Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
Yabancılaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yabancılaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2026 Pazar

Hegel’den Feuerbach ve Marx’a: Din, Tanrı, Yabancılaşma ve Emek Üzerine Bir İnceleme

Mehmet Arslan

Giriş

Hegel’den Feuerbach’a, oradan Marx’a uzanan hat, yalnızca üç düşünürün art arda sıralanması değildir. Burada söz konusu olan, felsefenin temel çıkış noktasının yer değiştirmesidir. Hegel’de merkezde mutlak tin bulunur. Feuerbach’ta bu merkezin yerini insan alır. Marx’ta ise insan artık soyut bir öz olarak değil, tarihsel-toplumsal ilişkiler içinde, pratik etkinlik yoluyla yaşayan ve üreten bir varlık olarak kavranır.

Bu dönüşümle birlikte din anlayışı, Tanrı kavramı, yabancılaşma teorisi ve emek analizi de köklü biçimde değişir. Hegel’in sisteminde sanat, din ve felsefe, aynı hakikatin farklı bilinç biçimleridir. Feuerbach bu yapıyı tersine çevirerek teolojinin aslında antropoloji olduğunu ileri sürer. Marx ise Feuerbach’ın bu hamlesini yeterli bulmaz; çünkü ona göre insan, ancak toplumsal pratik ve üretim ilişkileri içinde gerçekten anlaşılabilir. Böylece din eleştirisi, emek eleştirisine; Tanrı eleştirisi, toplumsal yabancılaşma eleştirisine; spekülatif idealizm ise tarihsel materyalist eleştiriye dönüşür. Hegel’in Enzyklopädie’sinde mutlak tin, sanat, din ve felsefe olarak üç biçimde açılır; din ile felsefenin aynı içeriği farklı biçimlerde taşıdığı da burada açıkça belirtilir.

Bu makalenin amacı, bu hattı sistemli biçimde izlemektir. Önce Hegel’in mutlak tin öğretisinde dinin ve Tanrı kavramının yerini ele alacağım. Ardından dinin neden “hakikatin inanıldığı alan” olduğunu ve Vorstellung’dan Begriff’e, yani tasarımdan kavrama geçişin neden zorunlu olduğunu açıklayacağım. Daha sonra Feuerbach’ın Hegel eleştirisini ve Marx’ın bu eleştiriyi nasıl tarihsel materyalist bir düzleme taşıdığını inceleyeceğim. Son olarak da 1844 Elyazmaları’ndaki yabancılaşmış emek çözümlemesini, bu genel teorik hattın zorunlu sonucu olarak değerlendireceğim.

I. Hegel’de mutlak tin: Sanat, din ve felsefe

Hegel’in sisteminde mutlak tin, öznel tin ve nesnel tinin aşılmasından sonra ortaya çıkar. Öznel tin bireysel bilinç, özbilinç ve düşünme etkinliğinin alanıdır. Nesnel tin ise hukukun, ahlakın ve devletin dünyasında nesnelleşmiş özgürlüktür. Mutlak tin ise tin’in artık yalnızca var olan ya da işleyen değil, kendi hakikatini bilen ve kendisini kendi konusu haline getiren tin olmasıdır. Hegel bunu açık biçimde, mutlak tinin kendisini bilinen hakikat olarak tamamlaması şeklinde kurar.

Bu en yüksek düzey üç biçimde görünür:

• Sanat

• Din

• Felsefe

Sanatta hakikat duyusal-sezgisel biçimde görünür. Dinde hakikat tasarım ve inanç biçiminde bilinir. Felsefede ise hakikat kavram olarak düşünülür. Hegel’in sistematik gücü burada yatar: sanat, din ve felsefe birbirinden kopuk alanlar değil, aynı mutlak içeriğin farklı sunuluş kipleridir. Sanat, mutlak olanı görünüşe getirir; din, onu temsil eder ve inanılır kılar; felsefe ise onu kavramsal olarak bilir.

Din bu üçlü içinde orta konumdadır. Sanattan daha yüksek bir biçimdir; çünkü hakikati yalnızca tekil bir sanat yapıtında göstermeyip evrensel bir içerik halinde sunar. Ama felsefeden daha aşağıdadır; çünkü bu içerik henüz kavramın zorunluluğu içinde değil, tasarımın biçimi içinde verilir. Bu nedenle din, hakikati gerçekten içerir; fakat henüz onu kavramsal olarak tamamlamaz.

II. Dinde hakikatin “inanılması”

Hegel “dinde hakikat inanılır” dediğinde, dini irrasyonel ya da yalnızca öznel duyguya indirgenmiş bir alan olarak düşünmez. Tam tersine, din onun için bir bilgi biçimidir. Fakat bu bilgi, kavramsal bilgi değil; Vorstellung, yani tasarım biçiminde bilgidir. Burada hakikat imgeler, öyküler, semboller, ritüeller, kutsal tarih ve ibadet biçimleri içinde ifade edilir. Hegel, din ile düşünceyi birbirinden kesin biçimde ayıran modern anlayışı reddeder; insanın dini olması, onun düşünen bir varlık olmasıyla bağlantılıdır.

Dindeki temel figürler şunlardır:

• Tanrı

• yaratılış

• vahiy

• uzlaşma

• cemaat

Bu figürler boş imgeler değildir; hakikatin taşıyıcılarıdır. Fakat bu hakikat, henüz kavram düzeyine yükselmiş değildir. Din, örneğin Tanrı ile insanın uzlaşmasını söyler; felsefe ise bu uzlaşmanın zorunlu yapısını ve içsel mantığını açıklar.

Din, Hegel’de yalnızca bireysel içsellik değildir. Mutlak tin dinde “kendi cemaatinde var olan ruh” olarak düşünülür. Bu nedenle din, bireyin iç dünyasına çekilmiş bir duygu değil, kolektif ve tarihsel bir bilinç biçimidir. İbadet, ritüel, anma, dua ve ortak inanç burada merkezi önem taşır. Hakikat yalnızca düşünülmez ya da sezilmez; aynı zamanda topluluk içinde yaşanır.

Ne var ki dinin sınırı da tam burada yatar. Tasarım biçimi, hakikatin momentlerini çoğu zaman birbirinden dışsal biçimde sunar. Tanrı, dünya ve insan; sonsuz ile sonlu; yaratılış, düşüş ve kurtuluş, genellikle anlatısal ve imgesel bir düzlemde belirir. Bu yapı, hakikati taşır; fakat henüz onu kavramsal zorunluluk içinde birleştirmez. Bu yüzden din eksik değildir; fakat tamamlanmamıştır.

III. Vorstellung’dan Begriff’e: Dinden felsefeye geçiş

Hegel’in din felsefesindeki en kritik geçiş, Vorstellung’dan Begriff’e, yani tasarımdan kavrama geçiştir. Bu geçiş, dinin reddedilmesi değil; onun içeriğinin felsefi biçimde yeniden kurulmasıdır. Din, Tanrı’yı, yaratılışı, vahyi ve uzlaşmayı tasarımlar halinde ifade eder. Felsefe ise bunların içsel bağını, zorunluluğunu ve spekülatif anlamını gösterir. Bu nedenle din ile felsefe arasında içerik bakımından mutlak bir kopuş yoktur; fark biçimdedir. Hegel, felsefenin sanat ve dinin birliği olduğunu ve onların içeriğini kavramsal olarak bildiğini açıkça söyler.

Bu dönüşümün mantığı şudur: Dinsel tasarımda Tanrı ile dünya, sonsuz ile sonlu, ilahi ile insani çoğu zaman dışsal biçimde yan yana gelir. Kavram ise bunların birbirine nasıl içkin olduğunu açığa çıkarır. Örneğin yaratılış, felsefi düzeyde ideanın ya da mutlak tinin kendini dışsallaştırması olarak okunur. Vahiy, mutlakın kendisini bilinir hale getirmesidir. Uzlaşma ise tinin kendine dönüşüdür. Bu yüzden felsefe, dinin düşmanı değildir; dinin hakikatinin düşünsel açıklamasıdır.

Hegel’in Teslis okuması da bu bağlamda anlaşılmalıdır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, yalnızca teolojik figürler değildir; mutlakın kendinde olması, dışsallaşması ve kendine dönüşünün spekülatif momentleri olarak düşünülür. Dolayısıyla dinin anlattığı şeyi felsefe kavram düzeyinde yeniden üretir. Dinde hakikat inanılır; felsefede aynı hakikat düşünülür ve gerekçelendirilir.

IV. Hegel’de Tanrı kavramı: Mutlak tin neden kendini dışsallaştırır?

Hegel’in Tanrı kavramı geleneksel teizmin statik Tanrı anlayışından farklıdır. Tanrı burada dünyadan dışarıda duran değişmez bir varlık değil; mutlak tin olarak, kendi içeriğini dışsallaştıran, doğa ve tarih içinde görünür hale gelen ve sonunda kendine dönen süreçsel bir gerçekliktir. Bu nedenle temel soru şudur: Mutlak neden yalnızca kendi içinde kalmaz da dışsallaşır?

