topluluklar gibi kolektif hareket ederlerdi.

Büyük olasılıkla, insanoğlunun daha sonra oluşan temel karakteristiklerinden olan dilin gelişimini yaratan şey onun bu işbirlikçi (collaborative) emeği idi. Bilinen her insan toplumu, dikkate değer karmaşıklıkta bir dil geliştirmiştir. Karşılık olarak, dil, insanın toplumsal bilincinin gelişiminde kesin bir öneme sahip olmuştur. Bu sayede kültür öğrenilebilir ve bir kuşaktan diğerine aktarılabilir hale gelmiştir. 

Bunları söyledikten sonra, 'insan doğası'nın temel özelliklerini bir cümleyle özetleyebiliriz. İnsanlar, dilin, toplumsal bilincin ve kültürün gelişimine yol açan iş birliğine dayalı toplumsal emek aracılığıyla karşılanan belli ortak gereksinmelere sahip olup farklı bir biyolojik yapı gösteren canlılardır.

İnsan doğasının bu tanımlamasında en önemli nokta, onun belli temel süreklilikleri yerleştiriyor olmanın yanı sıra, toplumsal emeğin biçiminde dinamik bir öğeyi de içermesidir. İnsanlar bulundukları maddi çevreyi dönüştürürlerken aynı zamanda kendilerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini de dönüşüme uğratırlar. Gereksinmelerini karşılamak üzere sahip olduktan yetenekleri kullanırlarken, bu yetenekleri artar ve gelişir -Marx'ın söylemiş olduğu gibi ‘yemek iştahı kamçılar.’ Belli temel gereksinmeler karşılandıkça, bu gereksinmeler genişler ve ortaya yeni gereksinmeler çıkar. Yiyeceğe duyulan gereksinme, belli kalitede yiyeceğe duyulan gereksinme halini alır. Örtünme gereksinimi kürk ve posta sarınma gereksiniminden başlayarak gelişir ve mağazalardan hazır giysi almak için para gereksinimine dönüşür.

Üretim biçimi değiştikçe toplumsal örgütleniş de değişir. Avcılık ve toplayıcılıktan el emeğine dayalı manüfaktür üretimine, oradan modem sanayi üretimine doğru geldikçe, bunun küçük göçebe topluluklarından yerleşik kasaba yaşamına ve nihayet modern ulus-devlet aşamasına gelen bir sürece karşılık geldiğini görürüz. Bu süreçte insan davranışları ve tavırları köklü değişiklikler gösterir. Marx'ın Komünist Manifesto'da açıklamış olduğu gibi: İnsanların düşünceleri, bakış açıları ve kavranılan, tek kelimeyle söylersek insanın bilinci, onun maddi yaşam koşulları, toplumsal ilişkileri ve toplumsal yaşamında ortaya çıkan her bir değişimle birlikte değişim gösterir. İnsan doğasının değiştirilemez oluşu şöyle dursun, değişme ve gelişme kapasitesi insan doğasının en temel yanıdır. Ve bu, insanoğlunu diğer hayvanlardan ayıran en önemli şeylerden biridir.

Son bir nokta: Eğer insan doğası yukarıda açıkladığımız gibiyse, bu insanı esas olarak 'iyi' ya da 'kötü' yapar mı? Hayır; insan doğası esas olarak ne 'iyi' ne de 'kötü'dür. 'İyi'nin temel anlamı, onun gereksinmelerini karşılayıp onun gelişimini daha da ileri götürerek insan doğasına hizmet eden şeydir. ‘Kötü'nün temel anlamı ise, onun gereksinmelerini karşılamada başarısız kalıp gelişimini sekteye uğratarak insan doğasına aykırı düşen şeydir.

