Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

Kapitalist-Emperyalist Sistemin Hegemonya Krizi ve Savaş

Erdoğan Ateşin

Kişiselleştirme Yanılsaması ve Yapısal Gerçeklik: ABD-İsrail-İran Gerilimi Bağlamında Kapitalist-Emperyalist Krizin Analizi

Bu makale, ABD-İsrail-İran hattında yoğunlaşan jeopolitik gerilimleri, bireysel liderlerin kararlarına indirgemeye çalışan yaklaşımları eleştirel bir perspektifle incelemektedir. Özellikle Donald Trump üzerinden kurulan “irrasyonel liderlik” anlatısının, kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizlerini görünmez kılan ideolojik bir işlev gördüğü ileri sürülmektedir. Çalışma, emperyalizm teorisi temelinde, günümüz savaşlarının sistemin içsel çelişkilerinden kaynaklandığını ve bu bağlamda savaşın bir sapma değil, yapısal bir zorunluluk olduğunu ortaya koymaktadır.

Uluslararası ilişkiler literatüründe savaşların nedenlerini bireysel liderlerin psikolojik özelliklerine, karar alma biçimlerine ya da kişisel tutarsızlıklarına indirgeme eğilimi, özellikle son yıllarda belirginleşmiştir. Bu eğilim, Donald Trump gibi figürler üzerinden yürütülen analizlerde açık biçimde gözlemlenmektedir. Trump’ın öngörülemez, dengesiz ya da irrasyonel olarak tanımlanan liderlik tarzı, ABD dış politikasının agresif yönelimlerini açıklamak için merkezi bir referans noktası haline getirilmiştir.

Ancak bu yaklaşım, iki temel sorunu beraberinde getirmektedir. Birincisi, devlet politikalarının sınıfsal ve yapısal karakterini göz ardı ederek, karmaşık tarihsel süreçleri bireysel tercihlere indirgemektedir. İkincisi ise, kapitalist-emperyalist sistemin kriz üretici doğasını görünmez kılarak, savaşın maddi temellerini ideolojik bir sis perdesiyle örtmektedir. Bu bağlamda söz konusu yaklaşım, analitik bir yetersizlik olmanın ötesinde, sistemin meşruiyetini yeniden üreten bir ideolojik işleve sahiptir.

Bu makalenin temel argümanı, ABD-İsrail-İran geriliminin bireysel liderlerin kararlarıyla değil, kapitalist-emperyalist sistemin içine girdiği yapısal ve süreğen kriz dinamikleriyle açıklanması gerektiğidir.

Kuramsal Çerçeve - Emperyalizm ve Yapısal Kriz

Kapitalist sistemin savaş üretme kapasitesi, onun tarihsel gelişim yasalarından bağımsız düşünülemez. Bu noktada Vladimir Lenin’in emperyalizm çözümlemesi, günümüz uluslararası ilişkilerini anlamak açısından hâlâ güçlü bir teorik çerçeve sunmaktadır. Lenin’e göre emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son aşaması olup, üretim ve sermayenin yoğunlaşmasıyla tekellerin ortaya çıkması, finans kapitalin egemenliği, sermaye ihracı, dünya pazarının paylaşılması ve bu paylaşımın yeniden paylaşım mücadelelerine yol açması gibi temel özelliklerle tanımlanır.

Bu çerçevede savaş, kapitalist sistemin dışsal bir anomalisi değil; içsel çelişkilerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Kâr oranlarının düşme eğilimi, aşırı üretim krizleri ve sermaye birikiminin daralan alanları, kapitalist merkezleri yeni pazarlar ve kaynaklar için daha agresif politikalara yöneltmektedir. Dolayısıyla emperyalist savaşlar, sistemin kendini yeniden üretme mekanizmalarından biri olarak işlev görmektedir.

Günümüzde bu yapısal kriz, klasik çevrimsel dalgalanmaların ötesine geçerek, süreğen ve çok katmanlı bir karakter kazanmıştır. Ekonomik, ekolojik, politik ve toplumsal boyutları iç içe geçen bu kriz, kapitalist sistemin tarihsel sınırlarına işaret etmektedir.

ABD-İsrail-İran Geriliminin Yapısal Analizi

ABD-İsrail-İran hattında yoğunlaşan gerilim, bu yapısal kriz dinamiklerinin somut bir yansımasıdır. Ortadoğu’nun enerji kaynakları, stratejik geçiş hatları ve jeopolitik konumu, bölgeyi kapitalist-emperyalist rekabetin merkezlerinden biri haline getirmektedir. Bu bağlamda söz konusu gerilim, üç temel eksen üzerinden analiz edilebilir.

İlk olarak, enerji jeopolitiği belirleyici bir rol oynamaktadır. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin kontrolü, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda küresel hegemonya açısından da kritik bir öneme sahiptir. Bu kaynakların güvenliği ve dolaşımı, emperyalist güçlerin askeri varlığını meşrulaştıran temel unsurlardan biridir.

İkinci olarak, hegemonya krizi bu gerilimin arka planını oluşturmaktadır. ABD’nin küresel ölçekteki hegemonik kapasitesinin göreli olarak zayıflaması, yeni güç odaklarının yükselişiyle birleşerek daha parçalı ve istikrarsız bir uluslararası sistem ortaya çıkarmaktadır. Cin ve Rusya gibi aktörlerin yükselişi, ABD’nin tek kutuplu düzenini aşındırmakta ve rekabeti keskinleştirmektedir.

Üçüncü olarak ise İsrail’in bölgesel rolü ve İran’ın buna karşı konumlanışı, çatışmanın doğrudan dinamiklerini belirlemektedir. İsrail, ABD’nin bölgedeki stratejik müttefiki olarak hareket ederken, İran daha özerk ve karşıt bir güç odağı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu karşıtlık, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda maddi çıkarların çatışmasına dayanmaktadır.

Kişiselleştirme Yanılsaması - “Trump Faktörü”nün İdeolojik İşlevi

Donald Trump üzerinden kurulan analizler, savaşın nedenlerini bireysel irrasyonaliteye indirgerken, sistemin yapısal zorunluluklarını görünmez kılmaktadır. Oysa ABD dış politikasının genel yönelimi, farklı yönetimler altında süreklilik göstermektedir. Trump dönemi, bu sürekliliğin bir kırılması değil; aksine daha çıplak ve doğrudan bir ifadesidir.

Bu bağlamda Trump, sistemin krizini yaratan bir aktör değil; bu krizin belirli bir tarihsel momentte aldığı biçimin temsilcisidir. Onun söylemsel sertliği ve politik tarzı, emperyalist müdahalelerin yapısal karakterini değiştirmemiş, yalnızca daha görünür hale getirmiştir.

Dolayısıyla kişiselleştirme, yalnızca analitik bir indirgeme değil; aynı zamanda ideolojik bir örtme mekanizmasıdır. Bu mekanizma, sistemin sürekliliğini gizleyerek, muhalefetin hedefini saptırmaktadır.

Savaşın Ekonomik ve Politik İşlevi

Kapitalist sistem açısından savaş, yalnızca jeopolitik bir araç değil, aynı zamanda ekonomik bir yeniden yapılanma mekanizmasıdır. Yıkım, yeni yatırım alanları yaratırken, askeri harcamalar ekonomik durgunluğu geçici olarak dengelemektedir. Bu süreç, sermaye birikiminin yeniden örgütlenmesine olanak tanımaktadır.

Aynı zamanda savaş, iç politikada meşruiyet üretme işlevi görmektedir. Dış düşman söylemi, toplumsal çelişkileri bastırmak ve siyasal iktidarın konumunu güçlendirmek için kullanılmaktadır. Bu yönüyle savaş, yalnızca dış politika değil, iç politika açısından da işlevseldir.

ABD-İsrail-İran gerilimi, bu çok katmanlı işlevlerin kesişim noktasında yer almaktadır.

Türkiye’nin Konumu - Bağımlılık ve Özerklik Arasında

Türkiye, bu jeopolitik denklemde çelişkili bir konumda yer almaktadır. Bir yandan Batı ittifak sistemine entegre olan Türkiye, diğer yandan bölgesel güç olma iddiasıyla daha bağımsız bir politika izlemeye çalışmaktadır. Bu durum, dış politikada salınımlı ve çoğu zaman tutarsız görünen bir çizgi üretmektedir.

Ancak bu tutarsızlık, bireysel kararların değil, yapısal bağımlılık ilişkilerinin bir sonucudur. Türkiye’nin ekonomik ve askeri olarak emperyalist sistemle kurduğu bağlar, onun hareket alanını sınırlamakta ve belirli sınırlar içinde kalmaya zorlamaktadır.

Sonuç

ABD-İsrail-İran hattında yoğunlaşan gerilim, kapitalist-emperyalist sistemin içine girdiği yapısal krizin bir yansımasıdır. Bu gerilimi bireysel liderlerin kararlarıyla açıklamak, savaşın maddi ve tarihsel temellerini göz ardı etmek anlamına gelmektedir. Donald Trump gibi figürler, bu sürecin nedeni değil, belirli bir tarihsel momentteki görünümüdür.

Bu nedenle savaşın gerçek nedenlerini kavramak, ancak sistemin içsel çelişkilerini analiz etmekle mümkündür. Kapitalist-emperyalist sistem varlığını sürdürdükçe, bu tür gerilimler ve savaşlar kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla kalıcı bir çözüm, bireylerin değil, sistemi üreten toplumsal ilişkilerin dönüşümünü gerektirmektedir.

Hegemonya Krizinden Devrimci Alternatife — Emekçi Sınıfların Tarihsel Rolü

Kapitalist dünya sistemi tarihsel olarak yalnızca ekonomik dalgalanmalarla değil, aynı zamanda hegemonik güçlerin yükselişi ve çöküşleriyle karakterize edilir. Bugün yaşanan küresel kriz, yalnızca bir ekonomik daralma ya da bölgesel jeopolitik çatışma değildir; bu kriz, kapitalizmin uzun dönemli yapısal çelişkilerinin birikmiş sonucudur. ABD hegemonyasının aşınması ve dünya sisteminin çok kutuplu bir dengeye doğru evrilmesi, küresel kapitalist düzenin istikrarını giderek daha kırılgan hale getirmektedir. Ancak Marksist perspektif açısından hegemonya krizlerinin önemi yalnızca devletler arası güç dengelerinin değişmesi değildir. Bu krizler aynı zamanda tarihsel olarak yeni devrimci olanakların ortaya çıktığı momentler yaratır.

Kapitalist sistemin emperyalist aşamasında büyük güçler arasındaki rekabet, dünya ölçeğinde sürekli bir gerilim üretir. Enerji kaynaklarının, ticaret yollarının ve finansal sistemin kontrolü için yürütülen bu mücadeleler, çoğu zaman savaşlar ve bölgesel çatışmalar biçiminde ortaya çıkar. ABD ile İran arasındaki gerilim de bu bağlamda yalnızca iki devlet arasındaki bir anlaşmazlık değildir; aksine küresel kapitalizmin merkezinde yer alan hegemonya krizinin Ortadoğu’daki somut tezahürlerinden biridir. Ancak tarihsel materyalist analiz açısından önemli olan nokta şudur: emperyalist güçler arasındaki rekabet halklar için gerçek bir kurtuluş yolu sunmaz. Bir hegemonik gücün gerilemesi, başka bir hegemonik gücün yükselişiyle sonuçlanabilir; fakat bu değişim tek başına kapitalist sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle devrimci perspektif, dünya siyasetini yalnızca devletler arası rekabet üzerinden okumaz. Asıl belirleyici olan toplumsal üretim ilişkileri ve sınıf mücadeleleridir. Kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler derinleştikçe, emekçi sınıflar ile sermaye arasındaki çelişki daha görünür hale gelir. Günümüzde neoliberal politikalar, finansal spekülasyon ve küresel tedarik zincirlerinin yarattığı kırılganlıklar dünya emekçilerini giderek daha ağır koşullar altında yaşamaya zorlamaktadır. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil aynı zamanda siyasal bir meşruiyet krizidir. Kapitalist devletler artan toplumsal eşitsizlikleri yönetebilmek için giderek daha otoriter yönetim biçimlerine yönelmekte ve militarizmi bir yönetim aracı olarak kullanmaktadır.

Tam da bu noktada anti-emperyalist mücadele ile sınıf mücadelesi arasındaki ilişki belirleyici hale gelir. Anti-emperyalist cephe yalnızca ulusal bağımsızlık söylemiyle sınırlı bir politik hat değildir; aynı zamanda küresel kapitalizmin yarattığı sömürü ilişkilerine karşı emekçi sınıfların ortak mücadelesini ifade eder. Tarihsel deneyimler göstermiştir ki anti-emperyalist mücadeleler ancak emekçi sınıfların aktif katılımıyla gerçek bir dönüşüm potansiyeli kazanabilir. Aksi halde bu mücadeleler çoğu zaman yeni egemen sınıfların ortaya çıkmasına ve bağımlılık ilişkilerinin farklı biçimlerde sürmesine yol açar.

Bu bağlamda emekçi sınıfların tarihsel rolü yalnızca kapitalizmin yarattığı krizlere tepki vermek değildir; aynı zamanda bu krizleri yeni bir toplumsal düzenin kurulması için dönüştürücü bir güç haline getirmektir. Tarihsel materyalist perspektif, devrimci dönüşümün nesnel koşullarının kapitalizmin kendi çelişkileri içinde geliştiğini kabul eder; ancak bu koşulların devrimci bir sonuca ulaşabilmesi için örgütlü politik öznenin varlığı zorunludur. Bu nedenle devrimci stratejinin temel sorusu, kapitalizmin krizlerinden nasıl yararlanılacağı değil; bu krizlerin emekçi sınıfların kolektif örgütlenmesi ve politik bilinciyle nasıl birleşeceğidir.

Bugün dünya sistemi giderek daha istikrarsız bir döneme girmektedir. Enerji krizleri, finansal dalgalanmalar, iklim felaketleri ve bölgesel savaşlar kapitalist düzenin sınırlarını daha görünür hale getirmektedir. Bu koşullar altında emekçi sınıfların önünde iki temel olasılık bulunmaktadır. Birincisi, kapitalist sistemin krizlerinin otoriter yönetim biçimleri ve yeni savaşlarla yönetilmeye devam etmesidir. İkincisi ise emekçi sınıfların ulusal sınırları aşan dayanışma ağları kurarak yeni bir toplumsal düzen için mücadele etmesidir. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki insanlığın geleceğini belirleyecek olan şey, bu iki yol arasındaki mücadeledir.

Dolayısıyla ABD hegemonyasının aşınması ve çok kutuplu bir dünya sisteminin ortaya çıkması, tek başına ilerici bir gelişme olarak görülemez. Bu dönüşüm ancak emekçi sınıfların kolektif eylemiyle birleştiğinde insanlık için özgürleştirici bir anlam kazanabilir. Marksist perspektiften bakıldığında gerçek alternatif, emperyalist güçler arasındaki rekabetten değil; emekçi sınıfların örgütlü mücadelesinden ve demokratik, eşitlikçi bir toplumsal düzen kurma iradesinden doğacaktır. Dünya kapitalizminin içinde bulunduğu hegemonya krizi, bu tarihsel görevin hem zorluklarını hem de olanaklarını aynı anda barındırmaktadır.

Hegemonyanın Aşınması - ABD-İran Gerilimi ve Çok Kutuplu Dünyaya Geçiş

Yüzyılın ilk çeyreği, küresel kapitalist sistemde derin bir hegemonya krizinin ortaya çıktığı bir döneme işaret etmektedir. Soğuk Savaş sonrasında oluşan tek kutuplu dünya düzeni giderek çözülmekte ve çok kutuplu bir güç dengesi şekillenmektedir. Bu dönüşüm sürecinde Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki jeopolitik gerilim yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değil, aynı zamanda küresel hegemonya krizinin önemli bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Marksist politik ekonomi perspektifinden inceleyerek üç temel soruya yanıt arayacağız...

Birincisi, ABD hegemonyasının tarihsel ve yapısal temelleri nelerdir ve bu hegemonyanın aşınma dinamikleri nasıl ortaya çıkmıştır?

İkincisi, yükselen güçlerin özellikle Çin’in ekonomik yükselişi küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirmektedir?

Üçüncüsü ise hegemonya krizleri emekçi sınıflar açısından ne tür devrimci olanaklar barındırmaktadır?

