28 Haziran 2022 Salı

Dilin Kökeni

Ercan Arslan

Dil, insanlığın evrimsel gelişiminin belirli bir aşamasından sonra oluşmuştur. Son bilgiler ışığında bizim türümüz olan Homo Sapiens Sapiens, tahmini 200-250 bin yıl önce Afrika’da evrimleşmiştir. Mitokondreal DNA (Mitokondreal Havva) analizi bunu kanıtlamaktadır

Yumurta hücresi ve sperm hücresi birleşirken, yumurta hücresine sperm mitokondri aktarmaz. Spermin içindeki mitokondriler kamçılı kısımda kalır ve dışarı atılır. Oysaki dişinin yumurta hücresinde mitokondriler mevcudiyetini sürdürür ve döllenme dişiden gelen mitokondrilerin olduğu yumurta hücresinde meydana gelir. Mitokondreal DNA takibi bize şimdiki bilgilerimize göre kökenimizin Afrika olduğunu göstermektedir. İnsanlar buradan bütün dünyaya yayılmıştır.

Mitokondriyal DNA'ya dayanan, modern insanların Afrika'dan göçünün haritası . Renkli halkalar, günümüzden bin yıl öncesini gösterir.

İlk insanlar Afrika’da 100-150 bin sene bulunmuştur. 60-50 bin yıl öncesinden itibaren de Orta Doğu üzerinden dünyaya yayılım göstermiştir. Önceleri nüfusu azdır ve çok küçük gruplar halinde yaşamaktadır. Bulunduğu ortamlar kendisine yetmektedir. Bir zaman sonra nüfusunun artması, koşulların değişmesi gibi sebeplerle, başka alanlara göç etme ihtiyacı hissetmiştir. Küçük gruplar halinde yaşarken ve ortamı müsaitken, ileri düzeyde bir dile ihtiyaç yoktur. Kullandığı kelimeler, 100 kelimenin pek ötesinde değildir. Dilin gelişim düzeyi, daha çok işaret dili seviyesinde ve bunun biraz ötesindedir.

İnsanın doğadaki diğer canlılardan zayıf yapıda olması, toplu olarak davranmasını, uzun süren çocuk bakımı aralarındaki bağın güçlenmesini, topluluk olarak hareket etmesini sağlamıştır. Avcılık ve toplayıcılık yapabilmesi için de organize olmuş, iletişim içinde bir faaliyetin olması gerekmiştir. İlk dönemlerde 20- 25 kişilik gruplar halinde ve yaşamasına elverişli belirli bölgelerde izole şekilde yoğunlaşmışlardır. Koşulların değişmesi, insanların ürettiği aletlerin çeşitlenmesi, bolluk sebebiyle nüfuslarının artması, iklimsel değişiklikler sebebiyle göç eden hayvanların takibi yüzünden, bulundukları alanları terk etmeye başlamışlardır. Dilin kökeni ve ilk dillerin meydana geldiği alan Afrika’dır. Buradan Asya kıtasına ve Avustralya kıtasına yayılım göstermiştir.

60-50 bin yıl önce Afrika merkezli 3 dil oluşumundan bahsedilebilir: 1. Merkez Afrika, Ortadoğu, Yakındoğu ve Avrupa’nın olduğu dil grubu. 2. Asya kıtası grubu. 3. Avustralya ve Polenezya grubu.

Dil, insanların gittiği alanlarda coğrafi koşullar nedeniyle izole oldukları yerlerde canlıların evrim geçirmesi gibi farklılıklar göstermiş, değişikliğe uğramıştır. Aslında hepimiz aynı kökenden ve aynı dil oluşumundan gelmekteyiz. Bizi farklı coğrafi bölgesel izolasyonlar, yaşam tarzları ayırmış ve farklı beden özellikleri, farklı dil grupları şekillenmiştir. Oysa hepimiz insanız; renklerimiz, dillerimiz farklı olabilir, fakat dünyadaki bütün insanlar çiftleşip yavru meydana getirebiliyorlarsa, bu demektir ki hepimiz tek bir türü oluşturmaktayız ve aynı kökenden geliyoruz.

Afrika’dan ayrıldıktan sonra insan grupları uzun bir süre buzul çağının sonuna kadar, gittikleri yerlerde izole bir şekilde, genelde avcı-toplayıcı küçük gruplar halinde yaşadılar. Dil grupları da coğrafi koşullara ve yaşam tarzlarına göre evrimleşti ve oluştuğu kökenden farklılaştı. 50 bin ve 15 bin yıl arası dönemde 3 dil grubu evrimleşti. Buzul çağının sonlarına doğru 13-12 bin yıl önce Asya grubundan insanlar kara köprüsünü kullanarak Amerika kıtasına ayakbastılar. Buzul çağının bitmesiyle birlikte de suların kara köprülerini kapatması sebebiyle Amerika kıtasında izolasyona uğradılar. Böylece onların dil grupları ve yaşam tarzları, ana kıtalardan farklılaştı. Buzul çağının sonunda 10 bin-6 bin yılları arasında, Avrupa ve Yakındoğu bölgesini etkileyen 9 dil grubundan bahsedilebilir; 1. Nijer Kongo, 2. Nil Sahra, 3. Afrika-Asya, 4. Sümerce, 5. Elam-Dravid, 6. Kafkas Grubu, 7. Ural grubu, 8. Hint Avrupa, 9. Batı Akdeniz Grubu.


Bu gruplar, buzul çağının bitmesiyle birlikte ve iklimsel değişiklikler sebebiyle mevcut ortamlarında artık eskisi gibi yaşayamamaya başladılar. “Bereketli hilal” dediğimiz bölge bir çekim merkezi durumuna geldi. Farklı topluluklar ve farklı dil grupları bu bölgede birleşmek zorunda kaldı. Zor koşullarda hayatta kalabilmek için daha organize, kompleks bir yapıya doğru evrildiler. Kanımca diğer dil gruplarından bağımsız ünik bir yapıya sahip olan Sümerce, Göbeklitepe’yle birlikte ortak bir faaliyet içerisine giren insan gruplarının oluşturdukları Halaf, Hassuna–Samarra, Obeyd ve Natufiyen kültürlerinin kentleşmesiyle oluşan ortak bir birleşimidir. Bu yüzden farklı bir dil grubu gibi algılanır. Bu bölgede ortak hareket etme durumu dilde değişikliği/farklılaşmayı beraberinde getirir. Bu bölgeden uzakta ve ekonomik faaliyeti kendine yeten, coğrafi izolasyonun olduğu bölgelerde ise, diller kendine has özelliklerini sürdürür.

12 bin sene önce insanların bir kısmı diğer bölgelerden gelerek birleştiler ve dilleri “bereketli hilal” adındaki bölgede farklılaştı ve Sümerce ünik bir hal aldı. Bunu günümüzden örnek vererek de açıklayabiliriz; Anadolu’nun şehirlerden uzak, kırsal olan bölgelerinde konuşulan yöresel dil grupları kendine has özelliklerini sürdürür. Kapitalist ilişkilerin gelişmesi, tarımsal faaliyetin artık insanlara yetmemesi neticesinde şehirlere göçle birlikte ise bu özelliklerini kaybederek daha kompleks bir hal alarak değişikliğe uğrarlar. Bazı diller konuşulmadığı için yok olma tehlikesiyle yüz yüze gelir. Sümerlerle birlikte, şehirleşmenin oluşmasından ve ekonomik gelişmişliğin artmasından sonra ise bu bölge, diğer gruplar tarafından bir çekim merkezi ve kapışma alanı durumuna geldi. Her yeni gelen kendi izole dil grubunu, gücü oranında ya dayatmış ya da eski dil grubuyla harmanlamıştır. Bu yeni gelenler uzun bir süre yaklaşık 5-6 bin sene kadar kendi bölgelerinde izole bir şekilde yaşadıklarından, dil ve gramer yapıları çok farklılaşmıştır. “Bereketli hilal” bölgesine 12 bin sene önce gelenler yaşamsal zorunluluk neticesince gelmişlerdi; M.Ö. 4000 ve sonrasında gelenler ise mevcut birikime, gelişmiş bir kültüre ve daha rahat bir yaşam biçimine kavuşmak için gelmişlerdir. Bu sonradan gelenlerin dilleri, geldikleri yerde uzun bir süre izolasyon içinde kalındığından çok farklı bir yapıdadır ve o dönemin şartlarında savaş gücü ve siyasi organizasyon kapsamında çok güçlülerse, kendi dillerini ve kültürlerini dayatmışlar ve mevcut yapıları asimile etmişlerdir. Bu konuda zayıflarsa, mevcut birikimi sahiplenmişlerdir. Bu durum ekonomik, siyasi ve askeri güç meselesidir. Birisi eksik kalırsa toplumsal bütünü sürdürmek olanaksızlaşır. Hititler ve İskender’in kurduğu imparatorluklar sadece siyasi ve askeri yönden güçlüydüler; bu sebepten dolayı kendi mevcut kültürlerini zorla dayatmamışlar, ele geçirdikleri yerlerin kültürlerini kabul etmişler ve harmanlamışlardır. Bu sayede de ekonomik yapıyı sürdürebilmişler ve etkileri daha uzun süreli olmuştur.

Dillerdeki etkileşim, kalıcılık ve asimilasyon bu güç meselesine ve karşılıklı denge faktörüne göre değişiklik gösterir. Dil sabit bir yapıda değildir; insanlığın gelişimiyle birlikte çeşitlenmiş, bulunduğu coğrafyalara göre ayrışmış, ekonomik ve toplumsal bütünleşmeye göre kompleks bir hal almıştır. Gelecekteki süreçte ise dünyada barışın sağlanmasıyla birlikte ortak bir dil birliğine gidilecektir.

Yararlanılan kaynaklar:

1. Modern İnsanın kökeni–Roger Lewın-Say Yayınları

2. İnsanın Evrimi –Josef H. Reichholf-Say yayınları

3. İlk Çağ Tarih Atlası-Colın Mc EVEDY

21 Haziran 2022 Salı

Göbeklitepe’nin Sırrı

Ercan Arslan

Göbeklitepe’yi yapanların bu bölgeyi seçmelerinin nedeni, buranın klanların birlikte avlandıkları bir bölge olması olabilir. Bu bölgede hayvanlar henüz evcilleştirilmemiştir. Hayvan sürülerinin denetim altına alınmaya başlandığı bir bölge olabilir. Günümüzde buna benzer bir örneği, kuzey kutup dairesine yakın yerlerdeki insanların Ren geyiklerini, doğal ortamlarına bırakıp bir yandan da takip etmeleri oluşturur.


Buzulların çekilmesinden sonra fauna ve floranın zengin olduğu, “bereketli hilal” dediğimiz bu bölgede, domuz, yaban keçisi, koyun vb. türler bulunmaktaydı. Burası bir sınır bölgesidir. Bu bölgenin üstünde ormanlık alan yer alır, alt bölgelerde ise düzlük alanlar bulunur. Bu düzlük alanları ise nehirler besler. Canlılar ormanlık alanları ve suya yakın yerleri tercih ederler. Ormanlık alan azaldığı için insanlar, bu nehirleri bir araç gibi kullanma yoluna giderken, diğer hayvanlar ve bitkiler ise su kaynağı olarak kullanır. İnsanlar, hayvanların su kenarına gelmelerini takip ederek onları avlama yoluna gitmiştir. Kanımca bu bölgedeki yerleşim yerleri, Fırat havzasının güney bölgesindedir ve nehirlere yakın yerlerde, köy yerleşkeleri şeklindedir. Bu bölgede birçok klan gidecek başka yerleri olmadığından, ortak bir konfederasyona yönelmişlerdir. Her bir klan ayrı bölgededir, fakat av sahası Kuzey Mezopotamya’dadır. Bu bölgeyi ortak kullanmışlar, sürüleri henüz evcilleştirmeden kontrol etmeye başlamışlardır. Göbeklitepe gibi yerleri de, bir depo alanı olarak kullanmışlardır. Burasının yüksek olmasının sebebi, etleri uzun süre koruyabilmek için serin yerleri tercih etmeleri ve hayvanları ürkütmeden gözetleyebilecekleri müstahkem bir yer olması olabilir. Burası yerleşim yeri değil, hayvanların kesildiği öldürdükleri hayvanların etlerinin depolandığı yerdir. Böylece zor kış şartlarında veya zor koşullarda depoladıkları besinleri kullanmaktaydılar. Tıpkı günümüzde evlerimizde buzdolabı ve derin dondurucular kullanmamız veya konserve yapmamız ve gerektiğinde/kışın bunları tüketmemiz gibi… Göbeklitepe’de binlerce öğütme taşı da bulunmuştur. Bu taşları buğday ve arpa öğütmede, etleri ezme işleminde kullanmış olmaları muhtemeldir. Etler ezilip, uzun süre dayansın diye tuzlanmış olabilir. Böylece bu ürünleri asıl yerleşim yerlerine akarsular vasıtasıyla veya yürüyerek götürmüş olabilirler. Özellikle Suriye içindeki Fırat’a bağlanan Habur çayı bunun için kullanılmış olabilir.

