Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
sosyal devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2026 Perşembe

Yeni Parti Programı’nın Eleştirisi: ‘Kara Düzen’in Bileşeni Olanlar Onu Değiştirmez!

Mahmut Boyuneğmez

Özet

24 Temmuz 2026 tarihli "Yeni Parti Programı", tıpkı daha önce ele aldığımız CHP’nin 2025 Parti Programı gibi, Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği kriz ortamında toplumsal öfkenin devrimci bir hatta yönelmesini engelleyecek şekilde düzen sınırları içerisinde tutmayı amaçlayan tipik bir sosyal demokratik restorasyon projesidir.

Sosyal demokrasi tarihsel olarak kapitalizmi ortadan kaldırmayı değil, sınıf mücadelesini reformlar yoluyla yumuşatarak sermaye düzeninin sürekliliğini sağlamayı hedeflemiştir. Yeni Parti Programı da bu tarihsel çizginin güncel bir örneğini oluşturmaktadır.

Programda sıkça tekrarlanan "Bu kara düzeni değiştireceğiz" ajitasyonu ilk bakışta radikal görünmektedir. Ancak programın bütününe bakıldığında değiştirilmek istenen şeyin kapitalist üretim ilişkileri değil, kapitalizmin yönetim biçimi olduğu görülmektedir. Dolayısıyla hedeflenen, düzenin tasfiyesi değil; sermaye düzeninin daha öngörülebilir, daha hukuki, daha istikrarlı ve uluslararası sermaye açısından daha güvenilir hale getirilmesidir. Başka bir ifadeyle program, kapitalizme karşı değil; kapitalizmin kriz yönetimine ilişkin alternatif bir hükümet programıdır. Program derinlemesine incelendiğinde, sermaye egemenliğine ve emperyalist bağımlılık ilişkilerine dokunmayan, yalnızca kapitalizmin yarattığı tahribatı hafifletmeyi vaat eden hayırsever bir söylemden ibarettir.

I. Düşünsel Temeller ve Siyasi Kimlik: Anakronik İlkeler ve Kavram Hırsızlığı

Yeni Parti, ideolojik dayanağını Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefinde, Altı Ok ilkelerinde, evrensel sosyal demokrat değerlerde ve Anadolu-Rumeli’nin insancıl düşünsel birikiminde bulduğunu ilan etmektedir.

1.1. Altı Ok'un Liberal Süzgeçten Geçirilmesi ve Anakronizm

CHP eleştirimizde de belirttiğimiz üzere, 1919-23 burjuva devrimci sıçramasının ürünü olan Altı Ok’un tarihsel bağlamından koparılarak liberal-sosyal demokrat bir süzgeçten geçirilmesi anakroniktir. Burada şu temel noktanın altını çiziyoruz: Kemalizm’in tarihsel olarak ilerici niteliği, Osmanlı feodal-haraççı düzenine karşı burjuva devrimci karakterinden kaynaklanıyordu. Ancak aynı ilkeler, günümüzün tekelci kapitalizm koşullarında artık ilerici değil; burjuva düzeninin ideolojik meşruiyet araçlarından biri haline gelmiştir. Atatürk'ün tarihsel rolünü reddetmek mümkün değildir, fakat 1920'lerin tarihsel görevlerini günümüzün sınıfsal gerçekliğine taşımaya çalışmak anakronik bir çabadır. Marksizm açısından tarih ileriye doğru akar. Burjuva devrimlerinin çözebileceği tarihsel sorunlar çözülmüştür. Bugünün temel uzlaşmaz karşıtlığı emek ile sermaye arasındadır.

  • Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik: Program, egemenliği saraydan alıp millete vermekten söz ederken, kapitalist cumhuriyetlerde egemenliğin halkta değil sermayede olduğu gerçeğini perdelemektedir. "Türk milleti" tanımını eşit yurttaşlık zeminine oturtan kapsayıcı milliyetçilik söylemi, emperyalist sisteme göbekten bağlı Türkiye kapitalizminde sınıfsal uzlaşmaz karşıtlıkların üzerini örten demagojik bir araçtır.
  • Halkçılık ve Devletçilik: "Emeğin hakkı, adil bölüşüm ve nitelikli kamu hizmeti" olarak sunulan halkçılık, ancak üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı bir düzende gerçek anlamını bulabilir. Kapitalist bir devlet doğası gereği sermaye birikimini korumak zorundadır. Kapitalist devletin hem “özel sektörü”/sermaye sınıfını hem de emekçi halkı koruyabileceği iddiası, “sınıflar üstü devlet" illüzyonunu yaratmaktadır.
  • Devrimcilik ve Laiklik: Programdaki devrimcilik, çağdaşlaşma, dijitalleşme ve yenilenmeyle sınırlandırılmış, yani özünde sistem içi reformculuğa indirgenmiştir. Laiklik ise seküler-bilimsel bir toplumsal dönüşüm vizyonundan ziyade, inanç özgürlüğü parantezine sıkıştırılmış pasif bir denge ilkesine dönüştürülmüştür.

