Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
Türkiye işçi sınıfı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye işçi sınıfı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2026 Pazartesi

Sınıfımızın Kuşatılmışlığı ve Çıkış Yolu

Mahmut Boyuneğmez

DİSK-AR’ın "Türkiye İşçi Sınıfının Görünümü" raporu, bugün içinde bulunduğumuz derin ekonomik krizle ağırlaşan “kuşatmayı” 2017 yılından haber veriyordu. Rapordaki verilerin, Türkiye ekonomisini derinden sarsan 2018 krizi öncesi bir döneme ait olduğu unutulmamalıdır. Kriz sonrası artan işsizlik, enflasyon ve alım gücündeki düşüş göz önüne alındığında, raporda çizilen tablonun mevcut durumda daha da zorlaşmış olabileceğini öngörmek mümkündür. Aradan geçen yıllarda, işçi sınıfı üzerindeki kuşatmanın yalnızca devam etmediğini, aynı zamanda daha kalıcı hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Raporu hatırlatmak istiyoruz, çünkü güncelliğini koruyor. Bu rapor sadece istatistiklerden ibaret değil; işçi sınıfının sosyolojik, kültürel ve psikolojik olarak nasıl bir "kuşatılmışlık" içinde olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla mesele yalnızca ekonomik daralma değil, yaşamın bütün alanlarını kapsayan bir daraltılma sürecidir. Türkiye işçi sınıfının kuşatılmışlığını kırmak, klasik yöntemlerin ötesinde devrimci bir mücadele tarzını şart koşuyor. Bu tarz, yalnızca politik söylemde değil, günlük hayatın örgütlenmesinde de kendini göstermelidir.

Kuşatmanın Anatomisi: Sayıların Arkasındaki Yıkım

Raporun ortaya koyduğu tablo, işçi sınıfının yaşam alanlarının nasıl daraltıldığını net bir şekilde ortaya koyuyor: Ancak bu daralma yalnızca maddi değil, aynı zamanda zamanın, ilişkilerin ve geleceğe dair umutların da daralması anlamına geliyor.

• Barınma ve Mülksüzleşme: İşçilerin %56’sı konut sahibi değil, %53,5’i kiracı. Ücret geliri, barınma maliyetleri karşısında eriyor. Sınıfın yarısından fazlası başını sokacak bir evin kirasını ödemek için ömür tüketiyor. Bu durum, işçilerin yalnızca bugünkü yaşamını değil, geleceğe dair güven duygusunu da aşındırmakta; onları sürekli bir geçicilik ve güvencesizlik hissi içinde yaşamaya zorlamaktadır.

• Açlık Sınırında Yaşam: İşçilerin %28,9’u asgari ücretin bile altında gelire sahip. Yarısından fazlası açlık sınırında debeleniyor. Marx’ın belirttiği gibi; emek gücünün fiyatı (ücretler), değerinin altına o kadar baskılanmış ki, ailenin hayatta kalması için artık anne, baba ve çocukların hep birlikte çalışması (hane başına 2,5 kişi çalışıyor) zorunlu bir "hayatta kalma stratejisi" haline gelmiş bulunuyor. Bu tablo, emek güçlerinin yeniden üretiminin dahi krize girdiğini ve yaşamın sürdürülebilirliğinin tehdit altında olduğunu göstermektedir.

• Güvencesizlik ve Korku Rejimi: İşçilerin yarısı (%50,5) "her an işimi kaybedebilirim" korkusuyla yaşıyor. İş bulmak liyakatle değil, %54 oranında "torpil, tanıdık ve cemaat" ağlarıyla mümkün oluyor. Bu durum, işçiyi özgür bir özne olmaktan çıkarıp sermayeye ve gerici odaklara göbekten bağlıyor. Böylece yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir bağımlılık ilişkisi de üretilmiş oluyor. Bu bağımlılık, itiraz etme kapasitesini zayıflatan bir “sessizlik rejimi” yaratmaktadır.

• Sınıfsal Bilinç Krizi: Nesnel olarak işçi olanların %37’si kendini bir sınıfa ait hissetmiyor; bir o kadarı ise kendisini "orta sınıf" olarak tanımlayarak sistemin aspirasyonel (özenme) tuzağına düşüyor. Sendikal hakları "çok önemli" bulanların oranı %20’nin altında. Sınıf, kendi gücünün farkında olmayan devasa bir kitleye dönüştürülmüş durumda bulunuyor. Bu durum, yalnızca bir bilinç eksikliği değil; aynı zamanda sistemin ürettiği ideolojik bir hegemonya biçimidir ve bu hegemonya, rıza üretimi yoluyla kendini yeniden üretmektedir.

• Kültürel Çölleşme: İşçilerin %50’si sadece TV izliyor. Sinema, tiyatro ve kitap okuma oranları yerlerde. Uzun çalışma saatleri işçileri pasifize ediyor, onları sadece "üreten ve tüketen" bir makineye indirgiyor. Bu süreç, bireyin kendini gerçekleştirme imkanlarını daraltarak onu edilgen bir izleyiciye dönüştürmekte ve kolektif düşünme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Ne ve Nasıl Yapmalı? "Hareket" Modeliyle Kuşatmayı Yarmak

Bu ağır tabloya bildiri dağıtarak, slogan atarak veya didaktik "öğretmen" edasıyla yaklaşarak yanıt verilemez. Bu araçlar tamamen değersiz değildir; ancak tek başına kullanıldıklarında günümüzün parçalanmış ve güvencesiz yaşam gerçekliği içinde karşılık bulmakta zorlanmaktadır. İşçileri sosyalizm mücadelesine kazanmanın yolu, hayatın tam kalbinde, enformel ve sempatik ilişkiler üzerinden yükselen bir "Hareket Tarzı Örgütlenme" olmalıdır. Bu model, sürekliliği olan küçük ilişkiler ağı üzerinden büyüyerek zamanla daha örgütlü yapılara zemin hazırlayabilir.

İşyerinde "Sempatik" ve Organik İlişkiler

İşyerinde sendika ya da partiye üyelik teklifinden önce "arkadaşlık hukuku" kurulmalıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde politik çağrı karşılık bulmaz. İşçiler, kendisine dışarıdan bir "ideoloji" paketleyen/sunan yabancı bir el değil; dertleşebildiği, birlikte gülebildiği bir yoldaş görmelidir. Ortak hobiler, küçük meşgaleler ve sahici paylaşımlar; o aşılmaz görünen patron korkusunu ve monotonluğu dağıtacak olan ilk devrimci kıvılcımdır. Bu ilişkiler, zamanla ortak sorunların birlikte tartışıldığı ve kolektif çözümlerin filizlendiği bir zemine dönüşebilir.

Mahalleleri "Sosyalist Yaşam Alanlarına" Dönüştürmek

İşyerlerindeki ve evlerdeki sermaye hegemonyası, mahallelerde işçi ailelerinin tüm bireylerini (kadınlar, gençler, çocuklar) kapsayan alternatif mekanlarla kırılmalıdır. Bu alanlar, yalnızca etkinlik yapılan yerler değil; sürekliliği olan dayanışma ve paylaşım merkezleri haline gelmelidir.

• Kolektif Neşe ve Yarışma: Tribünlerde sadece izleyici olan işçiler sahalara indirilmelidir. Mahalleler arası futbol turnuvaları, stratejik zekayı bileyen satranç yarışmaları ve dayanışmayı pekiştiren spor etkinlikleri, işçileri özneleştirir. Bu etkinlikler, bireylerin yalnız olmadıklarını hissetmelerini sağlayarak kolektif aidiyet duygusunu güçlendirir.

• Birlikte Türkü Söylemek: İşçilerin %90’ının sanattan mahrum bırakıldığı bu düzende; mahalle bazlı işçi koroları, halk dansları toplulukları ve tiyatro atölyeleri vb. kurulmalıdır. Birlikte koro halinde türkü söylemek, resim yapmak, enstrüman çalmak, zeybek oynamak ya da horon tepmek, sınıfsal birliğin en somut ve estetik halidir. Aynı zamanda bu üretim süreçleri, bireyin kendini ifade etmesini ve görünür olmasını sağlayarak özgüven inşa eder.

• Yöresel Festivaller ve Dayanışma Yemekleri: İşçi sınıfının yerel kimliklerini dışlamadan, onları sınıfsal bir potada eriten festivaller, kolektif mutfaklar ve dayanışma yemekleri, kermesler vb. örgütlenmelidir. Bu etkinlikler, cemaatleşmenin panzehiri olan "sınıfsal biz" duygusunu inşa etmeye yardımcı olur. Ayrıca bu tür buluşmalar, farklı deneyimlerin paylaşılmasını sağlayarak ortak sorunların görünür hale gelmesine katkı sunar.

"Birlikte Gazel Okumak": Dışarıdan Değil, İçeriden

İşçilere bir bildiri uzatıp "bunu oku ve bize katıl" demek hiyerarşik ve mesafeli bir tutumdur. Bu yaklaşım, çoğu zaman güven yerine mesafe üretir. İhtiyacımız olan, işçilerin hayatını/soluduğu havayı onunla birlikte teneffüs etmektir.

• Didaktizmden Uzak Durmak: "Biz biliyoruz, sana öğreteceğiz" kibri çöpe atılmalıdır. İşçilerin günlük meşgalelerine, sevincine ve hobilerine samimiyetle ortak olunmalıdır. Bu ortaklık, karşılıklı öğrenme sürecini de beraberinde getirir.

• Hariçten Gazel Okumamak: Siyasi sloganlarla yetinmek yerine, hayatın sıcaklığı içinde bir karşı-hegemonya inşa edilmelidir. İşçiler, sosyalistlerin örgütlediği bir festivalde, bir satranç masasında veya bir koro provasında kendilerini daha değerli, daha bilgili ve daha "insan" hissettiğinde, sınıf bilinci o zeminde daha kolay ve organik olarak filizlenecektir. Bu süreç, bilinç aktarımından çok bilinç oluşumuna dayanan bir dönüşümü ifade eder.

Sonuç: Bir Çağrı Değil, Bir Atmosfer!

Türkiye işçi sınıfını bu "içler acısı" kuşatılmışlıktan çıkaracak olan şey, onu bir yerlere "çağırmak" değil; olduğu her yerde (mahallede, kahvede, işyerinde) yeni bir yaşam tarzını ve güzel ilişkileri örgütlemektir. Bu yaklaşım, kısa vadeli sonuçlardan ziyade uzun vadeli bir toplumsal dönüşümü hedefler. Toplumsal çürümenin panzehiri budur. Bildiri okutmaktan ziyade; birlikte çay içip sohbet etmek, birlikte satranç oynamak ve birlikte aynı türküye eşlik etmek; bunlar devrimci pratiğin ilk ve en sağlam adımlarıdır. Bu küçük adımların birikimi, zamanla daha örgütlü ve etkili mücadele biçimlerine zemin hazırlayacaktır. Bu atmosfer içerisindeki birçok işçinin zamanla öncü partiye/örgüte kendiliğinden katılmayı isteyeceği görülecektir. Başka bir deyişle “hareket” modeli ile “parti/örgüt” modeli birbirini dışlamaz, tersine uyumla tümlenirler. Biri zemini hazırlar, diğeri bu zeminde yükselir.

Kuşatmayı hayatın içinden, kendimizi gerçekleştirmenin mutluluğu ve dayanışmayla yaralım! İnsanların yalnızca düşüncelerinde değil, günlük yaşam pratiklerinde kök salan ve böylece kalıcılaşan bir değişim için kolları sıvayalım.

23 Aralık 2025 Salı

Türkiye İşçi Sınıfının Kuşatılmışlığı: Ne ve Nasıl Yapmalı?

MAR

Özet

2017 yılı verilerine dayanan DİSK-AR’ın raporuna göre, Türkiye işçi sınıfı adeta ekonomik bir kıskaca hapsolmuş durumdadır. Yarısından fazlası kiracı olan, dörtte biri asgari ücretin dahi altında gelire talim eden ve her iki işçiden birinin "her an işsiz kalabilirim" korkusuyla yaşadığı bu tablo, emeğin ne kadar değersizleştirildiğini açıkça göstermektedir. Kadınların eğitimli olmalarına rağmen daha kötü koşullarda sömürüldüğü, çocuklu hanelerin yoksulluk sınırında debelendiği ve sosyal yaşamın sadece televizyon izlemekten ibaret kaldığı bu durum, işçinin sadece emeğinin değil; barınma hakkının, geleceğinin ve insanca yaşam umudunun da elinden alındığı içler acısı bir sınıf gerçeğini gözler önüne sermektedir.

DİSK-AR’ın 2017 verileri, Türkiye işçi sınıfının sadece ekonomik değil, sosyal ve psikolojik olarak da bir "kuşatılmışlık" içinde olduğunu kanıtlamaktadır. Sınıfın yarısından fazlasının (%53,5) kiracı olması ve asgari ücretin altında gelire sahip olanların oranının %28,9’u bulması, barınma ve beslenme gibi en temel insani ihtiyaçların/hakların bile birer lüks haline geldiğini göstermektedir. Bu ekonomik sefalete, işyerlerindeki yapısal güvencesizlik eşlik etmektedir; her iki işçiden birinin yaşadığı "her an işsiz kalabilirim" korkusu, sermayenin işçi üzerindeki en büyük terör mekanizmasıdır. Türkiye’de iş kapısını açan anahtar, kişinin mesleki becerisi değil, sahip olduğu sosyal çevredir. İşe girişlerin %54 oranında tanıdık vasıtasıyla gerçekleşmesi, işçiyi bir birey olmaktan çıkararak, kendisini işe sokan 'torpil' ağlarına (siyasi ya da cemaat ağları gibi) veya patronun lütfuna göbekten bağlamakta ve bağımlı kılmakta, bu durum sınıfsal köleliği kalıcı hale getirmektedir.

