Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
Alman İdeolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alman İdeolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2025 Çarşamba

Marx’ın Hegel Eleştirisi ve 'Yöntem' Konfüzyonu

Mahmut Boyuneğmez

Kutsal Aile’deki “Meyve” Örneği ve Alman İdeolojisi’ndeki Spekülatif İnşaat

Marx, Hegel felsefesine yönelik en keskin, en eğlenceli ve aynı zamanda en yıkıcı eleştirilerini 1845-1846 yıllarında iki metinde ortaya koymuştur: Kutsal Aile (1845) ve Alman İdeolojisi (1845-46). Bu iki metin, aynı fikri iki farklı üslupla işler: biri alaycı bir karikatürle eleştiridir, diğeri soğukkanlı bir otopsi.

I. Kutsal Aile’deki “Meyve” Örneği

[[Gerçek elma, armut, çilek ve bademlerden "Meyve" genel fikrini oluşturursam, daha da ileri gider ve gerçek meyveden türetilen soyut "Meyve" fikrimin benim dışımda var olan bir varlık olduğunu, armut, elma vd.’nın aslında gerçek özü olduğunu imgelersem, o zaman spekülatif felsefenin dilinde "Meyve"nin armudun, elmanın, bademin vd. "Tözü" olduğunu ilan ederim. Dolayısıyla şunu söylerim; armut için armut olmak gerekli değildir, elma için elma olmak gerekli değildir; bu şeyler için esas olan, onların duyularla algılanan gerçek varlıkları değil, onlardan soyutladığım ve sonra onlara dayattığım öz, fikrimin özü “Meyve"dir. Bu nedenle elmaları, armutları, bademleri vd., varlığın ya da "Meyve"nin salt formları olarak ilan ederim. Duyularım tarafından oluşturulan anlayışım, elmayı armuttan ve armudu bademden ayırır elbette ama spekülatif aklım bu duyusal farklılıkların önemsiz ve konu dışı olduğunu ilan eder. Spekülatif aklım, elmada armuttakinin aynısını ve armutta bademdekinin aynısını, yani "Meyve"yi görür. Belirli gerçek meyveler artık, gerçek özü "töz" olan "Meyve"nin görünüşlerinden başka bir şey değildir.

Bu yöntemle bir insan, belirli bir tanım zenginliği elde etmez. Tüm bilimi, tüm minerallerin gerçekte "Mineral" fikri olduğunu söylemekle sınırlı olan bir mineralog, ancak imgeleminde bir mineralog olabilir. Spekülatif mineralog, her mineral için "Mineral" der ve bilimi, bu kelimeyi gerçek mineral sayısı kadar tekrarlamaya indirgenir.

Farklı gerçek meyveleri soyutlanmış tek "meyveye", yani "Meyve"ye indirgeyen spekülasyon, gerçek içeriğin bazı görünümlerini elde etmek için, bir şekilde "Meyve"den, Tözden çeşitliliğe yani çeşitli, sıradan gerçek meyvelere, armut, elma, badem vd.’na dönüş yolunu bulmaya çalışmalıdır. "Meyve" soyut fikrinden gerçek meyveler üretmek ne kadar zorsa, gerçek meyvelerden bu soyut fikri üretmek o kadar kolaydır. Gerçekten de, soyutlamadan vazgeçmeden soyutlamanın karşıtına (somut meyvelere-MB) varmak imkânsızdır.

Bu nedenle spekülatif filozof "Meyve" soyutlamasını terk eder ama spekülatif, mistik bir tarzda - ondan vazgeçmiyormuş gibi görünerek bunu yapar. Bu nedenle, soyutlamasının üzerine çıkması gerçekte yalnızca görünüştedir. Bir şekilde şunu öne sürer:

Elmalar, armutlar, bademler ve çilekler gerçekte "Töz"den, "Meyve"den başka bir şey değilse, şu soru ortaya çıkar: "Meyve" neden bana bazen elma, bazen armut, bazen badem olarak kendini gösterir? Benim spekülatif Birlik kavramım, "Töz", "Meyve" niye bu çeşitlilik görüntüsüyle açıkça çelişmektedir?

Spekülatif filozof şöyle cevap verir; bu böyledir, çünkü "Meyve" ölü, farklılaşmamış, hareketsiz değil, yaşayan, kendini farklılaştıran, hareket eden bir özdür. Sıradan meyvelerin çeşitliliği sadece benim duyusal anlayışım için değil, aynı zamanda "Meyve"nin kendisi ve spekülatif akıl için de önemlidir. Birbirinden farklı sıradan meyveler, "tek Meyve"nin yaşamının farklı tezahürleridir; onlar "Meyvenin" kendisinin kristalleşmeleridir. Böylece, elmada "Meyve" kendisine elmaya benzer bir varoluş, armutta ise armuta benzer bir varoluş verir. Bu nedenle, artık, Töz açısından söylenebileceği gibi, armut "Meyve"dir, elma "Meyve"dir, badem "Meyve"dir dememeliyiz, daha çok "Meyve" kendini bir armut olarak sunar, "Meyve" kendini bir elma olarak sunar, "Meyve" kendini bir badem olarak sunar; elmaları, armutları ve bademleri birbirinden ayıran farklar ise "Meyve"nin kendi kendine farklılaşmasıdır ve bu durum her bir meyveyi, "Meyve"nin yaşam sürecinin farklı üyeleri haline getirir. Böylece "Meyve" artık boş, farklılaşmamış bir birlik değildir; hepsi bir arada bir birlik, "organik olarak birbirine bağlı üyeler dizisini" oluşturan meyvelerin "bütünlüğü" olarak birliktir. Bu dizinin her bir üyesinde "Meyve" kendine daha gelişmiş, daha açık bir varoluş verir, ta ki sonunda tüm meyvelerin "özeti" olana dek, o aynı zamanda tıpkı onları içinden üreten olduğu gibi, kendi içinde çözüşmüş tüm bu meyveleri içeren canlı birliktir.

Görüyoruz ki, Hıristiyan dini Tanrı'nın yalnızca bir Enkarnasyonunu (vücut bulma) biliyorsa, spekülatif felsefenin cisim sayısı kadar cisimleşmesi vardır, tıpkı burada her meyvede Tözün, yani Mutlak Meyvenin cisimleşmesi gibi. Bu nedenle, spekülatif filozofun ana ilgisi, gerçek sıradan meyvelerin var oluşunu üreterek, gizemli bir şekilde elma, armut, badem ve kuru üzüm olduklarını söylemektir. Ama spekülatif dünyada yeniden keşfettiğimiz elmalar, armutlar, bademler ve kuru üzümler, elma, armut, badem ve kuru üzüm görünümlerinden başka bir şey değildir, çünkü onlar zihnin soyut yaratımı olan "Meyve"nin yaşam sürecindeki uğraklarıdır ve dolayısıyla kendileri zihnin soyut yaratımlarıdır. Dolayısıyla bu spekülasyonda hoş olan şey, oradaki tüm gerçek meyveleri yeniden keşfetmektir ama bunlar daha yüksek mistik öneme sahip meyveler olarak, maddi dünyada değil, beyninizin eterinde büyümüş, Mutlak Özne’nin, yani “Meyve”nin enkarnasyonları (cisimleşmeleri) olan meyvelerdir. Soyutlamadan, zihnin doğaüstü yaratımı olan "Meyve"den gerçek doğal meyvelere döndüğünüzde, doğal meyvelere doğaüstü bir anlam verirsiniz ve onları katıksız soyutlamalara dönüştürürsünüz. O halde asıl ilginiz, onun yaşam sürecinin -elma, armut, badem gibi- tüm tezahürlerinde "Meyve"nin birliğine işaret etmek, yani bu meyveler arasındaki mistik bağlantıları göstermek, her birinde “Meyve”nin kendini derece derece gerçekleştirmesini ve zorunlu ilerleyişleri, örneğin kuru üzüm olarak varoluştan badem olarak varoluşa ilerlemeyi göstermektir. Bu nedenle, sıradan meyvelerin değeri artık doğal niteliklerinden değil, "Mutlak Meyve"nin yaşam sürecinde her birinin belirli bir yer tutmasını sağlayan spekülatif niteliklerinden kaynaklanmaktadır.

Sıradan bir insan, elmalar ve armutlar olduğunu söylediğinde olağanüstü bir şey söylediğini düşünmez. Fakat filozof onların varlığını spekülatif bir tarzda ifade ettiğinde olağanüstü bir şey söyler. Aklın gerçek olmayan yaratımı olan "Meyve"den - ki filozof onu kendi dışında bir Mutlak Özne olarak dikkate alır, burada "Meyve" olarak temsil edilmiştir - gerçek doğal nesneleri, elmayı, armudu vb. üreterek, yani bu meyveleri kendi soyut aklından yaratarak bir mucize gerçekleştirir. Ve var oluşunu ifade ettiği her cisme karşılık düşen bir yaratma fiili gerçekleştirir.

Spekülatif filozofun, bu süreklilik içindeki yaratmayı ancak elma, armut vb.'nin evrensel olarak bilinen ve gerçekte var olan niteliklerini, kendi uydurduğu belirleyici özellikler olarak sunarak, gerçek şeylerin isimlerini soyut aklın ürettiğine, aklın soyut formüllerine vererek, son olarak da, bir elma fikrinden bir armut fikrine geçtiği kendi faaliyetini Mutlak Öznenin/" Meyve"nin öz-faaliyeti olarak ilan ederek başardığını söylemeye gerek yoktur.

Spekülatif tabirle bu işleme Tözü Özne olarak, içsel bir süreç olarak, Mutlak Kişi olarak kavramak denir ve bu kavrayış Hegel'in yönteminin temel karakterini oluşturur.]]