1.2. Sınıfsız Siyaset Söylemi: "Türkiye İttifakı" Popülizmi

Programda işçinin, çiftçinin, esnafın, sanayicinin, sağcının, solcunun aynı potada buluşturulduğu bir "Türkiye İttifakı" vaat edilmektedir. Sömüren ile sömürüleni, sermayedar ile işçiyi aynı çıkar ortaklığında buluşturma iddiası, toplumsal sınıfsal karşıtlıkları yok sayan tipik bir burjuva popülizmidir. Burada programın temel ideolojik yaklaşımı ortaya çıkmaktadır: Sınıfları ortadan kaldırmaya yanaşmadan sınıf uzlaşması vaat edilmektedir. Marksizm ise tam tersini söyler. Toplumun temel karşıtlığı kültürel veya kimliksel değil, üretim araçlarına sahip olan sermayedarlarla emek gücünü satmak zorunda kalan işçiler arasındadır. Dolayısıyla sermayedar ile işçiyi aynı "milli hedef" etrafında buluşturmaya çalışan her siyaset, kaçınılmaz olarak sermaye lehine sonuç üretir.

II. Demokrasi, Yönetim ve Adalet: Fabrika Ayarlarına Dönüş ve Restorasyon

Programın ikinci bölümü tamamen parlamenter sisteme dönüş, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı üzerine inşa edilmiştir.

  • Burjuva Demokrasisinin Sınırları ve Parlamenter Sisteme Dönüş: Başkanlık rejiminin keyfiliğine karşı güçlü meclis ve tarafsız cumhurbaşkanlığı modeli önerilmektedir. Bu vaat, siyasal rejimin biçimsel boyutunda bir "fabrika ayarlarına dönüş" ve kapitalist devlet yapısının restorasyonudur. Yargı bağımsızlığı vaatleri, hukukun kapitalist iktidar ilişkilerinin temel bir organizasyonu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Program, demokrasiyi esas olarak seçimler, parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı üzerinden tanımlamaktadır. Oysa Marksizm açısından demokrasi yalnızca devlet biçimi değildir. Üretim araçlarının özel mülkiyeti devam ettiği sürece siyasal/biçimsel eşitlik ekonomik eşitsizliği ortadan kaldıramaz. Seçimlerde herkesin bir oy hakkına sahip olması, fabrikalarda patronun tek söz sahibi olduğu gerçeğini değiştirmez. Ekonomik diktatörlüğün sürdüğü yerde siyasal özgürlükler de daima sınırlıdır.
  • Yolsuzluk Meselesi ve Aktif Yurttaşlık: "Aktif yurttaşlık", "şeffaflık" ve "liyakat" gibi kavramlar, içi boşalmış kabuk halindeki kapitalist demokrasileri cilalama işlevi görmektedir. Program, yolsuzluğu ahlaki bozulma ve kurumsal denetimsizlik sorunu olarak ele almaktadır. Oysa Marksistler açısından yolsuzluk kapitalizmin istisnası değil, sermaye birikiminin siyasal alandaki görünüm biçimlerinden biridir. Kamu ihaleleri, özelleştirmeler, imar rantları ve kamu-özel iş birliği projeleri ortadan kaldırılmadıkça yolsuzluk yalnızca aktör değiştirir.
  • Kürt Sorunu ve Alevilerin Talepleri: Kürt sorununda eşit yurttaşlık ve ana dili hakkı; Alevi yurttaşlar için cem evlerine ibadethane statüsü ve Madımak’ın utanç müzesi yapılması vaat edilmektedir. Bu adımlar kimlik politikaları üzerinden düzen içi bir kaynaştırma ve potansiyel toplumsal muhalefeti sisteme eklemleme amacı taşımaktadır.

