“Camera obsura”, karanlık
kutu ya da fotoğraf makinesi anlamına gelmektedir. İçerisinde ters ya da baş
aşağı duran görüntü oluşur. Camera obscura, ışığın küçük bir delikten geçerek
karanlık bir kutunun içindeki yüzeye nesnenin görüntüsünü baş aşağı (ters)
yansıtması düzeneğidir.
“Camera obcura” benzetmesini
yapan, bu metaforu kullanan Marx’tır. Marx, Engels’le birlikte yazdıkları Alman
İdeolojisi adlı kitapta, bu metaforu, ideolojilerin işlevini açıklamak
amacıyla kullanır.
“Bilinç hiçbir zaman
bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz ve insanların varlığı, onların gerçek
yaşam süreçleridir. İnsanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde
sanki camera obscura’daymış gibi baş aşağı çevrilmiş bir biçimde
görülüyorsa, nesnelerin gözün ağ tabakası üzerinde ters durmalarının onların
dolaysız fiziksel yaşam süreçlerinin yansıması olması gibi, bu olgu da,
insanların tarihsel yaşam süreçlerine aynı şeyin olmasından ileri gelmektedir.” (K. Marx – F. Engels, Alman
İdeolojisi [Feuerbach], Çeviren: Sevim Belli, Beşinci baskı, Sol yayınları,
s. 45)
İdeoloji kavramını ilk
kez Alman İdeolojisi’nde kullanan Marx’ın, daha önceki eserlerinden
gelen bir yaklaşımı, burada daha olgun bir kavrayışla ifade ettiği
görülmektedir. Kavrayışı materyalisttir. İdeolojilerde bulunan fikirler, ahlak,
din ve hukuki tasarımlar, hatta hayal ürünü düşünceler bile, bu dünyanın ve
insanların ürünüdürler. İnsanların ideolojik fikirleri nasıl ürettiği
anlaşılmak isteniyorsa, dikkate alınması gereken temel gerçeklik, insanlar
arasındaki toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkilerin yansımaları ve yankıları,
ideolojiler alanında bulunur. İdeolojilerin oluşumunda ve yeniden üretimindeki
önemli bir düzenek “ters çevirme”dir. Gerçekliğin başağı, tersyüz olmuş biçimde
algılanması ve kavranması, ideolojilerin bir işlevidir.
İnsanların “dünyayı”
algılaması ve kavraması nasıl oluyor da ideolojik formlara dönüşebiliyor, nasıl
oluyor da “gerçeklik” baş aşağı bir biçimde algılanabilmektedir?.. İşte bu
“giz”in sırrı, toplumsal yaşamda, toplumsal pratiklerde ve ilişkilerde bulunmaktadır.
Ters çevirme ya da baş aşağılığın, kaynak ve kökeni toplumsal-tarihsel
yaşamdadır. İnsanların içerisinde bulunduğu koşullar, ilişki biçimleri
değiştiğinde, insanların gerçeklikle etkileşimi değişecek, gerçekliğin
algılanması ve kavranmasında kullanılan zihinsel düzenekler de
farklılaşacaktır.
Gerçekliğin algılanma ve
kavranma yoluna, başka bir ifadeyle gerçekliğin zihin düzleminde
yeniden-oluşturulma düzeneklerine burada değinmiyoruz. Bu konuda [İdeolojilerin
Realist Teorisi - Mahmut Boyuneğmez] adlı makalenin okunmasının
yararlı olacağını düşünüyoruz. Fakat bu konunun tartışılır olduğunu belirtmek
de gerekiyor. Zihinsel ideolojik düzenekler mi, ideolojik sanıların,
fikirlerin, duygulanım biçimlerinin oluşmasında rol oynuyor, yoksa “tersine
dönmüş bir dünya”daki olgular ve süreçler, insanların zihnine, herhangi bir
toplumsal belirlenmişliğe tabi olmayan insan beynine doğrudan yansıyor?.
Bize göre, toplumsal
ilişkilerin durumu, ideolojilerin oluşumunda belirleyici bir zemin sunmaktadır.
Yani (metafizik) ideolojiler, bir grup insanın uydurduğu basit bir yalan değil,
çarpık bir dünyanın, çarpık bir bilincidir. İnsanların maddi dünyayı üretme
biçimleri, onların düşüncelerini üretme biçimlerini de koşullar. Eğer üretim
ilişkileri sömürüye ve yabancılaşmaya dayanıyorsa, bu temel üzerinde yükselen
ahlak, din ve hukuk da bu sömürüyü "doğal" veya "kutsal"
gösteren birer ideolojik sis bulutu oluşturur. Kapitalist toplumda ilişkiler
"şeyleşmiş" bir biçimde yaşanır. İnsanlar arasındaki sosyal bağlar,
metalar arasındaki bir ilişki gibi görünür. Camera obscura burada devreye
girer: Gerçekte üretimi yapan "emek" iken, ideolojik düzlemde zenginliği
yaratanın "sermaye" olduğu sanılır. Öz ve görünüş arasındaki bu
kopukluk, ideolojik tersyüz oluşun zeminidir.