Bu pasaj, Hegel’in bütün yöntemini birkaç sayfada karikatürünü çizerek anlatır ve aynı zamanda onun sırrını açığa vurur: İnsan kendi beyninde yarattığı soyutlamayı dışarıda, bağımsız bir varlık haline getirip sonra ona inanır. Hegel’in yöntemi şöyledir:

  1. Normal soyutlama (herkes yapar)

Gerçek elma + armut + badem → “meyve” kavramı

  1. Spekülatif ters çevirme (Hegel’in hilesi)

“Meyve” asıl töz olur → elma, armut, badem onun “görünüşü”dür
→ Artık “elma olmak elma için zorunlu değildir”; öz “Meyve”dir

  1. Çeşitliliğin mistik açıklaması

“Neden farklı görünüyorlar?” sorusu → “Çünkü Meyve canlı, kendini-differentleyen bir özdür” → Elma = Meyve’nin kendini elma olarak cisimleştirmesi → Her meyve bir “enkarnasyon”dur (Hıristiyanlıkta tek İsa varsa, Hegel’de sonsuz İsa vardır)

  1. Mucizevi geri dönüş

Soyut “Meyve”den tekrar gerçek meyvelere dönülür → ama artık bunlar “Mutlak Meyve”nin yaşam sürecinin uğraklarıdır → Manavdaki elma artık metafizik bir nesnedir!

Özetle: İnsan kendi soyutlamasını yaratır → sonra ona inanır → bu inanışı/tapınmayı “Tin’in kendini gerçekleştirme süreci” diye adlandırır.

Marx ve Engels’in hedef aldığı bu spekülatif ters çevirmenin (Umstülpung) kökeni felsefe tarihinde, somut nesnelerin özünün idealarda bulunduğunu savunan Platoncu idealizmdir.

II. Alman İdeolojisi’nde Aynı Eleştirinin Sistematik Hali

Marx ve Engels, bir yıl sonra Alman İdeolojisi’nde ise şunları yazmıştır:

“Gerçek dünyanın Hegel’deki baş aşağı edilmiş yansıması şudur: Devlet, hukuk, ahlak, din vb. insan beyninin ürünleri olarak değil, Mutlak Tin’in kendi kendine yabancılaşmasının aşamaları olarak görünür.”

“Felsefe ile gerçek dünyanın ilişkisi, Onanizm ile cinsel üreme arasındaki ilişki gibidir.”

“Hegel, kavramın diyalektiğini önce kurar, sonra tarihi ve doğayı bu diyalektiğe zorla uydurur. Gerçek süreçleri araştırmaz; a priori bir spekülatif inşaat (spekulative Konstruktion) yapar.”

Alman İdeolojisi'nde Hegel'in perspektifini “tersyüz etme” ya da “ayakları üzerine oturtma” Marx tarafından felsefi bir manevradan öte, somut bir ihtiyaç olarak görülür: Felsefenin spekülatif temelden çıkarılıp maddi üretim ve toplumsal varoluş temeline oturtulması hedeflenir.

III. İki Metnin Karşılaştırmalı Okuması

Özellik

Kutsal Aile (1845) – “Meyve” Örneği

Alman İdeolojisi (1845-46)

Üslup

Alaycı, hiciv dolu, karikatürize

Soğukkanlı, sistematik, bilimsel

Ana hedef

Genç Hegelciler + Hegel’in yöntemi

Hegel’in yöntemi + tüm Alman ideolojisi

Ana suçlama

Soyut düşüncenin tanrılaştırılması

Gerçek dünyanın baş aşağı edilmesi (Umstülpung)

Kullanılan imge

Meyve → elma, armut, badem

Tin → devlet, din, hukuk, tarih

Yaratıcı olarak gösterilen

“Meyve” (Mutlak Özne)

“İdea” / “Mutlak Tin”

Gerçek yaratıcı

İnsan (gizlenmiş)

İnsan (açıkça ilan edilir)

Eleştirinin amacı

Gülünçlüğü gözler önüne sermek

Tarihsel materyalizmin temellerini atmak

En sert cümle

“Hıristiyanlıkta tek İsa varsa, spekülatif felsefede her elma bir İsa’dır”

“Felsefe ile gerçek dünya arasındaki ilişki, onanizm ile cinsel üreme arasındaki ilişki gibidir”

IV. Marksizm’de Yöntem Konfüzyonu: Hegel’in İdealist Diyalektik Yöntemi ile Marx ve Engels’in İncelediği Gerçekliğin Diyalektik Mantığı

“Konfüzyon” kelimesinin Türkçedeki en yaygın ve doğru karşılıkları şunlardır:

  1. Kafa karışıklığı
  2. Karışıklık
  3. Karmaşa

Kelime, Latince'de "birlikte dökmek, bir araya getirmek" anlamına gelen confundere fiilinden gelir. Bu, "bir araya dökülüp karıştırılmış, ayırt edilemez hale gelmiş" bir durumu ifade eder.

Marksizm’de “yöntem” konusunda bir kafa karışıklığı, bilinç bulanıklığı, hatta bir sorun ve sıkıntı bulunmaktadır.

Hegel akıl yürütme süreçlerinde olumlama-yadsıma-yadsımanın yadsınması idealist diyalektik yöntemini kullanır. Bu üçleme şeklindeki akıl yürütme yolu/yöntemi yanı sıra Hegel, kavramları devindirirken, kavramlardan farklı kavramlara geçerken çelişki ilkesine de yer verir. Aslında yadsımanın yadsınması ilkesi zaten çelişki oluşturma mekanizmasını barındırmaktadır. Fakat Hegel nesnel gerçeklikteki değişimi, oluşu, hareketi, nicel-nitel dönüşüm örneklerini vb. de yeri geldiğinde işlemekte, bunları felsefesinin bileşenleri kılmaktadır. Bir idealist de olsa bu tür değiniler yaptığında bir materyalist gibi konumlanır. İşte Hegel’in bu düşünceleri gerçekliğin barındırdığı diyalektik mantığa ilişkin önermelerdir. Hegel elbette tümevarım, tümdengelim, analoji, analiz ve sentez gibi düşünme yöntemlerini de kullanır.

Marx ve Engels’in soyutlamalar yaparken gerçekliğin diyalektik mantığını yakaladıkları ve oluşturdukları düşüncelere ve bilgilere bu mantığı nakşettikleri, felsefelerinde diyalektik mantığın içkin olduğunu bilmek gerekir. Marx ve Engels’in kullandığı yöntemler de Hegel ya da her insan için geçerli olan tümdengelim, tümevarım, analoji, sentez, analiz, modelleme, tasım gibi metotlardır. Fakat Hegel’in kullandığı yadsımanın yadsınması (olumsuzlamanın olumsuzlaması) ve salt düşünsel düzlemde çelişki oluşturma mekanizmasını kullanmazlar. Bunlar idealist düşünme yöntemleridir. Bunun yerine Marx ve Engels nesnel gerçekliğin, doğa/evrenin ve toplum/tarihin bağrındaki hareketi/akışı, devinimi, ilişki ve etkileşimleri, değişim ve dönüşümleri, karşıtlık ve çelişkileri, nicel-nitel dönüşümleri inceledikleri konu bağlamında soyutlarlar. Eş deyişle diyalektik-tarihsel materyalizmin ya da Marksist felsefenin dokusunda bulunan, ona içkin olan bir diyalektik mantık vardır fakat bu mantık gerçeklikteki diyalektiği yansıtır. Bu felsefenin özel olarak sahip olduğu diyalektik bir yöntem ise yoktur; Hegel’in idealist diyalektik yöntem(ler)ini barındırmaz. Tarihsel-diyalektik materyalistler bilim insanları ya da “sıradan” insanlar gibi realist düşünme yöntemleri olan tümevarım, tümdengelim, retrodüksiyon, modelleme, analoji, analiz ve sentez, tasım gibi metotları kullanırlar.

Marx’ın Kutsal Aile’deki “Meyve” örneğinde ve Alman İdeolojisi’nde, ayrıca Kapital’in 3. Almanca Basıma Sonsöz’ünde değindiği “yöntem”, düşünsel perspektifi anlatmaktadır.

Kapital’in Sonsöz’ünde Marx şöyle yazar:

“Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu "Fikir" ("Idea") adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.” (Marx, Kapital 1. Cilt)

Hegel’in idealist felsefesinde gerçeklik, İdea/Tin’in tümdengelimle oluşturduğu görünümken, materyalist perspektif nesnel ve toplumsal gerçekliğin ideal/ideolojik alemi doğurduğu şeklinde tümevarımsal bir yaklaşıma sahiptir. Burada “yöntem”, idealistler ile materyalistlerin akıl yürütürken kullandığı yaklaşımdır, perspektiftir. Elbette biz materyalistler nesnel gerçekliğin ideal/ideolojik boyutunun maddi boyutuyla karşılıklı etkileşim içerisinde ve birbirini doğuran, besleyen, yeniden üreten ve değiştiren refleksiyonlar gösterdiğini benimsiyoruz. Ve elbette nesnel ve toplumsal gerçekliğin farklı yönlerini soyutlarken oluşturduğumuz teorik içerik, gerçekliğin mantığını yansıttığı oranda diyalektik bir tarz ya da gerçekliğe diyalektik bir yaklaşım gösterir. Fakat bu içeriği oluştururken kullandığımız yöntemler tasım, tümevarım, tümdengelim, analoji, analiz ve sentez, modelleme gibi metotlardır ve klasik mantığın kurallarını tutarsızlık ve mantıksal çelişme olmaması için dikkate alırız. Bugüne kadar hiçbir Marksist gerçekte “diyalektik yöntem” adında bir yöntem kullanmamıştır. Çünkü Marksizm’in böyle bir yöntemi yoktur. Diyalektik yöntem adında bir yöntemin Marksizm’in özünü oluşturduğu, önemli olanın bu yöntemi kullanmak olduğu yolundaki yaygın kanı (doxa) bir galat-ı meşhurdur ve okurun bunu şimdi anlaması mümkün hale gelmiştir.

Özetle:

  • Hegel: Yadsımanın yadsınması, salt düşünsel düzlemde çelişki oluşturma, Tümdengelimci (İdea'dan gerçekliğe).
  • Marx/Engels: Realist düşünme yöntemleri (Tümevarım, tümdengelim, analoji, analiz ve sentez, modelleme vb.), Gerçeklikteki diyalektik mantığı yansıtma, Tümevarımsal yaklaşım (Gerçeklikten ideolojik/teorik aleme).

