Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
biyoteknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyoteknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2025 Pazartesi

Küba Biyoteknoloji ve Sağlık Modeli | Akif Akalın

Özet

Bu yazı, Küba'nın biyoteknoloji alanındaki dikkate değer başarılarını ve bu başarıların temelinde yatan toplumcu sağlık modelini kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Analizin merkezinde, Küba'nın "toplumsal fayda" odaklı yaklaşımı ile kapitalist dünyanın "kâr" odaklı biyoteknoloji anlayışı arasındaki temel karşıtlık yer almaktadır. Küba'nın, ABD ambargosu ve sınırlı ekonomik kaynaklara rağmen biyoteknoloji alanında bir dünya gücü haline gelmesi, bilinçli ve planlı bir devlet politikasının sonucudur. Bu başarının temel direkleri arasında, Devrim lideri Fidel Castro'nun kişisel vizyonu ve sarsılmaz desteği, araştırma, geliştirme, üretim ve tıbbi uygulamayı tek bir çatı altında bütünleştiren "kapalı döngü" (closed cycle) stratejisi ve kurumlar arasında rekabet yerine iş birliğini teşvik eden bilimsel kültür bulunmaktadır.

Yazı, Küba'nın inovasyon sürecinin, pazar potansiyelinden ziyade toplumun acil sağlık ihtiyaçları tarafından yönlendirildiğini vurgulamaktadır. Menenjit B ve Hemofilus influenza tip B'ye karşı geliştirilen aşılar gibi dünya çapında öncü ürünler, bu yaklaşımın somut örnekleridir. Buna karşılık, kapitalist modelin kârlılık odağının, yoksul toplumları etkileyen hastalıklara yönelik araştırma ve geliştirmeyi nasıl ihmal ettiği, "tıpsallaştırma" ve "aşırı teşhis" gibi kavramlarla pazarın nasıl yapay olarak genişletildiği ve fikri mülkiyet haklarının inovasyonu teşvik etmek yerine tekeller oluşturmak için nasıl kullanıldığı ayrıntılı olarak incelenmektedir. Sonuç olarak, Küba deneyimi, bilimin ve teknolojinin sermayenin birikim aracı olmak yerine, insanlığın ortak yararına hizmet edebileceği alternatif ve başarılı bir modelin mümkün olduğunu kanıtlamaktadır.

Giriş: İki Yaklaşımın Karşıtlığı

Biyoteknoloji, modern tıbbın ve sağlığın geleceğini şekillendiren en önemli alanlardan biridir. Ancak bu alana yapılan yatırımları ve inovasyonları yönlendiren temel felsefe, dünya genelinde iki zıt kutupta şekillenmektedir.

• Kapitalist Yaklaşım: Bu modelde biyoteknoloji, sermaye-yoğun bir yatırım alanı olarak görülür. Temel motivasyon "kâr" elde etmek ve "sermaye birikimini" sağlamaktır. Araştırma ve geliştirme (AR-GE) öncelikleri, büyük ölçüde pazar potansiyeli ve geri dönüşü yüksek olan alanlar (örneğin kronik hastalıklar için uzun süreli kullanılacak ilaçlar) tarafından belirlenir. Bu yaklaşım, teknolojik gelişmeyi teşvik etse de, kârlı görülmeyen alanların (örneğin yoksul ülkelerdeki salgın hastalıklar) ihmal edilmesine ve sağlık hizmetlerinin metalaşmasına yol açar.

• Toplumcu Yaklaşım (Küba Örneği): Bu modelde biyoteknoloji, ulusal sağlık sisteminin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir. Temel motivasyon "toplumsal fayda" sağlamak ve tüm insanlığın sağlık sorunlarına çözüm üretmektir. AR-GE öncelikleri, ülkenin ve dünyanın en acil halk sağlığı sorunlarına göre belirlenir. Bu yaklaşım, kaynakların kâr potansiyeline göre değil, insani gereksinimlere göre tahsis edilmesini sağlar.

Bu yazı, Dr. Akif Akalın'ın çalışmalarına dayanarak, Küba'nın toplumcu yaklaşımının somut bir başarı öyküsünü nasıl yarattığını, bu modelin temel dinamiklerini ve kapitalist modele yönelik getirdiği eleştirileri derinlemesine incelemektedir.

Küba Biyoteknolojisinin Doğuşu ve Gelişimi

Küba'nın biyoteknoloji serüveni, ülkenin en üst düzey siyasi iradesinin doğrudan katılımı ve sarsılmaz bir kararlılıkla başlamıştır. Bu süreç, sadece teknik bir atılım değil, aynı zamanda ulusal egemenlik ve toplumsal kalkınma projesinin bir parçasıdır.

"149 Numaralı Ev": Bir Başlangıç Öyküsü

Küba biyoteknolojisinin temelleri, 1981 yılında Havana'nın Atabey mahallesindeki "149 numaralı ev" olarak bilinen bir villada atılmıştır. Bu süreç, Fidel Castro'nun vizyoner liderliğinin ve genç bilim insanlarının adanmışlığının bir sembolü haline gelmiştir.

1. Tetikleyici: 1980 yılında Fidel Castro, ABD'li kanser uzmanı Dr. Randolph Lee Clark'tan kanser tedavisinde umut vaat eden "interferon" adlı yeni bir maddeyi öğrenir. Castro, bu ilacın Küba için önemini anlar ve bu teknolojiyi ülkeye kazandırma kararı alır.

2. Bilgi Transferi: Kübalı uzmanlar önce ABD'deki MD Anderson Kanser Merkezi'ne, ardından ilacın seri üretim tekniğini geliştiren Finlandiyalı bilim insanı Kari Cantell'in Helsinki'deki laboratuvarına gönderilir. Cantell, patent alarak büyük bir servet kazanabilecek olmasına rağmen, yöntemini isteyen "herkesle" paylaşan idealist bir bilim insanıdır.

3. 42 Günlük Maraton: Mart 1981'de Helsinki'de eğitimi tamamlayan altı genç Kübalı bilim insanı (Manuel Limonta Vidal, Victoria Ramírez Albajés, Ángel Aguilera Rodríguez, Pedro Antonio López Saura, Eduardo Pentón Arias ve Silvio Barcelona Hernández), 11 Nisan 1981'de Küba'ya döner dönmez 149 numaralı evde laboratuvar çalışmalarına başlar. Fidel Castro'nun süreci bizzat takip ettiği ve ekibe "günde kaç saat çalışmayı planladıkları" gibi kilit sorular sorduğu bu dönem, 42 gün sürer.

4. Tarihi Başarı: Ekip, Finlandiya'dan döndükten sadece 42 gün sonra, 28 Mayıs 1981'de Küba'nın ilk lökosit interferonunu üretmeyi başarır. Bu başarı, Kari Cantell tarafından da bir "dünya rekoru" olarak nitelendirilmiştir. Üretilen interferonun kalitesi Cantell tarafından onaylanmış ve hemen ardından Küba'da Deng ateşi salgınına karşı kullanılmaya başlanmıştır.