Erken Neolitik toplulukların, Kuzey Suriye’de Fırat nehrine yakın Jerh el Ahmar’da (toprağa gömülü yuvarlak merkezi yapılar) –Suriye’de Tell abr3, TellQaramel, Djade el Mughara, Tellhalula, Tell sabi Abyad, TellMüreybet, Abu hureyra, TellBougras-, Türkiye içinde ise Yeni mahalle, Hallançemi, Demirköy, Körtiktepe, Nevaliçöri vb. köy yerleşim yerlerinde yaşaması muhtemeldir. Göbeklitepe ve Karahantepe gibi yerler, bu toplulukların ortak kullanım alanları olabilir. Yabani buğday ve arpa, buzul çağı sonrası bu bölgede doğal ortamında gelişmiştir. Bu da yabani otçul hayvan sürülerini buraya çekmiştir. İnsanlarda doğal olarak hayvan sürülerini takip etmiş, Göbeklitepe’nin de dâhil olduğu bölgede daha çok avcılık faaliyeti yapmış/tuzaklar kurmuş, hayvan sürülerini denetim altına almaya çalışmıştır. Av bol olduğu için de, kendi kabilesine yetecek kadar avlanmış, özellikle yaz ve sonbahar dönemlerinde besleneceği kadar avlanmış, kışa doğru ise, depolama yöntemini seçmiş olabilir. Böylece göç etmeye zorlanmamıştır. Ayrıca hayvanların yabani bitkilerle beslendiğini görmüşlerdir. Hayvan popülasyonu fazlaysa veya kurak mevsimler olursa, yabani bitkiler azalır ve yabani bitkilerin azalması, hayvanların aç kalmasına sebebiyet verir. Dolayısıyla hayvan popülasyonu azalır ve bu da insanları etkiler. İşte bunu insanlar deneyimleyerek öğrenmişler ve buna uygun arayışlara gitmek zorunda kalmışlardır. Doğal ortamlarında yetişen bitki ve hayvanlar için suni ortamlar yaratarak, onları ıslah etmeye başlamışlardır. Yani doğal olan habitatın, nehir kenarlarına yakın yerlerde kopya edilmesi ve doğanın insan ihtiyaçları doğrultusunda değiştirilmesi gerçekleşmiştir.

Fırat ve Dicle havzası, Nil deltasına benzetilebilir. Nil nehri güneyden Afrika’dan doğar. Nübye denilen üst bölge ve çevresi doğal habitatın uygunluğu yönünden canlıların yaşaması açısından daha verimlidir, aşağıya Mısır’a doğru gidildikçe ortam çölleşmeye başlar. Sadece Nil nehri kenarları canlıların yaşaması için elverişlidir. Bu bölgede insanlar yerleşikliğe geçmeden önce, Nil deltasının üst bölgelerinde Nübye denilen yerde yoğunlaşmış olmalıdırlar. Burayı insanlar yukarı Nübye ve aşağı Nübye olarak ikiye ayırmışlardır. Yerleşikliğe geçişle birlikte daha aşağı bölgelere gelmişler ve burayı da yukarı Mısır ve aşağı Mısır olarak ikiye ayırmışlardır. Mısırlılar bu süreci yaşam ve ölüme benzetmişler; verimli alüvyonlu topraklara Kemet (kara toprak), çöl olan bölgeye de Deşret (kızıl toprak) demişlerdir. Mısır kozmogonisinde Nil nehri (Nun) yaşamın kaynağıdır. Atum, taşkın suların çekildikten sonraki toprak parçası ve şahin Horus ise o toprakta yetişen kamışa konan gökten yere inen tanrıdır. Kozmogoni, insanlar neyle geçiniyorlarsa, yaşamalarını ne sağlıyorsa, ona göre şekillenmiştir.

Fırat ve Dicle havzası dediğimiz bölgede insanlar genellikle su kenarlarında yerleşim yerleri kurmuşlar, hayvanları yavaş yavaş evcilleştirmişler ve bunları besleyebilmek için de tohumu ıslah etmeye başlamışlardır. Tohumu ıslah ederken de en dayanıklı buğday tanelerini bitkinin evrimi neticesinde seçmişlerdir. Yabani bitki doğal ortamında genelde tohumlarını erkenden döker, bitkinin sapında ancak birkaç tanesi kalır. Bu erken dökülenlerin de çok azı tekrar yetişebilir; karıncalar vb. canlılar onları uzaklaştırabilir/tüketebilir. Doğada canlılar evrim geçirirler ve yavru sayısını arttırırlar; buğday ve arpa gibi bitkiler de böylesi bir evrim geçirmiştir. İnsanlar geç düşen buğdayları toplayarak, doğal evrimi geliştirmişler ve buğdayı daha dayanıklı bir konuma getirmişlerdir.

Fırat ve Dicle havzası doğal bir av sahasıdır. Kuzey Mezopotamya’daki “bereketli hilal” dediğimiz bölge, yabani bitkilerin ve hayvan sürülerinin yoğunlaştığı bir yerdir. Nehirlerin üst bölgesi hayvanların geçişine müsaittir. Nehirlerin aşağısına doğru inildikçe hayvanların nehirlerden geçişi zorlaşır ve insanlar için bu hayvanları avlayabilecekleri ve kontrol altına alabilecekleri doğal bir kapan ortamı oluşur. Bu yüzden de hayvan sürüleri genelde kuzey Mezopotamya kısmında ve nehir kenarlarına yakın yerlerde yoğunlaşır. İşte bu dönemdeki insanlar bunu öğrendikleri için üst kısımlarda av sahaları oluşturmuşlar ve hayvan sürülerini yönlendirmeye çalışmışlardır. Hayvan sürüleri su ihtiyacını gidermek için su kenarlarına gelmek zorundadır. İnsanlar da bunu öğrendiklerinden hayvanları avlayabilmek için ve kendilerinin su ihtiyaçlarını gidermek için, su kenarlarına yakın yerlerde konuşlanmışlardır. İklim şartları da her zaman uygun değildir, dönem dönem kıtlıklar meydana gelmektedir. Verimsiz iklim şartları doğal bitki örtüsünü etkiler. Bitki örtüsünün azalması da doğal olarak bununla beslenen canlıları etkiler. Bu sebeplerin birikmesi neticesinde, insanlar doğal şartları kendi iradi çabalarıyla değiştirme yoluna gitmişlerdir. İlk başlarda hayvanları avlayabilmek için su kenarlarında yoğunlaşmışlar ve zamanla hayvanları buraya çekmek ve kendilerini de besleyebilmek için su kenarlarına yakın yerlere yabani bitkileri ekmeye başlamış olabilirler. İnsanlar bu dönemde doğayı kopya ederek, onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirerek yerleşikliğe geçmiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki, ilk yerleşikliğe başladıkları yerler, çekirdek bölge diyebileceğimiz Fırat havzası ve nehir kenarlarıdır. Göbeklitepe’nin olduğu bölgeyse hayvanların ve bitkilerin doğal ortamıydı. Bu yüzden burası, hayvan sürülerinin takip edildiği ve kontrol altına alınmaya çalışıldığı bölgedir. Gruplar bu bölgede ortak faaliyet yürütmüşlerdir. Buradakiler genelde kabilelerin avcı olan gruplarıdır. Kabileler bu bölgeyi ortak kullanmışlar ve birlikte hareket etmişler, hayvanları paylaşmışlar ve Göbeklitepe gibi yerleri birlikte yapmışlardır. Göbeklitepe’deki taşlardaki hayvan figürlerinin değişik olması bunun kanıtıdır; farklı totem hayvanları, farklı kabileleri temsil ediyor olabilir. Burasının ortak kullanım alanı olması, aralarında rekabetin oluşmaması ve dokunulmazlığın sağlanması için bir kutsiyet atfedilmiş olabilir (Zigguratlardaki vb. yerlerdeki ürünlerin depolanması buna benzetilebilir). Asıl kabilelerin yerleşim yerleri aşağı kısımlardadır; Harran ovası, Fırat deltası ve su kenarlarına yakın olan yerlerde, köy yerleşimleri şeklindedir. Bunlar, Göbeklitepe’deki gibi yuvarlak planlıdır, zamanla yerleşiklik sabitleştikçe kare planlı yapılara dönüşmüştür. Jehr El Ahmar, Fırat nehri kenarındaki köy yerleşkesidir ve M.Ö. 9600 yıllarına tarihlenmiştir; Göbeklitepe’yle aralarında 400 sene bulunmaktadır. Kanımca bu bölgede, Göbeklitepe’yle benzer zamanlara tarihlenebilecek yakın yerleşim yerleri olabilir. Bu yerleşim yerleri, nehir kenarına yakın olması ve taşkınlar sebebiyle yok olmuş da olabilir.

M.Ö. 8000’lerde Göbeklitepe aniden terk edilmiştir. Bunun sebebi iklimsel değişiklikler, buzulların biraz daha iç bölgelere çekilmesi olabilir. Göbeklitepe’nin kullanıldığı dönemde buzullar burayı su yönünden beslemekteydi ve nehirlerdeki akıntılar sonraki dönemlerdeki kadar yıkıcı etkiye sahip değildi. Buzlardan gelen su, yağmur suyu gibi sert akmaz, toprağı yavaş yavaş besler, erozyona daha az sebebiyet verir. Tufan söylenceleri de bu süreçten sonra oluşmaya başlamış olabilir. Bu yüzden insanlar bu bölgeyi terk etmişler, bir kısmı Anadolu’nun iç bölgelerine, bir kısmı da tarımın uygun olduğu Fırat ve Dicle arasına göç etmiştir. Göçün sebebi, ekilen yerlerin verimsizleşmesi (toprağın mineral yönden zengin yapısı, ürünlerin toplanması, yeniden toprağa karışmasının engellenmesi yüzünden zamanla verimsiz hale gelir) ve toprakların zamanla akıntıyla, erozyonla, nehirlerin aşağı kısımlarında alüvyonlu bölgeler oluşturmasıdır. Bu sebeplerden dolayı insanlar ilk önce Fırat havzasına yakın çekirdek bölgede yerleşikliğe geçmeye başlamış, bu bölgenin zamanla verimsizleşmesi ve iklimsel koşulların değişmesi yüzünden Fırat ve Dicle nehrinin birleştiği alüvyonlu bölgede yoğunlaşmıştır.

Daha önceden Sümerlilerin yaşadığı bölge verimsizdi; buranın verimli hale gelmesi, alüvyonlu toprakların Kuzey Mezopotamya’dan buraya ırmaklar sayesinde taşınmasıyla gerçekleşmiştir. Böylece verimsiz yerler verimli hale gelir, biri ölürken diğeri yaşamaya başlar, tufan burayı yıkar ve yaşamı yeniden yaratır. Sümer medeniyeti ve burada gelişen diğer medeniyetler ile mitolojileri, bu gelişmenin bir sonucudur. Gılgameş destanı, doğanın dönüştürülmesinin ve yabanıl hayatın insanların ihtiyaçları için kullanılmasının bir tasviridir. Destanda Gılgameş, ilkönce Uruk şehri tarafından kendilerini yönetmesi için seçilmiştir, sonra bu süreç Gılgameşin arkadaşı Enkidu için geçerlidir; o da doğal ortamdan devşirilmiştir. Destanın ileriki aşamalarında ise Gılgameş ve Enkidu’nun birlikte, ormanların koruyucusu Humbaba’yı (yabani hayatın temsilcisi, Toprak Ana’nın yardımcısıdır) öldürmeleri ve sedir ağaçlarının yerleşim yeri için (doğanın dönüştürülmesi) kullanılması anlatılır. Bu yabanıl yaşamdan yerleşik yaşama geçişin bir sembolüdür; yabanıl yaşamı toprak ana doğurur, insan bu süreçte doğaya daha çok bağımlıdır, yiyebileceği kadar avlanır, anaerkil bir yapıdadır. Aletlerin çeşitlenmesi, erkeğin üretimde baskın hale gelmesi ve yerleşikliğe geçişle birlikte tarımda sabanın kullanılması gibi özellikler ataerkil yapıyı baskın hale getirmiştir. Destanda ormanların koruyucusu Humbaba’nın öldürülmesi, kentsel dönüşümü simgelemektedir.  Bu yaşamın döngüsüdür ve karşıtlık hâkimdir; yaşam ve ölüm iç içe geçer. Mısırlılar’da, yaşamın kaynağı Nil nehridir. Güneyden toprak anadan doğar, yaşamı getirir, yaşamı getirirken de bir şeylerin ölmesi gerekir, taşkınlar olur, alüvyonlu verimli topraklar, kuzeye taşınır, düzensizlik, düzene döner. Bu süreç Mezopotamya’da yaşayan insanlar için de benzerdir. Fırat ve Dicle nehirlerinin doğduğu yer olan Kuzey Mezopotamya, yaşamın kaynağıdır, toprak anayı temsil eder, yaşamı doğurur, aynı zamanda yok eder, bütün canlılar toprak anadan doğar, tekrar toprak anaya döner (bitkilerin baharda yeşermesi, sonbaharda ölmesi). Mezopotamya mitolojisinde İnanna toprak anayı, Temmuz (Dumuzi) ise onu dölleyen, onu dönüştüren olarak temsil edilir. Gılgameş, Enkidu ve Humbaba, Temmuzla simgelenir, bunları toprak ana doğurur.

Dolayısıyla Göbeklitepe ve Karahantepe gibi yerlerin bulunduğu bölge, yaşamın doğduğu ana toprak olarak kabul edilebilir ve hamile bir kadına, nehirler de doğumdan önceki su boşalmasına benzetilebilir. Bereket kültüyle simgelenmiş ve üzeri toprakla örtülmüştür. Dikili taşlar kabile üyelerini temsil ediyor olabilir. İnsanları toprak ana doğuruyorsa, ölümle birlikte tekrar yeniden doğması için üzeri toprakla örtülmüştür diye yorumlanabilir. Canlılar, bitkiler ve yaşamı besleyen su, bu yerden doğmuştur. Yaşamı getiren ölümü de getirir. M.Ö. 8000’lerde terk edilmesinin sebebi, ikliminin bozulmaya başlaması ve buraların verimli topraklarının nehirlerle alt bölgelere taşınması, yaşamın alüvyonlu topraklarda yeniden doğması olarak yorumlanabilir. Asıl kaynak, yaşamın doğduğu, suların geldiği yerdir; bu yüzden kutsallaştırılır.