İşçiler, uzun çalışma saatleri nedeniyle ailelerine zaman ayıramazken (%42,4), maruz kaldıkları siyasi görüş ve etnik köken ayrımcılıkları çalışma barışını dinamitlemektedir. Kadın işçiler ise bu sömürü sarmalının en ağır yükünü taşımakta; erkeklerden daha yüksek eğitim seviyesine sahip olmalarına rağmen, vasıflarının altında, daha düşük ücretle ve %25’e varan cinsiyet ayrımcılığıyla çalıştırılmaktadır. Aile yapısının "çift gelirli" modele zorunlu dönüşümü, tek maaşla geçinmenin imkansızlaştığı bir hayatta kalma stratejisidir.

Tüm bu ağır sömürü koşullarına rağmen, Türkiye işçi sınıfının sınıf bilinci ve örgütlülük düzeyi içler acısı bir durumdadır. İşçilerin %37’si kendisini hiçbir sınıfa ait hissetmezken, nesnel olarak işçi olanların önemli bir kısmının kendini "orta sınıf" olarak tanımlaması (muhtemelen sınıf bilinci olmadığından “gelir durumumda orta halliyim, öyleyse orta sınıftayım” şeklinde düşünülmektedir), kimliksel bir savrulmaya işaret etmektedir. Sendikal hakları "çok önemli" bulanların oranının %20’nin altında kalması ve grev/toplu sözleşme bilincindeki zayıflık, kolektif direnç mekanizmalarının felç olduğunu göstermektedir. Sosyal yaşamın televizyon izlemek ve sosyal medyada vakit öldürmek gibi pasif eylemlere sıkışması ise işçinin entelektüel ve kültürel gelişiminin de sermaye tarafından gasp edildiğinin, sınıfın sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da bir çöküşe sürüklendiğinin açık resmidir.

Öyleyse ne yapmalı ve nasıl yapmalı? Yazımızın sonunda buna değiniyoruz.

1.0 Giriş

Bu rapor, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR) tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen kapsamlı bir saha araştırmasının bulgularını analiz etmektedir. Çalışmanın temel amacı, Türkiye'deki işçi sınıfının sosyo-demografik yapısını, çalışma koşullarını, iş memnuniyetini, sınıf aidiyetini ve sosyal yaşamını bütüncül bir bakış açısıyla ortaya koymaktır. Rapor, 2018 ekonomik krizi öncesi döneme dair kritik bir anlık görüntü sunarak, dönemin emek piyasasının temel dinamiklerini ve işçilerin günlük yaşam gerçeklerini anlamak için zengin bir veri seti sağlamaktadır. Bu analiz, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu yapısal sorunları ve bu sorunların bireysel ve kolektif tutumlar üzerindeki yansımalarını incelemektedir.

Raporun ilerleyen bölümlerinde, ilk olarak analizin temelini oluşturan araştırmanın metodolojik çerçevesi sunulacaktır. Ardından, işçi sınıfının demografik portresi, hane yapısı ve barınma koşulları gibi temel yaşam göstergeleriyle çizilecektir. Takip eden bölümlerde, istihdam türleri, sosyal güvence, iş bulma kanalları ve ayrımcılık gibi somut çalışma koşulları mercek altına alınacaktır. Bu nesnel koşulların işçilerin memnuniyet, kaygı ve beklentilerine nasıl yansıdığı incelendikten sonra, kolektif örgütlenme mekanizması olan sendikalara bakış ve temel hak bilinci değerlendirilecektir. Rapor, sınıf aidiyeti ve bilinci gibi kritik konuları ele aldıktan sonra, sınıf içi önemli bir farklılaşma ekseni olan toplumsal cinsiyet dinamiklerini ve kadın işçilerin özgün deneyimlerini detaylandıracaktır. Son olarak, işçilerin iş dışı yaşam pratikleri ve sosyo-kültürel faaliyetleri incelenerek bütüncül bir portre tamamlanacaktır.

Bu genel çerçevenin ardından, analizin temelini oluşturan araştırma metodolojisine geçebiliriz.

2.0 Araştırmanın Metodolojisi

Bu raporda sunulan verilerin güvenirliği ve geçerliliği, analizin dayandığı DİSK-AR araştırmasının titizlikle oluşturulmuş metodolojik çerçevesine dayanmaktadır. Araştırmanın bilimsel altyapısı, elde edilen sonuçların doğru yorumlanması ve genellenebilirliği açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu bölüm, araştırmanın künyesini ve metodolojik detaylarını özetleyerek bulguların dayandığı temeli ortaya koymaktadır.

Araştırmanın metodolojik özellikleri aşağıda özetlenmiştir:

• Yürütücü Kurumlar: Araştırma, DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) tarafından planlanmış, saha çalışması IPSOS Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından yürütülmüştür.

• Saha Çalışması Tarihi: Veri toplama süreci, 29 Eylül - 23 Kasım 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.

• Örneklem Büyüklüğü: Raporun analizleri, kamu görevlileri (memurlar) hariç tutularak belirlenen 1924 ücretli çalışandan elde edilen verilere dayanmaktadır.

• Evren: Araştırmanın evrenini, Türkiye'de 15 yaş ve üzerindeki tüm işçiler oluşturmaktadır.

• Coğrafi Kapsam: Örneklem, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) 1 düzeyindeki 12 bölgeyi ve bu bölgelerdeki 30 ili temsil edecek şekilde tasarlanmıştır.

• Veri Toplama Yöntemi: Veriler, anketörler tarafından tablet kullanılarak yüz yüze görüşme tekniğiyle (CAPI - Computer Assisted Personal Interviewing) toplanmıştır.

• Hata Payı: Araştırma, yaklaşık olarak %95 güven düzeyinde +/- 2,2 hata payına sahiptir.

Bu metodolojik temeller ışığında, araştırmadan elde edilen verilerle çizilen Türkiye işçi sınıfının sosyo-demografik portresinin incelenmesine geçilebiliriz.

3.0 Türkiye İşçi Sınıfının Sosyo-Demografik Portresi

Bu bölümde, Türkiye'deki işçi sınıfının demografik yapısı ve temel yaşam koşullarına ilişkin temel veriler analiz edilmektedir. Hane yapısı, barınma koşulları ve gelir durumu gibi göstergeler, işçilerin ekonomik ve sosyal gerçekliğini anlamak için temel bir zemin oluşturmaktadır. Sonraki bölümlerde incelenecek olan çalışma koşulları, memnuniyet düzeyleri ve kanaatler, bu temel zemin üzerinde şekillenmektedir.

Hane Yapısı ve Aile Büyüklüğü

Araştırma bulgularına göre, işçi hanelerinin ortalama büyüklüğü 3,54 kişidir. Bu oran, Türkiye genelindeki 3,4'lük ortalama hanehalkı büyüklüğü ile paralellik göstermektedir. Hanede çalışan sayısı ise ortalama 2,49 olarak tespit edilmiştir. Bu durum, özellikle kentsel alanlarda tek gelirli aile modelinden çok gelirli modellere doğru bir geçişin yaşandığına işaret etmektedir. İşçi ailelerin geçimi için aile bireylerinden 2-3 kişinin (ebeveynlerin her iki ve bazen bir çocuk daha) çalışması gerekmektedir.

Ancak bu ortalamalar, bölgesel farklılıklar incelendiğinde önemli ölçüde değişmektedir. Özellikle Doğu bölgelerinde ortalama hane büyüklüğü 4,6 kişiye yükselirken, hanedeki istihdam oranı genel ortalamanın (%70) oldukça altına düşerek %56'da kalmaktadır. Daha kalabalık hanelerde daha az sayıda kişinin çalışması, bu bölgelerdeki işçi haneleri üzerinde ciddi bir ekonomik baskı yaratmaktadır. Araştırmaya katılan işçilerin %35,6'sı çocuk sahibi olduğunu belirtmiş olup, çocuk sahibi olanlar arasındaki ortalama çocuk sayısı ise 2,05'tir.

Konut Sahipliği ve Barınma Koşulları

Barınma, işçi hanelerinin en temel yaşam maliyetlerinden birini oluşturmaktadır ve konut sahipliği oranı, ekonomik güvencenin önemli bir göstergesidir. Araştırma, işçilerin önemli bir barınma kriziyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. İşçilerin %56’sı konut sahibi değilken, bu oran Türkiye genel ortalaması olan %41’in oldukça üzerindedir.

Bu tablonun en çarpıcı sonucu ise kiracı oranlarındaki makastır. Türkiye genelinde kiracı oranı %24,4 iken, işçiler arasında bu oran iki katından fazlasına çıkarak %53,5’e ulaşmaktadır. Bu durum, ücret gelirinin önemli bir kısmının barınma maliyetlerine ayrılması anlamına gelmekte ve işçi hanelerinin ekonomik sefaletini artırmaktadır. Düşük gelir gruplarında konut sahipliği oranlarının daha da gerilemesi, barınma krizinin sınıfsal bir nitelik taşıdığını açıkça göstermektedir.

Ücret ve Gelir Durumu

2017 yılı verilerine göre işçilerin aylık net gelir dağılımı, sınıfın karşılaştığı ekonomik zorlukların boyutunu ortaya koymaktadır. Araştırma bulgularına göre, işçilerin %28,9’u 1400 TL’den daha az ücret alırken, %22,9’u 1401-2000 TL arasında ücret almaktadır. Bu veriler, 2017 yılı için net 1.404 TL olarak belirlenen asgari ücret düşünüldüğünde, işçilerin dörtte birinden fazlasının asgari ücretin dahi altında bir gelirle yaşamak zorunda kaldığını göstermektedir. İşçilerin yarısından fazlasının (%51,8) 2000 TL'nin altında bir gelirle geçinmesi, dönemin açlık ve yoksulluk sınırları verileriyle birleştiğinde, büyük bir çoğunluğun temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamakta dahi zorlandığı, kalıcı bir ekonomik sefalet içinde olduğu sonucunu doğurmaktadır.

İşçilerin demografik ve temel yaşam koşulları portresini çizdikten sonra, şimdi bu koşulların şekillendiği çalışma hayatının somut dinamiklerine ve istihdam gerçeklerine odaklanabiliriz.

4.0 Çalışma Koşulları ve İstihdam Gerçekleri

Bu bölümde, Türkiye işçi sınıfının karşılaştığı somut çalışma koşulları mercek altına alınmaktadır. İstihdam türlerinden sosyal güvenceye, iş bulma kanallarından işyerinde yaşanan ayrımcılığa kadar geniş bir yelpazede sunulan veriler, işçilerin günlük hayatını ve gelecek kaygılarını doğrudan etkileyen yapısal sorunları gözler önüne sermektedir. Bu bulgular, emek piyasasının güvencesizlik ve enformellik üzerine kurulu yapısını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

İstihdam Türü ve Güvence Durumu

Araştırma, istihdam güvencesi konusunda çelişkili bir tablo sunmaktadır. İşçilerin %79,7'si kendisini "düzenli/kadrolu" bir işte çalışıyor olarak tanımlasa da, bu tanımın tek başına güvence anlamına gelmediği açıktır. Nitekim, işçilerin %20,4'ü "düzensiz, geçici, taşeron veya kiralık işçi" gibi doğrudan eğreti istihdam biçimlerinde çalıştığını belirtmektedir. Bu durum, kadrolu çalışmanın dahi iş güvencesi sağlamadığı, güvencesizliğin çalışma yaşamının geneline yayılan bir norm haline geldiğini göstermektedir.

Sosyal güvenceye erişim de benzer bir soruna işaret etmektedir. İşçilerin %79,9'u işyerinde sigortalı olarak çalıştığını belirtse de, sigortasızlık belirli gruplar için kronik bir sorundur:

• Genç işçiler (15-19 yaş): Bu yaş grubunda sigortasız çalışma oranı %40,6'ya ulaşarak endişe verici bir boyuta ulaşmaktadır.

• Doğu bölgeleri: Bu bölgelerde sigortalı çalışma oranı %57,2'ye kadar düşmekte, bu da kayıt dışılığın coğrafi bir yoğunlaşma gösterdiğini ortaya koymaktadır.

İş Bulma Kanalları

İş bulma sürecinde kullanılan yöntemler, işgücü piyasasının ne kadar formel veya enformel mekanizmalarla işlediğini gösterir. Araştırma sonuçları, enformel ağların ezici üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İşçilerin %54,1'i işlerini "arkadaşlar, tanıdıklar" aracılığıyla bulduğunu belirtmiştir. Buna karşılık, kamu istihdam kurumu olan İŞKUR'un rolü %5,3 gibi oldukça sınırlı bir oranda kalmıştır. Bu tablo, işgücü piyasasında liyakat ve kurumsal mekanizmalar yerine kişisel ilişkiler ağının (bunun içerisinde cemaat türü çıkar örgütleri de bulunmaktadır) belirleyici olduğuna işaret etmektedir.

Sektörel ve Mesleki Yoğunlaşma

İşçilerin en yoğun olarak istihdam edildiği faaliyet alanları sırasıyla; imalat (%21,5), toptan ve perakende ticaret (%10,6) ve konaklama ve yiyecek hizmetleri (%8,2) sektörleridir. Mesleki dağılım ise eğitim düzeyiyle yakından ilişkilidir:

• Lise altı eğitimliler: "Zanaatkarlar ve ilgili işlerde çalışanlar" ile "nitelik gerektirmeyen işlerde çalışanlar" gruplarında yoğunlaşmaktadır.

• Yüksek öğrenimliler: "Profesyonel meslek mensupları" ile "teknisyen, tekniker ve yardımcı profesyonel meslek mensupları" gruplarında yer almaktadır.

Bu ayrışma, eğitim düzeyinin işçilerin mesleki hiyerarşideki yerini belirlemede kritik bir rol oynadığını göstermektedir.