Çalışma, kapitalist dünya sisteminde hegemonik güçlerin tarihsel dönüşümünü inceleyerek Ortadoğu’daki enerji jeopolitiği, petro-dolar sisteminin kırılganlığı ve küresel sınıf mücadeleleri arasındaki bağlantıları ortaya koycaktır. Sonuç olarak makale, hegemonya krizlerinin yalnızca devletler arası rekabetin bir sonucu olmadığını; aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı yapısal çelişkilerin bir ürünü olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda dünya sisteminde yaşanan dönüşümün nihai yönünü belirleyecek olan faktör, emperyalist güçlerin rekabetinden ziyade emekçi sınıfların örgütlü siyasal müdahalesi olacaktır.

Teorik Çerçeve

Emperyalizm teorisinin klasik çerçevesi, kapitalizmin tekelci aşamasını inceleyen Vladimir Lenin tarafından ortaya konmuştur. Lenin’e göre emperyalizm, sermayenin yoğunlaşması ve finans kapitalin egemenliği sonucunda dünya ekonomisinin büyük güçler arasında paylaşılmasıyla karakterize edilir. Bu yaklaşım, kapitalist sistemde devletler arası rekabetin ekonomik temellerini açıklamak açısından önemli bir kuramsal zemin sunar.

Daha sonraki dönemlerde dünya sisteminin tarihsel gelişimini analiz eden düşünürler bu yaklaşımı genişletmiştir. Özellikle Immanuel Wallerstein’ın dünya sistemleri analizi, kapitalist dünya ekonomisini merkez, yarı-çevre ve çevre ilişkileri çerçevesinde inceleyerek küresel güç dengelerinin tarihsel dönüşümünü açıklamaya çalışmıştır. Benzer şekilde Giovanni Arrighi hegemonik döngüler teorisiyle kapitalist sistemde hegemonya değişimlerinin tarihsel mantığını ortaya koymuştur. Arrighi’ye göre kapitalist dünya sistemi belirli dönemlerde hegemonik güçlerin yükselişi ve çöküşü ile karakterize edilen uzun döngüler halinde gelişir.

Bu teorik çerçeve ışığında ABD hegemonyasının ortaya çıkışı ve aşınması incelendiğinde, söz konusu sürecin yalnızca askeri veya diplomatik gelişmelerle açıklanamayacağı görülür. Hegemonya aynı zamanda finansal sistemin kontrolü, küresel ticaret ağlarının yönetimi ve ideolojik üstünlük gibi unsurların birleşimiyle oluşur. Bu bağlamda ABD hegemonyasının temel araçlarından biri doların uluslararası rezerv para statüsü ve petro-dolar sistemi olmuştur.

Yöntem

Bu çalışma niteliksel ve tarihsel bir analiz yöntemine dayanmaktadır. Küresel hegemonya krizinin dinamiklerini incelemek için tarihsel materyalist yaklaşım benimsenmiş ve uluslararası politik ekonomi literatürü değerlendirilmiştir. ABD-İran gerilimi örneği üzerinden Ortadoğu’daki enerji jeopolitiği, küresel finans sistemi ve hegemonya krizinin sınıf mücadeleleri üzerindeki etkileri analiz edilmiştir.

Genel Sonuç

Küresel kapitalist sistemde yaşanan hegemonya krizi, dünya siyasetinde uzun vadeli bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir. ABD hegemonyasının aşınmasıyla birlikte ortaya çıkan çok kutuplu güç dengesi, yeni çatışma alanlarının ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Ancak tarihsel materyalist perspektif açısından bu dönüşümün en önemli boyutu, emekçi sınıfların siyasal rolünün yeniden gündeme gelmesidir. Kapitalist sistemin derinleşen krizleri, yeni toplumsal mücadelelerin ve alternatif siyasal projelerin ortaya çıkması için nesnel koşullar yaratmaktadır.

Hegemonyanın Aşınması - ABD-İran Gerilimi ve Çok Kutuplu Dünyaya Geçiş

Küresel Kapitalizmin Krizi ve Devrimci Olanaklar. 21. Yüzyılın Jeopolitik Kırılması

Yüzyılın ilk çeyreği, kapitalist dünya sisteminin uzun dönemli dengelerinin kırıldığı bir tarihsel momenti temsil etmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan tek kutuplu düzen, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri, finansal ve teknolojik üstünlüğüne dayanıyordu. 1990’lar boyunca küresel kapitalizmin genişleme evresi, neoliberal politikaların dünya ölçeğinde yaygınlaşması ve finans kapitalin uluslararası dolaşımının hızlanmasıyla karakterize edildi. Ancak bu süreç aynı zamanda kapitalist sistemin iç çelişkilerini derinleştirdi. Finansallaşma, üretim ile spekülatif sermaye arasındaki dengeyi bozarken; küresel tedarik zincirlerinin aşırı yoğunlaşması dünya ekonomisini kırılgan hale getirdi.

Bu kırılganlık 2008 küresel finans kriziyle açık biçimde ortaya çıktı. Kriz yalnızca finans sektörünü değil, kapitalist dünya ekonomisinin kurumsal mimarisini de sarstı. Bu gelişme, ABD merkezli küresel ekonomik düzenin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu. Aynı dönemde yükselen güçlerin özellikle Çin’in ekonomik yükselişi, küresel güç dengelerini köklü biçimde değiştirmeye başladı. Böylece dünya sistemi giderek çok merkezli ve rekabetçi bir yapıya evrilmeye başladı.

Bu bağlamda ABD ile İran arasındaki gerilim yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu olarak değil; aynı zamanda küresel hegemonya krizinin Ortadoğu’daki yansıması olarak değerlendirilmelidir. Enerji yollarının, petrol rezervlerinin ve finansal sistemin kontrolü etrafında yoğunlaşan bu rekabet, kapitalist dünya sisteminin yeni jeopolitik mimarisini şekillendiren temel dinamiklerden biridir.

ABD Hegemonyasının Yapısal Krizi

ABD hegemonyasının temeli yalnızca askeri güç değildir; aynı zamanda küresel finans sisteminin merkezinde yer alan dolar egemenliğidir. II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası ekonomik düzen, doların rezerv para olarak kullanılmasını ve dünya ticaretinin büyük bölümünün bu para birimi üzerinden yürütülmesini sağlamıştır. Bu sistem sayesinde ABD, dünya ekonomisinde benzersiz bir finansal avantaj elde etmiştir.

Ancak küresel kapitalizmin gelişimi zamanla bu yapının iç çelişkilerini derinleştirmiştir. ABD ekonomisi giderek finansallaşmış, sanayi üretiminin önemli bir bölümü Asya’ya kaymıştır. Bu süreç, küresel üretim ile finansal egemenlik arasındaki dengenin kırılmasına yol açmıştır. Özellikle Çin’in sanayi üretimindeki yükselişi ve teknoloji alanındaki ilerlemeleri, ABD’nin uzun süre sahip olduğu ekonomik üstünlüğü tartışmalı hale getirmiştir.

Aynı zamanda uzun süreli askeri müdahaleler de ABD hegemonyasının maliyetini artırmıştır. Afganistan ve Irak savaşları, askeri üstünlüğün siyasi başarıyı garanti etmediğini göstermiştir. Bu deneyimler, askeri gücün sınırlarını ortaya koymuş ve ABD’nin küresel müdahale kapasitesinin sürdürülebilirliği konusunda ciddi tartışmalar yaratmıştır.

Ortadoğu’nun Stratejik Önemi ve Enerji Jeopolitiği

Ortadoğu’nun küresel kapitalist sistem içindeki önemi büyük ölçüde enerji kaynaklarından kaynaklanmaktadır. Dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmı bu bölgede bulunmaktadır ve küresel enerji ticaretinin kritik geçiş noktaları yine bu coğrafyada yer almaktadır. Özellikle Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği stratejik bir geçiş noktasıdır.

Bu nedenle Ortadoğu, büyük güçlerin rekabetinin yoğunlaştığı bir jeopolitik alan haline gelmiştir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığı büyük ölçüde enerji akışının güvenliğini sağlama amacı taşımaktadır. Ancak bölgesel güçler de kendi stratejik kapasitelerini geliştirerek bu dengeyi zorlamaktadır. İran’ın geliştirdiği asimetrik savaş stratejileri, füze programı ve bölgesel ittifak ağları bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Enerji jeopolitiği yalnızca devletler arası rekabeti değil, aynı zamanda bölge içindeki sınıfsal ilişkileri de şekillendirmektedir. Petrol gelirlerine dayalı ekonomiler, devlet ile toplum arasındaki ilişkileri farklı bir biçimde yapılandırmakta ve siyasal otoritenin karakterini belirlemektedir. Bu nedenle Ortadoğu’daki siyasal istikrarsızlık yalnızca dış müdahalelerin sonucu değildir; aynı zamanda enerji gelirlerinin yarattığı iç toplumsal çelişkilerle de yakından ilişkilidir.

Çok Kutuplu Dünya Sisteminin Doğuşu

Kapitalist dünya sisteminin tarihsel gelişimi incelendiğinde hegemonik güçlerin belirli dönemlerde yükseldiği ve daha sonra yerlerini yeni güçlere bıraktığı görülür. Bu tarihsel döngüler, kapitalist ekonominin eşitsiz gelişim yasasının bir sonucudur. Günümüzde yaşanan dönüşüm de bu uzun tarihsel sürecin bir parçasıdır.

Çin’in ekonomik yükselişi, Rusya’nın askeri ve jeopolitik kapasitesi, Hindistan’ın demografik ve ekonomik potansiyeli gibi faktörler dünya siyasetini giderek daha karmaşık bir güç dengesi yapısına sürüklemektedir. Bu durum, tek bir hegemonik gücün küresel sistemi kontrol ettiği dönemlerden farklı olarak çok kutuplu ve rekabetçi bir dünya düzeni yaratmaktadır.

Ancak çok kutupluluk otomatik olarak daha barışçıl bir uluslararası sistem anlamına gelmez. Aksine tarihsel deneyimler, hegemonya geçiş dönemlerinin genellikle büyük jeopolitik çatışmalarla karakterize edildiğini göstermektedir. Bu nedenle önümüzdeki dönem dünya siyaseti açısından oldukça belirsiz ve istikrarsız bir dönem olacaktır.

Emperyalist Rekabet ve Küresel Sınıf Mücadelesi

Marksist analiz açısından dünya siyasetinin temel dinamiği devletler arası rekabet değil, üretim ilişkilerinin yarattığı sınıf çelişkileridir. Kapitalist sistem, sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak için sürekli genişleme gerektirir. Bu genişleme süreci yeni pazarların, kaynakların ve yatırım alanlarının aranmasını zorunlu kılar. Bu nedenle emperyalist rekabet kapitalizmin yapısal bir özelliğidir.

Ancak kapitalizmin krizleri aynı zamanda toplumsal direniş hareketlerinin ortaya çıkmasına da zemin hazırlar. Artan eşitsizlikler, iş güvencesizliği ve sosyal hakların gerilemesi dünya emekçileri arasında yeni mücadele biçimlerinin gelişmesine yol açmaktadır. Bu mücadeleler çoğu zaman parçalı ve dağınık olsa da kapitalist sistemin meşruiyetini giderek daha fazla sorgulayan bir toplumsal bilinç yaratmaktadır.

Nihai Sonuç: 21. Yüzyılın Tarihsel Yol Ayrımı

Bugün dünya sistemi tarihsel bir yol ayrımında bulunmaktadır. ABD hegemonyasının aşınmasıyla ortaya çıkan güç boşluğu, yeni jeopolitik rekabet alanları yaratmaktadır. Ancak bu süreç yalnızca devletler arası güç dengelerinin yeniden dağılımı anlamına gelmez. Aynı zamanda kapitalist sistemin geleceği açısından belirleyici olacak yeni toplumsal mücadelelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamaktadır.

Emperyalist güçler arasındaki rekabet insanlık için kalıcı bir çözüm sunmaz. Gerçek alternatif, emekçi sınıfların uluslararası dayanışması ve demokratik, eşitlikçi bir toplumsal düzen kurma mücadelesidir. Kapitalizmin derinleşen krizleri bu mücadelenin nesnel koşullarını giderek daha görünür hale getirmektedir.

Dolayısıyla 21. yüzyılın temel sorusu şudur: dünya sistemi yeni bir hegemonik düzen altında yeniden mi örgütlenecek, yoksa emekçi sınıfların kolektif mücadelesi kapitalizmin ötesinde yeni bir toplumsal ufuk mu açacaktır? Bu sorunun yanıtı yalnızca jeopolitik gelişmelerde değil; aynı zamanda dünya emekçilerinin örgütlenme kapasitesinde ve siyasal müdahalesinde yatmaktadır.

Devrimci Strateji, Anti-Emperyalist Cephe ve Emekçi Sınıfların Tarihsel Rolü

Tarihsel materyalizmin temel öğretisi bize şunu gösterir: dünya siyasetinde yaşanan her büyük kırılma, nihai olarak üretim ilişkilerindeki dönüşümlerin ve sınıf mücadelelerinin bir yansımasıdır. Bu nedenle ABD-İsrai ile İran arasındaki gerilimi yalnızca diplomatik bir kriz veya bölgesel güç rekabeti olarak okumak, meselenin özünü kaçırmak anlamına gelir. Bu gerilim, emperyalist sistemin yapısal krizinin ve hegemonyanın aşınmasının bir belirtisidir. Kapitalist dünya sistemi, özellikle 21. yüzyılda, merkez ile çevre arasındaki ilişkilerin yeniden şekillendiği bir döneme girmiştir. Bu dönüşümü anlamak için Karl Marx’ın sermayenin genişleme zorunluluğu üzerine yaptığı analizler ile Vladimir Lenin’in emperyalizm teorisini birlikte düşünmek gerekir.

Lenin’in vurguladığı gibi emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak yalnızca ekonomik bir yoğunlaşma değil aynı zamanda dünya ölçeğinde paylaşım mücadelelerinin sertleşmesidir. ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığı ve İran’a yönelik saldırı ve baskı politikası bu paylaşım mücadelesinin güncel biçimlerinden biridir. Ancak bugün fark yaratan unsur, artık bu paylaşımın tek taraflı bir hegemonik güç tarafından belirlenememesidir.

Bu noktada çok kutupluluk tartışması önem kazanır. Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden jeopolitik bir aktör olarak sahneye çıkması ve bölgesel güçlerin daha özerk davranmaya başlaması, ABD’nin uzun süre sürdürdüğü küresel liderliği tartışmalı hale getirmiştir. Fakat Marksist perspektif açısından çok kutupluluk kendi başına ilerici bir tarihsel aşama değildir. Çünkü kapitalist devletlerin sayısının artması veya güç dengelerinin değişmesi, otomatik olarak sömürü ilişkilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Çok kutuplu bir dünya, eğer emekçi sınıfların bağımsız politik müdahalesi gerçekleşmezse, yalnızca farklı kapitalist bloklar arasında rekabetin yoğunlaştığı yeni bir dönem olabilir. Bu nedenle devrimci politika açısından asıl soru şudur: emperyalist hegemonyanın zayıflaması, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar için nasıl bir tarihsel fırsata dönüştürülebilir?

Burada anti-emperyalist cephe kavramı kritik bir rol oynar. Anti-emperyalizm yalnızca bir devletin başka bir devlete karşı direnişi olarak anlaşılmamalıdır. Gerçek anti-emperyalizm, uluslararası sermayenin tahakkümüne karşı emekçi sınıfların örgütlü mücadelesidir. Orta Doğu’da emperyalist müdahalelere karşı verilen direnişler, Latin Amerika’daki bağımsızlıkçı politikalar veya Afrika’da yükselen yeni ekonomik bloklar, bu mücadelenin farklı biçimlerini temsil eder. Ancak bu süreçlerin kalıcı bir dönüşüme yol açabilmesi için ulusal burjuvazilerin sınırlarını aşan, emekçi sınıfların kendi politik öznesini kurduğu bir mücadele hattına ihtiyaç vardır. Tarih, bize bu tür kırılma anlarının mümkün olduğunu göstermiştir. 20. yüzyılın başında işçi sınıfı hareketleri ve sömürge karşıtı mücadeleler nasıl küresel dengeleri değiştirdiyse, günümüzün çok kutuplu dünyasında da benzer tarihsel olanaklar ortaya çıkabilir. Bu bağlamda Rosa Luxemburg’un “ya barbarlık ya sosyalizm” uyarısı hâlâ güncelliğini korumaktadır.

