Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
Türkiye burjuva devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye burjuva devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2025 Pazar

Türkiye Burjuva Devrimi: Tanzimat’tan Tek Parti Rejimine

MAR

Mayıs 1920. Mustafa Kemal, Ethem Bey ve savaşçılarını Ankara garında karşılarken.

1. Giriş

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı-Önsöz’de, toplumsal devrimin, bir toplumun üretim ilişkilerindeki (altyapı) dönüşümlerin, devlet ve ideoloji gibi üstyapı unsurlarını yeniden şekillendirmesiyle gerçekleştiğini belirtir. Marx’a göre, üretim ilişkilerindeki değişimler, eski düzenin çözülmesiyle yeni bir toplumsal düzenin ortaya çıkmasını sağlar; bu süreç, sınıfsal mücadeleler ve siyasal devrimlerle şekillenir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemi, Marx’ın bu çerçevesiyle analiz edildiğinde, feodal-haraççı hibrit yapıdan kapitalist üretim ilişkilerine geçişin sancılı bir toplumsal devrim süreci olarak görülebilir.

Osmanlı’nın çokuluslu yapısı, farklı gelişmişlik düzeylerindeki toplumsal bileşenlerden oluşuyordu ve bu, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, çok sayıda devletin Osmanlı’dan doğmasını sağladı (Tezler, 118). Bu yapı, Osmanlı’nın yalnızca bir Türk devleti olmadığını ve tek bir kavramla tanımlanamayacağını gösterir. Osmanlı, kapitalizm öncesi bir coğrafyada yerel oluşumları dönüştürmeden bir arada tutan bir üst örgütlenmeydi (Tezler, 119). Osmanlı’nın merkeziyetçi “yönetmenlik devletçiliği” ve tımar sistemi, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimini uzun süre engellemiş, ancak 17. yüzyıldan itibaren tımar sisteminin çözülmesi, ayanların (yerel liderler veya taşra elitleri) ticari tarımı ve gayrimüslim tüccarların uluslararası ticaret ağları, kapitalist ilişkilerin filizlenmesini sağlamıştır. 19. yüzyılda, özellikle Tanzimat reformları ve 1838 Ticaret Anlaşması ile bu ilişkilerin gelişimi hızlanmış, bürokrasi ve ordu öncülüğünde modern bir kapitalist devlet yapısı oluşmuştur.

Makalede sıkça kullanılan “devşirme rejimi” (gayrimüslim çocuklardan seçilip eğitilerek devlet hizmetine alınan kişilerce yönetim sistemi) ve “devlet sınıfı” kavramları, Osmanlı’nın özgün yapısını açıklamak için Yalçın Küçük tarafından geliştirilmiştir. Marksist sınıflandırmada, sınıflar üretim araçlarına sahip olma temelinde tanımlanır; ancak Osmanlı’da üretim araçlarının kontrolü büyük ölçüde devletin elindeydi. Osmanlı’da başat mülkiyet türünün devlet mülkiyeti olması, tımar topraklarının büyük kısmını kapsayan merkezi denetim ve sipahilerin aristokrat bir sınıf olamaması, bu özgünlüğü yansıtır (Tezler, 126). Devşirme elitler (kapıkulu ve ulema) ve bürokrasi, üretim fazlasına el koyarak bir “devlet sınıfı” oluşturmuştur. Bu, Batı’daki feodal veya burjuva sınıflardan farklıdır, çünkü Osmanlı, feodal öncesi ve Asya tipi öğelerin etkisiyle şekillenmiş, ancak 17. yüzyılda ayanların Sened-i İttifak’la (1808) feodal eğilimleri güçlendirme çabası merkezi bürokrasi tarafından engellenmiştir (Tezler, 123). Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni’nde, bu yapıyı Asyatik üretim tarzı (ATÜT) ile ilişkilendirir ve devletin ekonomik kontrolünün, bağımsız bir burjuva sınıfının oluşmasını engellediğini savunur. Erik Jan Zürcher ise, Turkey: A Modern History’de, Osmanlı’nın sınıfsal yapısını daha esnek bir şekilde ele alır ve devletin ekonomik kontrolünün, ayanların ve gayrimüslim tüccarların kapitalist ilişkileri geliştirmesine olanak tanıdığını belirtir. Bu perspektifler, Küçük’ün “devlet sınıfı” kavramını tamamlar, ancak Osmanlı’nın sınıfsal dinamiklerini daha geniş bir bağlamda ele alır.

Bu çalışmada, Türkiye burjuva devrimi, toplumsal devrim (ekonomik altyapının dönüşümü) ile siyasal reformlar ve devrim (devlet yapısının modernleşmesi ve dönüşümü) süreçlerinin iç içe geçtiği, 1839-1940 arasında uzun bir zamana yayılan ve tedrici reformlarla ilerleyen bir tarihsel kesit olarak ele alınmaktadır. Osmanlı’nın çöküş döneminde, pamuk ihracatı ve erken sanayi atölyeleriyle filizlenen kapitalist üretim ilişkileri, burjuva sınıfının oluşumunu hızlandıran 1908 Jön Türk Devrimi ve 1919-1923 Kurtuluş Savaşı gibi siyasal sıçramalarla, bürokrasi ve ordu öncülüğünde güçlenmiştir.

Osmanlı, uluslararası ticaret yollarının Atlantik’e kaymasıyla (16. yüzyıl sonları) dünya kapitalist pazarına hammadde sağlayıcısı olarak bağlanmış, bu da çöküş sürecini hızlandırmıştır (Tezler, 130-131). Emperyalizm, sömürgecilikten farklı olarak, kapitalizmin ileri bir evresidir ve Osmanlı’nın yarı-sömürge konumu bu bağlamda şekillenmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı’nın emperyalizmin yarı-sömürgesi haline gelmesi, bağımsız devlet işlevlerini kısmen kaybetmesi ve sermaye birikiminin Selanik, Ege, Akdeniz gibi bölgelerde hızlanması, kapitalist ilişkilerin mayalanmasını sağlamıştır (Tezler, 137, 133). Kurtuluş Savaşı, anti-kapitalist bir mücadele olmadığından doğrudan sosyalist bir anti-emperyalizm olarak tanımlanamaz, ancak İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı anti-kolonyalist ve Osmanlı’nın yarı-sömürge konumuna karşı anti-emperyalist bir mücadele olarak görülebilir. Ekim Devrimi’nin etkisiyle emperyalistlerin Türkiye’yi bölme planlarından vazgeçmesi, Türk burjuva devriminin başarısında kritik bir rol oynamıştır (Tezler, 144, 150). 1908 Devrimi, bürokrasi ve ordunun öncülüğünde anayasal düzeni getirerek siyasal devrimin bir aşamasını oluştururken, Kurtuluş Savaşı, halkın katılımıyla anti-kolonyalist bir mücadele olarak burjuva devrimini ulus-devlet inşasıyla tamamlamıştır. Bu süreçte, 1839’dan 1940’a kadar olan reformlar (Tanzimat, II. Meşrutiyet, Kemalist reformlar), kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmesini ve modern bir burjuva devletinin oluşumunu sağlamıştır. 1908 ve 1919-1923 siyasal devrimleri, bu uzun toplumsal devrim sürecinin sıçrama noktaları olarak yorumlanabilir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, halkın, özellikle köylü sınıfının Kurtuluş Savaşı’ndaki katılımıyla güçlenmiş, ancak Kemalistlerin elitist reformlarının halktan kopukluğu ve kapitalizm öncesi sınıflarla uzlaşması, devrimin otoriter bir tek parti rejimiyle sonuçlanmasına yol açmıştır. Bu perspektif, Türkiye burjuva devrimini, altyapı ve üstyapının karşılıklı etkileşim içinde dönüştüğü, uzun erimli ve karmaşık bir süreç olarak tanımlar.

2. Toplumsal Devrimin Kökenleri: Osmanlı’nın Eski Düzeninin Çöküşü

Türkiye’de kapitalist “toplumsal devrim” (toplumun feodal-haraççı hibrit yapıdan kapitalist bir düzene geçiş süreci), Osmanlı İmparatorluğu’nun eski düzeninin iç ve dış sorunlar nedeniyle çökmeye başladığı 17. ve 18. yüzyıllarda başladı. Osmanlı, çokuluslu bir imparatorluk olarak, farklı gelişmişlik düzeylerindeki toplulukları bir arada tutan bir üst örgütlenmeydi ve tek bir üretim biçimiyle tanımlanamaz (Tezler, 118-119). Osmanlı Devleti, üretimi kendisi organize etmek yerine, üretimi düzenleyen ve denetleyen bir sistemle yönetiliyordu. Bu sisteme “yönetmenlik devletçiliği” denir, yani devlet, ekonomiyi kontrol eder ama doğrudan üretim yapmazdı. Devletin üstün mülkiyeti, tımar topraklarının büyük kısmını kapsıyordu; reaya (üretici köylüler) sadece kullanma ve miras bırakma hakkına sahipti, ancak artı-ürüne devlet el koyuyordu (Tezler, 126). Üretilen malların fazlası (artı-ürün), vergiden muaf olan üç grup arasında paylaşılıyordu: ümera (askeri-idari yöneticiler), ulema (din ve hukuk işlerini yürüten alimler) ve kapıkulu (padişaha bağlı özel askerler ve memurlar). Bu yapı, Batı’daki gibi güçlü bir feodal sınıfın (toprak ağaları) oluşmasını engelledi veya bağımsız bir burjuva sınıfının (ticaretle zenginleşen tüccarlar) oluşmasını frenledi; tüm güç merkezde, yani padişahta toplandı. Osmanlı, Bizans’ın merkeziyetçi mirasını devralmış, feodal eğilimleri engellemiş, ancak 17. yüzyılda ayanların bölgesel güç biriktirmesiyle feodal unsurlar belirmiştir (Tezler, 123). Bu merkeziyetçi sistem, kapitalist üretim ilişkilerinin (ticaret ve sanayiye dayalı ekonomi) gelişmesini geciktirdi. Ancak, 17. yüzyılda tımar sisteminin çözülmesiyle ayanlar (yerel liderler veya taşra elitleri) taşrada ekonomik güç kazandı ve tarımsal üretimi yerel pazarlara yönlendirdi; pamuk ihracatı önemli bir paya sahipti ve ayanların kontrol ettiği yerel pazarlar büyüme gösterdi (Pamuk). Ayanların 1808’de Sened-i İttifak ile hükümdara karşı özerklik kazanma çabası, II. Mahmud’un merkezi bürokrasiyi güçlendiren politikalarıyla bastırılmıştır. 18. yüzyılda, gayrimüslim tüccarlar (Rum, Ermeni, Yahudi) Avrupa’yla ticaret ağları kurarak Osmanlı ekonomisini dünya pazarlarına entegre etti; dış ticaretteki payları yüksekti ve toplam ihracat arttı (Pamuk).

Uluslararası ticaret yollarının Atlantik’e kayması, fetihlerin ekonomik maliyetinin artması ve Osmanlı’nın dünya kapitalist sistemine hammadde sağlayıcısı olarak eklemlenmesi, ticaret tekelini kırarak çöküş sürecini hızlandırmıştır. Osmanlı düzeninin çözülüşü, tımar sisteminin zayıflaması ve Celali İsyanları’yla hızlandı; ayanların ticari tarımı (örneğin, Ege’de pamuk üretimi) ve gayrimüslim tüccarların uluslararası ticaret ağları, kapitalist toplumsal ilişkilerin filizlenmesini sağladı (İnalcık).

3. Devşirme Rejimi ve Devlet Sınıfı

Osmanlı’nın “devşirme rejimi”, üretim araçlarının devlet kontrolünde olduğu bir sistemde, devşirme elitlerin (kapıkulu ve ulema) üretim fazlasına el koymasıyla bir “devlet sınıfı” oluşturduğunu gösterir. Tımar sisteminde sipahiler, devletin atadığı kişiler olarak rant elde ediyor, ancak merkezi denetim nedeniyle aristokrat bir sınıf olamıyordu (Tezler, 126). Bu, Marksist sınıflandırmada feodal veya burjuva sınıflardan farklıdır, çünkü bu elitler, üretim araçlarına doğrudan sahip olmaktan ziyade, devletin merkeziyetçi yapısı aracılığıyla ekonomik güç elde etmiştir. Osmanlı, feodal öncesi ve Asya tipi öğelerin etkisiyle şekillenmiş, ancak Rumeli, Mısır ve Ege adaları gibi bölgelerde özel mülkiyet biçimleri de (arpalıklar, malikane-divani) gelişmiştir (Tezler, 127). Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni’nde, bu yapıyı Asyatik üretim tarzıyla (ATÜT) ilişkilendirerek, devletin ekonomik kontrolünün, bağımsız bir burjuva sınıfının oluşmasını engellediğini savunur. Timur’a göre, ATÜT, devletin üretim araçları üzerindeki üstün mülkiyetine dayalı bir haraççı sistem olarak, feodalizmden farklı bir sınıfsal dinamik yaratmış; bu, Osmanlı’nın “devlet sınıfı”nın, üretim fazlasını kontrol eden bir elit olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır (Timur, 1994). Yalçın Küçük’ün “devşirme rejimi” ve “devlet sınıfı” kavramları, bu ATÜT çerçevesini tamamlar; devşirme elitler, padişahın otoritesi altında üretim fazlasına el koyarak, Batı’daki feodal aristokrasi veya burjuvaziden farklı bir konuma yerleşmiştir. Erik Jan Zürcher ise, Osmanlı’nın sınıfsal yapısını daha esnek bir şekilde ele alır ve devletin ekonomik kontrolünün, yerel elitlerin (ayanlar) ve gayrimüslim tüccarların kapitalist ilişkileri geliştirmesine olanak tanıdığını belirtir (Zürcher, 2004). Ancak, Timur’un ATÜT analizi, Osmanlı’nın merkeziyetçi yapısının, burjuva sınıfının oluşumunu geciktirdiğini ve devletin ekonomik kontrolünün, sınıfsal dinamikleri “devlet sınıfı” etrafında şekillendirdiğini daha net bir şekilde açıklar. Bu yapı, 17. yüzyılda tımar sisteminin çözülmesi ve ayanların ticari tarımla güç kazanmasıyla dönüşmeye başlamış, ancak bağımsız bir burjuva sınıfının oluşumu, Osmanlı’nın yarı-sömürge konumu ve devletin merkeziyetçi mirası nedeniyle sınırlı kalmıştır (Timur, 1994).

4. Tanzimat Reformları: Modernleşme ve Bürokratik Dönüşüm

Tanzimat dönemi (1839-1876), Osmanlı İmparatorluğu’nun feodal-haraççı hibrit yapısından kapitalist üretim ilişkilerine geçiş sürecinde, bürokrasi öncülüğünde gerçekleştirilen modernleşme ve reform hareketlerinin başlangıcıdır. 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı, özel mülkiyeti koruma ve hukuksal eşitlik vaadiyle, kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmesini hızlandıran temel bir belge olmuştur (Tezler, 134). Tanzimat, Batı’ya karşı direnmek ve rekabet etmek için bürokrasi tarafından tasarlanan idari, hukuki ve ekonomik değişikliklerle şekillenmiş, ancak İngiltere’nin ekonomik ve siyasi baskısının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleştiği için hem bir zorunluluk hem de yarı-sömürge koşullara bağımlı bir süreçtir.

