Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2025 Cuma

Oktay Baran’ın Tarikat Olgusu ve Gerçek Laiklik Mücadelesi adlı yazısının eleştirisi

Mahmut Boyuneğmez


20 Ağustos 2023 tarihli bir yazıyı eleştireceğiz. Yazı Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum adlı internet sitesinde yayınlanmış bulunuyor. Yazarı Oktay Baran, Türkiye sosyalist solunun sağlıklı bir kavrayışını ters yüz etmeye çalışıyor. Arada doğru argümanları varsa da yazının temel yaklaşımları yanılgılar içeriyor.

Yazıda tarikatlara yaklaşımda ve sosyalizm mücadelesinde laiklik ilkesinin savunulması konusunda, “Marksist sınıf tutumu”nun benimsenmesi gerektiği yazılıp, Türkiye sosyalist solunda ve muhalif kitlelerde Kemalist ve burjuva aydınlanmacı tutumların ağırlık oluşturduğu belirtiliyor. Bu kesimlerin “devletçi laiklik” anlayışına sahip olduğu ve bu yüzden “tarikatlar kapatılsın” sloganını attıkları yazılıyor. Toplumsal bir olgu olan tarikatların, tepeden emirlerle, yasaklarla ortadan kalkamayacağını, Cumhuriyet tarihi göstermiştir deniyor.

Bize göre sosyalizmde, toplumsal organizasyonların işleyiş ve düzenlenişine, devletin yapısına, planlamalara, üretim süreçlerine katılım yollarının açılmasıyla bireylerin dışında olan ve denetim altına alamadıkları toplumsal mekanizmaların kalmamasına bağlı olarak yabancılaşmalar aşılacak, metafizik inançlar yeniden üretilecekleri zeminleri yitirecektir. Sosyalist bir iktidar ve toplumda, dinin siyasal ilişkileri ve devletin yapılanmasını düzenlemesine dönük “emir ve yasaklar” anlamına gelen hukuksal düzenlemeler yanı sıra, sosyalist devletin farklı inanç ve dinlere inananlara dönük aydınlatıcı eylemleri, yeni kuşakların bilimsel eğitim sistemiyle yetiştirilmesi, toplumsal aydınlanma seferberliği kapsamında toplumsal organizasyonların aydınlanmacı faaliyetleri de olacaktır. Tarikatların bugünkü ekonomik örgütlenmeleri olan holdinglerin, şirketlerin, vakıfların kamulaştırılması sağlanacak, devlet bürokrasisinde ve düzen partilerinde örgütlü tarikat kadrolarının siyasal alandan tasfiyesi gerçekleştirilecektir. Ülke çapındaki tüm okullar ve yurtlar devletleştirilecektir. Bunlar olmadan ne sosyalist devletin laikliği ne de toplumsal aydınlanma süreçleri güvence altına alınabilir.

Laiklik ve aydınlanma mücadelesi, sosyalizm mücadelesinin temel bir bileşenidir. Bu mücadele, demokrasi mücadelesinin bir parçası değildir. Kitlelerde var olan seküler ve aydınlanmacı ideolojik motiflere bir bütünlük ve doğrultu verme politikası, demokrasi mücadelesi ya da demokrasiyi geliştirme mücadelesi kapsamında sayılamaz. Laik bir devlet ve toplumsal aydınlanma, sosyalist devletin ve toplumun nitelikleridir. Bu hedeflere ulaşmak için işçi sınıfının iktidarı alması gerekir. Öyleyse laiklik ve aydınlanma için verilen mücadele, sosyalizmi hedefleyen mücadelelerin bir bileşenidir. Yazar, laikliğin olmadığı bir toplumda demokrasiden bahsedilemez şeklinde yazarken hatalıdır. Çünkü bugün var olan burjuva demokrasisinde, kapitalist devletin laik olduğu söylenememektedir.