Bu başlangıç, Küba'nın küçük imkanlarla, ancak büyük bir kararlılık ve kolektif ruhla neleri başarabileceğinin ilk kanıtı olmuştur.

Kurumsal Yapılanma ve Stratejik Büyüme

"149 numaralı ev"deki ilk başarının ardından Küba, biyoteknolojiyi kurumsal bir yapıya kavuşturarak stratejik bir sektör haline getirmiştir.

• Biyolojik Cephe (1981): Fidel Castro'nun öncülüğünde, biyoloji ve biyoteknoloji alanındaki çalışmaları koordine etmek amacıyla disiplinler arası bir danışma organı olarak kuruldu.

• Biyolojik Araştırma Merkezi (CIB) (1982): İnterferon üretimini artırmak ve çalışmaları daha organize bir yapıya taşımak için kuruldu. Bu merkez, daha sonra kurulacak dev tesisin öncüsü oldu.

• Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi (CIGB) (1986): Küba biyoteknolojisinin "amiral gemisi" olarak kabul edilir. Rekombinant DNA teknolojilerinde uzmanlaşan merkez, Hepatit B aşısı, streptokinaz ve diyabetik ayak ülseri tedavisinde devrim yaratan Heberprot-P gibi birçok kilit ürün geliştirmiştir.

• Finlay Enstitüsü (1991'de yeniden yapılandırıldı): Aşı ve serum araştırma ve üretim merkezi olarak yeniden açıldı. Dünyada bir ilk olan Menenjit B aşısını geliştirerek uluslararası alanda büyük bir başarıya imza attı.

• Moleküler İmmünoloji Merkezi (CIM) (1994): Özellikle terapötik kanser aşıları ve monoklonal antikorlar üzerine odaklanmıştır. Akciğer kanseri tedavisi için geliştirdiği CIMAvax-EGF ve Vaxira gibi ürünlerle tanınır.

• Diğer Merkezler: İmmunoassay Merkezi (CIE), Ulusal Laboratuvar Hayvanları Üretim Merkezi (CENPALAB) ve Küba Nörobilim Merkezi (CNEURO) gibi uzmanlaşmış kurumlar, sektörün bütüncül yapısını tamamlamaktadır.

2012 yılında bu kurumların tamamı, araştırma, üretim ve pazarlama faaliyetlerini tek bir çatı altında toplayan BioCubaFarma adlı kurum yapısı altında birleştirilmiştir. Bu yapı, sektörde daha yüksek bir bütünleşme ve verimlilik sağlamayı amaçlamaktadır.

"Özel Dönem" ve Stratejik Kararlılık

1990'ların başında SSCB'nin çözülmesiyle Küba, en büyük ekonomik ve siyasi müttefikini kaybederek tarihinin en derin ekonomik krizine girmiştir. "Özel Dönem" olarak adlandırılan bu yıllarda, ülke gayri safi milli hasılasının (GSMH) %30'unu, ihracatının %50'sini kaybetmiştir. Bu ağır koşullar altında her alanda kemer sıkma politikaları uygulanırken, Fidel Castro'nun stratejik öngörüsüyle biyoteknoloji sektörüne yapılan yatırımlar durdurulmamış, aksine 1 milyar dolarlık ek yatırım yapılmıştır. Bu karar, biyoteknolojiyi ülkenin ekonomik zorlukları aşmasında bir silah olarak görmenin ve bilime olan sarsılmaz inancın bir göstergesidir.

Küba'nın Başarısının Temel Dayanakları

Küba'nın biyoteknoloji alanındaki başarısı, tesadüflerin değil, bilinçli bir şekilde inşa edilmiş, birbiriyle entegre ve toplumcu ilkelere dayalı bir sistemin ürünüdür.

1. Devlet Liderliği ve Stratejik Vizyon

Küba biyoteknoloji sektörünün varlığı ve gelişimi, doğrudan Fidel Castro'nun vizyonuna ve kararlılığına bağlıdır. Castro, biyoteknolojinin potansiyelini neredeyse ABD ile eş zamanlı olarak fark etmiş ve bu alanı ulusal bir öncelik haline getirmiştir.

• Doğrudan Katılım: Castro, "149 numaralı ev"deki ilk çalışmalardan itibaren tüm süreci bizzat takip etmiş, bilim insanlarıyla düzenli toplantılar yapmış ve kurumların kuruluşuna öncülük etmiştir.

• Uzun Vadeli Taahhüt: En zorlu ekonomik koşullarda dahi (Özel Dönem) biyoteknoloji yatırımlarını kesmek yerine artırma kararı, bu alandaki devlet taahhüdünün ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.

• Stratejik Kontrol: Sektörün doğrudan Devlet Konseyi'ne bağlı olması, kaynakların stratejik hedefler doğrultusunda hızlı ve etkili bir şekilde yönlendirilmesini sağlamıştır.

2. "Kapalı Döngü" (Closed Cycle) Stratejisi ve Örgütsel Bütünlük

Küba modelinin en ayırt edici özelliklerinden biri, araştırma, geliştirme, üretim, klinik deneyler ve pazarlamayı kapsayan tüm zincirinin tek bir kurum veya sıkı bir şekilde koordine edilen bir sistem içinde bütünleşmesidir.

• Dikey Entegrasyon: AR-GE'den üretime ve satışa kadar tüm sürecin tek bir merkez tarafından yönetilmesi, verimliliği artırır ve bilgi akışını hızlandırır.

• Sağlık Sistemiyle Bütünleşme: Biyoteknoloji kurumları, ulusal sağlık sisteminin bir parçasıdır. Klinikler ve hastaneler, yeni ürünlerin geliştirilmesi için doğal bir "laboratuvar" işlevi görür. Klinisyenlerden gelen sürekli geri bildirimler, ürünlerin iyileştirilmesinde kritik rol oynar.

• Disiplinler Arası Yaklaşım: Uzmanlaşmanın "bütünün" yitirilmesine yol açmaması için disiplinler arası iş birliği teşvik edilir. Aşırı uzmanlaşma yerine, farklı kurumların ortak projelerde çalışması esastır.

3. İhtiyaç Odaklı İnovasyon: Pazara Değil Topluma Hizmet

Kapitalist şirketler AR-GE harcamalarının %90'ını dünya nüfusunun sadece %10'unu etkileyen hastalıklara yönlendirirken, Küba'nın inovasyon motoru toplumun sağlık ihtiyaçlarıdır.

• Halk Sağlığı Öncelikleri: AR-GE projeleri, "pazar ne kadar büyük?" sorusuyla değil, "toplumun en acil sağlık sorunu ne?" sorusuyla başlar. Menenjit B, Deng ateşi, kolera ve tifo gibi özellikle yoksul ülkeleri etkileyen hastalıklara karşı aşı geliştirme çabaları bu yaklaşımın kanıtıdır.

• Uygun Teknoloji Felsefesi: Teknoloji, sadece etkili değil, aynı zamanda ülkenin her yerindeki insanların "eşit ve ücretsiz" olarak erişebileceği şekilde tasarlanır. İmmunoassay Merkezi Başkanı José Luis Fernandez Yero'nun belirttiği gibi, "uygun teknoloji ekonomiden daha adildir."