İşyerinde Ayrımcılık Deneyimleri

İşyerinde ayrımcılık, çalışma barışını ve işçilerin psikolojik sağlığını tehdit eden önemli bir sorundur. Araştırma, işçilerin en sık maruz kaldığı ayrımcılık türlerini şöyle sıralamaktadır:

• Siyasi görüş ve düşünce: %14,0

• Etnik köken/din/mezhep/inanç: %13,2

• Cinsiyet: %9,7

Ayrımcılık deneyimleri yaş gruplarına göre farklılaşmaktadır. Genç işçiler arasında "yaş" ayrımcılığı öne çıkarken, 35-54 yaş grubunda en yaygın ayrımcılık nedeni olarak "siyasi görüş" belirtilmiştir. Bu bulgular, işyerlerinin farklı kimlik ve görüşlere karşı hoşgörü düzeyinin düşük olduğunu ve bunun işçiler üzerinde bir baskı unsuru oluşturduğunu göstermektedir.

İşçilerin fiili çalışma koşullarını detaylandırdıktan sonra, bu koşulların onların iş memnuniyeti, gelecek algıları ve genel kanaatleri üzerindeki yansımalarının inceleneceği sonraki bölüme geçebiliriz.

5.0 İş Memnuniyeti, Kaygılar ve Beklentiler

Bu bölümde, önceki bölümde ele alınan somut çalışma koşullarının, işçilerin psikolojik ve öznel deneyimlerine nasıl yansıdığı analiz edilmektedir. İşten duyulan memnuniyet, memnuniyetsizliğin gerekçeleri ve işçilerin temel kaygıları, onların sadece ekonomik değil, aynı zamanda ruhsal durumlarını ve geleceğe bakışlarını anlamak için kritik göstergeler sunmaktadır. Bu veriler, işçi sınıfının günlük yaşamındaki gerilimleri ve beklentileri ortaya koymaktadır.

Genel İş Memnuniyeti

Araştırma sonuçları, ilk bakışta çelişkili bir tablo sunmaktadır. İşçilerin %76,9'u genel olarak işinden memnun olduğunu belirtmektedir. Ancak bu yüksek oran, daha spesifik konulardaki düşük memnuniyetle belirgin bir tezat oluşturmaktadır. Örneğin, ücretten memnuniyet oranı %54'e, çalışma saatlerinden memnuniyet oranı ise %58,2'ye düşmektedir. Bu çelişki, genel memnuniyetin "kötünün iyisi" olarak nitelendirilebilecek bir durumu yansıttığını göstermektedir. Raporun da işaret ettiği gibi, "işsizliğin yoğun olduğu bir ortamda iş bulmuş olmak başlı başına bir memnuniyet kaynağıdır." (“Buna da şükür” düşüncesi bu ortamda yeşermektedir). Dolayısıyla, bu genel memnuniyet, somut koşulların olumlu olmasından ziyade, yüksek işsizlik tehdidi altında bir işe sahip olmanın getirdiği göreli bir tatmin olarak yorumlanmalıdır.

Memnuniyetsizliğin Temel Nedenleri

İşlerinden memnun olmayan işçilere bunun nedenleri sorulduğunda, ekonomik sorunların ezici bir üstünlüğe sahip olduğu görülmektedir. İşten memnun olmamanın en başta gelen gerekçesi, %78,5 ile "düşük ücret"tir. Ücret sorunu, işçi sınıfının en temel ve yaygın sorun alanı olmaya devam etmektedir. Düşük ücreti takip eden diğer önemli memnuniyetsizlik nedenleri ise "uzun çalışma saatleri", "iş güvencesinin olmaması/işi kaybetme endişesi" ve "işçi sağlığı ve güvenliğinin yetersiz olması" gibi çalışma yaşamının temel yapısal sorunlarıdır.

Temel Kaygılar ve Tutumlar

İşçilerin çalışma yaşamına dair temel kanaatleri ve kaygıları, onların kırılganlığını ve gelecek beklentilerini ortaya koymaktadır:

• İş Kaybetme Korkusu: "Her an işimi kaybetme korkusu yaşıyorum" ifadesine katılanların oranı %50,5 gibi endişe verici bir düzeydedir. Bu korku, iş güvencesinin ne kadar zayıf olduğunun en net göstergesidir. Korku, özellikle güvencesiz koşullarda çalışanlarda daha da yoğunlaşmaktadır; sigortasız işçilerde bu oran %57,6'ya, sendikasız işçilerde ise %52,9'a çıkmaktadır.

• İş-Yaşam Dengesi: İşçilerin %42,4'ü "işim nedeniyle aileme ve kendime yeteri kadar zaman ayıramıyorum" ifadesine katıldığını belirtmektedir. Bu bulgu, uzun ve düzensiz çalışma saatlerinin işçilerin sosyal ve aile yaşamını olumsuz etkilediğini, iş-yaşam dengesinin kurulamadığını göstermektedir.

• Girişimcilik İsteği: "Yakın gelecekte kendi işimi kurmak istiyorum" diyen işçilerin oranının %43 olması, ücretli çalışmanın getirdiği tatminsizlik ve güvencesizliğe karşı bir alternatif arayışının ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Bu durum, mevcut çalışma koşullarından bir kaçış arzusunu yansıtmaktadır.

İşçilerin bireysel memnuniyet ve kaygılarını inceledikten sonra, kolektif bir mekanizma olan sendikalara ve sendikal haklara bakış açılarının ele alınacağı bir sonraki bölüme geçiş yapabiliriz.

6.0 Sendikalaşma ve Sendikal Haklara Bakış

Bu bölümde, işçi sınıfının kolektif örgütlenme ve hak arama mekanizmalarıyla olan ilişkisi incelenmektedir. Sendikalaşma oranları, sendikalara yönelik algılar ve temel sendikal hakların önemine dair tutumlar, işçilerin kolektif eylem potansiyeli, hak bilinci ve örgütlenmenin önündeki engeller hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Bu analiz, işçilerin bireysel kaygılarının ötesinde, kolektif çözümlere ne ölçüde yaklaştıklarını anlamamızı sağlamaktadır.

Sendikalaşma Durumu ve Üye Olmama Gerekçeleri

Araştırma, Türkiye'de sendikalaşma oranlarının genel olarak düşük olduğunu teyit etmektedir. Sendikaya üye olmayan işçilere bunun nedenleri sorulduğunda, örgütlenmenin önündeki hem yapısal hem de bireysel engeller açıkça görülmektedir. En sık belirtilen gerekçeler şunlardır:

• "İşyerinde sendika olmaması": Bu yanıt, sendikal örgütlenmenin işyerlerine ulaşmadaki yapısal zorluklarını göstermektedir.

• "Gerek duymama": İşçilerin bir kısmının sendikaların rolünü ve faydasını görmediğini veya sendikalara karşı bir ilgisizlik içinde olduğunu ortaya koymaktadır.

• "Patrondan çekinme": Bu gerekçe, sendikalaşmanın önündeki en önemli engellerden biri olan patron baskısı ve işini kaybetme korkusunun varlığını doğrulamaktadır.

Sendikal Haklara İlişkin Bilinç Düzeyi

Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri, temel sendikal haklara ilişkin bilinç düzeyinin zayıflığıdır. Sendikaya üye olma, toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkını "çok önemli" olarak değerlendirenlerin oranı %20'nin altında kalmaktadır. Daha da endişe verici olan, işçilerin yaklaşık dörtte birinin bu temel hakları "önemsiz" veya "hiç önemli değil" olarak görmesidir. Bu durum, hak bilincindeki erozyona ve kolektif mücadele kültüründeki zayıflamaya işaret etmektedir.

Sendikaların Performansına Yönelik Algılar

İşçilerin sendikaların performansına yönelik değerlendirmeleri, beklentileri ve eleştirileri hakkında önemli veriler sunmaktadır. İşçiler, sendikaları en yetersiz buldukları alanları şöyle sıralamaktadır:

• "Siyasi iktidarın politikaları üzerinde etkili olmak" (%45,2 yetersiz)

• "Çalışanların daha iyi ücret almaları" (%46 yetersiz)

Bu bulgular, işçilerin sendikalardan hem makro politikalar düzeyinde hem de temel ekonomik kazanımlar konusunda daha etkin bir rol beklediğini göstermektedir. Buna karşılık, sendikaların en başarılı bulunduğu alanlar ise "işçi sağlığı ve güvenliği" ve "iş güvencesini güçlendirmek" olmuştur. Bu algı, sendikaların koruyucu ve güvence sağlayıcı işlevlerinin işçiler tarafından daha fazla takdir edildiğini, ancak temel ekonomik ve politik etki alanlarında zayıf kaldıklarının düşünüldüğünü ortaya koymaktadır.

İşçilerin kolektif örgütlenme ile ilişkisini analiz ettikten sonra, kendilerini toplumsal yapıda nasıl konumlandırdıklarını ve sınıf aidiyeti duygularını inceleyen bölüme geçilebiliriz.

7.0 Toplumsal Sınıf Aidiyeti ve Sınıf Bilinci

Bu bölümde, raporun en kritik bulgularından biri olan işçi sınıfının sınıf aidiyeti ve bilinci analiz edilmektedir. İşçilerin kendilerini toplumsal sınıflar hiyerarşisinde nasıl gördükleri, hangi sınıfa ait hissettikleri ve bu aidiyeti nasıl tanımladıkları, onların sosyal ve politik tutumlarını anlamak için temel bir göstergedir. Bulgular, sınıf kimliğinin karmaşık, zayıf ve çelişkili bir yapı sergilediğini ortaya koymaktadır.

Sınıf Aidiyeti Duygusu

"Kendinizi herhangi bir toplumsal sınıfa ait hissediyor musunuz?" sorusuna verilen yanıtlar, sınıf kimliğinin ne kadar zayıf olduğunun altını çizmektedir. İşçilerin sadece %37'si bir toplumsal sınıfa ait olduğunu hissederken, eşit oranda (%37) bir kesim herhangi bir sınıfa ait hissetmediğini belirtmiştir. Geriye kalan %26'lık kesim ise bu konuda fikrinin olmadığını veya cevap vermediğini ifade etmiştir. Bu tablo, işçilerin yarısından fazlasının kendisini belirli bir sınıf kimliği içinde tanımlamadığını, bu durumun da sınıf bilincinin ve farkındalığının düşük olduğuna işaret ettiğini göstermektedir.

Kendini Tanımlama Biçimleri

Kendisini bir toplumsal sınıfa ait hissedenler arasında dahi, "işçi sınıfı" kimliği baskın değildir. Bu gruptaki işçilerin %42,5'i kendini "işçi sınıfı" olarak tanımlarken, %36'sı "orta sınıf" olarak tanımlamıştır. "İşçi" olarak çalışan bireylerin dahi kendilerini "orta sınıf" olarak tanımlama eğilimi, "işçi" kimliğinin benimsenmesindeki tereddütleri ve orta sınıfa yönelik aspirasyonel (özentiye dayalı) bir yönelimi ortaya koymaktadır. Bu durum, "işçi" kelimesine atfedilen olumsuz anlamlardan kaçınma ve daha yüksek bir sosyal statü arayışıyla açıklanabilir.

Sınıf/Katman Aidiyeti

İşçilere doğrudan seçenekler ("üst sınıf", "orta sınıf", "işçi sınıfı", "alt sınıf") sunulduğunda, tablo daha da netleşmektedir. Bu durumda "işçi sınıfı" (%36,7) ve "orta sınıf" (%37,3) yanıtları neredeyse başa baş çıkmıştır. Bu bulgu, nesnel olarak işçi sınıfına mensup olan önemli bir kesimin, öznel olarak kendisini orta sınıfta konumlandırdığını doğrulamaktadır.

Sınıf algısının ekonomik koşullarla ne kadar yakından ilişkili olduğu da açıkça görülmektedir. Aylık ücret arttıkça, kendini "orta/üst sınıf" olarak tanımlayanların oranı (%51,6'ya kadar) artarken, "işçi/alt sınıf" olarak tanımlayanların oranı (%30,5'e kadar) azalmaktadır. Bu durum, sınıf aidiyeti üretim ilişkilerindeki konumla belirlense de, gelir düzeyi ve yaşam tarzı gibi faktörlerin aidiyet hissini ve bilincini şekillendirmede önemli olduğunu göstermektedir.

Sınıf aidiyeti ve aidiyet hissine dair tabloyu sunduktan sonra, sınıf içi önemli bir farklılaşma ekseni olan toplumsal cinsiyetin çalışma yaşamındaki rolünün ve etkilerinin inceleneceği bölüme geçebiliriz.

8.0 Çalışma Yaşamında Toplumsal Cinsiyet Dinamikleri

Bu bölümde, işçi sınıfı içindeki toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve kadın işçilerin özgün deneyimleri analiz edilmektedir. Aile modelindeki dönüşümden ücret farkına, mesleki ayrışmadan sendikal katılıma kadar birçok alanda kadın ve erkek işçiler arasındaki farklılıkları ortaya koymak, sınıfın homojen bir yapı olmadığını ve içsel farklılaşmalar barındırdığını göstermektedir. Bu analiz, sınıfın bütüncül bir resmini çizmek için toplumsal cinsiyet perspektifinin zorunluluğunu vurgulamaktadır.

Aile Modelindeki Dönüşüm

Araştırmanın en çarpıcı ve önemli sonuçlarından biri, Türkiye işçi sınıfı ailesinde yaşanan yapısal dönüşümdür. Geleneksel olarak erkeğin ailenin tek geçindiricisi olduğu modelden, her iki ebeveynin de çalıştığı "çift gelirli" (dual-earner) aile modeline doğru belirgin bir geçiş yaşanmaktadır. Bu dönüşümün en somut kanıtı, işçi hanelerinde ortalama 2,5 kişinin çalışıyor olmasıdır.

Kadın ve Erkek İşçilerin Profillerinin Karşılaştırılması

Kadın ve erkek işçilerin profilleri karşılaştırıldığında, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler net bir şekilde görülmektedir:

Kriter

Kadın İşçi

Erkek İşçi

Analiz

Eğitim Seviyesi

Daha yüksek

Daha düşük

Kadınların eğitim seviyeleri daha yüksek olmasına rağmen...