Yararlanılan kaynaklar:

1. Eski Mısır, Toby Wilkinson, Say Yayınları

2. Aktüel Arkeoloji Dergisi, Sayı: 69, Haziran 2019-Uygarlığı Yaratanlar

14 Haziran 2022 Salı

SOVYET ROMANI | Suçlandı, Yargılandı, Mahkûm Edildi! Davayı Yeniden Açıyoruz

Ahmet AÇAN

İddianame: SSCB’de sadece proletaryanın kazanımlarını yücelten, günün gerçeklerinden değil, ortak ideallerin getireceği mutlu bir gelecekten bahseden, gerçeği süsleyip püslüyerek olduğundan daha güzel gösteren, komünizmin ütopyasına olan inancı sorgulamayan metinler yayımlanabiliyordu. Sosyalist gerçekçilikte mutlaka militanca tavır alan kahramanlar vardır. Edebiyat bir sanat değil, propaganda amacıdır. Sosyalist Gerçekçilik, yazarı Partinin yararlı gördüğünü yazmaya zorlayan bir Parti diktasından başka bir şey değildir. Özellikle 1930lu yıllardan itibaren bağnaz bir kahramanlığın, refahın ve mutluluğun kurallara uygun övgüsünden ibarettir. Sosyalist Gerçekçilik, rejime övgüler düzme ve pohpohlamayı yazarlara görev olarak yükleyen bir Parti emridir. Sovyetler Birliğinde yazarlar devlet memurudur.

Tüm bir Sovyet edebiyatını yukarıdaki iddianameyle yargıladılar ve mahkum ettiler! Şimdi davayı yeniden açıyoruz. Bu çalışmayı bitirdiğimde şu tweeti atmıştım: Güneş balçıkla sıvanmaz ifadesi doğru değil! Güneşi bayağı bayağı balçıkla sıvamışlar! Şimdi temyize gidiyoruz. İki şeye bakacağız, önce güneşin büyüklüğüne sonra ise sıcaklığına.

Güneşin büyüklüğü...

Öncelikle güneşin büyüklüğünü tespit edelim: Sovyet romanı için en temel kaynak en sonuncusu 1978 yılında yazılmış 9 ciltlik kısa edebiyat ansiklopedisidir. Ansiklopedi 12 binden fazla yazarın makalesi, 35 bin isim, başlık ve terim içerir. 1984 yılına gelindiğinde dahi Sovyet romanı sezonu yüzlerce yeni romanla kapatıyordu. 1936 yılında Moskovayı ziyaret eden Alman yazar Lion Feuchtwanger şöyle yazar:

“Sovyet insanlarının okuma açlığını tahayyül etmek çok zor. Gazeteler, dergiler, kitaplar, okuma iştahı zerre azalmaksızın, yutuluyor. Pravdanın matbaasını geziyordum. Dünyanın en verimlisi olan dev bir rotatif makinesinin etrafında dolaştık; iki saat içinde iki milyon basıyor. Makine, bir bütün olarak dev bir lokomatifin gövdesine benziyor ve insan onun seksen metre uzunluğundaki sonsuz platformu üzerinde sanki bir transatlantiğin güvertesi üzerindeymiş gibi geziyor. Bir çeyrek saat dolaştıktan sonra, makinenin yerleştirildiği hangarın yalnızca yarı genişliği kapladığı, diğer yarının boş olduğu gözüme çarptı. Nedenini sordum. Şimdi, diye söylendi bana yalnızca iki milyon tirajla basıyoruz, Ama elimizde beş milyon daha abone siparişi var. Kağıt fabrikalarımız gereksinimlerimizi karşılar karşılamaz ikinci bir makine yerleştireceğiz. (...) 1936 yılında Puşkinin eserleri 31 milyon adet basılmıştı! Baskı sayısını sınırlayan kağıt sıkıntısı ve matbaanın kapasitesidir. Bir yazarın kitaplarını normal bir günde herhangi bir kitapçı da bulmak mümkün değil; yeni bir baskı yayınlandığında alıcılar kuyruğa giriyor ve baskı, baskı sayısı 20.000, 50,000, 100,000 adet bile olsa birkaç saat içinde bitiyor. Sevilen yazarların kitapları, kütüphanelerde bunların sayısı 70.000 haftalarca önceden ısmarlanmak zorunda. Çok ucuz satılmalarına karşın oldukça değerliler ve bana paranızı açıkta bırakabilirsiniz, ama kitaplarınızı asla dendiğinde, bu bana şakadan biraz fazla geliyor.  (Lion Feuchtwanger, “Moskova 1937” sf:47-48)

Yani bizi inandırmaya çalıştıkları şey, hiçbir edebiyat değeri olmayan, sadece propagandadan ibaret bu kadar “çöpü” almak için Sovyet insanının deli gibi birbirini ezmesi! Üstelik bunlar Sovyetler’in en karanlık olduğu iddia edilen 30’lu yıllar. Mesela Sorbonne Üniversitesi Fransız Edebiyat Profesörü Jean Bonamourun Rus Edebiyatı” kitabında 1930lardan Stalinin ölümüne kadarki dönemi bir iki yazarla geçiştirilmiş ve Sovyet edebiyatının “rönesansı” kabul ettiği Hruşçov dönemine birden atlanıverilmiştir. Halbuki Sovyet romanının en iyi eserleri, sosyalist gerçekçiliğin klasikleri birazdan göreceğimiz gibi tam da o yıllarda verilmişti!

Edebiyat dergilerine baktığımızda 1990 yılında her bir sayısı 500 sayfa olan “Yeni Dünya” dergisinin tirajı 2.710.000, “Bayrak” dergisinin 1 milyon, “Gençlik” ise 3 milyonun üzerindeydi. Uzun yıllar New Left Rewiew’un yayın yönetmenliğini yapmış İngiliz gazeteci Anthony Barnett, 1987 yılında Sovyetler Birliği’ne yaptığı gezide şunları söylemekten kendisini alamaz: “Moskova’da Avrupa tiyatrosu müziği veya sineması üzerine bir tartışma, Paris’ten Milano’ya, Berlin’den Londra’ya öylesine bilgi yüklü ve kolaylıkla uzanır ki, Anglo Saksonları cehaletlerinden utandırır.” (Sovyetler’de Özgürlük sf: 132)

Konstantin Yuon-The New Planet (Yeni Gezegen) (1921)

Güneşi balçıkla sıvama...

Batı Edebiyatı uzun süre Sovyet edebiyatını yadsımıştır. Onlara göre Sovyet edebiyatı kendinden önce gelen Rus edebiyatından kopmuş ve her şeyi yakıp yıkarak havadan düşer gibi yeni bir edebiyat uydurmuş, buna da sosyalist gerçekçilik demiştir. Onlara göre tüm bir Sovyet Tarihi, tıpkı sosyalizm gibi aynı zamanda sosyalist gerçekçilik deneyiminin başarısızlığının tarihidir. Aslında ne sosyalizm ne sosyalist gerçekçilik başarılıydı. Bu öylesine muazzam bir propagandadır ki bizim Türkiyedeki en damardan komünistler bile sosyalist gerçekçiliğin kendinden önceki devasa Rus edebiyatının gölgesi altında başarısız kaldığını size itiraf edecektir! Batı edebiyatına göre kuşkusuz bunun başlıca suçlusu önce komünist devrim, sonra da Stalin’dir.

İddiaların kaynağı

Şimdi baştan sona bu iddialara bir bakalım: Batı’ya göre devrim sonrası edebiyatın altın yılları 20li yıllardır ve onlara göre en azından 1930lu yıllara kadar yine de göreceli olarak bir özgürlük rüzgarı esmekteydi. Ama 5 yıllık planların kabul edilmesiyle birlikte bir anda propaganda yazarlar dönemi başlamıştır. Peki neden daha önce değil? 1928’den sonra ne olmuştur? Bunlara ayrıntılı olarak değineceğiz. Bu yüzden Batı’da Sovyet romanı dendiği zaman neredeyse sadece sistemi eleştiren, kitapları yasaklanmış, sansüre uğramış yazarlar anlaşılır.

Bunda devrimden sonra yurt dışına kaçan bazı Rus yazarların etkisi büyüktür. Çünkü devrim festival giysileri içinde değil, aksine bir cerrah ya da kavgadan yeni çıkmış bir savaşçı gibi gelmişti. Bu kargaşa pek çok yazarı düş kırıklığına uğratmıştır ve Batı bu göçmenleri nitelikli olsun ya da olmasın el üstünde tutar. Ancak doğrusu Aleksand Kuprin ve İvan Bunin dışında Rus edebiyatına bir miras bıraktı denecek mülteci pek başka yazar da yoktur. Kuşkusuz bunlardan en önemlisi İvan Alekseyeviç Bunindir. Bunin Rusya’yı 1920de terk eder ve Parise yerleşir. Aslında iyi de bir yazar olmasına karşın romanlarında Sovyetlere karşı nefret ve 19. yüzyıl Rusyası’na özlem vardır. Hani şu tüm Rus klasiklerinde halkın ne kadar sefil yaşadığının anlatıldığı 19. yüzyıl... Ve kuşkusuz ki Batı 1933 yılında ona Nobel edebiyat ödülünü vermekte gecikmemişti. Ve bu Nobel ödülü de zaten yazar Fransa’ya kaçtığı için Sovyetlerin değil, Fransanın hanesine yazılmıştır. Bu arada İvan Alekseyeviç Bunin Sovyetlerde tamamen yasaklı da değildi. Gorki onu sever, eserlerine değer verirdi. Ayrıca ölümünden sonra tüm eserleri Sovyetler Birliğinde 9 cilt olarak basılmıştır.

Türkçe’de Sovyet romanı üzerine temelde iki adet kaynağımız var. Biri Ahmet Mümtaz İdilin 1984 yılında tek baskı yapan Sovyet Romanı”, diğeri ise edebiyat eleştirmeni Zelinskinin 1970 yılında yazdığı ama bizde 1978 yılında yayımlanan Sovyet Edebiyatı”. Her iki çalışmanın da şu an yeni baskısı bulunmamaktadır. Bu arada Jean Bonomaur’un “Rus Edebiyatı” ve 2018 yılında Gazi Üniversitesinde bir doktora tezi olan -internette pdfsi var- Sovyet Dönemi Rus Edebiyatı (1953-1992) çalışmalarını da inceledik. Özellikle bu iki çalışmanın yazılma amacı neredeyse tüm bir Sovyet edebiyatının Komünist Partinin mezalimi altında nasıl azap çektiği ve bu yüzden sanatsal ürünler veremediği üzerinedir. Biri Türk diğeri Fransız iki yazar da, daha çok göçmen edebiyatı ya da Sovyetler’de kalıp ama komünist olmayan yazarlarla, komünist olduğu halde sistemi eleştirmeye cüret etmiş yazarları konu edinir! Bunların dışında tüm bir Sovyet edebiyatının çöp olduğunu ima ederler! Öyle ki 1953-1992 yılları Sovyet edebiyatını konu alan bu akademisyen 523 sayfalık doktora tezinde 1965 yılında Şolohovun Nobel edebiyat ödülü aldığından bile söz etmemiştir!!!

Bu çalışmada mümkün olduğunca tüm iddialara objektif bir şekilde bakmaya çalışacağız.

Sosyalist Gerçekliğin kuruluşu

Sosyalist Gerçekçiliğin kurucusu, herkesin sandığı gibi Stalin değil, kimsenin bir türlü dil uzatmaya cesaret edemediği Maksim Gorki’dir. Gorki bu fikre nereden ulaştı? Gorki’nin yaşadığı dönemde eleştirel gerçekçilik, ondan önce natüralizm/doğalcılık akımı vardır. Natüralizmin en büyük temsilcisi bilindiği üzere Emile Zola’dır. Bizim sol yayınevlerinin kitaplarını basmak için sıraya girdiği Zolanın aslında bir seçkinci olduğunu ve Paris Komününden nefret ettiğini, Komüncülerin katledilmesini tamamen haklı ve meşru gördüğünü ve komüncüleri savunan yazar Viktor Hügo’yla girdiği polemikleri antre parantez ekleyelim!

Gorki’ye göre Zola’nın başını çektiği doğalcılık akımı gerçekliğin öldürülmesidir. Çünkü gerçeğe yalnızca ayna tutar, onu yansıtır. Bu ise yeterli değildir. Natüralizm gerçeği tüm korkunçluğuyla okuyucunun suratına çarpar. Bunun temellerine inmez. Bir diğer akım Lev Tolstoy’un başını çektiği eleştirel gerçekçiliktir. Eleştirel gerçeklik iyidir, hoştur ama Gorki’ye göre romanın sonunda kahramanların tek başına kalması kapitalizmden kurtuluşu simgelese de, bu kurtuluşun nereye varacağı eksik kalmaktadır. İşte sosyalist gerçekçiliğe ihtiyaç buradan doğar. Sosyalist gerçekçilik natüralizmin tersine dış çevrenin insanları etkilediği ve ona boyun eğmemenin insanın elinde olduğunu tezini savunur. Lenin bu konuda şöyle yazar: “Biz komünistler elimiz kolumuz bağlı kalamayız, kargaşalık ve belirsizliğin bildiği gibi gelişmesine izin veremeyiz. Bu süreci bilinçli bir şekilde yönetmek ve sonuçlarını biçimlendirmek zorundayız.” (Aktaran Zelinski, Sovyet Edebiyatı, sf:56-57) Güdümlü sanat konusunda da Lenin şunları söyler: “Bir toplumda yaşamak ve ondan bağımsız olmak mümkün değildir. Burjuva yazarının, sanatçının, artistin özgürlüğü maskelenmiş bir bağımlılıktan, kendisini gizleyen bir bağımlılıktan başka bir şey değildir. Bu bağımlılık altın kesesine, kendisini besleyene, dejenere edene bağımlılıktır. (aynı eser, sf:59)

Kopuş var mı?