Hegel’in cevabı, özbilincin dolayım gerektirmesidir. Bir varlık, kendini gerçekten bilmek istiyorsa, kendisini yalnızca kendi içinde kapalı halde tutamaz. Kendisini nesneleştirmeli, karşısına koymalı ve sonra bu karşısına konmuş olanı aşarak kendine dönmelidir. Başka deyişle, kendini bilme ancak kendinden çıkma, kendini başka biçimde bulma ve geri dönme yoluyla mümkündür. Bu nedenle dışsallaşma, mutlak tinin bir kazası değil; özbilincinin zorunlu momentidir. Hegel’in mutlak tin öğretisinde bu yapı, sanat, din ve felsefe boyunca tamamlanır.

Bu süreçte doğa, tarih, toplum ve bilinç, mutlak tinin yalnızca dışsal sahneleri değildir; onun kendi kendisini gerçekleştirme uğraklarıdır. Hegel’e göre Tanrı’nın vahyi de bu yüzden anlaşılmalıdır: Tanrı, kendisini gizleyen değil; tin olduğu için kendisini açan, görünür kılan ve bilinir hale getiren mutlaklıktır. Fakat tam bu noktada Hegel’in sistemi eleştiriye açılır. Çünkü mutlak tin gerçek özne haline geldiğinde, insan ve toplumsal dünya kolayca onun yalnızca momentleri gibi görünmeye başlar.

V. Feuerbach: Teolojinin antropolojiye çevrilmesi

Feuerbach’ın Hegel eleştirisi tam burada başlar. Onun temel tezi şudur: Tanrı, insanın kendi özünün yabancılaştırılmış yansımasıdır. Başka bir ifadeyle, teoloji gerçekte antropolojidir. İnsan kendi özsel güçlerini — akıl, sevgi, isteme, iyilik, kudret — kendisinden ayırır, onları aşkın bir varlığa yükler ve sonra bu kendi ürününe yabancı bir güç gibi boyun eğer.

Böylece Feuerbach, Hegel’in idealist hareketini tersine çevirir. Hegel’de insan, mutlak tinin kendisini bildiği yerdi. Feuerbach’ta ise “Tanrı” denilen şey, gerçekte insanın kendi özünün projeksiyonundan başka bir şey değildir. Hegel’in spekülatif felsefesi, bu bakımdan rasyonelleştirilmiş teolojidir.

Feuerbach’ın büyük katkısı, gerçek özneyi yeniden belirlemesidir: mutlak tin değil, somut ve duyusal insan. Ancak onun sınırı da buradadır. Çünkü Feuerbach’taki insan, henüz tarihsel, sınıfsal, siyasal ve üretimsel belirlenimleri olan toplumsal insan değildir. O hâlâ oldukça soyut bir “insan özü”dür.

VI. Marx: Antropolojiden tarihsel materyalizme

Marx, Feuerbach’ın Hegel eleştirisini önemli bir ilerleme olarak görür; fakat onun orada kalmasını yetersiz bulur. Çünkü ona göre mesele yalnızca dini insanın ürünü olarak açıklamak değildir. Asıl soru şudur: İnsan neden kendi özünü böyle yabancılaştırılmış biçimlerde üretir?

Marx’ın cevabı toplumsaldır. İnsan soyut bir öz değil; toplumsal ilişkiler ağı içinde yaşayan, çalışan, üreten, mülkiyet ilişkilerine giren ve siyasal biçimler içinde yer alan tarihsel bir varlıktır. Bu nedenle din, yalnızca bilinçteki bir yanılsama değildir; tersine dönmüş bir dünyanın tersine dönmüş bilincidir. Dinin eleştirisi bu yüzden, devletin, hukukun, ekonominin ve toplumsal yapının eleştirisine geçmek zorundadır.

Burada yabancılaşma kavramı da değişir. Feuerbach’ta yabancılaşma, insanın özünü Tanrı’ya devretmesidir. Marx’ta ise bu, daha derin bir toplumsal yabancılaşmanın yalnızca ideolojik görünüşüdür. Asıl yabancılaşma, insanın kendi emeği, kendi ürünleri, kendi toplumsal ilişkileri ve kendi dünyası karşısında güçsüzleşmesidir. Böylece yabancılaşma, bilinç düzeyinden maddi-pratik toplumsal ilişki düzeyine taşınır.

Marx’ın yeniliği tam buradadır: insan özü, tek tek bireylerin içinde duran soyut bir öz değil; toplumsal ilişkilerin toplamıdır. O halde yabancılaşmanın çözümü de yalnızca dinsel yanılsamayı çözmek değil; onu üreten toplumsal düzeni dönüştürmektir.

VII. 1844 Elyazmaları: Yabancılaşmış emeğin dört boyutu

Marx’ın 1844 Elyazmaları, Hegel’den Feuerbach’a ve oradan tarihsel materyalizme geçişin en yoğun düğüm noktalarından biridir. Burada yabancılaşma ilk kez sistematik biçimde emek temelinde çözümlenir. Marx’ın çıkış noktası iktisadidir: işçi ne kadar çok üretirse, o kadar yoksullaşır; şeyler dünyasının değeri arttıkça insan dünyası değersizleşir. Bu yapıdan hareketle Marx, yabancılaşmış emeği dört boyutta inceler.

1. Ürüne yabancılaşma

İlk boyutta işçinin emeğinin ürünü, ona ait bir güç olarak geri dönmez. İşçi yaşamını ve emeğini nesneye koyar; fakat ortaya çıkan ürün ona değil, başkasına ait olur. Böylece ürün, işçinin öz-gerçekleşmesi değil; onun karşısında duran yabancı bir güç haline gelir.

Buradaki önemli nokta şudur: sorun nesnelleşmenin kendisi değildir. İnsan zaten dünyayı dönüştürerek, nesneler yaratarak kendisini nesnelleştirir. Sorun, bu nesnelleşmenin kapitalist toplumsal biçim altında, işçiden koparak ona karşı bir egemenlik ilişkisine dönüşmesidir. Ürün, işçinin yaşam gücünün bir ifadesi olmaktan çıkar; yabancı mülkiyet olarak karşısına dikilir.

2. Etkinliğe yabancılaşma

Ürün yabancıysa, üretim etkinliği de yabancıdır. İşçi çalışırken kendini gerçekleştirmez; tersine, kendini yadsır. Çalışma özgür bir yaşam etkinliği değil, dışsal bir zorunluluk haline gelir. İnsan emekte kendini evinde hissetmez; ancak emek dışındayken kendine ait olduğunu duyar.

Bu nedenle emek, insanın özsel gücünün açılması olmaktan çıkar; yalnızca yaşamak için katlanılan bir araç olur. Marx burada çalışmanın özünün tersine çevrildiğini gösterir: insanı geliştirmesi gereken etkinlik, insanı tüketen ve ona yabancı olan bir mecburiyete dönüşür.

3. Türsel varlığa yabancılaşma

Marx’ın üçüncü boyutu, metnin en felsefi kısmıdır. İnsan yalnızca bireysel bir canlı değil; bilinçli, özgür ve evrensel bir türsel varlıktır. İnsanı hayvandan ayıran şey, yalnızca ihtiyaç anında değil, özgürce ve bilinçli biçimde de üretmesidir. İnsan, üretirken yalnızca nesne üretmez; kendi dünyasını, kendi ortak-insani varlığını da kurar.

Yabancılaşmış emekte bu yapı tersine döner. İnsanın özgür türsel etkinliği, yalnızca fiziksel hayatta kalmanın aracı haline gelir. Böylece insanın insani özü, kendi aleyhine çalışan toplumsal biçim tarafından bastırılır. İnsan normalde çalışarak insanlaşır; yabancılaşmış emekte ise çalışarak kendi insanlığından uzaklaşır.

4. Diğer insanlara yabancılaşma

İnsan ürüne, etkinliğe ve türsel özüne yabancılaşmışsa, kaçınılmaz olarak diğer insanlara da yabancılaşır. Çünkü işçiye ait olmayan ürün, bir başka insana ait olmak zorundadır. İşçinin emeği ve etkinliği üzerinde denetim kuran bu “başka insan”, sınıfsal olarak kapitalisttir. Böylece yabancılaşma, yalnızca insan ile nesne arasında değil; insan ile insan arasında kurulan toplumsal tahakküm ilişkisi haline gelir.

Burada yabancılaşmanın sınıfsal boyutu görünür olur. İşçinin kaybı, başkasının gücü olarak birikir. Özel mülkiyet ve sınıf egemenliği, yabancılaşmış emeğin toplumsal biçimi olarak ortaya çıkar.

VIII. Hegel, Feuerbach ve Marx arasındaki sistematik ilişki

Bu üç düşünür arasındaki ilişki basit bir reddediş zinciri değildir. Burada belirli bir diyalektik ilerleme vardır.

Hegel’de yabancılaşma, mutlak tinin zorunlu özhareketinin bir momentidir. Feuerbach bu yapıyı tersine çevirir ve yabancılaşan şeyin mutlak değil, insan olduğunu söyler. Marx ise bu antropolojik ters çevirmeyi de yeterli bulmaz; insanı tarihsel-toplumsal pratik içinde düşünerek yabancılaşmayı maddi üretim ilişkilerine yerleştirir.