ABD-İran gerilimi gibi çatışmalar bu nedenle iki farklı tarihsel olasılığı aynı anda içinde barındırır. Birinci olasılık, emperyalist sistemin kendi iç rekabetleri üzerinden yeniden dengelenmesi ve kapitalizmin farklı bloklar halinde yeniden örgütlenmesidir. Bu senaryoda dünya daha parçalı fakat hâlâ kapitalist bir düzen içinde kalır. İkinci olasılık ise, bu krizlerin emekçi sınıflar için yeni bir siyasal bilinç ve örgütlenme zemini yaratmasıdır. Kapitalist merkezlerde artan eşitsizlikler, çevre ülkelerde derinleşen bağımlılık ilişkileri ve sürekli savaş hali, dünya işçi sınıfının ortak çıkarlarını daha görünür hale getirmektedir. Bu koşullarda devrimci strateji, ulusal sınırları aşan bir enternasyonalist perspektifi zorunlu kılar. Emperyalizme karşı mücadele yalnızca askeri veya diplomatik düzeyde değil, aynı zamanda ekonomik ve ideolojik alanlarda da yürütülmelidir.

Sonuç olarak hegemonyanın aşınması, tarihin kendiliğinden ilerleyen bir doğrusal süreç değildir; bu aşınma, ancak örgütlü sınıf mücadelesi tarafından yönlendirildiğinde gerçek bir tarihsel dönüşüme dönüşebilir. ABD’nin küresel üstünlüğünün gerilemesi, yeni güç merkezlerinin ortaya çıkması ve bölgesel çatışmaların yoğunlaşması, kapitalist dünya sisteminin derin bir yeniden yapılanma dönemine girdiğini göstermektedir. Fakat bu yeniden yapılanmanın hangi yönde ilerleyeceği, nihai olarak emekçi sınıfların tarih sahnesine nasıl müdahale edeceğine bağlıdır. Eğer işçi sınıfı ve ezilen halklar kendi bağımsız siyasal hattını kurabilir ve anti-emperyalist mücadeleyi sosyalist bir perspektifle birleştirebilirse, çok kutuplu dünyanın yarattığı çatlaklar yeni bir toplumsal düzenin doğuşuna zemin hazırlayabilir. Aksi halde, kapitalizmin krizleri yalnızca yeni savaşlar, yeni bölüşüm mücadeleleri ve yeni sömürü biçimleri üretmeye devam edecektir.

Bu nedenle tarihsel görev açıktır: emperyalizmin krizlerini yalnızca analiz etmek değil, onları devrimci bir dönüşümün imkânlarına dönüştürmek. Dünya emekçi sınıfları açısından gerçek kurtuluş, güç dengelerinin değişmesinde değil, üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı ve insanlığın ortak ihtiyaçlarının belirlediği yeni bir toplumsal düzenin kurulmasında yatmaktadır. İşte Marksist perspektifin nihai ufku tam da burada başlar: çok kutuplu bir kapitalist dünyayı aşarak, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünyanın tarihsel imkanını inşa etmek.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Emperyalizm Teorileri | Anthony Brewer

MAR

Özet

Bu yazı, Anthony Brewer'ın Marksist Emperyalizm Teorileri: Eleştirel Bir Analiz adlı eserinin bir sentezini sunmaktadır. Brewer'ın temel amacı, emperyalizm ve kapitalist dünya ekonomisinin gelişimi üzerine yazılmış Marksist eserleri, hem taraftar hem de eleştirel bir yaklaşımla incelemektir. Eser, Marksist teorilerin genellikle ya toptan kabul edildiğini ya da reddedildiğini, ancak yapıcı bir eleştiriyle bu teorilerden öğrenilecek çok şey olduğunu savunur.

Brewer, Marksist emperyalizm teorilerini iki ana eksende gruplandırır:

1. Klasik Marksist Görüş (Marx'tan Lenin'e): Kapitalizmin, sosyalizmin maddi ön koşullarını yaratan ilerici bir güç olduğu ve gelişimin temel olarak her ülkenin kendi iç yapısı tarafından belirlendiği yaklaşımı. Bu ekolde rekabet, kapitalist gelişimin itici gücüdür.

2. Bağımlılık ve Dünya Sistemi Teorileri (Frank, Wallerstein, Amin): Kapitalizmi, bir bölgenin diğerini sömürdüğü küresel bir sistem olarak gören yaklaşım. Bu görüşe göre, merkezdeki gelişme, çevrede "azgelişmişliğin gelişimine" neden olur. Analiz birimi ulus-devlet değil, dünya sisteminin kendisidir.

Yazı, Brewer'ın tarihsel çerçeve sunumunu, Marksist teorinin temel kavramlarını (tarihsel materyalizm, üretim şekli vb.) ve Marx, Luxemburg, Hobson, Hilferding, Bukharin, Lenin, Baran, Frank, Wallerstein, Amin ve Emmanuel gibi kilit düşünürlerin teorilerine yönelik analizini ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. Brewer, özellikle tekelin yükselişi, sermaye ihracatı, eksik tüketim, finans sermayesi ve haksız mübadele gibi temel kavramların bu düşünürler tarafından nasıl ele alındığını ve birbirleriyle nasıl ilişkilendirildiğini inceler. Yazı, Brewer'ın eserinin ana argümanlarını, teorik katkılarını ve eleştirilerini objektif ve bütüncül bir bakış açısıyla özetlemektedir.

1. Giriş ve Temel Kavramlar

Brewer'ın Amacı ve Yaklaşımı

Anthony Brewer, Marksist Emperyalizm Teorileri adlı eserinde, kapitalist dünya ekonomisinin ortaya çıkışı ve gelişimini ele alan Marksist literatürü izlemeyi amaçlar. Yazar, bu konuya hem taraftar hem de eleştirel bir perspektiften yaklaşır. Yaklaşımının eleştirel olmasının nedeni, Marksist teorilerin sıklıkla detaylı bir inceleme veya yapıcı eleştirilere tabi tutulmadan ya tamamen kabul edilmesi ya da reddedilmesidir. Taraftar olmasının sebebi ise, bu teorilerden öğrenilecek çok değerli dersler olduğuna inanmasıdır. Eserin ikinci basımına, Marksist düşünce üzerindeki derin etkisi nedeniyle Marksist olmayan J. A. Hobson üzerine bir bölüm eklenmiştir.

Modern Dünyanın Temel Gelişmeleri

Brewer'a göre son birkaç yüzyıl, dünyayı dönüştüren ve birbiriyle bağlantılı üç temel gelişime tanıklık etmiştir:

1. Üretim ve Üretkenlik Artışı: Üretim, daha önce hayal bile edilemeyecek seviyelere ulaşmış, birçok endüstri ve malın doğası kökten değişmiştir.

2. Küresel Eşitsizlik: Dünyanın farklı bölgeleri arasındaki zenginlik ve güç eşitsizlikleri benzeri görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Gelişmiş ülkelerdeki refah ile azgelişmiş bölgelerdeki kıtlık arasındaki uçurum, modern dünyanın karakterini belirlemektedir.

3. Kapitalist Üretim İlişkilerinin Yayılması: Üretimin serbest ücretli emekçiler çalıştıran ve kâr amacıyla faaliyet gösteren özel sermayedarlar tarafından gerçekleştirildiği kapitalist sistem, gelişmiş ülkelerde önceki tüm üretim biçimlerinin yerini almış ve azgelişmiş bölgeleri de dünya pazarına entegre ederek geleneksel yapıları aşındırmıştır.

Bu gelişmeler, Avrupa ve Amerikan askeri-politik baskınlığının ve sömürge imparatorluklarının temelini oluşturan ekonomik üstünlüğü de beraberinde getirmiştir. Emperyalist genişlemenin temel güdüleri ekonomik olmuştur; amaç zenginleşmek, ucuz hammadde ve emek kaynaklarına erişmek ve tekelleştirilmiş pazarlar yaratmaktır.

Tarihsel Çerçeve

Brewer, emperyalizm teorilerini anlamak için tarihsel bir bağlam sunar. Bu çerçeve, dünya ekonomisinin evrimini birkaç ana döneme ayırır:

• "Ticari" Dönem (yaklaşık 1500-1800): Bu dönem İspanyol ve Portekiz imparatorluklarının deniz yoluyla genişlemesiyle başlar. İspanyol İmparatorluğu Amerika'dan getirilen değerli metallere, Portekiz İmparatorluğu ise baharat ve köle ticaretine dayanıyordu. 17. yüzyılda önem, Karayipler'deki köle plantasyonlarında şeker üretimine kaymış ve "Atlantik Üçgeni" (Avrupa'dan Afrika'ya mamul mal, Afrika'dan Amerika'ya köle, Amerika'dan Avrupa'ya şeker) ticareti ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Avrupa etkisi, Amerika'da üretim sistemlerini zorla değiştirirken, Asya ve Afrika'da genellikle yüzeysel veya yıkıcı (köle ticareti, Hindistan'ın talanı) olmuştur.

• Klasik Kapitalist Gelişim Çağı (yaklaşık 1800 sonrası): Britanya merkezli Sanayi Devrimi, bu dönemin başlangıcıdır. Britanya, rekabetçi ve esnek şirketlere dayalı yapısıyla dünya pazarlarını domine etmiştir. 19. yüzyıl sonuna doğru Almanya ve ABD, Britanya'nın en büyük rakipleri olarak ortaya çıkmış, Japonya ise Avrupa dışında tam kapitalist gelişmeyi başaran tek örnek olmuştur. Bu dönemde dünya, "gelişmiş" (imalat ürünleri ihraç eden) ve "azgelişmiş" (gıda ve hammadde ihraç eden) bölgeler olarak keskin bir şekilde bölünmüştür.

• "Emperyalist Aşama" (19. Yüzyıl Sonu): Lenin'in terminolojisiyle bu dönem, tekelci sermayenin (karteller, ortaklıklar) yükselişiyle karakterize edilir. Sermaye ihracatı, mal ticaretini tamamlayarak önem kazanmıştır. Bu dönemde, özellikle Afrika'da, sömürge kontrolü altına alınmamış son bölgeleri paylaşmak için büyük bir rekabet yaşanmış ve bu durum, Almanya gibi yükselen güçlerle Britanya gibi yerleşik imparatorluklar arasında gerilimi artırarak iki dünya savaşına yol açmıştır.

• 20. Yüzyıl ve Sonrası: Bu yüzyıl, kapitalist sistemin alanının daralması (Rusya, Çin devrimleri), çokuluslu şirketlerin yükselişiyle küresel entegrasyonun artması ve gelişmiş "merkez" ile azgelişmiş "çevre" arasındaki ayrımın netleşmesiyle tanımlanır. Merkez ülkeler yüksek sanayileşme, yüksek ücretler ve demokratik kurumlarla nitelenirken, çevre ülkeler düşük sanayileşme, düşük ücretler, tarıma bağımlılık ve ana ürün ihracatına dayalı bir ekonomik yapı sergiler.

2. Marksist Teorinin Temelleri

Tarihsel Materyalizm

Brewer, incelenen tüm teorilerin Marx'ın tarihsel materyalist yaklaşımından esinlendiğini belirtir. Bu yaklaşımın temel özellikleri şunlardır:

• Ekonomik Temel ve Üstyapı: Toplum analizi, bireylerden değil, sosyal ilişkilerin yapısından başlamalıdır. İnsanların varlıklarını üretirken girdikleri üretim ilişkileri, toplumun ekonomik temelini oluşturur. Bu temel, yasal ve politik üstyapıyı ve toplumsal bilinci belirler.

• Üretim Tarzı (Mode of Production): Tarihin belirli bir aşamasını analiz etmek için kullanılan soyut bir kavramdır. Her üretim tarzı (ilkel-komünal ve komünist hariç), bir sömüren ve bir sömürülen sınıftan oluşan karşıt sınıfları tanımlar. Marx'ın analiz ettiği başlıca üretim biçimleri Asyatik, antik (köleci), feodal ve kapitalisttir.

• Tarihsel İlerleme: Tarih, üretici güçlerin gelişmesiyle mevcut üretim ilişkilerinin çatışmaya girmesi ve sosyal devrimlerle yeni bir üretim şekline geçilmesi olarak görülür.

İki Ana Teori Ekolü

Brewer, kapitalizmin küresel gelişimine yönelik Marksist teorileri iki ana gruba ayırır:

1. Klasik Marksist Yaklaşım:

    ◦ Temel Fikir: Kapitalizm, daha üstün bir sosyalist toplum için gerekli maddi koşulları ve sınıf güçlerini yaratan, tarihsel olarak ilerici bir roldedir.

    ◦ Gelişimin Motoru: Her ülkenin gelişimi, öncelikle kendi iç yapısı, özellikle de hâkim üretim biçimi tarafından belirlenir. Rekabet, kapitalistleri sürekli olarak üretkenliği artırmaya zorlar.

    ◦ Uluslararası İlişkiler: Kapitalizm birkaç merkezde ortaya çıkmış ve dünyaya yayılmıştır. Farklı bölgeler aynı yarışa farklı zamanlarda başlamışlardır. Bir bölgenin diğerinin zararına avantaj sağlaması tesadüfidir.

    ◦ Temsilcileri: Marx, Lenin ve çağdaşları.

2. Bağımlılık ve Dünya Sistemi Yaklaşımı:

    ◦ Temel Fikir: Kapitalizm, bir bölgenin (merkez) diğerini (çevre) sömürdüğü küresel bir sistemdir. Birkaç yerdeki gelişme, dünyanın geri kalanındaki "azgelişmişliğin gelişimi" pahasına gerçekleşir.

    ◦ Analiz Birimi: Bireysel ulus-devletler değil, bir bütün olarak dünya sistemidir. Bir bölgenin sistemdeki yeri, onun iç sınıf yapısını belirler.

    ◦ Sömürü Mekanizması: Sermaye akışı, kaynakların çevreden merkeze aktarılmasıdır. Azgelişmişlik, bir geri kalmışlık durumu değil, çevrenin dünya sistemine bağımlı bir şekilde entegre edilmesinin aktif bir sonucudur.

    ◦ Temsilcileri: Andre Gunder Frank, Immanuel Wallerstein.

3. Ana Düşünürlerin İncelenmesi

Brewer, eserinin büyük bölümünü bu iki ana ekol içindeki kilit düşünürlerin teorilerini kronolojik olarak incelemeye ayırmıştır.

Karl Marx (1818-1883)

Marx, "emperyalizm" kelimesini kullanmamış olsa da, sonraki teoriler için temel analitik çerçeveyi sunmuştur.

• Kapitalizm Analizi: Kapital eserinde, kapalı ve homojen bir kapitalist ekonomiyi analiz eder. Bu sistemde artı-değer, işçinin ürettiği değer ile yaşamını sürdürmesi için gereken (emek-gücü) değeri arasındaki farktan kaynaklanır. Rekabet, kapitalistleri sürekli sermaye birikimine ve teknolojik yeniliğe zorlar.

• Kapitalizmin Kökenleri ("İlkel Birikim"): Kapitalizm, Avrupa'daki feodal sistemin çözülmesiyle ortaya çıkmıştır. Köylülerin topraklarından zorla koparılması, hem mülksüz bir işçi sınıfı (proletarya) hem de endüstriyel ürünler için bir iç pazar yaratmıştır.

• Kapitalizmin Genişlemesi: Rekabet, kapitalistleri ucuz hammadde, yeni pazarlar ve taze işgücü arayışına iterek coğrafi olarak genişlemeye zorlar. Modern endüstrinin (Sanayi Devrimi) ortaya çıkışı, kapitalist üretimin maliyet avantajını muazzam ölçüde artırmış ve kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin yok edilmesini hızlandırmıştır.

• Sömürgecilik Üzerine: Hindistan üzerine yazdığı makalelerde, Britanya hakimiyetinin yol açtığı büyük sefalete rağmen, eski, durgun Asyatik toplumu yıkarak ve modern bir ulus-devletin ön koşullarını (demiryolları, özel mülkiyet, eğitimli sınıf) yaratarak nihayetinde "ilerici" bir rol oynadığını savunmuştur.

Rosa Luxemburg (1871-1919)

Luxemburg, kapitalizmin varlığını sürdürebilmek için kapitalist olmayan bir çevreye ihtiyaç duyduğunu savunur.