Tanzimat’ın Hedefleri ve Reformları

Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin modernleşme sürecini hızlandırmayı ve merkezi otoriteyi güçlendirmeyi amaçlayan bir dizi hedef etrafında şekillenmiştir:

  • Merkezi İktidarı Güçlendirmek: Ayanlar ve eşrafın bölgesel gücünü kırarak devlet iktidarını sağlamlaştırmak.
  • Modern Bir Devlet Kurmak: Orduyu ve idari yapıyı modernleştirmek, vergileri düzenlemek ve bürokrasiyi rasyonelleştirmek.
  • Hukuksal Eşitlik: Gayrimüslim topluluklara eşit haklar tanıyarak bağımsızlık hareketlerini önlemek ve Avrupa’nın müdahale bahanelerini ortadan kaldırmak.

Bu hedefler doğrultusunda, Tanzimat reformları, Osmanlı hukuk düzeninde dini hukuk egemenliğini sürdürürken dünyevi yasalarla (kanun) bir ikilik oluşturmuştur, bu da modernleşmenin paradoksal karakterini yansıtır (Tezler, 136). Reformlar, devlet ile ayanların ve gayrimüslimlerin özerklik talepleri arasındaki çatışmayı çözmeyi hedeflemiş, ancak genellikle bürokrasinin çıkarlarına hizmet etmiştir. 1858 Arazi Kanunnamesi, özel mülkiyeti teşvik ederek tarımsal üretimin ticarileşmesini sağlamış; 1840-1870 arasında pamuk ihracatı önemli ölçüde artarken, İstanbul ve İzmir’de tekstil atölyeleri kurulmuştur, bu da erken sanayi kapitalizmine işaret etmektedir (Quataert; Pamuk). Ancak, köylülerden alınan vergi devlet gelirinin önemli bir kısmını oluşturuyordu, bu da köylülüğün sömürüsünün devam ettiğini ve altyapının feodal-haraççı hibrit karakterini koruduğunu gösterir (Pamuk).

Ekonomik ve Sosyal Etkiler

Tanzimat’tan bir yıl önce, 16 Ağustos 1838’de İngiltere ile yapılan Ticaret Anlaşması, Osmanlı’yı dünya kapitalist pazarına entegre ederek özel mülkiyeti koruma altına almış ve gayrimüslim tüccarların (Rum ve Ermeni) ekonomik gücünü artırmıştır. Anlaşma, gümrük vergilerini düşürerek serbest ticareti getirirken, Batı mallarının rekabeti nedeniyle yerel tekstil üretimi düşmüş, buna karşın pamuk ihracatı artmıştır (Pamuk). Gayrimüslim tüccarların dış ticaretteki payı yüksek seviyelere ulaşmış, bu da Müslüman burjuvazinin gelişimini frenlemiş ve etnik gerilimleri tetiklemiştir (Pamuk). Yalçın Küçük, bu anlaşmayı, Osmanlı’nın “kapitülasyonlar rejimi”nin bir uzantısı olarak görür ve gayrimüslim tüccarların “komprador” haline geldiğini savunur. Feroz Ahmad, anlaşmanın Osmanlı ekonomisini Batı’ya bağımlı hale getirdiğini ve gayrimüslim tüccarların ekonomik hegemonyasını güçlendirdiğini belirtir (Ahmad, 1995). Taner Timur, anlaşmanın Osmanlı’yı dünya kapitalizmine bağımlı bir hammadde sağlayıcısı haline getirdiğini ve yerel sanayinin çöküşünü hızlandırdığını vurgular (Timur, 1994). Erik Jan Zürcher ise, gayrimüslim tüccarların ekonomik gücünün Müslüman burjuvazinin zayıflığını pekiştirdiğini ve etnik gerilimleri artırdığını belirtir (Zürcher, 2004). Bu süreç, Osmanlı’nın 19. yüzyılın ikinci yarısında emperyalizmin yarı-sömürgesi haline gelerek bağımsız devlet işlevlerini kısmen kaybetmesine yol açmıştır (Tezler, 137).

Tanzimat’ın idari reformları da önemli dönüşümler yaratmıştır. Meclis-i Vala gibi yapılar kurulmuş, sadrazamlık bir memuriyet haline getirilerek “hükümet” kavramı oluşturulmuş, 1843’te sadrazamın özel gelirleri yasaklanmış ve 1850’de Dahiliye Vekaleti (İçişleri Bakanlığı) kurulmuştur. Askerlik süresi beş yılla sınırlandırılmış, Harbiye gibi modern askeri okullar açılmıştır. Bu reformlar, bürokratik burjuvaziyi güçlendirirken, Osmanlı’nın modernleşmesini hızlandırmıştır. Ancak, reformlar için alınan dış borçlar, Osmanlı’yı Batı’ya bağımlı hale getirmiş; 1854-1874 arasında dış borç önemli seviyelere ulaşmış ve 1875’te devlet iflas etmiştir. Küçük, 1875 iflasını, Osmanlı’nın yarı-sömürge statüsünün bir sonucu olarak görür ve 1881’de kurulan Düyun-u Umumiye’nin devletin mali egemenliğini kaybetmesine yol açtığını değerlendirir. Ahmad, dış borçların Osmanlı’yı mali olarak Batı’ya bağımlı hale getirdiğini, Timur ise iflasın dünya kapitalizmine bağımlılığın bir sonucu olduğunu ve bürokrasinin reformlarının bu bağımlılığı çözemediğini savunur (Ahmad, 1995; Timur, 1994).

Tanzimat’ın Çelişkileri ve Sınırlılıkları

Tanzimat reformları, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimini hızlandırırken, Osmanlı’nın yarı-sömürge koşullarında gerçekleşmesi nedeniyle sınırlı kalmıştır. Küçük, Tanzimat’ı, bürokrasinin halktan kopuk bir şekilde Batı’yla uzlaşma arayışı olarak değerlendirir ve yarı-sömürge konumun bir aşaması olarak görür. Ahmad, Tanzimat’ın, bürokrasinin Batı modelini taklit ederek devleti modernleştirme çabası olduğunu, ancak ekonomik bağımlılığı artırdığını ve halktan kopuk kaldığını vurgular (Ahmad, 1995). Zürcher, reformların bürokrasinin modernleşme çabalarını hızlandırdığını, ancak gayrimüslim toplulukların ekonomik gücünün artmasıyla etnik gerilimleri tetiklediğini belirtir (Zürcher, 2004). Timur, Tanzimat’ın, devletin haraççı yapısının mirasının reformların halk tabanından yoksun olmasına yol açtığını savunur (Timur, 1994). Örneğin, II. Mahmud’un vergi reformu, Kürt aşiret beylerinin gücünü artırırken, Ermeni köylülerini hem devlete hem de Kürt beylerine haraç ödemek zorunda bırakmış; bu, 1893-1896 Ermeni ayaklanmalarının ve “Ermeni sorunu”nun temel nedenlerinden biri olmuştur (Tezler, 125). Tanzimat, toplumsal devrim döneminin siyasal reformlarının bir parçası olarak, kapitalist üretim ilişkilerini teşvik etmiş, ancak bürokrasinin elitist yaklaşımı ve yarı-sömürge koşullar, reformların demokratik bir tabana oturmasını engellemiştir.

5. Genç Osmanlılar ve Meşrutiyet Arayışı: İlk Anayasal Deneyim

Tanzimat, burjuva siyasal bilince sahip aydın ve orta düzey bürokrat kesimi yarattı. Bu kesim, reformların daha ileri gitmesini talep ederek siyasete katıldı ve “Genç Osmanlılar” olarak anıldı. İslamcılıktan Batıcılığa kadar farklı görüşleri olan bu aydınlar, 1865’te gizli bir örgüt (İttifak-ı Hakimiyet) kurdu, ama başarısız bir darbe girişiminden sonra Avrupa’ya kaçarak Genç Osmanlılar Cemiyeti’ni oluşturdu. Ortak talepleri, anayasal bir düzen ve meşrutiyetti (padişahın yetkilerinin sınırlandırıldığı bir yönetim). Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi isimler, Osmanlıcılık ideolojisiyle, Batı tipi anayasal düzeni ve İslam’la uyumlu modernleşmeyi savundular. Osmanlıcılık, imparatorluğu bir arada tutmayı amaçlasa da halk tabanı eksik olduğu için sınırlı kaldı. Ahmad, Jön Türkler’de, Genç Osmanlılar’ın, Batı’daki liberal fikirlerden (örneğin, 1848 devrimleri) etkilendiğini, ancak Osmanlı’nın sınıfsal yapısı nedeniyle reformlarının yüzeysel kaldığını belirtir. Zürcher, Genç Osmanlılar’ın Osmanlıcılık ideolojisinin, çokuluslu imparatorluğu bir arada tutma çabasını yansıttığını, ancak etnik milliyetçiliklerin yükselişiyle başarısız olduğunu vurgular. Timur, Genç Osmanlılar’ın, bürokrasinin modernleşme çabalarını ilerletmeye çalıştığını, ancak sınıfsal taban eksikliği nedeniyle etkilerinin sınırlı kaldığını savunur.

Genç Osmanlılar’ın baskısı ve bürokratik elitlerin (özellikle Mithat Paşa’nın) öncülüğüyle, 1876’da Kanun-ı Esasi (ilk anayasa) ilan edildi ve Meclis-i Mebusan (parlamento) açıldı. Ancak, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine Sultan II. Abdülhamid meclisi kapattı. Bu yenilgi, Osmanlı’nın zayıflığını ve askeri modernleşmenin yetersizliğini gösterdi. Abdülhamid’in meclisi kapatması, merkezi iktidarı koruma çabasıydı, ama burjuva devriminin anayasal aşamasını geciktirdi. Küçük, Abdülhamid’in istibdadını, devşirme rejiminin son direnişi olarak görür. Abdülhamid modernleşmeyi sürdürdü, ama mutlakiyetçi bir şekilde yönetti. Ahmad, Abdülhamid’in modernleşme çabalarını sürdürdüğünü, ancak bunları mutlakiyetçi bir şekilde kontrol ettiğini belirtir. Timur, Abdülhamid’in modernleşme çabalarının, bürokrasinin gücünü koruma amacı taşıdığını ve halk tabanından yoksun olduğunu savunur. Abdülhamid’in istibdadı, üstyapının mutlakiyetçi karakterini koruma çabasıydı, ancak eski altyapıdaki ekonomik çözülmeyi engelleyemedi.

6. 1908 Jön Türk Devrimi ve II. Meşrutiyet

Abdülhamid’in baskıcı rejimine karşı muhalefet, burjuva siyasal bilince sahip kadrolar, özellikle ordu ve aydınlar arasında gizli örgütlerle devam etti. Bu muhalefetin merkezi, İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) oldu. İTC, özellikle “mektepli subaylar” arasında güçlendi; 1906’da Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, İTC ile birleşerek büyük bir hareket oluşturdu. Niyazi Bey ve Enver Bey’in Makedonya’daki isyanı büyüyünce, Abdülhamid 23 Temmuz 1908’de Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koydu. 1908 Devrimi, Osmanlı’nın burjuva devrimciliğinin bir denemesiydi ve İTC’nin burjuva bilinciyle hareket ettiğini gösterir (Tezler, 140). Devrim, Abdülhamid’in baskıcı rejiminin yarattığı sınıfsal çatışmaların (bürokrasi ile taşra eşrafı arasındaki gerilim) bir sonucuydu. İTC, Osmanlıcılık ve Türkçülüğü barındıran farklı ideolojilere sahipti, ancak Batı’ya karşı modernleşme arayışı, hareketi burjuva devriminin bir sonraki aşamasına taşıdı.

İTC’nin “Milli İktisat” politikaları, Müslüman eşrafı milli bir burjuvaziye dönüştürmeyi hedefledi; 1908-1914 arasında sanayi üretimi arttı ve Müslüman tüccarların dış ticaretteki payı yükseldi (Pamuk). Türkçülüğe kayış, Müslüman eşrafı milli bir burjuvaziye dönüştürme hedefini yansıtıyordu; modernleşme ve milliyetçilik, burjuva devrimini güçlendirdi. Ancak, Türkçülüğün yükselişi, gayrimüslim toplulukların (özellikle Rum ve Ermeni) dışlanmasına yol açtı ve etnik çatışmaları artırdı. Türkçülüğün, Ermeni tehciri gibi olaylarla gayrimüslim burjuvaziyi dışlaması, II. Mahmud’un vergi reformunun Ermeni köylülerini Kürt beylerine haraç ödemek zorunda bırakmasıyla başlayan “Ermeni sorunu”nun bir uzantısı olarak, burjuva devriminin sınıfsal hedeflerini etnik bir düzleme taşıdı (Tezler, 125, 147). Küçük, 1908 Devrimi’ni, devşirme rejiminin sonu ve burjuva devriminin başlangıcı olarak görür, ancak devrimin halktan kopuk olduğunu belirtir. Ahmad, 1908 Devrimi’ni, bürokrasi ve ordunun öncülük ettiği bir modernleşme hareketi olarak değerlendirir, ancak halk tabanından yoksun olduğunu vurgular. Zürcher, devrimin, bürokrasinin modernleşme hedeflerini gerçekleştirdiğini, ancak etnik ve dini gerilimleri artırdığını belirtir. Timur, 1908 Devrimi’nin, kapitalist ilişkilerin gelişimini hızlandırdığını, ancak feodal unsurlarla uzlaşmasının devrimin demokratik potansiyelini sınırladığını savunur. Marksist açıdan, 1908 Devrimi, siyasal devrimin bir zaferiydi, ancak Batı’daki burjuva devrimlerinden farklı olarak, bürokrasi ve ordu öncülüğünde gerçekleşti. Bürokrasi ve ordu içerisindeki öncü kadroların siyasal bilinci burjuvaydı.

II. Meşrutiyet, basın özgürlüğü ve siyasi örgütlenme serbestisi getirdi, ancak aynı zamanda çalkantılara yol açtı:

  • Toprak Kayıpları: Devrimin yarattığı iktidar boşluğunda Avusturya Bosna-Hersek’i ilhak etti, Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti ve Girit Yunanistan’a katıldı. Bu, Osmanlı’nın zayıf konumunu ve burjuva devriminin yarı-sömürge koşullarda gerçekleştiğini gösterdi. Küçük, bu kayıpları, Osmanlı’nın yarı-sömürge statüsünün bir sonucu olarak görür ve Osmanlıcılığın çöktüğünü belirtir. Ahmad, bu kayıpların, İTC’nin Osmanlıcılık politikasının başarısızlığını ve milliyetçiliklerin yükselişini gösterdiğini belirtir. Timur, bu kayıpların, Osmanlı’nın dünya kapitalizmine bağımlılığının ve çokuluslu yapısının çözülüşünün bir sonucu olduğunu savunur.
  • 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909): İstanbul’da şeriat yanlıları, İTC’ye karşı ayaklandı. Ayaklanma, Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu Hareket Ordusu tarafından bastırıldı. Bu, Abdülhamid’in tahttan indirilmesine ve İTC’nin gücünün artmasına yol açtı. 31 Mart, eski düzenin (ulema ve yeniçeri kalıntıları) yeni burjuva düzenine direnişini temsil ediyordu. Küçük, 31 Mart’ı, devşirme düzeninin son direnişi olarak görür ve Hareket Ordusu’nun başarısını, modern bürokrasinin zaferi olarak değerlendirir. Ahmad, 31 Mart’ı, geleneksel dini güçlerin modernleşme karşısındaki direnci olarak görür ve İTC’nin bu olayı iktidarını pekiştirmek için kullandığını belirtir. Zürcher, 31 Mart’ı, dini ve geleneksel güçlerin modernleşme karşısındaki son direnişi olarak değerlendirir, ancak İTC’nin otoriter yöntemlerinin devrimin demokratik potansiyelini zayıflattığını belirtir.