Aslında sosyalist gerçekçilik ve Sovyet romanı, Lev Tolstoy’un epik roman geleneğini tüm temelleriyle, üslubuyla, lirizmiyle vb birlikte alır ve onun yarım bıraktığı yerden yoluna devam eder. Asla bir kopuştan söz edilemez. Neredeyse tüm bir Sovyet romanı lirik nehir romanlar geleneğini izler. 1965 yılında Nobel ödülü almış Şolohov’un 4 ciltlik Durgun Don ve iki cilt Uyandırılmış Toprak, Konstantin Fedin’in İlk Sevinçler, Olağanüstü Bir Yaz, Alev (1. kitap Salgın, 2. kitap Saat Geldi) Aleksey Tolstoy’un 3 ciltlik Azap Yolları ve yine 3 ciltlik Büyük Petro, Ehrenburg’un Paris Düşerken, Fırtına, Dokuzuncu Dalga (Dipten Gelen Dalga olarak çevrilmiştir), Gürcü yazar Konstantin Gamsagurdia’nın 3 ciltlik “Ayın Kaçırılması”, 4 ciltlik “İnşaat İşçisi Davi”, Paustovski’nin 20. yüzyılın ilk 50 yılındaki tüm Rusya’yı anlattığı 6 ciltlik romanlar dizisi,  Fadayev’in 5 ciltlik “Udegeler’in Sonuncusu” vb örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Ekim Devrimi’nden sonra onlarca edebiyat kulübü açılmıştı. Bunlardan en büyük iki tanesi Mayakovskinin liderliğini yaptığı Sol Sanat Cephesi Lef, diğeri ise Proleter Yazarlar Birliği Papp. Ünlü yönetmen Eisenstein’nın da bulunduğu Lef de fütüristler, kontrüktivistler, biçimciler vb gibi pek çok akım da yer alıyordu.

İç Savaş Döneminde Edebiyat

1917 sonrasında hemen başlayan bir iç savaş ve akabinde NEPin devreye girmesi pek çok komünistin kafasını karıştırmıştı. Devrim sosyalizme mi evrilecek yoksa Rusyada kapitalizm mi kazanacak belirsizdi. Bu dönem yapıtlarında özellikle bu kafa karışıklığının izlerini görürüz. Örneğin yazar Boris Pilniakın kahramanları, ülke savaşın, açlığın, yıkıntıların pençesindeyken doymak bilmezcesine aceleyle sevişirler, ölüme yakın olmak onların şehvet dolu yaşama açlıklarını daha da arttırır. İç savaşın çelişki ve karmaşasını anlatan Pilniak hikâyelerinde Bolşevik prensleri ve din adamlarını, vali olan mujikleri, gece bekçisi olan valileri, komünist olan anarşistleri, şehir sokaklarında gezen ayıları, komünizmi hayal eden sarhoşları ve sarhoşluğa gömülen komünistleri anlatır. Romanları okuru devrimci Rusyanın paradokslarıyla sarsar. Başlıca eserleri: “Ölümün Büyüsü”, “Kurtlar ve Makinalar”, “Çıplak Yıllar”, Üçüncü Başkent”dir.

Bu dönemde gerek genç, gerekse yaşlı kuşak olsun en fazla ilgi duyulan konular iç savaş konularıydı.  Erken dönem sosyalist gerçekçiliği ilk klasikleri, Furmanov’un “Çapayev” (1923), Aleksandr Serafimoviç’in Ekim Devrimini anlatan ilk romanlardan biri olan “Demir Tufanı” (1924) (Türkçeye 1974 yılında çevrilmiştir) ve Fadeyevin Bozgun (1927) (1968 yılında Türkçeye Partizanlar adıyla çevrilmiştir.) kabul edilir. Bu kitapların muazzam başarı kazanması, daha sonra Sosyalist gerçekçilikte kahraman sorununu ortaya çıkartır ve türü gelenek haline getirir (Ancak Fadeyev’in “Bozgun”unu bu kategoride değildir). Öyle ki bir süre sonra yazılan her yapıt kadar halk kahramanı ortaya çıkmaya başlar ve bu da gerçekçi değil, destansı yapıtların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Ancak bu roman türüne karşı da Sovyet romanında çok güçlü bir karşı roman dalgası ortaya çıkar.

20’li yıllar...

Yine 1924 yılında Konstantin Fedin’e uluslararası ün sağlayacak olan Kentler ve Yıllar romanı, Sovyet edebiyatında devrim ve savaş yıllarındaki aydın kesimi anlatan ilk romandır. Roman sondan başlar, başa doğru ilerler. Biçimi ve kuruluşuyla çok özgün bir eserdir.

Bu dönemde Aleksey Tolstoy’un “Nevzerov’un Serüveni” (1923) bizde 1965 yılında Bozgun adıyla yayımlanmıştır, romanda 1917-1919 yılları kargaşası ve bu arada Baltıktan Odessaya oradan da İstanbula kadar uzanan Nevzorovun anıları vardır. Eserde devrim sonrası ortaya çıkan eski düzen kalıntılarının bir süre direnmeyi başarabilmeleri ve sonunda sürgün yolunu seçmeleri anlatılır.

Sosyalist gerçekçi romanın temel direklerinden biri olan Aleksey Tolstoy (1883-1954) en fazla okunan yazarlarından biri, Sovyet edebiyatın best seller’ıdır. Ölümünden sonra toplu eserleri çok kısa süre içinde iki baskı yapmış, her baskıda 600 binden fazla satılmıştır. Aleksey Tolstoy okuru, renkli anlatımının neşeli hareketliliğinin peşinden sürüklemeyi, anlatımının sadeliğiyle büyülemeyi başarır.  Aleksey Tolstoy’un kalemi daha çok Puşkin geleneğine bağlıdır. Örneğin üç ciltlik “Büyük Petro” romanı, Şolohovun Durgun Don romanıyla birlikte Ekim devrimini izleyen elli yılın doruklarından biridir. Bu kitabın en şaşırtıcı yönü, 17. yy sonlarının günlük hayatıyla ilgili olayların ve dilinin gerçeğe uygunluğu, tiplerin sanki Tolstoy, yazdığı her şeyi gözleriyle görmüş izlenimi uyandıran canlılığıdır.

A. Tolstoy’un bir başka büyük eseri de, üzerinde yirmi yıl çalıştığı ve Almanya ile savaşın başladığı 22 Haziran 1941 yılında bitirdiği üçlemesi Azap Yoludur. ("İki Kız Kardeş", "Yıl 1918" ve "Kederli Sabah" isimleriyle Türkçe’ye çevrilmiştir. Kitabın yeni baskısı yok) Roman yeni Sovyet devletinin acılar içindeki doğumunu anlatır. Anarşizmin kitapta böylesine fazla yer tutması rastlantı değildir. Çünkü Tolstoyun temel sorunlarından biri, her birimizin içinde yaşayan bireyci iradeye karşı ne yapılabileceği sorunudur. Ve yazarın verdiği sonuç, kendi başına bırakıldığında anarşi eğilimlerinin ancak faşizme varacağıdır. Tolstoy’un bu romanındaki kadın kahramanları, Turgenyevi hatırlatan bir zerafet ve manevi çekiciliğe sahiptir. Ayrıca roman 2018 yılında Rusya tarafından dizi olarak çekilmiştir. İnternette Türkçe altyazılı olarak mevcuttur. (Azap Yolları - Dizi izle | Halkın Sineması (halkinsinemasi.com) )

1920 yılları Sovyet edebiyatının iç savaşı konu alan en iyi eserlerden biri Aleksey Tolstoyun Engerek Yılanı”dır. Bu romanında Kazanlı bir tüccarın kızı anlatılır. Nasıl ki Lev Tolstoyu okumadan eski Rusyayı anlamak ve tanımak mümkün değilse, yeni Sovyet Rusyayı ve edebiyatının nasıl geliştiğini anlamak da Aleksey Tolstoyu okumadan mümkün değildir.   

Bunun dışında belgesel niteliğinde olan ve yabancı dillere de çevrilen Gladkov’un “Çimento”sunu (1925) – Türkçe’ye de çevrilmiştir – sayabiliriz.

Sosyalist Gerçekçiliğin en büyük başarısı halkın içinde var olan potansiyelin uygulanabilirliğini göstermesidir.

O yıl ülke yerinden sıçradı...

NEP döneminin sona ermesi ve 1928 yılında ilk 5 yıllık planın uygulanmasıyla Sovyet devleti yeni bir aşamaya geçer. Bir kere artık seçilen yolun sosyalizm olduğu NEPin tasfiye edilmesiyle netleşmiştir. Artık gidilecek yol bellidir. NEP döneminde pek çok yazarın ana konusu Devrim nereye gidiyor? sorusuyken, ve bu yüzden yarattıkları kahramanlar çoğunlukla (az çok örtük ve farklı biçimlerde) bir geri çekilme tavrını yansıtırken, artık soru farklı bir biçimde gündeme gelmektedir. Önceki dönemde devrim süreci iki yöne de açık, çelişkili bir süreç gibi görünürken ve sosyalist öğeler henüz kapitalizmin kalıntılarıyla boğuşurken, şimdi artık devrimcilerin zaferi kesinleşmekte, elle tutulur hale gelmektedir. Aleksandr Bezimenski zamanın gerisinde kalmaktansa, parlak bir kafiyeden vazgeçmek yeğdir sloganını atar. Önce 1928 yılında Lef, daha sonra 1932 yılında Papp dağıtılır. Yerine tüm yazarları kapsayan bir çatı örgütü Sovyet Yazarlar Birliği kurulur.

1932 yılının Ekim ayında Stalinle birlikte pek çok yazar Gorkinin evinde toplanır ve ilk kez seçilen edebiyat yolunun adı konur: sosyalist gerçekçilik. Sosyalist devlet dünya tarihinde görülmemiş bir atılım yoluna girmiştir ve komünist yazarlar bu atılımı belgelemelidirler.

James von Geldern-Socialist Realism

“Yaratılışın Onuncu Günü” romanında Ehrenburg O yıl ülke yerinden sıçradı” diye yazar: Lokomotif vagonları basınç altında adeta patlıyordu. Bir gece içinde tren istasyonlarına, sihirli dağlar gibi, sepetler, bavullar, denkler, karmakarışık sefil görünümlü eşyalar yığıldı. Yerleşik hayat sona ermişti. İnsanlar hareketlenmişlerdi ve artık onları hiçbir şey durduramazdı”.

SSCB, İngilterenin 200 senede ulaştığı ağır sanayi hamlesine 25 senede ulaşacak ve dünyanın en büyük ikinci ağır sanayi ülkesi haline gelecek hamleyi başlamıştı. Bu, tek başına bir Partinin üstesinden gelebileceği bir iş değildi. Uçsuz bucaksız topraklara sahip SSCBde herkese olduğu gibi komünist yazarlara da görev düşer.

Valentin Petroviç Katayev, bir mıknatıs fabrikasını gezdikten sonra yazdığı Zaman, İleri (1933) romanında şöyle yazar: “Bir ağır işçinin tulumu, bir komsomol kızın başörtüsü ve sandalları, bir şok taburunun sancağı, üzerinde kaplumbağa veya lokomotif resimleri olan ilkel, çocuksu afiş, delik balık ağı, bizim için Dantonun koyu renkli kostümünden, Demoulinin yere düşmüş sandalyesinden, bir Frigya başlığından binlerce defa daha güzel ve değerliydi... Bu romanda ayrı ayrı iş kollarında bulunan kişilerin örgütsel ve ahlaksal sorunlara çözüm bulmak için gösterdikleri çaba anlatılır.

Yazarlar sosyalizm arabasını kovalar...

Artık yazarlar sosyalizm arabasını kaçırma telaşına düşmüşlerdir. Veşhenskaya bölgesinde kolektif çiftliklerin kurulup oturmasına bizzat katılan Mihail Şolohov, “Durgun Don”un 3. cildinin yazımına ara vermiş, Uyandırılmış Toprak romanına başlamıştır. Ancak dönem öylesine hızlı ilerlemektedir ki Şolohov romanı bitirdiğinde olayların gerisinde kaldım hissine kapılır: “Bir ikilem karşısındaydım” diye yazar. “Bu ikilem okuru şu anda ilgilendiren temel sorunun yazımını biraz önce bitirdiğim sorun olmadığı duygusuydu. Henüz kolhozların nasıl kurulduğunu anlatmaya vakit bulamadan, iş günü ekipleri sorunu gündeme geliyor, olaylar kişileri aşıyor, kamçılıyordu. Görevimizin asıl güç yanı buydu.” Yüzlerce yazar günün, anın, olaylarına eğildiler.