Bu yüzden Marx’ın teorik gücü, Hegel’in diyalektik çekirdeğini koruyup onu idealist formdan kurtarmasında yatar. Aynı şekilde Marx, Feuerbach’ın insan merkezli hamlesini de toplumsal ve tarihsel somutluk düzeyine taşır. Hegel olmadan yabancılaşmanın diyalektik yapısı tam anlaşılamaz; Feuerbach olmadan idealist öznenin ters çevrilmesi mümkün olmaz; Marx olmadan da yabancılaşma gerçek maddi zemine yerleştirilemez.

Sonuç

Hegel’den Feuerbach’a ve Marx’a uzanan çizgi, spekülatif metafizikten toplumsal gerçekliğin eleştirisine geçiş çizgisidir.

Hegel’de din, mutlak tinin zorunlu bir görünüş biçimidir. Burada hakikat inanılır; ama henüz kavram olarak tam bilinmez. Feuerbach, bu yapıyı tersine çevirerek Tanrı’yı insan özünün yabancılaştırılmış izdüşümü olarak yorumlar. Marx ise bu eleştiriyi daha ileri taşır ve yabancılaşmanın temelini dini bilinçte değil, emek sürecinde, özel mülkiyette ve toplumsal ilişkilerde bulur.

Böylece özgürleşme anlayışı da değişir. Hegel’de özgürleşme, mutlak bilginin kendi kendisini kavramasıdır. Feuerbach’ta özgürleşme, dinsel projeksiyonun insana geri çevrilmesidir. Marx’ta ise özgürleşme, insanın kendi emeği, ürünleri ve ortak toplumsal dünyası üzerindeki kolektif denetimini yeniden kazanmasıdır.

Tam da bu nedenle Marx’ın yabancılaşma teorisi, Hegel’in yalnızca bir düzeltmesi değildir. O, burjuva toplumunun devrimci eleştirisine açılan eşiği oluşturur. Çünkü burada mesele artık yalnızca hakikatin ne olduğu değil; insanın, kendi yarattığı toplumsal güçlerin egemenliği altında yaşamaktan nasıl kurtulacağıdır.

11 Şubat 2026 Çarşamba

Kapitalist Toplumda İnsan Doğası ve Yabancılaşma | Bertell Ollman

MAR

1. Giriş: Marx’ın İnsan Anlayışı ve Ontolojik Temeller

Marx’ın teorik mirasında insan doğası, biyolojik bir veri ya da değişmez bir metafizik öz değil; tarihsel süreçler ve toplumsal ilişkiler tarafından sürekli yeniden üretilen dinamik bir yapıdır. Bertell Ollman’ın "yabancılaşma" okumasında merkezi bir yer tutan insan anlayışı, bireyin potansiyel kapasitelerini iki temel kategoride ele alır: Doğal Güçler (natural powers) ve Türsel Güçler (species powers). Doğal güçler, insanın diğer hayvanlarla paylaştığı biyolojik gereksinimleri (yeme, içme, üreme) kapsarken; Türsel Güçler, insanı özgül kılan bilinçli, toplumsal ve dünyayı dönüştürücü yaratıcı faaliyeti ifade eder. Kapitalist üretim ilişkileri altındaki yabancılaşma, tam da bu türsel güçlerin tıkanması ve insanın kendi özgül insani niteliklerinden koparak salt biyolojik/doğal güçlerine (hayvansal işlevlerine) indirgenmesi sürecidir. Modern çalışma hayatında işçi, özgür faaliyeti olan üretimde kendini bir hayvan gibi hissederken, sadece hayvansal işlevlerinde (yemek yeme ve uyuma gibi) kendini özgür hissetmektedir.

Marx'ın insan anlayışının bu ontolojik zeminini üç temel bileşen yapılandırır:

• İhtiyaçlar: İnsanın hem biyolojik varlığını sürdürmek hem de bir "türsel varlık" olarak potansiyellerini gerçekleştirmek için duyduğu, tarihsel olarak genişleyen gereksinimler bütünüdür.

• Yetiler: İnsanın dünyayı duyusal ve zihinsel olarak kavrama, şekillendirme ve dönüştürme kapasitesini taşıyan kuvvete dayalı imkânlarıdır.

• Etkinlikler: Yetilerin belirli ihtiyaçlar doğrultusunda dış dünyaya uygulanmasıdır; bu süreçte insan sadece doğayı değil, kendi doğasını da yeniden üretir.

İnsan doğasının bu akışkan ve bütünsel yapısı, kapitalizm altında bir "şeyleşme" sürecine girer. Bu parçalanmanın metodolojik zeminini ve toplumsal unsurların neden birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini kavramak için Ollman’ın "İçsel İlişkiler Felsefesi"ne yönelmek zorunludur.

2. İçsel İlişkiler Felsefesi: Yabancılaşmanın Metodolojik Zemini

Bertell Ollman, yabancılaşma kuramını temellendirirken "İçsel İlişkiler Felsefesi"ni sadece bir bakış açısı değil, sosyal bilimin stratejik bir yaklaşımı ve metafizik bir reddediş olarak sunar. Bu felsefe, nesneleri kendi başına var olan "kendinde şeyler" olarak görmeyi reddeder. Ollman’a göre, bir toplumsal öğenin (örneğin sermaye) tanımı, onun diğer öğelerle (emek, değer, mülkiyet) olan ilişkisini zaten kendi içinde barındırır. "Sermaye"yi içindeki "emek" ilişkisinden bağımsız tanımlamaya çalışmak, burjuva ideolojisinin bir yansıması olan ve sömürüyü gizleyen "dışsal İlişkiler" mantığına teslim olmaktır. İçsel ilişkiler felsefesinde, bir nesnenin geçmiş tarihi ve gelecekteki gelişim potansiyelleri, o nesnenin bugünkü tanımının asli parçalarıdır.

Aşağıdaki tablo, Ollman’ın diyalektik yaklaşımı ile ana akım sosyal bilimlerin atomistik yaklaşımı arasındaki uçurumu göstermektedir:

Özellik

Geleneksel "Dışsal İlişkiler" Anlayışı

Ollman’ın "İçsel İlişkiler" Felsefesi

Birim Tanımı

Nesneler, ilişkilerden bağımsız sabit bir öze sahiptir.

Nesneler, ilişkilerin bir kavşağıdır; ilişki nesnenin özüdür.

Etkileşim

Şeyler birbirini dışarıdan etkiler (bilardo topları modeli).

Şeyler birbirini içsel olarak tanımlar ve kurar.

Ontolojik Statü

Tarih ve gelecek, nesnenin dışındaki verilerdir.

Bir şeyin tarihi ve potansiyeli, onun mevcut tanımına dahildir.

Kavramsal Analiz

Emek ve sermaye, birbirine dışsal iki ayrı "şey"dir.

Sermaye, emeği kendi bünyesinde içeren bir ilişkiler bütünüdür.

Bu yaklaşım, kapitalizmin bu içsel bütünlüğü nasıl parçaladığını görmemizi sağlar. Yabancılaşma, aslında bu koparılamaz ilişkilerin yapay bir biçimde parçalanması ve insanın kendi parçalarına yabancı birer güç olarak bakmasıdır.

3. Yabancılaşmanın Dört Boyutu: Sistematik Parçalanma

Yabancılaşma, tekil bir psikolojik rahatsızlık değil, toplumsal yapının dört farklı düzlemde gerçekleşen sistematik ve eşzamanlı parçalanmasıdır. Ollman’ın vurguladığı üzere bu boyutlar birbirinden bağımsız türler değil, aynı kopukluk ilişkisinin dört farklı açısıdır: Eğer işçi ürettiği nesneye yabancıysa, bu onun üretim etkinliğinin de kendisine ait olmadığını ve dolayısıyla hem kendi türsel varlığına hem de diğer insanlara yabancılaştığını gösterir.

1. İnsanın Ürettiği Nesneye Yabancılaşması

• Teorik Tanım: İşçinin emeğinin ürünü, üretim sürecinden sonra işçiden kopmakla kalmaz; ona hükmeden, piyasa yasalarıyla onu köleleştiren yabancı ve düşman bir "özne" haline gelir.

• Kapitalist Sonuç: İşçi nesneye ne kadar çok emek verirse, o nesnenin temsil ettiği sermaye o kadar güçlenir ve işçi üzerindeki tahakkümü o denli artar.

2. İnsanın Kendi Üretim Etkinliğine Yabancılaşması

• Teorik Tanım: Üretim eyleminin, bireyin yetilerini geliştirdiği yaratıcı bir süreçten çıkıp, dışsal bir zorunluluk (ücretli emek) ve ruhsuz bir faaliyete dönüşmesidir.

• Kapitalist Sonuç: Emek, yaşamın amacı değil, sadece biyolojik varlığı sürdürmenin (doğal güçlerin) bir aracı haline gelir; işçi iş başında kendinden geçer, iş dışında ancak kendine gelir.

3. İnsanın Türsel Varlığına (Kendine) Yabancılaşması

• Teorik Tanım: İnsanın bilinçli ve özgür bir yaratıcı olma niteliğinin (türsel güçlerinin), sadece hayatta kalma güdüsüne (doğal güçlere) kurban edilmesidir.