İbadethaneler sosyalist bir toplumda kapatılmayacaktır. Fakat dinsel örgütlenmelere, bunların ekonomik ve siyasi faaliyetlerine sosyalist bir iktidarın izin vermeyeceği açıktır. Sosyalizmde din, bireylerin özelinde yaşadığı vicdani bir meseledir ve inanç özgürlüğü ile dinsel inançlara inanmamayı seçme özgürlüğü bulunur. Dini siyasete ve iktisadi faaliyetlere taşıyan örgütlenmeler olan tarikatlar, emekçiler üzerinde mikro-iktidar ilişkileri oluşmasını sağlamakta, üyeleri için çıkar örgütleri olarak var olmaktadır. Sosyalist bir toplumda bu tür mikro-iktidar ilişkilerine ve çıkar örgütlerine yer ve ihtiyaç yoktur. Sosyalist demokraside, bireylerin inançlarını seçmeleri ve inançlarının gereklerini pratikte yerine getirmeleri önünde hiçbir engel bulunmaz.

Evet, din toplumsal bir olgudur. Sosyalistler ateizm propagandası yapmazlar. İşçi sınıfını içinden geçilen somut süreçlerde bilinçlendirir ve işçilerin sınıfsal çıkarları için oluşturduğu hareketlenmelere doğrultu verirler. Sosyalistler bilimsel düşünceleri savunur ve toplumda yaygınlaşmasına çalışırken, emekçilere din karşıtlığıyla yaklaşmazlar. Emekçilerin yaşadıkları yoksunlukların, eşitsizliklerin, haksızlıkların, adaletsizliklerin vd. kapitalist düzenin işleyiş mekanizmalarının ürünü olduğu sezgisini bilince çıkarmaya çalışırlar. Bunların kader ya da alın yazısı olarak görülemeyeceğini anlatırlar. Emekçilerin tarikat/cemaatlere katılarak birbirini kayırma/kollama mekanizmasına dâhil olmasının, toplumsal sorunların nedenlerini ortadan kaldırmadığını, bu yüzden dertlerine derman olamayacağını, bunun bencilce sorunlardan bir kaçış yolu olduğunu düşünmelerini sağlamaya çalışırlar. Sosyalistlere göre dindarlar, “örümcek kafalı” değildir, sadece nesnel ve toplumsal gerçekleri realist fikirlerden daha çok metafizik değerlerle anlamlandırmaktadırlar. Sosyalistler, işçiler arasında bilimsel ve eleştirel düşüncelerin, hâlihazırda mevcut olan rasyonel veya realist, kimi yerde ilerici de olan ideolojik motif ve değerlerin gelişmesi ve sistemleşmesine dönük politik/ideolojik mücadele verirler.

Yazar, siyasi iktidarlarla tarikatlar arasındaki ilişkiyi, tarikatların holdingleşmesini doğrulukla kavrıyor ve yazıyor. Bunlara diyecek bir laf bulunmuyor. Emekçilerin, tarikatlara bağlanmasının genel nedenlerine değinirken, neoliberal politikaların sonucunda devletin sosyal işlevlerinin tasfiyesiyle ortaya çıkan boşluğun tarikatlar tarafından doldurulduğunu yazarken, kitlelerde var olan olumsuz koşullardan kaynaklanan hoşnutsuzlukların yatıştırılmasında ve sömürü ile yoksullaşmaya katlanmada tarikatların işlevinin olduğundan bahsederken, ayrıca bireylerin özel/dar çıkarları için tarikatlara yöneldiklerine değinirken de doğru şeyler söylüyor.

Yazar iktidarın çeşitli politika ve uygulamalar üzerinden tarikat ve cemaatlerin kitle tabanını büyütmeye çalıştığını anlatıyor. Bu saptama gerçeği yansıtıyor. Kapitalist devletin, bu uygulamalarla laik sayılamayacağını ima edip, bu uygulamalara son verilmesi gerektiğini belirtiyor. Fakat “burada sorun, tarikatların gençleri kazanmaya dönük faaliyetleri değildir” deyiveriyor. Oysa tarihte din ile bilimsel düşünce arasındaki çatışma teorik düzlemde değil, toplumsal ilişkiler içerisindeki güçlerin somut tutumları üzerinden cereyan ediyor. Bugün sosyalistlerin, bilimsel düşünceyi savunanların ve ilericilerin aydınlanmacı mücadeleleri, karşıt güç ve örgütlenmelerin, tarikatların etki alanlarını genişletme çabalarıyla birlikte, zıt kutupları oluşturuyor.