Zorlama yok

Gladkov, Dinyeper elektrik santralinin kuruluşunu anlattığı “Enerji”yi (1933) romanının başına Goethenin Faustundan şu satırları koyar: Burada insan kendini yaratır.” 1930 yılında Türkmen hükümetinin daveti üzerine aralarında Tikhanov, Leonov, Lugovski, Sannikov gibi ünlü yazarların da bulunduğu bir yazarlar ekibi Türkmenistana gider ve döndükten sonra on ayrı kitap yazar. Türkçe yazında kimsenin adını dahi duymadığı ama Sovyet romancılığının Fadeyevle birlikte başlı başına önderi olan Leonid Maksimoviç Leonov, Türkmenistan’da gördüklerini “Çekirgeler” romanıyla anlatır. “Çekirgelerde Sovyet edebiyatında ilk kez görülen doğaya karşı yapılan mücadele vardır. Sosyalist gerçekçi metod açısından bakıldığında modern Türkmenistan hakkında en iyi fikir veren başarılı eserlerin bu geziden sonra verildiği görülmüştür. Yazarların her biri bu yolculuktan içeriği zenginleşmiş olarak döner. Peki bu Batıda eleştirildiği gibi Partinin yararlı gördüğünü yazmaya zorlama” şeklinde yorumlanabilir mi? Bir kere bu yazarların her biri zaten inançlı birer komünisttir ve Batı tarafından anlaması zor olsa da (!)  bu işe gönüllüdür. Bir zorlama yoktur. Örneğin bugünlerde yayıncılarımızın keşfettiği Andrey Platonov, komünizme inanmadığı için bu tür gezilere katılmaz. Makalelerinin birinde Gorki, yeni gerçekçiliğin, yeni sosyalist yaşantıyı işlemek anlamına geldiğini yazmıştır. Olan şey komünist yazarlarla birlikte edebiyatın tabandan planlanmasından, yönlendirilmesinden, güçlendirilmesinden başka bir şey değildir.

Konstrüktivist şiirleri bir yana bırakarak sosyalizm için savaşan edebiyat ordusuna katılan Boris Agapov, “Teknik Hikayeler”de şöyle yazar: “Evet, bu gerçek bir cephe idi. Çamurun ve soğuğun içinde, insanlar siper kazıyor, çukurlar açıyor, beton makinelerinin etrafında karınca gibi kaynıyor, çekiçlerin mitralyözüyle ateş ediyorlardı. Onlar birlikteki askerler gibi yaşıyor, sabahın erken saatlerinde kalk borusu çalıyor ve herkes yerini alıyordu... Devrimin ikinci kuşağı savaşa çimento dumanları arasında gidiyordu. Onlara ekskavatörlerin tankları yol açıyor, betoncuların topları, kazanılmış mevzileri çimento ile kaplayarak yollarını sağlamlıyordu. Ne mutlu geri kaçmama gücünü kendilerinde bulanlara! Ne mutlu o sırada, ülkenin en güç anında, bu savaşa katılan ve tüm hayatları boyunca artık bir daha kaçmalarına, kaytarmalarına imkân vermeyecek olan o anılar madalyasını yüreklerinin üstünde taşıyacak olanlara.

Sanat propaganda için midir?

Sosyalist gerçekçilik, “sanat propaganda içindir” anlayışındadır dedikleri genelde bu tür yapıtlardı ama sosyalist gerçekçilik yalnız bu çalışmalardan ibaret değildir. O yıllarda yer alan dört eğilimden yalnızca biridir bu. İkinci eğilim tarih bilincinin güçlendirilmesi, üçüncüsü edebi tür olarak denemenin egemenliği, dördüncüsü sade anlatımın yoruma üstünlüğüdür. Aslında seçilen sanat yöntemlerini belirleyen MKnin emirleri değil, beş yıllık planın uygulandığı dönemin genel havasıdır.

Örneğin Stalinist olmasına karşın üslup anlamında Sovyet roman geleneğine en aykırı isimlerden biri Leonid Maksimoviç Leonov’dur. Leonov, Sovyet romanındaki Tolstoy-Çehov geleneğinin aksine Dostoyevski geleneği çerçevesinde insanların iç dünyasını yazar. Sağlıksız kişileri Dostoyevski kadar ustaca işlemiştir. Onun da tıpkı Dostoyevskinin Mişkin, İppolit gibi, Vehşin, Firsov gibi kahramanları vardır. İnsanların iç dünyalarını anlatmada Dostoyevski kadar başarılıdır. Adını duyuran yapıtı Kunduzlar (1924), “Önemsiz Bir Adamın Sonu, Kovyakinin Notları”, “Çekirgeler. Leonov arayış içindeki tedirgin ruhları anlatır. Hırsız (1927) NEP döneminin çelişkilerini anlatır. Taşra Öyküsü” (1928), Untilovsk (1928), Mujikler Üzerine İnanılmaz Öyküler (1928) ülkede kargaşalığın sürdüğü ve yapılan kimi işlerin yanlışlığını anlatan yapıtlardır. “Soti”de bilinçsiz bir kişinin gözüyle yeni düzenin kuruluşunu anlatır. Leonov’un kişileri sıradan kişilerdir. “Okyanus Yolu”nda fantezi ile gerçeği birleştirmiştir. Ayrıca Dostoyevskiden farklı olarak doğaya tutkun bir yazardır.

Sovyet romanında Dostoyevski

Yine erken dönem eserlerinde Dostoyevski etkisi hissedilen bir başka yazar Aleksandr Georgiyeviç Malışkin’dir. (1892-1938) En ünlü romanı “Ücra Köşenin İnsanları” bir yol/kaçış romanıdır.

Dostoyevski’yi andıran içsel çözümlemeler yapan bir başka yazar da Aleksey Tolstoy’dur. Gerçi Aleksey Tolstoy bilimkurgu dahil anlatı sanatının hemen her türünde yapıtlar vermiş bir yazardı. Zelinski onun için, “insanı Dostoyevski tarzında ele alır, onun insanı tarihin yaratıcısı değil, yaratıcılığın merkezi olan soyut insandır diye yazar.

Konstantin Fedin’in “Kardeşler” (1928) romanında da Dostoyevski soluğu duyulur. Batı’da Dostoyevski, varoluşçu ardıllarının yaptıkları gibi tek yönlü anlaşılmış, özellikle ondaki akıl dışı çelişkilerin muazzam anlatımına vurgu yapılmıştır. Oysa Dostoyevski’nin dehası, zayıflar ve ezilenler için duyulan büyük merhamette ve insan ruhunun diyalektiğinin dahiyane anlatımındadır.

Sovyet romancılığının Leonovdan sonra diğer önderi Aleksandr Aleksandroviç Fadayev’dir. En önemli romanı ve sosyalist gerçekçiliğin ilk dönem klasiklerinden biri olan “Bozgun”da- biz de “Partizanlar” adıyla 1968 yılında yayımlanmıştır. - göstermeye çalıştığı şey, proleter devrimin mimarlarının, diğer insanlardan görünüşte hiç farklı olmadıkları, onları güzelleştirmeye, yüceltmeye gerek olmadığıdır. Romanın kahramanları çoğunlukla silik, cahil, kusurları ve ön yargıları olan kişilerdir. Fadayev bu romanında toplumsal başkaldırının burjuva bireysel ayaklanmasından farklı olduğunu gösterir. Roman, yurtdışında da yayınlanmış, en az yirmi farklı dile çevrilmiştir.

Fadayev’in başlangıçta 6 cilt olarak tasarladığı ama 5 cildini yazdığı Udegelerin Sonuncusu isimli bir nehir romanı vardır. Udegeler, Sikhot-Alin dağlarında yaşayan ve yaşama tarzlarında ilkel komünizmden izler kalmış küçük bir avcı kabilesidir. Kitap, yirminci yüzyılın tarih sahnesinin en önüne ittiği sosyal güçlerle, ekonomik ve manevi bakımdan geçmişe bağlı kalan güçlerin psikolojik ve ahlaki açıdan incelenmesini konu edinen büyük bir epik tablodur. Eskiye bağlı güçler, kaybolup gitmezden önce, çevrelerinde ne varsa yıkmaya ve zehirlemeye, devrimin örsünden yeni çıkmış olan yeni dünyaya darbe vurmaya çabalar.

Diğer ünlü romanı Genç Muhafız (1945)’da işgalci Alman güçlerine karşı Ukraynanın bir kentindeki gençlerin mücadelesini anlatır.

Tüm bir 19. yy klasik Rus edebiyatı, Rus karakterini pasif, kendini kadere bırakan, dinsel tevekkül içinde sonsuz bir tembellik içinde resmetmişti. Gonçarovun Oblomovu, Tolstoyun Savaş ve Barış”taki Karatayevi, Turgenyevin Bir Avcının Notları”ndaki Kaliniç’i ya da Şçedrinin Golovlev Ailesi” bunlara örnektir. Zelinski’ye göre, devrim Rus halkının karakterini arındırır ve Rus karakteri hakkındaki eski efsaneyi yıkar. Özellikle de 1930 yıllarında milyonlarca insanın hayatına yeni bir anlam ve amaç kazandırmıştır. Sosyalist Gerçekçiliğin suçu, kendisine bu olguyu yansıtmayı hedef koymasıdır! Pazolininin insan bugünün dünyasında nasıl yaşamalı sorusuna doğrudan cevap veren edebiyatı sevmiyorum yorumuna Zelinski şöyle yanıt verir: Bizim hoşumuza gitmeyen ise varoluşçu edebiyat veya Fransadaki Yeni Roman dalgası, Camus, Sarraute, Robe, Grillet gibi zihnin tüm hareketini bir gramofon sadakatiyle kaydetme yarışı içinde olanlardır. Ama insan ruhu kardiogram değildir.

Sovyet romanında kahraman

Bu anlamda Sovyet romanında kahraman kavramı da git gide farklı bir evrim geçirir. Zelinski şöyle der: Sovyet edebiyatında kahraman kavramının özü, kahramanı kitlelerden ayıran özelliklerin kaybolması ve tüm topluma, tüm Sovyet halkına özgü çizgilerin bu özelliklerin yerini almasıdır. Söz konusu olan kahramanın küçük sıradan adam düzeyine inmesi değil, küçük sıradan adamın kahraman düzeyine yükselmesidir. Bu zamana kadar kahramanlık ilkesinin taşıyıcı kişisi öncü işçi, Bolşevik, yani, küçük bencil dünyalarına gömülmüş bir sürü insan arasında bir azınlık, bir istisnaydı. Komünizm bir yana bırakılacak olursa, dayanışma duygusundan, kolektif duygudan soyutlanırsa, bu kahramanın hiçbir çekiciliği ve ışığı kalmaz.

Kahraman kavramı git gide Şolohovda olduğu gibi sıradan insanların günlük yaşamlarına dönüşmeye başlar. Roman kahramanları olumlu ama aynı zamanda da kusurludur. Keza Ehrenburgun Paris Düşerkenin baş kahramanı Lucien, sıradan bir burjuvaya dönüşür. Yine Aleksey Tolstoy Azap Yolları”nda geleneksel kahraman tipinin dışına çıkar.  Sovyet romanı en seçkin örneklerinde kahramanlık sorununu aşmıştır.

Ayrıca yeni düzeni en çabuk özümseyen yazarların eserlerinde düzmece bir coşkuya rastlanmaz. Örneğin Konstantin Georgiyoviç Paustovski (1892-1968). Sovyet yazarlar arasında çizgisi en farklı yazarlar arasındadır. Nobel’e de aday gösterilmiştir. En önemli yapıtı Kolhida (1934) (Türkçe’ye 1979 yılında “Bataklık adıyla çevrilmiştir) Kolhida kasabasındaki bataklık kurutma çalışmalarını konu alır.  Paustovski için omurgasız ideoloji çökmeye mahkumdur. Bu nedenle yapıtlarını kuyumcu titizliğiyle işlemiş ve sanatsal öğeleri hiçbir yapıtında geri planda bırakmamıştır. Yazar tüm Rusyayı karış karış dolaşmış, 2. Dünya Savaşı sonrası, 20. yüzyılın  ilk 50 yılındaki tüm Rusyayı anlattığı 6 ciltlik otobiyografik romanı Uzak Yıllar (1945)  “Tedirgin Gençlik” (1955) -bu iki eser de 1975 yılında aynı adlarla Türkçeye çevrilmiştir Bilinmeyen Bir Yüzyılın Başlangıcı” (1957), “Büyük Bekleyiş Zamanı” (1959), Güneye Hamle (1960), “Ülkeyi Gezinti” (1963) yazmıştır.

Yuri Solomonoviç Krimov (1908-1941): İlk öyküsü Kahramanlıkda genç Sovyet pilotlarının eğitimini konu alır. Ama asıl tanınmasına yol açan ve Sovyet romancılığının en iyi yapıtlarından biri kabul edilen Derbent Tankeri (1938) yirmiden fazla baskı yapmış, 1941 yılında filme çekilmiştir ("Kızıl Tanker" adıyla 2019 yılında Yazılama Yayınevi tarafından Türkçe'ye kazandırılmıştır). Roman insanın makineleşmesine, sistemin insan yaşamına getirdiği yeni olanaklara bilinçsizce katılımına, düzenin iyiliği için çalışmanın bir coşku işi değil, bir bilinçlenme işi olduğunu anlatır. 1941 yılında yayımladığı Mühendis romanında, bürokrasinin yeniden canlanışı ve memurluk kariyerizmi işlenir.

Fyodor Panferov 4 ciltlik “Direkler” (1928-1937) romanıyla devrimde Rus köylülüğünün izlediği yolu anlatır. Roman Neşe arayışı” adıyla filme de çekilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nda yazarlar cephede

Ve yıl 1941. Nazi Almanya’sı Sovyetlere saldırır. Çoğu yazar cepheye gider ve yüzün üzerinde yazar da cephede hayatını kaybeder. Sovyet savaş edebiyatı dünya edebiyatında zirvedir. Türkçe’ye en fazla çevrilen yazarlardan biri olan Boris Nikolayeviç Polevoy, İkinci Dünya Şavaşında Kızıl Ordu’da savaş pilotu olarak görev yapmıştır. Tüm kahramanları gerçek hayattan alınsa da, kahraman kavramını Sovyet edebiyatına yeniden soktuğu için pek iyi anılmaz. “İnsanlık Uğruna”, “Ve o döndü”, “Altın” (2 cilt) Türkçe’ye çevrilmiştir.