• Kapitalist Sonuç: İnsan, kendini ancak hayvansal işlevlerinde (yeme, içme) insan gibi; insani işlevlerinde (üretim/yaratım) ise bir makine veya hayvan gibi hisseden ontolojik bir yarılma yaşar.

4. İnsanın Diğer İnsanlara Yabancılaşması

• Teorik Tanım: Türsel bir varlık olarak insanın diğerleriyle kurduğu kolektif bağın yerini, metalaşmış ilişkilerin ve piyasa rekabetinin almasıdır.

• Kapitalist Sonuç: Diğer bireyler, ortak bir yaşamın paydaşları değil; rakip işçiler, sömürü araçları veya salt değişim değeri üzerinden değerlendirilen nesneler haline gelir.

Bu dört boyutlu kopuş, emek gücünün bir meta olarak piyasaya sürülmesiyle mühürlenir ve toplumsal yaşamın her hücresini "şeyleşme" ile kuşatır.

4. Emeğin Metalaşması ve Özel Mülkiyetin Tahakkümü

Emeğin metalaşması, kapitalist birikim sürecinin merkezinde yer alan ve insan onurunu değişim değerine indirgeyen stratejik bir dönüşümdür. Ollman’ın analizinde, bu sürecin motoru İş bölümüdür. Katı ve uzmanlaşmış iş bölümü, işçiyi bütünsel bir üreticiden, devasa bir makinenin işlevsel ve ruhsuz bir parçasına indirger. Bu "şeyleşme" (reification) süreci, insanın yaratıcı gücünü ondan kopararak özel mülkiyetin emrine verir. Özel mülkiyet, sadece hukuki bir statü değil, yabancılaşmış emeğin hem sonucu hem de bu yabancılaşmayı yeniden üreten nesnel aracıdır.

Özel mülkiyet ve iş bölümünün yabancılaşma üzerindeki etkileri şunlardır:

• Üretim Araçlarından Ontolojik Kopuş: İşçinin üretim araçlarıyla ilişkisinin kesilmesi, onun yaratıcı yetilerini sermayenin iradesine teslim etmesine neden olur.

• Parçalara Ayrılmış İnsan (Reification): İş bölümü yoluyla işçi, sadece tek bir hareketi yapan "insan fragmanı" haline getirilerek bütünsel türsel yetilerinden mahrum bırakılır.

• Paranın Dolayımı ve Gücü: İnsanlar arasındaki doğrudan sosyal ilişkilerin yerini "para" alır; para, yabancılaşmış dünyada insan güçlerinin yerini alan ve ilişkileri medenileştirmek yerine nesneleştiren nihai aracıdır.

Maddi dünyadaki bu yapısal dönüşüm, bireyin bilincini ve geleceğini, nesnelerin insanlar üzerindeki egemenliği temelinde yeniden inşa eder.

5. Sonuç: Yabancılaşmanın Aşılması ve Özgürleşim

Bertell Ollman’ın sunduğu yabancılaşma kuramı, sadece kapitalizmin yıkıcılığına dair bir teşhis değil, aynı zamanda insanın "toplam insan" (total man) olarak kendini yeniden inşa etmesi için kuramsal bir yol haritasıdır. Yabancılaşmanın aşılması (de-alienation), sadece üretim araçlarının mülkiyetinin el değiştirmesi değil, insanın gasp edilmiş tüm duyularının ve yetilerinin geri kazanılmasıdır. Marx ve Ollman perspektifinden özgürleşme, "insan duyularının özgürleşmesi" anlamına gelir. Kapitalizmde nesneleri sadece "mülkiyet" olarak algılayan körelmiş duyular, yabancılaşmanın aşılmasıyla birlikte dünyayı insani bir biçimde (estetik, toplumsal ve yaratıcı olarak) algılamaya başlayacaktır.

Stratejik Kuramsal Çıkarımlar

1. Diyalektik Bütünlük Gerekliliği: Kapitalist bütünlük, atomistik ve parçacı yaklaşımlarla değil; her ekonomik kategorinin (meta, para, değer) aynı zamanda birer donmuş insan ilişkisi olduğunu gören diyalektik bir soyutlama düzeyinde kavranmalıdır.

2. Türsel Güçlerin Restorasyonu: Özgürlük, insanın sadece doğal güçlerini (geçimini) güvenceye alması değil, kapitalizm tarafından bastırılan özgün türsel güçlerini (bilinçli yaratıcılığını) yeniden toplumsal hayatın merkezine koymasıdır.

3. Ontolojik Devrim Olarak De-alienation: Yabancılaşmanın son bulması, insanın kendi üretken etkinliği, ürünü ve diğer insanlar üzerindeki kontrolünü geri alarak, nesneleşmiş dünyayı yeniden insani bir özneye dönüştürme sürecidir.

Ollman’ın titiz Marx okuması, modern bireyin yaşadığı yalıtılmışlık ve anlamsızlık duygusunun bireysel bir patoloji değil, kapitalist üretimin içsel ilişkilerindeki sistematik bir yarılma olduğunu yetkinlikle kanıtlamaktadır.

12 Ağustos 2022 Cuma

Yabancılaşma

Mahmut Boyuneğmez

Giriş

Bu yazıda işlenen “yabancılaşma” olgusunun, toplumsal ilişkilerin iktisadi boyutuyla sınırlı olduğunun altını çizmek gerekiyor. Yabancılaşmayla ilişkili olarak devlet, din, ideolojiler ve hukuka dair alanlara, bu yazı kapsamında girilmemiştir. Fakat genel bir kural olarak, insanlara dair bir süreç, nesne, olay, ilişki ya da gerçeklik kesiti üzerinde bir yönüyle de olsa denetim ve kontrol/hâkimiyet kurulamamışsa, o zaman bir yabancılaşmanın var olduğundan, dolayısıyla da özgürlüğün eksikliğinden bahsetmek gerekir.

Yazıda önce yabancılaşmanın farklı boyutları değerlendirilecek, sonra da aşılmasının yolu üzerinde durulacaktır.


Yabancılaşmanın boyutları

1844 Elyazmaları’nda Marx, yabancılaşmayı dört boyutuyla değerlendirir. Marx’a göre işçilerin yabancılaşmasının farklı boyutları şunlardır:

Birincisi; işçinin, emek ürününe yabancılaşmasıdır. Marx bu yoksunlaşmayı, şu şekilde anlatır:

“İşçi kendi emek ürünü karşısında, yabancı bir nesne karşısındaki ile aynı ilişki içindedir. (…) işçi kendi emeği içinde kendini ne kadar dışlaştırırsa, kendi karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünya o kadar erkli bir duruma gelir (…) O, emeğinin ürünü olan şey değildir. Öyleyse bu ürün ne kadar büyükse, işçi o kadar az kendisidir. İşçinin kendi ürünü içinde yabancılaşması, sadece emeğinin bir nesne, dışsal bir varoluş durumuna geldiği anlamına değil ama emeğinin kendi dışında, ondan bağımsız, ona yabancı ve onun karşısında özerk bir erk durumuna gelen bir varlık olarak var olduğu ve nesneye geçirdiği yaşamın, hasım ve yabancı bir yaşam olarak ona karşı çıktığı anlamına gelir.”[1]

Aslında bu durumun özet ifadesi şudur: işçiler, “kendi ürünü olan sermayenin egemenliği altın(dadır).” İşçiler sermaye sahipleri için harikalar yaratır, fakat kendileri bunlardan yoksundur. Emek “saraylar, ama işçi için inler üretir.”[2]

Üretim sürecinde yer alan makineler, aletler, malzemeler, hammaddeler ve işçilerin emeklerinin ürünleri, eş deyişle emek nesneleri, araçları ve ürünleri, işçilerin karşısında onlardan bağımsız bir güç olan sermaye biçimini alır.[3]

İşçilerin ürettikleri, kendilerine yabancıdır. Ürettiklerini hayatta kalmak için doğrudan kullanamadıkları gibi, daha fazla üretici etkinlikte bulunmak için de doğrudan kullanamazlar. Ürettikleri, başka birinin (sermayedarın) malıdır. İşçilerin ürünleri üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktur ve bu ürünlerin akıbetini de bilmez ve belirleyemezler.[4]

İşçilerin üretici etkinliğinin ürünü olan üretim araçları da, işçiler tarafından işe koşulmazlar, tersine işçileri işe koşan üretim araçlarıdır. Çünkü üretim araçları sermaye biçimiyle var olarak yabancılaşmıştır. Marx, Kapital’de bunu şu şekilde açıklar:

“Artık, üretim araçlarını işe koşan işçi değil; işçiyi işe koşan üretim araçlarıdır. Üretici etkinliğin maddi unsurları olarak işçi tarafından tüketilecekleri yerde, kendi yaşam süreci için gerekli olan enzim olarak ürünler işçiyi tüketir (…) Gece boyu boş kalan ve canlı emekle beslenmeyen fırınlar ve atölyeler kapitalist açısından ‘bir kayıptan’ başka bir şey değildir. Bu nedenle fırınlar ve atölyeler işçi sınıfının gece çalışması için haklı bir talepte bulunur. Paranın kolayca üretim sürecinin maddi faktörlerine, üretim araçlarına dönüşümü, paranın diğer insanların emeği ve artık emeği üzerinde bir hak iddia etmesine izin verir.”[5]

Burada görülmesi gereken nokta şudur: Kapitalist üretim sürecinde, işçilerin ürünleri ve üretim araçları üzerindeki hâkimiyeti bulunmamakta, ürünlerin (pazarın) gereksinim ve talepleri ile üretim araçları, üreticiler üzerinde kontrol ve denetim kurmaktadır.