Yazar, “bırakalım tarikatlar topladıkları bağışlarla diledikleri dini faaliyetleri sürdürsünler” şeklinde yazıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılmasından bahseden yazar, eğitim sisteminin ihtiyaçları için “sermayenin ek vergilendirilmesinden” dem vuruyor. Laikliği, “demokratik bir sorun” olarak kavrayan yazar, bu konuda demokrasi mücadelesi verilmesi gerektiğini söylüyor. Şu şekilde düşüncelerini özetliyor: “O halde, hedef tahtasına oturtulması gereken, din, cemaatler veya tarikatlar değil, onları her gün yeniden ve farklı biçimlerde üreten kapitalist sömürü sistemidir.”

Bu fikirlere karşı şunların belirtilmesi gerekiyor:

Sosyalistler din karşıtı propaganda yapmazlar. Dinsel fikirlerin toplumsal ilişkileri ve devletin yapılanmasını belirlemesine karşı çıkarlar. Bilimsel düşünceleri savunan güçlerle dinsel inançları savunan güçler ve iktidarlar arasındaki mücadeleleri kavradıklarından, bilimsel düşüncelerin yaygınlaşmasına uğraşırlar.

Tarikatlar holdingleşmiş, kurumsallaşmış, birçok örgütlenmeye kavuşmuş durumda olduğundan, “bırakılmış durumdalar” zaten…

Günümüzde ilerici güçlerle/fikirlerle iktidar ve desteklediği tarikat örgütlenmeleri arasında bir ideolojik/fikri ve siyasal mücadele bulunuyor. Gerçeklikte etkin olarak var olan din-bilim çatışması budur.

Sosyalist Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılması yerine, İnanç Başkanlığı’na dönüştürülmesi, bütçesinin ve kadrosunun ihtiyaçlar doğrultusunda azaltılması, farklı inanç ve dinlere dönük aydınlatıcı faaliyetleri organize edip yürütmesi sağlanabilir.

Sosyalistler “sermayeden devletin ek vergiler alması” gibi bir talebe sahip olamaz. Bu talep ne gerçekçidir ne de emekçiler arasında kabul görebilecek bir taleptir.

Sosyalistlerin işçi sınıfı iktidarı için yürüttüğü mücadele, sosyalizm mücadelesidir ve “demokrasi mücadelesi” vermek, sosyalistlerin işi değildir. Örneğin laiklik mücadelesi, aydınlanma mücadelesi, demokrasi mücadelesinin değil, sosyalist mücadelenin bileşenidir.

20 Haziran 2024 Perşembe

Dindar emekçiler için ne yapmalı?

Türkiye solunda tartışma ve eleştiri geleneği zayıftır. Her konuda olduğu gibi ilericilerin “dindar emekçilere yaklaşımı” konuşunda da bir istişare eksikliği var. Bu yazının tartışmaya, üzerine düşünmeye ve eleştirilere yol açması dileğiyle…

Okumak için bağlantı adresi: https://sendika.org/2024/06/dindar-emekciler-icin-ne-yapmali-707385



17 Aralık 2021 Cuma

Yahudi Sorunu Üzerine - Karl Marx

Hazırlayan: Mahmut Boyuneğmez


Marx’ın doktora tezinde Hegelci kavramları kullandığı bilinir. Fakat bu durum onun doktora tezini yazdığı sırada bir Hegelci olduğu anlamına gelmez. Marx hiçbir zaman dar anlamıyla Hegelci olmamıştır. Sol Hegelciliğin dahi, Hegelcilik olmadığı kabul edilmelidir. Doktora tezini yazdığı sırada ateist-materyalist eğilimli olan Marx’ın bu eserin dilini Hegelci kavramlarla oluşturduğu da açıktır.