İnsanların iyi ve kötü kabul ettikleri şeylerin farklı tarihsel dönemlerde farklılıklar gösteriyor olmasının nedeni de budur. Koşullar değişince insanların gereksinmeleri ve dolayısıyla sahip oldukları ahlaki değerler de değişir. Aynı şey farklı toplumsal sınıflar için de geçerlidir- bunların yaşam koşulları birbirinden farklıdır; birbirine karşıt çıkarlara sahiplerdir ve bu yüzden birbirinden farklı ahlaki değerler geliştirirler.

4. Kapitalizm ve İnsan Doğası

Her şey gibi kapitalizmin ekonomik sistemi de her zaman değişmektedir. Bugünkü kapitalizm Marx'ın ve Kraliçe Viktorya'nın zamanındaki kapitalizmden çok farklıdır.

Marx 1848’de Komünist Manifesto’yu yazdığında kapitalizm Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'nın yalnızca bazı bölgelerinde tam olarak kurulmuştu. Bugün ise tüm dünyaya hâkim. 1848'de, kapitalist üretimin başlıca birimleri tek tek bireylerin veya ailelerin mülkiyetinde olan küçük fabrikalardı. Günümüzde ise, kapitalizm Exxon, Ford ya da ICI gibi devasa büyüklükte çokuluslu şirketler tarafından kontrol altında tutuluyor. Frederick Engels 1844’te İngiliz İşçi Sınıfinın Durumu’nu kaleme aldığında, Manchester kentinde, aralarında çocukların da bulunduğu işçiler günde 12-14 saat karın tokluğuna çalışıyor ve mağaraları andıran karanlık, son derece izbe yerlerde yaşıyorlardı. Bugün Manchester kentinin işçileri durumlarını bir hayli iyileştirmiş durumdalar, fakat Kalküta, Kahire ve Rio de Jeneiro'da en az bunun kadar kötü koşullarda yaşayan işçiler var.

Fakat, bütün bunlara ve diğer değişikliklere karşın, ekonomik sistemin kendisini 'kapitalist' olarak tanımlamamıza yol açan belli başlı nitelikleri varlıklarını sürdürüyorlar. Bunlar arasında en önemlileri şunlar:

  1. Başlıca üretim araçları (fabrikalar, toprak, makineler, ulaşım vasıtaları vb.) toplumdaki küçük bir azınlığın -kapitalistlerin- mülkiyeti ya da sıkı kontrolü altında bulunuyor.
  2. Nüfusun ezici çoğunluğu üretim araçlarının mülkiyetinden ya da kontrolünden yoksunlaştırılıyor; dolayısıyla bu insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için emek gücü olarak bilinen çalışma kapasitelerini kapitalistlere satmak zorunda bırakılıyorlar. Dahası, bunlar, emek güçlerini kapitalistlere bir artık, ya da kâr getirecek koşullarda satmak zorundalar.
  3. Üretim araçları, birbiriyle rekabet içinde üretim yapan farklı kapitalistler (ya tek tek bireyler ya da gruplar veya kapitalist devletler) arasında bölüşülüyor. Kâr, bu rekabetin ölçüsünü oluşturuyor. Kâr için yapılan sürekli rekabet, kapitalist üretimin her birimini kontrol edenleri işçilerini mümkün olduğu ölçüde daha çok sömürmeye zorluyor. Kapitalizmin savunucuları her zaman bu durumun bir şekilde 'insan doğası'na uygun düştüğünü ileri sürerler.

Bir zamanlar bu iddianın doğru olan bir yanı vardı. Kapitalizm (yaklaşık 500 ile 200 yıl arasında değişen bir zaman öncesi) bir sistem olarak ilk kez ortaya çıkmaya başladığı zaman, insanın yiyecek, giyinme, barınma gibi en temel gereksinmelerinin karşılanması konusunda kendinden önce gelen feodal sisteme oranla daha büyük bir kapasiteye sahipti. Ancak, bunun dışında kalan tüm diğer özellikleri açısından bütünüyle berbat bir sistemdir. Her şeyden önce, kapitalist tarzda davranmanın insanlar için 'doğal' ya da içgüdüsel olduğunu ileri sürmek bir saçmalıktan ibarettir. İnsanın gelişiminin kapitalizme varmasından önce geçen zaman yaklaşık 2 milyon yıldır; ne genel olarak malların alınıp satılmasına, ne de emek gücünün alınıp satılmasına (kapitalizmin en temel özelliği) doğal dünyanın ya da insanlık tarihinin İlk dönemlerinin herhangi bir anında rastlanılır.