Öte yandan insanları, bu
ilişkiler içerisinde, gerçeklikle etkileşimleri içerisinde dikkate almak
gerekmektedir. Toplumsal yaşamın içerisindeki konumlanma noktası; aile, okul ve
iş hayatındaki ilişkiler üzerinden içine girdiği etkileşimler, ideolojik
motiflerin aktarımını sağlayan kurumlar, araçlar, kültürel pratikler… Bütün
bunların, ideolojilerin zihinlerdeki oluşumu ve sonrasındaki yeniden üretimi
açısından önemi bulunmaktadır. Aile, okul, medya ve iş hayatı; ideolojik
motiflerin aktarım istasyonlarıdır ve birey, bu kurumlar içinde sadece bir
"alıcı" değil, aynı zamanda “çarpık bilinci” yeniden üreten bir
öznedir. İnsanların gerçekliği algılaması ve kavramasında kullanılan yollar,
biçimler, gelecek kuşaklara benimsetilmekte, aktarılmakta, içinden geçilen bir
genel/toplumsal “eğitim” süreciyle onlarda yeniden oluşturulmaktadır.
Tarihsel-toplumsal süreçlerin içerisinde insanlar, yaşam koşullarındaki
değişimlerle, bilinçlerinde bir kırılmaya yol açacak kendi durumlarındaki
sarsıntılarla da karşılaşırlar. Bu durumlarda bireylerin, grupların ya da büyük
kalabalıkların bilinçlerinde, algılamalarında, düşünce ve davranışlarında
kaymaların, farklılaşmaların oluştuğu, yaşananların farklı anlamlandırılmaya
başlandığı gözlenmektedir. Toplumsal gerçekliğin bilimsel/realist kavranışı,
sadece zihinsel bir çabayla değil, toplumsal pratiklerdeki bir sarsıntıyla
mümkündür. Büyük krizler, savaşlar veya devrimci altüst oluşlarda bu durum
yaşanabilir.
Bu noktada, bir analoji
kurmak yararlı olabilir. Dünyadan bakan ve nesnel gerçekliği buradan
gözlemleyen biri için, güneşin gökyüzündeki hareketi, onun dünyanın etrafında
döndüğü algısını oluşturmaktadır. Fakat farklı konumlanışlar ve gerçeklikle
farklı etkileşim biçimleri, bundan daha farklı algılamaların oluşmasına da yol
açabilir. Ya da yüzyıllar boyunca dünyanın basık bir küre olarak değil de, bir
“düzlem” olarak algılanması hatırlansın… Tarihte bazı yeni pratiklerin
sonucunda gerçekleşen yeni gözlemler, bu konularda o güne kadarki algılama ve
kavrayış biçimlerini değiştirmiş, söz konusu gerçekliğin daha kapsamlı ve
derinlemesine soyutlanabilmesini sağlamıştır. İnsani olmayan nesnel gerçekliğe
ilişkin kavrayışımızdaki gelişme, bilimsel düşüncelerdeki ilerlemelerde
gözlenmektedir. Tarihsel-toplumsal ilerlemenin bir sonucu da gerçekliğin
bilimsel kavranışı ve soyutlanmasındaki gelişmedir.
Daha fazla uzatmayalım ve
ucu açık bir-iki soruyla okuru kendi başına bırakalım: Peki toplumsal süreçler
ve olguların kavranışı için ne denebilir?.. Doğa bilimlerindekine benzer bir
gelişimden, toplum bilimlerinin geniş alanında da bahsedilebilir mi?.. Eğer
öyleyse, toplumların bilimsel ve akılcı bir biçimde düzenlenmesi olanaklı
mıdır?.. Toplumun bilimsel açıdan kavranışında bir derinleşme için, ne tür
pratiklere, deneyimlere ihtiyaç bulunmaktadır?.. Sınıfsız bir dünya toplumunda
toplumsal ilişkiler şeffaf, anlaşılabilir, kolektif olarak yönetilebilir ve
bilimsel ilkelerle planlanıp düzenlenebilir olduğunda, metafizik ideolojilerin (astroloji,
dinler, ırkçılık, milliyetçilik, faşizm vd.) yerini realist/bilimsel
ideolojiler ve fikirler nasıl alır?..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.