Mayıs 1842’den itibaren Ren Gazetesi’nin yazarı olan Marx, gazetenin editörlüğünü 15 Ekim 1842’de üstlenir ve gazetenin başyazarı olur. Bu dönemde ateist olan, fakat komünist olmayan Marx’ın düşünsel ufkunun Hegel’den ayrıldığı noktalar büyür ve gelişir. Radikal bir demokrat olan Marx, baskıcı Prusya devletini ussal bulan Hegel’e karşıt olarak, bu devleti eleştirmektedir. Ren Gazetesi’ndeki yazılarında Marx’ın devlete bakışı, radikal bir demokratın bakışıdır. Prusya devletinin uygulamalarını bu perspektifle eleştirir. Bu dönemde halkçı bir perspektife sahip olsa da, net bir sınıfsal bakış açısı olmayan Marx’ın, devlet hakkındaki düşüncelerinde Hegelci olduğu ileri sürülemez. Dolayısıyla örneğin Mehmet İnanç Turan’ın, Marx’ın bu dönemi için yaptığı şu saptamalar yanlıştır:

“Marx, devlet sorununa bakışta şimdilik Hegelcidir; yanlış noktadadır.” (M. İ. Turan, Marksizmin Doğuşu, Kalkedon Yayınları, Birinci Baskı, 2010, s. 63)

“Marx, ‘Hegelci usçu teorinin’ etkisi altındadır. ‘Usçu devlet’ anlayışı da aynı yanlış kaynağa uzanır.” (a.g.e, s. 63)

Marx’ın Ren Gazetesi’nde çıkan yazılarında Hegelci bir bakışın olmadığı açıktır. Yaygın olan “genç Marx bir Hegelcidir” (bunun anlamı onun Hegel’in düşüncelerini benimsemesidir) tezini kanıtlayan birisi bugüne kadar çıkmamıştır.

Turan’ın Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi adlı esere ilişkin şu yorumuysa daha sağlıklıdır:
  
“Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi’nin felsefe açısından önemi, Marx’ın Hegel'den sistematik kopuşuna başlangıç oluşturmasıdır. Ayrıca Feuerbach’ın maddeci görüşlerinin Marx tarafından siyasete uygulanmasıdır.” (a.g.e., s. 70)

Bu eseri yazarken Marx’ın Hegelci ve Feuerbachçı olmadığı, ancak onlardan etkilenmiş olduğu ortadadır. Turan’ın şu yorumunun yetersiz olduğu görülmektedir:

“Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi, kuşkusuz ki bir Hegel eleştirisidir, ancak Marx’ın Hegel’den bütünüyle koptuğu, beynindeki Hegel’in bütün izlerini sildiği bir eleştiri değil!” (a.g.e., 86)

Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde (HHFE’nde) Hegel’in meclisli anayasal bir monarşiyi olumlaması karşısında radikal demokrat bir konumdan eleştirisini getirir. Marx bu eserinde demokratik devleti benimser. İşte bu benimseyiş, Hegel’in düşüncelerinin ötesinde bir konumlanışın açık kanıtıdır. Marx HHFE’nde ayrıca Feuerbach’tan aldığı “tersyüz etme”yle, toplum-devlet ilişkisini materyalist yaklaşımla değerlendirir. 1843’te Feuerbach’ı siyasetle ilgilenmemekle suçlayan Marx, onu bu alanda yetersiz görür. Marx’ın bu dönemde de Feuerbachçı olmadığı çok açıktır.

Marx’ın Fransız-Alman Yıllıkları’nda çıkan iki yazısının başlıkları Yahudi Sorunu (YS) ile Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı: Giriş’tir (HHFEG). İlki yaklaşık olarak Eylül-Ekim 1843’te yazılmış olup, Marx bu yazıda, 1842’de bozuştuğu Bruno Bauer’in Yahudi sorunundaki görüşlerini eleştirir. İkincisiyse 1843 sonu veya 1844 başlarında yazılmıştır. Bunlara dair M. İ. Turan’ın şu değerlendirmesi yanlıştır:

“Marx’ın iki yazısı arasında yazım tarihi açısından 2-3 ay fark vardır; ama içerdikleri görüşler açısından Marx’ta görülen ilerleme şaşırtıcı düzeydedir. Şubat 1844’te aynı tarihte yayınlanmış bu iki yazı arasında Marx’ın beyninde ‘düşünsel bir devrim’ yaşadığı söylenebilir.” (a.g.e., s. 88)

Oysa YS ile HHFEG arasında şaşılacak bir “sıçrama” yoktur. YS’nda siyasi devrim/özgürleşme ile insanal kurtuluş/özgürleşmenin (komünizm olarak adlandırılmasa da, anlamı budur) ayırt edildiği görülür. Bu ayrım bu eserin en önemli ve temel kavrayışıdır. HHFEG’teyse Marx’ın proletaryanın siyasi temsilcisi olduğu ve komünist kimlikle yazdığı gözlenir.