Aksine, tarih, insanların ancak kendileri için çalışıp yaşamlarını devam ettirme olanağından zorla yoksunlaştırılmış oldukları zamanlar emeklerini satarak bir başkası için çalışmaya razı geldiklerini gösteriyor. Bu durum, İngiltere'de, arazilerin etrafının çitle çevrilerek toprağın ortak kullanımına son verildiği on beşinci ve on dokuzuncu yüzyıllar arasında yaşandı.

Sanayi yatırımında bulunabilecek ve geniş ölçekte emek gücü satın alabilecek zenginliğe sahip bir sınıfın ortaya çıkması, Marx'ın 'ilkel kapitalist birikim' adını verdiği son derece vahşi bir sürecin yaşanmasını gerektirdi. Bu süreç içinde, milyonlarca Afrikalı köle olarak yurtlarından alınıp başta Amerika olmak üzere Batı'ya getirildi; Orta ve Güney Amerika'da yaşayan yerli halkın büyük bölümü soykırımdan geçirildi; yağmaya uğrayan ve büyük bir yoksulluğa itilen Hindistan ve Uzak Doğu buna benzer sayısız barbarlığa sahne oldu.

Bunların yanı sıra, kapitalizm ve kapitalist sınıf, kendi egemenliğini kurabilmek için feodal aristokrasiye karşı şiddete dayalı bir dizi devrimci mücadeleye ve iç savaşa girişmek durumunda kaldı. Bu öylesi bir şiddetti ki, İngiltere ve Fransa'da kralların başı uçuruldu. Dolayısıyla, kapitalizmin gelişiminde 'doğal' sayılabilecek hiçbir şey yoktu.

Ayrıca, kapitalizmin bireysel çıkarı üretimin itici gücü durumuna getirdiği de doğru değildir. Kapitalist üretimin itici gücü kârdır; fakat kâr ancak toplumun sermayeyi elinde bulunduran küçük bir azınlığı tarafından elde edilebilir. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan bireyler açısından, kapitalizm kendi çıkarının reddi esasına dayanır. Kapitalistlerin işçilere sürekli olarak haris olmamayı telkin etmelerinin nedeni de budur. Yine, bu, işçilerin kendi sendikaları aracılığıyla kendi çıkarlarını dayatma yeteneğini sınırlandırmak için her zaman sınırlayıcı yasalar çıkarmalarının nedenini de açıklar.

İnsan doğasının bir ifadesi olmak şöyle dursun, kapitalizm insan doğasının en önemli ve en ayırt edici özelliğini -emek kapasitesi- alarak onu kökünden çarpıtır.

Kapitalizm, emeğe satın alınabilir ve sömürülebilir bir meta gibi davranmak suretiyle işçiye kendi emeğini yabancılaştırır. Böylece, çalışma, insanların bireysel ve toplumsal gereksinmelerini karşılamak üzere doğayı bilinçli olarak dönüştürmenin bir aracı olmaktan çıkar ve salt toplumsal varoluş için kaçınılmaz bir gereklilik olan parayı elde edebilmenin bir aracı durumuna gelir.