Şimdi yazdıklarımıza bir katman ekleyebiliriz. Marx, insan bilimlerinde geçerli olan, ampirik somuttan soyutlamalar yapma, soyutlanmış kavramlardan düşünsel olarak yeniden üretilmiş/düşünülmüş somuta ulaşma yöntemini şu şekilde anlatır:

“Başlangıç noktamız olarak toplumu almak, o halde, bütünlüğün bulanık ve düzensiz bir tasavvuru olacak, bizim de buradan, daha ileri düzeyde belirlemeler yoluyla, analitik olarak gitgide daha basit kavramlara, veri alınan somutluktan hareketle gitgide saydamlaşan soyutlamalara doğru ilerlememiz gerekecektir- ta en basit karakteristiklere varıncaya kadar. O noktadan sonra ise, en sonunda yeniden topluma ama bu kez bir bütünlüğün bulanık tasavvuru olarak değil, çok sayıda belirlemeler ve ilişkilerden oluşan zengin bir bütünlük olarak topluma ulaşıncaya kadar aynı yoldan geriye dönmemiz gerekecektir. Bunlardan birincisi ekonominin yeni doğduğu sırada izlediği yoldur (…) Somut, çok sayıda belirlemenin bir noktada bağdaşması, dolayısıyla çoğulluğun birliği olduğu için somuttur. O halde somut, gerçek hareket noktası ve dolayısıyla gözlem ve tasavvurun da hareket noktası olduğu halde, düşüncede bir hareket noktası olarak değil bir toplama ve birleştirme süreci, bir sonuç olarak ortaya çıkacaktır. Birinci yol boyunca, tasavvurun bütünlüğü çözülüp soyut belirlemeler şekline dönüşmüştü; ikincisinde soyut belirlemeler somutun düşünce yoluyla yeniden-üretilmesine doğru giderler. Bu yoldan Hegel, gerçeği, kendini kendinde toplayıp odaklaştıran, kendi derinliklerine dönen, kendi kendine, kendi devinimine kaynak olan Düşünce’nin ürünü olarak kavrama hayaline kapıldı – Oysaki soyuttan somuta yükselme yöntemi düşünce için sadece somutu kendine mal etmenin, onu zihinde somut olarak yeniden-üretmenin yoludur. Ama somutun kendisinin oluştuğu süreç bu değildir.” (Marx, Grundrisse)

Marx’ın anlattığı bu yönteme, diyalektik yöntem denebilir mi ya da diyalektik yöntem bu olabilir mi? Burada değinilen yöntemler, analiz ve sentez ile tümevarım ve tümdengelim yöntemleridir. Hegel felsefesinde tümdengelimle İdea/Tin’den gerçekliği/somutu oluşturmuştur. Marx’ın yöntemi ise tam tersidir; gerçeklik analiz edilir ve tümevarımsal yolla soyutlamalara ulaşılır. Fakat bu izlek/yol içerisinde soyutlanmış kavramlar gerçeklikte taşıdığı ilişki ve etkileşimler gözetilerek değerlendirilir, düşünülmüş somutlara, sentezlenmiş bütünlüklere de ulaşılır. Somuttan soyuta-soyuttan düşünülmüş somuta ulaşma yöntemi, aslında analiz ve sentez ile tümevarım ve tümdengelim yöntemlerinin birleşiminden oluştuğundan özel bir adlandırmayla “diyalektik yöntem” olarak nitelenmesi doğru olmayacaktır.

Sonuç

Hegel’in bütün sistemi, insanın kendi soyutlama ürününü yabancılaştırıp (işte Marx’ın Hegel’de gördüğü yöntem, yaklaşım budur) ona tapmasından ibarettir. “Meyve” örneği bunu bir manav tezgâhında gösterir; Alman İdeolojisi aynı mekanizmayı devlet, din, hukuk ve tarih sahnesinde sergiler.

Gerçek elmalar, armutlar, bademler vardır çünkü ağaçlar tohum verir, köylüler çalışır, iklim elverir.

Tarih vardır çünkü insanlar ekmek için üretir, daha iyi yaşamak için mücadele eder, sınıflar çatışır.

Ne “Meyve” kendini elma yapar, ne “Tin” tarihi yazar.

Yapan, her zaman etten kemikten, aç, düşünen, çalışan insandır.

Marksizm’in “diyalektik yöntemi” yoktur; gerçekliğin soyutlanan ilişki ve etkileşimlerinde, karşıtlık ve çelişkilerinde, devinim/hareket ve değişimlerde diyalektik mantık vardır. Bu mantık yakalanıp sergilenebildiği oranda teorinin diyalektik bir yaklaşıma ya da tarza sahip olduğu söylenir. Marx ve Hegel’in kullandıkları, bilim insanlarının ve “sıradan” insanların kullanabilecekleri düşünme/akıl yürütme yolu/yöntemleri analiz, sentez, tümevarım, tümdengelim, retrodüksiyon, modelleme, analoji, tasım gibi metotlardır. Hegel “üçleme” olarak adlandırılabilecek idealist yöntemi de kullanmıştır. Marx ise bu yöntemi kullanmamıştır. Fakat gerçeklikte karşıtlık (tez-antitez karşıtlığı) ile bu karşıtlıkların oluşturduğu bütünler vardır. Ve yine gelişimsel süreçlerde karşıtlıklar çelişki formunu alır ve aşılır (yadsıma yadsınır).

5 Ekim 2025 Pazar

Alman İdeolojisi: Bir Analiz

MAR


I. Alman İdeolojisi’nin Teorik Önemi

Giriş

Karl Marx ve Friedrich Engels'in entelektüel serüveninde bir atılım niteliği taşıyan Alman İdeolojisi, sadece bir felsefi polemik metni olmanın çok ötesinde, Marksist düşüncenin temel taşı olan tarihsel materyalizmin ilk sistemli ve kapsamlı formülasyonunu sunan kurucu bir eserdir. 1845-46 yıllarında kaleme alınan ancak yazarlarının yaşamı boyunca yayımlanmayan bu başyapıt, onların Genç Hegelci felsefeden kopuşunu simgelerken, aynı zamanda dünyayı yalnızca "yorumlamakla" yetinmeyip onu "değiştirmeyi" hedefleyen devrimci bir dünya görüşünün teorik zeminini inşa eder. Bu analiz, Alman İdeolojisi’ni tarihsel ve entelektüel bağlamına oturtarak, eserin materyalist tarih anlayışı, ideoloji eleştirisi ve komünizm vizyonu gibi temel direklerini derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır.

1.0 Tarihsel ve Entelektüel Bağlam: Bir Kopuşun Anatomisi

Alman İdeolojisi’ni layıkıyla kavrayabilmek için, eserin doğduğu 1840'lar Almanyası'nın siyasi, ekonomik ve felsefi atmosferini anlamak zorunludur. Bu dönem, çok parçalı ve ekonomik olarak geri kalmış Almanya'da, aydınların ülkenin kurtuluşunu felsefi bir sorun olarak ele aldığı, Hegel ve takipçileri olan Genç Hegelcilerin entelektüel bir hegemonya kurduğu bir zaman dilimidir. Marx ve Engels, tam da bu geleneğin içinden gelmelerine rağmen, ondan keskin bir kopuş gerçekleştirmişlerdir. Bu bölüm, söz konusu kopuşun anatomisini, yani Marx ve Engels'i yeni bir materyalist dünya görüşü inşa etmeye iten eleştirel süreci analiz etmektedir.

1.2 Hegel Sonrası Alman Felsefesi Eleştirisi

Marx ve Engels Alman İdeolojisi’ni, Ludwig Feuerbach, Bruno Bauer ve Max Stirner gibi düşünürlerin temsil ettiği Hegel sonrası Alman felsefesinin kapsamlı bir eleştirisi olarak konumlandırmışlardır. Ancak onların hedefi, felsefenin kendisi değil, "gerçek tarihten koparılmış felsefi soyutlamalar"dı. Onlara göre bu felsefe, gerçek dünyadaki maddi karşıtlıkları ve toplumsal sorunları çözmek yerine, zihinsel kategorilerle uğraşarak bir yanılsama üretiyordu. Eserin radikalliğini çarpıcı bir şekilde özetleyen şu pasaj, bu entelektüel kopuşun derinliğini gözler önüne sermektedir:

Felsefe ile gerçek dünyanın incelenmesi arasındaki ilişki, kendi kendini tatmin ile cinsel aşk arasındaki ilişkiyle aynıdır.

Bu metafor, soyut felsefenin kendi içine kapalı ve verimsiz doğasını, gerçekliğin incelenmesinin ise pratik ve dönüştürücü gücünü vurgular. Marx ve Engels için yaşamsal sorunların yanıtı artık felsefede değil, hayatın kendisinde, yani pratikte aranmalıydı.

1.3 Feuerbach Üzerine Tezler: Yeni Bir Dünya Görüşünün Tohumları

Hegelci idealizmden materyalizme geçişte önemli bir rol oynayan Ludwig Feuerbach, Marx ve Engels için bir "ara halka" niteliğindeydi. Ancak Feuerbach'ın materyalizmi, insanı ve toplumu pasif, edilgen bir konumda ele aldığı için yetersizdi. Engels'in yıllar sonra "yeni dünya anlayışının dahiyane tohumunun atılmış olduğu ilk belge" olarak tanımlayacağı Feuerbach Üzerine Tezler, tam da bu noktada yeni bir felsefenin, praksise (eyleme) yönelen felsefenin manifestosu olarak ortaya çıkar. 1845'te Marx tarafından kaleme alınan bu on bir tez, eski materyalizmin eksiklerini ortaya koyarken, devrimci pratiğin önemini vurgular. Tezler arasında en ünlüsü olan on birincisi, bu yeni paradigmanın özünü oluşturur:

"Filozoflar, dünyayı yalnızca çeşitli biçimleriyle yorumladılar; oysa önemli olan onu değiştirmektir."