Marx, incelemesinin birçok yerinde yabancılaşma olgusunu değerlendirdiği Grundrisse adlı çalışmasında ise şöyle yazmaktadır:

“Kendi emeği de ona yabancıdır (…) tüm malzeme ve alet de ona yabancıdır. Sonuç olarak, ürün, ona, ötekinin malzemesinin, ötekinin aletinin ve ötekinin emeğinin bir bileşimi olarak –ötekinin mülkiyeti olarak- görünür ve üretimden sonra, harcadığı yaşam gücü kadar yalnızca yoksullaşmıştır ama öte yandan kendi yaşam koşullarından ayrı halde var olan salt öznel emek-gücü olarak angaryaya yeniden başlamak zorundadır.”[6]

Öte yandan emek, kapitalizm koşullarında emek nesneleriyle ve üretim araçlarıyla olan ilişkisini keserek, serf emeğinde ve loncadaki zanaat emeğinde olduğu haliyle nesnelere ve araçlara olan bağımlılığından ve esaretinden de kurtulur. Bu sayede yabancılaşmış emek, evrensel çalışma ve yaşam biçimlerinin gelişebileceği koşulları oluşturur.[7]

İkincisi; işçilerin, üretim eylemine, üretici etkinliğe, emeğe yabancılaşmasıdır. Kapitalist toplumda, işçilerin bir canlı olarak varlıklarını sürdürebilmesi işçi olmalarına bağlı olup, çalışma sadece maddi ihtiyaçları karşılamanın bir aracıdır. İşçilerin üretim süreci değer yaratır, fakat işçilerin çalışması, saygınlıktan ve “değer”den yoksundur.

“Peki, emeğin yabancılaşması neye dayanır?

“İlkin, emeğin işçinin dışında olması, yani onun özüne ilişkin olmaması, demek ki emeğinde işçinin kendini olumlamayıp yadsıması, mutlu değil mutsuz duyması, özgür bir fizik ve entelektüel etkinlik göstermeyip bedenine ve tenine eziyet etmesi olgusuna. Sonuç olarak işçi, ancak çalışmanın dışında kendi kendisinin yanında olma duygusuna sahiptir ve çalışmada kendini kendi dışında duyar. Çalışmadığı zaman kendi evinde gibidir ve çalıştığı zaman da kendini kendi evinde duymaz. Öyleyse çalışması istemli değil ama istemsizdir, zorlama çalışmadır. Öyleyse bir gereksinmenin karşılanması değil ama sadece çalışma dışındaki gereksinmeleri bir karşılama aracıdır. Emeğin yabancı niteliği, fizik ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz çalışmadan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, insanın içinde kendine yabancılaştığı emek, bir kendini kurban etme, bir onur kırılması çalışmasıdır. (…) Dinde insan imgeleminin, insan kafasının ve insan yüreğinin öz etkinliği, nasıl birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani tanrısal ya da şeytansal yabancı bir etkinlik olarak etkili olursa, işçinin etkinliği de tıpkı öyle, kendi öz etkinliği değildir. Bir başkasına ilişkindir, kendi kendinin yitirilmesidir bu etkinlik.

Bundan şu sonuca varılır ki, insan (işçi) artık kendini ancak yemek, içmek ve çoğalmak gibi hayvansal işlevlerinde, bir de olsa olsa konutta, süslenmede vb. özgürce etkin duyabilir, insan işlevlerinde ise ancak hayvanlığını duyar. Hayvansal insansal, insansal da hayvansal duruma gelir.

Gerçi yemek, içmek ve çoğalmak da gerçek insansal işlevlerdir. Ama insansal etkinlikler alanının üst yanında soyut olarak ayrılmış ve böylece son ve tek erek durumuna gelmiş biçimde, hayvansal işlevlerdirler.”[8]

Marx için emek (üretim, iş, çalışma), insanın kişiliğinin belirtisi, yaratıcı güç ve yeteneklerinin gerçekleşmesi ve nesneleştirilmesi, bu nedenle de temel bir insani gereksinimdir. Oysa kapitalist toplumsal sistemde işçiler için üretim etkinliği, bir gereksinim değil ihtiyaçları/gereksinimleri karşılamanın ve geçinmenin tek yolu, kendini geliştirmenin değil yeniden üretmenin bir aracı, özgür bir etkinlik değil dışarıdan dayatılmış ve katlanılması gereken bir zorunluluk, kişiliğin belirtisi değil baskılanması, insan olduğunu duyumsama değil hayvanileşmedir.

Kendini geliştirme ve gerçekleştirme süreci, yalnız özgürleşmiş emek etkinliğinde değil, oyunda, tasarlayıp değişiklikler gerçekleştirdiğimiz her türlü pratik etkinlikte ve doruk noktası olarak da sanatsal yaratıcı etkinlikte görülür.[9]

Marx’a göre çalışma, potansiyel olarak tatmin edici ve özgürleştirici bir faaliyet olarak insanların temel ve asli bir etkinliğidir.[10] Yabancılaşma çalışmanın tatmin ediciliğini yok eder, çünkü yabancılaşmış üretici etkinlikte yeteneklerimiz ve güçlerimiz tüm zenginliğiyle nesneleşme olanağı bulamaz. Dışımızdaki yabancı ve düşman durumundaki doğal dünya, tarih boyunca yaşanan bir gelişme süreci içerisindeki çalışmayla, insanileştirilmiş bir dünyaya her geçen gün daha fazla dönüşse ve denetim altına alınsa da, kendimizi bu dünyada evimizde hissedemeyiz. Çünkü toplumsal ilişkilerimizin dünyası, üretim ve tüketim rasyonel bir biçimde denetimimiz altında değildir. Yabancılaşmış emek süreci, üretimde ve toplumsal ilişkilerde denetimin ve özgürlüğün kaybıdır. Sınıflı toplumların tarihi boyunca çalışmamak, özgür olmak; çalışmaksa özgür olmamak anlamına gelir.[11]

İnsanların türsel güçleri, yetenekleri vardır. Bu güçleri ve yetenekleri, potansiyelleri gerçekleştirmek için insanlar, doğanın nesnelerine gereksinim duyar ve bu nesneleri “sahiplenir”ler.[12] “‘Görme, işitme, koklama, tatma, hissetme, düşünme, tasarlama, algılama, isteme, eyleme ve sevme’ gibi nesnelerle ilişkilenme yollarımızın tümü onları ‘kendine mal etme’ yöntemlerimizdir.”[13] Sahiplenme, doğanın dönüştürülmesi ve insana katılmasıyla mümkündür. İnsanların doğal nesneleri sahiplenmesinin temel yolu üretici etkinliktir. Bu etkinlik, insanın güçleri ve yeteneklerinin birlikte çalıştığı, doğanın dayattığı sınırlamaları dönüştürerek insanın güçleri ve yetenekleri için yeni gerçekleşme olanakları yaratılan, insanın potansiyellerinin gelişimini sağlayan temel araçtır. Fakat tarih boyunca gelişen işbölümünün boyunduruğu altında insanlar dar uzmanlık alanlarına sıkışmış, tekrara dayanan işlerde çalışmaktadırlar ve sahip oldukları güç ve yetenekleri bir arada uygulama olanağını yitirmişlerdir.[14] Yabancılaşmış emek ve kapitalist özel mülkiyet sistemi, nesnelerle olan ilişkilerimizi kısıtlar ve sınırlar. Dolayısıyla, kapitalizmin aşılması, insanın duyularını da özgürleştirecektir.[15]

Kapitalist toplumsal sistemde üreticiler, ürününün kaderi hakkında söz sahibi olmadığı gibi üretim sürecinin denetimine de sahip değildir. İşçiler, üretim sürecinin bütününe dair bilgiden yoksundur.[16]

Üretim sürecinin kontrolü, bir başka sınıftadır:

“Kapitalistin kontrolü o kadar bütüncül, o kadar eksiksizdir ki çalışmanın biçimini, yoğunluğunu, süresini, ürünün çeşidini ve sayısını, çalışmayı çevreleyen koşulları ve hepsinden daha önemlisi işçinin böyle bir çalışmada bulunup bulunmayacağını belirler.”[17]

Ücret karşılığında sermaye için çalışan işçiler için, emek sürecinin, tikel ihtiyaçları doğrudan karşılama özelliği yoktur. Böylelikle kapitalizm koşullarında çalışma, daha evrensel bir nitelik alır. Emekçi, pre-kapitalist dönemlerin bir özelliği olan belirli yerelliklere ve belirli kişilere bağımlı olma durumundan kurtulur ve geniş bir toplumsal ilişkiler ağına dâhil olur. Emek kapitalizmle birlikte daha toplumsal bir nitelik kazanmakta, kapsamlı bir iş bölümünün parçası olmaktadır. Bu geleceğin toplumu için oluşmuş bir zemindir ve gelecekte, emeğin yabancılaşmış faaliyet biçimleri, bilinçli insan denetimi altına alınacaktır.[18]

Üçüncüsü; insanın türsel varlığına yabancılaşmasıdır.