YS’nun, Marx’ın eserleri incelenirken oturtulması gereken gelişim çizgisi budur. YS kısaca belirttiğim bu biyografik bağlam bilindiğinde daha iyi anlaşılır.

Gelelim YS’nun içeriğine. Bu eserdeki temel saptamaları kısaca özetlemek istiyorum.

1. 1848 devrimi öncesinde Almanya’daki Hıristiyan devlet, Yahudileri baskı altında tutmaktadır. Yahudilerin dinsel pratikleri, yurttaşlık hakları ve politik özgürlük istemleri yasaklarla engellenmektedir. 1840 yıllarında Almanya’da öne çıkan Yahudi sorunu budur ve bu sorun genç Hegelciler arasında tartışılmaktadır. Bruno Bauer’in bu konuda çıkan iki yazısını Marx, YS adlı eserinde eleştirmektedir. Marx bu eserde, politik özgürleşmenin ne olduğunu, devlet ile din ilişkilerini, insan haklarının anlamını inceler.

2. Bauer, Yahudilerin insan haklarına ve yurttaşlık haklarına sahip olmak, politik açıdan özgürleşmek için, dini inançlarından vazgeçmeleri gerektiğini düşünür. Ona göre Yahudilik ortadan kalkmadan, Yahudiler özgürleşemez. Bauer, siyasal kurtuluş ile insanal kurtuluş arasında ayrım yapamaz ve bunları birbirine karıştırır. Bauer’e göre, laik devlet anlamına gelen dinin politik kaldırılışı, dinin bütünüyle kaldırılışına eşittir. Marx’a göreyse, Yahudi sorununu iki boyutuyla incelemek gerekir: Siyasal kurtuluşla ilgili olarak Yahudi sorununun çözümü, Yahudilerin dini inançlarından vazgeçmeden politik özgürleşmelerinin mümkün olduğunu, yurttaşlık ve insan haklarına kavuşabileceklerini anlatır. İnsani kurtuluşla ilişkili olarak Yahudi sorununun çözümüyse, Yahudilerin de içinde yaşadıkları burjuva sivil toplumun Yahudice ilişkilerden kurtulmasıdır.

3. Marx, dinsel devlet ile politik devlet ayrımını yapar. Almanya’daki devlet Hıristiyan bir devlettir, çünkü din ile devlet ayrışmamıştır. Bu ayrışmanın olduğu politik devlet, burjuva demokratik devlettir. Kuzey Amerika’daki politik devletlerin kabul edilen resmi devlet dini yoktur ve dini inançlar, kişilerin özel hayatına bırakılır. Yahudi ya da Hıristiyan olsun, dini inançlara sahip insanların politik özgürleşmesi, devletin dinlerden özgürleşmesi, başka bir deyişle laikleşmesidir. Politik devlette insanlar dinden kurtulmuş olmaz, fakat devlet dinden kurtulmuş olur. “Politik özgürleşme”, insanları dinden özgürleştirmez. Dinsel kuralların kısıtlamasından kurtulan bu devlet, “özgür”ken, bu devletin eşleniği olan sivil toplumda insanlar dine bağlı kaldığından özgür değildir.