• Artı-Değerin Gerçekleşmesi Sorunu: Luxemburg'un ana teorik argümanı, kapalı bir kapitalist sistemin kendi içinde birikim için ayrılan artı-değeri "gerçekleştiremeyeceği" yani satamayacağıdır. Bu nedenle, kapitalist olmayan dış pazarlara ihtiyaç duyar. Brewer, bu argümanın Marksist yeniden üretim şemalarının yanlış anlaşılmasına dayandığını ve hatalı olduğunu belirtir.

• Genişlemenin Gerçek Nedenleri: Daha geçerli olan argümanı, kapitalistlerin rekabetçi baskılarla hammadde ve ucuz işgücü arayışına girmeleridir. "Doğal" (pazar dışı) ekonomiler pazar rekabetine kapalı oldukları için, bu ekonomilerin zorla açılması gerekir.

• Kapitalizmin Sonu: Kapitalizm, tüm dünyayı yutup kapitalist olmayan çevreyi ortadan kaldırdığında, kendi varlık koşullarını da yok edeceği için çökmeye mahkumdur.

J. A. Hobson (1858-1940)

Marksist olmamasına rağmen, özellikle Lenin üzerindeki etkisiyle Marksist teori için merkezi bir figürdür.

• Eksik Tüketim Teorisi: Tekellerin yükselişi, gelirin küçük bir azınlığın elinde toplanmasına ve eşitsizliğin artmasına neden olur. Bu durum, zenginlerin tasarruf eğiliminin yüksek, kitlelerin tüketim gücünün ise düşük olması nedeniyle kronik bir "eksik tüketime" (veya aşırı birikime) yol açar.

• Sermaye İhracatı ve Emperyalizm: Ülke içinde kârlı yatırım alanları bulamayan fazla sermaye, yurtdışına yönelir. Emperyalizm, bu yurtdışı yatırımlarını güvence altına almak için yürütülen politikadır.

• Emperyalizmin Motoru: Emperyalizm bir bütün olarak ulus için "kötü bir iş" olmasına rağmen, bu politikadan kâr sağlayan küçük ama nüfuzlu bir "finansörler" grubu tarafından yönlendirilir.

Klasik Marksist Emperyalizm Teorisi: Hilferding, Bukharin ve Lenin

Bu üç düşünür, emperyalizmi kapitalizmin rekabetçi aşamasından tekelci aşamasına geçişiyle ilişkilendirir.

Rudolf Hilferding (1877-1941)

• Finans Sermayesi Kavramı: Hilferding'in ana katkısı, endüstriyel sermaye ile banka sermayesinin iç içe geçerek oluşturduğu "finans sermayesi" (mali sermaye) kavramıdır. Bu dev sermaye grupları, ekonomiyi bankalar aracılığıyla kontrol eder.

• Korumacılık ve Ekonomik Bölge: Tekeller, ulusal pazarlarını yabancı rekabetten korumak için devletten korumacı gümrük vergileri talep eder. Bu durum, finans sermayesinin kendi "ulusal ekonomi bölgesini" genişletme ve bu bölgeyi sömürme arayışına yol açar. Bu politika, emperyalist genişlemenin temelini oluşturur.

Nikolay Buharin (1888-1938)

• Dünya Ekonomisi Analizi: Buharin, Hilferding'in analizini bir dünya ekonomisi çerçevesine oturtmuştur. İki karşıt eğilim tespit eder: sermayenin "uluslararasılaşması" (küresel pazarın büyümesi) ve "ulusallaşması" (sermayenin ulusal temelli bloklar halinde örgütlenmesi).

• Devletçi Kapitalist Kuruluşlar: Finans sermayesi blokları, devletle bütünleşerek "devletçi kapitalist kuruluşlar" (state capitalist trusts) haline gelir. Rekabet artık şirketler arasında değil, bu ulusal bloklar arasında askeri ve siyasi yollarla yürütülür. Bu durum emperyalistler arası savaşı kaçınılmaz kılar.

Vladimir Lenin (1870-1924)

• Emperyalizm: Kapitalizmin Tekelci Aşaması: Lenin, emperyalizmi bir politika değil, kapitalizmin ulaştığı en yüksek ve son "tekelci aşama" olarak tanımlar. Bu aşamanın beş temel özelliği vardır: tekellerin hakimiyeti, finans sermayesinin oluşumu, sermaye ihracatının önemi, dünyanın uluslararası karteller arasında paylaşılması ve dünyanın büyük kapitalist güçler arasında bölgesel olarak paylaşımının tamamlanması.

• Asalaklık ve Çürüme: Lenin, sermaye ihracatının zengin ülkelerdeki gelişmeyi yavaşlatarak bir "asalaklık" ve "çürüme" yarattığını savunur. Emperyalist ülkeler, sömürgelerden elde ettikleri "süper kârlar" ile kendi işçi sınıflarının bir üst tabakası olan "emek aristokrasisine" rüşvet vererek onları devrimden uzaklaştırır.

• Ultra-Emperyalizm Eleştirisi: Kautsky'nin, emperyalist güçlerin savaşmak yerine dünyayı barışçıl bir şekilde ortaklaşa sömürecekleri ("ultra-emperyalizm") teorisini şiddetle reddeder. Lenin'e göre, güç dengelerindeki eşitsiz gelişim nedeniyle emperyalistler arası savaş kaçınılmazdır.

Paul Baran (1910-1964)

Baran'ın eseri, klasik Marksist görüşten bağımlılık teorilerine geçişte bir dönüm noktasıdır.

• Tekel ve Ekonomik Durgunluk: Klasik Marksistlerin aksine Baran, tekelin gelişimi hızlandırmadığını, aksine hem gelişmiş hem de azgelişmiş ülkelerde ekonomik durgunluğa yol açtığını savunur. Tekeller, kârlarını korumak için üretimi ve yatırımı kısıtlarlar.

• Ekonomik İhtiyaç Fazlası (Economic Surplus): Baran, analizi için "ekonomik ihtiyaç fazlası" kavramını kullanır. Azgelişmiş ülkelerdeki sorun, ihtiyaç fazlasının azlığı değil, bu fazlanın ya yabancı sermaye tarafından ülke dışına çıkarılması ya da yerel elitler tarafından verimsiz (lüks tüketim, spekülasyon vb.) bir şekilde kullanılmasıdır.

• Azgelişmişliğin Sürekliliği: Azgelişmiş ülkelerdeki hâkim sınıflar (toprak sahipleri, işbirlikçi-komprador burjuvazi ve yabancı sermaye), mevcut düzenin devamından çıkar sağladıkları için gerçek bir ekonomik gelişmeyi engellerler.

Bağımlılık Teorileri: Frank, Wallerstein ve Amin

Bu ekol, azgelişmişliğin geri kalmışlıktan değil, kapitalist dünya sistemine bağımlı bir şekilde entegre olmaktan kaynaklandığını savunur.

Andre Gunder Frank (1929-2005)

• Azgelişmişliğin Gelişimi: Frank, "azgelişmişliğin gelişimi" (development of underdevelopment) kavramını popülerleştirmiştir. Kapitalizm, 16. yüzyıldan beri var olan tek bir dünya sistemidir ve bu sistem, bir "büyükşehir-uydu şehir" (metropolis-satellite) zinciri aracılığıyla çevreden (uydu) merkeze (büyükşehir) sürekli olarak ihtiyaç fazlası aktarır.

• Kapitalizm Tanımı: Kapitalizmi pazar için üretim ve mübadele olarak tanımlar. Bu nedenle Latin Amerika, fethinden beri kapitalisttir ve feodal bir geçmişi yoktur. Bu tanım, üretimi merkeze alan Marksist anlayıştan koptuğu için eleştirilmiştir.

Immanuel Wallerstein (1930-2019)

• Modern Dünya Sistemi: Analiz birimini "dünya sistemi" olarak alır. Modern dünya sistemi, 16. yüzyılda ortaya çıkan kapitalist bir "dünya ekonomisidir". Bu sistem üç katmanlı bir yapıya sahiptir: merkezçevre ve yarı-çevre.

• Sömürü Mekanizması: Merkezdeki güçlü devletler, çevredeki zayıf devletleri sömürerek ihtiyaç fazlasını kendilerine aktarır. Emek kontrol biçimleri (merkezde serbest ücretli emek, çevrede zoraki emek) sistemdeki konuma göre belirlenir. Yarı-çevre, sistemi istikrarlı kılan bir ara katman işlevi görür.

Samir Amin (1931-2018)

• Eşitsiz Gelişme ve Uzmanlaşma: Dünya çapındaki birikim sürecinin "eşitsiz gelişme" yarattığını savunur. Merkezin üretkenlikteki üstünlüğü, "haksız bir uzmanlaşmaya" yol açar. Çevre, sadece kaynak-tabanlı etkinliklerde rekabet edebilirken, merkez sanayileşmiş ve kendi iç dinamikleriyle büyüyen ("otosentrik") bir yapıya sahiptir.

• Merkez ve Çevre Kapitalizmi: Merkezdeki kapitalizm, kapitalizm öncesi yapıları tasfiye edip homojen bir yapı oluştururken; çevredeki kapitalizm, kapitalizm öncesi şekillerle bir arada var olur ve ekonomide sektörler arası bir "kopukluğa" (disarticulation) neden olur.

17 Mart 2025 Pazartesi

Hüsn-ü kuruntu (wishful thinking)

Mahmut Boyuneğmez

Hüsn-ü kuruntu, kanıta, rasyonelliğe ya da gerçekliğe dayanmayan, bunun yerine hayal edilmesi hoş olan şeylere yaslanarak inançlar oluşturulmasıdır. Hamza Yalçın, “Artan mücadele olanakları ve yaklaşan büyük tehlike” adlı yazısında bunu yapıyor (https://odakdergisi2.com/artan-mucadele-olanaklari-ve-yaklasan-buyuk-tehlike/).

“(…) dünyadaki gelişmeler emperyalistlerin aleyhine ve hatta ezilenlerin lehine devam ediyor. ‘Tek kutuplu dünya’ gerilerken ‘çok kutuplu’ adı verilen daha adaletli bir dünya düzeni oluşuyor” şeklinde yazan Yalçın, BRICS+ ülkelerinin oluşturduğu bloklaşmanın, ABD ve Avrupalı emperyalist ülkelere karşıt bir güç oluşturduğunu ve “dünya güçler ilişkisinde olağanüstü değişmeler” olduğunu belirtiyor. Emperyalist dünya düzeninin “daha adaletli” olacağını boş yere umut ve hayal eden Yalçın, “Batılı neo-liberal güçlerin yenilgisi Batı’da gerçek solun önünü açabilir. Çin’de kamuculuğun ve halkın yaşam düzeyinin yükselmesi, Çin’i sosyal refah ülkesi yapma projesi Batıdaki ve dünyadaki işçi hareketlerinin toparlanması yolunda büyük olanak sunacaktır. Kapitalizm ayakta kalabilmek için işçi haklarına ve sosyal haklara saldırıya ara vermek zorunda kalacaktır” diyor. Kapitalist Çin’e dönük hiçbir dayanağı olmayan beklentilerle düşünüp, “Batı emperyalizminin” gerileyişiyle, Avrupa’da solun yükselişe geçeceğini düşlüyor.

Yalçın şöyle yazıyor: “BRICS ve özellikle Çin’in az gelişmiş ülkelerle girdiği ilişkiler daha eşitlikçi ve karşılıklı gelişmeye daha elverişli bulunuyor.” Oysa Çin, bir emperyalist ülke olarak, az gelişmiş ülkelerle egemenlik-bağımlılık ilişkileri kuruyor ve onları hegemonyası altına almaya çalışıyor.

Biryandan Avrupa’da emekçilerin eylemler içerisinde olduğunu belirten Yalçın, bir yandan da “eylemler Avrupa’da gelişirse Türkiye bundan çok derinden etkilenecektir” diyiveriyor. Bu etkileşimin hangi mekanizmalarla nasıl gerçekleşeceği ise önem taşımıyor, çünkü bir hüsn-ü kuruntu için bunların analizini yapmak gerekmiyor.

“’Otoriterleşme’nin asıl sebebi Batılı güçlerin demokrasi adı altındaki saldırılarıdır” şeklinde yazan Yalçın, aslında neoliberal otoriter kapitalist devletten bahsediyor. Bu konuya dönük yabancılığını “sebep” budur demesiyle belli ediyor. “Emekçiler servetin ve iktidarın dışına düşürüldü” derken, iktidarın kapitalist sınıf ile proletarya arasındaki güç ilişkileri olduğunu kavramadığı görülüyor. Emperyalistler tarafından “AKP iktidarının Türkiye’nin başına bela edilmesi”nden dem vuran Yalçın, burada Türkiye özelinde somut bir toplumsal formasyondaki ilişkileri değerlendirme dışına bir çırpıda atıp, kestirmeden komplocu bir yargıda bulunuyor.

“Sosyalist hareket bu şartlarda etkisizleşmeye devam ederken dinci faşizm iktidara geldi ve örgütlendi” diyen Yalçın, somut durumu Marksist kavramlarla analiz etmediğinden, faşizmin bir kapitalist devlet biçimi olarak Türkiye’de şu anda bulunmadığını anlayamıyor. “Türkiye’de faşistleşme süreci” olarak adlandırılması gereken bir süreçler toplamı yaşanmamış bulunuyor.

Yalçın şöyle yazıyor: “Dünya güçler ilişkisindeki olağanüstü değişmeler sayesinde Türkiye’nin emperyalist sömürü ve egemenlikten kurtulma olanakları artıyor.” Emperyalist ülkeler arasındaki hiyerarşik ilişkilerin değişmesi ve aralarındaki karşıtlıklar/çelişkilerin başkalaşması ile Türkiye gibi emperyalist zincirin zayıf halkası haline gelebilecek ülkelerde çelişkilerin oluşması ve yoğunlaşması, somut analizleri gerektiriyor. Sosyalist bir devrimin “olanaklarının artışı”ndan değil, gerçekleşebilir bir olanak olarak gündemde olduğunu kavramak gerekiyor.

Yazarın onca lafının arasında neredeyse tek bir doğru/gerçekçi cümlesi bulunuyor: “Sol gelişemediğinde onun yerine faşizm gelişiyor.” Bunun anlamı, kriz koşullarında, sosyalistlerin toplumu almaşık politikalar ve sosyalist ideolojiyle buluşturup, hatırı sayılır ölçeklerde örgütlenmeler oluşturamadığında, ırkçı/sağcı/faşist hareketlerin güçlenmesi ve emekçiler üzerinde belli ölçülerde bir hegemonya kurmasının mümkün olduğudur.

Bu eleştirilerimizin yapıcı olarak görülmesini ve karşılıklı gelişmemize yaramasını diliyoruz. 05.10.2023

24 Kasım 2024 Pazar

Emperyalizm

Mahmut Boyuneğmez


Emperyalizm ilk döneminde (kabaca 1900-1960’lar) sömürgecilikle birlikte var olmuşsa da artık sömürgecilik klasik biçimiyle bulunmadığından, emperyalizm, gelişkin kapitalist ülkelerin sömürgeci dış politikaları olarak görülemez. Emperyalizm, günümüze ulaşan bir tür “geç kapitalizm”dir.

Sömürgecilik döneminde siyasi ve askeri baskı ve zorlama yoluyla çevre ülkelerden merkez/emperyalist ülkelere değer transferleri yapılmaktaydı. Çünkü kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu ülkelerle kapitalizm-dışı bir dünya/ezilen uluslar arasında sömürü ilişkileri bulunmaktaydı ve kapitalist üretim uluslararasılaşmamıştı. 1960-1980 arasında ise bağımlı ülkelerden emperyalist ülkelere değer transferi, kapitalizmin dünya çapındaki işleyiş düzeneklerinin bir sonucudur. 1960’lardan neoliberal döneme kadar emperyalist ülkeler ile bağımlı ülkeler arasındaki ilişki, eşitsiz meta ve hizmet mübadelesiyle gerçekleşen bir emperyalist-kapitalist sömürü ilişkisidir. Bu dönemde askeri ve siyasi zor devre dışı olmayıp, ekonomik ilişkileri destekleyecek şekilde uygulanmaktadır.