4. İş birliği Odaklı Bilimsel Kültür

Küba'da kurumlar arasında rekabet değil, iş birliği esastır. Sektörün sloganı "rekabet yerine iş birliği" olmuştur.

• Ortak Projeler: Dünyanın ilk sentetik aşısı olan Quimi-Hib® (Hemofilus influenza tip B aşısı) bu kültürün en parlak örneğidir. Bu projenin başarısı için farklı kurumlardan (Havana Üniversitesi, Finlay Enstitüsü, CIGB vb.) 300'den fazla araştırmacı ve teknisyen birlikte çalışmıştır.

• Kaynak Paylaşımı: Kurumlar arasında patentli bilgiler, teknik donanım ve insan kaynağı serbestçe paylaşılır. Bu, maliyetleri düşürür ve yenilik sürecini hızlandırır. UMELISA COVID-19 tanı kitinin altı hafta gibi kısa bir sürede geliştirilmesi, Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi ile Pedro Kouri Tropikal Tıp Enstitüsü gibi kurumların kolektif çalışmasıyla mümkün olmuştur.

5. Fikri Mülkiyet ve Uluslararası İlişkilere Yaklaşım

Küba, Dünya Ticaret Örgütü üyesi olarak TRIPS gibi uluslararası anlaşmalara uymak zorundadır. Ancak bu dayatmaları kendi toplumcu ilkeleri doğrultusunda aşmıştır.

• Devlet Mülkiyetinde Patent Havuzu: Küba'da patentlerin sahibi devlettir. Bu patentler, bir "havuz" işlevi görerek tüm yerel kurumların kullanımına açıktır. Bu, bilginin ticarileşmesini ve tekelleşmesini önler.

• Stratejik Uluslararası Ortaklıklar: Küba, ürünlerini uluslararası pazarlara ulaştırmak için yabancı şirketlerle (GlaxoSmithKline, YM Biosciences vb.) ortaklıklar kurar. Ancak bu anlaşmalarda ürünler üzerindeki kontrolü ve hakları asla devretmez.

• Güney-Güney Teknoloji Transferi: Küba, elde ettiği bilgiyi bir sömürü aracı olarak değil, bir dayanışma unsuru olarak görür. Brezilya, Çin, Hindistan, Vietnam gibi ülkelere teknoloji transferi yaparak onların kendi ilaç fabrikalarını kurmalarına yardımcı olmaktadır.

Kapitalist Modelin Eleştirisi

Küba modelini açıklarken aynı zamanda kapitalist ilaç ve biyoteknoloji endüstrisine yönelik eleştiri de sunulmalıdır.

• Kâr Odaklılığın Sonuçları: İlaç şirketleri, kârlı görmedikleri için antibiyotik araştırmalarını terk etmişlerdir. Bu durum, antibiyotik direncinin küresel bir tehdit haline geldiği günümüzde ciddi bir halk sağlığı sorunu yaratmaktadır. Benzer şekilde, Ebola gibi yoksul ülkeleri vuran salgın hastalıklar için tedavi geliştirme çabaları da kârlı olmadığı için ihmal edilmektedir.

• Tıpsallaştırma ve Aşırı Teşhis: Şirketler, pazarlarını genişletmek için normal insani durumları (yaşlılık, menopoz vb.) tıbbi sorunlar olarak tanımlamakta ("tıpsallaştırma") ve insanları ilaç kullanmaya yönlendirmektedir ("ilaca yöneltme"). Tedavi eşiklerinin (örneğin hipertansiyon, yüksek kolesterol) finansal bağları olan uzman kurulları tarafından düşürülmesiyle, milyonlarca sağlıklı insan "hasta" olarak tanımlanarak yeni müşterilere dönüştürülmektedir.

• Teknolojinin İdeolojik İşlevi: Pahalı ve karmaşık tıbbi teknolojiler, bir "etkililik" mesajı taşıyarak dikkatleri hastalıkların altında yatan toplumsal nedenlerden (yoksulluk, mesleki stres, eşitsizlik vb.) uzaklaştırır. Bu teknolojiler, devlet için hem meşruiyet sağlama aracı hem de sermaye için yeni kâr kapıları açma işlevi görür.

Sonuç: Toplumcu Bir Alternatifin Kanıtı

Küba'nın biyoteknoloji ve sağlık alanındaki deneyimi, bir "mucize" veya "paradoks" değil, temelleri sağlam atılmış, toplumcu ilkelere dayalı, bilinçli ve tutarlı bir politikanın sonucudur. Sınırlı kaynaklara ve on yıllardır süren ağır bir ekonomik ablukaya rağmen elde edilen başarılar, aşağıdaki temel gerçekleri ortaya koymaktadır:

1. Bilim ve teknoloji, kâr amacı gütmeden, doğrudan toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için seferber edilebilir.

2. Devlet öncülüğünde, planlı ve bütüncül bir yaklaşımla, sermaye-yoğun bir alanda dahi dünya liderleriyle rekabet edilebilir.

3. Rekabet yerine iş birliğine dayalı bir bilimsel ortam, inovasyonu yavaşlatmak yerine hızlandırır.

4. Evrensel, ücretsiz ve önleyici hekimliği merkeze alan bir sağlık sistemi, çok daha az harcama yaparak zengin ülkelerden daha iyi sağlık sonuçları üretebilir.

Küba modeli, sağlığın bir meta, hastanın bir müşteri ve ilacın bir kâr aracı olmadığı, bilimin insanlığın ortak yararına adandığı farklı bir dünyanın mümkün olduğunun yaşayan kanıtıdır.

İleri okuma için:

https://drive.google.com/file/d/1VMguGyMfj_Ug4us69QjMRSQEuhaiCWSb/view?usp=sharing

16 Ağustos 2025 Cumartesi

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Yeni Genomik Teknikler

Mahmut Boyuneğmez


Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO’lar) ve Yeni Genomik Teknikler (YGT’ler), modern biyoteknolojinin tarım, tıp ve çevre alanlarında sunduğu yenilikçi çözümlerin temel taşlarıdır. GDO’lar, bitki veya hayvanların genetik materyallerinin (DNA’larının) doğal olmayan yollarla, yani genetik mühendislik veya rekombinant DNA teknolojisiyle değiştirilmesiyle oluşturulur. YGT’ler ise, genetik materyali daha hassas bir şekilde düzenleyen yeni nesil yöntemlerdir. Peki, bu teknolojiler korkulması gereken bir “Frankenstein” mı, yoksa açlık, hastalık ve iklim değişikliği gibi küresel sorunlara çözüm sunabilecek bir umut mu? Bu makale, GDO’ların ve YGT’lerin potansiyelini, avantajlarını, risklerini ve etik/politik boyutlarını güncel bilgiler ışığında ele alıyor.

GDO’lar ve YGT’ler Nedir?

GDO’lar, farklı türler arasında gen transferini mümkün kılan rekombinant DNA teknolojisiyle üretilir. 1990’lı yıllardan beri bitkisel GDO’lar tarımda yaygın olarak kullanılırken, hayvanlar üzerindeki çalışmalar nispeten yeni ve geliştirme aşamasındadır. Örneğin, hızlı büyüyen genetiği değiştirilmiş somon balığı (AquAdvantage) bazı ülkelerde onaylanmış, ancak güvenliği ve ekosistem üzerindeki etkileri hâlâ tartışılmaktadır.