III. Kalkınma ve Ekonomi: Piyasa ile Kamuculuk Arasında İp Cambazlığı

Yeni Parti’nin ekonomi vizyonu, "kapsayıcı kalkınma", "kamusal yarar" ve "planlı ekonomi" kavramlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

3.1. Neo-Keynesyen "Planlama" Yanılsaması ve Kalkınmacı Devlet Masalı

Piyasa mekanizmasının adalet sağlayamayacağı tespiti doğru olsa da, çözüm olarak sunulan devlet modeli, karma ekonomi masallarının güncellenmiş halidir. Program "planlama" kavramını kullanmaktadır. Ancak burada sözü edilen planlama, sosyalist planlama değildir. Gerçek planlı ekonomi, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını, stratejik sektörlerin kamulaştırılmasını, yatırım kararlarının toplumsal ihtiyaçlara göre belirlenmesini esas alır. Program ise planlamayı yalnızca piyasa başarısızlıklarını düzeltmek için kullanılan teknik bir devlet müdahalesine indirgemektedir. Bu nedenle programdaki planlama anlayışı neo-Keynesyen düzenleme mekanizmasından öteye geçmemektedir.

3.2. Finans Kapitalin Egemenliği ve Merkez Bankası'nın "Bağımsızlığı" Miti

Program ekonomik krizi büyük ölçüde yanlış ekonomi politikalarının sonucu olarak değerlendirmektedir. Oysa Marksist açıdan günümüz kapitalizminin temel belirleyici gücü yalnızca sanayi sermayesi değil, onunla kaynaşmış bulunan finans kapitaldir. Bankacılık sistemi, yatırım fonları, uluslararası kredi kuruluşları ve küresel finans piyasaları, ulusal ekonomiler üzerinde doğrudan belirleyici hale gelmiştir. Dolayısıyla ekonomik kriz yalnızca kötü yönetimin değil, finansallaşmış kapitalizmin yapısal çelişkilerinin ürünüdür.

Program Merkez Bankası'nın bağımsızlığını, uluslararası piyasalara güven verilmesini ve finansal istikrarın yeniden tesis edilmesini çözüm olarak sunmaktadır. Oysa Merkez Bankası'nın "bağımsızlığı", kapitalist ekonomilerde çoğu zaman siyasal iktidardan bağımsızlaşmayı değil, finans kapitalin beklentilerine göre hareket eden teknokratik bir yönetim anlayışını ifade etmektedir. Faiz politikalarının temel amacı emekçilerin refahını artırmak değil, para sermayesinin değerini korumak ve finans piyasalarının güvenini sağlamaktır.

Benzer şekilde IMF, Dünya Bankası ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının beklentilerine uygun ekonomi politikaları izlenmesi, dış finansmana bağımlı kapitalist gelişme modelini yeniden üretmektedir. Emperyalist finans sistemine bağımlılık devam ettiği sürece ekonomik bağımsızlık söylemleri kaçınılmaz olarak retorik düzeyinde kalacaktır.

3.3. Stratejik Sektörler ve Özelleştirmeler Karşısındaki Sessizlik

Program kamusal hizmetlerin güçlendirilmesinden söz etmesine rağmen, son kırk yılda özelleştirilen stratejik sektörlerin yeniden kamulaştırılmasına ilişkin açık bir perspektif ortaya koymamaktadır. Bu nedenle elektrik dağıtımı, enerji üretimi, limanlar, telekomünikasyon ve madenler gibi stratejik alanlarda mevcut özel mülkiyet yapısı fiilen korunmaktadır. Programda elektrik dağıtımı, enerji üretimi, limanlar, telekomünikasyon, madenler ve diğer stratejik işletmeler özel sermayenin denetiminde kalmaya devam etmektedir. Kamusal hizmet vaatleri ile stratejik üretim alanlarının özel mülkiyetini birlikte savunmak önemli bir çelişki yaratmaktadır.

Marksizm açısından kamuculuk devletin piyasayı düzenlemesi anlamına gelmez. Esas mesele, toplumun yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayan üretim araçlarının özel kâr amacıyla işletilmesine son verilmesidir. Stratejik sektörlerin toplumsal mülkiyete geçirilmediği bir modelde devlet, yalnızca özel sermayenin faaliyetlerini finanse eden ve düzenleyen bir aracıya dönüşmektedir.

3.4. Sınıfsal Vergi Sistemi ve Servet Mülkiyetinin Korunması

Program vergi adaletinden söz etmekle birlikte, kapitalist vergi sisteminin sınıfsal niteliğini sorgulamamaktadır. Türkiye'de vergi gelirlerinin önemli bölümü KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Dolaylı vergiler, gelir düzeyinden bağımsız olarak herkesin aynı oranda vergi ödemesine yol açtığı için emekçiler üzerinde oransal olarak daha ağır bir yük oluşturmaktadır. Buna karşılık sermaye gelirleri, finansal kazançlar ve büyük servetler çeşitli istisna ve teşvik mekanizmalarıyla korunmaktadır.