Türkçe’ye bir başka sık çevrilen yazar, 1941 yılında Nazilere karşı savaşırken hayatını kaybeden ve daha çok Sovyet çocuk kitaplarıyla tanınan Arkadi Gaydar’dır. Okul (1930), Bir Trompetçinin Kaderi (1939), Timur ve Bölüğü” (1940) Türkçeye de çevrilmiştir.

Viktor Nekrasov’un “Stalingrad Siperlerinde” (1946), kişileri olduğundan daha güzel göstermeye korkan bir roman olarak dikkat çeker.

Üç kez Stalin ödülü almış Vera Panova’da yine Türkçe’ye çevrilen yazarlardandır. 2. Dünya Savaşı’nın en şiddetli günlerinde Sağlık Bakanlığı tarafından çok sayıda hastane tren tahsis edilir. Bu hastane trende çalışan sağlıkçıları anlatan “Sputnik” (1947) – Yol Arkadaşları adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir – Kadın işçileri anlattığı “Krujliha” (1948)  İleri Bakmak adıyla Türkçeleştirilmiştir Savaş sonrası bir köyü anlattığı “Parlak Kıyılar (1949) Stalin ödülleri kazanmıştır. Panova, Sovyet romancılığında kahraman kavramının değiştiğinin somut kanıtıdır. Romanda kişilerin kahramanlık gösterilerine rastlanmaz. Kişilerin yaptıkları işler okurun romantik duygularını ve heyecanlarını harekete geçirir ama sanki okurun kendilerini kahraman kabul etmesini istememektedir.

Yine 1949 yılında Stalin ödülü alan Vasili Nikolayeviç Ajayev’in “Moskova’dan Uzakta” romanı olumlu-militan kahraman anlayışına karşı bir romandır. Romanın baş kahramanı kolektivitenin kendisidir. Ajayevin romanında her şey o yılların gerilimini yansıtır. Yazar sanata elverişli görünmeyen, iç açıcı olmayan olayları, örneğin Parti konferansını, mühendisler arasındaki teknik tartışmaları dramatik bir tarzda anlatmayı başarmıştır.

Bir başka Stalin ödülü sahibi Pavel Filipoviç Nilin tamamen farklı, sürükleyici, dramatik, macera hikayeleri yazarıdır. Onun hikayeleri Batı’daki kan ve cinayet kokan kara romanlara benzemez. Ön planda olan caniler ve polisler değil, hatta olaylar bile değil, kişilerin Sovyet yasalarını çiğnemelerine yol açan psikolojik ve felsefi nedenlerdir. Düzenin aksayan yönlerine parmak basar. İlk kitabı Bir Adam Dağa Gidiyor (1936) Donbaslı maden işçilerini anlatır. Savaşın Gölgesi Türkçeye çevrilmiştir. Bay Çeprakovanın Anıtı” (1940) 41de Stalin ödülü kazanmıştır. Diğer kitapları Gaddarlık, Deneme Süresi, Mezarlar Arasında, Sevgili Kız (Bu eser Varya Luna ve ilk kocası” adıyla filme çekilmiştir.


Sovyet halklarında yazar patlaması

Sovyet romanı dedik ama hep Rus yazarları andık. Halbuki Ekim devriminden sonra doğru dürüst bir edebiyat geleneği olmayan Sovyet halkları yazar patlaması yaşar. SSCB’nin çeşitli halkların bağrından (1934-1954 arası yirmi yıl içinde) çıkan ve Rusça’ya çevrilen yazarların sadece bibliyografyası 750 sayfa tutmaktadır. Sadece 1934 yılında Tatarca 145 yeni eser yayımlanmıştır. 1961de bu sayı 2057ye çıkmış, bu kitaplar toplam 24 milyon baskı yapmıştır. Gürcü yazar Cagaşvili şöyle yazar: “Son on-on beş yılda yayınlanan Gürcü eserlerinin toplamı, Gürcü halkının üç yüz yıllık tarihi boyunca yayınladığı eserlerden fazladır.” Hatta 1930’lardan önce yazıları bile bulunmayan Büryatlılar, Tüvalılar, Nenet, Oset, Çihan, Gülyak edebiyatı ortaya çıkmıştır. Kısacası sosyalizmde, kapitalizmde olduğu gibi ulusalla evrensel arasında uzlaşmaz çelişkiler yoktur. İlk akla gelenler:

Berdi Kerbabayev (Türkmenistan) Türkmenistan Sovyet edebiyatının kurucusudur.

Konstantin Gamsagurdia (Gürcistan) “Ayın Kaçırılması” 3 cilt, “İnşaat İşçisi Davi 4 cilt

Vaja Pşavela (Gürcistan)

Derenik Demirciyan (Ermenistan)

Stefan Zoryan (Ermenistan)

Sadriddin Aini (Tacikistan)

Aydu Hint (Estonya)

Vinis Latsis (Letonya): Özellikle “Deniz Kıyısında Kasaba, Felaket Sonrası” romanları ünlüdür.

Andrey Vasilyeviç Golovka (Ukrayna): “Yabani Ot” Ukrayna edebiyatının en iyi romanı sayılır. Sovyet egemenliğinin köylere yayılışını anlatır.

Ebulhasan Aliekberzade (Azerbaycan): İlk Azeri romanı olan Yokuşlarda (1930) Azerbeycan sınıf mücadelesini anlatır.

Mehti Hüseyin (Azerbaycan): “Su Taşkını” Azerbeycan’daki iç savaşı anlatır, “Komiserler” ilk Azeri tarihsel romanıdır.

Muhtar Omarhanoviç Avezov (Kazakistan): 4 ciltlik destansı romanı Abay Yolu

Bir de Cengiz Atymatov gibi Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü mezunu Sovyet yazarları vardır. Sovyet halklarından bu mezunların en ünlüleri sıralamak istersek:

Ali Adallo (Dağıstan)

Anatoli Kuznetsov (Ukrayna) “Babi Yar” romanı Nazilerin Ukraynadaki Yahudi katliamını anlatır.

Baltsan Yusuf (Moldova)

Timur Zülfikarov (Tacikistan): Özellikle “Nasreddin Hoca”, “Ömer Hayyam” romanlarıyla

Tenzila Mustafayevna (Kabartay-Balkar Cumhuriyeti)

Bahtijan Kanapyakov (Kazakistan)

Abdijamil Nurpeis (Kazakistan)

Haydar Hüseyinov (Başkir)

Enbayer Nombarın (Moğolistan)

V.d.

Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü önemli yazarlar yetiştirdi

Sosyalist gerçekçiliğin baş okulu Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü 1933 yılında Moskovada kuruldu. Kimseyi yetiştirmemiş bile olsa dünya edebiyatına kazandırdığı iki isim -biri Cengiz Aytmatov- sosyalist gerçekçiliğin ne denli başarılı olduğunun kanıtlarıdır. Diğer isimse Konstantin Simonov’dur. Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsünü 1938 yılında bitirdi. Dünya edebiyatının açık ara en büyük savaş yazarı olmuştur. Bu yüzden Bekle Beni gibi tüm dünya haklarının diline pelesenk olan ünlü şiirin yazarı olduğu halde, şairliği gölgede kalmıştır. Stalingrad savunmasını anlattığı Gündüzler ve Gecelerle tüm dünyada best seller oldu. Yazar yakıcı bir konuyu soğuk bir ölçülülükle ele alır. Roman bilimsel titizlikle derin ve ölçülü bir kahramanlık heyecanını birleştirerek Tolstoycu geleneği sürdürür ve onu aşar. Simonov, Tolstoydan da, Şolohovdan da, Hemingwayden de, Malrauxdan da ileridedir. Simonov’a göre kahramanlar sıradan insanlar gibi davranmalıdır. Yaratılmak istenen olumlu kahramanlar tüm SSCBde yaşayan diğer insanlardan farklı olamaz. Diğer eserleri, üçlemesi: Silah Arkadaşları” (1953), Yaşayanlar ve Ölüler (1959), “İnsan Asker Doğmaz (1964). “Dostlar ve Düşmanlar” (1948). Bunun dışında savaş yıllarındaki izlenimlerini Güney Öyküleri adı altında yayınlar. Ayrıca Anayurdun Dumanı” (1947) bir povest (uzun öyküsü). Oyunları: Bizim Kentten Bir Delikanlı (1941), Ruslar (1942), “Prag’ın Kestane Ağaçları Altında” (1946), Rus Sorunu (1946) ,“İyi Bir Ad (1953), Dördüncü” (1962), Savaşsız 20 Gün- Lopatinin Notları” (1972)

Bir başka Gorki Ed. Enst. mezunu ünlü yazar Grigori Yakovleviç Baklanov’dur. O da 2. Dünya Savaşı’na katılmıştır. Öykü ve denemelerinde savaş sonrası kolhozları konu alır. Sanatsal üslubunun karakteristik özelliği kapalı bir alan içinde gelişen çelişik ayrıntıların derin psikolojik analizlerine girmesidir. Romanları, “Sonsuzca 19 Yaşındakiler”, “İki Kış”, “Bir Karış Toprak”.

Bir diğer Gorki Ed. Enst. mezunu ünlü yazar: Yuri Bondarev de savaş muhabirliği yapmıştır. Romanları: “Büyük Irmağın Üzerinde” (1953), “Bataryalar Ateş İçinde” (1959), “Son Yaylım Ateşi” (1959). Bu roman Türkçe’ye çevrilmiştir.

Yine Gorki Ed. Enst. mezunu, kolhoz yaşamının ilginç yönlerini ele alıp yansıtan ve dilinin sertliğiyle tanınan Yevgeni İvanoviç Nosov. Uzun ve kısa öykülerini Balıkçı Yolunda (1958), Güneş Nereden Batar da (1965) toplamıştır.

İnsan elbette merak ediyor. Simonovla birlikte dünya çapında tanınan Gorki Ed. Enst. mezunu Cengiz Aytmotov’un “Cemile” romanını Fransız şair L. Aragon çevirmemiş olsa, acaba dünya bu yazardan haberdar olur muydu? “Cemile” kahramanlarının ruh güzelliği ve içten duygularını şiirsel bir anlatımla veren, estetik uyumu titizlikle ve geleneksel gerçekçilik ölçüleri içinde birleştiren bir baş yapıttır. Aytmatov son derece ilginç bir kişilik. Komünist olan babası 37-38 olaylarında kurşuna diziliyor ve Aytmatov bu travmayı hayatı boyunca atlatamıyor. Ancak bir Soljenitsin refleksi de göstermemiş. 1958 yılında Komünist Partiye üye oluyor. 1963 yılında ilk Lenin Edebiyat ödülünü aldığında bu ödülü alan en genç yazar olarak ödülü reddetmiyor! 1968 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanıyor. 1978 yılında Yüksek Sovyet Prezidyumu tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı” olarak ödüllendiriliyor. 1983 yılında ikinci kez Büyük Sovyet Edebiyatı ödülünü alıyor. Sovyetler Birliği dağılmadan önce Gorbaçovun beş danışmanından biri. 1980 yılında başyapıtı Gün Olur Asra Bedeli  yazdıktan on sene sonra 1990 yılında onun devamı niteliğinde Cengiz Hana Küsen Bulutu yazıyor. Kitabın önsözünde o güne kadar sansürden dolayı söylemek istediğini alegorilerle ifade ettiğini ama artık buna gerek olmadığı için ek olarak bu povesti yazdığını ifade ediyor. Günümüzde Aytmatov’a her ne kadar Türkçü yayınevleri sahip çıksa da romanda zalim Cengiz Han’ı Stalinle özdeşleştiriyor! Ve Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ağzındaki baklayı Kassandra Damgası romanıyla çıkarıyor. Burada StalinHitler ya da HitlerStalin çağında yaşadığımızı söyleyerek Bolşevizm olmadan faşizm olabilir miydi? Stalin olmadan Hitler olabilir miydi?  (sf:37) diyerek faşizmi kapitalizm ya da emperyalizmin değil de Bolşevizmin doğurduğunu öne sürüyor! Halbuki Gün Olur Asra Bedel’in önsözünde emperyalizmin halklar arasında düşmanlık yarattığını söylüyordu!

Yıllarca sol yazarlar kapitalizmin küçük insanı nasıl ezdiğini romanlarında yansıttı. Aytmatov ise  Elveda Gülsarı, Gün Olur Asra Bedel, Cengiz Hana Küsen Bulut gibi eserlerinde sosyalizmin küçük insanı ezdiğini anlatıyor. Ancak buradaki ufak nüansı görememektedir. Kapitalizm her türlü küçük insanı her gün ezerken, reel sosyalizm ateş çemberinden geçerken ayakta kalabilmek için zaman zaman haklı olarak  (1934 Kirov cinayeti, 1937 general Tuhaçevski darbe girişimi vb) zaman zaman da paranoyaya kapılarak, memurların işgüzarlığından, kariyeristliğinden, bazen de hakikaten kötü insan oldukları için pek çok suçlu suçsuz insana acı çektirmiştir. Ama genel olarak sıradan küçük insanı hiç ezmemiştir. Ancak Aytmatov bu açıklamayı kabul etmez. Gün Olur Asra Bedel’de şöyle bir diyalog geçer:

“Her zaman böyle olmuştur. (...) Boşuna dememişler, ‘Han Tanrı değildir. Memurlarının işleri nasıl evirip çevirdiğini her zaman bilmez, memurları da pazardan vergi toplayan adamlarının nasıl çalıştığından anlamaz diye. Her zaman böyledir bu işler.

Yedigey kızdı, öfkesini Kazangaptan çıkardı.

“Sen neler söylüyorsun? (...) Sorun adamlarda değil.

“Onlarda değil de kimde ya?