Bu tez, felsefenin amacını spekülatif düşünceden devrimci eyleme kaydırarak, Marx ve Engels'in entelektüel projesinin yönünü kesin olarak belirlemiştir.

Bu bağlamda Alman İdeolojisi, yalnızca Hegel sonrası felsefeye yönelik bir eleştiri metni olmakla kalmaz; aynı zamanda "Tezler"de tohumları atılan yeni dünya görüşünün pozitif bir teori olarak, yani tarihsel materyalizm olarak sistemli bir şekilde kurulduğu ilk metindir.

2.0 Kılavuz İlke: Materyalist Tarih Anlayışının Temelleri

Bu bölüm, analizin teorik kalbini oluşturmaktadır. Marx'ın yıllar sonra tüm çalışmalarının "kılavuz ilkesi" olarak tanımlayacağı materyalist tarih anlayışı, ilk kez Alman İdeolojisi’nde derli toplu bir biçimde ortaya konulmuştur. Felsefi soyutlamalardan kopuşu simgeleyen bu eser, Genç Hegelcilerin görmezden geldiği "gerçek dünya" ve "gerçek tarih"i analiz etmek için yeni teorik araçlar geliştirmiştir. İşte "üretici güçler" ve "ekonomik ilişki biçimi" kavramları, tam da bu amaca hizmet eder. Bu yeni tarih tezi, Hegelci idealizmin "tin'in tarihi" anlayışını baş aşağı çevirerek, tarihin temelinin maddi yaşamın üretimi olduğunu öne sürer. Bu yaklaşımın temel varsayımı nettir: İnsanların düşüncelerini ve bilinçlerini onların maddi varoluş koşulları belirler; başka bir deyişle, "toplumsal varlık, bilinci belirler."

2.2 Üretici Güçler ve Ekonomik İlişki Biçimi (Form of Intercourse)

Alman İdeolojisi, tarihsel analizin merkezine iki temel kavram yerleştirir:

• Üretici Güçler (Productive Forces): Bu kavram; üretim araçlarını (aletler, teknoloji), emeği ve üretim sürecinde kullanılan bilgi birikimini kapsar. Toplumun doğa üzerindeki dönüştürücü gücünün ve üretim kapasitesinin düzeyini ifade eder.

• Ekonomik İlişki Biçimi (Form of Intercourse): Bu kavram, statik bir mülkiyet ilişkileri veya iş bölümü tanımının ötesindedir. Esasen, belirli bir tarihsel dönemde bireylerin birbirleriyle ilişki kurduğu ve maddi yaşamlarını ürettiği dinamik koşullar bütünüdür. Önemli olan, bu koşulların bireylerin "öz-faaliyetlerinin koşulları" olması ve bizzat "bu öz-faaliyet tarafından oluşturulmaları"dır. Başlangıçta üretici güçlerin gelişimini sağlayan ve kolaylaştıran bu ilişki biçimi, zamanla gelişimin önünde bir engele, yani "eğreti bir pranga"ya (accidental fetter) dönüşür.

Marx ve Engels'e göre, tarihin motoru bu iki unsur arasındaki diyalektik ilişkidir. Belirli bir tarihsel dönemde, mevcut ekonomik ilişki biçimi, üretici güçlerin belirli bir gelişim düzeyine tekabül eder ve onların gelişimini mümkün kılar.

2.3 Tarihsel Gelişimin Motoru: Çelişki ve Devrim

Tarihsel materyalizme göre toplumsal dönüşümlerin ve devrimlerin temeli, "üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişki"de yatar. Üretici güçler (teknoloji, bilgi, emek organizasyonu) sürekli bir gelişim eğilimindedir. Ancak bir noktadan sonra, bu gelişmiş üretici güçler, kendilerini doğuran eski ekonomik ilişki biçiminin (mülkiyet ilişkileri, sınıf yapısı) sınırlarına sığmaz hale gelir. Alman İdeolojisi’nin ifadesiyle, bir zamanlar gelişimi sağlayan bu koşullar, artık gelişimin önünde bir "pranga" (fetter) haline gelir.

Bu süreç şöyle açıklanır:

Üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişki ... her seferinde zorunlulukla bir devrim olarak patlak vermiş, aynı zamanda bütün kapsamıyla çatışmalar, çeşitli sınıfların çatışmaları, bilincin çelişmesi, fikir çatışması vb., politik çekişme vb. gibi çeşitli ikincil biçimler almıştır.

Bu temel çelişki, sınıflar arası mücadelelerden siyasi ve felsefi çatışmalara kadar tarihteki tüm çarpışmaların nihai kaynağı olarak görülür. Devrim, bu çelişkinin bir sonucu olarak, eski "pranga"ları kırar ve üretici güçlerin daha da gelişmesine olanak tanıyan yeni bir ekonomik ilişki biçimini hayata geçirir.

Materyalist tarih anlayışının bu temel direkleri, yani üretici güçler ve üretim ilişkileri, toplumun "altyapısını" oluşturur. Marx ve Engels, bu maddi temelden yola çıkarak, düşünceler, hukuk, siyaset, din ve kültür gibi "üstyapı" unsurlarının nasıl bu altyapı tarafından şekillendirildiğini açıklamaya yönelirler.

3.0 Egemen Düşünceler ve İdeoloji Eleştirisi

Bu bölümde, Alman İdeolojisi’nin en kalıcı ve etkili katkılarından biri olan ideoloji teorisi incelenecektir. Eser, maddi üretim ilişkileri ile düşünsel üretim arasındaki kaçınılmaz bağı kurarak, egemen fikirlerin nasıl ve neden belirli bir sınıfın çıkarlarını yansıttığını ortaya koyar. Bu analiz, toplumsal iktidar ilişkilerinin anlaşılmasında merkezi bir öneme sahiptir.

3.2 "Egemen Sınıfın Düşünceleri Egemen Düşüncelerdir"

Alman İdeolojisi’nin bu meşhur formülasyonu, ideoloji eleştirisinin temelini oluşturur. Bu tezin ardında iki adımlı bir mantık yatar:

1. Maddi ve Zihinsel Üretim Araçlarının Kontrolü: Toplumun maddi üretim araçlarını (toprak, fabrikalar, sermaye) elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da (eğitim kurumları, basın, entelektüel çevreler) kontrol eder. Bu durum, egemen sınıfın kendi dünya görüşünü, değerlerini ve fikirlerini toplumun genel fikirleri olarak yaymasını ve meşrulaştırmasını sağlar. "Kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır."

2. Tikel Çıkarın Evrensel Olarak Sunulması: Devrimci bir sınıf, iktidara yürürken kendi tikel çıkarını, sanki "toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı"ymış gibi sunmak zorundadır. Kendi düşüncelerine evrensel bir geçerlilik atfeder ve onları "tek mantıklı, evrensel olarak geçerli düşünceler" olarak gösterir. Bu, kendi sınıf egemenliğini toplumun genel yararı kisvesi altında gizleyen ideolojik bir manevradır.

İdeoloji eleştirisi, materyalist tarih anlayışının doğal bir sonucudur. Eğer düşünceler maddi koşulların bir yansımasıysa, o halde egemen düşünceler de egemen maddi ilişkilerin yansıması olmak zorundadır. Bu teorik çerçeveden hareketle Marx ve Engels, mevcut düzenin aşılmasına ve komünist bir toplumun kurulmasına dair devrimci vizyonlarını temellendirir.

4.0 Devrim, Komünizm ve "Yeni İnsan"

Bu bölüm, Alman İdeolojisi’nde geliştirilen teorinin/tarihsel materyalizmin pratik sonuçlarına, yani devrim ve komünizm vizyonuna odaklanmaktadır. Eser, komünizmi kurulacak bir "ideal" ya da ütopyacı bir tasarım olarak değil, tarihsel materyalizmin zorunlu bir sonucu olarak görür. Marx ve Engels'in ünlü tanımıyla komünizm, "mevcut durumu ortadan kaldıran gerçek bir hareket"tir.

4.2 Komünizmin Maddi Koşulları

Alman İdeolojisi komünizmin gerçekleşmesi için iki temel maddi koşulun altını çizer:

• Üretici Güçlerin Yüksek Düzeyde Gelişimi: Komünizm, kıtlık üzerine kurulamaz. Eğer üretici güçler yeterince gelişmemişse, yoksulluk ve kıtlık genelleşir ve bu durum eski toplumsal mücadeleleri yeniden üretir. Bu koşul olmadan komünizm "ancak yerel bir görüngü olarak" var olabilir ve yaşayamaz. Evrensel bir topluma geçiş, bolluğu mümkün kılan bir üretim kapasitesini gerektirir.

• Dünya-Tarihsel Nitelik: Komünizm, tek bir ülkede yalıtılmış bir şekilde kurulamaz. Büyük sanayinin yarattığı dünya pazarı ve küresel karşılıklı bağımlılık, komünizmi dünya-tarihsel bir olgu haline getirir. Bu nedenle, komünist devrim "ancak egemen halkların hep birden ve eş zamanlı hareketi olarak olanaklı"dır.

4.3 Devrimin İkili İşlevi: Koşulları ve İnsanları Değiştirmek

Alman İdeolojisi’nde devrim, sadece siyasi iktidarın el değiştirmesi olarak görülmez; aynı zamanda derin bir toplumsal ve insani dönüşüm aracı olarak kavranır. Devrimin bu çifte rolü şu şekilde anlatılır:

...bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu olduğu için zorunlu kılınmamıştır, ötekini deviren sınıfa, eski sistemin kendisine bulaştırdığı pislikleri süpürmek ve toplumu yeni temeller üzerine kurmaya elverişli bir hale gelmek olanağını ancak bir devrim vereceği için de zorunlu olmuştur.

Bu perspektife göre devrimin iki temel işlevi vardır:

1. Nesnel Koşulları Değiştirmek: Egemen sınıfı devirerek üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermek.

2. Öznel Koşulları Değiştirmek: Devrimci sınıfın (proletaryanın) kendisini egemen ideolojinin, alışkanlıkların ve yüzyılların birikmiş "pisliklerinin" etkisinden arındırmasını sağlamak.