YGT’ler, genetik materyali hassas bir şekilde düzenlemek için geliştirilen modern biyoteknolojik yöntemlerdir ve geleneksel GDO yöntemlerinden farklıdır. YGT’ler şunları içerir:

  • Gen düzenleme: CRISPR/Cas9, TALENs ve ZFNs gibi araçlarla hedefli mutajenez, tek nükleotit düzeyinde doğruluk sağlar.
  • Cisgenesis: Aynı türden veya yakın akraba türlerden gen aktarımı, doğal gen havuzuna sadık kalır.
  • Intragenez: Aynı türden genetik materyalin farklı düzenleyici elementlerle birleştirilmesi.
  • Epigenetik düzenleme: DNA dizisini değiştirmeden gen ekspresyonunu kontrol etme (örneğin, metilasyon).
  • RNA interferansı (RNAi): Gen susturma yöntemi.
  • Yapay DNA sentezi: Laboratuvarda tasarlanmış DNA dizilerinin kullanımı.

YGT’ler, geleneksel ıslah yöntemlerine göre daha hızlı ve kesin sonuçlar verir. Örneğin, CRISPR ile birkaç yıl içinde kuraklığa dayanıklı mısır geliştirilebilirken, geleneksel yöntemler on yıllar alabilir.

Biyoteknolojinin Potansiyel Yararları

GDO’lar ve YGT’ler, tarım ve gıda alanında atılım yaratma potansiyeline sahiptir:

  • Besin değeri ve raf ömrü: GDO olarak geliştirilen “altın pirinç” yüksek A vitamini içerir; YGT’lerle demir, çinko veya GABA (nörotransmiter) açısından zenginleştirilmiş ürünler (örneğin, Japonya’da CRISPR ile geliştirilen GABA içeriği yüksek domates) piyasaya sürülmüştür.
  • Verimlilik ve gıda güvenliği: Böceklere, virüslere ve herbisitlere karşı dirençli bitkiler, daha az kimyasal kullanımıyla yüksek verim sağlar. YGT’lerle geliştirilen kuraklığa veya tuzluluğa dayanıklı mısır ve soya, Afrika ve Güney Amerika’da gıda güvenliğini artırmaktadır.
  • İklim değişikliğine uyum: YGT’ler, kuraklık, tuzluluk veya soğuk gibi çevresel streslere dayanıklı bitkiler geliştirerek iklim değişikliğine çözüm sunar. Örneğin, Arjantin’de onaylanan kuraklığa dayanıklı soya fasulyesi bu alandaki yeniliklerden biridir.
  • Tıbbi uygulamalar: YGT’ler, orak hücre anemisi ve kalıtsal körlük (Leber konjenital amaurosis) gibi genetik hastalıkların tedavisinde klinik başarı göstermiştir. 2024’te FDA (Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi), CRISPR tabanlı bir kalıtsal körlük tedavisini onaylamıştır.
  • Endüstriyel uygulamalar: Biyoyakıtlar, biyoplastikler ve enzim üretiminde YGT’ler sürdürülebilir çözümler sunar.

Mevcut GDO’lar genellikle böceklere (Bacillus Thuringiensis [BT] toksiniyle), viral enfeksiyonlara veya herbisitlere karşı dirençlidir. BT toksini, insan sağlığına zarar vermez ve böcek ilacı kullanımını azaltır. YGT’ler ise daha hassas müdahalelerle, örneğin mantar dirençli buğday veya geç yanıklığa dirençli patates geliştirerek, pestisit ihtiyacını azaltır.

Güncel Gelişmeler

Son yıllarda biyoteknoloji hem GDO’lar hem de YGT’ler açısından önemli ilerlemeler kaydetmiştir:

  1. CRISPR atılımı: CRISPR/Cas9, gen düzenlemede çığır açmıştır. Hedefli mutajenezle hastalıklara dirençli bitkiler, genetik hastalıkların tedavisi ve biyoyakıt üretiminde verimli mikroorganizmalar geliştirilmektedir. Yeni nesil Cas9 varyantları, hedef dışı mutasyon riskini azaltmıştır.
  2. İklim Değişikliği Çözümleri: GDO’lar ve YGT’ler, karbon tutulumunu artıran bitkiler ve çevresel streslere dayanıklı çeşitler geliştirerek iklim değişikliğiyle mücadelede “oyun değiştirici” olarak görülmektedir.
  3. Biyoçeşitlilik ve Sürdürülebilirlik: GDO’lar ve YGT’ler, daha az kimyasal kullanımı ve yüksek verimle sürdürülebilir tarıma katkıda bulunabilir. Örneğin, cisgenik elma ağaçları, ateş yanıklığı direnciyle pestisit ihtiyacını azaltmıştır.
  4. Ticarileşme: ABD, Japonya ve Arjantin gibi ülkeler, YGT ürünlerini GDO’dan ayrı sınıflandırarak ticarileşmeyi hızlandırmaktadır. Nijerya ve Kenya’da kuraklığa dayanıklı mısır denemeleri devam ederken, Brezilya’da YGT’lerle geliştirilen ürünler yaygınlaşmaktadır.
  5. Tıbbi Atılımlar: CRISPR tabanlı gen terapileri, orak hücre anemisi, β-talasemi ve kalıtsal körlük gibi hastalıkların tedavisinde umut vaat etmektedir.

Endişeler ve Riskler

GDO’lar ve YGT’ler, sundukları avantajlara rağmen tartışmalara yol açmaktadır. Başlıca endişeler şunlardır:

  1. Alerjik Etkiler: GDO’larda gen transferiyle üretilen proteinlerin alerjiye yol açma ihtimali tartışılmıştır, ancak mevcut ürünlerde böyle bir etki saptanmamıştır. DSÖ, piyasadaki GDO’lu gıdaların güvenli olduğunu belirtmektedir. YGT’ler, yabancı gen transferi yerine mevcut genlerin düzenlenmesiyle bu riski daha da azaltır.
  2. Gen Transferi: GDO’larda antibiyotik direnç genlerinin kullanımı, insan bağırsağındaki bakterilere gen transferi endişesi yaratmıştır. Ancak bu riskin düşük olduğu doğrulanmıştır ve modern YGT’lerde bu genlerden kaçınılmaktadır.
  3. Biyoçeşitlilik ve Çaprazlaşma: GDO’lar ve YGT’lerle geliştirilen bitkilerin yabani akrabalarına gen aktarımı, biyoçeşitliliği tehdit edebilir. Bu riski azaltmak için polen üretmeyen (kısır) bitkiler veya sıkı izolasyon protokolleri geliştirilmektedir.
  4. Hedef Dışı Etkiler: YGT’lerde, özellikle CRISPR ile, hedef dışı mutasyonlar (off-target) riski bulunmaktadır. Ancak yeni nesil teknolojiler bu riski en aza indirmiştir.
  5. Uzun Vadeli Etkiler: GDO’ların ve YGT’lerin ekosistem üzerindeki uzun vadeli etkileri hâlâ tam bilinmemektedir. Çevreci gruplar, biyogüvenlik testlerinin yeterince sıkı olmadığını savunmaktadır.

