1. Bugün monarşiye geri dönüş
imkânsızdır. Böyle olsa da biz cumhuriyeti savunuruz. Cumhuriyet, insanlığın
tarihsel ilerleyişinde en ileri devlet/rejim biçimidir. Bizim savunduğumuz
sosyalist cumhuriyettir. Sosyalist bir cumhuriyetin burjuva cumhuriyetlerden
daha gelişkin ve ileri bir devlet ve rejim biçimi olduğu açıktır. Sosyalist bir
cumhuriyette ya da demokraside, halkın devlet yönetimine maksimum katılımı,
toplumun ileri derecede örgütlü olması, sosyalist değerlerin, ilkelerin,
motiflerin ve temaların yeniden üretiminde toplumdaki siyasal ve ideolojik
canlılığın yüksek düzeyde bulunması, seçilenlerin her zaman görevlerinden geri
çağrılmasının mümkün olması gibi birçok konuda, burjuva demokrasisinin
ilerisine ve ötesine geçilir. Sosyalist cumhuriyette biçimsel eşitlik,
yurttaşların yasa önünde eşitlik anlayışı, kapsanıp aşılarak, olanaklara
ulaşmada da eşitlik sağlanır. Sömürünün olmadığı bir toplumda, insanların
yeteneklerini geliştirmede ve gerçekleştirmede, potansiyellerini kullanmada
özgür olacağı da açık olmalıdır. Toplumsal adaletin sağlanması, toplumun
aydınlanması yönünde girişilecek çalışmalar, bilimselliğin ve akılcılığın
bayraklaştırılması, toplumun hurafe ve mistik inançlardan arınması yolundaki
çalışmalar, materyalist görüşlerin yaşamın her alanında yeniden üretilmesi ve
benimsenmesi doğrultusunda sarf edilecek gayret, bunlarla birlikte devletin
laiklik ilkesini uygulaması (bireylerin dinsel inançlarını seçme özgürlüğünün
tanınması, bilimsel eğitim vb. uygulamalar), gericiliğin ortadan kaldırılması,
toplumun siyasal/ideolojik ve kültürel üretim süreçlerine katılması, halkların
ve kültürlerin kardeşleşmesinin sağlanması gibi birçok başlıkta da, sosyalist cumhuriyetin
burjuva cumhuriyetin çok ilerisinde olacağı görülmelidir.
Örnek olsun, ev içi emek harcanmasının
ve çocuk bakımının kadınlara getirdiği yükün toplum olarak paylaştırılarak
azaltılması gerçekleştiğinde, kadın-erkek eşitliği konusunda bir ileri adım
atılmış olmaktadır. Kreşlerin yaygınlaştırılması ve çocuk bakımının toplum
adına görev alanlar ve ebeveynler arasında ortaklaşa yürütülmesi sağlandığında,
ev içi uğraşlar, olabildiği kadar toplumsal iş ve hizmetlerle karşılandığında,
kadınların çalışma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, siyasete katılım ve görev
alma gibi hakları tümüyle karşılandığında, burjuva cumhuriyetin içini
dolduramadığı kadın-erkek “eşitliği” aşılmış olacaktır. Sosyalist bir
cumhuriyette bu tür bir “eşitlik”ten bahsetmek bile abes kaçacaktır, çünkü
tesis edilecek olan, tüm insanları kapsayan ve insanlar arasındaki toplumsal
eşitliktir.