Vasıflarına Uygun İş

%23'ü vasfına uygun olmadığını düşünüyor

%11'i vasfına uygun olmadığını düşünüyor

...eğitimlerine uymayan işlerde çalışma oranları erkeklerin iki katından fazladır.

Mesleki Yoğunlaşma

Hizmet ve satış elemanı (%33,5), büro hizmetleri (%15,3)

Zanaatkarlar, tesis/makine operatörleri

Kadınlar "kadın işi" olarak görülen, genellikle daha güvencesiz ve düşük ücretli hizmet sektörlerinde yoğunlaşmaktadır.

Sendikalaşma

Daha düşük

Daha yüksek

Kadınların istihdam biçimleri ve ailevi sorumlulukları gibi nedenlerle sendikal süreçlere katılımı daha sınırlıdır.

Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık ve Ücret Farkı

Kadın işçilerin maruz kaldığı ayrımcılık, çalışma yaşamındaki eşitsizliğin en somut yüzünü oluşturmaktadır. Kadın işçilerin %13,7'si doğrudan cinsiyetlerine dayalı ayrımcılık yaşadığını belirtmiştir. Bu orana medeni durum ve çocuk sahibi olma gibi faktörlere dayalı ayrımcılıklar da eklendiğinde, her dört kadın işçiden birinin cinsiyet temelli bir ayrımcılığa maruz kaldığı görülmektedir.

Ücret eşitsizliği de bu ayrımcılığın bir diğer boyutudur. Kadınların %13,6'sı, aynı işi yaptıkları erkek meslektaşlarından daha düşük ücret aldıklarını ifade etmiştir. Bu durum, "eşit işe eşit ücret" ilkesinin pratikte ne kadar yaygın bir şekilde ihlal edildiğinin ve cinsiyete dayalı ücret farkının bir mit değil, somut bir gerçeklik olduğunun kanıtıdır.

Çalışma hayatının zorluklarını ve dinamiklerini inceledikten sonra, işçilerin iş dışı zamanlarını nasıl geçirdiklerini ve sosyal yaşam pratiklerini ele alan son bölüme geçiş yapabiliriz.

9.0 İş Dışında Yaşam: Sosyal ve Kültürel Faaliyetler

Bu bölümde, işçilerin çalışma saatleri dışındaki yaşamlarına odaklanılarak, sosyo-kültürel profilleri tamamlanmaktadır. İş dışı zamanın nasıl değerlendirildiği, hangi sosyal faaliyetlere ne sıklıkla katılım gösterildiği gibi veriler, işçilerin yeniden üretim süreçleri, dinlenme biçimleri ve kültürel birikimleri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bulgular, uzun çalışma saatleri ve düşük gelirlerin sosyal yaşama katılımı ciddi şekilde kısıtladığını ortaya koymaktadır.

Sosyal Faaliyet Tercihleri

Araştırma sonuçlarına göre, işçilerin en sık gerçekleştirdiği sosyal faaliyetler, genellikle pasif, düşük maliyetli ve ev merkezli aktivitelerdir. Bu durum, işçilerin sosyal yaşam pratiklerinin ekonomik ve zamansal kısıtlarla şekillendiğini göstermektedir:

• En Sık Yapılan Faaliyetler: Listenin başında "televizyon izleme" (%50 sık sık) ve "sosyal medyada zaman geçirme" (%44 sık sık) yer almaktadır. Bu faaliyetler, erişimi kolay ve maliyetsiz olmaları nedeniyle öne çıkmaktadır.

• En Nadir Yapılan Faaliyetler: Buna karşılık, aktif katılım ve kültürel birikim gerektiren faaliyetlerin yapılma sıklığı oldukça düşüktür. "Kitap okuma" (%8 sık sık) ve "sinema, tiyatro, konser gibi sanatsal faaliyetlere katılma" (%7 sık sık) gibi aktiviteler, işçilerin büyük bir çoğunluğu için nadiren gerçekleştirilen veya hiç yapılmayan faaliyetler arasında kalmaktadır.

Bu tablo, uzun ve yorucu çalışma saatlerinin ardından işçilerin dinlenmek ve yeniden enerji toplamak için daha pasif yöntemlere yöneldiğini göstermektedir. Aynı zamanda, düşük ücretler, kültürel ve sanatsal etkinliklere katılımın önünde önemli bir ekonomik engel teşkil etmektedir.

Spor Taraftarlığı

Sosyal kimliğin önemli bir parçası olarak futbol takımı taraftarlığı, işçiler arasında oldukça yaygındır. En çok desteklenen takımlar sırasıyla Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'tır. Bu üç büyük takım, işçilerin büyük çoğunluğunun taraftarlık kimliğini oluşturmaktadır. Taraftarlık tercihleri, İstanbul, Ege, Marmara gibi farklı bölgelere göre anlamlı farklılıklar göstermekte ve yerel kimliklerle iç içe geçmektedir.

İşçilerin sosyal yaşam pratiklerini de ele alarak genel portreyi tamamladıktan sonra, tüm bu bulguları bir araya getirerek sentezleyen sonuç bölümüne geçilebiliriz.

10.0 Sonuç ve Sentez

Bu rapor, DİSK-AR tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen kapsamlı alan araştırmasının verilerine dayanarak Türkiye işçi sınıfının sosyo-ekonomik durumu, çalışma koşulları ve temel eğilimleri üzerine bütüncül bir analiz sunmuştur. Araştırma bulguları, 2017 itibarıyla Türkiye işçi sınıfının çelişkili bir tablo sergilediğini ortaya koymaktadır. Bir yanda, yüksek işsizlik tehdidi altında, düşük ücretli, güvencesiz ve uzun çalışma saatlerine dayalı ağır koşullarda bir varoluş mücadelesi verirken; diğer yanda zayıf bir sınıf bilinci, düşük bir kolektif örgütlülük düzeyi ve sendikal haklara karşı mesafeli bir duruş sergilemektedir. Bu tablo, ekonomik yoksulluğun/kırılganlığın ve güvencesizliğin, kolektif bir hak arama bilincine dönüşmek yerine bireysel kaygıları ve hayatta kalma stratejilerini derinleştirdiğini göstermektedir.

Raporun temel bulguları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1. Ekonomik Sefalet ve Barınma Krizi: İşçilerin yarıdan fazlasının (%53,5) kiracı olması ve %56’sının konut sahibi olmaması, barınmanın sınıfsal bir krize dönüştüğünü göstermektedir. Düşük ücretler, haneler üzerinde kalıcı bir ekonomik baskı yaratarak temel yaşam koşullarını zorlaştırmaktadır.

2. Güvencesizliğin Normalleşmesi: İşçilerin yarısından fazlasının her an işini kaybetme korkusu yaşaması, güvencesizliğin istisnai bir durum olmaktan çıkıp çalışma yaşamının temel bir karakteristiği haline geldiğini kanıtlamaktadır. Her beş işçiden birinin doğrudan eğreti (geçici, taşeron vb.) işlerde çalışması ve "kadrolu" statüsünün dahi tek başına güvence sağlamaması bu durumu pekiştirmektedir.

3. Zayıf Sınıf Bilinci ve Kolektif Örgütlenme: İşçilerin önemli bir kısmının kendisini herhangi bir toplumsal sınıfa ait hissetmemesi ve kendini tanımlarken "işçi sınıfı" kimliği yerine "orta sınıf" kimliğine yönelmesi, sınıf bilincindeki zayıflığı ortaya koymaktadır. Buna paralel olarak sendikalaşma oranlarının düşüklüğü ve temel sendikal haklara yönelik farkındalığın zayıflığı, kolektif örgütlenmenin önündeki ciddi engellere işaret etmektedir.

4. Derinleşen Toplumsal Cinsiyet Eşitsizlikleri: Kadın işçiler, erkeklere göre daha yüksek eğitim seviyesine sahip olmalarına rağmen, vasıflarına uygun olmayan, daha düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaşmaktadır. Yaygın ayrımcılık deneyimleri ve eşit işe rağmen devam eden ücret farkı, çalışma yaşamındaki cinsiyet eşitsizliklerinin ne kadar derin ve yapısal olduğunu göstermektedir.

5. Değişen Aile Yapısı: Geleneksel tek erkeğin geçindirdiği aile modelinden, her iki ebeveynin de çalıştığı "çift gelirli" modele geçiş, araştırmanın en önemli sosyolojik bulgularından biridir. Marx’ın zamanında belirttiği gibi, emek gücü metasının fiyatı (ücreti), değerinin altına doğru baskılandığından her iki ebeveyn çalıştığında işçi ailesinin kendini yeniden üretmesi ancak/zar zor gerçekleşebilmektedir.

Bu verilerin, Türkiye ekonomisini derinden sarsan 2018 krizi öncesi bir döneme ait olduğu unutulmamalıdır. Kriz sonrası artan işsizlik, enflasyon ve alım gücündeki düşüş göz önüne alındığında, raporda çizilen tablonun mevcut durumda daha da zorlaşmış olabileceğini öngörmek mümkündür.

11.0 Ne Yapmalı? Sahadan Örgütlenmeye: "Hareket" Modeli

DİSK-AR raporunun sunduğu veriler, Türkiye işçi sınıfının sadece ekonomik bir yıkım içinde olmadığını, aynı zamanda derin bir sosyalleşme ve aidiyet krizi yaşadığını göstermektedir. İşçiler kendilerini bir sınıfa ait hissetmemekte, zamanlarını televizyon başında pasifize olarak geçirmekte (%50) ve iş bulmak için enformel (arkadaş/tanıdık) ağlara muhtaç kalmaktadır. Bu tablo karşısında klasik "ajitasyon-propaganda" yöntemleri (bildiri dağıtımı, didaktik çağrılar) duvara çarpmaktadır. Çözüm, işçiye dışarıdan yaklaşan bir "öğretmen" gibi değil, yaşamın içinde saf tutan bir "yoldaş/arkadaş" gibi yaklaşan organik bir hareket modeli inşasından geçmektedir.

A. İşyerinde "Sempatik" Örgütlenme ve Arkadaşlık Hukuku

Sendikal hak bilincinin %20’lerin altında olduğu bir iklimde, sendikaya ya da öncü partiye örgütlenme süreci profesyonel bir üyelik çağrısından önce arkadaşlık hukuku üzerine kurulmalıdır. İşçi, kendisine direkt bir "ideoloji" sunan siyasi bir figür değil, dertleşebildiği, ortak hobiler geliştirebildiği ve güven duyduğu bir çalışma arkadaşı görmelidir. Ortak meşgaleler, basit ama sürekliliği olan kültürel paylaşımlar, işyerindeki monotonluğu, zorlukları, ezilmişliği ve baskıyı dağıtacak olan o ilk "insani" barajı yıkacaktır.

B. Mahalle Merkezli "Yaşam Alanları" ve Sosyalleşme Araçları

İşyerinde baskı ve korku, imkânsızlık nedeniyle geliştirilemeyen ilişkiler, mahalle ölçeğinde kurulacak alternatif mekanlarla telafi edilmelidir. Bu mekanlar; soğuk birer parti bürosu değil, işçi ailelerinin tüm bireyleriyle (kadın, genç, çocuk) dahil olabileceği canlı merkezler olmalıdır.

  • Spor ve Yaratıcı Yarışmanın Kolektif Gücü: Mahalleler arası futbol turnuvaları, stratejik düşünmeyi teşvik eden satranç yarışmaları ve dayanışmayı güçlendiren spor etkinlikleri düzenlenmelidir. Bu, işçiyi pasif izleyici konumundan çıkarıp aktif bir aktör haline getirir.
  • Kültürel Üretim ve Sanat: İşçilerin %90’ından fazlasının sanatsal faaliyetlere katılamadığı gerçeği karşısında; mahalle bazlı işçi koroları, halk dansları ekipleri ve tiyatro toplulukları kurulmalıdır. Birlikte türkü söylemek, "birlikte gazel okumanın" en somut halidir.
  • Yöresel Festivaller ve Mutfak: İşçi sınıfının geldiği yerel kökleri dışlamak yerine, bu kökleri sınıfsal bir potada eriten yöresel festivaller, kolektif mutfaklar ve dayanışma yemekleri organize edilmelidir. Bu etkinlikler, "biz" duygusunu inşa eder.

C. "Birlikte Gazel Okumak": Dışarıdan Değil, İçeriden

İşçiye bir bildiri uzatıp "bunu oku ve bize katıl" demek, mesafeyi koruyan ve hiyerarşi kuran bir tutumdur. Oysa ihtiyaç duyulan şey, işçinin yaşadığı hayatı onunla birlikte teneffüs etmektir.

  • Didaktizmden Uzak Durmak: "Biz biliyoruz, sana öğreteceğiz" üstten bakışı reddedilmelidir. İşçinin günlük meşgalelerine, sevinçlerine ve hobilerine samimiyetle ortak olunmalı; birlikte eğlenilmeli, birlikte üretilmelidir.
  • Hariçten Gazel Okumamak: Siyasi sloganların soğukluğu yerine, hayatın sıcaklığı içinde bir karşı-hegemonya inşa edilmelidir. İşçi, sosyalistlerin kurduğu o atmosferde (bir satranç masasında, bir koro provasında veya bir festival hazırlığında) kendini daha değerli, daha bilgili ve daha "insan" hissettiğinde, sınıf bilinci de bu kültürel zeminde kendiliğinden filizlenecektir.

Sonuç: Bir Çağrı Değil, Bir Atmosfer

Özetle; işçiyi "çağırmak" yerine, işçinin zaten olduğu yerde (mahallede, sokakta, kahvede, işyerinde) yeni bir yaşam tarzı ve güzel ilişkiler örgütlemek gerekmektedir. Toplumsal çürümenin ve cemaatleşmenin panzehiri de budur. Bildiri okutmaktan ziyade, birlikte aynı havayı solumak, birlikte kupa kaldırmak ve birlikte türkü söylemek; Türkiye işçi sınıfının o "içler acısı" kuşatılmışlığını kırmamızın ilk adımlarını oluşturacak olan tek gerçek devrimci pratiktir. Bu atmosfer içerisindeki birçok işçinin zamanla öncü parti örgütlenmesine kendiliğinden katılmayı isteyeceği görülecektir. Başka bir deyişle “hareket” modeli ile “parti” modeli birbirini dışlamaz, tersine uyumla tümlenirler.