“Kim de mi?” (sf:261-262)

Aytmatov sanki sorun sosyalizmde demek istemektedir ama diyemez, laflar boğazında düğümlenir. Ancak “şartlar olgunlaştı” dediği 1990da yazdığı Cengiz Hana Küsen Bulutda şunları yazmaktan çekinmez: “Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Hangi devlet? Totaliter devlet der. Sosyalizm sözcüğünü asla kullanmaz.

Ancak aynı Aytmatov, Stalin’in ölümü sonrası bu olaylarla yüzleşildiğini yazar Gün Olur Asra Bedel’de: “Yapılan yanlışları anladılar akılları başlarına geldi. (...) İlk hareket partinin kendinden geldi. (...) Yelizarov, Sovyet insanının Ekim Devrimiyle başlatılanlara boşu boşuna umut bağlamadığını söylüyor, buna inanıyordu. Yapılan yanlışlıkların, başarısızlıkların cezasını pahalı ödeseler de denenmemiş yolda başlatılan bu hareket durmamıştı; işte tarihin özü de buradaydı. Kusurlarımızı kendi yüzümüze karşı söyleyebildiğimize göre gelecek için kendimize güvenimiz, gücümüz var, diyordu Yelizarov.”

Ve o günden, Sovyetler dağılana dek de bu tür olaylar yaşanmamıştır. Zaten bir kan davası güdülseydi babası muhtemelen haksız bir şekilde halk düşmanı” ilan edilen Aytmatov Sovyetlerin en prestijli edebiyat enstitüsüne kabul edilmezdi. 

Aytmatov bir yandan totaliter düzenleri eleştirdiğini söylerken ölmeden önce 2007 yılında yazdığı son romanı Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Gelin’de kapitalizmi eleştirmiştir! Halbuki kapitalizm “totaliter” değildir değil mi! Herşeye rağmen bu kafası karışmış yazarın büyük yazar olduğuna hiç kuşku yoktur ve kendisi ne kadar kabul etmese de (ama ödülleri kabul etmişti!) sosyalizmin doğurduğu bir yazardır.

Yazarın en önemli eserleri: Toprak Ana (1963 yılında Lenin ödülü almıştır) , “Elveda Gülsarı”, Beyaz Gemi, Erken Gelen Turnalar, Gün Olur Asra Bedel ve tabi ki Selvi Boylum Al Yazmalım.

Gorki Ed. Enst. mezunu ünlü yazarları saymakla kolay kolay bitirmek çok mümkün değil ama Yuri Pavloviç Kazakov’u eğer saymazsak eksik olur. Çünkü özellikle Çehov tarzı öyküleriyle Sovyet hikayecilerinin en büyüklerinden biridir. Küçük İstasyon (1959) filme alınmıştır Yolda (1961), Sessiz Sabah (1959), Mavi ve Yeşil (1956) filme alınmıştır Bak köpek koşuyor (1960), Lanet Kuzey (1964), Ekmeğin Kokusu (1961).

1953 Sonrası...

Ve 1953’de Stalin ölür, 1956 Hruşçov’un destalinizasyon kampanyası ve kişi kültü açıklamaları ülkede büyük depreme yol açar. Sosyalist gerçekçiliğin klasiklerinden biri olan “Bozgun”un yazarı Aleksandr Aleksandroviç Fadayev – ki o zamanlar Yazarlar Sendikası başkanıdır – açıklamadan sonra bir intihar mektubu bırakarak hayatına son verir. Mektupta şunlar yazılıdır: “Hayatımı adadığım sanat, Parti'nin kendine güvenen cahil önderliği tarafından mahvedildiği ve artık düzeltilmesi mümkün olmadığı için artık yaşama olanağı görmüyorum. Bir yazar olarak hayatım tüm anlamını yitiriyor ve büyük bir sevinçle, alçaklığın, yalanın ve iftiranın içinde boğulduğunuz bu çürümüş varoluştan kurtulmak için hayattan ayrılıyorum. Son umudum, en azından devleti yönetenlere bunu söylemekti ama son 3 yıldır isteklerime rağmen beni kabul bile edemediler.

Konstantin Fedin ve Leonid Leonov ise bir daha roman yazmaz.

Peki ne olmuştu?

Burada biraz konu dışına çıkarak, çok kısaca siyasi olaylara değinmek mecburiyetindeyiz. Daha önce Görüş21de 1936-37 olaylarını bir cinayet romanı kurgusuyla neredeyse tamamen dönemin arşiv ve steno kayıtlarına dayanarak anlattığım Kırılma: Stalinin Başarısız Demokrasi Devrimini eğer hâlâ okumayan varsa mutlaka okumalarını öneriyorum.

Kırılma: Stalin’in Başarısız Demokrasi Devrimi | 1. Bölüm | Görüş (gorus21.com)

Çok kısa özetlersek, Leningrad Parti Sekreteri Kirov’un 1934 yılında öldürülmesiyle başlayıp, 1937 1 Mayıs’ında general Tuhaçevskinin açığa çıkan darbe girişimi ve sonrasında ülke büyük bir çalkantı içine girmişti. Tüm bunlara karşın Stalinin 1936 anayasasına birden fazla aday ve sınırsız propaganda hakkını koymakla yetinmeyip neredeyse tüm siyasi tutuklulara af kararı çıkarması, yerleşik bürokrasiyi kızdırmıştı. Aslında günün şartlarına göre eski bürokrasiyi, daha eğitimli olan genç kuşaklarla değiştirmeyi amaçlayan Stalin’e karşı Sibirya genel sekreteri Eykhe’nin bir muhtara verdiğini, bırakın Stalinist olmayı, Marksist bile olmayan liberal tarihçi Yuri Jukov “Öteki Stalin” kitabında ortaya çıkardı. Sovyetler Birliğinin düşmanlarla çevrili olduğu ve bu çok adaylı seçime girmeden önce ciddi bir temizlik harekâtı yapılmasını dayatan ve Stalin eğer buna izin vermezse onu devireceklerini ima eden yazdığımız makalede ayrıntılar var çoğunluğu Sovyet Cumhuriyetlerinin genel sekreterleri bir temizlik operasyonu başlatır ve yerelde kurmuş oldukları Troykalarla, tamamen hukuksuz bir şekilde -hukuksuz olduğunu bizzat başsavcı Vişinski söylemektedir- en az 700 bin insanın ölümüne yol açmışlardır. Bunların arasında daha sonra 3 kez Stalin ödülüne hak kazanan Vera Panova’nın ikinci kocası yazar Bahtin olduğu gibi Cengiz Aytmatovun babası da vardı. Bu insanların neredeyse tamamı suçsuzdur. Yalnız işin ilginç yanı bu Büyük Terör”ün en önemli uygulayıcılarından biri o zaman Moskovanın başında olan Hruşçovdu ve Eykheden sonra en fazla elini kana bulayan bizzat kendisiydi. Kuşkusuz ki Stalin herşeyi göze alarak bu cinneti durdurmadığı için sorumludur. Ancak belirtilmelidir ki bu katliamı yapanların tamamı da bir kaç sene içinde kurşuna dizilmişlerdir. Buradan nasıl olduysa sıyrılan tek kişi Hruşçov’dur! Hruşçov bu ifşaatları yaparken aslında bir yandan kendi sorumluluğunu gizlemek, diğer yandan da bir daha halkın değil, Parti’nin en üst düzey yetkililerine böyle cezalar verilmesini imkansız hale getiren yasalar çıkararak aslında kendisini korumaya almıştır. Tabi ki İç İşleri Bakanı Lavrenti Beria’yı kurşuna dizdikten sonra! Ayrıca Hruşçovun Sibirya’da en büyük katliamı yapan Eykheyi aklamasını da tarihe not düşmek gerekir.

Yeni Dünya...

Bundan sonra artık baskı altında olan Stalinist yazarlardır ve Stalin dönemine söven hemen herkesin kitapları yayınlanabilmektedir. Hruşçov’un, Sovyetler’in en büyük edebiyat dergisi Novıy Mir (Yeni Dünya)’nın başına eski bir kulak olan, mülksüz bırakılmış ve zulme uğramış Tvardovskiyi getirmesiyle, Soljenitsin’in “İvan Denisoviç’in Bir Gün”ü (1962), “Matriyona’nın Evi, Dava Uğruna ve Kreçetko İstasyonunda Bir Olay” (1963) romanları yayınlanırken, Konstantin Simonovun Savaşın Yüz Günü” sansüre takılmıştır! Yine bu “Yeni Dünya” dergisinde M. Şçeglov ve F. Abromov sosyalist gerçekçiliğin klasiklerini eleştiren makaleler yayınlanmaya başlar. Tvardoski, Brejnev döneminde de aynı politikasını sürdürür. Bu liberal” politikalara karşı ideolojik mücadeleyi ise “Ekim” dergisinin editörü Vsvelod Koçetov yapar. Hatta Koçetov, sondan bir önceki romanı Daha ne istiyorsun ki de (1969) direkt oklarını Yeni Dünya dergisine yöneltir. Romanda eski Rus resmiyle ilgileniyor görünen bir grup yabancı, batılı okur için illüstrasyon şeklinde, bilgilendirici bir albüm hazırlamaktadır. Bu insanlar, resmi olarak Londra’daki yayınevi New World için çalışıyor görünseler de aslında Batılı istihbarat servislerine hizmet ediyorlardır. Koçetov’un, yayınevinin ismini New World olarak seçmesi tesadüf değildir. Koçetova göre Yeni Dünya yeni edebiyatı açığa çıkarma kisvesi altında, anti Sovyet ve vatanseverlik karşıtı faaliyetlerin odağı olmuştu ve amaçları ve görevleri bakımından Londradaki yayınevinden bir farkları yoktu. “Daha ne istiyorsun ki” romanı edebiyat eleştirmeni İlya Krilova göre kendi döneminin Ecinnileridir. Şolohov romandan övgüyle bahseder. Ancak Koçetov romanı Moskovada basmaya cesaret edecek tek bir yayınevi bulamaz. Roman ancak “Minsk” de yayımlanabilir ve geniş okuyucu kitlesine ulaşamaz.  Hatta öyle ki kitabın piyasadan toplanıp imha edildiğine dair kanıtlar vardır.

Pasternak olayı...

Burada son derece ilginç ve tuhaf görünen, bu “özgürlük” günlerinde aslen bir şair olan Boris Pasternak’ın tek romanı olan “Dr. Jivago”nun yasaklanması olmuştur. Bu yasak onu bir anda Batı’da şöhrete kavuşturmuş, aslen bir romancı dahi olmayan Pasternaka 1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir. Bu incelenmeye değer bir olaydır.

Artık Soljenitsin’in eserleri bir bir yayınlanırken, gençliğinde Ekim Devrimi için, Lenin için şiirler yazmış Pasternak nasıl olmuştur da veto yemiştir? Dört kişilik değerlendirme kurulundan ikisi Konstantin Fedin ve Konstantin Simonov’dur. Pasternak’a gönderdikleri mektupta romanı neden basıma uygun bulmadıklarını şöyle anlatırlar:

"Romanınızla ilgili olarak bizi rahatsız eden şey, editörlerin veya yazarın kesintiler veya düzeltmeler yaparak değiştirebileceği bir durum değildir. Burada kast ettiğimiz romanın ruhu, genel havası ve yazarın hayata dair görüşleridir... Romanınızın ruhu sosyalist devrimin kabul edilmemesi yönündedir. Romanınızın genel havası da Ekim Devrimi'nin, İç Savaş'ın ve bunların beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümlerin insanlara acıdan başka bir şey getirmediğini ve Rus entelijansiyasını fiziksel olarak ya da ahlaken yok ettiğini söylemektedir."

Boris Pasternak ve dönemin pek çok ünlü yazarı Moskova'da, yazarlar için özel olarak inşa edilmiş, ıhlamur ağaçlarının içindeki enfes daçalarda yaşamaktaydılar. Stalin, Pasternak şiirlerinin hayranıydı. Şair Pasternak'ın aynı zamanda ünlü bir Şekspir çevirmeni olarak maddi durumu diğer yazarlara göre de çok daha iyiydi. Ekim Devrimiyle ilgili bu duyguları 1936 ile başlayan baskı döneminde oluşmuştur...

Dr. Jivago’ya yanıt Yerşov Kardeşler

Yani Soljenitsin bile Pasternak kadar antisovyet kabul edilmemişti! Aslında Pasternak’ın “Dr Jivago” romanına yanıtı, polemikçi yazar Vsevelod Koçetov “Yerşov Kardeşler” romanıyla vermişti. Roman bir yönüyle başta kişi kültü olmak üzere Hruşçov’un 20. Parti kongresindeki kararlarına eleştirel yaklaşırken, diğer yandan da “çözülme” sonrası “sosyalist gerçekçiliğe” yapılan eleştirilere bir yanıt niteliğindedir. Yeni Sovyet tiyatrosu ve resmi de kitapta yoğun olarak tartışılır. Türkçe’ye çevirisini benim yaptığım roman muhtemelen 2022 yılı içinde Yordam edebiyat tarafından yayınlanacaktır.

Koçetov Vsevolod Anisimoviç (1912 -1973 ): İlk büyük başarı, 50li yılların başlarında Jurbinler (1952) romanıyla Yordam Kitap - gelir. “Jurbinler”, “sahih (kanonik)” sosyalist gerçekçiliğe sonsuza dek bağlı bir romandır.  Romanın her bir satırı, dünyanın sosyal olarak yeniden örgütlenmesinde işçi sınıfının önceliği fikrini enerjik bir şekilde ortaya koyar. Bu da kahramanı olmayan bir romandır. Öyle ki Büyük Aile adıyla filme çekilen roman 1954 yılında tüm oyuncularına Cannes film festivaline en iyi erkek ve en iyi kadın ödülünü kazandırmıştır. Bu Cannes film tarihinde tektir. Sosyalist gerçekçilik böylece kahramansız hikaye olamaz anlayışında olan küçük burjuva estetiğine bir kez daha üstün gelmiştir.