31 Mart’tan sonra İTC, militarist bir yapıya büründü. Enver, Talat ve Cemal Paşalar’dan oluşan bir üçlü yönetim kuruldu. İTC, Osmanlıcılıktan Türkçülüğe kayarak Müslüman eşrafı milli bir burjuvaziye dönüştürmeyi hedefledi. Türkçülüğün, Kürtlerin inkârı temelinde gelişmesi, burjuva devriminin etnik çelişkilerini derinleştirdi (Tezler, 161). Küçük, Türkçülüğün, gayrimüslim tüccarları dışlayarak Müslüman eşrafı güçlendirdiğini, ama bu sürecin etnik çatışmaları (örneğin, Ermeni tehciri) artırdığını belirtir. Ahmad, Türkçülüğün, imparatorluğun çokuluslu yapısını çözerek ulus-devlet inşasını hızlandırdığını, ancak bu sürecin otoriter bir karaktere büründüğünü belirtir. Zürcher, Türkçülüğün, gayrimüslim toplulukların ekonomik ve siyasi dışlanmasına yol açtığını ve 1915 Ermeni tehcirinin, İTC’nin “milli ekonomi” politikalarının bir sonucu olduğunu vurgular. Timur, tehcirin, burjuva devriminin sınıfsal hedeflerini etnik bir düzleme taşıdığını ve devrimin demokratik potansiyelini zayıflattığını savunur.

İTC, Almanya ile ittifak kurdu. Bağdat Demiryolu projesi, Osmanlı ordusunu Alman modeli üzerine düzenledi ve İTC’yi I. Dünya Savaşı’na sürükledi. Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda büyük toprak kayıpları yaşayan Osmanlı, I. Dünya Savaşı’yla dağıldı. Küçük, bu ittifakı, Osmanlı’nın yarı-sömürge bağımlılığının bir örneği olarak görür ve Pantürkizm’in Alman stratejisine hizmet ettiğini belirtir. Ahmad, Almanya ittifakının, Osmanlı’nın Batı’ya bağımlılığını derinleştirdiğini ve İTC’nin militarist politikalarının çöküşü hızlandırdığını belirtir. Zürcher, Almanya ittifakının, Osmanlı’nın ekonomik ve askeri zayıflığını daha da ortaya çıkardığını ve İTC’nin Pantürkist hayallerinin gerçekçi olmadığını savunur. Almanya ile ittifak, Osmanlı’nın yarı-sömürge konumunu pekiştirdi.

7. Etnik Çatışmalar ve Burjuva Devriminin Sınırları

Türkiye burjuva devriminin sınıfsal hedefleri, Osmanlı’nın çokuluslu yapısı ve Türkçülüğün yükselişiyle etnik bir düzleme kayarak ciddi çatışmalara yol açmıştır. Ermeni tehciri ve Kürt isyanları, bu sürecin en önemli yansımalarıdır.

Ermeni tehciri, II. Mahmud’un vergi reformunun Ermeni köylülerini Kürt beylerine haraç ödemek zorunda bırakmasıyla başlayan “Ermeni sorunu”nun bir uzantısı olarak ortaya çıktı (Tezler, 125). 19. yüzyılda, Tanzimat’ın eşitlik vaadi, gayrimüslim toplulukların ekonomik gücünü artırırken, Müslüman halk arasında gerilim yarattı. 1893-1896 Ermeni ayaklanmaları, bu gerilimlerin bir sonucu olarak, Osmanlı’nın merkeziyetçi yapısına ve Kürt aşiret beylerinin sömürüsüne karşı bir tepkiydi. İttihat ve Terakki’nin (İTC) “milli ekonomi” politikaları, Türkçülüğün yükselişiyle birleşince, gayrimüslim burjuvazinin (özellikle Rum ve Ermeni tüccarların) dışlanmasına yol açtı. 1915 Ermeni tehciri, bu politikaların en dramatik sonucu oldu. İTC, Müslüman eşrafı milli bir burjuvaziye dönüştürmeyi hedeflerken, Ermeni toplumu ekonomik ve siyasi olarak hedef alındı; tehcir, Anadolu’daki Ermeni nüfusun büyük ölçüde ortadan kalkmasına ve Müslüman burjuvazinin ekonomik alanda güç kazanmasına yol açtı (Tezler, 147). Zürcher, Turkey: A Modern History’de, tehcirin, İTC’nin Osmanlıcılıktan Türkçülüğe kayışının ve “milli ekonomi” politikalarının bir sonucu olduğunu belirtir. Timur, tehcirin, burjuva devriminin sınıfsal hedeflerini etnik bir düzleme taşıdığını ve devrimin demokratik potansiyelini zayıflattığını savunur (Timur, 1994). Ahmad, tehcirin, Osmanlı’nın çokuluslu yapısının çözülüşünü hızlandırdığını ve Türkçülüğün etnik çatışmaları körüklediğini vurgular (Ahmad, 1995).

Kürt isyanları ise, Cumhuriyetin Türk milliyetçiliği politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtler, Kuvayı Milliye’ye destek vermişti, ancak savaş sonrası Türkçülüğün Kürtleri inkâr politikası, kardeşlik ilişkilerine zarar verdi. 1924-1938 arasında birçok Kürt isyanı, özellikle Şeyh Sait İsyanı (1925), kanla bastırıldı (Tezler, 160-161). Bu isyanlar, aşiret yapılarının ulus-devlet projesine direnişini ve Kürt kimliğinin inkârına karşı bir tepkiyi yansıtır. Küçük, Şeyh Sait İsyanı’nı, aşiret yapılarının modern ulus-devlete karşı direnişi olarak değerlendirirken, Kemalistlerin bu isyanları muhalefeti bastırmak için bir fırsat olarak kullandığını belirtir. Ahmad, isyanların, Kemalistlerin merkeziyetçi politikalarının bir sonucu olduğunu ve Kürtlerin ulusal kimlik taleplerinin bastırıldığını vurgular (Ahmad, 1995). Zürcher, isyanların, Türk milliyetçiliğinin etnik homojenleşme politikalarının bir sonucu olduğunu ve Cumhuriyetin Kürtlerle ilişkisini zedelediğini belirtir (Zürcher, 2004). Bu etnik çatışmalar, Türkiye burjuva devriminin sınıfsal hedeflerinin etnik bir düzleme kayarak demokratik potansiyelini sınırladığını ve otoriter bir rejime yol açtığını gösterir. Ermeni tehciri ve Kürt isyanları, devrimin hem Osmanlı’nın çokuluslu mirasından kopuşunu hem de ulus-devlet inşasının sancılı doğasını yansıtır.

8. Tek Parti Diktatörlüğüne Giden Yol

1908 Devrimi ve II. Meşrutiyet sonrası İTC’nin militaristleşmesi ve Türkçülüğe kayışı, burjuva devriminin otoriter bir çizgiye evrilmesine zemin hazırladı. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yenilgisi, Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndaki toprak kayıplarıyla birleşince, İTC’nin politikaları çöktü ve Osmanlı dağıldı. Bu süreç, ulus-devlet inşası için yeni bir dönemi başlattı. Küçük, İTC’nin militarist politikalarını, Osmanlı’nın yarı-sömürge konumunun bir sonucu olarak görür ve Türkçülüğün etnik çatışmaları körüklediğini belirtir. Ahmad, İTC’nin otoriter yöntemlerinin, burjuva devriminin demokratik potansiyelini zayıflattığını ve Osmanlı’nın çöküşünü hızlandırdığını vurgular. Zürcher, İTC’nin Türkçülüğünün, gayrimüslim toplulukların dışlanmasına ve imparatorluğun çokuluslu yapısının çözülmesine yol açtığını belirtir. Timur, İTC’nin politikalarının, burjuva devriminin sınıfsal hedeflerini etnik bir düzleme taşıdığını ve devrimin demokratik potansiyelini sınırladığını savunur.

9. Kurtuluş Savaşı: Ulusal Bağımsızlık ve “Anadolu İhtilali”

I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı, Mondros Mütarekesi’ni imzaladı ve İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Bu, Anadolu’da anti-kolonyalist bir direnişi ve siyasi çekişmeleri başlattı. İşgal, Osmanlı düzeninin çöküşüyle birleşince, ulusal bir burjuvaziye dayalı yeni bir devlet kurma imkânı doğdu. Savaş sırasında yerel pazarlar büyüme eğilimi gösterdi, bu da kapitalist üretim ilişkilerinin yayılmasını destekledi (Pamuk). Küçük, Kurtuluş Savaşı’nı “Anadolu İhtilali” olarak adlandırır ve Kemalist kadroların, İTC mirasını ulus-devlet projesine dönüştürdüğünü belirtir. Ahmad, Kurtuluş Savaşı’nı, anti-emperyalist bir mücadele olmasının yanı sıra, Kemalist kadroların ulus-devlet inşası projesi olarak görür. Zürcher, Kurtuluş Savaşı’nın, İTC’nin milliyetçi kadrolarının devamı olduğunu, ancak halkın katılımıyla daha geniş bir tabana yayıldığını belirtir. Timur, savaşın, köylü tabanının devrimci enerjisini harekete geçirdiğini, ancak Kemalistlerin bu enerjiyi burjuva hedeflerine yönlendirdiğini savunur. Kurtuluş Savaşı, İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı siyasal bağımsızlık hedefiyle yürütüldü ve Ekim Devrimi’nin etkisiyle emperyalistlerin Kemalistlerle uzlaşmasını sağladı (Tezler, 144, 150-151). Marksist açıdan, bu süreç, yarı-sömürge bir toplumun anti-kolonyalist bir burjuva devrimine evrilmesini temsil etti ve Osmanlı’nın yarı-sömürge konumuna karşı direnişiyle anti-emperyalist bir boyut kazandı.

Kurtuluş Savaşı’nda halkın, özellikle köylü sınıfının katılımı, devrimin başarısında kritik bir rol oynadı. Kuvayı Milliye, köylülerden, zanaatkârlardan ve yerel eşraftan oluşan geniş bir cepheydi; mücadele, siyasal bir eksen üzerinden birleştirildi (Tezler, 153-155). Kuvayı Milliye hareketi, Anadolu’nun köy ve kasabalarında örgütlenen köylü tabanına dayanıyordu. Zürcher, bu hareketin, köylülerin işgale karşı yerel direnişinin bir yansıması olduğunu ve savaşın ilk aşamalarında düzenli ordudan daha etkili olduğunu belirtir. Köylüler, yiyecek, barınak ve lojistik destek sağlayarak direnişi güçlendirdi; örneğin, Ege’de Yunan işgaline karşı köylü milisler, Aydın ve Denizli gibi bölgelerde gerilla taktikleriyle başarılar elde etti. Özellikle Aydın’da 1919’da başlayan direniş, köylülerin yerel liderler etrafında örgütlenerek Yunan kuvvetlerine karşı etkili gerilla savaşları yürütmesiyle dikkat çekti (İnalcık, 1997). Karadeniz’de ise Pontus Rumlarına karşı köylü milisler, Topal Osman liderliğinde aktif rol oynadı, ancak bu eylemler etnik çatışmaları da derinleştirdi. Ancak, savaş sonrası dönemde köylülerin toprak reformu talepleri büyük ölçüde karşılanmadı. Kemalistler, köylülerin devrimci enerjisini mobilize etti, ancak kapitalizm öncesi sınıflarla (örneğin, yerel eşraf ve büyük toprak sahipleriyle) uzlaşarak toprak sorununu çözmedi (Tezler, 142-143). Timur, Kemalistlerin köylü tabanını mobilize ettiğini, ancak savaş sonrası toprak dağıtımı gibi radikal reformlardan kaçındığını belirtir. Örneğin, 1920’lerde Ege ve Marmara bölgelerindeki köylülerin toprak talepleri, yerel eşrafın çıkarlarını koruma kaygısıyla reddedildi, bu da köylülerin devrimci potansiyelinin burjuva hedeflerle sınırlandırıldığını gösterir (Timur, 1994). İşçi sınıfının rolü ise sınırlıydı; İstanbul’daki küçük proletarya çekirdeği, maddi ve sınıfsal zayıflığı nedeniyle ulusal mücadelede etkili olamadı (Tezler, 152). İzmir ve İstanbul’daki erken işçi hareketleri (örneğin, 1920’lerdeki grevler), Kemalistler tarafından bastırıldı.

10. İşgal, Direniş ve Ankara Hükümeti

İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgaliyle, Anadolu’da Kuvayı Milliye kuruldu. İTC’nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa, bu direnişin örgütlenmesinde rol oynadı. Ahmad, Teşkilat-ı Mahsusa’nın, İTC’nin milliyetçi kadrolarını direnişe taşıdığını, ancak Kemalistlerin bu yapıyı ulus-devlet projesine entegre ettiğini belirtir. Zürcher, Teşkilat-ı Mahsusa’nın yerel direniş ağlarını örgütlemede etkili olduğunu, ancak Kemalistlerin merkezi iktidarı kurmak için bu yapıyı tasfiye ettiğini vurgular. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkması, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile direnişi merkezileştirdi. Mücadelenin önderliği, burjuva bilinciyle hareket eden Mustafa Kemal’in pragmatik ittifaklarıyla (Kürtler, İslamcılar, Bolşevik yandaşları) örüldü (Tezler, 155). 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi (BMM) açıldı ve İstanbul’daki padişah hükümetine alternatif yeni bir iktidar doğdu. BMM, Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri ile devrimci bir karakter sergiledi. BMM’nin kurulması, siyasal devrimin temelini attı. Marksist açıdan, bu, eski üstyapının (padişahlık) tasfiyesiydi.

11. Savaşın Sol Kanadı ve Sovyet Etkisi

Kurtuluş Savaşı, devrimci bir potansiyel taşıyordu. Ekim Devrimi’nin etkisi, Anadolu’da Bolşevikleşme korkusu yaratarak emperyalistlerin Kemalistlerle uzlaşmasını sağladı (Tezler, 150, 157). Rusya’daki Bolşevik Devrimi (1917), Anadolu’da heyecan yaratmıştı. Ahmad, Sovyet desteğinin, Kemalistlerin askeri başarısında kritik olduğunu, ancak sosyalist hareketlerin tasfiye edilerek burjuva devriminin sınırlandırıldığını belirtir. Zürcher, Sovyet desteğinin, Kemalistlerin pragmatik bir ittifak kurduğunu, ancak sosyalist hareketlere karşı mesafeli olduklarını gösterdiğini belirtir. Sovyet etkisiyle şu hareketler ortaya çıktı:

  • Yeşil Ordu: İslami ve sosyalist fikirleri birleştiren bir hareketti, ama zayıf kaldı. Küçük, Yeşil Ordu’yu, köylülüğün devrimci potansiyelinin bir yansıması olarak görür, ama Kemalistlerin burjuva çizgisiyle çeliştiğini belirtir. Ahmad, Yeşil Ordu’nun, köylü tabanın devrimci enerjisini temsil ettiğini, ancak Kemalistlerin merkezi iktidar kaygısıyla bunu bastırdığını belirtir. Timur, Yeşil Ordu’nun, köylülerin toprak taleplerini dile getirdiğini, ancak Kemalistlerin bu talepleri reddettiğini savunur. Yeşil Ordu, Yunanlılara karşı savaşta etkiliydi, ancak Kemalistler tarafından 1921’de dağıtıldı (Tezler, 159).
  • Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası (THİF): Komünist fikirleri savunan bir partiydi, ama Kemalistler tarafından etkisizleştirildi. THİF, TBMM’de etkili bir grup oluşturmuş, ancak 1921’de üyeleri tutuklandı (Tezler, 159).
  • Kuvayı Seyyare: Çerkes Ethem’in gerilla birlikleri, savaşın başında başarılıydı, ama düzenli orduya katılmayı reddedince tasfiye edildi. Küçük, Ethem’in tasfiyesini, Kemalistlerin merkezi otoriteyi kurma çabası olarak görür. Ahmad, Çerkes Ethem’in tasfiyesinin, Kemalistlerin düzenli ordu ve merkezi iktidar kurma stratejisinin bir parçası olduğunu belirtir. Zürcher, Ethem’in tasfiyesinin, Kemalistlerin köylü tabanlı gerilla hareketlerini kontrol altına alma çabasını yansıttığını vurgular.
  • Türkiye Komünist Partisi (TKP): Mustafa Suphi liderliğinde 1920’de kuruldu, ama sosyalist devrim şansı Kemalistler tarafından engellendi. TKP, Komintern’in desteğiyle güçlenmişti, ancak 1921’de Suphi ve yoldaşlarının öldürülmesiyle tasfiye edildi (Tezler, 159).