Bağımlı ülkelerden emperyalist ülkelere akan hammaddeler ve tarımsal ürünler, ileri kapitalist merkezlerde işçilerin toplumsal refahının artmasına, emek güçlerini yeniden üretimlerinde kullandıkları tüketim maddelerinin ucuz olmasına yaramaktadır. Emperyalist hiyerarşinin üst kesimlerinde bulunan ülkelerde bağımlı ülkelerden aktarılan artık-değer transferleriyle “işçi aristokrasisi” oluşmuş, bu ülkelerde işçi sınıfı üzerindeki sermaye sınıfının toplumsal iktidarı pekişmiştir. Ancak 1980’lerle başlayan neoliberal dönemde ve reel sosyalizmin çözülüşü sonrasında, azalan kar oranlarını dengelemek için uygulamaya konulan politikalar, işçi sınıfının kazanımlarının gelişkin kapitalist ülkelerde de geriletilmesini getirmiştir. Bu merkezlerde sınıf mücadelelerinin yeniden yükselişi potansiyel bir olanaktır. Kapitalist devletin emperyalist ülkelerde otoriter neoliberal devlete dönüşümü, işçi sınıfı hareketlerinin gerilemesini ve güçsüzleşmesini yansıttığı kadar, son yıllarda karşıt yöndeki yeniden gelişme potansiyeli de aşırı sağ partiler tarafından soğurulma tehlikesini barındırmaktadır.

Emperyalist-kapitalist dünya sisteminde günümüzde üretim dünya çapında toplumsallaşmış, meta dolaşımı ve sermaye uluslararasılaşmıştır. Emperyalist kapitalizmde üretim süreçleri bağımlı ülkelere doğru kaydırılmıştır ve bu ülkelerdeki ucuz işgüçleri aşırı sömürülmektedir. Bağımlı ülkelerde işçiler emek güçlerinin değerinin altındaki ücretlerle çalıştırılmakta, işçi ailelerde hane halkının birden fazla üyesi bu ücretlerle çalışıp hanenin gelirini artırma yoluna gitmektedir. Bu ülkelerde sigortasız çalışma ve çocuk işçiliği yaygın durumdadır. Bir yandan da emperyalist ülkelerde göçmen olan vasıflı işçilerin (doktorlar, mühendisler vd.) istihdam edilmesi söz konusudur ve bağımlı ülkelerden emperyalist merkezlere “beyin göçü” yaşanmaktadır.

Emperyalizm, hiyerarşik dünya kapitalist sisteminin adıdır. Emperyalizm, gelişkin kapitalist ülkelerin dış politikalarını biçimlendiren ve askeri boyutu öne çıkan bir yönteme indirgenemez. Emperyalizmi, gelişkin kapitalist ülkelerin devletlerinin uluslar arası güç siyaseti olarak yorumlamak, indirgemeciliktir.

Emperyalizm, sermayenin ve üretimin uluslararasılaşması (sermaye birikim sürecinin uluslararasılaşması), dünya pazarının ve hammadde kaynaklarının paylaşılmış olması ve yeniden paylaşıma açık oluşu, ülkeler arası ekonomik gelişim açısından eşitsizlik ve birbirleri arasında egemenlik-bağımlılık ilişkileri, üretimin uluslararası tekellerde yoğunlaşmış olması, “bileşik sermaye”nin varlığı ve sermaye ihracıyla karakterizedir.

Finans sermayesi, banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmesinden, sentezinden oluşur (=mali sermaye). Ekonominin ticaret, sanayi, bankacılık gibi her alanına nüfuz etmiş Koç ve Sabancı holdingleri, finans kapitalin Türkiye’deki iki örneğidir. Günümüzde ticaretten lojistiğe, tarımdan hizmet sektörüne, bilişimden kültür ve eğlence sektörüne, turizmden spora kadar her sektör ve alanda sermaye tekelleşmiş ve büyük oranda kaynaşmıştır. Artık finans kapital/mali sermaye, sadece bankacılık ve sanayi alanlarında değil, birçok sektör ve alanda faal olan kaynaşmış tekelleri anlatmaktadır. Günümüz emperyalizminde başat sermaye biçimi, “holding sermayesi” ya da “bileşik sermaye”dir. Emperyalist-kapitalist dünya sisteminde, üretim süreçleri uluslararası ölçekte gerçekleşmekte, dünya ölçeğinde toplumsallaşmış durumda bulunmaktadır.

Sermaye ihracı, gelişkin kapitalist ülkeler arasında ve bu ülkelerle az gelişmiş kapitalist ülkeler arasında doğrudan sermaye yatırımlarını ve bu yolla daha yüksek kâr oranlarından yararlanmayı, ulus ötesinde oluşmuş artık-değerin bir bölümünün transferiyle emperyalist sömürüyü anlatır. Sermaye ihracı bunun yanı sıra, başka ülkelerin kapitalistlerine ve devletlerine borç verme üzerinden faiz geliri elde etmekle, başka ülkelerde oluşan artık-değerden pay almayı da içerir.

Emperyalizm, dünya ekonomik sistemine entegre olan/eklemlenen kapitalist ülkelerin oluşturduğu hiyerarşik bir bütünlüktür. Bu entegrasyon temelde sermaye ihracı, üretimin uluslararasılaşması ve sermayenin küreselleşmesi ile sağlanır. Bu nedenle sermaye birikim süreçlerindeki tıkanıklık ve krizler, tüm dünyaya yayılmaktadır.

Emperyalizm, kapitalist ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal, askeri, ideolojik ve kültürel egemenlik-bağımlılık ilişkilerini anlatır. Bu egemenlik ilişkileri bağımlı kapitalist ülkelerin iç toplumsal ilişkilerinin düzenlenmesine katılır ve onları etkiler.

Emperyalizm sadece ekonomik yönden bağımlılık ilişkilerini değil, geriden gelen kapitalist ülkelerin siyasal iktidar mekanizmalarına AB, DB, IMF gibi organizasyonlar üzerinden müdahil olunarak, ülkeler arası bir egemenlik-bağımlılık hiyerarşisini içerir.

Emperyalist-kapitalist dünya sisteminde kaynakların ve pazarların paylaşımı ve yeniden paylaşımı için savaşlar, işgal ve ilhak girişimleri görülür. Fakat emperyalizm tek başına gelişkin kapitalist ülkelerin askeri dış politika manevraları olarak görülmemelidir.

Günümüzde emperyalist dünya sisteminin hegemonik gücü ABD’dir. ABD, diğer gelişkin kapitalist ülkeler arasında açık bir askeri üstünlüğe sahiptir. Fakat ABD’nin diğer gelişkin kapitalist ülkeler üzerinde kurduğu hegemonyanın, ekonomik, siyasi, ideolojik ve kültürel boyutları da bulunmaktadır. Son yıllarda ABD’nin hegemonyasını Çin, Rusya ve BRİCS ülkeleri aşındırmaktadır.

9 Ocak 2023 Pazartesi

ÇİN İLE ABD’NİN HEGEMONYA MÜCADELESİ*

Mahmut Üstün


Mao’nun ölümünden iki yıl sonra,1978 yılında Deng Xiaoping genel olarak sosyalist camia tarafından ama özel olarak pek çok Maocu tarafından da “ihanet” olarak yorumlanan yeni bir çizgiyi hayata geçirmeye başladı. Bu çizgi planlı ekonomi ve kolektif mülkiyet esasına dayanan sosyalist yapıda ciddi kapitalist adacıklar oluşturulması ve bu yolla üretkenliğin artırılması esasına dayanıyordu. Bu politika değişikliği sonucu Çin’de yabancı sermayeyi ülkeye çekmeyi amaçlayan çok sayıda “ucuz işçi cenneti” serbest bölge oluşturuldu. Tarımsal alandaki kolektivizasyonda da bireysel üretime yönelik bazı gevşemeler gerçekleştirildi. Çin ve SSCB ilişkileri zaten Mao döneminde bozulmuştu; fakat ABD ile ilişkiler de antiemperyalist bağımsızlıkçı çizgi doğrultusunda hayli kötüydü, Deng Xiaoping döneminde ise SSCB ile ilişkiler daha da kötüleşmekle kalmadı ABD ile olan ilişkilerde belirgin bir yumuşama da gerçekleşti. Bu dönemde “üç dünya teorisi” adı altında ortaya atılan Çin’in resmi uluslararası politika doktrinine göre, “SSCB en tehlikeli emperyalist güçtü ve en tehlikeli emperyalist güce karşı diğer emperyalist blokla ittifak yapmak zorunluydu.” İktidara talip olurken en büyük vaadi SSCB’yi çevreleyerek zayıflatmak olan ABD başkanı Nixon, Çin’den uzanan bu eli, SSCB’yi çevreleme amacı açısından sunacağı büyük olanakları hayal ederek, seve seve tuttu. Belki konu dışı ama yeri gelmişken Çin’de yaşanan bu politika değişikliğinin SSCB’nin çöküşünü kolaylaştıran önemli etmenlerden biri olduğunu vurgulayalım. Bu yön değişikliğinin konumuzla doğrudan ilgili yanı ise 2008 yılına kadar genelde uyumlu biçimde ve hep daha da gelişerek devam eden Çin ABD ilişkilerinin de başlangıcı olmasıdır.

Çin’de kapitalizme yönelmeye dayalı genel çerçeveyi Deng’in “reformları” başlatmış ve beslemiştir; ama ardılları olan Jiang Zemin, Hu Jintao ve Şi Jinping tarafından da aynı yaklaşım bazı alanlarda daha da derinleştirilerek sürdürülmüştür. Bugün Şi Jinping iktidarı ile ABD ilişkileri belli bir kırılmaya uğramış gözükmektedir. Buna ayrıca değineceğiz. Ama burada şu olgunun altını çizmek gerekir ki, Şi Jinping de iktidarının ilk gününden itibaren esas olarak Deng’in açtığı yoldan ilerleyen bir liderdir. Şi de, Deng’in başlattığı “reformların kapsamlı boyutta derinleştirilmesini, hem Çin’in, hem sosyalizmin, hem de Marksizm’in gelişmesi için” yararlı gördüğünü defalarca ifade etmiştir. Başka bir alt başlığa geçmeden Boratav Hoca’nın şu önemli saptamasını aktarmak önemli olacaktır: “Çin’in Deng Xiaoping’in mirası olan dış dünyaya ve piyasa ekonomisine açılma politikaları, esneklikle, ancak devlet işletmeciliği ve toprakta ortaklaşa mülkiyet ilişkileri (Rusya ve Doğu Avrupa örneklerinin aksine) tasfiye edilmeden sürdürüldü.”(1) Ayrıca Çin de yaşanan kapitalist restorasyon Rusya’nın tersine, tek parti otoritesi ve ülke bütünlüğünün korunduğu, sosyalizmin yarattığı altyapı ve ekonomik olanakların tahrip edilmeden sermaye birikiminin altyapısı olarak kullanıldığı evrimci bir süreç olarak gerçekleşti. Bugünden bakıldığında sürecin bu niteliklerinin Çin’in, 40 yıl içinde dünya ekonomisinin üretim ve ticaret bakımından en büyük ülkesi durumuna gelmesinde olumlu bir katkı yaptığı açıktır. Son olarak Deng ile başlayan sürecin Rusya deneyiminde “Yeltsinci” değil “Putinci” restorasyon stratejisiyle daha fazla uyuştuğu; daha doğrusu Putin’in ilham aldığı bir öncül olduğu da rahatlıkla söylenebilir.

Çin-ABD ilişkilerinde uzun balayı…

Çin yönetimi 1978 reformlarıyla ekonomisini uluslararası sermayeye açması ve Çin’in ABD’nin SSCB’yi çevreleme ve zayıflatma politikasına doğrudan ve dolaylı biçimlerde destek sunması ile başlayan ABD Çin ilişkilerindeki iyileşme artarak devam etti. Çin zamanla pazarlarını ve ucuz işgücünü yalnızca serbest bölgelerde değil daha yaygın biçimde uluslararası sermayeye açtı. Özel mülkiyetinin dokunulmazlığı parti içinden gelen bazı ciddi itirazlara karşın 1998 yılında Anayasal güvenceye kavuşturuldu. Çin bir yandan ABD tahvillerini satın alarak ABD ekonomisinin büyümesi için önemli bir kaynak sağlıyor, diğer yandan da ABD emperyalist politikalarının iç desteğini muhafaza açısından her zaman önem verdiği, ABD halkının tüketim düzeyini muhafaza edebilmek amacını Çin’in tüketim mallarını ithal etmek yoluyla nispeten ucuza hayata geçirme olanağı buluyordu. Bu dönemde ABD Çin iliştikleri açısından bir rekabet ve çatışma ilişkisinden ziyade tamamlayıcılık ilişkisi söz konusuydu ve ABD cenahında otoriter Çin tehdidine dair bir söz duymak, okumak için ciddi bir arşiv çalışması yapmak gerekiyordu. Yıldızoğlu’nun sözleriyle, “Bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi uluslararası ilişkilere de yansıyor, Çin ABD liderliğini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde arada sırada sorgulasa da kabul etmiş, Batı merkezli küreselleşmenin kurallarını benimsemiş görünüyordu. Bu ortamda, ABD’de dış politika çevrelerinde kimi yorumcular, tarihçiler, dünya düzeninin yönetimini, ABD’nin birincil kalmaya devam etmesine izin verecek biçimde üstlenebilecek bir “Chimerica” (Çin+Amerika) ilişkisi hayal etmeye başlamıştı”(2). Bu mesut tablo 2007 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne üye olmasıyla tam bir balayı görünümü kazanmıştı. Ama çoğu zaman olduğu gibi yine zirvenin ardı sert bir inişti.

Balayının Sonu ve Yeni “Soğuk Savaş”

Ekonomik kriz döneminde, yani daha Obama iktidarında sinyalleri görülmeye başlayan iniş süreci Trump iktidarında daha net bir hal aldı. Trump, Çin-karşıtı politikaları ticaret savaşıyla başlattı; Dünya Ticaret Örgütü kuralları hilafına Çin’e karşı gümrük tarifelerini yükseltti. Sonra, Çin’in teknolojik gelişimini baltalamaya ve Çin şirketlerine ağır sınırlamalar getirmeye yönelik bir ekonomik savaş geldi. En sonunda Çin, “korona salgınının suçlusu” gösterildi. Dahası ABD, Çin lideri Şi Jinpin’in Marksizm ve sosyalizme yönelik olumlu ve övücü söylemlerini gerekçe göstererek, doğrudan Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP’yi) ve liderini hedef alan bir söylem geliştirmeye başladı.

Küresel ekonomik kiriz

ABD Çin ilişiklerindeki bu kırılmanın ticari ve ekonomik boyutunun arka planında Alp Altınörs’ün aktardığı şu gelişmeler vardı: “Çin’in dünya ekonomisi içindeki ağırlığı “uzun durgunluk” sırasında hızla arttı, Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükseldi. Mali sermaye ülkelerinden ABD’de 2007’de mali kriz biçimde başlayıp 2008-09’da küresel bir ekonomik krize dönüşen, 2011’de Avrupa’da ikinci bir krize yol açıp sıçrayan mali-ekonomik kriz, on yıldır süren Büyük Durgunluğa dönüştüğünde, sanayi ülkeleri bu krizden o denli etkilenmediler. Özellikle Çin ve Hindistan, bu on yılda, dünya ekonomisinin taşıyıcı kolonları oldular. ABD+Avrupa Birliği’nin dünya hâsılasına katkısı 2000 yılında %41’den 2013’te %13’e indi. Çin+Hindistan’ın dünya hâsılasına katkısı ise 2000 yılında %24’ten 2013 yılında %41’e çıktı. Batı’nın durgunluğuna karşın, sanayi ülkelerinde üretim ateşi hala yanmaya devam ediyordu. Büyük Durgunluk, bu iki ülke grubu arasındaki dengeleri, sanayi ülkeleri lehine kısmen değiştirdi. Büyük Durgunluk döneminde, Çin, ekonomik ve mali alanda yükselen güç oldu. Ekonomik güç, en nihayetinde üretimden geldiği için, bu gelişmeler neticesinde – yavaş da olsa – dünyanın ekonomik ekseninde Doğu’ya doğru bir kayış meydana geldi”(3). Altınörs’ün değerlendirmelerine ek olarak Çin örneğinde piyasa üzerindeki devlet kontrolünün ve piyasa ilişkilerinin doğrudan etkisinin dışında hala önemli yekûn tutan kamusal mülkiyet alanlarının varlığının da Çin’in kapitalist ekonominin genel krizinden az etkilenmesini sağlayan önemli faktörler olduğunu ifade etmek gerek.