Marx ve Engels'e göre, "komünist bilincin" bireysel aydınlanmalarla değil, ancak kitlesel bir pratik hareketle, yani devrimin ateşi içinde üretilmesi mümkündür. İnsanlar hem dış dünyayı hem de kendi doğalarını ancak devrimci pratik yoluyla değiştirebilirler.

Alman İdeolojisi’nin devrimci vizyonu, sonraki tüm Marksist düşünceyi derinden etkilemiştir. Eser, yazarlarının hayatında yayımlanmamış olsa da onların kendi entelektüel ve politik yol haritasını çizmiş, Kapital gibi sonraki başyapıtlarının teorik temelini oluşturmuştur.

5.0 Sonuç: Alman İdeolojisi’nin Mirası

Alman İdeolojisi’nin Marksist düşünce tarihindeki kalıcı önemi, eserin tamamlanmamış ve yazarlarının yaşamı boyunca yayımlanmamış olmasına rağmen, bir düşünsel devrimin habercisi olmasından ve 20. yüzyıl tarihini şekillendiren bir akımın temelini atmasından kaynaklanır. Bu kurucu metin, sadece felsefi bir polemik değil, aynı zamanda yeni bir dünya görüşünün manifestosudur.

5.1 Yayımlanmamış Bir Başyapıtın Etkisi

Eserin Marx ve Engels hayattayken yayımlanmaması ve ilk tam baskısının ancak 1932'de Sovyetler Birliği'nde yapılması, onun doğrudan etkisini geciktirmiştir. Ancak bu durum, entelektüel mirasının önemini azaltmaz. Alman İdeolojisi’nde geliştirilen tarihsel materyalist "kılavuz ilke", Marx' ve Engels’in daha sonraki tüm ekonomi-politik ve politik çalışmalarına paradigmatik referans çerçevesi olmuştur. Dolayısıyla, Alman İdeolojisi yayımlanmamış olsa bile, formüle ettiği temel teorik çerçeve, Marksizmin sonraki tüm gelişimini temelden şekillendirmiştir.

5.2 Genel Değerlendirme

Alman İdeolojisi, Marksist teoriye üç temel ve devrimci katkı sunmuştur:

1. Tarihsel Materyalizm: Tarihin motorunun maddi üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki olduğunu ortaya koyarak, tarihe realist (bilimsel ve materyalist) bir açıklama getirmiştir.

2. İdeoloji Eleştirisi: Egemen fikirlerin, egemen sınıfın maddi iktidarının bir yansıması olduğunu göstererek, düşüncelerin sınıfsal doğasını ortaya çıkarmıştır.

3. Devrim Teorisi: Devrimi, yalnızca bir iktidar değişikliği olarak değil, aynı zamanda insanı ve toplumu dönüştüren tarihsel bir zorunluluk olarak tanımlamıştır.

Sonuç olarak, Alman İdeolojisi, felsefi düşünceyi gökyüzünden yeryüzüne indiren, insanlık tarihini "yorumlamaktan" onu bilinçli bir şekilde "değiştirmeye" yönelten bir paradigma kaymasının manifestosudur. Bu özellikleriyle, sadece Marksist kanonun değil, tüm düşünce tarihinin en önemli metinlerinden biri olma niteliğini korumaktadır.

II. Alman İdeolojisi: İçerik Analizi

1. Ana Temalar

A. Tarihsel-Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Gelişim

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde tarihsel perspektif, diyalektik ve materyalizmi birbirinden ayrılmaz tek bir bütün halinde sentezleyerek nitelik bakımından yeni bir materyalizmin, tarihsel-diyalektik materyalizmin temelini atmışlardır.

• Ekonomik Yasaların ve Kategorilerin Nesnel Karakteri: Burjuva ekonomistlerinin aksine, Marx ve Engels burjuva toplumunun ekonomik yasalarını ve kategorilerini ebedi ve değişmez olarak kabul etmezler. Onlar bunları, tarihsel olarak sınırlı ve geçici toplumsal koşulların teorik yansıması olarak görürler.

Alıntı: "Toprak rantı, kâr vb. özel mülkiyetin fiili varoluş biçimleri, belirli bir üretim aşamasına karşılık gelen toplumsal ilişkilerdir."

• Mülkiyetin Tarihsel Biçimleri: Marx ve Engels, "emeğin maddesi, araç-gereçleri ve ürünü bakımından bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerinin" tarihsel gelişimin farklı aşamalarında nasıl değiştiğini gösterirler. Kabile mülkiyeti, antik, feodal ve burjuva mülkiyeti gibi mülkiyet biçimlerinin birbirini takip ettiğini belirtirler. Her yeni neslin önceki nesillerden miras kalan üretici güçleri devralmasıyla toplumsal gelişimin sürekliliğini vurgularlar.

• Tarihin Maddi Öncelleri: Tarih yapabilmek için insanların yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları gerektiği temel öncül olarak sunulur. Yaşamak için yiyecek, içecek, barınak, giysi gibi temel ihtiyaçların üretimi, "ilk tarihsel eylem" ve "tüm bir tarihin temel koşulu" olarak tanımlanır.

Alıntı: "Yaşamak içinse her şeyden önce yiyecek, içecek, barınak, giysi ve daha başka şeyler gerekir. O halde, ilk tarihsel eylem, bu ihtiyaçları karşılayacak araçların üretimidir; maddi yaşamın kendisinin üretimidir."

• Üretici Güçler, Toplumun Durumu ve Bilinç Arasındaki Karşıtlık: Üretim gücü, toplumun durumu ve bilinç birbirleriyle karşıtlık içine girer. İş bölümüyle birlikte zihinsel ve maddi faaliyetin, eğlence ve çalışmanın farklı bireylere düşmesi bu karşıtlığı doğurur.

B. İdeoloji Eleştirisi

Marx ve Engels, Hegel'in ve Genç Hegelcilerin idealist felsefelerine sert bir eleştiri getirirler.

• Din Eleştirisi: Marx, daha önceki eserlerinde dile getirdiği "din halkın afyonudur" sözünü tekrarlar. Ona göre dine karşı savaşmak, dinin "tinsel aromasını oluşturduğu dünyaya karşı savaşmak demektir." Yanılgının bir yanında dinsel inancın muhtaç sahipleri, diğerinde ise bu yığınların dinden kurtulmaları gerektiğini düşünen aydınlar vardır.

• Feuerbach ve Materyalizmin Sınırlılıkları: Marx ve Engels, Feuerbach'ın felsefesinin materyalist özünü savunmakla birlikte, onun materyalizminin tutarsızlığını, sınırlılığını ve skolastik/”geviş getirici” karakterini açığa çıkarırlar. Feuerbach'ın dinsel kendine-yabancılaşma olgusundan hareketle dünyayı seküler temeline indirgemesini eleştirirler; ancak seküler temelin kendi iç çekişme ve çelişkileriyle açıklanabileceğini ve pratikte kökten değiştirilmesi gerektiğini belirtirler.

• Genç Hegelciler ve "Söylemler": Genç Hegelciler, düşünceleri, kavramları ve bilincin ürünlerini insanın gerçek prangaları olarak gördüklerinden, bu "illüzyonlara" karşı savaşırlar. Ancak Marx ve Engels'e göre bu filozoflar, bilincin değiştirilmesi talebiyle mevcut olanın farklı bir şekilde yorumlanmasını talep etmekten öteye geçemezler ve "en koyu muhafazakarlardır." Onlar sadece "söylemlere" karşı mücadele ederler, gerçek dünyaya karşı değil.

C. Toplumsal Sınıflar ve Devlet

• İş Bölümü ve Sınıf Çelişkileri: İş bölümüyle birlikte, özel ve ortak çıkar arasında bir çelişki doğar. Ortak çıkar, devlet adı altında, gerçek bireysel ve ortaklaşa çıkarlardan ayrı, bağımsız bir biçim alır. Devlet, kan bağı, dil, iş bölümü ve diğer çıkarlar gibi mevcut bağlara dayanır ve sınıflara ayrılır, bunlardan biri diğerleri üzerinde egemenlik kurar.

• Devletin Rolü: Devlet içindeki mücadeleler (demokrasi, aristokrasi, monarşi vb.) farklı sınıfların birbirlerine karşı yürüttüğü gerçek mücadelelerin yanıltıcı biçimleridir. Egemen olmak gayretindeki her sınıf, kendi çıkarını genelin çıkarı olarak sunmak için politik iktidarı ele geçirmek zorundadır.

• Burjuva Toplumu: Burjuva toplum, üretici güçlerin belirli bir gelişim aşaması içinde bireylerin maddi temaslarının tamamını kapsar. Devlet ve ulus çerçevesini aşar, ancak kendisini dışarıda milliyet olarak kabul ettirip içeride devlet olarak örgütler.

2. Önemli Fikirler ve Gerçekler

A. Tarihsel Süreç ve Mülkiyet İlişkileri

• Orta Çağ’dan Manifaktüre Geçiş: Serflerin topraklardan kaçarak kentlere gelmesiyle lonca sistemine tabi olmaları veya gündelikçi olmaları, toplumsal sınıfların oluşumunda önemli bir adımdır. Manifaktür, loncaların dışladığı köylüler için bir sığınak haline gelir. Feodal sistemin çözülmesiyle birlikte serserilik dönemi yaşanır.

• Taşınabilir Sermayenin Birikimi: Ticaret ve manifaktürün gelişimi, taşınabilir sermaye birikimini hızlandırır ve büyük burjuvaziyi yaratır. Loncalar ise küçük burjuvazinin toplandığı, büyük tüccarlar ve manifaktür sahipleri karşısında zayıflayan yapılar haline gelir.

• Büyük Ölçekli Sanayi ve Dünya Pazarı: 17. yüzyılda ticaret ve manifaktürün İngiltere'de yoğunlaşması, dünya pazarı yaratır ve üretici güçlerin kapasitesini aşan talep, büyük ölçekli sanayiyi (makineleşme, kapsamlı iş bölümü) doğurur. Bu, özel mülkiyetin üçüncü dönemine yol açar. Büyük ölçekli sanayi, evrensel rekabeti teşvik eder, ulaşım araçlarını geliştirir ve ticareti kendi hükmü altına alır.