Kemalistler, düzenli ordu kurarak ve iktidarı merkezileştirerek sol hareketleri tasfiye etti. Mustafa Kemal sınıfsal nedenlerle Bolşevizme karşıydı ve onun anti-komünist tutumu ile 1921’de sol hareketlerin tasfiyesi, burjuva devriminin sınırlarını netleştirdi (Tezler, 157-159). Bu durum, Kemalistlerin burjuva devrimini sosyalist bir yoldan saptırma kararlılığını gösterdi. Küçük, Suphi’nin öldürülmesini, burjuva devriminin sınıfsal sınırlarının netleşmesi olarak değerlendirir. Ahmad, Suphi’nin öldürülmesinin, Kemalistlerin Batı’yla uyumlu bir burjuva düzeni kurma hedefini yansıttığını belirtir. Timur, bu tasfiyenin, devrimin köylü ve işçi sınıflarının devrimci potansiyelini bastırdığını ve burjuva karakterini pekiştirdiğini savunur. Solun tasfiyesi, siyasal devrimin burjuva çizgiye hapsedildiğini gösterdi.

12. Cumhuriyet’in Kuruluşu ve Tek Parti Diktatörlüğü

Kurtuluş Savaşı’nın zaferle bitmesiyle Saltanat kaldırıldı ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Bu, ulus-devletin inşası ve Tek Parti rejiminin başlangıcıydı. Türkiye Cumhuriyeti, yarı-sömürge Osmanlı’nın yerine siyasal olarak bağımsız bir burjuva ulus-devletti; hilafetin kaldırılması, laiklik, Medeni Kanun ve eğitimin sekülerleşmesi, bu dönüşümün kopuş niteliğini gösterir (Tezler, 147).

13. Kemalist Reformlar ve Sınıfsal Yapı

Yeni burjuva rejim, Osmanlı’nın dini ve kültürel mirasıyla bağları koparmak için radikal reformlar yaptı: Hilafetin kaldırılması, Medeni Kanun, Harf Devrimi ve Dil Devrimi. Laiklik, eğitimin birliği ve kadınlara hukuksal eşitlik, burjuva devriminin ileri adımlarıydı, ancak Diyanet İşleri’nin kurulmasıyla din devlet denetimine alınmaya çalışıldı. Bu reformlar, Batı’yla uyumlu bir ulusal kimlik yaratmayı amaçladı, ama elitistti ve halkın katılımı olmadan uygulandı. Küçük, bu reformları, yönetici elitlerin ulus-devlet projesi olarak görür, ama halktan kopuk olduğunu belirtir. Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu’nda, Kemalist reformların, Osmanlı’nın teokratik yapısını yıkarak modern bir ulus-devlet oluşturduğunu, ancak halk kitlelerini dışladığını belirtir. Zürcher, reformların, modern bir ulusal kimlik yaratmada başarılı olduğunu, ancak köylü ve işçi sınıflarının dışlanmasıyla otoriter bir rejime yol açtığını vurgular. Reformlar, elitist karakteri nedeniyle halk tabanından yoksundu. Örneğin, Harf Devrimi, okuryazarlığı artırmayı hedeflese de 1930’larda okuryazarlık oranı düşük seviyelerde kaldı.

Savaş sırasında gayrimüslim burjuvazinin terk ettiği mülklere el konularak, bürokrat burjuvazi ve tahsılatlı burjuvazi doğdu. Devletçilik, yoksul halkın (işçi ve köylülerin) sömürüsüne dayalı bir sermaye birikimi sağladı ve zayıf burjuvaziyi güçlendirdi (Tezler, 166-167). 1930’larda devletçi politikalar, sanayi üretimini artırdı, ancak köylülerden alınan vergi yüksekti (Pamuk). 1932-1939 devletçiliği, kapitalist içerikli bir “milli sanayileşme” atılımıydı ve sosyalizm ilkesine dayanmıyordu (Tezler, 167-168). Küçük, devletçiliği, Müslüman eşrafı milli bir burjuvaziye dönüştürme aracı olarak görür, ama bu sürecin halkı dışladığını vurgular. Ahmad, devletçiliğin, zayıf bir burjuvaziyi güçlendirmek için zorunlu olduğunu, ancak otoriter bir rejimle uygulandığını belirtir. Timur, devletçiliğin, köylülerin ve işçilerin ekonomik taleplerini karşılamadığını ve burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet ettiğini savunur.

14. Muhalefetin Bastırılması

Kurtuluş Savaşı’ndaki çoğulculuk, Cumhuriyet’le sona erdi. Mustafa Kemal, Kürtler, İslamcılar ve Bolşevik yandaşlarıyla ittifakları tasfiye ederek iktidarı konsolide etti (Tezler, 156). Mustafa Kemal’in liderliğindeki hareket, Cumhuriyet Halk Fırkası’na (CHF) dönüştü.

  • Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF): Kazım Karabekir ve diğer komutanlar tarafından kurulan ilk muhalefet partisi, 1925’teki Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek kapatıldı. Küçük, isyanı, aşiret yapılarının ulus-devlete direnişi olarak görür. Ahmad, Şeyh Sait İsyanı’nı, Kemalistlerin merkezi iktidarı pekiştirme fırsatına çevirdiğini belirtir. Zürcher, isyanın, dini ve etnik unsurların ulus-devlet projesine direncini yansıttığını ve Kemalistlerin bunu muhalefeti bastırmak için kullandığını vurgular. 1924-1938 arasında birçok Kürt isyanının kanla bastırılması, Türk milliyetçiliğinin Kürtleri inkâr politikalarının bir sonucu olarak, Cumhuriyetin Kürtlerle kardeşlik ilişkisine zarar verdi (Tezler, 160).
  • Takrir-i Sükûn Rejimi: 1925’te çıkarılan bu kanun, muhalefeti bastırmak için hükümete büyük yetkiler verdi.
  • İzmir Suikastı Davaları (1926): Mustafa Kemal’e yönelik suikast girişimi, eski İTC üyeleri ve TCF’lilerin tasfiyesi için kullanıldı. Küçük, bu davaları, siyasal elitlerin hegemonyasını pekiştirme hamlesi olarak görür. Ahmad, bu davaların, Kemalistlerin muhalefeti tamamen ortadan kaldırmak için bir araç olarak kullanıldığını belirtir. Timur, davaların, burjuva devriminin otoriter karakterini konsolide ettiğini savunur.
  • Serbest Fırka (1930): 1929 Ekonomik Bunalımı’nın hoşnutsuzluğunu kontrol için kurulan bu parti, halkın desteğiyle tehdit oluşturunca kapatıldı. Küçük, bunu, rejimin demokrasiyi tolere edememesinin kanıtı olarak görür. Ahmad, Serbest Fırka’nın kapatılmasının, Kemalist rejimin otoriter karakterini pekiştirdiğini belirtir. Zürcher, Serbest Fırka’nın, halkın ekonomik ve sosyal taleplerini dile getirdiğini, ancak Kemalistlerin merkezi iktidarı koruma kaygısıyla bunu bastırdığını vurgular.

Türkiye, CHF’nin liderliğinde Tek Parti Diktatörlüğü’ne geçti. Türkiye Cumhuriyeti, burjuva devleti olarak kuruldu; devlet, zayıf burjuvaziyi güçlendirmek için sermaye birikiminin aktörü oldu (Tezler, 164-165). Bu rejim, ulusal bir burjuvazi yaratmayı ve modern, kapitalist bir ulus-devlet oluşturmayı başardı, ama otoriter yöntemlerle ve halkı dışlayarak. Küçük, burjuva devriminin halk tabanından yoksun olduğunu belirtir. Ahmad, Tek Parti rejiminin, Kemalist elitlerin modernleşme projesini otoriter bir şekilde konsolide ettiğini belirtir. Timur, Tek Parti rejiminin, burjuva devriminin sınıfsal sınırlarını pekiştirdiğini ve köylü ile işçi sınıflarının devrimci potansiyelini bastırdığını savunur. Türkiye’nin burjuva devrimi, tek parti diktatörlüğünün otoriter rejimi şeklinde tamamlandı.

15. Kemalizm Nedir?

Kemalizm, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sürecinde, Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde ortaya çıkan ve 1923-1940 arasında şekillenen ideolojik ve siyasal bir programdır. Marksist bir perspektiften bakıldığında, Kemalizm, feodal-haraççı hibrit bir yapıdan kapitalist üretim ilişkilerine geçişi tamamlayan Türkiye burjuva devriminin üstyapısal bir ifadesi olarak tanımlanabilir. Osmanlı’nın merkeziyetçi “yönetmenlik devletçiliği” ve yarı-sömürge konumundan doğan tarihsel koşullarda, Kemalizm, bürokrasi ve ordu öncülüğünde modern bir ulus-devlet inşa etmeyi hedeflemiş, ancak elitist ve otoriter karakteriyle halk tabanından uzak bir modernleşme modeli sunmuştur (Tezler, 147).

Kemalizm’in temel ilkeleri, 1931’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) programında sistemleştirilen altı ok (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılâpçılık) etrafında şekillenmiştir. Cumhuriyetçilik, monarşinin yerine ulus egemenliğine dayalı bir yönetim kurmayı; milliyetçilik, Türk kimliği temelinde homojen bir ulusal kimlik oluşturmayı; halkçılık, sınıfsal ayrımları reddederek organik bir toplum modeli sunmayı; devletçilik, zayıf burjuva sınıfını güçlendirmek için devletin ekonomide aktif rol oynamasını; laiklik, dinin devlet ve toplum üzerindeki etkisini sınırlamayı; inkılâpçılık ise sürekli modernleşmeyi hedeflemiştir. Ancak, bu ilkeler, Osmanlı’nın çokuluslu ve haraççı yapısından miras kalan çelişkilerle şekillenmiş ve uygulamada otoriter bir rejime yol açmıştır. Örneğin, milliyetçilik, Türkçülüğe dayalı etnik homojenleşme politikalarıyla, gayrimüslim toplulukların dışlanmasına ve Kürt kimliğinin inkârına zemin hazırlamış; bu, Ermeni tehciri ve 1924-1938 Kürt isyanları gibi etnik çatışmaları derinleştirmiştir (Tezler, 125, 160-161).

Kemalizm, Marksist açıdan, burjuva devriminin “yukarıdan” karakterini yansıtır. Osmanlı’da bağımsız bir burjuva sınıfının zayıflığı nedeniyle, devlet, sermaye birikiminin ve modernleşmenin ana aktörü olmuş; 1930’larda devletçi politikalar, sanayi üretimini artırmış, ancak köylülerden alınan vergiler halkın sömürüsüne dayalı bir birikim modeli oluşturmuştur (Pamuk). Küçük, Kemalizm’i, bürokratik elitlerin Osmanlı’nın devşirme rejimi mirasını modern bir ulus-devlet projesine dönüştürme çabası olarak görür, ancak halktan kopukluğu nedeniyle devrimin demokratik potansiyelini sınırladığını belirtir (Küçük, 1986). Ahmad, Kemalist reformların, Osmanlı’nın teokratik yapısını yıkarak modern bir ulus-devlet kurduğunu, ancak elitist karakteri nedeniyle kitleleri dışladığını savunur (Ahmad, 1995). Zürcher, Kemalizm’in, Batı’yla uyumlu bir ulusal kimlik yaratmada başarılı olduğunu, ancak köylü ve işçi sınıflarının devrimci enerjisini bastırarak otoriter bir rejime yol açtığını vurgular (Zürcher, 2004). Timur, Kemalizm’in, Asyatik üretim tarzının (ATÜT) mirası olan devlet merkezli yapıyı sürdürdüğünü ve burjuva devrimini halk tabanından yoksun bir şekilde konsolide ettiğini belirtir (Timur, 1994).

Kemalizm, Kurtuluş Savaşı’nın anti-kolonyalist ve yarı-sömürge Osmanlı’ya karşı anti-emperyalist karakterini ulus-devlet inşasına taşımış, ancak sosyalist hareketlerin (Yeşil Ordu, TKP) tasfiyesiyle devrimin burjuva çerçevesini netleştirmiştir (Tezler, 157-159). Laiklik ve Medeni Kanun gibi reformlar, kapitalist üretim ilişkilerini destekleyen modern bir hukuki ve toplumsal çerçeve oluştururken, Harf Devrimi ve Dil Devrimi, ulusal kimliği güçlendirmeyi amaçlamıştır. Ancak, örneğin 1930’larda okuryazarlık oranının düşük kalması, reformların halk tabanına ulaşmadığını gösterir. Kemalizm, Osmanlı’nın çokuluslu mirasından koparak modern bir ulus-devlet kurmayı başarmış, ancak Türkçülüğün etnik vurgusu ve bürokrasinin otoriter yaklaşımı, devrimin demokratik bir rejime evrilmesini engellemiştir. Bu nedenle, Kemalizm, Türkiye burjuva devriminin hem modernleşme atılımını hem de sınıfsal ve etnik sınırlılıklarını temsil eder.

16. Sonuç

Türkiye burjuva devrimi, Osmanlı İmparatorluğu’nun feodal-haraççı hibrit yapısından kapitalist üretim ilişkilerine geçişin uzun erimli ve karmaşık bir süreci olarak, 1839-1940 arasında şekillenmiştir. Marx’ın altyapı-üstyapı diyalektiğine dayanan bu süreç, Osmanlı’nın merkeziyetçi “yönetmenlik devletçiliği”nin çözülmesiyle başlamış, tımar sisteminin çöküşü, ayanların ticari tarımı ve gayrimüslim tüccarların dünya pazarlarıyla entegrasyonuyla hızlanmıştır. Uluslararası ticaret yollarının değişmesi, fetihlerin ekonomik maliyetinin artması ve Osmanlı’nın dünya kapitalist sistemine hammadde sağlayıcısı olarak eklemlenmesi, çöküş sürecini hızlandırmıştır (Tezler, 130-131, 137). Osmanlı’nın çokuluslu yapısı ve feodal öncesi-Asya tipi öğelerin ağırlığı, devletin üretim araçlarını kontrol etmesine ve bağımsız bir burjuva sınıfının oluşmasını engellemesine yol açmıştır (Tezler, 118-123). 1838 Ticaret Anlaşması ve Tanzimat reformları, kapitalist üretim ilişkilerini teşvik ederken, Osmanlı’yı yarı-sömürge bir konuma itmiş; dış borçlar ve Düyun-u Umumiye, mali bağımlılığı pekiştirmiştir. 1908 Jön Türk Devrimi, bürokrasi ve ordu öncülüğünde anayasal düzeni getirerek bir siyasal devrim sıçramasını oluşturmuş, ancak halk tabanından yoksunluğu nedeniyle sınırlı kalmıştır. 1919-1923 Kurtuluş Savaşı, İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı anti-kolonyalist bir mücadele olarak, halkın, özellikle köylülerin katılımıyla burjuva devrimini ulus-devlet inşasıyla tamamlamıştır. Osmanlı’nın yarı-sömürge konumuna karşı direnişi, savaşın anti-emperyalist bir boyut kazanmasını sağlamış, Ekim Devrimi’nin etkisiyle emperyalistlerin Kemalistlerle uzlaşması, kapitalist Batı kampında kalmayı garantilemiştir (Tezler, 144, 150-151). Kemalist reformların elitist ve otoriter karakteri, devrimin demokratik potansiyelini sınırlandırmış ve tek parti diktatörlüğüne yol açmıştır.