Gerçek bir vergi reformu yalnızca oran değişikliklerinden ibaret olamaz. Marksist açıdan vergi sistemi, üretim araçlarının özel mülkiyeti sürdüğü sürece sömürü ilişkilerini ortadan kaldırabilecek bir araç değildir. Servet vergisi veya artan oranlı sermaye vergileri belirli ölçüde yeniden dağıtım sağlayabilir; ancak bunlar sermaye egemenliğini ortadan kaldırmaz. Bu nedenle vergi politikaları, mülkiyet ilişkileri değişmeden toplumsal eşitsizlikleri kalıcı biçimde çözemeyecektir.

  • Üretim Araçlarının Mülkiyeti Sorunu: Program boyunca sosyal adalet, kamuculuk ve planlama kavramları sıkça kullanılmasına rağmen, kapitalist üretim ilişkilerinin temelini oluşturan mülkiyet meselesi neredeyse tamamen görmezden gelinmektedir. Oysa bir ekonomi programının sınıfsal niteliğini belirleyen temel soru, üretim araçlarının kimin mülkiyetinde kalacağıdır. Fabrikalar, bankalar, enerji altyapısı, madenler, büyük tarım işletmeleri ve lojistik ağları özel sermayenin denetiminde kaldığı sürece üretim kararları toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kârlılık ölçütüne göre alınacaktır.

Program, üretim araçlarının özel mülkiyetine ilişkin mevcut yapıyı sorgulamamakta, devletin görevinin ise piyasanın aksayan yönlerini düzeltmek ve gelir dağılımını kısmen iyileştirmek olduğunu varsaymaktadır. Bu yaklaşım sosyal demokrasinin klasik sınırlarını yansıtmaktadır. Marksizm açısından ise sömürünün kaynağı yalnızca adaletsiz bölüşüm değil, üretim araçlarının özel mülkiyetidir. Mülkiyet ilişkileri değişmediği sürece ücret artışları, sosyal yardımlar ve düzenleyici reformlar kapitalist sömürü mekanizmasını ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle programın en temel sessizliği, üretim araçlarının mülkiyetine ilişkindir. Mülkiyet sorusunun cevapsız bırakıldığı bir ekonomi programı, kaçınılmaz olarak sermaye egemenliğinin devamını peşinen kabul etmiş olmaktadır.

3.5. Yeşil Kapitalizm ve Dijitalleşmenin Emek Sömürüsündeki Rolü

Programın yeşil dönüşüm yaklaşımı vitrinde “şık” görünse de, irdelendiğinde foyası dökülmektedir. Avrupa Yeşil Mutabakatı çevreyi korumaktan çok Avrupa sermayesinin yeni rekabet stratejisidir. Karbon piyasaları, yeşil finansman ve sürdürülebilir yatırım kavramları doğayı korumayı amaçlamamakta, yeni kâr alanları üretmektedir. Kapitalizm doğayı metalaştırmaya devam ettiği sürece gerçek ekolojik dönüşüm mümkün değildir. Benzer şekilde, program dijitalleşmeyi ilerleme olarak sunmaktadır. Ancak dijitalleşme bugün aynı zamanda platform kapitalizmini, algoritmik emek denetimini, büyük veri tekellerini ve yapay zekâ aracılığıyla emek sürecinin yoğunlaştırılmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla dijitalleşme sınıfsal niteliğinden bağımsız ele alınamaz.

Programın ekolojik dönüşüm anlayışı, çevre krizinin temel nedenini kapitalist üretim tarzında değil, yetersiz düzenleme mekanizmalarında aramaktadır. Oysa kapitalizmde doğa, toplumsal yaşamın ortak zemini olmaktan çıkarılarak alınıp satılabilen bir meta haline getirilmiştir. Karbon piyasaları, karbon kredileri ve yeşil finansman mekanizmaları bunun en güncel örnekleridir. Bu araçlar, şirketlerin doğayı tahrip etme hakkını belirli bir bedel karşılığında alıp satabilecekleri yeni piyasa alanları yaratmaktadır. Böylece çevreyi koruma iddiasıyla geliştirilen politikalar dahi sermaye birikiminin yeni kanallarına dönüştürülmektedir. Kapitalizm açısından çevre sorunu, çözülmesi gereken toplumsal bir mesele değil, yeni yatırım ve kâr alanlarının keşfedildiği birikim süreçlerinden biridir.