Politik ve Etik Boyut

GDO’lar ve YGT’ler, bilimsel avantajlarının ötesinde politik ve etik tartışmalara yol açmaktadır:

  1. Patentler ve Tekeller: GDO tohumlarının ve YGT ürünlerinin patentlenmesi, tarımsal üretimin büyük şirketlerin kontrolüne girmesine neden olmaktadır. “Terminatör tohum” gibi teknolojiler, çiftçilerin tohum tedarikçilerine bağımlılığını artırır ve gıda egemenliğini tehdit eder. Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI), patentlenmemiş biyoteknoloji ürünlerini çiftçilere sunarak bu konuda geleceğin toplumunda alternatifin ne olduğuna işaret etmektedir.
  2. Gıda Bağımlılığı: GDO’ların ve YGT’lerin yaygınlaşması, gelişmekte olan ülkelerin teknoloji ihraç eden ülkelere bağımlılığını derinleştirebilir, küresel gıda sisteminde eşitsizlikleri artırabilir.
  3. Herbisit Bağımlılığı: Herbisit toleranslı GDO’lar ve YGT ürünleri, tarımın kimyasal bağımlılığını artırabilir, çevre ve sağlık için uzun vadeli riskler taşıyabilir.
  4. İnsan Embriyolarında Gen Düzenleme: YGT’lerin insan embriyolarında kullanımı (örneğin, 2018’deki Çin CRISPR bebekleri vakası), etik tartışmaları tetiklemiştir. Kalıtsal gen düzenleme, ciddi hastalıkların tedavisi için sıkı etik denetimle yapılmalı, estetik veya zihinsel özelliklerin geliştirilmesi için kullanılmamalıdır. DSÖ’nün 2023’te yayımladığı etik çerçeve, bu konuda yol göstericidir.
  5. Toplumsal Erişim: Biyoteknolojinin kapitalist sistemde kar odaklı kullanımı, teknolojinin insanlık yararına yaygınlaşmasını engeller. Açık kaynak biyoteknoloji modelleri ve kamu fonlu AR-GE projeleri, kapitalist toplumsal ilişkilerin toplumcu bir sisteme yerini bırakması sürecinde, bu teknolojilerin küçük çiftçiler ve gelişmekte olan ülkeler için erişilebilir olmasını sağlayacaktır.

Sonuç

GDO’lar ve YGT’ler, tarım, tıp ve endüstride atılım yaratma potansiyeline sahiptir. GDO’lar, böcek ve hastalık direnciyle verimliliği artırırken, YGT’ler daha hassas, hızlı ve çevresel sürdürülebilirlik sunan çözümler üretir. Ancak, biyoçeşitlilik, sağlık ve etik kaygılar dikkatle ele alınmalıdır. Bu teknolojilerden korkmak yerine, potansiyellerini insanlık yararına yönlendirmek için bilinçli bir mücadele gereklidir. Ekolojik riskler, sıkı biyogüvenlik testleri ve uzun vadeli izleme programlarıyla en aza indirilebilir.

2050’de 10 milyarlık dünya nüfusunu beslemek için gıda israfının önlenmesi, sömürü ve eşitsizliklerin ortadan kaldırılması kadar GDO’lar ve YGT’ler gibi teknolojiler de kritik önemdedir. Sorun, teknolojinin kendisinde değil, kimin kontrolünde ve nasıl kullanıldığındadır. İnsanlığın ortak mirası olan bu yenilikler, kapitalist tekellerin egemenliğinden kurtarılmalı, toplumcu bir yaklaşımla tüm insanlığın yararına sunulmalıdır. Satranç tahtasında olduğu gibi, YGT’ler ve GDO’lar yeni hamleler sunar; bu hamlelerin emekçi toplumsallığın çıkarları doğrultusunda yapılması, insanlığın geleceği için bir zorunluluktur.

Not: Bu makalenin yazılmasında yapay zekâdan yararlanılmıştır.

27 Nisan 2025 Pazar

Yeni Genomik Teknikler (YGT)’den korkmalı mı?

Mahmut Boyuneğmez

YGT’ler korkulması gereken bir “Frankenstein” mı, yoksa açlık, hastalık ve iklim değişikliği gibi küresel sorunlara çözüm sunabilecek bir umut mu?

Genetik mühendislik, 20. yüzyılın sonlarından itibaren insanlığın tarım, tıp ve çevre sorunlarına çözüm arayışında atılım yaratmıştır. Yeni Genomik Teknikler (YGT), bu alanda en son yenilik olarak öne çıkmaktadır. Peki, bu teknolojiler korkulması gereken bir “Frankenstein” mı, yoksa açlık, hastalık ve iklim değişikliği gibi küresel sorunlara çözüm sunabilecek bir umut mu? Yeni Genomik Teknikler (YGT), genetik materyali hassas bir şekilde düzenlemek için geliştirilen modern biyoteknolojik yöntemleri kapsamaktadır. Bu teknikler, geleneksel genetik modifikasyon (GMO, eş deyişle GDO) ve klasik ıslah yöntemlerinden farklı bir kategori olarak değerlendirilmektedir. YGT’ler, genetik mühendislikte atılım oluşturmuş, tarım, tıp ve endüstriyel biyoteknoloji gibi alanlarda yenilikçi çözümler sunmuştur [1].

YGT’ler nedir?

YGT’ler, genetik materyalde değişiklik yapmak veya gen ekspresyonunu düzenlemek için kullanılan bir dizi yöntemi içermektedir:

  • Gen düzenleme: CRISPR/Cas9, TALENs (Transcription Activator-Like Effector Nucleases) ve ZFNs (Zinc Finger Nucleases) gibi araçlarla hedefli mutajenez.
  • Cisgenesis: Aynı türden veya yakın akraba türlerden gen aktarımı.
  • Intragenez: Aynı türden alınan genetik materyalin yeniden düzenlenmesi.
  • Epigenetik düzenleme: DNA dizisini değiştirmeden gen ekspresyonunu kontrol etme (örneğin metilasyon).
  • RNA interferansı (RNAi): Genlerin susturulması için kullanılan bir yöntem.
  • Yapay DNA sentezi: Laboratuvarda tasarlanmış DNA dizilerinin kullanımı [2].

YGT’ler, genetik materyalde istenmeyen değişiklik riskini en aza indirmektedir. Örneğin, CRISPR/Cas9, tek nükleotit düzeyinde doğruluk sağlayabilmektedir [3]. Geleneksel ıslah yöntemleri on yıllar alabilirken, YGT’ler birkaç yıl içinde sonuç verebilmektedir. Bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar ve insan hücreleri gibi çeşitli organizmalarda uygulanabilirlikleri bulunmaktadır.