İşçiler kendi çalışmaları üzerinde tüm kontrolü yitirirler ve çalışma anlamsız, insanın yaratıcılığını yıkan, bıktırıcı, ağır bir iş haline gelerek gerek fiziksel gerekse psikolojik açıdan işçiyi yıkıma uğratır. Sonuç, pek çok insanın yaşamının 40-50 yılını nefret ettiği ya da en iyi ihtimalle hiçbir haz duymadan katlandığı işlerde tüketmesi ve yaşamsal dinamizmini bu yorucu süreç içinde hemen tamamen yitirmesidir. Hatta kapitalizm, insanların emeğinden gerektiğince kâr edemez hale geldiği zamanlarda pek çok insanı çalışma olanağından mahrum eder; onları sadakadan başka bir şey olmayan işsizlik parasıyla yaşamlarını sürdürmeye zorlayarak sefaletin içine iter. Dolayısıyla, bugün milyonlarca insan insanoğlunun varoluşunun en temel öğelerinden biri olan yararlı toplumsal emek sarf etme olanağından yoksun durumdadır -oysa avcılık ve toplayıcılıkla geçinen 'ilkel' topluluklarda her birey bu şansa sahip bulunuyordu.

Emeğe yabancılaşma yalnızca işyerini ve çalışma koşullarını etkilemekle kalmaz, ayrıca tüm toplumsal ilişkileri de etkiler. İşçiyle işçi, anne baba ile çocuk, kadınla erkek, cinsellikle sevgi arasındaki ilişkiler çarpıtılır.

İnsanlar birbirlerine nesne ve çıkar için kullanılacak metalar gözüyle bakarlar ve bu şekilde davranırlar. Cinselliğin kendisi bir meta haline getirilir ve diğer metaların satışını kolaylaştıran bir araç olarak kullanılır. En çok ezilmiş, kendisine en çok yabancılaşmış bireyler, çoğu zaman ezilmişliklerinin ve yoksulluklarının acısını çalıştıkları işyerlerinde- ya da genel olarak toplumda- kendilerinden daha güçsüz ve savunmasız durumda olanları ezerek çıkarmaya çalışırlar. 

Bunlardan hiçbiri insan için doğal ya da insan doğasının ürünü olan bir şey değildir: Hepsi, insan doğasını bozan ve ona tecavüz eden bir sistemin ürünüdür.

Nihayet, kapitalizm insanların en temel, en doğal gereksinmelerini -su, beslenme, giyinme, barınma- karşılama konusunda da son derece yetersiz ve kötü bir sistemdir. Her yıl, yiyecek fiyatlarının düşmesini önlemek için tonlarca şarap denize dökülür; çürümeye terk edilmiş sığır eti kümeleri hızla yükselip adeta birer 'et dağı' görünümü kazanır. Ama, eşzamanlı olarak milyonlarca insan yetersiz beslenmenin sıkıntısını çekerken on milyonlarcası açlıktan yaşamını yitirir. Milyonlarca ve milyonlarca insan aslında tedavisi son derece kolay hastalıkların pençesinde kıvranır. İngiltere ve ABD gibi zengin ülkelerde kaynaklar lüks otellerin, büroların yapımı için harcanır. Öte yandan, gene bu ülkelerin caddelerinde pek çok evsiz insan geceleri binaların dış kapılarının önünde birbirlerine sokularak uyumaya çabalar.

Bu da doğal ya da insan doğasının ürünü olan bir şey değildir. Kalahari'nin 'ilkel' olarak nitelenen ve yakınlarındaki çölde avlanarak ve toplayıcılık yaparak geçinen Güney Afrikalı yerlilerinin beslenme düzeyi, dünyanın en büyük kentlerinde insanların neden oldukları kıtlık yüzünden açlıktan kıvranan veya kıt kanaat geçinen milyonlarca insanın beslenmesinden çok daha iyi durumda bulunuyor. Kuzey Kutbu'ndaki yerliler buz bloklarından yaptıkları barınaklar içinde Waterloo Köprüsü altında karton kutulara sarınarak ısınmaya çalışanlardan daha rahat uyuyorlar.