• Medeni Hukukun Gelişimi: Medeni hukuk, özel mülkiyetle eş zamanlı olarak, doğal topluluğun dağılması sonucunda doğar. Modern halklarda sanayi ve ticaretin topluluğun dağılmasına yol açmasıyla özel mülkiyet ve medeni hukukun ortaya çıkması, yeni bir gelişme evresine işaret eder.

B. Alman İdeologlarının Eleştirisi (Stirner, Bauer, Feuerbach, "Hakiki Sosyalistler")

Marx ve Engels, Alman ideologlarını çeşitli yönlerden eleştirirler:

• Stirner'in "Biricik" ve "Özgülük" Kavramları: Stirner'in kendi "Biricik"inin kurgulanmış Biricik'ten daha farklı bir şey olduğunu, kanlı canlı bir birey olduğunu iddia etmesi eleştirilir. Stirner’de "özgülük", bireylerin koşullar üzerindeki gücü olarak değil, soyut bir "kurtulma" olarak sunulur.

• Stirner'in Komünizm Anlayışı: Stirner'in komünizmi, işçilerin "işi durdurmak ve emekleriyle ürettiklerini kendilerine ait kabul edip keyfini çıkarmak" olarak tanımlaması, Marx ve Engels tarafından yüzeysel bulunur. Gerçek komünistlerin bu mevcut olanı yıkmak amacında olduğu vurgulanır. Stirner'in komünizmi, felsefi bir kategoriye indirgediği ve keyfi denklemlerle açıklamaya çalıştığı belirtilir.

• "Hakiki Sosyalistler" ve İnsan Özü: "Hakiki sosyalistler," tüm suçun bireylerden alınıp "Toplum"a atıldığı bir anlayışa sahiptirler. Onlar, insanların gerçek yaşam koşullarını "görüngüler" olarak, din ve politikayı ise bunların "temeli ve kökü" olarak ilan ederler. Bu durum, onların Alman felsefesinin ideolojik söylemlerini, Fransız sosyalistlerinin çizdiği gerçek tablolara göre daha üstün bir hakikat olarak kabul etmelerini gösterir.

• Alman İdeologlarının Tarih ve Gerçeklikten Kopukluğu: Alman ideologları, Alman felsefesi ile Alman gerçekliği arasındaki ilişkiyi sorgulamazlar. Onlar, dünya tarihini Alman teoloji ve felsefe tarihi üzerine yetersiz ve çarpık yorumlarla ele alır, diğer halkların eylem ve düşüncelerini "nihai amaçlarına" Almanya'da ulaşıyor gibi gösterirler. Özellikle Berlin merkezli bir bakış açısıyla dünyayı yorumlarlar.

C. Emek, Mülkiyet ve Toplumsal İlişkiler

• Çalışmanın Yabancılaşması: Mevcut sistemde çalışma, bireyler için öz-faaliyet görünümünü tamamen kaybetmiştir ve bireylerin yaşamına, ancak onu dumura uğratarak varlık hakkı tanımıştır.

• Paranın Rolü: Para, evrensel değiş tokuş aracının hem bireyler hem de toplum karşısında bağımsızlaşmasının en çarpıcı göstergesini oluşturur. Paranın gücü, genel üretim ilişkileri ile ekonomik ilişkilerin bağımsızlaşmasını ifade eder. Parasal krizler, "servetlerin" değiş tokuş aracı karşısında değerinin düşmesiyle ortaya çıkar.

• Komünizm ve Özgür Faaliyet: Gerçek komünistler ne egoizmi fedakarlığın ne de fedakarlığı egoizmin karşısına çıkarırlar. Onlar bu karşıtlığın kendiliğinden ortadan kalkacağı maddi kaynağı ortaya koyarlar. Komünistler, bireylerin tüm yeteneklerinin özgür gelişiminden doğan yaratıcı dışavurumu olarak "özgür faaliyeti" savunurlar, "sıkıcı çalışma" olarak değil.

• Rekabetin Doğası: Rekabet, bireyleri birbirinden ayırır. Rekabetin kötü yanı, rekabet araçlarının herkesin tasarrufunda olmamasıdır, çünkü bu araçları sağlayan "kişilik değil rastlantıdır." Üretim ve ekonomik ilişki koşulları, rekabet çerçevesinde kişilerin karşısına bağımsız bir güç olarak çıkar.

3. Yazarların Ses Tonu ve Yaklaşımı

Marx ve Engels, eserde alaycı ve ironik bir dil kullanmaktadır. Özellikle Genç Hegelcileri ve "hakiki sosyalistleri" eleştirirken, onların felsefi kurgularını ve gerçeklikten kopukluklarını mizahi bir dille ortaya koyarlar. Stirner'i "Jacques le bonhomme," "aziz Sanço" gibi isimlerle anmaları, eleştirdikleri kişilerin iddialarını küçümseme amacı taşır.

Alıntı: "Bu gözü kara adam, Almanya'daki yeni devrimci filozofların prototipiydi."

4. Özetleyici Değerlendirme

Alman İdeolojisi, Marx ve Engels'in materyalist tarih anlayışının, eş deyişle tarihsel-diyalektik materyalizm felsefesinin temel taşlarından biridir. Eser, Alman idealist felsefesine ve özellikle Genç Hegelcilerin düşüncelerine karşı kapsamlı bir eleştiri sunar. Marx ve Engels, toplumsal yaşamın ve bilincin maddi üretim ilişkileri tarafından belirlendiğini savunarak, soyut felsefi spekülasyonların gerçek toplumsal değişimden uzak olduğunu vurgularlar. Mülkiyetin tarihsel gelişimini, iş bölümünü, sınıfsal çelişkileri ve devletin rolünü analiz ederek, komünist bir toplumun ancak bu maddi temellerin kökten değiştirilmesiyle kurulabileceği sonucuna varırlar. Eser, sadece felsefi bir eleştiri değil, aynı zamanda o dönemin Almanya'sının toplumsal ve politik gerçekliğine dair keskin gözlemler ve tespitler içerir.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Alman İdeolojisi’ndeki ‘Kılavuz İlke’

Mahmut Boyuneğmez


Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü’nde (1859), ulaşmış olduğu genel sonucu, çalışmalarının “kılavuz ilke”si (‘guiding principle of my studies’) olan perspektifi özetlemektedir. Bu “kılavuz ilkeye” ilk olarak Alman İdeolojisi’nde ulaşmıştır. Alman İdeolojisi’ndeki henüz yeterince olgunlaşmamış olan bu perspektifi kendi çevirimle aşağıda sunuyorum. Ardından, yaklaşık 13 yıl sonra yazılan Önsöz’deki perspektifle, buradaki yaklaşımı karşılaştıracağız.


Forms of Intercourse

Communism differs from all previous movements in that it overturns the basis of all earlier relations of production and intercourse, and for the first time consciously treats all natural premises as the creatures of hitherto existing men, strips them of their natural character and subjugates them to the power of the united individuals. Its organisation is, therefore, essentially economic, the material production of the conditions of this unity; it turns existing conditions into conditions of unity. The reality, which communism is creating, is precisely the true basis for rendering it impossible that anything should exist independently of individuals, insofar as reality is only a product of the preceding intercourse of individuals themselves. Thus the communists in practice treat the conditions created up to now by production and intercourse as inorganic conditions, without, however, imagining that it was the plan or the destiny of previous generations to give them material, and without believing that these conditions were inorganic for the individuals creating them.

Contradiction between individuals and their conditions of life as contradiction between productive forces and the form of intercourse

The difference between the individual as a person and what is accidental to him, is not a conceptual difference but an historical fact. This distinction has a different significance at different times — e.g. the estate as something accidental to the individual in the eighteenth century, the family more or less too. It is not a distinction that we have to make for each age, but one which each age makes itself from among the different elements which it finds in existence, and indeed not according to any theory, but compelled by material collisions in life.

What appears accidental to the later age as opposed to the earlier — and this applies also to the elements handed down by an earlier age — is a form of intercourse which corresponded to a definite stage of development of the productive forces. The relation of the productive forces to the form of intercourse is the relation of the form of intercourse to the occupation or activity of the individuals. (The fundamental form of this activity is, of course, material, on which depend all other forms - mental, political, religious, etc. The various shaping of material life is, of course, in every case dependent on the needs which are already developed, and the production, as well as the satisfaction, of these needs is an historical process, which is not found in the case of a sheep or a dog (Stirner's refractory principal argument adversus hominem), although sheep and dogs in their present form certainly, butmalgré eux, are products of an historical process.) The conditions under which individuals have intercourse with each other, so long as the above-mentioned contradiction is absent, are conditions appertaining to their individuality, in no way external to them; conditions under which these definite individuals, living under definite relationships, can alone produce their material life and what is connected with it, are thus the conditions of their self-activity and are produced by this self-activity. The definite condition under which they produce, thus corresponds, as long as the contradiction has not yet appeared, to the reality of their conditioned nature, their one-sided existence, the one-sidedness of which only becomes evident when the contradiction enters on the scene and thus exists for the later individuals. Then this condition appears as an accidental fetter, and the consciousness that it is a fetter is imputed to the earlier age as well.

These various conditions, which appear first as conditions of self-activity, later as fetters upon it, form in the whole evolution of history a coherent series of forms of intercourse, the coherence of which consists in this: in the place of an earlier form of intercourse, which has become a fetter, a new one is put, corresponding to the more developed productive forces and, hence, to the advanced mode of the self-activity of individuals - a form which in its turn becomes a fetter and is then replaced by another. Since these conditions correspond at every stage to the simultaneous development of the productive forces, their history is at the same time the history of the evolving productive forces taken over by each new generation, and is, therefore, the history of the development of the forces of the individuals themselves.