Tarihsel Çıkarımlar:

  • Türkiye burjuva devrimi, Batı’daki devrimlerden farklı olarak, bağımsız bir burjuva sınıfı yerine bürokrasi ve ordu tarafından yönlendirilmiştir. Bu, Osmanlı’nın devşirme rejimi ve merkeziyetçi yapısının bir sonucudur. Devlet mülkiyetinin başatlığı ve tımar sisteminin feodal eğilimleri engellemesi, burjuva sınıfının zayıf kalmasına neden olmuştur (Tezler, 123, 126).
  • Osmanlı’nın yarı-sömürge konumu, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimini Batı’ya bağımlı hale getirmiş; 1838 Ticaret Anlaşması ve dış borçlar, bu bağımlılığı derinleştirmiştir. Osmanlı, 19. yüzyılın ikinci yarısında emperyalizmin yarı-sömürgesi haline gelmiştir (Tezler, 137).
  • Kurtuluş Savaşı, halkın, özellikle köylülerin katılımıyla anti-kolonyalist bir karakter kazanmış, Osmanlı’nın yarı-sömürge konumuna karşı direnişiyle anti-emperyalist bir boyut edinmiş, ancak sosyalist hareketlerin (Yeşil Ordu, TKP) tasfiyesi, devrimin burjuva çerçevesine hapsolmasına neden olmuştur. Kuvayı Milliye’nin köylü tabanı, mücadelede kritik bir rol oynamış, ancak toprak reformu taleplerinin karşılanmaması, devrimin sınıfsal sınırlarını göstermiştir (Tezler, 153, 142-143).
  • Kemalist reformlar, modern bir ulus-devlet inşa etmeyi başarmış, ancak halktan kopukluğu ve otoriter yöntemler, devrimin demokratik bir rejime evrilmesini engellemiştir. Türkçülüğün gayrimüslim toplulukları dışlaması, Ermeni tehciri ve Kürt isyanlarının bastırılması, devrimin etnik karşıtlıklarını derinleştirmiştir (Tezler, 125, 160-161).

Teorik Çıkarımlar:

  • Marx’ın altyapı-üstyapı diyalektiği, Türkiye burjuva devrimini açıklamak için güçlü bir çerçeve sunar, ancak Osmanlı’nın özgün feodal-haraççı yapısı, Marksist sınıflandırmayı zorlaştırır. Yalçın Küçük’ün “devşirme rejimi” ve “devlet sınıfı” kavramları, Osmanlı’nın Asyatik üretim tarzı (ATÜT) özelliklerini taşıyan yapısını açıklamak için kritik bir araçtır. Taner Timur’un Osmanlı Toplumsal Düzeni’nde belirttiği gibi, ATÜT, devletin üretim araçları üzerindeki üstün mülkiyetine dayalı bir haraççı sistem olarak, feodalizmden farklı bir sınıfsal dinamik yaratmıştır. Bu sistemde, devşirme elitler (kapıkulu ve ulema), üretim fazlasına el koyarak bir “devlet sınıfı” oluşturmuştur; bu, Batı’daki feodal aristokrasi veya burjuvaziden farklı bir konuma işaret eder (Timur, 1994). Osmanlı’nın haraççı/Asyatik üretim tarzı, devletin ekonomik kontrolüyle bağımsız bir burjuva sınıfının oluşmasını engellemiş; tımar sisteminin çözülmesi ve ayanların ticari tarımı, kapitalist ilişkilerin filizlenmesini sağlamış, ancak bu süreç yarı-sömürge koşullarda ve devlet denetiminde gerçekleşmiştir (Tezler, 123, 126). Küçük’ün “devlet sınıfı” kavramı, Timur’un ATÜT analiziyle birleştiğinde, Osmanlı’nın sınıfsal yapısının özgünlüğünü ve burjuva devriminin bürokrasi-ordu öncülüğünde gerçekleşmesinin nedenlerini açıklar.
  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte Türkiye’nin geç kapitalistleşen toplumsal yapısında eşitsiz ve bileşik gelişim örüntüsü şu şekilde soyutlanabilir: 1) Farklı tarihsel aşamaların bir arada bulunması, ileri ve geri üretim ilişkilerinin (feodal-haraççı ve kapitalist üretim ilişkileri) eşitsiz bir gelişimle iç içe geçmesi. 2) Siyasal ve ideolojik bilincin, iktisadi ilişkilerin gelişim hızını aşarak ileri bir düzeyi yakalayabilmesi (eşitsiz gelişmesi), böylece kapitalist üretim ilişkileri tam olgunlaşmadan burjuva siyasal devrimleriyle sıçramalı bir modernleşmenin mümkün olması. Türkiye burjuva devrimi, bu iki boyut üzerinden, Osmanlı’nın özgün yapısı ve yarı-sömürge konumuyla, ayrıca Anadolu’nun işgaline karşı mücadeleyle şekillenmiş bir süreçler toplamıdır.
  • Kurtuluş Savaşı’nın anti-kolonyalist olarak tanımlanması, anti-kapitalist bir temele dayanmamasına bağlıdır; ancak yarı-sömürge konuma karşı direnişi, anti-emperyalist bir boyut kazandırır. Ekim Devrimi’nin etkisi, emperyalistlerin Kemalistlerle uzlaşmasını sağlayarak devrimin başarısını kolaylaştırmıştır (Tezler, 150-151). Zürcher’in vurguladığı gibi, savaşın anti-emperyalist boyutu, Osmanlı’nın yarı-sömürge konumundan kurtuluş olarak görülebilir (Zürcher, 2004).
  • Türkiye’nin kapitalist “toplumsal devrim”i, altyapıdaki (ekonomik) dönüşümlerin üstyapıyı (devlet ve ideoloji) şekillendirdiğini ve üstyapıdaki reformların bu ekonomik dönüşümleri pekiştirerek hızlandırdığını gösterir. Ancak, ATÜT’ün mirası, devletin ekonomik kontrolünün devam etmesi ve burjuva sınıfının zayıf kalması, devrimin “yukarıdan” karakterini pekiştirmiştir (Timur, 1994).
  • 1919-1923 Devrimi’nin, Kurtuluş Savaşı’na halkın katılımı hariç tutulduğunda, “yukarıdan” karakteri, kapitalizm öncesi sınıflarla uzlaşması ve toprak sorununu çözememesi, sınırlı bir burjuva devrimi olduğunu gösterir (Tezler, 142-143). Kemalist elitist reformların halk tabanından yoksunluğu, devrimin otoriter bir rejimle sonuçlanmasına yol açmıştır. Zürcher’in belirttiği gibi, devrimin bürokrasi ve ordu öncülüğünde gerçekleşmesi, halkın devrimci potansiyelini sınırlamış ve otoriter bir modernleşme modeline yol açmıştır (Zürcher, 2004).

Sonuç olarak, Türkiye burjuva devrimi, Osmanlı’nın feodal-haraççı yapısından kapitalist bir ulus-devlete geçişin sancılı bir süreci olarak, 1839-1940 arasında, bürokrasi ve ordu öncülüğünde, halkın sınırlı katılımıyla ve yarı-sömürge koşullarında gerçekleşmiştir. 1908 ve 1919-1923 siyasal devrimleri, bu sürecin sıçrama noktaları olmuş, ancak elitist ve otoriter yöntemler, devrimin demokratik potansiyelini sınırlandırmıştır. Devrimin “yukarıdan” karakteri ve kapitalizm öncesi sınıflarla uzlaşması, tarihsel olarak geç kalmış ve emperyalizm çağında şekillenmiş bir burjuva devrimi olduğunu gösterir (Tezler, 142-143, 147). Bu tarihsel kesit, Marx’ın toplumsal devrim teorisini doğrularken, Osmanlı’nın özgün yapısı ve yarı-sömürge konumu nedeniyle kendine özgü bir karakter sergilemiştir.

Kaynaklar

  1. Küçük, Yalçın. Türkiye Üzerine Tezler. İstanbul: Tekin Yayınevi, 1986.
  2. Ahmad, Feroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu. İstanbul: Kaynak Yayınları, 1995.
  3. Ahmad, Feroz. Jön Türkler. İstanbul: Kaynak Yayınları, 1995.
  4. Pamuk, Şevket. Osmanlı Ekonomisi ve Dünya Kapitalizmi. Ankara: Yurt Yayınları, 1984.
  5. İnalcık, Halil. An Economic and Social History of the Ottoman Empire. Cambridge: Cambridge University Press, 1997.
  6. Quataert, Donald. Ottoman Empire, 1700-1922. Cambridge: Cambridge University Press, 2000.
  7. Zürcher, Erik Jan. Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris, 2004.
  8. Timur, Taner. Osmanlı Toplumsal Düzeni. İstanbul: İmge Kitabevi, 1994.
  9. Sosyalist Cumhuriyet İçin Tezler, 1 Haziran 2008.

1 Ekim 2023 Pazar

SOSYALİST CUMHURİYET İÇİN TEZLER - TÜRKİYE TEZLERİ

MAR notu: 1) Burjuva devrimlerini 1848 devrimlerinin öncesindeki devrimler ile sonrasındaki “geç” burjuva devrimler olarak ayırmak gerekmektedir. 1848 burjuva devrimlerinden önceki devrimlerde burjuvazinin, “eski rejimin” üst-yapısal öğelerini yıkmak ve dönüştürmek için halk kitlelerinin devrimci enerjisini ve gücünü kullandığı, devrim süreçlerinde bu enerjiye kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalıştığı gözlenir. 1870’ten sonra Prusya’daki “tepeden devrim”de ya da Türkiye burjuva devriminde ise, Türkiye için Kurtuluş Savaşı’nda halkın katılımı dışında, halk kitlelerinin hareketlenmesi gözlenmez. Burjuvazi geç yaşanan devrimlerde, emekçi halkın ve işçi sınıfının devrimci süreçlere katılımından ve bağımsızca kendi taleplerini savunmasından korkmuş, ilerici reformları zamana yayılmış şekilde “tepeden” uygulamaya koymuştur. Burjuva devrimlerine, sosyalist devrime de bir sıfat olarak eklenmemesi gereken “demokratik” sıfatını yakıştırmanın, nesnel bir kriteri yoktur. “Demokratik devrim”, geçmişte Türkiye solunun geliştirdiği bir garip ve bilim-dışı kavramdır. Devrimler, sınıf iktidarlarıyla tanımlanır/tanımlanmalıdır. Burjuva devrimlerinde kapitalist sınıfın toplumsal iktidarı kurulurken, sosyalist devrimde, siyasal ve toplumsal iktidar işçi sınıfına geçer. 2) 1960’ların sonunda Türkiye solunda filizlenen “devrimci-demokrat” politik çizgiler, bu dönemde ülke ve dünya nesnelliğini, işçi sınıfının gelişim düzeyini Marksist/bilimsel analizle kavrayamamanın getirdiği bir tür “çocukluk hastalığı”dır. Parlamenterizm nasıl ki bir reformizm türü olarak reddedilmelidir, Marksizm’den teorik kalkış almayan ve her yeni konjonktürde Marksist analize yaslanmayan bir “devrimciliğin” de varabileceği bir hedef yoktur. Türkiye’de 1960’larda olduğu gibi, bugün de sosyalist devrim gündemdedir ve günceldir. İşçi sınıfı dışında devrimci kapasitesi olan bir sınıf olmadığı gibi öncü komünist parti dışında herhangi bir başka örgütsel formun sosyalist devrime öncülük yapması mümkün değildir.

Sosyalist Cumhuriyet İçin Tezler'den bir bölüm olan "Türkiye Tezleri"ni üzerinde tartışılması için hatırlatmak istiyoruz.


TÜRKİYE TEZLERİ

1. Osmanlı İmparatorluğu

118. Kuruluşundan yıkılışına, Osmanlı toplum düzeninin, üretim ilişkilerinin nasıl tanımlanacağı ve çözümleneceği başlı başına çetin ve tartışmalı bir konudur. En başta, 700 yıllık bir tarih dilimini ve çok büyük bir coğrafyayı içine alan Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün dönemlerini ve parçalarını tek bir birim olarak ele almak, tek bir kavram altında tanımlamak olanaklı değildir. Çokuluslu imparatorluk, farklı gelişmişlik düzeylerindeki toplumsal bileşenlerden oluşmuştur. Bunun en açık kanıtı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, çok sayıda devletin doğmuş olmasıdır. Bu aynı zamanda Osmanlı devletinin yalnızca bir Türk devleti olmadığının da kanıtıdır.

119. Osmanlı İmparatorluğu’nun ne olduğu ve ne olmadığı sorununa her şeyi yanıtlayan bir “büyük” teori ile değil, diyalektik bir süreç çözümlemesiyle yaklaşılması gerekiyor. Tüm dönem imparatorlukları gibi Osmanlı İmparatorluğu da, ulus devletlerin doğmadığı kapitalizm öncesi bir coğrafyada, yerel/bölgesel oluşumları dönüştürmeden, hatta gelişmelerini yavaşlatarak bir arada tutan bir üst örgütlenmeydi.

120. Üretim biçimleri arasındaki ilişki, sonradan egemen olanın ötekileri çözmesi ve kendine benzetmesi türünden tek yanlı bir ilişki değildir. Son çözümlemede yeni üretim biçimi egemen olmakta, bütün ilişkilere rengini vermektedir. Ancak, üretim biçimleri, tarihsel olarak belirlenmiş somut bir toplumsal formasyonda birbirlerine eklemlenerek ve birbirlerini etkileyerek var olabilmektedirler.

121. Doğu”, “Batı”, “ATÜT” ve “feodalite” kavramları, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezinde bulunduğu coğrafya esas alındığında son derece göreli ve geçişçi anlamlar kazanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu bir yanıyla bir Asya toplumu ve Doğu despotizmi olmakla birlikte, aynı zamanda Batı’nın Doğu’ya uzanmış kolunun Bizans’ın mirasçısı, dolayısıyla Batı’nın parçasıdır.

122. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin kuruluşundan, Türklerin Anadolu’ya çıkışlarından önceki tarih ele alındığında, son 2500 yılın en az üçte birinde bu topraklar Avrupa’nın etkisi ve denetimi altında kaldı. Avrupa uygarlığının temelleri Yunan ve Roma kanalıyla atıldı. Arap ve Bizans uygarlıkları, birlikte ve etkileşim içinde Osmanlı ve Anadolu toplumlarının ideolojik-kültürel oluşumuna renk ve özelliklerini kattılar. Sonuç olarak, Osmanlı toplumu Doğu-Batı uygarlık ve kültürleriyle en başından ve aynı anda yüz yüze geldi. Bir üst sentez oluşturduğu söylenemez; bu iki uygarlık kaynağından derin biçimde etkilendiği ise kesindir.