Benzer biçimde doğal kaynakların özel mülkiyet altında tutulması, ekolojik planlamanın önündeki en temel engellerden biridir. Enerji, maden, su havzaları, ormanlar ve tarım arazileri özel kârlılık ölçütleriyle işletildiği sürece üretim kararları toplumsal ve ekolojik ihtiyaçlara göre değil, yatırımın geri dönüş oranına göre şekillenir. Marksizm açısından gerçek bir ekolojik dönüşüm, karbon ticaretinin genişletilmesiyle değil, üretimin toplumsal planlamaya tabi kılınması ve doğanın piyasa ilişkilerinin dışına çıkarılmasıyla mümkündür.

IV. Sosyal Devlet ve Emek: Hak Söylemi Altında Sınıf Mücadelesini Bastırma

Programın sosyal politika başlığı altına yoksullukla mücadele, parasız eğitim, kamusal sağlık ve temel haklar vaatleri yerleştirilmiştir.

4.1. Pasifleştirici Sosyal Politika: Temel Vatandaşlık Geliri ve Refah Devleti İllüzyonu

Programın bütün sosyal politika anlayışı II. Dünya Savaşı sonrasının Avrupa refah devleti modelini çağrıştırmaktadır. Oysa o model, sosyalizmin dünya ölçeğindeki baskısı, güçlü sendikal hareket ve yüksek kârlılık oranları sayesinde mümkün olmuştu. Bugün ise neoliberal kapitalizm altında aynı modelin yeniden kurulabileceğini savunmak tarihsel gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Yoksulluk sınırının altındakilere Temel Vatandaşlık Geliri sağlanması vaadi, insanları yoksullaştıran kapitalist mülkiyet düzenine dokunmadan kitlelerin sıkıntılarını azaltma aracıdır. Bunun tersine sosyalistler, insanlara hayırseverlikle sadaka dağıtmayı reddederler; sömürüyü yok ederek herkesin üretime katıldığı rasyonel bir düzen kurarlar.

4.2. Sendikal Haklar, Grev Rejimi ve İşyeri Denetiminin Eksikliği

Program emekten söz etmekte, ancak üretim sürecindeki güç ilişkilerine değinmemektedir. Gerçek anlamda emek yanlısı bir program, grev yasaklarının kaldırılmasını, siyasal grev hakkını, dayanışma grevini, işçi denetimini ve işyeri komitelerini savunur. Bunların bulunmadığı bir emek söylemi ücret pazarlığı düzeyini aşamaz. Eğitim ve sağlık alanındaki reform vaatleri ise sosyalist planlamaya dayanmadığı sürece piyasa ilişkilerinin gölgesinde kalmaya mahkûmdur.

V. Tarım: Şirketleşmeye Karşı Kamusal Planlama Eksikliği

Program tarımı büyük ölçüde destekleme politikaları çerçevesinde ele almaktadır. Oysa Türkiye tarımının temel sorunu yalnızca maliyetler değildir. Tarım giderek şirketleşmekte ve küçük üretici tasfiye edilmektedir. Tohumdan gübreye, ilaçtan lojistiğe kadar bütün süreç uluslararası tekellerin kontrolüne girmektedir. Tarımsal üretimin şirketleşmesi yalnızca küçük üreticiyi değil, gıda egemenliğini de ortadan kaldırmaktadır. Üretimin uluslararası tekellere bağımlı hale gelmesi, ülkemizin temel beslenme ihtiyacını dahi piyasa dalgalanmalarına bağımlı kılmaktadır. Gerçek çözüm kooperatifleşme, kamusal planlama ve tarımsal üretimin piyasa yerine toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlenmesidir.

VI. Dış Politika ve Güvenlik: Emperyalist İttifaklara Sadakat

Programın dış politika ve güvenlik vizyonu, Batı eksenli uluslararası sistemle uyumu esas almaktadır.

  • Emperyalizme Karşı Sessizlik ve NATO: Burada programın en büyük sessizliği emperyalizm kavramıdır. Türkiye kapitalizmi yalnızca iç dinamikleriyle değil, uluslararası finans kapital, dış borç mekanizmaları ve çokuluslu şirketlerle kurduğu bağımlılık ilişkileri içerisinde şekillenmektedir. Bu nedenle emperyalist bağımlılık sorgulanmadan ekonomik bağımsızlıktan söz edilemez. Program NATO'yu sorgulamamakta, Avrupa Birliği ile bütünleşmeyi stratejik hedef olarak görmekte ve uluslararası sermaye hareketlerini veri olarak kabul etmektedir. Emperyalizm eleştirisi yapılmadan ulusal bağımsızlıktan söz etmek bir aldatmacadır.