İnsanların türsel varlığı, doğayla kurulan çok yönlü ilişkilerin birliğidir. Marx’a göre insanın türsel yaşamı, üretkenliktir. Bireylerin güçlerini ve yeteneklerini gerçekleştirdiği ve geliştirdiği üretim etkinliği, insanın türsel varlık olmasını sağlar. Üretici etkinlik kapsamıyla, uygulanabilirliğiyle, barındırdığı becerilerle ve yoğunluğuyla, hayvansal etkinliklerden farklıdır.[19] Bilinçli bir varlık olarak insan, üretim sürecinde seçebilme ve plan yapabilme yetisine sahiptir. Potansiyel olarak kendi güçlerini ve yeteneklerini gerçekleştirmek için gerekli beceri ve bilgiye sahip olmaya çabalar.

Hayvanları iştah, arzu ve içgüdü yönlendirir ve faaliyetleri, maddi ihtiyaçlarını karşılamanın doğrudan araçlarıdır. İnsanların türsel etkinliği olan çalışmaysa, onu diğer hayvanlardan ayırır. Yabancılaşmış çalışmada, iş sadece maddi ihtiyaçları karşılamanın basit bir aracı haline geldiğinden, hayvanileşme söz konusudur. Böylelikle insanlar, türüne yabancılaşır.[20]

“İnsanın türsel varlığı, doğa kadar onun türsel entelektüel yetileri de ona yabancı bir varlık durumuna, onun bireysel varoluş aracı durumuna dönüşürler.”[21]

İşçiler hayatta kalmak için çalışırlar. Çünkü emekleri yabancılaşmıştır. İnsanın özgür yaratıcı üretim etkinliği, eş deyişle insanın türsel yaşamı, fiziki var olmanın aracı derekesine düşer. Yabancılaşmış emek sürecinde, insanların sahip oldukları entelektüel güçler ve yetenekler gerçekleşme olanağı bulamaz, insanın üretken kapasitesi sınırlanır. “Nesnel dünyayı işleyip geliştirme” kapasitesi, işbölümünün boyunduruğu altında dar bir uzmanlık alanında kısıtlanıp, kötürümleşir.

Çalışma ki o insanın türsel etkinliğidir, ücret kazanmanın ve böylelikle fiziksel ihtiyaçları karşılamanın bir aracı haline geldiğinden, insanlar, türsel etkinliğine yabancılaşmış durumdadır. Fakat kapitalizm koşullarında emek etkinliği, ihtiyaçları doğrudan karşılamadan uzaklaştığı için; üretim, tüketimden pazar aracılığıyla ayrımlaştığından, çalışmanın bilinçli ve özgürce seçilmiş bir faaliyet haline getirilebilmesinin olanağı da doğar.[22]

Dördüncüsü; insanın diğer insanlarla ilişkisindeki yabancılaşmadır.

Marx şöyle yazar:

“İnsanın kendi emek ürününe, kendi yaşamsal etkinliğine, kendi türsel varlığına yabancılaşmasının dolaysız bir sonucu da şudur: insan insana yabancılaşmıştır. (…) İnsanın kendi emeğine, kendi emek ürününe ve kendi kendine ilişkisi için doğru olan şey, insanın öteki insana ve onun emek ve emek nesnesine ilişkisi için de doğrudur.”[23]

İşçiler, oluşturdukları ürünün sahibi olan kapitalistlerle yabancılaşmış ilişkilere sahiptir. Yabancılaşmış emek süreci, işçilerin kapitalistlerle kurduğu toplumsal ilişkileri de üretir.

“Yabancılaşmış emeği aracılığıyla insan sadece nesneyle ve üretim eylemiyle ilişkisini kendine düşman ve yabancı bir güç olarak kurmakla kalmaz; aynı zamanda diğer insanların kendi üretimi ve ürünü karşısındaki konumlarıyla ilişkisini ve de diğer insanlara karşı kendi konumuyla olan ilişkisini de oluşturur. Kendi ürününü bir kayıp, kendisine ait olamayan bir ürün olarak yarattığı gibi, üretmeyen birinin üretim ve ürün üzerindeki hâkimiyetini de yaratır. Kendisini kendi etkinliğinden ayırdığı gibi, bir yabancıya, ona ait olmayan bir etkinliği bahşeder (…) çalışmaya yabancı ve onun dışında duran birine (…) kapitaliste ya da emeğin efendisini kim nasıl adlandırmayı seçiyorsa ona.”[24]

Kapitalistler ile işçiler arasındaki ilişki simetrik içsel bir ilişki (birbirlerini yaratan) olarak antagonistiktir (uzlaşmazdır). Bu ilişki, yabancılaşmış emek sürecinde kurulur.

Öte yandan, üreticiler işbölümüyle birbirlerine de yabancılaşmış durumdadır.

“Metalar aracılığıyla ilişki kuran insanlar birbirlerinin emek faaliyetlerine yabancılaşır. Başkalarının nasıl mal ve hizmet ürettiğiyle kimse ilgilenmez.”[25]

Üretici etkinlik, ürünlerin yanı sıra, toplumsal ilişkileri de üretir ve yeniden üretir. Toplumsal ilişkiler, insanların emek etkinliklerinin sonucudur. Yabancılaşma koşullarında toplumsal ilişkiler, insanlardan bağımsız ve onlara dışsal, onlara hükmeden bir durumdadır. Kapitalist pazardaki ürünler arası ilişkiler, aslında bu ürünlerin üreticileri olan insanlar arasındaki yabancılaşmış toplumsal ilişkilerdir. Bu insanın insana yabancılaşmasıdır.[26] Kapitalist ekonomik ve toplumsal ilişkiler denetlenemez ve yabancılaşmış durumdadır, fakat bu ilişkilerin gelişimi, yabancılaşmanın aşılacağı maddi ve nesnel koşulları da yaratmıştır. Üretim faaliyeti bilinçli toplumsal denetim altına alınabilir.[27]

Şimdi buraya kadar yazılanları toparlayıp özleyebiliriz:

“İnsanın işinden koparıldığı söylenir; ne yapılacağı ve nasıl yapılacağına karar verilmesinde hiçbir rolü yoktur. Bu kopma, insan ve insanın yaşam etkinliği arasındaki bir kopmadır. İnsanın kendi ürününden koparıldığı söylenir; yaptığı şey üzerinde ya da yaptığı şeyle daha sonra ne yapılacağı konusunda hiçbir denetimi yoktur. Bu kopma ise, insan ve maddi dünya arasındaki bir kopmadır. Ayrıca insanın diğer insanlardan da koparıldığı söylenir; rekabet ve sınıfsal düşmanlık, iş birliğinin çoğu formunu olanaksız kılar. Bu da insan ile insan arasındaki bir kopmadır. Her bir durumda, insan türünü ayırt eden bir ilişki yok olmuş(tur).”[28]

Evet, insanların potansiyel güçleri ve yeteneklerini (türsel varlığını) içerisinde gerçekleştirecekleri yaşam koşulları üzerinde de denetimleri bulunmamaktadır…

Bunlara ek olarak kapitalistlerin yabancılaştıkları da söylenmelidir. Marx 1844 Elyazmaları’nda buna değinirse de, açıklamadan bırakır… Kapitalistler, üretim sürecine kendinden bir şeyler katmadan, başka insanların çalışmasını artırmaya uğraşır. Üstelik kapitalistler, üretimin ve mübadelenin içinde gerçekleştiği toplumsal koşul olan rekabetin ve piyasanın hâkimiyeti altındadır. İşçilerin ürettiği ürünler bazı açılardan kapitalistlerin kontrolü altındayken, başka açılardan ise kapitalistler ürünlerin kontrolü altındadır. İnsansal en temel güç, üretici etkinlik iken, kapitalistlerin bu gerçek, filli güçleri ve etkinlikleri yoktur.[29] Karmaşık ve “akıl ermez” bir iktisadi ilişkiler ağı içerisinde bulunan kapitalistler, mülkiyetleri altındaki her şeyi başkalarının yaratımına borçlu olmakla ve üretici etkinlikte bulunmadıklarından ürünleri üzerinden kendilerinin farkına varamamakla, yabancılaşmışlardır.[30] Kapitalistlerin açgözlülüğü, zalimliği ve ikiyüzlülüğü ise, işçilerle olduğu kadar, rakipleriyle ve müşterilerle kurdukları ilişkilerden doğar.[31]

Yabancılaşmanın aşılması

Yabancılaşmanın aşılması için ilk koşul, onu doğuran neden olan kapitalist özel mülkiyet sisteminin dönüştürülmesidir. Kapitalizmin oluşturduğu ileri endüstriyel üretimin toplumsal karakterine uygun olan mülkiyet, toprağın ve üretim araçlarının toplumsal/kamusal mülkiyetidir. Komünizmde mülkiyet ortadan kaldırılmaz, toplumsallaştırılır.[32] Böylelikle, yabancılaşmanın kaynağı kurur, emeğin ürünleri, nesneleri, araçları ve faaliyetleri, onu sömüren sermayeye ait olmaktan çıkar. İnsanın insana yabancılaşması demek olan toplumsal ve iktisadi ilişkilerin denetlenemezliği ise, öncelikle meta üretiminin ve pazarın ortadan kaldırılmasıyla mümkün hale gelir.