Since this evolution takes place naturally, i.e. is not subordinated to a general plan of freely combined individuals, it proceeds from various localities, tribes, nations, branches of labour, etc. each of which to start with develops independently of the others and only gradually enters into relation with the others. Furthermore, it takes place only very slowly; the various stages and interests are never completely overcome, but only subordinated to the prevailing interest and trail along beside the latter for centuries afterwards. It follows from this that within a nation itself the individuals, even apart from their pecuniary circumstances, have quite different developments, and that an earlier interest, the peculiar form of intercourse of which has already been ousted by that belonging to a later interest, remains for a long time afterwards in possession of a traditional power in the illusory community (State, law), which has won an existence independent of the individuals; a power which in the last resort can only be broken by a revolution. This explains why, with reference to individual points which allow of a more general summing-up, consciousness can sometimes appear further advanced than the contemporary empirical relationships, so that in the struggles of a later epoch one can refer to earlier theoreticians as authorities.

On the other hand, in countries which, like North America, begin in an already advanced historical epoch, the development proceeds very rapidly. Such countries have no other natural premises than the individuals, who settled there and were led to do so because the forms of intercourse of the old countries did not correspond to their wants. Thus they begin with the most advanced individuals of the old countries, and, therefore, with the correspondingly most advanced form of intercourse, before this form of intercourse has been able to establish itself in the old countries. This is the case with all colonies, insofar as they are not mere military or trading stations. Carthage, the Greek colonies, and Iceland in the eleventh and twelfth centuries, provide examples of this. A similar relationship issues from conquest, when a form of intercourse which has evolved on another soil is brought over complete to the conquered country: whereas in its home it was still encumbered with interests and relationships left over from earlier periods, here it can and must be established completely and without hindrance, if only to assure the conquerors' lasting power. (England and Naples after the Norman conquest, when they received the most perfect form of feudal organisation.)

[5. The Contradiction Between the Productive Forces and the Form of Intercourse as the Basis for Social Revolution]

This contradiction between the productive forces and the form of intercourse, which, as we saw, has occurred several times in past history, without, however, endangering the basis, necessarily on each occasion burst out in a revolution, taking on at the same time various subsidiary forms, such as all-embracing collisions, collisions of various classes, contradiction of consciousness, battle of ideas, etc., political conflict, etc. From a narrow point of view one may isolate one of these subsidiary forms and consider it as the basis of these revolutions; and this is all the more easy as the individuals who started the revolutions had illusions about their own activity according to their degree of culture and the stage of historical development.

Thus all collisions in history have their origin, according to our view, in the contradiction between the productive forces and the form of intercourse. Incidentally, to lead to collisions in a country, this contradiction need not necessarily have reached its extreme limit in this particular country. The competition with industrially more advanced countries, brought about by the expansion of international intercourse, is sufficient to produce a similar contradiction in countries with a backward industry (e.g. the latent proletariat in Germany brought into view by the competition of English industry).

Kaynak:http://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/german-ideology/ch01d.htm#d2

[Ekonomik İlişki Formları]

Komünizm, önceki tüm hareketlerden şu noktada farklılaşır; o, önceki tüm üretim ilişkilerinin ve ekonomik ilişkinin temelini ters çevirir ve ilk kez bilinçli bir biçimde, bütün doğal öncülleri, o güne dek var olan insanların yaratımları olarak dikkate alır, onları doğal karakterinden soyar ve birleşmiş bireylerin gücünün kontrolüne verir. Dolayısıyla onun örgütlenmesi özünde ekonomiktir, bu birliğin koşullarının maddi üretimidir; var olan koşulları, birliğin koşullarına çevirir. Komünizmin yaratıyor olduğu realite tam olarak, bireylerden bağımsız herhangi bir şeyin var olmasını imkânsız kılan hakiki temeldir ki bugüne kadar bu gerçeklik sadece bireylerin daha önceki ekonomik ilişkilerinin bir ürünüdür. Böylelikle komünistler, üretim ve ekonomik ilişki tarafından bugüne kadar yaratılan koşulları pratikte inorganik koşullar olarak değerlendirir, fakat önceki nesillerin planının ya da kaderinin kendilerine malzeme sağlamak olduğunu düşünmeden ve bu koşulların onları yaratan bireyler için de inorganik olduğuna inanmadan.

[Üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişki olarak bireyler ile onların yaşam koşulları arasındaki çelişki]

Birey ile ona ilineksel/arızi olan arasındaki fark kavramsal bir fark değil, tarihsel bir gerçektir. Bu ayrım farklı zamanlarda farklı anlamlara sahiptir – örneğin 18. yy.’da zümrenin bireye ilineksel bir şey olması, yine üç aşağı beş yukarı ailenin de öyle olması gibi. Bu her çağ için bizim yapmamız gereken bir ayrım değil, fakat her çağın mevcut halde bulduğu farklı unsurlar arasında, herhangi bir teoriye göre değil de yaşamdaki maddi çatışmaların dayatmasıyla kendisinin yaptığı bir ayrımdır.

Bir önceki çağdaki duruma karşıt olarak bir sonraki çağa ilineksel görünen – ve bu geçmiş çağdan devralınan unsurlar için de geçerli- üretici güçlerin belirli bir gelişim aşamasına denk düşen bir ekonomik ilişki biçimidir. Üretici güçlerin ekonomik ilişki biçimiyle bağı, ekonomik ilişki biçiminin bireylerin uğraşısı  (işi) ya da faaliyetiyle olan bağıdır. (Bu faaliyetin temel biçimi elbette maddidir ki mental, politik, dinsel vb. tüm diğer biçimler ona bağlıdır. Maddi yaşamın çeşitli biçimlenişlerinin her biri kuşkusuz oluşturulmuş olan ihtiyaçlara bağlıdır ve bu ihtiyaçların üretimi ile karşılanması, koyun ya da köpekte bulunmayan tarihsel bir süreçtir (insana karşıtlıkla (adversus hominem) sunulan Stirner’in iflah olmaz temel argümanı), oysa mevcut biçimleriyle koyunlar ve köpekler, fakat malgré eux (kendilerine rağmen), tarihsel bir sürecin ürünleridir.) Çelişki olmadığı sürece, bireylerin birbirleriyle ekonomik ilişki kurduğu koşullar, onların bireyselliklerinin bileşeni olan koşullardır, onlara hiçbir açıdan dışsal değildir. Belirli ilişkiler içinde yaşayan bu belirli bireylerin maddi yaşamlarını ve bununla bağlantılı olan şeyleri üretebilmesini sağlayan bu koşullardır. Böylelikle bunlar, bireylerin öz-faaliyetlerinin koşullarıdır ve bu öz-faaliyet tarafından oluşturulurlar. (Marx’ın kenar notu: ekonomik ilişki biçiminin kendisinin üretilmesi). O halde, onların altında üretimde bulunduğu belirli koşul, çelişki belirmediği sürece, onların koşullanmış doğaları gerçeğine, onların tek-yanlı varlığına karşılık gelir. Bu tek yanlılık, ancak çelişki sahnede boy gösterdiğinde aşikâr olmaya başlar ve böylelikle daha sonra yaşayan bireyler için var olur. Artık, bu koşul arızi/eğreti bir pranga olarak görünür ve bunun bir pranga olduğu bilinci önceki çağa da mal edilir.

Önce öz-faaliyetin koşulları, sonra öz-faaliyetin prangaları olarak görünen bu çeşitli koşullar tarihsel evrimin tüm seyri boyunca, birbirine bağlanan ekonomik ilişki biçimlerinin dizisini oluşturur. Bu bağ, ayak bağı (pranga) haline gelmiş önceki ekonomik ilişki biçiminin yerine, daha gelişkin üretici güçlere, dolayısıyla bireylerin daha gelişmiş öz-faaliyet türüne karşılık gelen bir yenisinin geçmesinden ibarettir. Bu yeni biçim de sırası gelince ayak bağı (pranga) olmaya başlar ve yerini bir başkasına bırakır. Her bir aşamada bu koşullar üretici güçlerin eşzamanlı gelişimine tekabül ettiğinden, onların tarihi aynı zamanda her yeni nesil tarafından devralınan gelişim içindeki üretici güçlerin ve dolayısıyla bireylerin kendi güçlerinin gelişim tarihidir.

Bu evrim doğallıkla gerçekleştiğinden, yani özgürce birleşmiş bireyler tarafından oluşturulan genel bir plana bağlı olmadığından, her biri birbirinden bağımsız olarak gelişmeye başlayan ve ancak kademeli olarak birbirleriyle ilişki içerisinde giren çeşitli bölgelerden, kabilelerden, uluslardan, iş kollarından vb. ilerler. Üstelik bu evrim çok yavaş gerçekleşir; çeşitli evreler ve çıkarlar asla tam olarak aşılmaz, aksine egemen çıkarlara bağlı kalınır ve yüzyıllar boyunca bu durum izlenir. Bir ulusa ait bireyler, servet durumlarından bağımsız olarak birbirinden oldukça farklı gelişimlere sahip olur. Bir önceki çıkar, sonraki bir çıkara ait ekonomik ilişki biçimi tarafından yerinden edilmiş ekonomik ilişki biçimi, daha uzun bir süre, bireylerden bağımsız bir varlık kazanmış olan aldatıcı topluluk (devlet, hukuk) içerisinde geleneksel bir güce sahip olarak kalır. Bu güç, son çare olarak sadece bir devrimle yıkılır. Bu durum, daha genel bir toparlamayı olanaklı kılan tekil noktalar dikkate alındığında, bilincin neden bazen çağdaş ampirik ilişkilerden daha ileri/gelişmiş görünebildiğini açıklar. Öyle ki sonraki dönemin mücadelelerinde, geçmişteki teorisyenlere otorite olarak başvurmak mümkün olur.