28 Eylül 2025 Pazar

İşçi Sınıfı Kültürü ve Türkiye

Aydın Çubukçu

Türkiye’de, bir “gecekondu kültürü’nden, “köylü”, “lumpen” kültürlerinden söz edildiği kadar yaygınlık ve kolaylıkla “işçi sınıfı kültürü’nden söz edilemeyişinin pek çok nedeni sayılabilir; ama şu değişmez: Bir sosyal olgunun varlığının ya da yokluğunun “nedeni” üzerine konuşmak, daima onun etkileriyle ilgili beklentilerimize bir cevap arayışıdır.

Özellikle farklı politik erekler söz konusu olduğunda, problem nesnesinin tanımı da, onun varlık ya da var ediliş koşullarına ilişkin teori kurma çabaları da, kendilerinden yola çıkılan tarihsel öncüllerin farklılığından çok, farklı etki alanlarının çözümlenmesine yönelmek bakımından ayrışacaktır.

Bu açıdan, “işçi sınıfı kültürü” kavramının içerdiği tarihsellik ve “alt-kültür” kavramının sınıflandırıp tanımladığı olgular, yalnızca nitelikçe farklı olduklarından değil, aynı zamanda, bütün bunları politik erekler açısından mı, yoksa bir sosyoloji nesnesinin “somut varlığını” anlamak için mi ele aldığımıza bağlı olarak da farklı kategorilerle ifade edileceklerdir.

Egemen toplumsal örgütlenme biçiminin eteklerinde, dil, işaret sistemleri, inançlar ve gelenekler üzerinde, özel çevre ve özel ilişkiler dolayısıyla farklı bir biçim geliştirebilen grupların sisteme göre konumlarını gösterebilmek için öne sürülen “alt-kültür” kavramı, özellikle “sistem içi” bir oluş ve hareket tarzını yansıttığı için, yalnızca politik bir fonksiyon olarak tanımlanabilecek olan “sınıf kültürü” kavramını kapsayamayacaktır.

Göçmen işçilerin, farklı din, ulus, etnisite özelliklerini kapalı çevre koşullarında sürdürmeye itilen işçi gruplarının, ya da farklı ve özgül işkolları içinde oluşmuş ilişkileri, genel yaşam biçimlerini de kapsayacak kadar geniş ve genel kılabilen işçi gruplarının bir alt-kültür oluşturduklarından söz edilebilir; ama bu, hiçbir zaman sınıfın tümüne özgü düşünce ve davranış ve yaşayış biçimlerini kapsama gücünü gösteremeyecektir.

Meslek, işkolu, din, milliyet, etnisite gibi öğeleri aşan, bunlarsız da tanımlanabilen, fakat bunların aşılmış olduğunu bildiren bir kültürün, bugünkü sosyoloji ya da kültürel antropoloji kavramlarıyla tanımlanamayacağı açıktır. Hemen bu noktada, “işçi sınıfı kültürü” kavramının, bir güncel varoluş halinden çok, ereklerle, topluma ve insan soyuna ilişkin gelecek tasarımlarıyla ve bunlara ulaşmanın güçleriyle ve araçlarıyla ilgili bir içerikte kurulduğu görülür. Bir başka deyişle, “işçi sınıfı kültürü” kavramı, bir sosyoloji nesnesinden çok, bunu da içermek üzere, politik eylemin programı ile belirlenmiştir. Öyleyse, bu kavram, “alt-kültür” kavramından farklı olarak, nesnesini mevcut toplumda olgun haliyle bulabilmeyi, var olan bir şey üzerine konuşmayı ummaz. İşçi sınıfı kültürünün, ancak sosyalist bir toplumda gerçekleşebileceği önermesi de, doğrudan doğruya kültür ve egemen sınıf kavramları arasındaki ilişkiye dayanır ve bir toplumsal yaşam biçiminin, genelleşmiş, kapsayıcı ve etkin bir duygu, düşünce, davranış bütünlüğünün, herhangi bir sınıfla tanımlı olabilmesi için, söz konusu sınıfın “egemen sınıf olarak örgütlenebilmiş” olması koşulunu öne sürer.

Şu hâlde, Türkiye’de bir işçi sınıfı kültürü bulunup bulunmadığı tartışılırken, ancak “alt-kültür” kavramı kapsamında ifade edilebilecek ilişkilerin ve öğelerin eksen alınması, her şeyden önce bir yöntem hatası oluşturacaktır. Öte yandan, XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla, XX. yüzyılın ilk otuz-kırk yılını içeren bir yüz yıl Avrupa’sı bu tartışmada argüman olarak gösterildiğinde, bu kez de, “sınıf kültürü”nün öğeleri, “alt-kültür” arayışının tanım öğeleri halinde düşünülmüş olacaktır.

Çünkü, söz konusu dönem boyunca bir işçi hayatını karakterize eden öğeler, ilişkiler ve ürünler toplamı, gerçekten “işçi sınıfı kültürü” kavramının ileri sürülebilmesine, işlerlik ve geçerlik kazanmasına olanak veren etkilere, her şeyden önce de, “kendisi için sınıf” kavramının taşıdığı “evrensellik” boyutunun görülüp teorileştirilmesine temel olan etkilere sahipti. Henüz bir egemen sınıf olmamakla birlikte, sosyal, politik ve entelektüel alanlarda hegemonyasını gerçekleştirebilme gücünü ve yeteneğini, yeni bir devrim çağı başlattığı izlenimini vererek gösteren Avrupa işçi sınıfı, egemen üretim ve mülkiyet ilişkileri sistemine karşı duruşu ile kültür kavramını kendisine göre bir içerikle tanımlayabilmemizi de mümkün kıldı.

Sınıfın ortak kültürel nitelikler etrafında birleşme koşulunu, makinelerle ve fabrika düzeni içinde çalışmakta, aynı ortamda, birbirine benzer mahallelerde yalıtılmış ve içe dönük bir hayatı sürdürmekte oluşunda, yoksulluk ve aşağılanmışlıkla belirlenmiş ortak bir “ruh hali” taşımasında görmek, ama söz konusu Avrupa yüzyılının, sınıf açısından kültür kavramının ortaya konulabilmesinde belirleyici olan ihtilalci hareketliliğini ihmal etmek, sosyal-ekonomik determinizmin yorum tarzına uygundur. Böylece, her işçi bireyini bağlayan özel bir değerler sisteminin, “maddi temeller üzerinde”, “doğal olarak” ve sınıfın varoluşunun ayrılmaz bir belirlenimi halinde, başlangıçtan itibaren bulunacağına inanmak da kaçınılmaz olacaktır. Kuşkusuz bu bakış tarzında, Türkiye’de eğer işçi sınıfı kültüründen söz edilemiyorsa, anılan dönem Avrupa’sının koşullarından türetilen kategorilerin de, ya henüz gelişmedikleri ya da artık geçersiz oldukları sonucuna ulaşılacaktır.

Yalnızca “işçi sınıfı kültürü” hakkında değil, sınıfın tarihsel rolü, sosyal konumu, öncü sınıf olarak anlamı gibi konularda da, “refah ve tüketim toplumu”, “yarı-feodal yapı” gibi kavramlara, nedenler ve sonuçlar arasındaki zorunlu ve değiştirilemez bağıntıyı belirleyen bir “maddi temel” değeri yükleyerek tez geliştiren determinizmlerin tümü, ancak bir olanaklar toplamı olarak anlam ve değer taşıyan bütün nesneleri ve ilişkileri, “maddi nedenler” olarak gören aynı teorik öncüllerden yola çıkarlar.

Sorun, sosyal-ekonomik koşullardan zorunlulukla doğan bir ideolojik-kültürel biçimleniş ilişkisi olarak değil de, bir politik program içeriği olarak ele alındığında ise, “işçi sınıfı kültürü” kavramının ifade ettiği ilişkilerle, sınıfın her düzeydeki bütünsel eylemi arasındaki bağıntı önem kazanacaktır. İşçi sınıfının sosyal varoluşu ile, tarihsel bir özne olabilmesinin belirlenimlerinin bir ve aynı olmadığından yola çıkarak, diyebiliriz ki, tarihsel özne niteliği, ancak politik etkinlik içinde, onun sürekli, bağıntılı ve bütünsel kıldığı, ortaya çıkardığı ve geliştirdiği özellikler üzerinde gerçekleşebilir. Öyleyse, işçi sınıfının maddi hayat koşulları ile sosyo-kültürel etkinliği arasında, doğrudan değil, politik eylemle dolaylanma koşuluyla doğabilecek bir bağıntı vardır. Bu saptama, ekonomist-determinist açıklama tarzından farklı olarak, işçi sınıfının her türden örgüt ve mücadele biçiminin bütünlenmesi, genel bir sınıf tavrının somutlanması, bu anlamda da bir işçi sınıfı kültürünün doğuş ve gelişme olanaklarının bulunması için, sınıfın politik örgütünün belirleyici rolünü açığa çıkarır.

Böylece, işçi sınıfının ve onun dolaysız varlık koşullarının gelişme özelliklerini ve düzeyini hiç göz ardı etmeksizin, ama bunlara uygun ve geçerli politik ifadeler kazandırarak genel ve sürekli kılma etkinliğini temel alan bir kültür kavramı ekseninde, Türkiye’de olup bitenlere bakabiliriz.

Moda oldukları dönemde bile etkileri hayli sınırlı kalmış kimi “tarih teorileri” bir yana, Türkiye’de işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin varlığı herkesçe görülebiliyor. İlk elde bu kadarı bile, egemen kültürün içinde, fakat ona karşıt bir işçi sınıfı kültürünün olanaklarının bulunması demektir. Ne var ki, hiçbir sınıf, toplum içine doğuşuyla hemen birlikte, kendisiyle belirlenmiş bir kültürü de beraberinde getiremiyor. Her sınıf, ancak kendine özgü koşulların gelişmesiyle kendi tanımlayıcı karakteristiklerini adım adım oluşturuyor. Daha açıklayıcı olması bakımından eklenmelidir ki, bu “tamamlanış”, daima başka bir sınıfa karşı açık mücadele koşuluna bağlıdır.

Bir grev sırasında halay çeken otel ve eğlence yeri çalışanlarının, işçi sınıfının kendi (pre-kapitalist) geçmişinden devralmış olduğu ifade biçimlerini yeni koşullara uyarlamasındaki bütün başarısına karşın, bu uyarlama sürecinden hareketle ve bunun sonucu olarak, bir “işçi sınıfı kültürü” adlandırmasına layık kalıcılık ve evrensellikte bir kültür yaratamamasının nedenleri, bu sınıfın kapitalist üretim tarzı içerisinde oynadığı ikircikli rolle yakından ilişkilidir. Aydın Çubukçu, bir söyleşisinde bu rolün çelişkili niteliğini ve bu çelişkinin politika ile ilişkisini şöyle ifade ediyor: “Politik eylem iki farklı dünya ortaya çıkarır. Şu anda zaten iç içe geçmiş gibi görünen değil zaten iç içe bulunan dünyaları farklılaştırır. Dünyayı proletaryanın dünyası, burjuvazinin dünyası diye ayıran, bölen şey politik eylemdir. Barikattır. Bu olmaksızın, hayatı bu şekilde bölücü bir eylem söz konusu olmaksızın proletaryayı kendi içinde bütünleştirmek mümkün değildir. Barikatın arkasındaki hayat bütünleştirir proletaryayı. Olağan ilişkiler içinde zaten bütünleşemez. O noktaya gelindiği anda proletaryanın bütünlüğünden, bütünselliğinden ve bütünselleştirici bir eylem içinde olduğundan söz edilebilir. Onun arkasında, gerisinde kaldığımız her an, iç içe geçmiş dünyaların yaşantısıdır ve bir proleter bir burjuva gibi yaşar. Onu bölen politik eylemdir.”

Türkiye’de kapitalizmin temelini, ihraç edilmiş emperyalist sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi oluşturur. Bu gelişme tarzında, pre-kapitalist yapı ve sınıflarla devrimci tarzda bir burjuva hesaplaşmanın olmaması, modern sınıf ilişkileri ortamında, kendisini bir biçimde, ama mutlaka gösteren sonuçlar doğurmuştur. Konumuzla ilgisi bakımından çerçevelersek, burjuvazi de, işçi sınıfı da, yalnızca maddi ilişkiler zemininde değil, politik yapılar, gelenekler, töreler, alışkanlıklar bakımından da kırla kent arasında “kasabalı” bir içeriği taşıya gelmiştir. Bu, kültürün egemen sınıf politikalarıyla ulusal bir etkinlik düzeyine yükselen egemen yapısını olduğu kadar, “alt-kültürler”in de içerik ve biçimini belirleyen etkiler doğurmuştur. Ne var ki, bunun karşısında, bir işçi sınıfı kültürünün kendisini açık mücadele koşuluna bağlı olarak gösterebilen öğeleri de zaman zaman parlayıp sönebilmiştir.

Bir “işçi hayatı”na özgü değerlerin oluşma koşulları, sınıf mücadelesinin en sıradan biçimleri içinde, bir grev sırasında bile görülebilir. Grev kararıyla sonuçlanan bir oylama, birimdeki işçilerin hayatına bir kural koyar: Karşı oy verenler de dahil, bütün işçiler grevcidir! Karara uymayanlar, “grev kırıcı” olurlar. Orada yalnızca eylemin iç düzenine ilişkin bir kural konmuş olmaz; her işçi ilişkisinin “ruhunu” temsil eden, giderek etik ve politik biçimler içinde de geçerli olacak bir ilke konmuş olur.