Bu barbarlıklar, kapitalizm temel gereksinmelerin karşılanmasını satın alma gücüne bağlı kıldığı ve aynı zamanda büyük yığınların satın alma gücünü iyice azalttığı için yaşanıyor. Sınırsız ve vahşi bir kâr güdüsüyle hareket eden kapitalizm soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu da kirletiyor; insana var olma ve varlığını sürdürme şansı veren doğayı yok olma tehlikesiyle yüz yüze bırakıyor.

5. Sosyalizm ve İnsan Doğası

Soruna insan doğası açısından bakıldığında, kapitalizmin kötü ve insan doğasına aykırı bir sistem olarak açıkça mahkûm edilebildiğini görüyoruz. Peki ama sosyalizm için neler söylenebilir?

İnsan doğasının varlığını en azından temelde kabul ediyorsak, insanın doğasının derinlerinde bir yerde, içinde hepimizin eşit ve özgür olacağı, kendi kendini yöneten sınıfsız bir toplumun başarılmasını önleyecek karakteristik bir öğenin bulunduğunu söyleyemez miyiz? Neden içimizde toplumun her zaman yöneten ve yönetilenler olarak ikiye ayrılmış şekilde kalmasına yol açacak bir iktidar hırsı veya diğerleri üzerinde üstünlük kurma gereksinmesi olabileceğini düşünmeyelim? Belki de bireyler arasında doğuştan gelen fiziksel eşitsizliklerin varlığı toplumsal eşitliğin önünde üstesinden gelinemez bir engel oluşturuyordur? Bu ve benzeri sorulara kaynağını somut gündelik yaşamdan alan basit bir karşılık verebiliriz: On binlerce yıl, hatta belki yüzbinlerce yıl, insanlar özel mülkiyetin, sınıf bölünmelerinin, yöneticilerin ya da devletin olmadığı topluluklar halinde yaşadılar.

Arkeolojik kayıtlar, elde yapılmış ilk aletlerin -çakmaktaşından yapılmış basit aletler- bundan 2,5 milyon yıl öncesine ait olduklarını gösteriyor. Bundan sonra, 10 bin yıl kadar önce tarım üretiminin ortaya çıkmasına kadar, insanlar ilkin toplayıcılar, ardından örgütlü avcılar ve toplayıcılar olarak ve çoğu zaman küçük göçebe topluluklar halinde yaşadılar.

Bu dönem boyunca ne ekim ne çanak çömlek ne de ulaşım araçları vardı. Gerek topluluk gerekse topluluk üyeleri açısından, gündelik olarak gereksinilenin dışında artık olarak bir şey üretmek mümkün değildi.

Böyle bir artık olmaksızın toplumun sınıflara -alttakilerin emeğiyle geçinen ve onların üstünde yer alan bir insan katmanı- bölünmesi söz konusu olamazdı. Ne de tam gün çalışan yöneticilere, silahları sayesinde iktidarlarını sürdürebilecek askerlerden oluşan özel silahlı kurumlara sahip bir devletin varlığı mümkün olabilirdi. Herkes yaşamı idame ettirmek için gerekli gereksinmelerin üretilmesiyle meşguldü. Böylece, yeryüzünde ilk ortaya çıktıkları andan bugüne kadar geçen zamanın %99'unu kapsayan çok büyük bir bölümünde insanlar sınıfsız topluluklar halinde yaşadılar. Sınıfsız toplumların varlığı, salt arkeolojik bulguların incelenmesi veya mantıksal akıl yürütmeler sonucu ileri sürülen bir varsayım değildir. Benzeri bir yaşam tarzı süren yeteri sayıda avcı-toplayıcı topluluklar kısa bir zaman öncesine kadar varlıklarını sürdüre geldiler ve modern antropologlar tarafından incelendiler. Güney Afrika'daki Kalahari Çölü'nde yaşayan ve Amerikalı Richard Lee başta gelmek üzere bir dizi antropolog tarafından incelenmiş olan Kung San adlı topluluk bu konuda verilebilecek en iyi örnektir.