YGT’ler, iklim değişikliğine uyum sağlayabilen, hastalıklara dirençli ve verimli bitki çeşitleri geliştirmede kullanılabilir. Örneğin, CRISPR ile geliştirilen kuraklığa dayanıklı mısır, Afrika’daki gıda güvenliğini artırma potansiyeline sahiptir [4]. YGT’lerin, gen terapileri, kanser immünoterapileri, nadir hastalıkların tedavisi ve kişiselleştirilmiş tıpta kullanımı umut vaat etmektedir. Örneğin, orak hücre anemisi için CRISPR tabanlı tedaviler klinik başarı göstermiştir [5]. Endüstrideyse biyoyakıtlar, biyoplastikler ve enzim üretimi gibi sürdürülebilir ürünlerin üretiminde YGT’lerin yeri olacaktır.

YGT’lerin sunduğu avantajlar şunlardır:

  • Pestisit kullanımını azaltabilir, su ve toprak kaynaklarını daha verimli kullanmaya yol açabilir.
  • Besin değeri yüksek (örneğin içeriği zenginleştirilmiş ürünler) ve daha dayanıklı gıdalar üretilebilir.
  • Üretim maliyetlerini düşürme potansiyeli vardır.

Ancak, YGT’lerin getireceği olası riskler de göz ardı edilmemelidir. Örneğin, hedefli mutajenezde “off-target” etkiler (hedef dışı genetik değişiklikler), beklenmedik sağlık ya da ekolojik sorunlara yol açabilir. Örneğin, YGT ile geliştirilen bitkilerin yabani akrabalarına gen aktarımı, biyoçeşitliliği tehdit edebilir [6]. Çevreci gruplar, bu teknolojilerin biyogüvenlik testlerinin yeterince sıkı olmadığını savunmaktadır [7]. Ayrıca, YGT ürünlerinin ekosistem üzerindeki uzun vadeli etkileri hâlâ tam olarak bilinmemektedir.

YGT ürünleri, AB ülkelerinde GMO/GDO olarak sınıflandırılırken, ABD, Japonya, Avustralya gibi ülkelerde daha esnek düzenlemelere tabidir. AB’nin 2023’te önerdiği YGT düzenlemeleri, cisgenik ve hedefli mutajenezle üretilen bazı ürünlerin GMO kapsamından çıkarılmasını öngörmüştür [8]. Bu öneriye karşı organik tarım savunucuları ve çevreciler, biyogüvenlik testlerinin gevşetilmesinin ekolojik riskler yaratabileceğini belirtmektedir [9].

Kapitalist dünyada gen düzenleme, şirketlerin ürünleri patentlemesiyle erişim eşitsizliklerine yol açacaktır. Oysa birçok bilim insanının ve emekçinin ortaklaşa faaliyetleriyle oluşturulan teknolojik yeniliklerin, kapitalist şirketlerin karını artırma ve sermaye birikimi doğrultusunda patentlenmesi kabul edilemez. Çocuk felci aşısını geliştiren bilim insanlarından biri olan Sabin’in dediği gibi “Güneş’in patentini alabilir misiniz?” Buna benzer şekilde insanlığın ortak kullanımında olması ve yaşanılan sorunlara çözüm sunması gereken tekniklerin, “paraya para katma” saikiyle özel mülkiyetin tasarrufunda bulunması reddedilmelidir. Açık kaynak biyoteknoloji modelleri geliştirilmesi, kamu fonlu araştırma ve geliştirme (AR-GE) projeleri yürütülmesi savunulmalıdır. YGT’lerin küçük çiftçiler ve gelişmekte olan ülkeler için erişilebilir olmasını sağlayacak çözüm, kapitalist sistemin toplumcu/kamucu sisteme dönüşümüdür. Komünist dünya toplumunda, Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI)’nün günümüzde yaptığı gibi biyoteknoloji ürünlerini patentlemeden çiftçilere sunması söz konusu olacaktır [10].

Öte yandan insan embriyolarında gen düzenleme, 2018’de Çin’deki CRISPR bebekleri vakasıyla küresel etik tartışmaları tetiklemiştir [11]. Çinli bilim insanı He Jiankui, CRISPR/Cas9 gen düzenleme teknolojisini kullanarak insan embriyolarında genetik değişiklikler yapmış ve bu embriyolardan doğan ikiz kız bebekler (Lulu ve Nana) dünyaya gelmiştir. Bu vaka, kalıtsal gen düzenlemenin uzun vadeli etkilerinin bilinmemesi ve etik sınırların aşılabileceği endişelerini doğurmuştur. Örneğin, düzenlenen genlerin gelecek nesillerde kanser veya diğer genetik hastalıklara yol açma riski hâlâ araştırılmaktadır. 2023’te DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü), insan gen düzenleme için etik bir çerçeve yayınlamıştır. Ayrıca, bazı ülkeler (örneğin Japonya, İngiltere) kalıtsal gen düzenlemeyi sınırlı tıbbi amaçlarla onaylamaya başlamıştır. Bu konuda söylenmesi gereken özetle şudur: Kalıtsal gen düzenleme yalnızca bazı ciddi hastalıklar için ve sıkı etik denetimle yapılabilmelidir.

Bazı yorumcuların yanıltıcı bilgileri, tüketicilerin genetik modifikasyonlara karşı önyargılar geliştirmesine neden olsa da YGT’lerin ürünleri toplumsal hayata dahil olmakta, tıpta bu tekniklerin kullanımı artmaktadır. Örneğin, 2024’te CRISPR tabanlı bir gen terapisi, kalıtsal körlük (Leber konjenital amaurosis) tedavisinde FDA (Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi) onayı almış durumdadır [12]. ABD ve Japonya, YGT ürünlerini (özellikle SDN-1 tipi hedefli mutajenez) GMO olarak sınıflandırmamaktadır ve bu durum, bu alandaki ticarileşme süreçlerini hızlandırmaktadır. Japonya’da CRISPR ile geliştirilen GABA (beyinde bir nörotransmiter) içeriği yüksek domates piyasaya sürülmüş bulunmaktadır [13]. Afrika’da ise YGT’ler, gıda güvenliği için umut vaat etmektedir; Nijerya ve Kenya’da kuraklığa dayanıklı mısır denemeleri devam etmektedir [14]. Arjantin ve Brezilya, YGT ürünlerini hızla ticarileştirmektedir; Arjantin’de kuraklığa dayanıklı soya fasulyesi onaylanmış bulunmaktadır [15].

Kapitalist dünyada YGT’lerle üretilen tohumların tekeller tarafından küçük çiftçilere satılmasıyla, tekeller ile çiftçiler arasındaki egemenlik-bağımlılık ilişkisi derinleşecek, patentlerle bu ürünlerin insanlık yararına yaygın kullanımının önüne geçilecektir. Tekellerin bu egemenliğine son verildiğinde, YGT’lerin insanlık yararına kullanımı olanaklı hale gelecektir. Gelecekte açlığın ve yetersiz beslenmenin yok edilmesinde kök nedenler olan sömürü ve eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına ek olarak 2050 yılında ulaşılacak dünya nüfusu olarak 10 milyar insanı yeterli ve sağlıklı şekilde besleyecek bir gıda bolluğunun oluşturulması için gıda israfının önlenmesi gibi tedbirlerin yanı sıra YGT’lerin kullanılması da gerekecektir. Ayrıca bilim insanları YGT’lerin iklim değişikliğiyle mücadelede “oyun değiştirici” olduğunu vurgulamaktadır [16].