Stalin’in ölümünden sonra ama SBKP’nin 20. Kongresinden önce yazılan Gençlik bizimle, yazarın tutkusunun ve huzursuzluğunun patladığı ilk romandır.  Yazar, hassas bir sismograf gibi zorlukla fark edilen sarsıntıları yakalamış, Stalini idolleştiren ve sosyalizmi seçen insanların gelecekte maruz kalacakları aşağılamaları önceden sezmiştir.

Yazarın en iyi romanı, 1958 yılına ait Yerşov Kardeşlerdir. Dışardan bakıldığında Jurbinleri anımsatır. İlk bakışta bu da epik bir aile-üretim romanıdır, ancak Jurbinlerde zaten var olan ince ve belirgin mimari burada daha da derinleşir. Yazarın edebi hüneri iyice açığa çıkar, fakat biçimsel mükemmelliğe ek olarak kitabın içeriği, yaratıcının gerçek gücünü ve bilincini ortaya çıkartır. Aslında bu roman, SBKP 20. Kongre kararlarına ve ardından gelen “çözülmeye karşı bir protestodur.  “Yerşov Kardeşler”de de Koçetov, sosyalist gerçekçiliğe sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak romandaki karakterlerin iç dünyası çeşit çeşittir ve her birinin göz kamaştırıcı gerçekliği Karamazof Kardeşlerin dünyasına benzer. Koçetov’un romanının ismi bu yüzden tesadüf değildir.

Sosyalist anavatana özverili bir şekilde hizmet etmek için gerçek heyecan,– yani 60’lı yıllarda git gide azalan şeyler- ancak Sovyet iktidarının ilk yıllarıyla anlatılabilirdi. Koçetovun Düşme Açısı” romanı, 1919 yılında devrim, beyaz Finler ve general Yudeniç’in işgal tehdidi altındaki olayları  anlatır.  “Düşme Açısı” (1967) yalnız askeri değil aynı zamanda siyasi bir kapışmadır.

1969 yılında yazdığı Daha ne istiyorsun ki?” romanından bahsetmiştik. Ama bu roman aynı zamanda Bulgakov’un “Usta ve Margarita” romanına da yanıt niteliğindedir.

Son romanı Tepelere Yıldırım Çarpar, 1983 yılında ölümünden sonra yayınlanmıştır.

1953 yıllarından itibaren yazarlarda kabaca üç ana eğilim ortaya çıkar. Birincisi “eleştirel eğilim”. 20. Kongrenin ifşaatlarından sonra bu yazarlar dikkatlerini özellikle Sovyet gerçeğinin olumsuz yönleri ve çelişkileri üzerine yoğunlaştırdılar. Bunların eserlerinde zulüm, ilgisizlik, bürokratlık, adaletsizlik sahneleri sanki yazar “Bakın. Bütün bunlar korumak istediğimize aykırıdır, komünizme karşıdır demek istermişcesine anlatılır.

Kahramanlık üslubuyla gazetecilik karışımı olarak adlandırılabilecek diğer eğilimdeki yazarlar ise, aksine yiğit, komünist işçi tiplerini öne çıkarmak eğilimindeydiler. İnsanların acılarına, sorunlarına gelince, eski bir atasözünü hatırlatıyorlardı: Yumurta kırmadan omlet yapılmaz.

Üçüncü eğilim ise liriko-romantik üslupla yazan yazarlardır.  İçerik ve üslup bakımından farklı ama ortak noktaları emekçilere lirik yaklaşan bu romancıları sıralarsak: Vasili Aksyanov’un  “Meslektaşlar” (1960)  üç genç doktorun kuzeye gidişini ve orada yaşamla karşılaşmalarını anlatır. “Yıldızlı Bilet” de (1961) ise çağdaş gençliği ve bulundukları çevre içindeki sağlıksız gelişmeler işlenmiştir. Aleksandr Rekemçuk’un “Yaz Tatil Günleri” ve “Genç ve Yeşil” hikayeleri filme alınmıştır. Georgi Vladimov’un “Büyük Damar”, Efim Doroş’un “Kır Notları”, Vladimir Fomenko’nun “Toprak Anıları”, Vasili Smirnov’un “Dünyanın Keşfi, Georgi Markov’un “Toprağın Tuzu ve Baba ve Oğul bu tarzla yazan yazar ve romanlara örnektir.

Bu dönemde Yuri Pavloviç Germanın filme de alınan en ünlü romanı Benim Sevgili İnsanım da (1961) özel mülkiyetten arınmaya ve yeni insana yöneliş anlatılır.

SSCB’nin en büyük edebiyat ödülünü “Yaşa ve Anımsa” romanıyla kazanan Valentin Grigoryeviç Rasputin, olaylara salt bir gözlemci gibi bakarak kahramanlarına ve olay örgüsüne hiç müdahalede bulunmaz. Kahramanlarını edebiyatın dışında kişilermiş gibi çizer.

Sovyet edebiyatının çok genç yaşta yitirdiği en büyük yeteneklerden biri de yazar, yönetmen, aktör, senaryo yazarı Vasili Makaroviç Şukşin’dir (1929-1974). Kendisine büyük ün sağlayan Kırmızı Kartopu Ağacı”nda (1973) Sovyet toplumundaki toplum dışı insanları incelemiştir. Öykü aynı adla filme alınır ve 7. Bakü Sovyet Filmleri Festivalinden ödülle döner. Vatan İçin Çarpıştılar filminin çekimleri sırasında ölmüştür. Şukşin için Sergey Zaligin şunu yazar. Rus edebiyatında kısa hikâye ustası olarak bıraktığı iz en önemli olanıdır. Şukşin, sanki sahneden büsbütün çekilmiş olan olay yazımı” diye adlandırdığım hikâye türünü yeniden diriltmiştir. Şukşin okuru çok farklı yerden avlayan bir yazardır. 

Son olarak, daha yeni romanını çevirdiğim için biraz da torpil yaparak Boris Lvoviç Vasilyev’den bahsetmek istiyorum (1924-2013). Sovyet yazar ve senarist. Pek çok ödülü vardır. Smolenskde doğdu. İkinci Dünya Savaşı’na katıldı. 1946 yılında mühendislik fakültesini bitirdi. 1952 yılında SBKPye girdi. İlk piyesini 1954 yılında yazdı: Tankçılar. Vasilyev SSCB Goskino’yu bitirdikten sonra uzun metrajlı film senaryoları yazmaya başladı. 1958de Bir sonraki uçuş” 1960da  “Uzun gün”. 1971 yılında televizyona uyarlanan Tankçılar piyesi Subaylar adıyla filme çekildi, televizyonda gösterildi ve yaygın olarak izlendi.

Boris Vasilyev’in ilk düz yazı eseri “İvanov Motoru” 1967 yılında Novıy Mir/Yeni Dünya dergisinde yayımlanmak üzere kabul edildi ama ancak 1970 yılında yayımlandı. Hikaye Mark Osepyan tarafından filme çekildi ancak 1987 yılına kadar televizyonda gösterilmedi.

Cephede yitirilen yazarlar

Eserlerinde ağırlıkla işlediği konu savaştır. Kendi de savaşta yer alan, savaşın tüm gerçeklerine tanıklık eden yazar özellikle savaşın sebep olduğu tamiri ve geri dönüşü imkânsız kayıpları ele alır. Devrim sonrası Sovyetlerde dünyaya gelen ve Sovyetlerin ilk yıllarını gören bir nesil hem cephede hem de cephe gerisinde yitip gitmiştir. Yazarın temel amacı bu kayıpları tekrar tekrar hatırlatmaktır. Bu amaçla Sakindi Oranın Şafakları”, Bu Topraklar Onları Unutmaz, Yarın Savaş Vardı” ,Eski Savaşçı” , Muhteşem Altılı”, Siz de Kimsiniz İhtiyar Adamlar? gibi eserleri kaleme alır.

Vasilyev’i askerlik yaşamında etkileyen en önemli olaylardan biri kadınların savaşta yer almalarıdır. “Akademiye gittiğim zaman iki manga kız gördüm, hepsi de cepheden gelmişti. Kimileri yaralıydı. Kadınların savaşta yeri yoktur! Onları oraya yollamamak lazım! Kızlarım cephe gerisinde yardımcı olun! Yaralılara bakın, onlarla evlenin, bacağı olmayan engellileri rahat ettirin – işte bunlar sizin görevinizdir! Kadınlar çocuk büyütmeli, savaşmamalı.”

Savaşta kadınları anlattığı, yazarı şöhrete kavuşturan ve Türkçe’ye de çevrilen “Sakindi Oranın Şafakları (1969)” uzun hikayesinde bir erkek astsubay dışında tamamı kadınlardan oluşan bir uçaksavar taburu söz konusu edilir. Hikaye öylesine beğenilir ki 1970 yılında tiyatroya uyarlanır, sonra ise 1972 yılında filme çekilir. Bu eser Vasilyev’in adını tüm dünyaya duyurur.

Yine 1972 yılında yazdığı (çevirisini benim yaptığım) “Yarın Savaş Vardı” uzun hikayesi ise sansürden geçmez. Kurulun ufak tefek düzeltme taleplerini kabul etmeyen yazar öyküsünü rafa kaldırdı ve öykü ancak 12 yıl sonra, 1984 yılında yayınlanabildi. 1985 yılında hemen sahneye aktarıldı ve Mayakovski tiyatrosu tarafından uzun yıllar oynandı. Yazar filmin senaryosunu da yazdı ve öyküsünü çekmesi için çok genç birine, o zamanlar son sınıf sinema öğrencisi olan Yuri Karaya güvendi. Gorki Stüdyolarının tam desteğini alan çiçeği burnunda yönetmen, aynı zamanda da okul bitirme ödevi olan filmi çekti fakat bu sefer de film sansür kuruluna takıldı. İki yıl bekledikten sonra 1987 yılında gösterime giren film çok kısa bir süre içinde kült oldu ve 48 ülkede festivallerde gösterildi. (Türkçe alt yazılı olarak filmi Youtubeda izleyebilirsiniz.)  https://youtu.be/R3qlcHOkpiQ

Genelde İkinci Dünya Savaşı konularını işleyen yazar, Beyaz Kuğulara Ateş Etmeyin (1973) gibi keskin sosyal konulara da değinmiştir. Otuzun üzerinde roman, hikaye ve uzun öyküsü (povest) vardır. Edebiyatçı A. Pavlovskiye göre, Vasilyev duygusal olmaktan korkmuyor, sanki bazen, gözyaşları içinde yazıyor gibidir

Savaşa ve neden olduğu acılara eserlerinde sürekli olarak yer veren yazar kendi gibi asker kökenli yazarların oluşturduğu ve “teğmen nesri” olarak adlandırılan türü hem beğenmekte hem de onu yetersiz bulmaktadır:

“Teğmen nesri fena halde hoşuma gidiyor, çünkü cepheye giden yaşıtlarım gördüklerini, gerçekleri yazdılar. Baklanovu, Bondarevi, Kondratyevi, Bogolovu, Bıkovu okudum, onları su gibi okudum, ancak bir anda itiraz edesim geldi. Bu benim bildiğim savaş değildi. Onların savaşı tanklarla, cephe gerisiyle, hücum destekleriyle, öncü güçle, karargâhlarla; benim savaşımda ise cephe gerisinde kimse yokken, Almanlarla karşılıklı çatışmalar var, her türlü yaralanmanın sonu ise ölüm”.

Yazar, Moskova Yazarlar Birliği ve Rusya Film Yapımcıları Birliği üyesiydi. Ayrıca “Nike” Rusya Sinema Sanatları Akademisinde öğretim görevlisi olarak görev yaptı.

Sonuç...

Yani kısaca: Sosyalist gerçekçilik tek formata göre biçilmiştir, yazarların yaratıcı kişiliği sosyalist gerçekçilik çerçevesi içinde yazma zorunluluğu yüzünden, yani SSCBde tüm olup bitenleri övme zorunluluğu yüzünden yok edilmekte, hepsi aynı potada eritilmektedir iddialarının aksine Sovyet romanının çok sesliliğini, güncel ve en karmaşık sorunları ele aldığını, çok sayıda üslüp arayışını, hümanizmini, şiirselliğini vb göstermiş olduğumu sanıyorum. Kuşkusuz ki Sovyet edebiyatına ve sosyalist gerçekçiliğe yöneltilen suçlamalara örnek pek çok roman ismi verilebilir. Ancak bunlar hiçbir zaman ana akım olmamış, sosyalist gerçekçiliğin en iyi eserleri olarak görülmemiştir. Pek çok örneğini verdiğimiz Stalin ödüllerine de baktığımızda gerçekçilik ve sanat kaygısının ön planda olduğunu görürüz. Komünist Parti içinde, zaman zaman Sovyet toplumu içinde devrim artık çelişkileri ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla artık çelişki iyiyle kötü arasında değil, iyiyle daha iyi arasında olmalıdır şeklinde görüşler olmamış değildir. Ancak bu tarzda romanlar şiddetle eleştirilmiş, Sovyet romanı tüm bunları aşarak, dünya edebiyatının klasikleri arasına girecek eserler vermiştir.

Dimitri Şepilov “Stalin ve Hruşçov Dönemi Sovyet Politikaları” adlı kitabında şu anekdotu anlatır:

“1948 yılının 31 Mart günü, Politbüro toplantısında Stalin soruyor: Vera Panovanın Krujuliha romanı ödüle aday gösterildi mi?  Toplantıya katılanlardan biri bu romanın edebiyat çevrelerinden değişik tepkiler aldığı için aday gösterilmediğini söylüyor. Romanı bazıları beğeniyor, bazıları da kar