Bu topluluk en az 10 bin yıldır Kalahari Çölü'nde varlığını sürdürmektedir. Her biri yaklaşık 30 kişiden oluşan küçük topluluklar halinde yaşarlar ve iki haftada bir yer değiştirerek yeni bir yerde kamp kurarlar. Maddi eşya birikimleri yok denecek kadar sınırlıdır, sahip oldukları yegâne şey bir yerden başka yere giderken beraberlerinde götürebilecekleri eşyalardır; fakat zengin bir sözlü kültüre sahiplerdir. İçinde yaşadıkları doğal çevre hakkında ayrıntılı bir bilgiye sahip olmaları, makul bir günlük yaşam standardına erişmelerine olanak tanır. Avlanma ya da toplayıcılık sayesinde elde edilen yiyecek topluluk üyeleri arasında kolektif olarak paylaşılır. Richard Lee toplulukla ilgili olarak şunları söylüyor: "Aile içinde ve aileler arasında, gönülden paylaşım Kung topluluğunun davranış ve değerlerinin tümünü belirliyor; tıpkı kâr ve akılcılığın kapitalist ahlakın (etik) merkezi öğesi olması gibi, paylaşım toplayıcı topluluklarda toplumsal yaşamın merkezi öğesini teşkil ediyor."

Kung topluluğu çok güçlü bir eşitlikçiliğe sahip. Zengin-yoksul şeklinde bir ayrım söz konusu olmadığı gibi, şeflere ya da liderlere de sahip değiller. Richard Lee topluluğa bir başkanlarının olup olmadığını sorduğu zaman şu yanıtı alıyor:

'Elbette başkanlarımız var; aslında hepimiz birer başkanız, çünkü her birimiz kendi kendisinin başkanı.'

Kung topluluğu üzerine yürüttüğü alan çalışmasının sonuçlarını diğer avcı-toplayıcı topluluklar hakkında sahip olduğu bilgilerle birleştiren Richard Lee, bize şunları söylüyor: "Son yıllarda Kung topluluğu içinde ve diğer onlarca toplayıcı topluluk arasında yürüttüğüm çalışmalar sırasında doğrudan gözlediğim yiyeceklerin komünal paylaşımı olgusu, öyle hafife alınabilecek türden bir bulgu değil. Paylaşımın toplayıcılar arasındaki evrenselliği, Marx ve Engels'e ait olan ve insanlık tarihinde devletin ortaya çıkışından ve toplumun sınıflara bölünmesinden önce bir ilkel komünizm aşamasının yaşanmış olduğunu öne süren teoriye güçlü bir destek sağlıyor."

Gerçek bir komünal yaşam düşüncesi, çoğu zaman, teorik olarak desteklenmesi gereken ama pratik olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan ütopik bir ideal olarak reddedilir. Ancak, toplayıcı topluluklarda gözlenen bulgular bize bunun aksinin doğru olduğunu söylüyor. Paylaşıma dayalı yaşam tarzı yalnızca gerçekleştirilebilir bir şey değil, dünyanın pek çok bölgesinde ve çok uzun süreler boyunca fiilen var olmuş bir gerçekliktir.

Bütün bunları avcı-toplayıcı topluluklar arasında insanların bir 'doğal durum' içinde bulunduklarını, ya da insan doğasının 'esas olarak' sosyalist olduğunu ileri sürmek için anlatmıyoruz. Böyle bir iddia, anti-sosyalist argümanı tersyüz etmek ve dolayısıyla aynı temel hatayı yinelemek anlamına gelir. Gerçekte, avcı-toplayıcı yaşam tarzının bizzat kendisi uzun süreli bir kültürel evrimin ürünüdür ve paylaşım da dâhil olmak üzere onun en önemli niteliklerinin pek çoğunun toplumsal olarak öğrenilmesi ve kültürel olarak güçlendirilmesi gerekir. Richard Lee yerinde bir yorumla şunu söyler: "Her bebek hem paylaşım yeteneği hem de bencil olma yeteneği ile donatılmış olarak dünyaya gelir." Bununla birlikte, antropolojik bulgular insan doğası ile sosyalizmin hiçbir şekilde birbirine karşıt olmadığını kanıtlıyorlar.