Hedefli Mutajenez

Hedefli mutajenez, bir organizmanın DNA’sında belirli bir gen veya gen bölgesinde kontrollü ve hassas değişiklikler (mutasyonlar) oluşturmak için kullanılan bir genetik mühendislik yöntemidir. Rastgele mutasyon tekniklerine kıyasla yüksek doğruluk sunar ve istenmeyen genetik değişikliklerin riskini azaltır [17].

En yaygın araç, CRISPR/Cas9’dur. Bir rehber RNA (gRNA), hedef DNA dizisine bağlanır ve Cas9 enzimi bu bölgede çift sarmal kesimi yapar. Hücre, kesimi onarmak için homoloji yönlendirmeli onarım (HDR, DNA’nın tamirinde bir şablon kullanarak hassas değişiklikler yapar) veya non-homolog uç birleştirme (NHEJ, kesilen uçları rastgele birleştirir ve küçük ekleme/silmeler oluşturur) gibi mekanizmalar kullanır, bu süreçte istenen genetik değişiklikler tanıtılır [18]. Diğer araçlar, TALENs ve ZFNs’dir.

Bu mekanizmayla tarımda hastalıklara (örneğin buğdayda pas hastalığı), kuraklığa veya tuzluluğa dayanıklı bitkiler üretilebilir. Örneğin, mantar dirençli buğday, pestisit kullanımını azaltabilir [19]. Bu teknoloji, tıpta genetik hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. Orak hücre anemisi ve β-talasemi için CRISPR tedavileri klinik başarı göstermiştir [5]. Endüstride biyoyakıt üretiminde verimli mikroorganizmalar da bu teknikle oluşturulabilir.

Hedefli mutajenezin, hedef dışı mutasyonlar oluşturma riski bulunmaktadır, ancak yeni nesil Cas9 varyantları bunu azaltmaktadır [20]. Öte yandan insan embriyolarında gen düzenleme biyoetik kaygılar doğursa da bilim insanları tarafından saptanacak bir ilkeler ve kurallar bütünlüğünde hangi durumlarda insan embriyolarına gen düzenlemesi yapılacağı kararlaştırılabilir. Örneğin, ciddi genetik hastalıkların tedavisi için embriyo gen düzenlemesi kabul edilebilirken, estetik veya zihinsel özelliklerin geliştirilmesi için buna izin verilmemelidir [11].

Cisgenesis

Cisgenesis, bir organizmaya aynı türden veya yakın akraba türlerden (çaprazlanabilir türler) alınan genlerin genetik modifikasyon yoluyla aktarılmasıdır. Aktarılan genler, promotör ve terminatör gibi düzenleyici dizilerle birlikte doğal genetik materyalden türetilir ve yabancı DNA kullanılmaz. Bu durum, cisgenesisi transgenik yöntemlerden ayırır ve bu teknik, geleneksel ıslaha yakın bir yaklaşım olarak kabul edilir [21]. Örneğin, bir elma türünde bulunan hastalık direnç geni, aynı türün başka bir bireyine Agrobacterium tumefaciens (bakteri yoluyla gen aktarımı) veya gen tabancası (DNA’yı doğrudan hücreye enjekte etme) ile aktarılmaktadır [22].

Bu teknoloji, tarımda elma ağaçlarında ateş yanıklığı (Erwinia amylovora) direnci geliştirmede kullanılmaktadır. Cisgenik elma çeşitleri, kimyasal pestisit ihtiyacını azaltmıştır [23]. Patateste geç yanıklık (Phytophthora infestans) direnci, bu teknikle geliştirilmiştir. Örneğin, cisgenik domatesler, raf ömrünü uzatarak gıda israfını azaltabilir [24]. Bu mekanizmayla meyve ve sebzelerde tat, besin içeriği veya raf ömrü iyileştirmeleri yapılabilir.

Cisgenesiste doğal gen havuzuna sadık kalınmaktadır. Ayrıca geleneksel ıslaha göre daha hızlı sonuç alınmaktadır. Ancak, bazı organik tarım savunucuları, cisgenik ürünlerin “doğal” olmadığını savunarak organik sertifikasyon kapsamına alınmasına karşı çıkmaktadır [7].

Intragenez

Biyogüvenlik riskleri düşük olan bu teknik cisgenesise benzer, ancak aynı türden alınan genetik materyalin farklı düzenleyici elementlerle (örneğin promotör, terminatör) birleştirilmesiyle uygulanır. Intragenez, doğal kombinasyonlarda olmayan düzenlemelere olanak tanır ve cisgenesisten daha esnektir, ancak transgenik organizmalar kadar tartışmalı değildir [25]. Örneğin, bir bitkinin hastalık direnç geni, aynı türdeki farklı bir promotörle birleştirilerek ekspresyonu artırılabilir [26].

Bu teknik, tarımda kuraklığa veya tuzluluğa dirençli bitkilerin üretilmesinde kullanılabilir. Besin içeriğinin iyileştirilmesi (örneğin pirinçte A vitamini artışı) ve endüstriyel bitkilerde verimlilik artışının sağlanması diğer uygulama alanlarıdır. Intragenez tropikal bitkilerde (örneğin muz, manyok) stres toleransını artırmak için araştırılmaktadır [27]. Örneğin, intragenik yöntemlerle geliştirilen A vitamini açısından zengin “altın muz”, bu konudaki yetersiz beslenme sorununa çözüm sunabilir.

Sonuç

Hedefli mutajenez, cisgenesis ve intragenez gibi bileşenleriyle yeni genomik teknikler (YGT’ler), tarım, tıp ve endüstriyel biyoteknolojide atılımlar oluşturma potansiyeline sahiptir. Hassas tekniklerdir. Bu tekniklerle hızlı sonuç alınır. Çevresel sürdürülebilirlik avantajına sahiptirler. Şu anda kapitalist dünyada bu teknolojinin kullanımına ilişkin mevzuatta düzenleyici belirsizlikler bulunmaktadır. Öte yandan farklı ülkelerde yanıltıcı bilgilerin yönlendirmeleriyle bu teknolojiye karşı yanlış kamuoyu algıları oluşmaktadır.

YGT’lerden korkmak yerine, bu teknolojilerin potansiyelini insanlık yararına yönlendirmek için bilinçli bir mücadele gereklidir. Çevreci grupların biyogüvenlik endişeleri, daha sıkı testlerle giderilebilir. Ekolojik riskler, kapsamlı saha denemeleri ve uzun vadeli izleme programlarıyla en aza indirilebilir. Bilimsel ilerlemeler, şirketlerin kârı için değil, açlık, hastalık ve iklim değişikliği gibi küresel sorunlara çözüm üretmek için kullanılmalıdır.