“Grev kırıcılık”, “muhbirlik”, “patron adamlığı” gibi aşağılanmış ve işçi hayatına yabancılığı ilan edilmiş değerlerin tanımlanması, mücadelenin kendine özgü organlar ve örgütler yaratması ile iç içe ilerler. Ve bütün bunlar, karşıtlık ve çatışma üzerine kurulmuş bir dünyanın ürünü olarak doğarlar.

Daha gelişmiş kültür öğeleri ve bütünsel bir sınıf kültürü, daha yüksek mücadeleler içinde, politika alanında ve bu mücadele daha geniş ve birbirinden farklı alanları kapsadığı ölçüde gelişir. Kuşaktan kuşağa aktarılmaları, sınıfın genel değerleri haline gelmeleri de, bu öğelerin gene yalnızca politik kültür öğeleri düzeyine yükselmeleri ile mümkündür. Burada söz konusu olan, dar anlamda, yani yalnızca bağımsız bir politikanın geliştirilmesine, örgüt ve mücadele biçimlerinin çeşitlenmesine ilişkin bilgi, deney, gelenek birikimi anlamındaki politik kültür değildir.

Simgesel bir ifade ile, “barikatın arkasındaki hayat”, politik kültür kavramının bütün içeriğini, etkisi ve ereği ile birlikte anlatmaya elverişli görünüyor.

Olağan toplumsal-siyasal koşullarda, işçi hayatı, emek gücünün yeniden üretimi için, yerleşik toplumsal düzen tarafından seçeneksiz sunulmuş, nesneler, ilişkiler ve mekânlarla kuşatılmıştır. Ve emek gücü yalnızca kas gücünden, yeniden üretilmesi de yalnızca karın doyurmaktan ibaret olmadığına, işçinin kendisini yenileyebilmesi için gerekli her şeyi kapsadığına göre, işçi, bu nesnelerle, bu ilişkilere bu mekânlarda zorunludur. Dinlenmek, yeni bir şeyler öğrenmek, yiyip içmek için, burjuva sosyal ve kültürel yapının döküntüleriyle, ucuzlatılıp bayağılaştırılmış kopyalarıyla yetinecektir. Üstelik bunları, bir de kendi ortamında kırarak “temellük” de edecektir. Bir işçi sınıfı kültürü çevresi, dolaysız biçimde, ancak emek gücünün yeniden üretilmesinin ihtiyaçlarına karşılık olarak doğabilecekken, gerçekleşebilmesinin engeli de, gene aynı alanın hazır bulunuveren burjuva niteliği tarafından karşısına dikilir.

Buradan kopuş ve kendine özgü biçimler yaratabilme olanağı ise, bütün bu üretim ve yeniden üretim biçimine karşı politika düzeyine yükselebilmiş bir tavır ortamında doğabilir. Bu anlamda “barikat”, yalnızca bir sokağın kapatılması değildir: İki farklı hayat tarzının, farklı ilişkilerin ve farklı değerlerin, karşıtlığın apaçıklığı içinde bağımsızca gelişebilmelerinin olanaklarının da yaratılmasıdır. Çünkü, ayaklanma, hayatın yeniden üretilemeyişine karşı bir yeni yol arayışının sonucu olarak doğar ve bu arayış kategorik ifadesini bulduğu barikat ardında, sınıfa özgü biçimler kazanarak, yeni tarzda bir hayatin üretilebilmesinin başlangıcına ulaşır. Devrimler, yalnızca bir üretim biçiminden daha ileri bir üretim biçimine geçiş anlamında “tarihin lokomotif!” değillerdir, doğrudan doğruya kendi öznesi olan sınıfı da yeniden yarattıkları için öyledirler. Tıpkı emek sürecinin bir “doğal varlığı” insanlaştırmasında olduğu gibi, toplumsal dönüştürme eylemleri de, omuzlarında yükseldiği sınıfın belli başlı niteliklerinin gelişmesinin kaynağıdır.

Ama henüz bu ayrışma anına gelmeden, küçük küçük oluşumlarda, bütün bir hayatın yeniden ve yeni bir tarzda üretilebilmesinin ipuçları, tohumları olarak değerlendirilip geliştirilecek sosyal ve politik biçimler görülebilir. Bunlar aynı zamanda, sınıf kültürünün de derece derece cisimlenişini temsil eden, sınıfın her türden değişik örgütüdür. Yardımlaşma derneklerinden, spor kulüplerine sendikalardan, güzelleştirme derneklerine kadar, olağan koşullarda belli belirsiz bir sınıf içeriği taşıyan her türden örgüt ve bunların kapsadığı ilişki, ayaklanmalarda, “barikatın ardındaki hayatın” somutlanmasında rol oynayabilir. Çünkü her bir sınıf örgütü, değişik kültür öğelerinin biçim ve etki kazanmasıdır. Bazan bir geleneğin, alışkanlığın sürdürülmesi için, bazan yeni bir özellik geliştirmek ve bunu kalıcı kılmak için, ama her durumda, en geniş anlamıyla emek gücünün yeniden üretilmesinin bir öğesine dayanarak veya bir öğesini yaratmak için, kendine özgü bağıntıların bir düğümü olarak doğarlar. Sendikalardan başlamak üzere, sınıfın kendi farkını ortaya koyan her türden örgüt, sınıf kültürünün gelişme olanaklarının, sınıfın toplumsal varoluşunun boyutlarının bir göstergesidir. Sınıfı tanımlayan her öğe, onun bir niteliği olarak ancak bir örgüt biçimi kazandığında anlamlıdır. Bu bakımdan politik örgüt, bütün diğer örgütlerin kendisinde kapsandığı ve aşıldığı örgüt olarak, İşçi sınıfının “kendisi için sınıf” olmasının son ve en gelişmiş belirlenimini temsil eder.

Türkiye’de işçi örgütleri denilince önce ve çoğu kez yalnızca sendikalar akla gelir. Kültür-sanat dernekleri, tüketim kooperatifleri, kütüphaneler gibi değişik türden örgütler, dernekler ise, yerel ve geçici olarak doğabilmişler, ortaya çıkışlarına zemin hazırlayan olağandışı koşullar ortadan kalktığında da “sönmüşlerdir.” Türkiye’de, sınıf mücadelesi içinde oluşan, mücadelenin kapsam ve düzeyine bağlı olarak gelişen ve mücadelenin süresi boyunca etkin rol oynamış örgütler hiç olmamış değildir. 15-16 Haziran 1970’in hemen öncesinde ve sonrasında fabrikalarda, oyuncusuyla, yazarıyla işçilerden kurulmuş tiyatrolar, her işçinin ligi gösterdiği kitaplıklar, düğün dernek komiteleri; 12 Eylül 1980 öncesi, Ümraniye 1 Mayıs Mahallesinde sert mücadele koşullarında ve bunun gereği olarak doğan, eğitim, sağlık, güvenlik, yardımlaşma komiteleri; Yeni Çeltek’te işçilerin üretimi ve denetimini üstlendikleri ocaklarda ve işletme çevresindeki köyleri de etkilerine alan yeni, açık, demokratik ilişkiler, kadın örgütleri, eğlenceleri, türkülerle, marşlarıyla kendi sanatları; Tariş’te, gene üretimin işçiler tarafından örgütlendiği “işgal” koşullarında oluşan ilişkiler ve değerler toplamı, hemen ilk akla gelen örneklerdir. Ne var ki, bunların hiçbiri, mücadelenin sonrasında da yaşayabilmiş değildir. Koşullara bağlı olarak ve sınıf ayrımının apaçık göründüğü çatışma ortamlarının bu ürünleri, yalnızca kesintisiz bir politik etkinliğin ekseninde işlenerek sınıfın belleğine işlenebilir, geliştirilebilir ve tekrarlanabilecek yaşantılar olarak saklanabilirdi. Öyleyse, Türkiye’de işçi sınıfının kültürsüzlüğünden söz eden herkes, ister istemez onun gelişmiş bir politik örgütünün yokluğundan söz ediyor demektir. Sınıfın tarihi içinde, bu saptama ne kadar geriye götürülürse, gösterdiği gerçek de o kadar katılaşıyor.

Türkiye işçi sınıfının tarihi, mücadelesiz bir tarih değildir; ama mücadeleler ve sonuçları kopuk kopuk, süreklilik kazanmak ve gelenekselleşmek gücünden yoksun ve rastlantısal görünüyorsa, bu, sınıfın “doğasının” yanlış, çarpık, prematüre vs. olmasından değil, kendisini bir bütünün yaratıcısı olarak toplumsal ve politik hayata sokmayı başarabilmiş bir partinin bulunmayışındandır.

Elbette, bütünleyici politik eylem tarafından birleştirilmiş bir mücadeleler sürekliliğinin ürünü olmadıkça, işçi sınıfı, kendi adına ama kendi tarihselliğinin kıyısında üretilip kendisine “sosyalist kültür” ürünleri olarak sunulan türküleri, şiirleri, marşları benimsememekte haklı kalacaktır. Kaynağını bu etkinlikte bulmayan “devrimci kültür” yaratma çabalarının, giderek kapalı bir dile dönüşen, yapay bir işaretler sistemi içinde ortaya çıkardığı ve keskin bir söylemle donatıldığında kabul edilebileceği sanılan, böylece de iyice ritüel nitelikler kazanan ürünlerin toplamı ise, en fazla bir “alt-kültür’ün öğeleri olmanın ötesine geçemeyecektir. Sorun, ürünün niteliğiyle, güzelliği ya da çirkinliği ile değil, üretiliş tarzı ile ilgilidir. Ve bu, tek tek hiçbir ürünün ya da ürünler birikiminin kendi başına aşamayacağı bir sorundur. Her sınıfın kültürünün, onun eylemliliğinin bir sonucu ve öğesi olması ve egemen sınıf olarak örgütlenme mücadelesi içinde üretilmesi bağlamında, denilebilir ki, politik örgütten yoksun sınıf, kültürel üretim olanağından da yoksun sınıftır. Bir başka deyişle, kendiliğinden eylemlilik ve “kendiliğinden sınıf” niteliğinin belirleyici olduğu koşullarda ortaya çıkmış kültür öğeleri, sanat-edebiyat ürünleri, rastlantısal ve geçici olmaktan kurtulamayacaktır..

İşçi sınıfı bakımından politik eylem, belli bir sınıfın eliyle belli bir biçimde bütünsel kılınmış hayatı parçalayıp dağıtarak, kendi elleriyle yeni ve daha yüksek bir bütünlüğün kurulması demektir. Orada, kültürün öğeleri de, sanat-edebiyat ürünleri de, şu ya da bu mücadele alanında kendine özgü biçimlerde ortaya çıkmış düşünce, davranış biçimleri de, ancak ve yalnızca, bütünsellik kavramının eylemli ifadesi olan politik etkinlik içinde, sınıf kültürü düzeyine yükselebilecektir.

2 Aralık 2024 Pazartesi

Türkiye’de Suriyeli sığınmacı işçilerin durumu

Mahmut Boyuneğmez

sendika.org için yazdığımız bu yazımızı blogumuzda da yayınlıyoruz. Bağlantı adresi: https://sendika.org/2024/12/turkiyede-suriyeli-siginmaci-iscilerin-durumu-715871 


Türkiye kapitalizmi ve sermaye sınıfı, Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen göçmen emekçileri örgütsüz olduklarından ucuz işgüçleri olarak vahşice sömürmeye devam etmektedir. Sığınmacı işçilerin insanca yaşam ve iş koşullarına kavuşmaları, çocuklarının eğitim alması için mücadeleye koyulmaları ve ülkemizdeki diğer emekçilerle birlikte örgütlenmeleri gerekmektedir.

Sığınmacılarla ilgili istatistiklere güvenmeyenler ya da bu verilere dair şüphe duyanlar şu soruları yanıtlamalıdır: Neden sığınmacılara ilişkin resmi veriler gerçekte olan değerlerin çok üzerinde ya da çok altında olsun? Sayılardan şüphe duymak için ya da onlara güvenmemek için ne neden var?.. Örneğin enflasyon hesaplamasında düşük bir oran verilmesi, kitleleri yönlendirmede işlevliyken, sığınmacılar konusunda sayılar iddia edildiği gibi az gösteriliyorsa, bunun amacı nedir? Uluslararası göçmenlerle ilgili kuruluşların sayıları da benzer düzeydeyken, neden sığınmacılarla ilgili resmi verilerden şüphe duyulsun ya da bu verilere güven duyulmasın?.. Resmi verilerden şüphe duymak ya da bunlara güvenmemek için bir neden bulunmamaktadır. Öyleyse sığınmacı emekçilerin ne durumda olduğunun bir panoramasını resmi verilere başvurarak, fakat bununla yetinmeyip yapılan ampirik araştırma sonuçlarıyla ortaya koymak yararlı olacaktır.

Göçmenler gittikleri ülkelerin yerli nüfusunun çalışmak istemediği/çalışmayı kabul etmediği ve 3D olarak nitelenen “kirli, tehlikeli ve zor” (dirty, dangerous and difficult) işleri yapmaktadır. Göçmenlerin emek piyasasına katılımda seçenekleri azdır, yoğun emek gerektiren işlerde kendilerine yer bulurlar. Göçmenler daha sadık ve güvenilir, uzun saatler boyunca çalışmaya hazır işçilerdir. Göçmenlerin pazarlık gücünün sınırlı olması, onları emek piyasasının en mahrumiyet içerisindeki üyeleri yapmaktadır. Göçmenler genellikle kayıt dışı ve korunmasız olarak çalışırlar. 1990’lardan günümüze ev içi bakım hizmetleri ve turizm sektörlerinde çalışan göçmenler bir yana bırakıldığında, Türkiye’de diğer göçmenlerin emek yoğun sektörlerde, ücret pazarlığı yapamadan, düşük nitelikli ve geçici işlerde (tarım, inşaat, tekstil ve hizmetlerde) çalıştığı görülmektedir. Geçimlerini sağlamak, kira ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için çoğunlukla Suriyeli mülteci ailelerde yaşı çalışmaya müsait olanların tamamı çalışmak zorunda kalmaktadır.