123. Roma hukukunun ve özel mülkiyetin varlığını sürdürdüğü Bizans İmparatorluğu, ademi merkeziyetçi feodal eğilimler karşısında merkezi ve merkeziyetçi bir düzen kurabilmek için “doğu despotizmi” modelinden yararlanmış, böylece feodal üretim tarzının oluşmasını engellemiş, Batı Avrupa’nın üstünlüğüyle sonuçlanan sürece katkı yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu bu çerçevede, coğrafi alanına giren feodal öncesi öğelerin doğrudan etkisi altında oluşmuş, bu oluşum döneminde Asya tipi öğeler ağır basmış, arkasından feodal eğilimler öne çıkmaya başlamıştır. 17. yüzyılda, “ayanlar”da birikmeye başlayan bölgesel gücün 1808’de hükümdarla Sened-i İttifak imzalaması doğmakta olan feodalizmin önemli hamlesiydi. Ancak, ayanların siyasal güçleri kısa zamanda silindi. Merkezi yapı ve bürokrasi feodalizm yönündeki gelişmeyi yavaşlattı.

124. Osmanlı düzeninin en az nüfuz ettiği coğrafya Kürdistan oldu. Osmanlı Tımar düzeninin geçerlilik kazanamadığı tek yöre burasıydı. Osmanlı, bölgedeki iktidarını babadan oğula geçen bir tür valilikle Kürt beyleri üzerinden yürütürken, Kürt aşiret yapılarını olduğu gibi bıraktı. Kürdistan’da feodal ilişkilerin oluşmasının ve Kürt feodalitesinin bugünlere ulaşan direngenliğinin tarihsel nedeni budur.

125. II. Mahmut’tan sonra getirilen vergi reformuyla Kürt aşiret beylerinin gücü arttı. Aynı reform, Ermeni köylüsünü Osmanlıya vergiyle birlikte, bir de Kürt beylerine haraç ödemek zorunda bıraktı. Artı-ürünlerine iki kez el konulması Ermenilerin yaşam koşullarını ciddi biçimde kötüleştirdi ve küçük-burjuva devrimci örgütlerin (Taşnak ve Hınçak) başlattığı ayaklanmalara (1893-1896) katılmalarında etken oldu. “Ermeni sorunu”nun arka planında da bu tarihsel olgu bulunuyor. Ermenileri Osmanlıya muhalefete iten koşulları yaratanların, 1915’te yüz binlerce Ermeni insanını katletmeleri ise, “hem suçlu, hem güçlü” tutumunun tipik örneğidir.

126. Osmanlı İmparatorluğu’nda üstün ve egemen mülkiyet türü devlet mülkiyetiydi. Tımar topraklarında da hem çıplak mülkiyet, hem mülkiyet hakkının tüm fiili sonuçları devlet denetimindeydi ve bu ikisi bütün toprakların yüzde 88’ini içine alıyordu. Reaya, kullanma (intifa) ve kullandığı toprağı miras bırakma hakkına sahipti. Artı-ürünü devlete vermek, devlet hizmetlerine katılmakla yükümlüydü. Tımar denilen, mal ve insan kaynakları sayılı, gelirleri belirlenmiş toprak parçası, devletin atadığı kişi ya da kişilere (sipahi) verilirdi. Sipahi talandan pay alarak, kaynak ve insanlar üzerinden vergi toplayarak rant elde eder, buna karşılık orduya elde ettiği gelirlere oranlı donatılmış savaşçılar sağlardı. Sipahilerin ayrıcalıkları babadan oğula geçerdi; ancak bu mutlak değildi. Ayrıcalık görevin sürmesine bağlıydı. Merkezi denetim ve müdahaleler, sipahinin tımarından vazgeçme hakkı, orduya yeterli askeri vermeyenlerin açığa alınması, tımarların durmadan sahip değiştirmesine yol açmış, sipahiler aristokrat bir sınıf konumuna ulaşamamışlardır.

127. İmparatorluğun yayıldığı alanın en büyük bölümünde devletin üstün mülkiyeti geçerli olmakla birlikte, Rumeli’de, Mısır ve Mezepotamya gibi uzak eyaletlerde, daha önceki işgallerin prekapitalist ilişkileri geliştirdiği Ege adaları gibi bölgelerde, “arpalıklar”, “yurd”lar, “ocaklık”lar, “malikane-divani”ler, “eşkincülü tımar”lar olarak adlandırılan çeşitli karma ve saf özel mülkiyet biçimlerine rastlanmaktadır.

128. Giderek genişleyen topraklarda üretilen artı ürünün bir bölümüne el konularak merkeze aktarılması Osmanlı İmparatorluğunun büyüme döneminin temel ekonomik düzeneğiydi. Merkeze aktarılan payın küçülmesi de çözülme zeminini döşeyen etkenlerden biri oldu.

129. Osmanlı devleti bir imparatorluk formasyonuydu ve tüm imparatorluklar gibi fetihçiydi. İmparatorluğun büyümesi ve zenginleşmesi, yeni toprakların ele geçirilmesiyle, bu topraklardaki artı ürünün bir bölümünün merkeze aktarılmasıyla gerçekleşiyordu. Devletin koruyucusu, fethin sürdürücüsü olan silahlı kuvvetler, padişaha kulluk bağıyla bağlı hassa ordusu ile varlığı ve geleceği fethin fetihle finanse edilmesine bağlı sipahilerden oluşmaktaydı. Sistem fethin sürekliliği üzerine kurulmuştu. Sonuncu savaşta elde edilenin bu savaş için harcanana eşit ya da daha az hale geldiği noktada fethi sürdürmenin nesnel temeli ortadan kalktı.

130. Büyüme ve zenginleşmenin bir başka önemli kaynağı, Batı-Doğu ticaret yolundan elde edilen gelirlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişinin koşullarından birini oluşturan Ortadoğu ticaret tekeli, Batı’da feodalizm içinde gelişmekte olan ticaret sermayesi tarafından kırıldı. Kapitalizm dünya ticaretinin yolunu ve merkezini değiştirdi. Onaltıncı yüzyıl sonlarında büyük Doğu ticareti Atlantik Okyanusu’na kaydı. Osmanlı İmparatorluğu Batı Avrupa merkezli kapitalist dünya pazarına bağlandı.

131. Ticaret yollarının değişmesi, fetihleri sürdürmenin “ekonomik” ve askeri maliyetinin “optimum” eşiği aşması, geniş Osmanlı topraklarından çekilen artı-ürün miktarının oran ve miktar olarak azalması Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve çözülüş sürecinin nedenleridir. Uluslararası ticaret tekel ve ayrıcalığının yitirilmesi, ticaret yollarının uzaklaşması, gelirlerde azalmayla birlikte fetih ve silahlanma giderlerinin artmasına yol açtı. Uluslararası ticaretin gelişmesinin önemli sonuçlarından biri, toplam üretimin merkezi devletin denetimi altındaki dolaşım ağından geçen bölümünün küçülmesi oldu.

132. Özetlenen süreç, Osmanlı İmparatorluğu’na egemen olan kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerini çözen dinamikleri de harekete geçirmiştir. Yüzyıllara yayılan bir süreç içinde uluslararası ticarete aracılık eden tüccarların elinde servet birikmiş, bir tür vergi taşeronluğu uygulaması olan iltizam sistemi ile devletle doğrudan üreticinin arasına giren ve artı ürünün giderek daha çok bölümüne el koyan mültezimler zenginleşmiş, özel mülkiyetin habercisi olan tefeci sermaye oluşmuştur.

133. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı toplumunda sermaye birikmeye, kapitalist ilişkiler mayalanmaya, Selanik, Ege, Akdeniz, Şam, Halep vb. yörelerde farklı üretim birimlerini birbirine bağlayan meta üretimi oluşup yayılmaya başladı. Osmanlı, sanayi devrimini yaşamakta olan Batı Avrupa ekonomisiyle bütünleşme sürecine girdi.

134. 1838’de İngiltere ile imzalanan ticaret anlaşması Osmanlı’nın dünya pazarına bağlanmasında önemli bir adım oldu. Tanzimat Fermanı (1839) gayrimüslim ve yabancıların varlıklarının müsaderesine sınırlar getirerek Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez özel mülkiyeti korudu. 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi ile belli sınırlamalarla da olsa toprakta özel mülkiyet hakkı tanındı.

135. Batıcılık ve modernizasyon akımını bu gelişmelerden ayrı düşünmek olanaksızdır. “Çağdaş uygarlık düzeyi”ne ulaşma hedefi, o günden bugüne, Türk burjuvazisinin değişmeyen ve kapitalistleşmekten, emperyalizmle bütünleşmekten başka bir anlama 26 gelmeyen ortak yoludur. Bunların olduğu yerde burjuva devrimciliğinin doğması kaçınılmazdı.

136. Osmanlı devletinde dini hukukun egemenliği esas olmakla birlikte, hükümdarın iradesiyle konulan yasa ve kurallardan oluşan siyasal ve yönetsel dünyevi bir hukuk da vardı. “Din ve Devlet”, “Şeriat ve Kanun” terimleri bu ikiliği yansıtıyordu. Osmanlı hukuk düzeninin tümüyle şeriat kurallarına dayandırılması 16. yüzyıldan sonradır.

137. Osmanlı İmparatorluğu Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kendi toprakları üzerinde egemenliğini yitirmiş, bağımsız devlet işlev ve yetkilerinin bir bölümünü emperyalist ülkelere devretmiş, emperyalizmin yarı-sömürgesi haline gelmiş bir ülkeydi.

2. Burjuva Devrimciliği ve Türkiye Cumhuriyeti

138. 1640 İngiliz, bağımsızlık yanı ağır basan 1776 Amerikan ve 1789 Fransız devrimlerini “demokratik devrim” yapan en önemli olgu, emekçi sınıfların bu hareketlere “aşağıdan” verdiği destekti. Bu devrimler, feodal mutlakçı devletleri devirerek burjuva ulus-devleti oluşturdular; kapitalizmin gelişmesinin önündeki hukuksal engelleri kaldırdılar; tarımda kapitalizm öncesi ilişkileri tasfiye ederek üretim araçlarından yoksun “özgür” emekçinin, proletaryanın oluşumunu hızlandırdılar.

139. Almanya, Avusturya, İtalya, Rusya ve Osmanlı vb. toplumlar burjuva dönüşümleri geç ve farklı yaşadılar. “Erken” ve “geç” arasındaki bıçak keskinliğindeki çizgiyi 1848 Avrupa devrimleri çekti. 1848’den sonraki hiçbir burjuva devrim, “aşağıdan” ve “demokratik” olmadı. Birçoğu, ani ve hızlı sınıfsal iktidar değişikliği anlamında siyasal devrim de değildi. Örneğin kapitalist ilişkilerin “Prusya tipi” geliştiği, 1848 emekçi barikatlarından ürken burjuvazinin eski düzenin egemen sınıflarıyla uzlaştığı Almanya’da 1870’de “devrim” olmadan Alman birliği kuruldu. Devletten topluma doğru burjuvalaşma süreci yaşandı. Almanya deneyimini Marx ve Engels, bu nedenle “yukarıdan devrim” olarak nitelediler.

140. Jön Türk, İttihat ve Terakki hareketleri Osmanlı döneminin burjuva hareketleridir. 1908 bir burjuva devrimi denemesiydi. Mustafa Kemal, aktif ve önde olmasa da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesiydi. Kurtuluş savaşının kadroları çok önemli ölçüde Ittihat ve Terakki’den devşirildi. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Osmanlı paşaları Osmanlı İmparatorluğu’nun burjuva devlete dönüşümündeki sürekliliğin canlı temsilcileri oldular.

141. Batı’da feodalizmin içinden çıkan mutlakçı monarşiler burjuva ulus-devletlere ebelik ettiler. Burjuva devrimleri bu monarşileri devirerek kapitalizmin önünü açtı. Abdülhamit despotizmine karşı “hürriyet” bayrağını kaldıranlar kapitalist gelişmişlik açısından geri ve tarihsel bakımdan geç kalmış bir coğrafyadaki burjuva devrimciliğinin temsilcileriydiler. Öteki geç burjuva devrimlerini idealize etmeden Osmanlı’dan TC’ye geçişi kopuşsuz düz bir çizgi, Türkiye ulus-devletinin, cumhuriyetin kuruluşunu Osmanlı paşalarının yaptığı bir hükümet darbesi, tek yeniliği de padişahlığın kaldırılması olarak nitelemek olanaksızdır.

142. 1920’lerde Türkiye’de gerçekleşen “yukarıdan” bir burjuva devrimidir. Marksist tanımla “burjuva demokratik devrim” değildir. Halk hareketine dayanmadığı için devrimciliği sınırlı kalan, kapitalizm öncesi sınıflarla bağlaşıklığı nedeniyle toprak sorununu çözemeyen, burjuva demokratik parlamenter bir rejim kuramayan güdük bir burjuva devrimi.

143. Bu devrim, öteki “yukarıdan” burjuva devrimleri gibi yalnızca tarihsel olarak “geç” kalmış değil, emperyalizm çağına kalmış bir devrimdi. Emperyalist dönemin geç kalmış burjuva sınıfı kapitalizm-öncesi ilişkileri devrimci/köktenci biçimde çözmek yerine bunların kapitalizme eklemlenerek yaşamasını, evrimci yoldan çözülmesini yeğlediğinden, kapitalizm öncesi sınıflar kapitalizme ortak edilmişlerdir. Türkiye burjuva devriminin geriliğinin ve güdüklüğünün önemli nedenlerinden biri budur.

144. Birinci Dünya Savaşı’nda üstün gelen emperyalist devletlerin paylaşma ve işgaline karşı siyasal bağımsızlık mücadelesi ve Ekim Devrimi’nin emperyalistleri Türkiye’yi bölüşmekten caydıran etkisi Türk burjuva devriminin iki önemli dayanağı oldular.

145. Kemalistler, ulusal kurtuluş mücadelesinin temel toplumsal sınıflardan bağımsız, sivilasker ulusal kadro ve güçlerin önderliğinde yürütülen ulusal demokratik bir devrim olduğunu, sonunda da “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” bir toplum ve devlet kurulduğunu iddia ederler.

146. Resmi ve Kemalist tarih görüşüne tepkiden ve Kürt hareketinin Kemalizme eleştirilerinden beslenen, ademi merkeziyetçi, sivil toplumcu bir dünya görüşünü benimseyen liberaller ve sol liberaller ise, cumhuriyetin Osmanlı devletinin merkezi, despotik geleneğinin kesintisiz devamı olduğunu, bu sürekliliğin sivil toplumun oluşmasını, böylelikle de demokrasinin gelişmesini önlediğini savunurlar. Bu yaklaşımda toplumdaki tüm kötülüklerden sorumlu sınıfsal özü belirsiz soyut bir devlet ve onun karşısında da, yine içinde sınıfsal ayrışma ve mücadele olmayan “demokratik” bir sivil toplum vardır. Bu görüşe göre cumhuriyet, devleti kurtarmak isteyen Osmanlı bürokrasisinin son sığınağıdır. Bu iki yaklaşımın ortak yanı, devleti ve burjuva dönüşüm sürecini sınıflar dışı ve sınıflar üstü görmesidir.

147. Dağılan ve paylaşım nesnesi haline gelen yarı-sömürge, pre-kapitalist, teokratik Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Misak-ı Milli olarak tanımlanan bir coğrafya üzerinde, siyasal olarak bağımsız bir burjuva ulus devlet kurulmuştur. Bu, tarihsel açıdan ileri bir adım olan tipik bir geç kalmış burjuva devrimidir. Hilafetin kaldırılması, laiklik, eğitimin birliği ve sekülerleşmesi, yeni Medeni Kanun, kadınlara hukuksal eşitlik tanınması vb. bu dönüşümün bir kopuş olduğunun hiçbiri sıradan olmayan kanıtlarıdır. Ticaret, sözleşme, mülkiyet ve miras haklarının yasal güvenceye kavuşturulması, devletin sermaye birikiminin ana aktörü olarak işlevlendirilmesi ve daha bir dizi önlem cumhuriyetin kapitalizmin önündeki engelleri temizleyen bir burjuva devrimi olduğunun yadsınamaz göstergeleridir.