VII. Sınıflar Üstü Devlet Yanılsaması Oluşturma

Program boyunca devlet tarafsız bir hakem gibi sunulmaktadır. Devlet yalnızca zor aygıtından ibaret olmayıp, aynı zamanda eğitim, hukuk, medya ve bürokrasi aracılığıyla sermaye düzeninin sürekliliğini sağlayan ideolojik bir örgütlenmedir. Dolayısıyla devlet organizasyonunun sınıfsal niteliği değişmeden hükümet değişiklikleri düzenin özünü değiştirmez.

Sonuç

Yeni Parti Programı, "Kara düzeni değiştireceğiz" sloganını kullanmasına rağmen, programın hiçbir temel önerisi kapitalist üretim ilişkilerini hedef almamaktadır.

Üretim araçlarının özel mülkiyeti korunmaktadır. Sermaye sınıfının egemenliği sorgulanmamaktadır. Emperyalist sistemle bütünleşme stratejisi devam etmektedir. Devlet sınıflar üstü gösterilmektedir. “Kamuculuk” piyasa ekonomisinin tamamlayıcısı haline getirilmektedir. Sosyal politikalar ise sömürüyü ortadan kaldırmak yerine onun yarattığı sonuçları hafifletmeye yönelmektedir. Dolayısıyla programın vaat ettiği şey kapitalizmin restore edilmesidir. Bu programla Yeni Parti, sosyal demokratik liberal özünü dışavurmaktadır.

Oysa gerçek alternatif üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, planlı ekonominin uygulandığı, emeğin iktidar olduğu, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tasfiye edildiği ve kârın değil, toplumun ihtiyaçlarının belirleyici olduğu sosyalist Türkiye perspektifidir. Gerçek anlamda "kara düzen" ancak sermayenin egemenliği sonlandırılarak değiştirilebilir. Kapitalizmin daha adil yönetilmesi değil, tarihsel olarak aşılması emekçi halkın kurtuluşunun temel koşuludur.

20 Ekim 2024 Pazar

Sosyal devlet, kamucu politikalar, kamulaştırma

Mahmut Boyuneğmez

Türkiye’de kapitalist sistemin son 44 yılında neo-liberal ekonomi politikaları uygulandı. İçinde bulunduğumuz dönemde, neo-liberal politikaların biriktire geldiği tahribatlar, bazı yönlerden toplumsal algıda kurtulunması gereken sorunlar olarak görünür hale geldi.  Akla ilk gelenler şunlar: Sosyal devletin tasfiyesiyle boşalan alana hayırseverlik dernekleri/vakıflarının yerleşmesi, devletin kurumlarının şirketleşmesi ve piyasa ilişkilerine dâhil olması, kamusal hizmet sunma anlayışının tasfiyesi, bazı kurumlarda şişkinlik oluşurken (örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı) diğer kurumlarda tercih edilmiş bir personel ve örgütlenme yetersizliği (örneğin AFAD), devlet kurumlarının eşgüdümle çalışma ve planlama kabiliyetini yitirmesi, askeri personelin profesyonelleşmesi ve bedelli askerlik sonucu orduda yaşanan dönüşüm… Deprem özelinde bunlara devletin ihaleler yoluyla inşaat şirketlerinin çıkarlarını kollaması ve onların semirmesine ön ayak olması, yapı denetim işinin piyasadaki şirketlere bırakılması sonucu yakın zamanlarda yapılan binaların da depreme dayanıksız üretilmesi vd… eklenebilir.

Bu tablo, Türkiye’nin yeni bir kamusallığa ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Nasıl mı?.. Örneğin askerlik meslek olarak var olmanın yanı sıra, kadın ve erkek her yurttaşın sınırlı bir zaman dâhilinde görevi olarak kabul edilmeli, parasal ilişkilerden kurtarılmalıdır. Hayırseverlik dernekleri/vakıfları kapatılıp, devletin toplumun yararına hizmetler sunması sağlanmalıdır. Devlet kurumları, piyasa ilişkilerinin tasfiyesiyle birlikte yeniden yapılandırılmalı, organizasyonları ve işlevleri yeniden tanımlanmalıdır.

Peki sosyal devlet neydi?.. Sosyal devlet, piyasanın devlet eliyle düzenlenmesi ve karma ekonomi, 1929 Bunalımından sonra, krizden çıkışın bir formülü oluyor. Bunlar ayrıca, 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş yıllarında, reel sosyalizme ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde yeniden kitleselleşme eğilimi gösteren komünist partilere karşı, işçi sınıfının kapitalist demokrasilere rızasını inşa etmeye yarıyor. Sosyal demokrasinin altın çağı olan 2. Dünya Savaşı-1980 yılları arası dönemi karakterize eden Keynesçi sermaye birikim biçimi, uluslar arası bir krizle birlikte yerini, 1980’lerden itibaren neo-liberalizme bırakıyor.