4. Politik özgürleşmeyle din, devletin karakteristiği olmaktan çıkar ve sivil topluma kayar. Kuzey Amerika devletlerinde olduğu gibi, politik özgürleşmenin tamamlandığı bir ülkede, dinin, sivil toplumda özgürce geliştiği görülür. Politik özgürleşmenin sonucunda dinden kurtulan devletin oluşması, dinin toplumda ortadan kalkması anlamına gelmez, aksine politik özgürleşmenin olduğu ülkede, dinin “yaşam dolu, canlı varlığı” görülür. Politik özgürleşmeyi başlı başına bir ilerleme olarak gören Marx, bunun insanın kurtuluşu olmadığını da belirtir. Marx’ın YS’nu yazarken artık bir burjuva demokrat olmadığı buradan anlaşılır. YS’nda burjuva toplumun insansal kurtuluşu sağlamadığını belirten Marx, Feuerbach’ın “türsel-varlık” kavramını kullanırsa da, perspektifi ve kavrayışı açısından burada Feuerbachçı değildir. YS’nda Marx’ın bir Hegelci olduğu da söylenemez.

5. Politik özgürleşme, eski feodal devletin ve toplumun çözülmesi anlamına gelir. Fransız devriminde olduğu gibi politik devrim, toplumun feodal dönemdeki politik niteliğini ortadan kaldırır ve feodal toplumu çözer. Politik özgürleşmeyi, insani özgürleşme olarak görmeyen Marx, politik devrimle oluşan sivil toplumun insanını eleştirir. Sivil toplum eleştirisinde kullandığı kavramlar ve ifadeler arasında “egoizm”, “bencil gereksinim”, “atomize olmuş ve biri diğerine düşman bireyler dünyası” gibi nitelemeler yer alır. Görüldüğü gibi Marx’ın YS’nu yazarken, bu eleştirisi nedeniyle radikal bir demokrat sayılması mümkün değildir. Çünkü artık burjuva toplumu eleştirmeye başlamıştır.

6. Politik devrim, devlet ile sivil toplumu ayırır. Marx politik özgürleşme ya da kurtuluşun ne anlama geldiğini, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni örnek alarak irdeler ve eleştirir. Bu belge, politik özgürleşmenin “teorik” belgesidir. Bu belgeye göre yurttaşlar, dinsel inançları yüzünden rahatsız edilemezler ve herkesin dinsel ibadet özgürlüğü vardır. Marx ayrıca 1793 anayasasında yer alan ve insanın doğal hakları olarak kabul edilen “özgürlük, mülkiyet, eşitlik ve güvenlik” hakkından bahseder. YS’nda Marx, burjuva toplumu bu hakların özünde neye karşılık geldiğini anlatarak eleştirir. Burjuva özgürlük ilkesine dönük eleştirisi özetle şöyledir: “İnsanın özgürlük hakkının pratik uygulanımı, insanın özel mülkiyet hakkıdır (…) Bu, her insanın öteki insanlarda, özgürlüğünün gerçekleştirimini değil, sınırını bulmasına yol açar.” Burjuva toplumda negatif özgürlüğün, bireylerin özel mülkiyetinin, birbirlerine zarar vermemek üzere, korunmasını yansıttığını kavrayan Marx, özgürlük hakkının mülkiyet hakkını tamamladığını görür. Burjuva eşitliği, yasa karşısında aynı haklara sahip olma şeklinde değerlendiren Marx, güvenlik hakkınınsa, egoist bireylerin kişiliklerinin, mülkiyetlerinin toplum tarafından korunmasını içerdiğini belirtir. Egoizmin sigortası olan güvenlik hakkının, “polis” kavramıyla örtüştüğünü saptar. Üstelik Marx bu hakların “teori”de kabulüyle pratikte uygulanması arasındaki uyumsuzluklara da dikkat çeker. Güvenlik hakkı tanınır, fakat pratikte insanlar arasındaki haberleşme gizliliği çiğnenir. Sınırsız basın özgürlüğü tanınmıştır, fakat basının belli bir bölümüne “kamu özgürlüğüne zarar veriyor” gerekçesiyle yasaklama getirilir ve ilke pratikte uygulanmaz. Marx böylelikle YS’nda burjuva demokrasisini bir kez daha eleştirmektedir. Marx bu politik özgürleşmenin (burjuva devrimle gelen burjuva demokrasisinin), insanın ikiye bölünüşüne yol açtığını saptar: Sivil toplumun egoist insanı ile politik haklara sahip, soyut yurttaş insan.