2. Burjuvazi, Avrupa’da feodal üretim
biçiminin son kalıntılarını yok etmiş, kilisenin/dinin toplumsal etkisinin
kırılmasını sağlamış, üretici güçlerde muazzam bir atılım gerçekleştirmiş,
kapitalist özel mülkiyeti, ticareti ve sanayi girişimciliği hukuksal ve etik
açıdan güvence altına almış, bilimselliğin ve akılcılığın yayılıp gelişmesini
sağlamıştır. Marx ve Engels Komünist Parti Manifestosu’nda işte bu
burjuvaziyi ve yaptıklarını övmektedir. Burjuvazinin bir sınıf olarak
ilericiliğini gösterdiği devrim, Büyük Fransız Devrimi’dir. 1789 Büyük Fransız
Devrimi, burjuva devrimleri arasında en ilerici ve gelişkin olanıdır. Bu
devrimle birlikte, aydınlanma değerlerinin benimsenmesi, laik devlet
anlayışının uygulanması, ulusun ve yurttaşlığın oluşumu gibi birçok alanda
ileri adımlar atılmıştır. Fakat 1848 devrimleriyle birlikte, burjuvazinin
siyasal açıdan gericileştiği, monarşist görüşleri yeniden canlandırdığı,
kitlelerin devrim sürecine katılmasına eskisi kadar hevesli olmadığı, aksine
işçi sınıfının, küçük burjuvazinin ve köylülerin hareketlenmelerinden korkuya
kapıldığı ve bu hareketlenmelerin önünü almaya çalıştığı, bu olmadığında
bunları bastırdığı bilinmektedir. Avrupa’da kapitalist üretim ilişkilerindeki
gelişim, mutlak monarşilerin varlığında devam etmiş ve 18. yüzyıl sonu ile 19.
yüzyıldaki siyasal devrimlerle eski rejimin devlet tipi ve üst yapısal alanı
değişmiştir.
3. Burjuvazi ile kapitalistler tam
olarak aynı anlama gelmemektedir. Burjuva devrimlerinde öncü konumda bulunan
kişiler, kadrolar ya da partiler, burjuva ideolojik perspektife ve politik
bilince sahiptir. Bunların sınıfsal konumları ne olursa olsun, politik açıdan
“burjuva” olarak adlandırılmaları mümkündür. Aslında daha doğru niteleme,
“burjuva politik bilince sahip olan kadrolar” ya da “burjuva politik
kadrolar/partiler” olmalıdır. 1789’da başlayan Fransız Devrimi ve bundan
sonraki Avrupa burjuva devrimlerinde, burjuvazinin içerisinde, kapitalistlerin
temsilcilerinin yanı sıra bizzat bu sınıfın üyelerinin de yer aldığı, devrim
sürecini çeşitli yollarla destekledikleri bilinmektedir.
4. Türkiye burjuva devrim süreci, 19.
yüzyılda yapılan reformlarla (III. Selim, II. Mahmut, Tanzimat fermanı, 1. ve
2. Meşrutiyet) süreklilik içerisinde gelişerek 20. yüzyılın ilk 30 yılını
kapsayan bir tarihsel dönemde gerçekleşmiştir. Türkiye burjuva devrim sürecini,
öncesindeki süreklilik bağlarıyla birlikte 2. Meşrutiyetle başlatmak ve
1930’larda burjuva düzenin oturmasıyla sonlandırmak mümkündür. Bu devrim,
“toplumsal devrim” ve “siyasal devrim” gelişmeleri iç içe geçmiş biçimde, tek
bir süreç olarak gerçekleşmiştir. “Önce toplumsal devrim oldu, sonra 1908 ve
1923 tarihlerinde siyasi devrim oldu” değerlendirmesi sağlıklı değildir. 19.
yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk üç dekadı boyunca, toplumsal ilişkiler
değişirken, siyasal mücadeleler verilmekteydi ve toplumsal değişimde, bu
mücadelelerin rolü bulunmaktaydı. Siyasal mücadeleler, toplumsal ilişkilerin
değişimi için yürütülmekteydi ve toplumsal ilişkiler değiştikçe siyasal eğilimler
de değişmekteydi.