Korona Salgını…

2008 küresel ekonomik krizi, neo-liberal küreselleşmenin ekonomik alandaki sorgulanırlığını arttırmıştı. Korona salgını ise bu sorgulanırlığı bir başka alanda taçlandırdı. Küresel ekonomik krizden en az yara alarak çıkan Çin, küresel salgın döneminde de tartışılmaz bir üstün performans gösterdi. ABD ve diğer batılı emperyalist ülkelerin ise ekonomik kiriz dönemindeki ve ardı sıra salgın dönemindeki karneleri kırık notlarla doluydu. Bu iki kriz sırasında ortaya çıkan tablo, Çin’in hem ekonomik hem de siyasi ve ideolojik planda ayrı bir odak olarak öne çıkmaya başladığının tescillenmesi oldu.

Gerçekten de salgınla mücadele açısından, sağlık da dâhil tüm alanları piyasalaştıran ülkelerle eskinin sosyalist ya da sosyal devlet bakiyelerini bir ölçüde koruyan ülkeler arasında ikinciler lehine farklılık apaçıktı. Ne var ki Trump liderliğindeki ABD kendi başarısızlığını perdelemek, Çin’in başarılarını ise gölgelemek ve giderek engellemek için Korona salgınını bir soğuk savaş aracı haline getirmeye çalıştı. Çin’in salgını bilerek ve isteyerek diğer ülkelere yaydığı, salgın hakkındaki bilgileri dünyadan sakladığı gibi nesnel gerçeklerle uyuşmayan iddialar ortaya atılmaya başlanıldı. Oysa Çin salgının ilk görüldüğü anlarda “belirtileri koleraya benzeyen ama niteliği tam anlaşılmayan yeni virüs” hakkında salgının yayılmasından çok önce bir rapor hazırlayarak dünyayı bilgilendirmiş ve uyarmıştı. Bu rapor, Çin’e yönelik suçlamalar doruğa çıktığında hala Dünya Sağlık Örgütü’nün web sitesinde yer alıyordu(4). İkincisi, Çin’in başarısının kamusal sağlık hizmetlerinin hala varlığını koruyor olmasından kaynaklandığı apaçık olmasına karşın aynı merkezler tarafından, bu başarı, Çin’in salgınla mücadelede insan haklarını hiçe sayan otoriter yöntemler uygulamasına bağlandı. Oysa salgınla mücadeledeki başarıda otoriterlik ve demokrasi ayrımının belirleyici olmadığı, mücadelede başarılı olanlar içinde olduğu gibi başarısız olanlar içinde de hem “otoriter” hem “demokratik” ülkeler bulunmasından rahatlıkla anlaşılıyordu. Fark burada değildi; belirleyici fark, az çok kamusal sağlık hizmetine sahip olan ülkeler ile her alanı olduğu gibi sağlık alanını da büyük ölçüde kar amaçlı piyasanın inisiyatifine bırakan ülkeler arasındaydı.

Şi Jinpin’in Marksizmi…

Bütün yukarıda saydıklarımız dışında hâlihazırdaki Çin lideri Şi Cinping de ABD merkezli ve Çin karşıtı yeni soğuk savaşın en önemli hedeflerinden biri. Şi’nin Marksizm ve sosyalizmi olumlayıcı açıklamaları, ABD hegemonyasını sorgulayıcı yaklaşımları, devlet başkanlığını iki dönemle sınırlayan anayasa maddesindeki sınırlamayı kaldırması vb. “otoriter Çin tehlikesine karşı demokratik blok” inşası doğrultusunda bugünlerde en yoğun kullanılan argümanlar arasında.

Oysa Çin Devlet Başkanı Şi çok değil beş yıl önce, 2017 Dünya Ekonomik Forumu Davos toplantısında yaptığı konuşmada, o zamanki ABD yönetiminin “küreselleşme karşıtı” söyleminin aksine, küreselleşmeyi, serbest ticareti, uluslararası işbirliğini savunuyor ve küreselleşmeyi kaçınılmaz bir süreç olarak tanımlıyordu. Dahası Şi’nin bu yaklaşımları üzerine küreselleşme bayrağının ABD’den Çin”e geçtiği yorumları yaygınlık kazanıyordu. Ama bugünlerde artık Şi küreselleşme konusunda son derece karamsar. Aradan geçen sürede ne oldu? Bu süreçte olan en önemli olay Trump ile şekillenen Çin karşıtı politikanın belli taktik farklılaşmalara karşın Biden döneminde de üstelik dozajı daha da artarak süreceğinin netleşmiş olmasıdır.

Gerçi Şi, hala dünya ekonomisinde açıklığı-serbestliği, ticaret ve teknoloji transferlerinde engellerin kaldırılmasını vb. savunmaktan tümüyle vazgeçmiş değil ve fakat artık, yakın vadede yaşanan deneyimin uyarıcı sonuçlarını da gözetiyor. Uluslararası İlişkiler alanının önemli isimlerinden Prof. Stephen Walt, Foreign Policy’deki bir yazısında şöyle söylüyor: “ Şi, tedarik zincirlerinin kırılması, Batılı şirketlerin Çin piyasalarını terk etmesi, ekonomik ticari yaptırımların devreye girmesiyle, teknoloji transferine konacak engellerle, Çin’in bu güne kadar yararlandığı küreselleşme sürecini, tersine döndürülebilecek bir durum olarak algılıyor, açıkça kaygı duyuyordu. Şi, adını vermeden ABD’nin kendi iradesini, kültürel değerlerini başkalarına dayatmasından yakınıyordu”(5)

ÇKP Genel Sekreteri, artık uluslararası sermaye ve ihracat öncelikli modelin Çin’in hedeflerine ulaşmak açısından yetersiz ama aynı zamanda tehlikeli de olduğunu düşünüyordu. Şi Jinping’e göre Çin’in izleyeceği “yeni gelişme yaklaşımı, iç ve dış piyasaların birbirini desteklediği ikili dolaşım içermelidir. Bu bağlantıda ana dayanak iç piyasadır. Tüketim harcamalarını canlandırmak, çok geniş bir iç piyasa oluşturmak öncelik taşıyacaktır… Bu bağlantıların pürüzsüz sürdürülmesi için yenilikleri, teknolojik atılımları hızlandıran mekanizmalar geliştirilmelidir. Ama ‘uluslararası dolaşım’ da gözetilerek…” Bu ifadeler, Çin yönetiminin, Çin’in yeni süper güç olma hedefine ulaşabilmesi için öncelikle Çin’e karşı açılan soğuk savaşın mevcut ve olası risklerini etkisizleştirmesi ve bunun içinde, yine öncelikle Çin’in kendi ayakları üzerinde durabilecek bir yapıya ulaştırılması gerektiği yönünde bir değerlendirmeye sahip olduğunu gösteriyor.

Bu yeni strateji, öncelikle Çin’in yükselişinin, dünya ekonomisindeki dalgalanmalardan, kendisine karşı açılan ticari, ekonomik ve ideolojik savaştan en az düzeyde etkilenmesi amacıyla bağlantılı. Ama bu stratejinin bir diğer yönü daha var: Çin gibi hegemonik bir emperyalistlik peşinde olan bir ülkenin eninde sonunda hem iç istikrarı sağlamak hem de dünyaya örnek bir model iddiasını öne sürebilmek bakımından kendi ülkesindeki yaşam ve gelir düzeyini yükseltmesi zorunludur. Bu, yaşanılan kuşatma halinden bağımsız bir genel kuraldır. Ama Çin’e yönelik ticari, ekonomik, ideolojik soğuk savaşın başarı ya da başarısızlığında Çin halkının alacağı tutumun çok daha önemli hale gelmiş bulunması, kuşkusuz ki bu yöndeki adımların erkene alınmış olmasında önemli bir faktördür. Gelir dağılımındaki bozukluğun, sınıf mücadelesinin yükselmesinin yanı sıra özellikle ülkenin Batı’sında, etnik, dini çelişkilerin daha da derinleşmesine yol açmakta oluşu düşünüldüğünde, Şi’nin, yeni stratejisini “mantıksız büyüklükteki gelirleri” sınırlamayı ve “gelirin yeniden dağıtımını” içeren “ortak refah” sloganı ile pekiştirmesi son derece anlaşılırdır.

Gelelim Şi Jinping’in açıklamalarında yer alan “yüzyılın ortasında Çin’de modern sosyalist bir toplum kurma” amacına ya da Marksizm ve sosyalizmin Çin için tek gelişime ve kurtuluş reçetesi olduğu vb. gibi sözlerine… Öncelikle şunu belirtelim, Çin’deki kapitalist restorasyon sürecinin hiçbir döneminde “Marksizm”, “sosyalizm”, “Mao Çe Tung Düşüncesi” vb. açık biçimde reddedilmemiştir. Tüm parti liderleri zaman zaman kendi yaptıkları işlerin amacını sosyalizmin inşası olarak nitelendirmişlerdir(6). Ama “Çin’e özgü sosyalizmin”…

Bu sosyalizmin, kolektif mülkiyet, planlı ekonomi ve işgücünün metalaşmaktan çıkarılması unsurlarına belirleyici bir önem atfetmeyen niteliği (bazı sosyalistlerin kafası zaman zaman karışsa da) en başta kapitalist dünya tarafından çok iyi bilinir ve bu nedenle de sorun edilmezdi. Son dönemde Şi’nin bu vurguları daha çok dillendirdiği ve hatta yeni bir gelişme olarak artık “Çin”e özgü sosyalizm” kavramının anayasada da geçiyor olması doğru olsa da, Şi’nin anladığı ve kastettiği sosyalizm anlayışının geçmişteki sosyalizm anlayışıyla hiçbir farkı yok. Piyasa ekonomisine, özel mülkiyet hakkına yönelik ciddi bir sınırlandırma söz konusu değil ve işgücünün metalaşması aynen devam edecek vb. Bu durumda yani Şi’nin, Çin’de geçmişten ciddi bir kopuş öngörmediği apaçıkken, Çin yönetiminin “kapitalizme savaş” açtığını ısrarla dillendirmek sadece bir soğuk savaş argümanı olarak değerlidir. Şi’nin hamlelerinin anlamı kendisine karşı açılan soğuk savaşa karşı iç cepheyi sağlam tutma, bu soğuk savaş döneminde halk desteğini sağlama almaya çalışırken batının içeride destek bulabileceği kesimleri de sıkı kontrol altında bulundurmaktır. Şi de, hem sosyalizan ama aynı zamanda hem de Çinlilik vurgusunu tam da bu nedenle, yani Çin’e yönelik bir soğuk savaş açılmış olması nedeniyle sıklaştırmıştır. Sosyalizm söylemi Çin milliyetçiliği ile beraber halk ve sistem arasında bir ideolojik tutunum ve bütünleşme sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Ayrıca, Şi Jinping’in halkın gelir dağılımına yönelik şikâyetlerini sona erdirme vaadini güçlendirmeye de hizmet etmektedir. Devlet girişimlerine daha çok önem vermek ve yabancı sermayeyi yakından denetlemek de soğuk savaşa karşı alınan önlemlerin bir başka veçhesidir.

Çin’in Batı demokrasisi normlarına uymadığı çok uzun yıllardır zaten malûmdu. Ama o zamanlar “artan Çin otoriterliği” sözü duyulmuyordu; duyulan, piyasaya açılan Çin’in “örnek büyümesi” övgüleriydi. Peki değişen nedir?

ÇKP’nin parti görüşlerini yansıtan İngilizce yayın organlarından biri olan Global Times’da yer alan bir başyazı bizce bu soruya en doğru yanıtı vermiş. “Çin, ucuz emek kaynağı bir fabrika olarak Batı’nın refahına katkı yapan bir konumda kalmalıydı. Ama ÇKP liderliği sayesinde Çin, Batı’nın hegemonyasından bağımsız kaldı ve dünyanın ikinci en büyük ekonomisi oldu. Üstelik Batı gerilerken Çin’in uluslararası nüfuzu arttı. Covid-19 salgını karşısındaki çaresizlik, Batı’da sistemlerine ilişkin güveni çökertti. ÇKP’yi ‘dünyayı tehdit eden virüs’ olarak lekelemeleri bu nedenledir”(7)

Ekonomik göstergeler açısından bugünkü Çin…

1978 yılından bu yana süregelen restorasyoncu reformlarla dış dünyaya açılan Çin, yüz milyonlarca köylünün ucuz ve kuralsız işgücü olarak deniz kıyılarında ve nehir boylarında kurulan serbest sanayi bölgelerine akıtılması ve uluslararası sermayeye yüksek sömürü oranı vaat etmesi nedeniyle zamanla yabancı yatırımcılar açısından hayli cazip bir ülke durumuna geldi. 1990’lı yıllarda iyice belirginleşen ABD ve Avrupa’nın düşük ve orta teknolojili imalat sektörlerini Çin Halk Cumhuriyeti’ne kaydırmaları, emperyalist-kapitalist işbölümü içerisinde bir rol değişiminin ürünüydü ve bu Çin’de düşük maliyetli ve fiyatlı metaların ihracatı yoluyla büyüme politikasının temel dayanağıydı. Büyük ve ucuz işgücü cenneti haline gelen Çin, bu strateji ile 2005 yılında artık dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi olmuştu. Ama o zamanlar bile Çin’in ar-ge harcamalarına yönelik yüksek harcamaları ve bankacılık alanındaki potansiyelleriyle çok da uzun olmayan bir gelecekte dünyanın en büyük ihracatçı ülkesi olabileceğine ve giderek de bu ihracatının teknolojik ve finansal boyutlarında da önemli gelişmeler yaşanacağına dair net göstergeler mevcuttu. Zira daha o zamanlardan açık biçimde görülmekteydi ki Çin, dünyada salt ucuz işçiliğe dayalı bir üretim merkezi olmanın ötesinde teknoloji üreten bir ülke durumuna gelmek için de adımlar atmaktaydı.

Çin’in kerameti…

Çin’in ve aynı zamanda Rusya’nın özgünlüğü emperyalizmin yarı sömürgeliştirme girişimlerine direnebilecek bir teknolojik ve ideolojik birikimi, coğrafi büyüklüğü, büyük ve belirleyici devlet olma tarihsel iddia ve misyonu ile birleştirmiş olmalarıydı. Yeltsin’in batıya teslimiyete dayalı kapitalist restorasyon stratejisine bizzat devletin ve bürokrasinin içinden büyük bir karşı çıkış olması bu özgün durumun açık ifadesiydi. Bu nedenle Çin yöneticileri tekstil, oyuncak vb. üretimi ile sınırlı ve çevreleşmeye yol açacak bir ekonomik modeli hiçbir zaman Çin’in kaderi olarak görmediler. Daha en başından itibaren sanayileşme, teknolojik gelişme amacını korudalar ar-ge harcamalarını önemsediler.

Diğer taraftan küreselleşmeci dünya ekonomik merkezlerinin telkiniyle sanayi sektörünün toplam üretim içindeki payını hızlı bir şekilde düşürerek, hizmetler sektörünün payının arttırılması, Hindistan gibi Çin ile birlikte önemli gelişme kaydeden bir ülkenin ivmesini kaybetmesine yol açmıştır. Fakat benzer telkinlere karşın Çin sanayi sektörünün toplam üretim içindeki ağırlığını yıllar içinde korumak ve artırmak stratejisine kararlıca devam etmiştir. Yukarıda söz ettiğimiz özgünlükle şekillenen bu stratejik tercih, ülkenin istikrarlı bir şekilde büyümesindeki ve gelişmesindeki önemli etkenlerden birisi olmuştur. Çin’i çevreleşmek kaderinden koruyan ve giderek bir emperyalist hegemonya adayı güç haline getiren sürecin anahtarı işte tüm bu yaklaşımlardı.

Bu yöndeki adımlar baskı ve telkinlere rağmen artırılarak sürdürüldü ve bu tercihi nedeniyle Çin, artık sadece gelişmekte olan ülkeler için değil emperyalist ülkeler için de dünya piyasalarında önemli bir ekonomik rakip, ciddi bir küresel siyasal ve askeri güç haline gelebilmiştir. Bugün artık, ekonomik gücünün, teknolojik ve finansal kapasitesinin yanı sıra askeri kapasitesiyle de Çin Halk Cumhuriyeti, tartışma götürmez biçimde emperyalist dünyanın iç dengelerini etkileyebilen, bu dengeleri bozan bir ülke haline gelmiş durumdadır.