Türkiye’de de benzer bir gelişim seyri gösteren sosyal devlet uygulamaları, özellikle 1960-80 arasında gözleniyor. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Türkiye kapitalizminin ihracata dayalı büyüme modeline geçişiyle birlikte sosyal devlet uygulamaları terk ediliyor. Kamusal parasız sağlık, eğitim hizmeti sunumu, kamusal sigorta/sosyal güvenlik sistemi gibi kamucu politikalar budanıyor, bu hizmetler metalaştırılıp piyasa ilişkilerince belirlenir duruma sokuluyor. Kamusal işletmeler ise devlet eliyle özelleştirilerek, sermaye sınıfına kaynak oluşturuluyor ve böylelikle kapitalistlere yeni kar devşirme alanları açılıyor. Sonuçta Türkiye’de son 44 yılda kapitalist devlet yapısında, sosyal devlet biçiminden, neo-liberal otoriter güvenlikçi devlete bir geçiş süreci yaşanıyor.

Öyleyse Türkiye’de yeniden sosyal devlet ve kamusal politikalar gündeme gelebilir mi?.. Ya da kapitalizm koşullarında tekrardan kamulaştırma (devletleştirme) yapılabilir mi?..

Son sorunun cevabı açık bir şekilde “hayır” oluyor. Türkiye’de sosyal-demokrasinin hükümete gelmesi durumunda da, değişmeyecek olan bir husus budur. Sosyal-demokrasinin bazı kamusal politikalar uygulamaya koyması mümkün olsa da, sosyal devletin bir daha kapitalizm çerçevesi içerisinde gündeme gelmesi mümkün değildir.

Biraz somutlayalım. CHP’nin 14 Mayıs 2023 seçim vaatleri arasında Aile Destek Sigortası Kurumu eliyle asgari ücretin altında geliri olan ailelere parasal yardım sağlanması yer alıyordu. Bu yardımdan faydalanmak için prim ödeme yükümlülüğü bulunmayacağı, yardımın bütçeden kaydırmalarla sağlanacağı belirtiliyordu. Her ne kadar CHP aksini söylese de, bu parasal yardımın “yoksulluğu bitirmeyeceği, yoksulluğu yöneteceği” çok açıktı. Çünkü insanca yaşamaya yetecek bir ücretlendirme, tam istihdam, yoksulluğun ortadan kaldırılması gibi kamucu politikaların kapitalist sistemin sınırları dâhilinde uygulanması mümkün olmuyor. CHP’nin bu seçim vaadi, olsa olsa bir “sadakacı/hayırsever devlet” uygulaması olabilir görünüyor.

Öte yandan, üretim araçları ve toprağın, enerji üretim ve dağıtım işlerinin, ulaştırmanın, bankaların, madenlerin ve telekomünikasyon işletmelerinin vd. tümü ancak sosyalist Türkiye’de kamulaştırılabilir. Kamulaştırma, toplumsallaştırma anlamına geliyor. Kamulaştırmanın sosyalizmdeki en baskın biçimi ise devletleştirmedir. Reel sosyalizm deneyimleri, kolektif çiftlikler, kooperatifler gibi kolektif mülkiyet biçimleri arasında, toplumsallaştırma=kamulaştırmanın ağırlıkla devletleştirme biçiminde olacağını göstermiş bulunuyor.

Kapitalizm koşullarında bir daha sosyal devlet yapılanması mümkün olmadığından, sosyal devlet tipini gerçek kılacak tek bir alternatifin bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Sosyalist devlet, budan böyle yegâne “sosyal devlet” örneğini oluşturacaktır. Parasız eğitim ve sağlık, vergilendirme ile finansmanı sağlanacak bir sosyal güvenlik sistemi gibi kamucu politikalar da, sosyalizmin hanesine yazılı bulunuyor.