148. Ulusal kurtuluş savaşına önderlik eden Kemalist hareketi devrimci-demokrat, antiemperyalist ya da kimilerinin zaman zaman yapmaya çalıştığı gibi anti-kapitalist bir yönelim olarak değerlendiren savlar temelsizdir.

149. Kemalizmin emperyalizmle uzlaşmacı karakterini, kapitalist yolu tercih etmesini, komünizm karşıtlığını “kanıtlayarak” Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan dönüşümün burjuva devrimi olmadığını kanıtlamaya kalkışmak ise metreyle sıcaklık ölçmeye kalkmak türünden bir saçmalıktır.

150. Ulusal/burjuva devrim anti-sömürgeci bir devrimdi. 1917 Ekim Devrimi ve bu devrimin Türkiye’ye sıçrama olasılığı karşısında emperyalistler Türkiye’yi bölme/bölüşme siyasetlerini değiştirmek zorunda kaldılar. İngilizler ve Fransızlar 1919-1921 arasında Anadolu’nun bolşevikleştirilmesini çok yakın bir tehlike olarak görüyorlardı. Bu tehlikeyi savuşturmak üzere Kemalist iktidarla uzlaşma yolunu seçtiler. Temel hedefi bağımsız ulusal/burjuva devlet olan ve bu hedef için savaşma gücü göstererek direnen Kemalist önderlik bu uzlaşma için kendisinden istenenleri yerine getirdi: 21 Kasım 1922’de Lozan Konferansı başladı. 4 Şubat 1923’te konferansa 2,5 aylık bir ara verildi ve bu arada, 17 Şubat 1923’te Türkiye’de İzmir İktisat Kongresi toplandı. İzmir İktisat Kongresi, emperyalistlerin istediği temel güvencelerin tümünü verdi: Türkiye kapitalist Batı kampında kalacaktır! Kapitülasyonlar kaldırılacak ancak Osmanlı borçları ödenecektir; karşılıksız kamulaştırma ve yabancı sermaye düşmanlığı yapılmayacaktır!

151. Bu süreçten çıkarılacak sonuçlar net ve açıktır. Bir: Kurtuluş hareketi emperyalist işgale, en azından emperyalistlerin desteklediği bir işgale karşı siyasal bağımsızlık hedefiyle yürütüldüğü ve sonunda bağımsız bir ulus-devlet kurulduğu için, hem nesnel hem öznel olarak anti-sömürgecidir. Yarı-sömürge Osmanlı İmparatorluğu yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti emperyalistlerin istediği bir sonuç değildi; daha büyük bir tehlike karşısında kabul etmek zorunda kaldıkları bir çözümdü. Ulusal mücadele emperyalist güçlere karşı verildi. İki: Kemalist hareket üniter devletin varlığını korumak anlamında bağımsızlıkçı olmakla birlikte, programı, ideolojisi ve yürüttüğü siyasetle hiçbir zaman antiemperyalist olmamıştır. Emperyalizm, tekelci kapitalizmdir. Yarı-sömürge devlet yerine siyasal olarak bağımsız bir devlet hedeflemek tek başına antiemperyalist bir tutum olarak nitelenemez. Tekelci, sömürücü, yayılmacı ve militarist bir sistem olan emperyalist/kapitalizme karşı olunmadan antiemperyalist olunamaz.

152. 1920’ler Türkiye’sinin sınıfsal kompozisyonu şöyle özetlenebilir: Rumeli’de, İstanbul’da ve Batı Anadolu’da oluşum ve gelişim halindeki ticaret burjuvazisi, kırda küçük üretici köylü, kentlerde zanaatkârlar, Osmanlı devlet aparatının büyük küçük, asker sivil görevlileri, aşiret reisi ve dinsel önder konumundaki büyük toprak sahipleri, topraksız yoksul köylüler ve İstanbul’da kümelenmiş küçük proletarya çekirdeği. Proletarya ve yoksul köylülük, birincisinin maddi, ikincinin sınıfsal zayıflığı/örgütsüzlüğü nedeniyle ulusal mücadele ve iktidar kavgasının tarafı olamadılar.

153. Aşağı yukarı bütün sınıf ve katmanlar kendi içlerinde ayrışarak, saflaşarak mücadelenin yanında ya da karşısında yer aldılar. İstanbul’daki ticaret burjuvazisi uzun zaman emperyalist işgalcilerin yanında yer aldı; Anadolu’da büyük toprak sahiplerinin ve tüccarların içinden de ulusal mücadeleye aktif katılanların, destek verenlerin yanı sıra İstanbul’daki hükümdarla işbirliği içinde ulusal güçlere karşı isyan örgütleyenler çıktı… Çetelerden, düzenli orduya gerilla ve askerler, baştaki isteksizlik ve edilginliklerine rağmen ağırlıklı olarak köylülerden oluştu.

154. Ulusal mücadelenin güçleri esas olarak siyasal bir eksen ve etkinlik üzerinden bir araya getirilmiştir. Erken siyasallaşan sermaye sınıfı, maddi varlığının ötesinde bir önderlik ve birleştiricilik kapasitesi göstermiştir.

155. Mücadelenin önderliği, sınıfsal köken tartışmaları bir yana, ideolojik-siyasal çizgisinin içeriğiyle tastamam burjuva niteliktedir. Böyle bakıldığında tablo netleşmektedir. Mücadelenin, Kuvayı Milliye müfrezelerinden, Müdafayı Hukuk Cemiyetlerinden, gerilla gruplarından, Türk ve Kürt büyük toprak sahiplerinden, aşiret reislerinden, aydınlardan oluşan geniş cephesi Mustafa Kemal’in yürüttüğü karmaşık ve pragmatik siyasal uzlaşma ve taktiklerle örülmüştür. Kürtlerle, İslamcılarla ve hatta başlangıçta Türkiye’deki Bolşevizm yandaşlarıyla kurulan ittifaklar bu cepheyi oluşturmanın siyasal kaldıraçlarıydı.

156. Ulusal mücadelenin yeni ulus devlet iktidarına dönüştüğü süreçte Mustafa Kemal ve arkadaşları bu güçleri parçalayarak ve hepsini şiddet yöntemleriyle tasfiye ederek iktidar blokunun dışına ittiler. Önce Bolşevik eğilim, Lozan Konferansı’ndan sonra Kürtler ve halifeliğin kaldırılmasıyla da İslamcılar tasfiye edildiler.

157. Ekim Devrimi’nin yaydığı bolşevikleşme dalgası yalnız emperyalistlerle Türk ulusçularının uzlaşma zeminini yaratmadı. Kuzey’den gelen “tehlike” karşısında Kemalist burjuvazi en başından antikomünizm silahına sarıldı. Mustafa Kemal ve öteki paşalar, Ekim Devrimi’ne ve komünizme en başından ve sınıfsal nedenlerle karşıydılar.

158. Düzen için komünizmin gerçek bir tehdide dönüşmesiyle birlikte, Rusya ile Fransa ve İngiltere arasındaki çelişkilere dayanan ve son döneminde Osmanlı'nın varlığını sürdürmesine olanak veren denge politikası geleneği, cumhuriyetin kurulmasından Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar olan dönemde emperyalist-kapitalist sistemle Sovyetler Birliği arasındaki çelişki üzerinden yeniden üretilip sürdürüldü.

159. Komünist hareketin gücü, ülkedeki işçi hareketinden ve bu temelde örgütlenmiş bir partinin varlığından gelmiyordu. Büyük Ekim devriminin ve Bolşevizmin yüksek prestijinin yaydığı etkiler, Türkiye toplumunda komünist düşüncelere açık genişçe bir alıcı kitle yaratmıştı. Çerkez Ethem komutasındaki Yeşil Ordu, TBMM' deki Türkiye Halk İştirakuyun Fırkası (THİF) ve TKP, alternatif bir cephe oluşturacak potansiyel taşıyorlardı. Yeşil Ordu Yunanlılarla savaşta önemli yararlılıklar göstermiş, halk desteğine sahip bir orduydu. THİF liderini Mustafa Kemal'in muhalefetine rağmen İçişleri Bakanı seçtirecek kadar güçlü meclis grubuna sahip bir partiydi; TKP komünist birikim ve kolları birleştirerek toparlanmış, Komintern'in desteğine sahip bir örgüttü. Mustafa Kemal ve arkadaşları üçlü gücün bloklaşmasının güçlü bir olasılık olduğunu gördüler ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için, iyi düşünülmüş bir planı hiç zaman yitirmeden yürürlüğe koydular. 1921 başında, bir ay kadar kısa bir zamanda bu üç gücü de ortadan kaldırdılar. 6 Ocak'ta Yeşil Ordu dağıtıldı; 28 Ocak'ta Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı Karadeniz'de boğduruldu. Aynı gün TBMM' deki THİF mensupları tutuklandılar.

160. 1924 ile 1938 yılları arasında 16 Kürt isyanı çıktı. Aşiret ve din ileri gelenlerinin önderlik ettiği, yer yer emperyalistlerce de körüklenen bu isyanların kanla bastırılması, askeri harekâtların Kürt halkının varlığını inkâr eden bir siyasetin devamı olması, Cumhuriyetin kuruluşuna katılan Kürtler ile kardeşlik ilişkisine ciddi zararlar verdi.

161. Türk burjuvazisi, Türk milliyetçiliğini Kürtlerin inkârı ve onlardan bir düşman ulus yaratma temelinde geliştirdi. Türklerin Orta Asya’dan çıkarak dünyanın farklı yerlerine uygarlık taşıdıklarına dayanan Türk Tarih Tezi ve Türkçenin Orta Asya’da konuşulan bütün dillerin temeli olduğunu iddia eden Güneş Dil Teorisi en azından bir dönem Türk milliyetçiliğinin teorik tezleri olarak sunuldu.

162. Bunlar, Türk burjuvazisinin daha kurtuluş savaşının dumanlan tüterken ve daha ayakları üzerinde tam dikilmemişken bile ne denli gerici ve antidemokratik olduğunu gösteriyor. Ama bunların hiçbiri 1920 dönüşümünü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu tarihsel anlamda ileri bir adım olmaktan çıkarmıyor.

163. Laiklik sosyalistlerin daha gerisini hiçbir koşulda kabul etmeyecekleri bir kazanımdır. İslamcı güçlerin, uleması, tarikatları, dergâhları, mürit ve yandaşlarıyla Ankara’daki merkezi devlet iktidarından uzaklaştırılmaları, eğitimin laik temelde birliğinin sağlanması önemli ve ileri adımlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı ile dinin devlet denetimine alınması ise başından itibaren Türkiye laikliğinin çelişkisi oldu. 80 yılın sonunda dini denetim altında tutmak isteyen devlet süreç içinde dinin denetimine girdi.

3. Kapitalist Cumhuriyet

164. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren bir burjuva devlettir. Kapitalist gelişmenin tarihsel olarak geciktiği ülkelerde kapitalist üretim biçiminin koşullarını ve dinamiklerini pazarı yaratarak, birikimin dış koşullarını sağlayarak, birikim sürecinin aktif öğesi rolünü üstlenerek devlet oluşturur. Burjuvazinin dünya çapında egemen sınıf, kapitalist üretim ilişkisinin evrenselleşmiş bir üretim ilişkisi olduğu koşullarda verili ülkede kapitalist devletin oluşması için burjuva sınıfın egemen olacak ölçüde gelişmiş olması gerekmez. Bir ülkenin cılız burjuvazisi devlet kanalıyla ve kapitalizmin dünya çapındaki egemenliğinden güç alarak önce kapitalist devleti sonra da daha gelişmiş kapitalist ilişkileri oluşturabilir. Türkiye’de böyle olmuştur.

165. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Kemalizm, burjuva sınıf bilinciyle donanmış örgütlü bir siyasi kadronun, iktidar olduğu coğrafyada kapitalizmi yerleştirme, egemen kılma hareketi olarak gelişti. Cumhuriyet kopuşuna rağmen, bir sürekliliğin ve dönemin azgelişmiş ülkelerinin birçoğundan daha ileri bir örgütlülüğün anlatımı olan Türkiye devleti, kapitalizm yolundaki yürüyüşün başat aktörü oldu.

166. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin, aynı anlama gelmek üzere ülkenin sanayileşmesinin gerekli kıldığı sermaye ne yabancı sermaye ne de ülke içi sermaye olarak hazır değildi. O günkü uluslararası koşullar ve konjonktür içinde emperyalist sermaye özendirmelere rağmen Türkiye’ye yönelmiyordu. Ticaret ve tarım sermayesi ise yetersizdi. Bu koşullarda, sanayileşmeye yönelik sermaye birikiminin sağlanacağı tek kaynak yoksul halkın amansız ve vahşi sömürüsü temelinde devlet, tek yöntem devlet kapitalizmiydi.

167. Cumhuriyet’in ilk dönemindeki devletçilik ve planlamacılığa, “programlı devletçilik” söylem ve uygulamalarına, Mustafa Kemal’in devletçiliği liberalizm ve komünizm dışında bir üçüncü “ekol” olarak tanımlayan konuşmalarına rağmen, 1932-1939 dönemi devletçiliği kapitalist içerikli bir “milli sanayileşme” atılımı oldu. Kamuculuk, ideolojik bir ilke değil pratik bir ihtiyaçtı.

168. Mustafa Kemal’in deyişiyle “sosyalizm ilkesine” dayanmayan devletçilik “ferdin yapamayacağı işleri devletin yapması” formülünde anlatımını bulan bir devlet kapitalizmi olarak son biçimini aldı. Sınıf mücadelesini önlemek üzere planlı devletçilik öneren, bu yolla sosyalizme alternatif üretileceği iddiasında olan Kadro hareketinin akibeti üçüncü yolun olanaksızlığını gösterdi. Kapitalizmin bir devlet kapitalizmi olarak kurulmuş olmasının önemli sonuçlarından biri, büyük bir kamu sektörünün varlığı ve bu varlığın burjuvazinin farklı siyasal eğilimleri ve emekle-sermaye arasında çeşitli çatışma ve mücadelelere yol açması oldu.

169. Kurucu önderliğin asker kökenli olması, silahlı kuvvetlerle organik ilişkilerin devamı vb. Kemalizmi ve kuruluş dönemi Türkiye devletini “sınıflar üstü” ya da “küçük burjuva” olarak nitelendiren, düzeni bir tür “askeri vesayet rejimi” olarak tanımlayan tezlerin gerekçeleri olarak dün ve bugün öne çıkarılmaktadır. Tarihsel pratik ise açıkça tersini, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendine özgü çıkarların değil, düzeni koruma ve kollama görevinin aktörü olduğunu göstermektedir.

170. 1940-1945 yılları arasında Türkiye’de savaş ekonomisi uygulandı. Üretimde, dış ticarette düşüş ve daralmalar yaşandı. Bu yıllarda katı fiyat denetimiyle, düşük fiyatla tarım ürünlerine el koyma politikalarıyla, karaborsacılık, istifçilik ve nüfuz ticaretiyle, halk kitleleri ezilip yoksullaştırılarak ilkel sermaye birikimi gerçekleştirildi.