Türkiye’de 2011 yılından beri Suriye’deki iç savaştan kaçanlar yaşamaktadır. Suriyeli mülteciler Nisan 2014’ten bu yana Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında geçici koruma statüsünde bulunmaktadır. 1990’lardan bu yana kitlesel düzensiz göçmen akışıyla karşılaşan ülkeler, göçmenlere doğrudan mülteci statüsü sağlamak yerine geçici koruma statüsü olarak tanımlanan hukuki statüyü kullanma eğilimindeler. Geçici koruma, ağırlayan devletlere daha dar bir sorumluluk yüklemektedir. Türkiye’de sermaye sınıfı için ucuz işgücü arzı oluşturduklarından, sığınmacılar kamplarda uzun süre tutulmamış, halk tabiriyle “etinden-sütünden” yararlanmak üzere işgücü piyasasına dahil edilmişlerdir.

Demografik yapıyı ne kadar etkiliyorlar?

Göç İdaresi Başkanlığı verilerine göre Türkiye’de kayıt altına alınmış geçici koruma statüsündeki Suriyeli sayısı 24 Temmuz 2025 itibarıyla 2 milyon 589 bin 914'ye gerilemiş bulunuyor. Türkiye’de yabancı uyruklu olan ve kayıt dışı bulunan kişi sayısının 300 bin ile 2 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ortalama 1 milyon düzensiz göçmen (kayıt dışı sığınmacı) olduğu kabul edildiğinde, Türkiye’deki toplam göçmen sayısının 3,6 milyon civarında olduğu görülmektedir. Hatırlayalım; Kemal Kılıçdaroğlu ve Ümit Özdağ gibi siyasi figürlerin göçmenler için dile getirmiş olduğu sayılar 10 milyon, hatta 13 milyon düzeyindeydi. Bu kişiler toplumumuzda sığınmacılar konusunda yanlış bir algı ve bakış açısı oluşturmaya çalışanlar korosunda yer almıştır.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye toplumunun nüfusuna oranı sadece yüzde 4,21 düzeyindedir. Sığınmacılara dönük bir alerji ve negatif hissiyat geliştirmeye neden olacak şekilde “ülkemizin göçmenlerin işgali altında bulunması” durumu söz konusu değildir.

Veriler 2021 yılından buyana sığınmacı Suriyelilerin sayısının azaldığını göstermektedir. Bunun nedenleri, 2016-2024 yılları arasında 715 bini aşkın Suriyelinin ülkesine geri dönmesi, AB ülkelerine kaçak geçişler, geçici koruma statüsünü kaybeden sığınmacıların oluşu (örneğin 6 Şubat depremi nedeniyle evleri yıkılan sığınmacılardan statülerini sürdürmeleri için gerekli olan adres güncellemesini yapamayanlar var), 238 bin 768 Suriyeli uyrukluya vatandaşlık verilmesidir. 8 Aralık 2024’te Esad hükümetinin devrilmesi sonrası ise kabaca 300 bin Suriyeli sığınmacı ülkelerine geri dönmüştür.

Kamplarda kalan Suriyeli sayısının toplam Suriyeli sayısına oranı yüzde 1,85 olup, Suriyelilerin yüzde 98,15’i şehirlerde yaşamaktadır. En çok Suriyeli sığınmacı barındıran şehir 511 bin 393 kişi ile İstanbul’dur. İstanbul’da Suriyeli sığınmacılar, kent çeperlerindeki yoksul semtlere yerleşmiştir. Semt seçimlerinde akrabalık bağları ve sınıfsal özellikler etkilidir. Kayıtlı Suriyeli sığınmacıların, en yoğun bulundukları ilçe nüfuslarına oranı yüzde 4-9 arasındadır. İstanbul’u 412 bin 153 kişi ile Gaziantep, 243 bin 965 kişi ile Şanlıurfa takip etmektedir. Oran olarak Suriyelilerin en yoğun olduğu şehir ise yüzde 29 ile Kilis’tir. Kilis’te 155 bin 179 Türk vatandaşı ile kayıt altına alınmış 64 bin 105 Suriyeli bulunmaktadır. Suriyeli yoğunluğunda Kilis’i yüzde 16 oranı ile Gaziantep takip etmektedir. Türkiye’de hiçbir ilde Suriyeli sığınmacılar demografik olarak baskın konumda değildir. Başka bir deyişle sığınmacıların, hiçbir ilde nüfus yapısını değiştirecek boyutta bir ağırlığı bulunmamaktadır. Sığınmacılara karşı sınır illerindeki bazı yerelliklerde sığınmacı nüfusun yoğunluğundan kaynaklı hoşnutsuzlukları, tüm ülke genelinde de varmış gibi göstermek bir manipülasyon ve çarpıtmadır.

Nüfus piramidindeki verilerden hareketle yapılan analizlere göre Suriyeli sığınmacıların yıllık ortalama nüfus artış hızı binde 8 civarındadır. Bu artış Türkiye ortalamasının binde 13,9 altındadır. Yeni doğumlarla Suriyeli sığınmacıların nüfusundaki artışın, örneğin 10 yıl sonrasında ülkemizi istila edecek boyutlara ulaşması mümkün görünmemektedir.

Suriyeli sığınmacılar arasında 2017 yılı için yapılan bir çalışmada Türkiye’ye gelmeden önce ülkelerinde aylık geliri 75 dolar ve bunun altında olanların oranı yüzde 83 olarak hesaplanmıştır. Bu oran Suriye’den Türkiye’ye sığınanların önemli ölçüde yoksullar olduğunu göstermektedir.

Sağlık Bakanlığı, AFAD ve DSÖ’nün araştırmasına göre Türkiye’deki 18-69 yaş arasındaki Suriyelilerin ortalama eğitim yılı 8,7’dir. Türkiye’deki Suriyeli nüfus genel olarak lise ve altında eğitime sahiptir.

Türkiye’de 18-69 yaş aralığındaki 5.760 Suriyeli göçmenin örneklemini oluşturduğu bir araştırma kapsamında, Suriyeli erkeklerin yüzde 44,3’ü işçi, yüzde 2,7’si memur olarak çalışmakta, çalışmalarına herhangi bir engel olmamasına ve çalışma isteğinde olmasına rağmen işsiz olan erkeklerin oranı ise yüzde 32 düzeyinde bulunmaktadır. Bu işçiler ağırlıkla vasıfsız işgücüdür. Üstelik Suriye’de aldığı eğitimle ilgili diploması olmasına rağmen Türkiye’de bu diplomaya denklik verilmemesi, vasıflı sığınmacı emekçilerin kendi vasıflarından daha düşük vasıf gerektiren işlerde çalışmaları sonucunu doğurmaktadır. Suriyeli kadınların büyük çoğunluğunu oluşturan yüzde 84,4’lük bir kesimi ev işleriyle uğraşmaktadır/ev kadınıdır. Suriyeli kadınlar çoğunlukla emek yoğun üretim yapan tekstil, hazır giyim ve hizmet sektöründe ya da tarımda kayıt dışı olarak çalışmaktadır. Çalışan ya da iş arayan Suriyeli kadınların önemli bir bölümünü, ülkelerindeki iç savaşta eşini kaybetmiş ve hanenin geçiminden sorumlu olanlar oluşturmaktadır. Bazı illerde evlerinde parça başı dikiş işleri yaparak çalışan kadınlara da rastlanmaktadır.

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların yüzde 85’inin temel gelir kaynağı çalışarak elde ettikleri ücretlerdir. Suriyeli sığınmacıların çoğunluğu işçi ailelerinden oluşmakta, bir kurum tarafından verilen ayni veya nakdi destek ile geçinmemektedir. Suriyeli sığınmacılara çalışma izni 2016 yılında çıkarılan Yabancıların Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik ile verilmeye başlanmış olup, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre 2023 yılında çalışma izni olan Suriyeli sayısı 108 bin 520’dir. Suriyeli sığınmacı işçilerin çok büyük bir bölümünün kayıt dışı olarak düşük nitelikli işlerde (özellikle tekstil, inşaat ve tarım sektörlerinde) çalıştığı bilinmektedir. 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre yaklaşık 650 bin Suriyeli sığınmacı işçinin kayıt dışı çalıştığı belirtilmektedir. Türkiye’de reel ücretler zaten yüksek enflasyon ile azalmakta ve tüm ücretlerde asgari ücrete doğru bir gerileme yaşanmaktadır. Bunun sığınmacılarla hiçbir ilintisi bulunmamaktadır. Fakat tekstil, inşaat ve tarım sektörlerinde kayıt dışı çalışan sığınmacıların, düşük ücretlerle/yevmiyelerle çalışıp, yerli işçilerle rekabete girdiği görülmektedir.

Yapılan çalışmalarda Suriyeli sığınmacıların oranının nispeten yüksek olduğu illerde, yerli kayıt dışı çalışanların yerini aldıkları yönünde bulgular vardır. Sığınmacıların yoğun olduğu bölgelerde yerli kayıt dışı istihdamın azaldığı, yerli kayıtlı istihdamın fazla etkilenmediği, hatta kısmen arttığı, yerli çalışanların ücretlerinde ise anlamlı bir değişiklik olmadığı bulunmuştur. Fakat bu konu tartışmalıdır. Düşük nitelikli işlerde Türkiyeli ve Suriyeli işçiler arasında rekabetin arttığı, bunun da zaten düşük olan ücretleri baskıladığı yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır.

Ortalama gelirleri asgari ücretin altında

Suriyelilerin 2017 yılında Türkiye’deki aylık ortalama kazançlarının 908 TL (229,39 dolar) olduğu tespit edilmiştir. Bu tarih itibari ile Türkiye’deki asgari ücret 354,70 dolara karşılık geldiğinden, Suriyeli işçilerin Türkiye’de asgari ücretin altında ücretlerle çalışmasına rağmen Suriye’deki kazançlarına kıyasla daha fazla gelir elde etmekte oldukları anlaşılmaktadır. Fakat satın alma gücü açısından değerlendirildiğinde ülkelerindekine göre Türkiye’deki artan kazançlarına rağmen Suriyeli ailelerin yüzde 77’sinin temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı saptanmıştır. Sığınmacı kadın işçiler genellikle istihdam edildikleri sektörlerde hem yerli kadın işçiler hem de göçmen erkek işçilere göre düşük ücretle çalıştırılmaktadır.

Türkiye işçi sınıfının bir bileşeni olan Suriyeli sığınmacı işçiler, vasıfsızlık, çalışma izinlerinin olmaması ve Türkçe dilinde yetersizlik nedeniyle ağırlıkla kayıt dışı sektörlerde, düzensiz işlerde, kolayca işten çıkarılma tehdidi altında, uzun süreler boyunca, asgari ücretten düşük ücretlerle, kimi durumlarda ücretleri ödenmeyerek ya da patronlarla yaptıkları anlaşmadan daha düşük ücretler ödenerek, en kötü/ölüm ve yaralanma riskine en açık koşullarda (iş güvenliği ve sağlığı tedbirlerinin olmadığı koşullarda), sosyal güvenceden yoksun (sigortalanmadan), sendikaları ve örgütlülükleri olmadan çalışmakta ve yoksulluk içerisinde yaşamaktadır. Yapılan araştırmalar Suriyeli göçmenlerin yerli işçilere göre düşük ücretlerle çalıştırılmasının farklı sektörlerde yaygın bir uygulama olduğunu göstermektedir. Bu çalışma koşullarına sahip işçi sınıfı bölmesine “prekarya” denmektedir. Suriyeli sığınmacı işçiler, Türkiye işçi sınıfının yeni prekaryasını oluşturmaktadır. Ve elbette çalışma koşullarındaki olumsuzluklardan sığınmacılar değil, kapitalistler ile bu koşulların hukuksal ve politik düzenleyicileri sorumludur.

Doğu, Güneydoğu ve Akdeniz bölgelerindeki illerde yaşayan kent yoksulları ve mülksüz halk yanı sıra Suriyeli sığınmacılar, mevsimlik tarım işçiliğinde başat konumdadır. Mevsimlik tarım işçileri çoğu durumda günde 10-12 saat, zor koşullarda çalışmaktadır. Çocuklar ve kadınlar tarımsal ücretli işçiliğin temel aktörleridir. Tarım işçiliği yapan Suriyeli sığınmacılar meslekleri olmadığı ve başka iş bulamadığından bu işleri yapmaktadır. Düşük günlük ücretlerin olduğu tarım sektöründe kazançlarını artırmanın ve kalabalık aileleri geçindirmenin yolu, aile ve akrabaların çocuklarla birlikte çalışmasıdır. Suriyeli sığınmacılar özellikle Adana-Mersin-Şanlıurfa-Gaziantep bölgesinde tarımda yaygın olarak çalışmaktadır.

Kayıt dışılığın yaygın olduğu tekstil sektöründe düşük ücretler, güvencesizlik ve yüksek çalışma saatleri bulunmaktadır. Küçük ve orta ölçekli tekstil firmaları, uluslararası büyük tekellerin tedarikçisidir ve kendilerinin de fason alt tedarikçileri bulunmaktadır. Böylelikle bu uluslararası tekeller tedarikçi firmalarda kayıt dışı çalışan ucuz işgücünün aşırı sömürüsü üzerinden emperyalist payını almaktadır. İstanbul’daki tekstil işçileri arasında yapılan bir araştırmaya göre, işçilerin ancak yüzde 2,3’ü haftada yasal çalışma süresi olan 45 saat çalıştığını ifade etmiştir. İşçilerin yüzde 14,26’sı haftada 46-50 saat, yüzde 32,17’si haftada 51-55 saat, yüzde 19,73’ü haftada 56-60 saat, yüzde 16,58’i haftada 61-65 saat, yüzde 14,93’ü ise haftada 65 saatten fazla çalışmaktadır. Yerli ve sığınmacı tüm İşçilerin 3’te 1’inin ücreti asgari ücretin altındayken, Suriyeli tüm işçilerin yaklaşık yarısı, Suriyeli sığınmacı kadın işçilerinse tamamı asgari ücretin altında çalışmaktadır. Yerli işçiler arasında asgari ücretin altındaki bir ücretle çalışan işçiler yaklaşık yüzde 20’lik bir orandadır. Sigortasız ve kayıt dışı çalışmanın yaygın olduğu sektörde işçiler hem cinsiyet hem de Türkiyeli/Suriyeli olmak bakımından ayrışmakta ve emek piyasasının en üstünde Türkiyeli erkek işçiler, ikinci seviyede Türkiyeli kadın işçiler, üçüncü seviyede Suriyeli erkek işçiler, ücret skalasının en altında ise Suriyeli kadın işçiler yer almaktadır. İstanbul’da tekstil sektöründeki Suriyeli işçilerin yüzde 98,6’sı kirada oturmakta, bu konutlarda işçilerin yüzde 54’ü 7’den fazla kişiyle birlikte yaşamaktadır, öyle ki 10’den fazla kişiyle birlikte yaşayan işçilerin oranının yaklaşık yüzde 26 düzeyinde olduğu saptanmıştır.