Ancak üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti temelinde bir ekonomik yapılanma ve meta üretiminin kaldırılması, yabancılaşmanın aşılmasının tüm koşullarını sağlamaz. Çalışmanın insanın kendini gerçekleştirmesi ve geliştirmesi faaliyetine dönüştürecek şekilde biçimlendirilmesi ve iş bölümünün boyunduruğundan insanların kurtulması da gereklidir. Komünizm, “zengin insan”ın gelişmesini anlatır:

“Zengin insan ve insani ihtiyacın zenginliği, politik ekonominin zenginlik ve fakirliğinin yerini alır. Zengin insan aynı zamanda insani hayatın tüm dışavurumlarına ihtiyaç duyan insandır; kendi gerçekleşmesi bir içsel zorunluluk, bir ihtiyaç olan insandır.”[33]

Bu “zengin insan”, bireylerin aynı gün içerisinde birden çok alanda çalışması sayesinde, iş bölümünün boyunduruğundan kurtulacaktır:

“Tek ve aynı işi yineleyerek güdükleşen ve böylece salt bir parça-insan haline gelen bugünün parça-işçisinin yerini; çeşitli işlere yatkın (…) ve yerine getirdiği değişik toplumsal görevleri, kendi doğal ve kazanılmış yeteneklerine özgür faaliyet alanı sağlayan şeyler olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir birey alacaktır.”[34]

İş bölümü, “toplumsal faaliyetin sabitlenmesi” olarak, dışsal olarak dayatılan bir toplumsal kısıtlamadır. Bu nedenle işbölümü bir özgürlük eksikliği, dolayısıyla yabancılaşma biçimidir. Komünist toplumda işbölümü, çalışma alanlarının ya da somut emek türlerinin bireylere dağılımı anlamında var olacak, ancak bireyler tekil faaliyetlerle sınırlanmış olmayacaklardır.

“Komünist bir toplumda ressamlar yoktur, olsa olsa başka şeylerin yanı sıra resimle de meşgul olan insanlar vardır.”[35]

“İş bölümü bize, insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece (…) insanın kendi eyleminin nasıl kendi karşısına dikilen yabancı bir güç haline geldiğinin ve insanın ona egemen olacağı yerde onun tarafından boyunduruk altına alındığının ilk örneğini sunar. Zira iş bölümü vücut bulmaya başlar başlamaz, artık herkesin kendisine dayatılan ve içinden çıkamayacağı tekil ve tek bir faaliyet alanı vardır. O bir avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirel eleştirmendir ve geçim araçlarını kaybetmek istemiyorsa eğer, öyle de kalmak zorundadır. Oysa hiç kimsenin tek bir faaliyet alanına sahip olmadığı, dilediği her alanda kendini yetiştirebildiği komünist toplumda, genel üretimi toplum düzenler. Böylece de bana, dilediğimce bugün bu işi, yarın bir başka işi yapabilme; avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmamı gerektirmeden, sabah ava çıkıp öğleden sonra balığa gitme, akşam hayvan yetiştirme, yemekten sonra da eleştiri yapma olanağı sağlar.”[36]

Bize göre, entelektüel ve bedensel iş türleri aynı bireyler tarafından birlikte gerçekleştirilecektir. Entelektüel işlerin belirli bireylere daralması, iş bölümünün bir sonucudur. Komünizmde geniş kitleler, bilimsel, sanatsal, felsefi üretimlere katılacaktır. Herkesin sahip olduğu yetenekler ve potansiyeller farklıdır ve herkesten aynı ölçüde sanatsal yaratım, bilimsel üretim beklenmemelidir. Fakat insanlar uzmanlaşmış dar mesleki alanlara hapsolmaktan kurtulacak, farklı etkinliklerde bulunmalarının ve yeteneklerini özgürce geliştirebilmelerinin önünde bir engel olmayacaktır.

Marx’a göre çalışma, insanın yaratıcı güçlerinin ve yeteneklerinin bir dışavurumu ve gerçekleşmesi olsa da, çalışmanın maddi ihtiyaçları karşılamanın aracı olduğu zorunlu bölümünü kısaltmak ve serbest faaliyetlere ayrılan zamanı artırmak gerekir. Marx bunu şöyle açıklar:

“Özgürlük alanı ancak, zorunluluk ve gündelik kaygılar tarafından belirlenen emeğin yok olduğu yerde gerçekten başlar. Dolayısıyla, burası eşyanın tabiatı gereği mevcut maddi üretim alanının ötesine uzanır. Tıpkı vahşi insanın ihtiyaçlarını gidermek, yaşamını devam ettirmek ve onu yeniden üretmek için doğa ile mücadele etmek zorunda olması gibi, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu tüm toplumsal oluşumlar içinde ve olası tüm üretim tarzlarının çatısı altında yapmalıdır. İnsanın gelişimiyle birlikte, onun gereksinimlerinin bir sonucu olarak bu fiziksel zorunluluk alanı genişler. Fakat aynı zamanda bu gereksinimleri gideren üretici güçler de artar. Bu alandaki özgürlük sadece, doğanın kör güçleri tarafından yönetilmek yerine onunla olan karşılıklı alışverişini rasyonel bir şekilde düzenleyen, doğayı ortak denetim altına alan ve bunu minimum enerji sarf ederek, insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında gerçekleştiren toplumsallaşmış insanı, ortak üreticileri içerebilir. Ama yine de burası bir zorunluluk alanı olarak kalmaya devam eder. Kendinde bir amaç olan insan enerjisinin gelişimi, hakiki özgürlük alanı bunun ötesinde başlar. Bununla birlikte söz konusu özgürlük alanı ancak temelindeki zorunluluk alanı ile serpilebilir. İşgününün kısaltılması bunun temel ön koşuludur.”[37]

Komünist toplumda, temel ihtiyaçların karşılanması için yapılan zorunlu çalışma, estetik bir serbest faaliyet haline; kendini dışa vurma ve gerçekleştirme gereksinimleri olarak serbest faaliyetler (resim yapma, müzik dinleme ve besteleme, dans etme, yazı üretme vd.) ise bir ihtiyaç haline gelir.[38] Zorunluluk ve özgürlük alanları arasındaki ayrım silikleşir. Çalışma yabancılaşmadan kurtulduğundan ve süre olarak kısaldığından, zorunlu çalışmanın, serbest faaliyetler ile özgür olmaya karşıtlığı aşılır.

İşlerin organize edilmesi, idaresi ve yönetilmesiyse, sabit ve kalıcı bir toplumsal katmana ihtiyaç olmadan, kolektif olarak ve sorumlulukların rotasyona tabi olmasıyla yerine getirilebilir. Komünizmde de, işlerin organizasyonuyla ve koordinasyonuyla ilgilenen otoritelere ve yönetenlere gereksinim duyulur. Çalışanların işlerin görülmesinde kolektif kararlar alıp, uygulaması ve iş süreçlerinin planlı olarak düzenlenmesi sayesinde, üretim sürecinde özgürlük ve onay yitirilmeden, işlerin yönetimi gerçekleştirilir.[39] Marx bunu, şu şekilde ifade eder:

“Büyük ölçekli, doğrudan doğruya toplumsal veya komünal her türlü emek, az ya da çok, bireysel faaliyetlerin uyum içerisinde çalışmasının sağlanması, ayrı parçalarının hareketlerinden farklılık gösteren toplam üretim mekanizmasının kendi hareketinden doğan genel işlevlerin yerine getirilmesi için bir yönetici otoriteye gerek duyar.”[40]

Komünizmde çalışma, bir angarya değil keyif alınan bir etkinliktir. Ancak gelecekte de çok sayıda rutin, tatsız, sağlığı bozan işler var olmaya devam edecektir. Bu işlerin, makineler ve robotlarla yapılması artık olanaklıdır. Hoşa gitmeyen bazı işlerin bir gönüllüler listesi üzerinden toplumsal fayda uğruna yapılmasının örgütlenmesi de mümkündür.[41]

Zanaat ustası, iş aletlerini ve iş sürecini kontrol eder, fakat yaratıcılığı sınırlı ve kısıtlıdır. Kapitalizm koşullarındaysa tersine işçiler, makinelere tabi olur ve onlar tarafından kontrol edilirler. İşçiler fabrikalarda kendilerine dayatılan, tekdüze ve tekrarlayan işlerde çalışmaktadır. Fakat bu durum endüstrinin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Bize göre komünizm,  çalışma hayatında zanaat türünde işlere bir geriye dönüşü içermez. Komünizm, dünya çapında endüstriyel büyük ölçekli üretime dayanan bir toplumsal sistemdir. Makinelerin ve robotların komünizmde üretim süreçlerinde kullanılması, bedensel çalışmayı azaltacak, çalışmanın zihinsel ve keyif alınan bölümlerini artıracaktır. İşlerin rutin, tekrarlayan, ağır ve sağlıksız yönleri, makinelere ve robotlara yaptırılacaktır. İşlerin yeniden düzenlenişi ve iş bölümünün dönüştürülmesi, yabancılaşmanın aşılmasını getirecektir.