Bitirirken, kamulaştırma ve kamuculuğun temel ilkelerini ve bu konuda Türkiye’de yapılacakları sıralayalım:

i. Günümüzde özelleştirmenin karşıtı olarak kamulaştırmayı yapacak tek güç, işçi sınıfı iktidarıdır. Sosyalizmde, öncelikle üretimin, hizmetlerin, tarımın kamulaştırılmasında hızlı adımlar atılacak, bir süreç içerisinde küçük işletmelerin tasfiyesi sağlanacaktır. Kar amaçlı üretim, bireysel/şirket çıkarları, rekabet ve diğer piyasa ilişkileri ortadan kaldırılacaktır.

ii. Kamu işletmelerinde ürün ve hizmet üretimi toplumsal ihtiyaçlar dikkate alınarak ve bilimsel merkezi planlama kapsamında gerçekleştirilecektir.

iii. Özelleştirmelerin sonucunda sağlık, eğitim, yurtlarda kalma, yaşlı ve çocuk bakımı, sosyal güvenlik, alt yapı gibi kamusal hizmet alanlarına yeterli kaynak ayrılmaz duruma gelinmiştir. Bu alanlardaki sermayedarlar/şirketler kar amaçlı faaliyet yürüterek, sağlık, eğitim, yurt hizmeti, bakım hizmetleri, alt yapı hizmetlerini almayı, emeklilik/sağlık sigortası kapsamında bulunmayı, birer hak olmaktan çıkarmış, devletin bu hizmetleri sunma yükümlülüğü yok edilmiştir. Sosyalist Türkiye’de emekçilerin iktidarı, bu hizmetlerin sunumunu kamu eliyle ve ücretsiz gerçekleştirecek, bu olanaklara ulaşmada eşitlik olacaktır. Yine herkes oturduğu konutun devlet mülkiyeti üzerinden sahibi kılınacak, elektrik, doğalgaz, su harcamaları için ve kira olarak düşük bedelleri devlete ödeyecektir. Yük ve yolcu taşımacılığında, ulaştırmada ise kamunun payı ağırlık taşıyacak, bireysel taşıt kullanımı azaltılacaktır.

iv. Kamu mülkiyeti, üretim ve hizmetlerin toplumsal yarar ve çıkarlar doğrultusunda planlanması ve yurttaşlar arasında eşitliğin sağlanması için gereklidir. Halkın taleplerinin sosyalist devlet tarafından dikkate alınması, kamu mülkiyeti sayesinde olanaklıdır.

v. Kapitalist toplumun eşitsiz gelişme uyarınca endüstrileşmesi bölgesel eşitsizlikler doğurmuşken, sosyalist iktidarda merkezi bir plan dahilinde üretim ve hizmetlerin ülkemiz coğrafyasına yerel ihtiyaçlar da gözetilip dağıtılması sağlanacaktır.

vi. Kamu işletmelerinde çalışan emekçiler, vergi ya da sigorta sistemi üzerinden sosyal güvenliğe, sendikalarda örgütlülüğe, işçi sağlığı, iş güvenliği ve çalışma koşulları açısından yüksek standartlara sahip olacaktır. Kamu kuruluşlarında vergi kaçırılamaz. Bu işletmelerde esnek çalışma, geçici/kısmi zamanlı işler yoktur. Çalışma saatleri ve günleri azaltılıp, işsizlerin istihdamı sağlanır. Ücretleri piyasa değil, yapılan işin niteliği ve toplumsal üretime katılım oranı belirler.

vii. Kamu kuruluşlarının spor, sanat, kültür, eğlence, eğitim gibi dallardaki tesisleri, sadece o kurumda çalışanlara değil, yöresindeki tüm yurttaşlara hizmet verecektir.

viii. TÜPRAŞ, PETKİM, Erdemir, Türk Telekom gibi birçok stratejik kamu işletmesi kamulaştırıldığında, bunların satılmasının doğurduğu ekonomik ve toplumsal hasar telafi edilmiş olacaktır. İnternet dahil telekomünikasyon hizmetleri toplumumuza düşük bir bedel karşılığı ya da ücretsiz olarak kamu eliyle sunulacaktır. Sümerbank, Süt Endüstrisi Kurumu gibi emekçilere ucuz ve kaliteli giysi, ayakkabı ve gıda başlıklarında temel ihtiyaç maddeleri sağlayan kamu kurumlarımız, yeniden açılacak, eski adıyla Et Balık Kurumu, yeni adıyla Et Süt Kurumu yaygınlaştırılıp güçlendirilecektir. Tarım Satış Kooperatifleri ve onun adıyla açılan marketler, kamulaştırılıp, yaygınlaştırılabilir. Kamu eliyle dijital platformlar kurulup, kamu emekçisi vasfındaki dağıtıcılarla insanların ihtiyaç duydukları ürünler adreslerine teslim edilecektir.

ix. Tarımsal üretim ve hayvancılık için gübre, tohum, ilaç, yem, mazot, elektrik gibi temel girdileri üreten KİT’lerin özelleştirilenleri kamulaştırılacak, kapatılanlar yeniden açılacak ve işlevsizleştirilenlere işlev kazandırılacaktır.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]