Gelişmekte olan ülkelerde inşaat işçilerinin önemli bir kısmı kırdan kente göç eden birinci kuşak işçilerden oluşmaktadır. Türkiye’de inşaat işgücü piyasasının sayısal olarak önemli bir kısmını Kürt kökenli işçilerin oluşturduğu tahmin edilmektedir. Taşeronlaşma düşük ücret karşılığında çalışmaya razı, daha hızlı çalışabilecek, iş güvenliği önlemlerinin alınmadığı ortamlarda çalışmaya itiraz etmeyecek işçileri inşaat sektörüne dahil etmektedir. Suriyeli işçilerin daha düşük ücretle çalışmaları, daha uzun saatler boyunca çalıştırılmaları, sosyal güvencelerinin olmaması gibi etkenler taşeronların yerli işçiler yerine Suriyeli göçmen işçileri çalıştırmayı tercih edebilmelerine neden olmaktadır. Amaçlanan sömürü oranını artırmaktır. Suriyeli sığınmacı işçiler inşaat sektörüne dahil oldukları yerlerde işçiler arasındaki rekabeti artırmıştır.

400 bin Suriyeli çocuk okula gitmiyor

Geçici koruma altındaki Suriyelilerin yaklaşık 1 milyon 124 bin 353’ü zorunlu eğitim çağındaki çocuklardır. 2021’in Kasım ayı itibariyle okul çağındaki Suriyeli çocukların yüzde 65’i devlet okullarına devam etmektedir. Yaklaşık olarak 400.000 Suriyeli çocuk okul dışındadır. 2020-21 eğitim yılı için ilk ve ortaokul düzeyinde okullaşma neredeyse yüzde 80 iken, lise düzeyinde okula gitme oranı yüzde 39 düzeyindedir (yerlilerde yaklaşık yüzde 85). Okula gitmeyen sığınmacı çocuklar ya ev içi işlerde çalışmakta (özellikle kız çocuklar) ya da ailelerinin yoksul olması yüzünden gelir sağlamak amacıyla çocuk işçi olarak çalışmak zorunda kalmaktadır. Suriyeli çocuk ve gençlerin ailelerinin gelirini artırmak amacıyla düşük ücretler karşılığında yevmiye usulü çalışmak zorunda oldukları bilinmektedir. Sığınmacı çocukların çalışma yaşının 6’ya kadar düştüğü saptanmıştır. 15-17 yaşındaki Suriyeli sığınmacı erkek çocukların yüzde 48’i ücretli bir işte çalışmaktadır. Bu oran, savaş öncesi Suriye’deki orandan (yüzde 29) çok daha yüksektir. Sığınmacı çocukların hakkı olan eğitimden mahrum kalmaları ve çocuk işçi olmaları, büyük bir sorundur. Tıpkı zorunlu eğitim çağında olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı çocukların yüzde 3,9’unun, yani yaklaşık 612 bin 814 çocuğun eğitim dışında bulunması gibi.

Sığınmacı çocuk işçiler sanayide tekstil ya da ayakkabı atölyelerinde, araba tamirhanelerinde, hizmet sektöründe ya da sokaklarda çok düşük ücretlerle/kazançlarla, 12 saate varan çalışma süreleri boyunca çalışmaktadır. Yerli küçük atölyelerde olduğu kadar, dünyaca ünlü markaların/uluslararası firmaların tedarikçilerine ait fabrikalarda da bu çocuklar, erişkin Suriyeli sığınmacılarla birlikte iliğine kadar vampir sermayedarlar tarafından sömürülmektedir. Suriyeli sığınmacı çocukların işçilik yapmasının temel nedeni ailelerinin yoksulluğudur.

İstanbul’da 12-24 yaş arası Suriyeli genç ve çocuklar arasında yapılan bir araştırmada, bu insanların karşılaştıkları sorunların eğitime devam edememe, çalışacak iş bulamama, Türkçe konuşamama, yoksulluk, sömürü, ayrımcılık ve sosyal hizmetlere sınırlı erişim olduğu saptanmıştır.

Suriyeliler suç oranını artırıyor mu?

Emperyalist ülkelerin vekil savaşından/ülkelerindeki iç savaştan kaçıp, ülkemize sığınmış Suriyelilerin yüzde 74’ünü (2 milyon 291 bin 126 kişi) kadın ve çocuklar oluşturmaktadır. 18 yaş altında olanların/çocukların Suriyeli sığınmacılar içerisindeki payı yüzde 50’dir. Kadınlarda ve çocuklardaki suç oranlarının, erkeklerdekine göre düşük olduğu bilinmektedir. Resmi rakamlara göre sığınmacıların suç oranı 2014 yılından itibaren 2022 yılına kadar yüzde 1,32 düzeyindedir. Buna göre Suriyeli sığınmacılar arasında 100 binde 1320 kişi suç işlemektedir. 2021 yılında Türkiye’de 3 milyon 290 bin 195 ceza davası açılmış, bunların 2 milyon 529 bin 492'sinde (yüzde 50,6) mahkûmiyet kararı verilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de 100 bin kişiden 2984 kişinin mahkûmiyetle sonuçlanmış suçu bulunmaktadır. Öyleyse sığınmacıların suç oranlarını artırdığı ve daha çok suç işledikleri düşüncesi, yanlıştır. 2022 yılında yayınlanan bir araştırma da Suriyelilerin suç istatistiklerine anlamlı bir etkisi olmadığını göstermiştir. Ayrıca bir çalışmada “son 5 yıl içinde bir Suriyeliden zarar gördünüz mü?” şeklinde sorulmuş, katılımcılardan yüzde 11,4’ü bizzat kendisinin, yüzde 6,8’si ailesinin zarar gördüğünü belirtirken, yüzde 30,8’i duyumlara dayalı olarak çevresindekilerin zarar gördüğünü ifade etmiştir. Suriyeli sığınmacılardan kendisinin ya da ailesinin zarar görmediğini belirtenlerin oranı kabaca 10’da 9’düzeyinde olup, Suriyelilerin suçlara daha fazla karıştıkları iddiası bir “şehir efsanesi”dir.

Suriyeli göçmenlerin ekonomik etkisi sonucu Türkiye Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH)’sının kısa dönemde yüzde 2, uzun dönemde yüzde 4 artması beklenmektedir. Bu oranların oldukça düşük olması, Suriyeli sığınmacıların sömürüsü üzerinden ortaya çıkan değer büyüklüğünün çok fazla olmadığını göstermektedir. Fakat kayıt dışı sektörde sığınmacılar üzerindeki sömürü derecesinin (artık-değer oranının) yüksek olması, patronların iştahını kabartmakta, ellerini ovuşturmaktadır.

Suriyeli sığınmacıların çoğunluğunun ülkemize geliş nedeninin zorunluluktan kaynaklandığı, emperyalist ülke devletlerinin Suriye’de yürüttükleri vekalet savaşı nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldıkları bilinmektedir. Türk-İş’in 2020 yılı başlarında yayınlanan araştırmasına göre, savaş nedeniyle sığınmacılar arasında her iki evden birinde bir kişi ölmüş ve Suriyelilerin yüzde 76,5’i can güvenliği nedeniyle Türkiye’ye gelmiştir. 8 Aralık 2024 tarihinde Esad yönetiminin devrilmesi sonrasında Türkiye'deki sığınmacı Suriyelilerin kabaca 300 bininin ülkelerine dönmesine rağmen, Türkiye'deki sığınmacı Suriyelilerin önemli bir bölümünün ülkelerine dönmeyeceği anlaşılıyor. Türkiye kapitalizmi ve sermaye sınıfı, Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen göçmen emekçileri örgütsüz olduklarından ucuz işgüçleri olarak vahşice sömürmeye devam etmektedir. Sığınmacı işçilerin insanca yaşam ve iş koşullarına kavuşmaları, çocuklarının eğitim alması için mücadeleye koyulmaları ve ülkemizdeki diğer emekçilerle birlikte örgütlenmeleri gerekmektedir.

Notlar:

i.               Ocak 2016 tarihinde geçici koruma altındaki Suriyelilere çalışma izni hakkı tanınmıştır. Yasal düzenlemeye göre çalışma izni başvurusunu patron yapmakta ve yıllık çalışma izni harcını yatırmaktadır. Çalışma izni olan Suriyelilerin en az asgari ücret alması gerekir. Çalışma iznine sahip olabilmek için geçici koruma altındaki Suriyelinin en az 6 ay kayıtlı olması gereklidir ve işçiler ancak kayıtlı olduğu ilde çalışma hakkına sahiptir. Bir işyerinde çalışan Suriyeli sayısı toplam çalışanın yüzde 10’unu geçmemelidir (Çalışma İzni Yönetmeliği, 2016). Bu düzenleme ve patronların kârlarını artırma isteği, sığınmacıların kayıt dışı, eş deyişle yasal olmayan çalışmasını getirmektedir. Sigortasız, düşük ücretlerle ve uzun saatler boyunca…

ii.       Prekarya, işçi sınıfının en alttaki bölmesi olup, çalışma hayatında istihdam güvencesi, iş güvencesi, çalışma güvenliği, vasıfların yeniden üretiminin güvencesi, gelir güvencesi gibi çeşitli güvencelerden yoksun olanlardan oluşmaktadır.

iii.           Kayıt dışı ekonomi yasal ürün ve hizmetlerin kamu otoritesinin bilgisi dışında üretilmesidir. Ya işyeri kayıt dışıdır, devlete kaydı yapılmamıştır ya da işyeri ve işyerindeki bazı çalışanlar kayıtlıyken diğer çalışanların kaydı yapılmamıştır. Patronların bir hilesi olarak “elden ödemeler” de kayıt dışıdır. Bu durumda işçilerin yasal, kayıtlı ücreti gerçek ücretlerinin altında gösterilmekte ve patronlar bu sayede daha az prim ödemektedir. Türkiye’de ekonominin yaklaşık 1/3’ü kayıt dışıdır.

Kaynaklar:

1.       https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638

2.       https://www.unhcr.org/tr/turkiyedeki-multeciler-ve-siginmacilar

3.       https://teyit.org/dosya/turkiyedeki-siginmaci-sayisi-veriler-ne-soyluyor

4.       https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1129860

5.       https://www.calismatoplum.org/wp-content/uploads/2024/05/cvt_2018_56-2.pdf

6.       https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1439333

7.       https://www.csgb.gov.tr/istatistikler/calisma-hayati-istatistikleri/resmi-istatistik-programi/calisma-izin-istatistikleri/

8.       https://users.metu.edu.tr/etaymaz/gocun_ekonomisi.html

9.    https://www.unicef.org/turkiye/media/15891/file/TyüzdeC3yüzde9CRKyüzdeC4yüzdeB0YEyüzdeE2yüzde80yüzde99DEyüzde20GEyüzdeC3yüzde87yüzdeC4yüzdeB0CyüzdeC4yüzdeB0yüzde20KORUMAyüzde20ALTINDAyüzde20OLANyüzde20SURyüzdeC4yüzdeB0YELyüzdeC4yüzdeB0yüzde20yüzdeC3yüzde87OCUKLARAyüzde20YyüzdeC3yüzde96NELyüzdeC4yüzdeB0Kyüzde20EyüzdeC4yüzde9EyüzdeC4yüzdeB0TyüzdeC4yüzdeB0Myüzde20MyüzdeC3yüzde9CDAHALESyüzdeC4yüzdeB0NyüzdeC4yüzdeB0Nyüzde20BELGELENDyüzdeC4yüzdeB0RyüzdeC4yüzdeB0LMESyüzdeC4yüzdeB0yüzde20yüzdeE2yüzde80yüzde93yüzde20NyüzdeC4yüzdeB0HAyüzdeC4yüzdeB0yüzde20RAPOR.pdf

10.    https://www.egitimreformugirisimi.org/egitim-izleme-raporu-2024/

11.    https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/

12.    https://t24.com.tr/haber/turkiye-de-suc-oranlari-artiyor,1057612

13.    https://archive.md/ADHql

14.    Suriyeliler Barometresi 2020

15.    http://kutuphane.turkis.org.tr/cgi-bin/koha/opac-retrieve-file.pl?id=be422972aeb357a219acec109d0bae20

16.    https://www.bbc.com/turkce/articles/cn9dqn9eldpo#:~:text=Suriyelilerinyüzde20belirliyüzde20yerlereyüzde20yoyüzdeC4yüzde9FunlayüzdeC5yüzde9FmasyüzdeC4yüzdeB1nyüzdeC4yüzdeB1yüzde20engellemeye,sonucuyüzde20olarakyüzde20Suriyelilerinyüzde20sayyüzdeC4yüzdeB1syüzdeC4yüzdeB1yüzde20azalyüzdeC4yüzdeB1yor.

17.    https://calismaortami.fisek.org.tr/icerik/gocmen-isciler-neden-orgutlenmeli-nasil-orgutlenmeli/

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]