Planlamacılar, yöneticiler, tasarımcılar, bilim insanları, sanatçılar, yazarlar vd.’nın yaratıcı ve entelektüel çalışmaları, insanlar arasında paylaşılacak ve bölüşülecektir. Böylelikle, az beceri gerektiren, rutin ve tekrarlayan işler, toplumun belirli bir kesiminin üzerine yıkılmayacaktır.[42] İnsanlar bir dizi farklı iş türünde faaliyet yürütebileceklerdir. Bugünden teknolojinin gelmiş olduğu düzey, aslında bunun olanaklarını oluşturmuş durumdadır.

Kapitalist üretim tarzı, tarihsel gelişimde geçmiş çağların üretim tarzlarına göre bir ilerlemeyi temsil eder. Fakat artık tarihsel gelişimin önünde bir engel haline de gelmiştir. Tarihsel gelişimdeki bu geçilmesi gereken zorunlu aşama, getirdiği olumsuzlukların yanı sıra modern endüstriyi yaratarak komünizmin maddi temellerini de oluşturmuştur. Yabancılaşmanın “aşılması” (aufheben; koruyup aşma, içererek aşma), bu temelin korunup dönüştürülmesi anlamına gelir.

“Yabancılaşmayı aşma koşulları, yabancılaşmış emeğin bizzat kendisinin yarattığı koşullardır. Yabancılaşmış emek böylelikle sadece aşılmasının asli nesnel ve maddi koşullarını değil aynı zamanda öznel ve insani koşullarını da meydana getirir.”[43]

Günümüzde endüstri ve ekonomi ile toplumsal ilişkiler, insanların denetimi altında olmayıp, yabancı ve düşman güçler olarak onlara hükmetmektedir. İnsanlar arasında doğrudan değil, mübadele ilişkileri dolayımıyla, yani metaların değerleri arasındaki ilişkiler aracılığıyla var olan pazarın işleyiş mekanizması, denetlenemezdir. Fakat kapitalist ekonomik gelişme, insanların “dünyada kendi evinde olabileceği bir toplumu”, komünist toplumu olanaklı kılan bir zemin yaratmıştır. Bireylerin tam gelişkinliğe ulaşması, ancak iktisadi ve toplumsal ilişkiler üzerinde kolektif bir kontrol sağlandığında mümkün olacaktır.

Komünizm, bir dünya toplumu olarak insanların tıpkı bugün aile içi yaşamda olduğu gibi, birbirlerinin ihtiyacını, karşılığında bir şey beklemeden gidereceği, yardımlaşma ve paylaşımcılık üzerine kurulu, duygu birliğine sahip bir insanlık ailesidir. Ürünlerde bolluk ve herkesin ihtiyaçlarına göre bölüşüm olduğundan, bireylerin tüketim nesneleri biriktirmesinin getireceği bir kazanç yoktur. Üretken olmak, bireylerin yaratıcı güçlerini ve yeteneklerini kullanmayı ve kendilerini geliştirmeyi istemelerinden kaynaklanır. Kapitalizmde ekonomik yaşam, müsrif, akıl dışı ve gezegenimizi zehirleyiciyken, komünizmde toplumsal ve dolayısıyla bireysel fayda için düzenlenen ekonomi, rasyonel, planlı ve doğayla barışıktır.



[1] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, Sol Yayınları, 2. Basım, 1993,  s. 141

[2] Karl Marx, a.g.e., s. 141-2

[3] Sean sayers, Marx ve Yabancılaşma-Hegelyan Temalar Üzerine Yazılar, Kor Kitap, Birinci Basım, 2018, s. 131

[4] Bertell Ollman, Yabancılaşma: Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, Yordam Kitap, 1. Basım, 2012, s. 231

[5] Karl Marx, Kapital Cilt 1’den aktaran Berrtell Ollman, a.g.e., s. 235

[6] Karl Marx, Yabancılaşma içinde, Grundrisse 1’den alıntı, Sol Yayınları, 2. Basım, 2003, s. 133

[7] Sean sayers, a.g.e., s. 131

[8] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, s. 143-4

[9] Sean sayers, a.g.e., s. 45

[10] Sean sayers, a.g.e., s. 37, 101

[11] Sean sayers, a.g.e., s. 108

[12] Bertell Ollman, a.g.e., s. 222-3

[13] Karl Marx, 1844 Elyazmaları’ndan aktaran Sean Sayers, a.g.e., s. 140

[14] Bertell Ollman, a.g.e., s. 222-3

[15] Sean sayers, a.g.e., s. 140

[16] Özgür Şen, Marx’ın Marksizmi-Tarih ve Devrim, Yazılama Yayınevi, 1. Baskı, 2018, s. 142 Bu noktada Şen’in yazılarında göze çarpan ve uzun zamandır değinmek istediğim bir konuyu açmak istiyorum. Şen, şöyle yazıyor: “Örneğin kapitalizm işçinin emeğine el koyarken normal koşullarda üretimin içinde dışsal bir mekanizmaya ihtiyaç duymaz. Kapitalizmde sömürü için dışsal bir fiziksel, ideolojik veya siyasi zorun şart olmamasıyla, kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde sömürü için zorun gerekliliği, yine iktisadi temele dair bir farklılıktır. Bu farklılık siyasi yapının oluşumunda iktisadi olanın etkisinin nasıl görüleceğini doğal olarak belirler.” (a.g.e., s. 114). “Bu nedenle, Marx’ın değer teorisi, hem bir sınıf teorisi, hem de bir sömürü teorisidir. Kapitalizmde sömürü ilişkisinin kurulması için dışsal bir siyasi veya ideolojik zora ihtiyaç yoktur.” (a.g.e., s. 133) Bize göre, emek güçlerinin yeniden üretiminde kültürel ve ideolojik hegemonyanın önemi bulunmaktadır ve bu nedenle sömürü ilişkileri olan kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülebilirliği, ancak bu hegemonya sağlandığında olanaklıdır. Aykırı eylemlerde bulunulduğunda fiziksel baskının olabilirliğini hissetmeden ve siyasal/ideolojik alternatiflerin görülemeyişinin sonucu mevcut hayat koşullarında yaşamaya ve çalışmaya zorlanma olmadan, sömürü ilişkileri sürdürülemez. Sömürü, bir defalık gerçekleşen bir olay değil, sürekliliği olan bir süreçtir. İşçiler baskı mekanizmaları var olmadan ve çalışma dışında alternatifleri olmadığından çalışmaya zorlanmadan, sömürülemezler. Kapitalizm, iktisadi, siyasal, ideolojik, kültürel ve devletsel boyutları olan, bunların birbirlerinden yalıtık değil, tersine etkileşim içerisinde olduğu bir toplumsal ilişkiler sistemidir.

[17] Bertell Ollman, a.g.e., s. 226

[18] Sean sayers, a.g.e., 132

[19] Bertell Ollman, a.g.e., s. 243

[20] Sean sayers, a.g.e., s. 120-1

[21] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, s. 148

[22] Sean sayers, a.g.e., 133

[23] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, s. 148

[24] Karl Marx, 1844 Elyazmaları’ndan aktaran Bertell Ollman, a.g.e., s. 239

[25] Özgür Şen, a.g.e., s. 143

[26] Sean sayers, a.g.e., s. 121, 134

[27] Sean sayers, a.g.e., s. 134

[28] Bertell Ollman, a.g.e., s. 217

[29] Bertell Ollman, a.g.e., s. 247

[30] Sean sayers, a.g.e., s. 54

[31] Bertell Ollman, a.g.e., s. 248

[32] Sean sayers, a.g.e., s. 163

[33] Karl Marx 1844 Elyazmaları’ndan aktaran Sean sayers, a.g.e., s. 141

[34] Karl Marx Kapital Cilt 1’den aktaran Sean sayers, a.g.e., s. 78

[35] Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi’nden aktaran Sean sayers, a.g.e., s. 183

[36] Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi’nden aktaran Sean sayers, a.g.e., s. 185

[37] Karl Marx, Kapital 3. Cilt’ten aktaran Sean sayers, a.g.e., s. 101-2

[38] Sean sayers, a.g.e., s. 111

[39] Sean sayers, a.g.e., s. 202-3

[40] Karl Marx Kapital Cilt 1’den aktaran Sean sayers, a.g.e., s. 203

[41] Sean sayers, a.g.e., s. 205

[42] Sean sayers, a.g.e., s. 223

[43] Sean sayers, a.g.e., 134

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]