171. Savaş yıllarında ticaret burjuvazisi ve tarım burjuvazisi güçlendi. CHP iktidarı, savaş zenginlerinin İstanbullu ve gayrimüslim kesimlerini Varlık Vergisi ile, büyük toprak sahiplerini Toprak Mahsulleri Vergisi, Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile tedirgin etti. Bunların son ikisini gerçekleştiremediği noktada düzenin daha geri bir noktada tutunması ve restore edilmesi gündeme geldi.

172. 1946-1950 döneminde devletçilik hem ideolojik hem pratik planda kaldırıldı. CHP’nin iktidardaki son kurultayı olan 1947 yılındaki 7. Kurultayı DP iktidarından önce, 1932-39 dönemi devletçiliğinin sona erdiğini ilan etti.

173. Savaş sonrasında Türkiye ABD emperyalizminin yörüngesine girdi. Yeni dönemde artık bağımsız bir sanayileşme modeli olan devletçiliğe de yer yoktu. Sermaye palazlanmış, yabancı sermayenin Türkiye’ye geliş koşulları olgunlaşmıştı. Truman Doktrini ve Marshall Planı’yla sağlanan askeri ve ekonomik yardımlarla birlikte yabancı sermaye girişlerinin yolu açılmıştı. Yardımın siyasal gerekçelerinden biri Türkiye’nin bütünlüğünün “Ortadoğu’da düzenin kurulması” için gerekli olduğu, Yunanistan ve Türkiye’den birinin “kaybedilmesi” durumunda ötekinin “komünizm”e düşebileceği biçimindeydi. 1950’lerde Türkiye fabrika aşamasına ulaşmış, 1960’larda sanayi burjuvazisi ve modern proletarya iki karşıt toplumsal güç olarak toplumsal-siyasal gelişmelere yön vermeye başlamıştı.

174. DP Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na muhalefetten doğdu. Savaş döneminin halka ekonomik yoksullaşma, yokluk, şiddet ve baskı biçiminde dönen sonuçlarını, tek parti yönetiminin bürokratik, ceberrut yönetiminin biriktirdiği tepkileri arkasına alan DP’nin 1950’de iktidara gelmesi, Kemalistlerin iddia ettiği gibi “karşı devrim” değil, düzenin savaş sonrasında daha CHP iktidarı zamanında başlatılmış olan restorasyon sürecinin yeni bir aşamasıydı. Tüm muhalefet odaklarının üzerine şiddetle giden tek parti iktidarının yol verdiği tek muhalefetin, CHP’nin öteki yarısı Bayar-Menderes hareketi olması rastlantı değildi.

175. DP iktidarı buna rağmen ülkeyi kuruluştan beri yönetmekte olan iktidar blokunun çatlaması anlamına geliyordu. Kemalist geleneğin doğrudan temsilcisi “ikinci adam” İsmet İnönü’nün önderliğindeki CHP’nin seçim kaybetmesi, kırsal oyların yığınsal biçimde DP’ye gitmesi, DP yöneticilerinin oy için bugün Fethullah Gülen’in devamcısı olduğu Saidi Nursi hareketini ve öteki tarikatları meşrulaştırıp arkalamaları vb. ise sonunda burjuvazinin farklı fraksiyonlarının toplumsal ve siyasal zeminde ayrışmasını hazırladı.

176. 1952’de NATO’ya girilmesiyle Türkiye Soğuk Savaş’ta ABD ve emperyalizmin Ortadoğu ve Sovyetler Birliği’ne yönelik sınır karakolu görevini üstlenmiş oldu.

177. DP iktidarını, aldığı oy desteğine bakarak bir “halk” ve “demokrasi” hareketi olarak değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Bu iktidar, hiçbir biçimde özgürlükçü değildi. İşçiye, topraksız köylüye, sola tutumuyla baskıcı, yasakçı ve gericiydi. DP iktidarı emperyalizme uşakça bağlı, daha iktidarının birinci yılında 1951 tevkifatıyla komünistlere, 1959’da 49’lar davasıyla Kürt aydınlarına saldıran, 6-7 Eylül 1955 provokasyon ve vandallığını örgütleyen, burjuvazinin en gerici kesimlerinin koalisyonuna dayanan, köylülüğü burjuvazinin hegemonyasına bağlayan bir iktidardı. DP, sanayi burjuvazinin yükselişte olduğu bir dönemde ticarete ve tarıma öncelik veren, izlediği kredi, dış ticaret siyasetleriyle devlet olanaklarını bu sınıflar lehine kullanan çizgisini sürdürdü. Bu çizginin, güçlenen sanayi burjuvazisinde hoşnutsuzluk yaratması kaçınılmazdı.

178. Dış ticarette daralma ve açıkların büyümesi, dış baskılar sonunda 4 Ağustos 1958’de devalüasyona gidildi. Dış ticaret denetimleri gevşetildi. Milli Korunma Kanunu uygulamaları durduruldu. Bu “istikrar” önlemleri 1961’e kadar uygulandı. Emek gelirlerinin düşürülmesi yönünde baskı ve rejim sarsıntıları yaratan bir operasyon olan devalüasyon Menderes hükümetini de ciddi biçimde sarstı.

179. 27 Mayıs, toplumsal desteğini Demokrat Parti iktidarına, bu iktidarın bir “milli irade” diktatörlüğü kurma, dinci gericiliği okşama, Türkiye’yi “küçük Amerika” yapma yönelişlerine karşı biriken hoşnutsuzluk ve öfkeden, işçi sınıfı ve kamu görevlileri başta olmak üzere, kentli sınıfların yaşam koşullarını kötüleştiren ekonomik politikalara tepkiden, sanayi burjuvazisinin hoşnutsuzluğundan, aktif öğrenci gençlik ve aydın muhalefetinden alan, emir komuta zinciri dışında başlamış bir askeri müdahaleydi. Bundan sonra NATO’cu generaller ordu içindeki 27 Mayıs türünden olağan ordu hiyerarşisini bozan çıkışları ve sol eğilimli girişimleri kuşatıp yok etmeyi başta gelen görevleri saydılar.

180. 1961 Anayasası “özüne dokunulamaz” temel hak ve özgürlükleriyle, “sosyal hak” kavramını metnine alması, devleti bu hakları gerçekleştirmekle görevlendirmesiyle, siyasal partileri demokratik düzenin vazgeçilmez unsurları arasında saymasıyla ve daha birçok düzenlemesiyle burjuva demokrat hükümler içeren bir anayasaydı. İkinci meclis Senato, Anayasa Mahkemesi, yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği çoğunluk iktidarını ve diktasını sınırlayan, birbirini denetleyen düzeneklerdi. Yasaların tartışılarak, farklı kurullarca onaylanarak çıkarılması, sonra da Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya uygunluklarının denetlenmesi demokratik düzenlemelerdi. 1961 Anayasası solu ve sosyalizmi yasaklayan özel bir hüküm içermiyordu. Öte yandan, 1961 Anayasa’nın “kurucu asli iradesi”nin askerler olduğunu gösteren iki düzenlemesi MBK üyelerine “Tabii Senatör”lük verilmesi ve rejimin gerici-otoriter “üst” kurumu rolünü üstlenen Milli Güvenlik Kurulu’nun oluşturulmasıydı.

181. 1980’e kadar Türkiye’de “ithal ikameci”, aynı anlama gelmek üzere iç pazara yönelik sermaye birikim rejimi uygulandı. Sanayi sermayesi birikimin belirleyici alanı haline geldi. İşçi sınıfı toplum ve siyaset yaşamına güçlü biçimde ağırlığını koydu. Halk sınıfları temel hak ve özgürlüklerini en ileri düzeyde bu dönemde kullandılar.

182. 1960–1980 döneminde, dünyadaki ve Türkiye işçi sınıfı hareketindeki gelişmelere bağlı ve koşut olarak sol, sosyalist hareket de yükseldi; toplumsal çapta bir etki ve güce ulaştı. Türkiye solu yarattığı sosyalist aydınlanma hareketiyle, her türlü başkaldırı ve hak arayışı ile insanlığın toptan ve toplumsal kurtuluş hedefi arasındaki bağı kurup güçlendirmesiyle, halkların kardeşliğini eylemde mücadelede göstermesiyle, kendisi için ayrıcalıklar peşinde koşan uyruk bilinci yerine hakkını arayan, hak ve özgürlüklerini kullanan yurttaşlık bilincini öne çıkarmasıyla, antiemperyalist mücadele ve bilinci bilemesiyle, sömürünün, vurgunculuğun, tefeciliğin, her türlü baskı ve zulmün ayıp, hatta toplumsal suç sayıldığı bir toplumsal ahlâk anlayışını mayalandırmasıyla, toplum yaşamının bütün alanlarına siyasete, bilime, kültüre nitelik kazandırmasıyla Türkiye’ye ve Türkiye insanına önemli katkılar yaptı.

183. Emek, işçi sınıfı, bu dönemde, toplumsal yaşamın, sınıf mücadelesinin başat bir öğesi olarak öne çıktı. Sol hareket en çok tarihin bu döneminde işçi-emekçi sınıflarla bağlandı. Türkiye’de emekçilerin sendikal örgütlülüğü en çok bu dönemde gelişti. Emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları en çok bu dönemde iyileşti. Sendikalaşma hem bir yasal hak olarak, hem de fiilen “tüm çalışanları” içine alan bir pratik olarak bu dönemde yükseldi.

184. İşçi sınıfının yükselen mücadelesi belli bir noktadan sonra sermaye birikim rejiminin en önemli sorunu haline geldi. 1970’li yıllarda burjuvazi, artan işçi ücretlerinin ve işçi haklarının kendisi için taşınamaz bir yük haline geldiğinden, sermayenin uluslararası pazarda rekabet gücünü zayıflattığından, yabancı sermayenin Türkiye’ye gelişini engellediğinden söz etmeye başladı.

185. 15-16 Haziran 1970’de, Türkiye işçi sınıfı gelişmesini, birliğini, mücadele gücünü ortaya koyan büyük eylemiyle toplumsal muhalefetin başını çeken sınıf olduğunu dosta düşmana gösterdi.

186. 12 Mart 1971 askeri “muhtıra” ve müdahalesi, 15-16 Haziran büyük işçi kalkışmasına verilen ilk yanıttı. “Toplumsal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” saptamasından, anayasal hak ve özgürlüklerin Türkiye’ye “bol” geldiğinden hareket eden darbecilerin amacı, işçi sınıfı mücadele ve örgütlülüğünü, sosyalist hareketi geriletmek, temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak, yürütmeyi ve devleti güçlendirmekti. Teşhiste ve çözümde iktidardaki Demirel’le onu indiren generaller ve kurulan güdümlü hükümetler arasında hiçbir temel fark yoktu.

187. 12 Mart darbesi, sol için bir gerileme hatta yenilgi oldu. Ama toplumun solu algılamasında olumsuz bir gelişmeye yol açmadı. Halk kitlelerinin sola olan ilgi ve sempatisinin 12 Mart’tan sonra eksilmeden sürmesi, esas olarak 1971 devrimcilerinin özverili direnişlerine borçlu olduğumuz bir sonuçtur. Orgeneral Memduh Tağmaç önderliğinde gerçekleştirilen darbe solun THKP-C, THKO, TKP/ML gibi silahlı devrimci örgütlenmelerine ciddi darbeler vurdu; önderlerini katletti. 12 Mart ücretleri gerileten, taban tarım fiyatlarındaki artışı durduran uygulamalarına, anayasanın kimi maddelerini değiştirmesine rağmen müdahale gerekçesi olan nedenleri ortadan kaldıramadı. Solu sindiremedi.

188. 12 Mart’ın en önemli başarısı Türk Silahlı Kuvvetleri’nde gerçekleştirdiği iç darbedir. 12 Mart ordu içindeki solcu ve halkçı eğilimleri tasfiye ederek 12 Eylül’ün en önemli koşullarından birini yerine getirdi.

189. 12 Mart’ta başlananı 12 Eylül tamamladı. Tekelci sermaye ve Türkiye gericiliği işçi sınıfı ve sosyalist harekete tepkisini üniformalı sermaye eliyle ortaya koydu. Yönetenler, sol hareketin oluşturduğu gerçek “tehdit” ve meydan okumanın ötesinde derin bir sınıf korkusuyla karşı-devrimci şiddete, teröre başvurdular. 12 Eylül’ün hedefi, solu, işçi-emekçi hareketini ezmek, dağıtmak, tutunduğu bütün alanlardan sökmek, öncü kadrolarını imha etmek, solun Türkiye’ye kattıklarını bütün izleriyle toplumsal yaşamdan, yalnızca toplumsal yaşamdan da değil, toplumsal bellekten silmekti.

190. 12 Eylül, sermayenin merkezileşmesinin, yoğunlaşmasının, tekelleşmesinin yeni bir aşaması oldu. “İthal ikameci” denilen sermaye birikim modelinden “ihracata yönelik sanayileşme”ye geçişle, Türkiye “pazar”ı “dışarıya” açılırken Türkiye kökenli tekelci sermaye de dışa açıldı. 12 Eylül, Türkiye tekelci sermayesinin ve emperyalizmin yeni gereksinmelerini karşılayacak, Türkiye’nin emperyalist hiyerarşide basamak atlamasını sağlayacak bir program uyguladı.

191. Bir sınıftan alınmadan başkasına verilemiyor. Darbeden önce hazırlanan, ancak darbeden sonra, özellikle de Özal hükümeti tarafından “geliştirilerek” uygulamaya konulan “24 Ocak kararları”yla Türkiye’de, emekten sermayeye, küçük ve orta sermayeden büyük ve tekelci sermayeye büyük gelir transferleri gerçekleştirildi. 34

192. 1978/79 ile 1984 arasında, sınai üretimde %23’e, emek verimliliğinde % 18’e yaklaşan artışların gerçekleştiği bir zaman aralığında, imalat sanayi anket ve sayımlarına göre reel ücretler % 26,6 oranında geriledi. Tarım gelirleri, tarımdaki küçük üretici köylü gelirleri azaldı. 12 Eylül emekçilere yalnız siyasal değil, aynı zamanda ekonomik şiddet uyguladı.12 Eylül 1980’de “ihracata yönelik” birikim modeli olarak sunulan, emperyalist merkezler, IMF ve DB eliyle sürekliliği ve denetimi sağlanan bir strateji çerçevesinde “yapısal uyum” programları uygulandı.

193. 12 Eylül, kendisiyle 2002 AKP iktidarı arasındaki kısa yolu üç temel üzerinde inşa etti. Bir: Egemenlerin, burjuva fraksiyonların toplumsal ekonomik programını tekleştirdi. İki: Kendisinden öncesiyle sonrası arasına, önceki kuşaklarla sonrakiler arasına fiziki şiddet, terör ve ideolojik bombardımanla yüksek duvarlar ördü. Üç:12 Eylül, Kemalizmi dilinden düşürmeyen generaller eliyle, Türkiye’ye yüksek dozda dinci ve ırkçı gericilik aşısı yaptı. 12 Eylül, yalnız önleyici ve karşıdevrimci bir darbe değil, emperyalizmin kuklası generallerin kanlı eliyle şiddet eşliğinde uygulamaya konulan büyük ve gerici bir transformasyon hareketidir.

194. 12 Eylül’le ilerici damarları kesilen, tarihsel olarak oluşmuş sınıfsal ve siyasal dengeleri alt üst edilen Türkiye’de emperyalizme eklemlenme yönelişinin ve siyasal gericiliğin bu ölçüde derinleşip kökleşmesinin önemli iki “dış” nedeni ise 1980’lerle birlikte emperyalizmin yöneldiği yeni ekonomi/siyaset stratejisi ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülmesidir.

Kaynak: Sosyalist Cumhuriyet İçin Tezler

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]