5. Jön Türkler, İttihat ve Terakki Partisi
ile buradan yetişmiş cumhuriyetin kurucu kadroları olan Kemalistler, bu devrim
sürecinin lider/öncü güçleri durumundadır. Bu kadroların görece ileri politik
bilinçleri ile toplumdaki kapitalist üretim ilişkilerinin görece geri konumu
arasındaki boşluk, eşitsiz gelişimi gösterir. Burjuvazi henüz cılız bir
durumdayken dahi, bu sınıfın politik/ideolojik perspektifini sahiplenen
insanlar bu topraklarda var olmuştur. Siyasi ve ideolojik açıdan bu kadrolar,
burjuva sınıf bilinciyle hareket etmektedir. Kadroların mesleklerine, askeri
bürokrat olup olmamalarına bakıp, örneğin küçük burjuva sayılıp
sayılamayacaklarını tartıp, Türkiye devrim sürecinin karakteri üzerine hüküm
bildirilemez. Bu kadrolar burjuva devrimcileridir, çünkü politik bilinçleri ve
ideolojik donanımları burjuva sınıfına aittir. Avrupa’daki burjuvazinin siyasal
deneyimleri ve geliştirdiği görüşler, Türkiye topraklarında kendi özgüllüğü
içerisinde yeniden üretilmiş ve benimsenmiştir. Burjuvazinin işçi sınıfı ve
kitlesel hareketlenmeler karşısında 19. yüzyıl boyunca Avrupa’da yaşadığı
deneyimlerden süzülen politik/ideolojik bilinç, bu topraklara aktarılmış ve bu
toprakların taşıdığı özgünlüklerle yeniden üretilmiştir.
6. 1908 ve 1923 tarihleri meşrutiyetin
ilanı ve cumhuriyetin kuruluşunun gerçekleştiği tarihler olarak önemlidir.
Fakat 1908’in ve 1923’ün tek başına bir “siyasal devrim” olarak görülüp,
toplumsal devrim arka planına oturtulmaması hatalıdır. Türkiye burjuva devrimi,
uzun bir zamana yayılmış olarak, tedricen uygulanan reformlar yoluyla ilerleyen
ve Kurtuluş Savaşı’nı (Kurtuluş Savaşı’nda halkın katılımını) da içine alan bir
süreçtir.
7. Cumhuriyet’in kuruluşunda öncü
konumundaki Mustafa Kemal ve arkadaşları, geç gerçekleşen bir burjuva devrimi
sürecinde, üzerlerine düşen rolleri yerine getiren siyasal kadrolardır. II.
Meşrutiyet ve öncesinden gelen siyasal düşünceleri devralan bu kadrolar,
uygulamaları açısından da geçmişle bir süreklilik içerisinde çalışmışlardır.
Başta İstanbul ve Selanik’teki işçilerin verdiği mücadeleler, komünistlerin
daha ileri politik konumda bulunarak yürüttükleri siyasal faaliyetler,
emperyalist ülke devletlerine karşı komşu Sovyet sosyalist devletine yakınlaşma
zarureti, Kemalist kadroların siyasal bilincinin artık gericileşmiş bir sınıfın
bilinci olmasıyla birleşerek, yapılan reformların görece güdük ve eksik bir
biçimde yaşama geçirilmesine neden olmuştur. Yaşama geçirilirken de bunların
toplumsal hareketlerin taleplerine dönüşmesinin önlenmesine, aksine, işçi
sınıfının ve muhalif politik hareketlerin (Çerkez Ethem, Yeşil Ordu, Kürt
ayaklanmaları, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesi) baskı altında
tutularak (Takrir-i Sükûn kanunu hatırlansın), tepeden inmeci bir tarzda
uygulanmalarına yol açmıştır. Harf/alfabe reformu, aşar gibi vergilerin
kaldırılması, kılık-kıyafet reformu, saltanat ve hilafetin kaldırılması,
yurttaşlığın ve oy hakkının getirilmesi, eğitim ve öğretimin laiklik ilkesiyle
yapılandırılması vb. Bu ilerici reformlar gerçekleştirilirken, laikliği yarım
kılan toplumsal aydınlanmadaki yetersizlik ve bağımsızlıkçılığı güdük bırakan
emperyalist ülkelerle girilen ilişkiler gözlenmiştir. Liberalizmi savunan
Kemalist kadrolar, sermaye birikimindeki yetersizliği aşmak için ve 1929
bunalımının dayattığı zorunluluklarla, devletçiliği uygulamaya koymuştur. Bu
devletçiliğin sosyalist kamulaştırmayla bir tutulamayacağı açık olmalıdır.