Son on beş yıl büyük atılım…

Son 15 yılda ABD ile Çin arasındaki ekonomik, mali, askeri, teknolojik denge Çin lehine hızla değişti. Çin’in uluslararası alanda ekonomik ve siyasi ağırlığı arttı. 1990’dan bu yana genel itibariyle dış ticaret fazlası vermeyi başarmasında, Çin’in sanayi malı ihracatının toplam ihraç malları içindeki payının zaman içinde artması ve tam tersi durumun sanayi malları ithalatında gerçekleşmiş olması etkili olmuştur. Çin’in orta ve yüksek teknolojili ürün ihracatının toplam ihraç malları içindeki payının zaman içinde önemli oranda artış göstermiştir. Dünya Bankası 2018 raporu, 1990-2016 tarihleri arasında Çin’in toplam ihracatı içinde sanayi mallarının oranının büyük artış gösterdiğini ( yüzde 71,5’dan yüzde 94‘e) ithalatında ise sanayi mal oranının belirgin bir düşme yaşadığını (yüzde 80 civarından yüzde 58’lere) gösteriyor.

“Alım gücü paritesi hesabı” ile bakıldığında da Çin, 2017’den bu yana dünyanın en büyük ekonomisidir. Yapılan öngörüler göstermektedir ki cari dolar hesabına göre de Çin millî geliri 2028’de ABD’nin önüne geçecektir. Bu iddiayı destekleyen birkaç ayrıntı ekleyelim: 2020’de Batı %5,4 oranında küçülürken Çin %2,3’lük büyüme gerçekleştirdi. Çin dünya ticareti içindeki payını 2000’li yılların başından bu yana belirgin biçimde arttırarak birinci sıraya oturdu. Çin’in toplam küresel ihracat içindeki payı 2003 yılında % 5,9’dan 2019’da % 13,2’ye çıkarken ABD’nin payı aynı yıllarda %9,8’den % 8,5’e geriledi. 2020’de tüm Batı ekonomilerinde ihracat yüzde 7 oranında gerilerken Çin’in ihracatı yüzde 3,6 artarak dünya ticaretinin %14’üne, yani 1981 sonrasında tek bir ülkenin ulaşabildiği en yüksek orana ulaştı… Üstelik Trump’ın ticaret savaşına rağmen…

Fortune Global 500 listesinde, 2008 yılında yalnızca 1,1 trilyon dolar gelir ve toplam içinde %5 payla 29 Çin şirketi vardı. 2020 yılına gelindiğinde, karşımıza, toplam 8,3 trilyon dolar gelirle, toplam içinde %25 payla, 129 Çin şirketi çıkıyor; Çin kaynaklı enerji, finans, telekomünikasyon şirketleri dünya listelerinde ilk ona tırmanıyordu. Neredeyse tamamı birinci kuşak zenginlerden oluşan Çinli dolar milyarderleri dünyanın en zenginleri olmuş durumda. 2021 tarihli Hurun Küresel Zengin Listesi’ne göre dünyanın en zenginlerinin üçte biri Çinli. 2008 finans krizinden sonra dünya ekonomisinin büyümesinin üçte biri Çin’de gerçekleşti. Benzer şekilde yabancı sermaye çekmede ve araştırma geliştirme yatırımlarında da Çin ABD’yi geçmiştir

Yakın geleceği belirleyecek önemli bir etken olarak; gıda ve su kaynakları başta, iletişim, savunma, uzay sanayilerindeki ileri teknolojide kullanılan terbium ve dysprosium, lithium, vanadium, gadolinium gibi ender metallerin çıkarıldığı bölgelerin, üretimin ve piyasaların daha şimdiden Çin’in denetimine geçmiş olduğunu da vurgulayalım.

Sermaye ihracı ve finansal göstergeler…

Dünya ticareti içindeki ağırlığına paralel Çin’in kredi veren bir ülke olarak önemi de son 20 yılda hızla arttı. Harvard Business Review’da yayımlanan bir araştırma, Çin’in 150’den fazla ülkeye verdiği kredilerin toplam 1,8 trilyon dolarla dünya hâsılasının %5’i gibi çok çarpıcı bir düzeye yükseldiğini gösteriyor. Bugün artık dünyanın en büyük 10 bankası sıralamışında ilk dört sırayı Çin mahreçli bankalar işgal etmiş durumda. Harward Üniversitesince yapılan bir araştırma Doğu Afrika’dan Pasifik adalarına en az 16 ülkenin Çin’den aldıkları borcu ödeyemeyecek durumda olduğunu saptıyor. Ödenemeyen borçların karşılığında Çin, Sri Lanka da olduğu gibi limanlar başta stratejik alanlardaki yatırımlara el koyuyor.

Bu tablo Çin’in genel olarak sermaye ihracı özel olarak da portföy yatırımlarında da son on beş yıl içinde büyük atılım yaptığını gösteriyor. Fakat hegemonya mücadelesinde Çin ve ABD’nin hâlihazırdaki pozisyonlarının doğru ve tam olarak anlaşılabilmesi için bu yatırımların büyük ölçüde dolar üzerinden yapılmakta olduğunun da altını çizmek gerekli. Bilindiği gibi bir ülkenin hegemonik konumunun en önemli göstergeleri arasında dilinin, kültürünün, zihniyet dünyası ve yaşam tarzının evrenselleşmesinin yanı sıra parasının evrensel bir değer ölçüsü haline gelmesi de vardır. Pax Britanica döneminin evrensel parası pound idi; Pax Americana döneminin ise dolar… Bu zorunlu hatırlatmanın zihinlerde tam ve doğru biçimde yerine oturabilmesi için bu hatırlatmaya bir ihtiyati kayıt koymamız da gerekiyor. Bir ülkenin dilinin, kültürünün, zihniyet dünyası ve yaşam tarzının ve parasının henüz evrensel bir değer ölçüsü haline gelmemiş olması emperyalist hegemonya adayı olup olmamasının değil; hatta hegemon olup olmasının bile değil; dünya çapındaki hegemonyasının -bir anlamda- tescillenip tescillenmediğinin göstergesidir. Bir başka ifadeyle hegemonya sürecinin nihai ve en üst düzeydeki sonuçlarıdır bu göstergeler. Nitekim İngiltere’nin hegemonik gücündeki azalmaya denk düşmeyen biçimde pound bir dönem daha evrensel para olmaya devam etmiş ya da ABD artık net biçimde yeni hegemon güç olarak ortaya çıkmasına karşın doların evrensel değer ölçüsü olması, bu hegomonik konuma göre daha gecikmeli olarak gerçekleşmiştir.

Bu bölümü doların egemenliğinin uzun süredir sarsılmakta olduğunu; bu alanda ABD ile uzun süredir rekabet halinde olan AB’ye artık Çin, Rusya vb. ülkelerin de katılmakta olduğunu vurgulayarak sonlandıralım. Nitekim 2020’de Çin Merkez Bankası ile 28 diğer merkez bankası arasında ikili swap anlaşmaları uygulanmaya başlanmıştır. “Dünya parası dolar”ın saltanatına rağmen ve tabi ki o saltanata meydan okurcasına…

Teknolojik alandaki göstergeler…

Çin’in 1996-2021 yılları arasındaki AR-GE harcamaları sürekli artmış 1996 yılında GSYH’sinin %0,56’sı kadar olan AR-GE harcamaları 2021 yılında tutar olarak 432 milyar dolara, oran olarak ülke GSİH’nın yüzde 2,4’üne ulaştı. Yani Çin’in Ar-Ge harcamasını 25 yılda 30 kattan fazla artarak Japonya, Almanya ve Güney Kore gibi öncü ülkelerin toplamından bile daha büyük düzeye ulaşmıştır. Çin, dünya Ar-Ge harcamaları açısından 1991 yılında dünyada sekizinci sıradayken 2016 itibarıyla ikinci sıraya yükseldi. Çin Ulusal İstatistik Bürosu (NBS), fiyat faktörleri düşüldükten sonra Çin’in Ar-Ge harcamalarının 2021 yılında bir önceki yıla göre yüzde 9,4 yükseldiğini açıkladı. Çin artık bu alanda da lider ülke durumunda…

Çin’de yerleşiklerin yaptıkları patent başvurularına baktığımızda, Dünya Bankası (2018) verilerine göre, 1996 yılında 11.628 olan patent başvurusu 2000 yılında 25.346’ya, 2005 yılında 93.485’e, 2010 yılında 293.066’ya ve 2016 yılında 1.204.981’e ulaştığı görülmektedir. Yapılan patent başvurularının bu dönem içerisinde önemli oranda artmış olması Çin’in yaptığı AR-GE yatırımlarının beklenen yönde verimlilik artışına ve dolayısıyla ekonomik büyümeye katkı sağladığına işaret etmektedir. .Nitekim Dünya Bankası 2018 raporuna göre 1990-2016 yılları arasında Çin’in toplam sanayi malları ihracı içindeki orta ve yüksek teknolojili ürünlerin oranı (yüzde 30’lardan yüzde 60’lara) ve yüksek teknolojili ürünlerinin oranın da (yüzde 10’dan yüzde 25 civarına) çıkarak ciddi bir yükseliş gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Çin, klonlama, yarı iletkenler, quantum, yapay zekâ, robotik gibi bazı teknolojik alanlarda da artık ilerlemiş durumda. Çin’in yüksek teknoloji alanındaki durumunu anlamak için küresel endüstriyel robot üretiminde Çin’in payının 2010’da %3,2 iken 2020’de %31’e çıkması bile yeterince fikir vermektedir. Çin, en hızlı bilgisayarı üretmiş, dünyanın en uzun hızlı tren hattını tamamlamış, kolonlama, embriyo ve kök hücre, virüs araştırmalarında çok ciddi mesafeler almış, teknolojik gelişme trendini bilgisayar, uzay çalışmaları, yapay zekâ gibi stratejik teknolojik alanlardaki gelişmelerle bütünleştirmiştir. Bu teknolojik gelişmelerin Çin’in askeri savunma sektöründeki sonuçları, gelinen noktada açık biçimde ABD yönetimini kaygılandırmaktadır. Örneğin, yapay zekâ, insansız savaş araçlarının ötesinde, hedefini kendi seçen “otonom silahların” gelişmesini kolaylaştırıyor. Kuantum bilgisayarı üzerinden dijital ağlar, düşman merkezler tarafından okunamaz haberleşme olanakları, başka ülkelerin sistemlerine sızma kolaylığı, enerji sektöründe toryum reaktörü, birbirine eklenebilen üniteler, enerji bağımsızlığı olasılığını getiriyor.

Öyle görünüyor ki ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabeti gergin durumunu artırarak sürdürecektir. Örneğin 5G ve Huawei meselesi ABD için bir ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyor ve bu alandaki gerilimin zamanla daha da yükselmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bilindiği gibi geçen yıllarda ABD marifetiyle Huawei şirketi Avustralya ve İngiltere’de yasaklatıldı; şirketin üst düzey yöneticisi Kanada’da tutuklandı. Huawei’ye çip satışı engellenmeye çalışıldı. ABD basınındaki yorumlara bakılırsa bu yasaklama ve baskı politikasında belirli bir esneme ihmal dâhilinde olsa da, iki ülke arasında 5G konusundaki gerilimli pozisyonda esaslı bir değişiklik beklenmiyor.

Bir emperyal hegemonya stratejisi olarak “Kuşak ve Yol Projesi”

Çin’in hegemonya iddiasının en net ve somut ifadesi 2050’de tamamlanması planlanan “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi olsa gerek. Bu proje kapsamında onlarca ülkeye yapılacak altyapı yatırımları için 100 trilyon dolar harcanacağı düşünülüyor. Çin, 2013’ten beri devam eden program çerçevesinde Afrika ve Orta Asya’daki birçok ülke dâhil olmak üzere yaklaşık 163 ülkede yollar, köprüler, limanlar ve hastaneler inşa etmek için trilyonlarca dolarlık yatırım yaptı. ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nın ardından hayata geçirdiği hegemonik projesi Marshall Planı’nın 11 katı büyüklüğündeki “Yeni İpek Yolu Projesi” ile Çin, Asya, Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki 60 ülkeyle ticareti arttırmayı planlıyor. Antik Çin’i Avrupa’ya bağlayan İpek Yolu’nun günümüz şartlarında canlandırılmasını öngören bu projeye göre; Çin’den başlayacak demiryolu hatlarının Asya’yı kat ederek Avrupa’ya ulaşması amaçlanıyor. Proje tamamlandığında Avrupa-Çin ticaretinde deniz yolunun yerini artık tren yolu almış olacak. Çin, hali hazırda, projeye dâhil olan 20 ülkede 50 milyar dolarlık yatırım yapmış durumda. Projenin toplam büyüklüğünün ise 1 trilyon dolara ulaşacağı öngörülüyor. Çin, Kuşak ve Yol Projesi’nin 2013’teki ilanından bu yana 70’den fazla ülkeye 1590 proje kapsamında 1,9 trilyon dolar civarında borç verdi; borcunu ödeyemeyenlerin altyapı tesislerine el konuldu.

Projenin emperyal hegemonya hedefi açısından taşıdığı kritik önem, dünya nüfusunun yüzde 70’ini, küresel ekonominin yüzde 55’ini ve bilinen enerji rezervlerinin yüzde 75’ini kapsadığı bilgileriyle net biçimde anlaşılabilir. Bu proje hayata geçirildiğinde, küresel ekonomik altyapıda dengenin Çin lehine değişmesi büyük bir olasılık olarak görünüyor.

ÇİN’İN DIŞ POLİTİKA STRATEJİLERİ…

Mao döneminde izlenen dış politikayı iki döneme ayırmak olasıdır. İlk dönem, SSCB ile yakın ittifak içerisinde izlenen ” blokçu dış politika” dönemidir… İkinci dönem ise, SSCB ile ilişkilerin bozulmasından sonra başlar ve “üç dünya anlayışı” ile somutlaşır. “Üç Dünya” anlayışına göre, ABD ve SSCB birinci dünyayı, Japonya, Avrupa devletleri ikinci dünyayı, Asya -Japonya Hariç-, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri de üçüncü dünyayı oluşturur. Çin bu ikinci dönemde giderek “üçüncü dünyacı” bir dış politika eksenine kaydı ve kendini de birinci ve ikinci dünyaya karşı üçüncü dünyanın temsilcisi ve hatta önderi ayrı bir odak olarak tanımladı.

Blok ittifakı eksenli dış politikanın terk edilmesinin nedeni, Kruşçev döneminde yürütülen “anti Stalinist kampanya” ile birlikte SSCB’nin bu aynı dönemde emperyalist-kapitalist dünya ile “barış içinde bir arada yaşama”yı öngören bir dış politika stratejini benimsemiş olmasıydı. Yalta mutabakatı çerçevesinde oluşturulan statüko zaten Mao’nun Çin’ini rahatsız ediyordu. Bu mutabakat ekseninde SSCB tarafından Çin, ABD’nin Asya’daki ve Afrika’daki hegemonya alanlarına müdahil olmaması doğrultusunda baskılanmaktaydı. Mao, hem ABD’nin Çin’e mutlaka müdahale edeceğini düşünmesinden hem de “ulusal kurtuluşcu” veya “sosyalizan” mücadeleleri desteklemeyi “ideolojik ve ilkesel bir sorun” olarak görmesinden dolayı SSCB’nin bu tavrına soğuk bakmaktaydı. Kruşçev’le birlikte iş kapitalist dünya ile “barış içinde yaşama”nın resmi çizgi haline gelmesi noktasına varınca iki ülke arasındaki ittifak kopma noktasına geldi. Bir müddet sonra Mao’nun SSCB’yi sosyal emperyalist ilan etmesi ile ilişkiler tümden bozuldu. Ardı sıra Mao, Çin Sovyet sınırının Rus çarlık hükümeti tarafından zorla kurulduğunu ilan ederek, birkaç bin kilometrekarelik Sovyet toprakları üzerinde hak iddialarında bulundu. Nihayet bozuk ilişkiler 1969 yılında Damansky adasında çok büyümeden sonlandırılsa da iki devlet arasında bir askeri çatışmaya da yol açtı. Ama SSCB ile ilişkilerin o zamanki bozuluş nedeni Çin’in ABD’ye yakınlaşması değil tam aksine “SSCB’nin başta ABD olmak üzere emperyalist blokla danışıklı bir dış politika izlediği” eleştirisiyle ilgiliydi.