7. Marx’ın YS’nda dikkate aldığı Yahudi tipolojisi, iktisadi ilişkileri içerisindeki, somut görünümüyle Yahudi’dir. Bu Yahudi tipolojisinde özel mülkiyet temelinde bir özgürleşme gözlenir. Yani onun dünyevi dayanakları özel çıkar, bezirgânlık, tefecilik, ticaret ve parasal ilişkilerdir. Bunlar “Yahudi tarzında” özgürleşmedir. Sivil toplumdaki Yahudi bu “özgürleşmesiyle”, Hıristiyan olanlara örnek oluşturur. Yahudi’nin özel çıkar ve özel mülkiyet konusundaki düşünceleri, Hıristiyan halkların pratikteki düşünceleri haline gelmiştir. Burjuva-sivil toplum kendi içerisinden Yahudi tipolojisini sürekli çıkarmaktadır.

8. YS’nda paranın insanların hayatı üzerindeki hükümranlığını eleştiren Marx, onu Yahudi tipolojisinin pratikteki tek tanrısı olarak niteler.

9. Marx’ın YS’nda insani özgürleşmeden anladığı, politik özgürleşmeyle/burjuva devrimle gelen politik devlet ile sivil toplum arasındaki ayrımın kalkmasıdır. Sivil toplumdaki “dinsel insan”ın, yani tüccar, gündelikçi ya da toprak sahibi olan insanın, soyut bir yurttaş tanımı altında politik yaşamda tanınması, bir yanıltmacadır. Devlet/kamu yaşamında oluşan aldatıcı yurttaş görünümü ile sivil toplumdaki gerçek insan arasında uyuşmazlık vardır. İnsani özgürleşmede bu uyuşmazlık aşılır. Atomize olan toplumda kendisinden yabancılaşmış güçlerin egemenliği altında olan bireyci/bencil insanın yerine “türsel-varlık” olarak insan geçtiğinde; insanın kendi güçleri ona yabancılaşmadan toplumsal güçler olarak örgütlendiğinde ve böylece insanın toplumsal gücü, politik güç/devlet olarak ona yabancılaşmadığında/ondan ayrışmadığında, işte ancak o zaman insani özgürleşme tamamlanmış demektir. Marx, burjuva politik özgürleşmeyi henüz tamamlanmamış ve çelişkili durumda olan insani özgürleşme sürecinin bir uğrağı olarak görür.

10. Marx YS’nda, Yahudi’nin insani özgürleşmesinin nasıl olacağını açıklar. Yahudilerin inanç özgürlüğüne sahip olmaları, burjuva politik özgürleşme ile olanaklıdır, fakat bu onları insani olarak özgürleştirmez. Bauer’in yaklaşımıysa tersidir: Bauer, Yadudilerin dinlerinden özgürleşmedikçe, politik bakımdan özgürleşemeyeceklerini anlatır. Marx’a göre bezirgânlığın önkoşullarını, dolayısıyla bezirgân olmanın olanaklarını ortadan kaldıran bir toplum örgütlenmesi, Yahudi tipolojisinin varoluşunu olanaksız kılar. Yahudi’nin dinsel bilinci olan Musevi dini, bu toplum kurulduğunda, dağılıp çözülür. Yahudiler, sivil toplumdaki pratik özlerini, bezirgânlığın önkoşullarını kaldırmak için çalışırsa, insani özgürleşme için çalışmış olur. Bütün bunları yazan Marx, şunu ekler:

“Toplum Yahudi’nin ampirik özünü –bezirganlığı ve bunun önkoşullarını- ortadan kaldırmayı başarır başarmaz, Yahudi olanak-dışı hale gelir; çünkü bilincinin artık nesnesi yoktur; çünkü Yahudiliğin öznel temeli, pratik gereksinim, insanileştirilmiştir.” (YS, Marx)

Marx’ın dini ideolojiye dair bu bakışı, materyalisttir ve YS’nu yazdığı tarihte Feuerbach’ın humanizmini/materyalizmini aştığını gösterir. Bu bakış açısı HHFEG’ten Kapital’e varıncaya kadar ne zaman din konusu gündeme gelse, özünde değişmeden kalır ve fakat bakış açısının içi doldurularak zenginleştirilir.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]