Sosyalist cumhuriyetin emperyalist ülkelerin devletleri ve emperyalist
örgütlenmelere karşı bağımsızlıkçı duruşu, toplumsal aydınlanmacı hamleleri ve
muazzam derin/ileri atılımları da burjuva cumhuriyetin kuruluşu öncesi ve
sonrasında burjuva politik kadroların gerçekleştirmiş oldukları hamleleri
fersah fersah aşacaktır.
8. Buraya kadar yazılanlardan,
kuruluşlarından itibaren hızla gericileşen burjuva cumhuriyetlerin/burjuva
demokrasilerinin aşılması gerektiğini savunduğumuz, fakat cumhuriyet yönetim
biçimine karşı olmadığımız; Türkiye burjuva devrim sürecindeki politik bilincin
ve uygulamaların ötesine ve ilerisine geçen bir ilerici perspektifimizin olduğu
anlaşılmalıdır. Fakat biz, Büyük Fransız Devrimi’nin Jakobenlerinin insanlığa
armağan ettikleri şu politik ilke ve kavramları benimseriz: Devrimcilik,
radikalizm, yani köktencilik, ilericilik, kararlılık ve devrimci atılımda
sonuna kadar ilerleme, devrimci ideallere bağlılık, halkçılık, eşitlik,
özgürlük, adalet, rasyonalizm… Türkiye burjuva devrim sürecine baktığımızdaysa,
gerçekleşen reformları, ileriye doğru atılan adımları reddetmez, bunlara
tarihsel haklarını teslim ederiz.
9. Sosyalist politikanın üretiminde,
Marksist teorinin sunduğu kavramsal setle ve anlayışla, güncelliğin,
konjonktürün ve somut durumların analizini yapmak vazgeçilmezdir. Toplumdaki
siyasi aktörleri, bunlar arasındaki sürtüşmeleri ve çekişmeleri, ideolojik
eğilimleri, sınıfların durumunu ve sınıflar arasındaki ilişkileri, devletin
yapılanmasını, çıkarılan ve uygulanan yasaları vb., bütün bunları dikkate
almadan somut durumla ilişkilenmek ve politika üretmek mümkün değildir. Yürürlükteki
ideolojik kodlamaları eleştirmeden ya da yeniden anlamlandırmadan,
ideolojik/siyasal mücadele verilemez. Siyasal ve ideolojik bağımsızlığınız,
ilkelerinizle ve programatik vizyonunuzla güvence altında olmalıdır. Fakat
toplumdaki söylemlere, eğilimlere, konuşulan, benimsenen ve paylaşılan temalara
uzanmak ve değmek, politik üretimde bulunmak ve örgütlenmek için gereklidir.
Laikliği, aydınlanmacılığı, ilericiliği, bağımsızlıkçılığı, cumhuriyetçiliği,
halkçılığı, devletçiliği (=kamuculuğu) benimser ve bugünün koşullarında yeniden
anlamlandırırken, toplumsal dokudaki eğilimleri dikkate almanız, bu eğilimlere
bir doğrultu vermeye çalışmanız, onları örgütlemeye çalışmanız doğaldır. Bu
ilkeler, değerler ve kavramlar, gökten zembille inmemiş olup, burjuvazinin ya
da burjuva politik kadroların da bir zamanlar uğruna kısmen de olsa mücadele
ettiği öğelerdir. Bunların anlamlarını dönüştürerek sahiplenmeye çalışmak,
doğal karşılanmalıdır. Üstelik insanlığın ilerici birikimine sırtınızı
döndüğünüzde, bu durum “sol”culuk vasfınızı yitirmeniz anlamına gelir. Örnek
olsun, “eşitlik ve özgürlük” ilk kez burjuva devrimcileri tarafından
dillendirildi ve benimsendi diye, bugün bu ilkeleri terk etmek gerekmez. O
zaman sorarlar adama; yahu, “sol” kavramını ve politik duruşu, tarihte ilk kez
kimler üretmişti ya da temsil etmişti diye…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.