Mao’nun ardından…

Mao’nun ardından Çin’i kapitalist bir yola sokan Deng Xiaoping döneminde Çin’de, yalnızca ekonomi politikalar ve resmi ideolojik söylemler alanlarında değil aynı zamanda dış politika alanında da köklü bir yön değişimi gerçekleşmiştir.

Deng Xiaoping döneminde Mao’nun “Üç Dünya” stratejisi Rusya ile uzaklaşmayı ve ABD’ye yakınlaşmayı ve ülkedeki kapitalist restorasyonu haklılaştıracak biçimde revize edilerek, yeni dış politika stratejisinin temel doktrini haline getirildi. “Baş düşman” olarak görülen SSCB’ne karşı ehven-i şer olan ABD ve Batı ile ekonomik ve siyasi yakınlaşma siyaseti izlenmeye başlandı. Bu dönemin dış politikasını şekillendiren ikinci önemli prensip Deng’in 1990’da ilan ettiği “Düşük Profilli Kalma” doktrininde ifadesini bulmuştu. “Düşük profilli kalma” doktrini dış politikadaki sorunların çözümünde sakin hareket edilmesini ve fakat içeride ekonomik gelişim için temponun artırılmasını içermekteydi. Bu doktrini, “Çin’in gücünü saklama, uygun zamanı kollama stratejisi” olarak değerlendirenler de çok olmuştur. Gerçekten de Deng döneminde Çin, kapitalist Batı ile yakınlaşarak ve fakat dış politika alanında dünya işlerinden çekilerek tamamen kendi iç ekonomik gelişimine odaklanmıştır.

Jiang Zemin dönemi

Jiang Zemin döneminde ‘Üç Temsil Kuramı’ ve ‘Yeni Güvenlik Konsepti’ isimleriyle yürürlüğe konulan dış politika stratejilerine bakıldığında öne çıkanın Çin’i “gelişmiş üretici güçlerin, gelişmiş kültürlerin” temsilcisi haline getirmek görevi olduğu görülmektedir. Çin’in kapılarını kapitalist dünyaya açmak suretiyle ekonomik gelişimini sürdürmesi, bu anlamda kapitalist dünyayla uyumlu ve kazan kazan esasına dayalı bir dış siyaset izlenmesi bu belgelerin ana temalarıdır. Henüz askeri olarak zayıf olan ve yine henüz yaptığı önemli ekonomik atılımlara karşın ulaşılmak istenen düzeyden uzak olan Çin, bu doktrinler aracılığıyla dünyaya “ batı ile ekonomik ilişkileri ve ortak çıkarları geliştirmek dışında herhangi başka bir arayış içinde olmadıkları” mesajı vermekteydi. Kısacası Zemin, “daha çok Batı daha çok kapitalizm istiyoruz, herhangi bir gerilim ve çatışma tarafı ve taraftarı değiliz” diyerek, kendi döneminde de Deng’in düşük profilli dış politika anlayışını sürdürmek niyetinde olduğunu ortaya koymaktaydı.

Hu Jintao dönemi…

Ne var ki Hu Jintao döneminde işler artık renk değiştirmeye başlamıştır. Çin’in askeri ve özellikle ekonomik alanda ve üstelik de istenen istikametin ve sınırların dışına taşan biçimde teknolojik gelişmeye dayalı biçimde büyümesi, Batı da endişelere yol açmış ve bu dönemden itibaren Çin artık bir tehdit olarak nitelenmeye başlanmıştır. ‘Çin tehdidi’ kuramı bu dönemde, yani Hu Jintao döneminde ortaya çıkmıştır. Jintao, “yükselen Çin tehdidi” söylemine “Barışçıl Yükseliş ve Uyumlu Toplum” stratejisini açıklayarak yanıt vermiştir. Bu cevapta özetle denilmektedir ki “Çin bir tehdit değildir ve barışçıl bir yükseliş çizgisi izlemektedir ve izleyecektir.” Bu politika ile Çin, yükselen gücüne rağmen başat güç olma iddiasının bulunmadığını ve mevcudun korunması taraftarı olduğunu ifade ederek ABD ve Batı’ya bir anlamda güvence vermeye çalışmıştır. Bu güvence verme çabalarına karşın ABD’nin Asya’daki artan askeri varlığının ima ettiği tehdide karşı Çin, komşu devletleri yanına almaya yönelik adımları hızlandıracağını da yine bu aynı stratejinin bir parçası olarak dünyaya deklare etmiştir. Stratejinin “Uyumlu Toplum” başlığı kapsamında Çin, komşu devletler ile yakın ve güçlü ilişkiler kurmayı temel ve öncelikli bir amaç olarak saptamıştır.

Xi Jinping dönemi ya da dış politikada “düşük profil”e son…

Obama döneminden başlayarak ABD’nin Çin’i çevreleme siyaseti izlemeye başlaması, Japonya’nın ABD tarafından yeniden silahlandırılması, Güney Çin Denizi’nde Filipinler ve Vietnam ile yaşanan sınır gerginlikleri, bir üst başlıkta vurguladığımız gibi daha Hu Jintao döneminde Deng’in “düşük profilli dış politika” doktrininin sorgulanmasına yol açmış ve Çin’i kendi yakın çevresinde dış politika alanında daha aktif olmaya yöneltmişti. Ardından Trump döneminde gelen ticaret ve ekonomi savaşları, Çin’in açıkça en büyük düşman ilan edilmesi vb. “düşük profilli dış politika” anlayışının terk edilmesini motive etmiştir. Ama belirtmek gerekir ki bu gerekliliğin bir diğer unsuru da, Çin’in kapitalist dünya ekonomisi içindeki yerini güçlendirmesi, doğal olarak dünya siyasetinde de buna denk düşen yeni bir pozisyon arayışına girmesidir.

Nitekim Jintao’dan sonra gelen Xi Jinping’in döneminde dış politikada önemli değişimler yaşanmıştır. Dönemin öne çıkan dış politika ilkeleri, Ulusal Canlanma ve Başarı İçin Mücadele olmuştur. Ulusal Canlanma daha çok ‘Çin Rüyası’ olarak adlandırılır. Çin rüyası, ekonomik gelişimi yeni bir merhaleye çıkarmak, Çin halkının refah seviyesini yükseltmek, yeni gelişmelerin yarattığı yeni güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik reformları derinleştirmek, Çin ulusunu tarihsel ve kültürel mirasına uygun yüksek ve etkin bir mertebeye taşımak ve “Çin’e özgü sosyalizm”in inşası olarak özetlenebilir. Başarı için Mücadele, Çin Rüyası politikasının devamı niteliğini taşır. Temelinde Çin Rüyası’nın nasıl gerçekleştirileceğinin bir ifadesi olmakla birlikte, bu amaç doğrultusunda Çin dış politikasının yeniden şekillendirilmesini de içermektedir. Barış için Mücadele stratejisiyle artık Çin, dış politikada o güne dek izlediği pasif konumunu terk edip aktif bir dış politika izlemeye başlayacağı mesajını açık açık vermeye başlamıştır. Şi Jinping, ÇKP’nin bir dış ilişkiler seminerinde, 24 Ekim 2013’te Başarı için Mücadele doktrinini ilan etmiş ve “artık Çin, dünya diplomasisinde etkin bir unsur olacaktır” demiştir. Çin o günden sonra özellikle de kendi çevresindeki bölgelerde Amerikan askeri üstünlüğünü olduğu kadar diplomatik üstünlüğünü de sorgulayacak, Çin ordusunda da bu sorgulamanın askeri arka palanını oluşturabilecek bir yapısal değişim hayata geçirilecektir.

Stratejiden Pratiğe Çin Dış Politikası…

Çin süreç içerisinde kendi yakın bölgesinden başlayarak, Afrika, Ortadoğu, Orta Asya, Latin Amerika ve hatta giderek Avrupa coğrafyasında etkinliğini artırmıştır. İçlerinde bazı ABD müttefiklerinin ve yanı sıra Rusya ve Hindistan gibi önemli ülkelerin de yer aldığı pek çok bölgesel kurumlaşmanın oluşturulmasında başrolde olmuştur. 15 Asya ve Pasifik ülkesi arasında imzalanan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCAP) sözleşmesi, AB ve Çin arasında imzalanan iki taraflı yatırım anlaşması, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS grubu ve birleşik bir askeri-politik blok olarak Şangay İşbirliği gibi… Çin, bu adımları atarken Trump dönemi ABD’sinin içe kapanma ve dünyadan çekilme politikasının yarattığı boşluktan azami ölçüde kendi lehine yaralanmasını da bilmiştir. Afrika’dan Orta Asya’ya pek çok ülkeyi açtığı kredilerle ödeyemeyecekleri ölçüde borçlandırmak, bu yöntemle bu ülkelerle bağımlılık temelli bir ilişki inşa etmek ve yine bu ülkelerdeki liman vb. gibi stratejik alanlara ödenemeyen borçların karşılığı olarak el koymak, bu etkinlik artışını sağlayan bir diğer önemli yöntemdir.

Özetle Çin’in ekonomik ve -henüz daha zayıf olsa da- askeri-diplomatik alanlarda son yıllarda sergilediği gelişme, Amerikan küresel hegemonyasını sorgulamaya açar nitelik ve düzeydedir. Çin dış politikasının bölgesel bağlamda en önemli hedefi, Tayvan’ın “bir devlet iki sistem” politikası çerçevesinde “anavatana katılması”dır. (Tıpkı Hong Kong ve Macao gibi). Bu başarıldığında, Çin’in bir küresel güç olarak gelişiminin önü açılacaktır. Çin, “Başarı İçin Mücadele Etme” doktrinine geçişle birlikte küresel emperyalist bir güç olma yönündeki atılımını (dış politika alanında da) tamamlamak istiyor.

Çin ve sıcak savaş tehdidi…

Çin’in bugüne kadarki dış politikası askeri güç-sert güç eksenli bir politika olmadığı gibi diplomasi ağırlıklı da değildir. “Düşük profilli dış politika stratejisi”nin içeriğine uygun biçimde büyük ölçüde ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine dayalı bir dış politika söz konusudur. “Barış içinde ekonomik yarışma” olarak nitelenebilecek bu politika, aynı zamanda “yumuşak güç” politikası olarak da tanımlanabilir. Çin bu süreçte askeri çatışma ve gerilimlerden olabildiğince uzak durmaya çalışan bir yaklaşım sergilemiştir.

Peki, “düşük profilli dış politika”nın yerini daha aktif bir dış politika stratejisinin alacağının açıklandığı ve buna askeri harcamaların artırılışının da eşlik ettiği bugün, Çin’in artık yumuşak güç politikasından sert güç politikasına geçmeye başladığı söylenebilir mi? Pek sanmıyorum… Öncelikle aktif dış politika ile yumuşak güç politikası birbirini dışlamaz ve ikinci olarak da yumuşak güç politikasının daha etkili olabilmesi için de arka planda hatırı sayılır bir sert güç potansiyelinin varlığını gerektirir. Fakat kanaatimizin esas nedeni bunlar değildir; Çin’in hegemonya mücadelesindeki en avantajlı olduğu alanın ekonomi alanı olmasıdır. Ayrıca kural olarak yükselmekte olan güçler yerine göz diktiği güçlerle erken hesaplaşmaya girmek istemezler. Hesaplaşmayı kendinin en güçlü, rakibinin ise en zayıf olduğu anda gündemlerine alırlar. Bugünün henüz o gün olmadığı ise aşikârdır.

Ama tam tersine egemenliği tehdit edilen güç, egemenliğini tehdit etme potansiyeline ulaşan gücü, henüz tüm cephelerde kendisiyle baş edebilecek bir güce erişmeden erken hesaplaşmalara zorlamaya çalışır. Hele söz konusu olan dünyanın hala açık ara en büyük askeri gücü olan ABD ve henüz bu alanda ABD ile mukayese edilemez zayıflıkta olan Çin söz konusuysa; bu genel doğru daha fazla geçerlidir. Nitekim son Ukrayna krizi de dâhil Çin Halk Cumhuriyeti ABD ile doğrudan karşı karşıya geliş sonucu doğuracak hamlelerden özenle kaçınmıştır. Kendisi için stratejik önemde gördüğü Güney Çin Denizi ve özelde Tayvan sorunu gibi birkaç başlık dışında yakın gelecekte de Çin’in azami ölçüde askeri gerilim ve çatışma yaratacak hamlelerden uzak duracağı söylenebilir.

Çin bu günden sonra da muhtemelen uluslararası alanda “barışçıl ekonomik rekabet” politikasını korumaya gayret edecektir. “Barışçıl ekonomik rekabet” politikası, devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı, ortak fayda, karşılıklı saldırmazlık, devletlerin iç işlerine karışmama ve eşit ilişkiler gibi unsurlara dayanmaktadır. Görülmektedir ki tıpkı Rusya’nın olduğu gibi Çin’in de hegemonya mücadelesindeki bugünkü stratejisi, kendi şekillendirecekleri yeni bir dünya düzeni değil, öncelikle ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni öncesine, yani geçmişin Westfelyan ilkelerine dayalı uluslararası düzene geri dönmektir. Bu hedefin kendisi de Çin’in dış politikasını en azından yakın vade için mümkün olduğunca işlerin sıcak çatışma noktasına gelmemesi doğrultusunda kurgulayacağına dair bir başka önemli işarettir.

Tekrar soracak olursak peki, o zaman dış siyasette düşük profilli dış politikadan aktif profilli dış politikaya geçmek ve askeri hazırlıklara özel bir ağırlık kazandırmak Çin dış politikası açısından ne anlama gelmektedir? Çin bu yeni stratejiye geçişle bugün bir savaş istemese de kendisine yönelik askeri girişimler ya da örneğin Tayvan sorunu gibi alanlarda kendisine yönelik provokatif hamleler karşısında sessiz kalmayacağını, gelen saldırılara yanıt vermekte tereddüt etmeyeceğini deklare etmiş olmaktadır. Zira bu tür girişimlere karşı caydırıcı olabilmek Çin’in ekonomik gücünün karşılığı olabilen bir dış politika ağırlığına sahip olabilmesi ve hegemonya iddialarını sürdürebilmesi açısından artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Bugün sahip olduğu askeri güçte, hegemonya tesisi için yetersiz olsa da, yakın çevresindeki kendi aleyhine hamleler açısından fazlasıyla caydırıcı olabilecek bir düzeydedir.

* Bu yazı, http://noktahaberyorum.com/ sitesinde 3 bölüm halinde yayınlanan dizinin, bütünüdür. Başlık bizim tarafımızca eklenmiştir.

Referanslar;

1) Korkut Boratav, “ÇKP’nin ve Çin’in başarısının sırrı…” söyleşi, Oda TV com.

2) Ergin Yıldızoğlu, “ABD ve Çin: Rekabetleriyle geleceği şekillendirecek iki süper güç”, Cumhuriyet

3) Alp Altınörs, “Rusya-Çin: Yeni Bir Emperyalist Odak Mı?” Yeni Eksen

4) Mike Davis; “Wuhandan alınacak dersler,”” Çivisi Çıkan Dünya & Covid-19 Salgını Üzerine Muhasebele” içinde – RUNİK KİTAP

5) Aktaran Ergin Yıldızoğlu,” ABD ve Çin arasındaki ‘yeni soğuk savaş’ dünya için ne kadar büyük bir risk?” Cumhuriyet

6) Örnek, Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne girmesini sağlayan ve bu anlamda batı medyasınca çok övülen 2003 – 2013 arasının Çin devlet başkanı Hu Jintao‘dan “Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun 90. yıldönümü vesilesiyle Devlet Başkanı Hu Jintao yaptığı konuşmada,…24 defa Marksist ve Marksizm kavramlarını kullanan Jintao, Çin’in karşı karşıya kaldığı sorunların çözümünde Marksist düşüncenin çözümler üreteceğini savunmuştur” M. Turgut Demirtepe ve Hasan Selim Özertem, ”Yükselen Tehdit Algısı Karşısında Çin’in Yumuşak Güç Siyaseti: Politikalar ve Sınırlılıkları” bilig, Bahar 2013 / sayı 65

7) Global Times, Başyazı, 23 Aralık 2020’den aktaran K.Boratav “ Çin Komünist Partisi ABD’ye meydan okuyor –Sol Haber

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]