Bir benzetme yapalım. Satrançta her yeni hamleyle birçok olasılık gündeme gelir ve bunlardan bazıları iyi bir yol haritası sunarken bazıları olumsuzdur. İçerisinde bulunulan durum avantajlı değilse bile, bu durumu düzeltmenin ve inisiyatif alarak olumlu bir rota çizmenin olanağı çoğunlukla vardır. YGT’ler tarihsel bir kazanım olarak değerlendirildiğinde, tekellerin güdümüne bırakılacak bir rotanın reddedilme ve emekçi toplumsallığın insanlığın yararına olacak hamleleri yapmasının zamanı gelmiş demektir. Teknolojik gelişmelerden tedirgin olup, korkuya kapılmak, ilerlemeler karşısında tutuculaşıp, mevcut olana ya da daha ilkel olanlara sarılmak yerine, yeniliklerden ötürü heyecanlanıp, potansiyel durumdaki olanakları görmek ve bugünden bu teknolojilerin eşitlikle ve kapsayıcılıkla tüm insanlığın yararına kullanılacağı geleceğin toplumunun ilke, değer ve motiflerini dillendirmek gereklidir.

Not: Bu makalenin yazılmasında YZ’den yararlanılmıştır.

Kaynaklar

  1. European Commission. (2023). New genomic techniques: Q&A. https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/qanda_23_3567
  2. Lusser, M., Parisi, C., Plan, D., & Rodríguez-Cerezo, E. (2012). New plant breeding techniques: State-of-the-art and prospects for commercial development (JRC Scientific and Policy Reports). European Commission Joint Research Centre.
  3. Zhang, D., Hussain, A., & Manghwar, H. (2021). CRISPR/Cas9 applications in crop improvement. Trends in Plant Science, 26(9), 875–888. https://doi.org/10.1016/j.tplants.2021.04.007
  4. International Service for the Acquisition of Agri-biotech Applications. (2022). Global status of commercialized biotech/GM crops: 2022. ISAAA.
  5. Frangoul, H., Altshuler, D., Cappellini, M. D., Chen, Y.-S., Domm, J., & Eugster, E. A. (2021). CRISPR-Cas9 gene editing for sickle cell disease and β-thalassemia. New England Journal of Medicine, 384(3), 252–260. https://doi.org/10.1056/NEJMoa2031054
  6. Wolfenbarger, L. L., & Phifer, P. R. (2000). The ecological risks and benefits of genetically engineered plants. Science, 290(5499), 2088–2093. https://doi.org/10.1126/science.290.5499.2088
  7. Greenpeace. (2023). Position on new genomic techniques. https://www.greenpeace.org/eu-unit/issues/nature-food/46582/position-new-genomic-techniques/
  8. European Commission. (2023). Proposal for a regulation on plants obtained by certain new genomic techniques (COM(2023) 411 final). https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX:52023PC0411
  9. Corporate Europe Observatory. (2023). New GMOs: Deregulation under pressure. https://corporateeurope.org/en/2023/07/new-gmos-deregulation-under-pressure
  10. International Rice Research Institute. (2023). Golden Rice project: Open-access biotechnology for food security. https://www.irri.org/golden-rice
  11. Cyranoski, D. (2019). The CRISPR-baby scandal: What’s next for human gene-editing. Nature, 566(7745), 440–442. https://doi.org/10.1038/d41586-019-00673-1
  12. U.S. Food and Drug Administration. (2024). Approval of CRISPR-based therapy for Leber congenital amaurosis. https://www.fda.gov/news-events/press-announcements
  13. Nature. (2021). Japan’s gene-edited food revolution. Nature Biotechnology, 39(3), 267–268. https://doi.org/10.1038/s41587-021-00854-2
  14. African Union. (2023). Policy brief on new genomic techniques for African agriculture. https://au.int/en/documents/2023-policy-brief-ngts
  15. International Service for the Acquisition of Agri-biotech Applications. (2024). Argentina approves drought-tolerant soybean developed with gene editing. https://www.isaaa.org/kc/cropbiotechupdate/article.asp?ID=20567
  16. Ricroch, A., & Martin-Laffon, J. (2022). New genomic techniques and climate change: Opportunities and challenges. Frontiers in Plant Science, 13, Article 1025467. https://doi.org/10.3389/fpls.2022.1025467
  17. Doudna, J. A., & Charpentier, E. (2014). The new frontier of genome engineering with CRISPR-Cas9. Science, 346(6213), Article 1258096. https://doi.org/10.1126/science.1258096
  18. Jinek, M., Chylinski, K., Fonfara, I., Hauer, M., Doudna, J. A., & Charpentier, E. (2012). A programmable dual-RNA-guided DNA endonuclease in adaptive bacterial immunity. Science, 337(6096), 816–821. https://doi.org/10.1126/science.1225829
  19. Zhang, Y., Bai, Y., Wu, G., Zou, S., Chen, Y., & Gao, C. (2020). CRISPR/Cas9-mediated gene editing in wheat for drought tolerance. Plant Biotechnology Journal, 18(3), 703–712. https://doi.org/10.1111/pbi.13239
  20. Slaymaker, I. M., Gao, L., Zetsche, B., Scott, D. A., Yan, W. X., & Zhang, F. (2016). Rationally engineered Cas9 nucleases with improved specificity. Science, 351(6268), 84–88. https://doi.org/10.1126/science.aad5227
  21. Schouten, H. J., Krens, F. A., & Jacobsen, E. (2006). Cisgenic plants are similar to traditionally bred plants. EMBO Reports, 7(8), 750–753. https://doi.org/10.1038/sj.embor.7400769
  22. Vanblaere, T., Szankowski, I., Schaart, J., Schouten, H., Flachowsky, H., & Broggini, G. A. L. (2014). Cisgenic apple trees with resistance to fire blight. Plant Biotechnology Journal, 12(2), 179–188. https://doi.org/10.1111/pbi.12127
  23. Krens, F. A., Schaart, J. G., van der Burgh, A. M., Tinnenbroek-Capel, I. E. M., & Groenwold, R. (2015). Cisgenic apple trees: Development, characterization, and performance. Frontiers in Plant Science, 6, Article 286. https://doi.org/10.3389/fpls.2015.00286
  24. Mattoo, A. K., & Handa, A. K. (2008). Higher polyamines restore and enhance metabolic memory in ripening fruit from tomato plants expressing suppressed lycopene cyclase genes. Plant Biotechnology Journal, 6(7), 679–688. https://doi.org/10.1111/j.1467-7652.2008.00353.x
  25. Holme, I. B., Wendt, T., & Holm, P. B. (2013). Intragenesis and cisgenesis as alternatives to transgenic crop development. Plant Biotechnology Journal, 11(4), 395–407. https://doi.org/10.1111/pbi.12055
  26. Schaart, J. G., van de Wiel, C. C. M., Lotz, L. A. P., & Smulders, M. J. M. (2016). Opportunities for cisgenesis in fruit breeding. Acta Horticulturae, 1127, 1–8. https://doi.org/10.17660/ActaHortic.2016.1127.1
  27. Tripathi, L., Ntui, V. O., & Tripathi, J. N. (2022). Genome editing for tropical crops: Challenges and opportunities. Frontiers in Plant Science, 13, Article 834195. https://doi.org/10.3389/fpls.2022.834195

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]