Modern sosyalizm, insan doğası ile uygun olmanın da ötesinde şeyler vaat eder. Günümüzde, sosyalizmin anlamı ilkel komünizm koşullarına geri dönüş değil, binlerce yıllık zamanı kapsayan sınıflı toplumun teknolojik başarıları üzerine basarak muazzam bir ilerlemenin başarılmasıdır.

İlkel komünizm herhangi bir artık birikiminin yokluğu üzerinde şekillenmişti; modem sosyalizm ise, bugün üretim güçlerinin insanların yaşamlarını sonu gelmez bir didiniş içinde tüketmelerine gerek kalmadan herkesin tatminkâr bir yaşam sürmesine olanak tanıyacak bir artığı başarabilecek ölçüde gelişmiş olduğu gerçeğine dayanır.

Bugün sosyalizmin anlamı, çokuluslu şirketlerin, olağanüstü zengin kapitalistlerin ve onların devletlerinin tekelinde bulunan muazzam zenginliğin, üretim kapasitesinin, bilim ve teknolojinin bunlardan alınıp uluslararası ölçekli kolektif, demokratik bir kontrol mekanizmasına tabi kılınmasıdır. Sosyalizm, yeryüzünde yaşayan herkese yeterli yiyecek, giysi ve barınağın temin edilmesini, açlık ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasını güvence altına alacaktır. Zaman içinde, sömürüye, ulusal çelişkilere, savaşa, cinsel baskıya -bunları besleyen maddi koşulları ortadan kaldırmak suretiyle- bir son verecek ve tüm insanlığı tek bir toplumsal birim olarak birleştirecektir.

İnsanları kendi emeklerini ve emek ürünlerini kolektif olarak kontrol edebildikleri bir konuma yerleştirecektir. Böylece, yabancılaşmanın ve binlerce yıl süren kölecilik, serflik aşamalarından geçtikten sonra kapitalist ücretli emekle zirvesine çıkan insan doğasının tahribatının üstesinden gelinecektir.

Sosyalizm bireysel ve toplumsal ilişkileri dönüştürüp özgürleştirecek; insanların gereksinmeleriyle uyumlu, insanlığın gelişimini kolaylaştıran bir çevre yaratacak; insanın doğa üzerindeki etkinliğinin akılcılık temelinde planlanmasını olanaklı kılacak ve böylece doğal çevrenin insafsızca yıkıma uğratılmasına son verecektir.

İnsanoğlunun en temel özelliklerinden biri de sanatsal yaratıcılıktır. Tarihte görülmüş en eski oyma eser 300 bin yaşındadır. Her insan topluluğu kendisine özgü bir müzik ve dans yaratmıştır. Sanatsal etkinlik, tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalizmde de çok küçük, ayrıcalıklı bir azınlığın tekelindedir -çoğunluğun yaratıcılığı engellenir ve ezilir. Sosyalizm, serbest zamanı ve eğitimi genişletip herkese yaymak suretiyle bu yaratıcılığı özgürleştirecek ve sanatsal etkinliği yeniden sağlıklı bir yapıya kavuşturacaktır. Böylece büyük bir kültürel zenginliğin boy vermesi için gerekli ortam hazırlanmış olacaktır. Şu hâlde, sosyalizm tüm insanlarda müşterek olan temel maddi gereksinmeleri karşılamakla sınırlı kalmayıp bütüncül bir gelişme yaratacak, insan doğasını tüm yönleriyle zenginleştirecektir. Sosyalizm yalnızca gerçekleştirilmesi mümkün olan bir şey değil, ayrıca uğrunda savaşmaya değer bir zorunluluktur.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]