Öte yandan, Kuzey Amerika gibi zaten gelişmiş bir tarihsel dönemle işe başlayan ülkelerde gelişim çok hızlı ilerler. Böyle ülkeler, eski ülkelerinin ekonomik ilişki biçimleri ihtiyaçlarını karşılamadığı için göçüp gelen ve orada yerleşen bireylerden başka bir doğal önkoşula sahip değildir. Böylelikle, bu ülkeler eski ülkelerin en ileri bireyleriyle ve dolayısıyla, bu bireylere karşılık gelen en ileri ekonomik ilişki biçimiyle işe başlar, hem de bu ekonomik ilişki biçiminin eski ülkelerde tesis edilmesinden önce. Sadece askeri ya da ticari üsler olmadıkları sürece, bütün sömürgelerde de durum budur. Kartaca, Yunan sömürgeleri, 11. ve 12. yüzyılda İzlanda buna örnek oluşturur. Benzer bir ilişki fetihlerde, başka bir toprakta oluşmuş olan ekonomik ilişki biçimi fethedilen ülkeye getirildiğinde ortaya çıkar. Fetihçi ülkenin evinde eski devirlerden kalan çıkarlar ve ilişkilerce hala engellenmekteyse de, burada eksiksiz olarak ve engelle karşılaşmadan kurulabilir ve fetihçilerin kalıcı iktidarını güvenceye almak için kurulmak zorundadır (Norman fethinden sonra kusursuz bir feodal organizasyona kavuşan İngiltere ve Napoli).

[Toplumsal Devrimin Temeli olarak Üretici Güçler ile Ekonomik İlişki Biçimi arasındaki Çelişki]

Üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişki, daha önce gördüğümüz gibi, şimdiye kadarki tarihte temeli tehlikeye atmaksızın birçok kez oluşmuş, her seferinde zorunlulukla bir devrim olarak patlak vermiş, aynı zamanda bütün kapsamıyla çatışmalar, çeşitli sınıfların çatışmaları, bilincin çelişmesi, fikir çatışması vb., politik  çekişme vb. gibi çeşitli ikincil biçimler almıştır. Dar bir bakış açısından hareketle bu ikincil biçimlerden biri yalıtılabilir ve bu devrimlerin temeli olarak görülebilir. Bunu yapmak, devrimleri başlatan bireylerin, kendi eylemleri hakkında kültür düzeyleriyle ve içinde bulundukları tarihsel gelişim aşamasıyla uyumlu illüzyonları olduğundan, bir o kadar kolaydır.

Böylelikle bizim bakış açımıza göre, tarihteki tüm çatışmalar, üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Bu arada, bir ülkede çatışmalara yol açması için bu çelişkinin mutlaka o ülkede son sınırına ulaşmış olması gerekmez. Uluslar arası ekonomik ilişkinin genişlemesinin getirdiği ileri sanayi ülkeleri arasındaki rekabet, sanayi bakımdan geride bulunan ülkelerde benzer bir çelişkiyi oluşturmaya yeterlidir (örneğin, Almanya’daki gizli proletaryanın İngiliz sanayisinin rekabeti tarafından görünür kılınması).

Şimdi de, Önsöz'deki ilgili bölümü aktaralım:

[[Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile —ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir—, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir — bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.]]

Alman İdeolojisi'nden ve Önsöz'den alıntıladığımız bu iki bölüm birlikte değerlendirilip karşılaştırıldığında, şunlar saptanabilmektedir:

I. Kılavuz İlke: Üretici Güçler ve Üretim İlişkileri Arasındaki Çatışma

Marx, çalışmalarının "kılavuz ilkesi"ni (guiding principle of my studies) şu şekilde formüle eder:

  • Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı - Önsöz: "Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur."
  • Alman İdeolojisi: "Üretici güçlerin ekonomik ilişki biçimiyle bağı, ekonomik ilişki biçiminin bireylerin uğraşısı (işi) ya da faaliyetiyle olan bağıdır." (Burada "ekonomik ilişki biçimi" terimi, Önsöz'deki "üretim ilişkileri" terimine eşdeğerdir ve bireylerin maddi yaşamlarını üretme koşullarını ifade eder.)

Temel Fikir: Toplumun iktisadi yapısı (üretici güçler ve üretim ilişkileri) toplumsal yaşamın temelini oluşturur ve hukuki, siyasal, dinsel, sanatsal veya felsefi tüm üstyapıları belirler. İnsanların bilinci, toplumsal varlıkları tarafından şekillenir, tersi değil.

II. Toplumsal Değişim ve Devrimlerin Temeli

Her iki kaynak da toplumsal değişimlerin ve devrimlerin kökenini üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkide görür.

  • Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı - Önsöz: "Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar."
  • Alman İdeolojisi: "Bu çelişki, daha önce gördüğümüz gibi, şimdiye kadarki tarihte temeli tehlikeye atmaksızın birçok kez oluşmuş, her seferinde zorunlulukla bir devrim olarak patlak vermiş, aynı zamanda bütün kapsamıyla çatışmalar, çeşitli sınıfların çatışmaları, bilincin çelişmesi, fikir çatışması vb., politik çekişme vb. gibi çeşitli ikincil biçimler almıştır."

Temel Fikir: Toplumsal devrimler, üretici güçlerin gelişiminin mevcut üretim ilişkilerini (ya da Alman İdeolojisi'ndeki tabirle "ekonomik ilişki biçimlerini") birer "fetter" (ayak bağı, pranga) haline getirmesiyle tetiklenir. Bu çelişki, çatışmaların (sınıf çatışmaları, fikir çatışmaları vb.) kökenidir ve ideolojik ifadeler (hukuk, siyaset, din, felsefe) bu maddi çelişkinin yansımalarıdır.

III. Tarihsel Süreç ve İnsanlığın Gelişimi

Marx, tarihin, üretici güçlerin ve bunlara karşılık gelen "ekonomik ilişki biçimlerinin" sürekli gelişiminin bir serisi olduğunu savunur.

  • Alman İdeolojisi: "Bu çeşitli koşullar, ki önce öz-faaliyetin koşulları, sonra öz-faaliyetin prangaları olarak görünürler, tarihin tüm evrimi boyunca, birbirine bağlanan ekonomik ilişki biçimlerinin dizisini oluşturur. Bu bağ, ayak bağı (pranga) haline gelmiş önceki ekonomik ilişki biçiminin yerine, daha gelişkin üretici güçlere, dolayısıyla bireylerin daha gelişmiş öz-faaliyet türüne karşılık gelen bir yenisinin geçmesinden ibarettir. Bu yeni biçim de sırası gelince ayak bağı (pranga) olmaya başlar ve yerini bir başkasına bırakır."
  • Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı - Önsöz: "İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar."

Temel Fikir: Tarih, ilerleyici bir süreçtir ve her yeni toplumsal formasyon, önceki formasyonun ürettiği ve geliştirdiği üretici güçleri devralır. İnsanlık ancak çözebileceği sorunları önüne koyar; bir sorun ancak çözümüne götürecek maddi koşullar mevcut olduğunda ortaya çıkar. Asya üretim tarzı, antik çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, bu ilerleyen toplumsal-ekonomik gelişmenin çağlarıdır.

IV. Bilinç ve İdeoloji

Her iki metin de bilincin ve ideolojinin maddi yaşam koşulları tarafından belirlendiği fikrini güçlü bir şekilde vurgular.

  • Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı - Önsöz: "Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."
  • Alman İdeolojisi: "Bu durum, daha genel bir toparlamayı olanaklı kılan tekil noktalar dikkate alındığında, bilincin neden bazen çağdaş ampirik ilişkilerden daha ileri/gelişmiş görünebildiğini açıklar. Öyle ki sonraki dönemin mücadelelerinde, geçmişteki teorisyenlere otorite olarak başvurmak mümkün olur."

Temel Fikir: Bilinç ve ideoloji (hukuk, siyaset, din, felsefe vb. biçimler) maddi yaşamın bir yansımasıdır, onun nedeni değil. Devrimleri başlatan bireylerin kendi eylemleri hakkında yanılsamaları olabilir; bu yanılsamalar, onların kültür düzeyleri ve tarihsel gelişim aşamalarıyla uyumludur. Bu nedenle, bir dönemin kendi kendini değerlendirmesi, o dönemin maddi çelişkileriyle açıklanmalıdır.

V. Komünizmin Özelliği ve Geleceği

Komünizm, Marx'ın bu çerçevede sunduğu özel bir hareket ve gelecek toplum formasyonudur.

  • Alman İdeolojisi: "Komünizm, önceki tüm hareketlerden şu noktada farklılaşır; o, önceki tüm üretim ilişkilerinin ve ekonomik ilişkinin temelini ters çevirir ve ilk kez bilinçli bir biçimde, bütün doğal öncülleri, o güne dek var olan insanların yaratımları olarak dikkate alır, onları doğal karakterinden soyar ve birleşmiş bireylerin gücünün kontrolüne verir."
  • Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı - Önsöz: "Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir... bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur."

Temel Fikir: Komünizm, önceki tüm toplumsal formasyonların temelini oluşturan üretim ve ekonomik ilişki biçimlerini bilinçli olarak altüst ederek, bireylerden bağımsız hiçbir şeyin var olmasını imkansız kılan gerçek bir temeli yaratır. Burjuva toplumu, toplumsal üretim sürecinin son "uzlaşmaz karşıtlık" biçimi olsa da, aynı zamanda bu karşıtlığı çözecek maddi koşulları da yaratır. Bu, insan toplumunun "tarih öncesi"nin sonu anlamına gelir.

VI. Coğrafi ve Tarihsel Farklılıklar

Gelişimin hızı ve doğasındaki bölgesel farklılıklar da ele alınmaktadır.

  • Alman İdeolojisi: "Bu evrim doğallıkla gerçekleştiğinden... her biri birbirinden bağımsız olarak gelişmeye başlayan ve ancak kademeli olarak birbirleriyle ilişki içerisinde giren çeşitli bölgelerden, kabilelerden, uluslardan, iş kollarından vb. ilerler. Üstelik bu evrim çok yavaş gerçekleşir... Öte yandan, Kuzey Amerika gibi zaten gelişmiş bir tarihsel dönemle işe başlayan ülkelerde gelişim çok hızlı ilerler."

Temel Fikir: Tarihsel gelişim, çeşitli yerel koşullar ve etkileşimlerle ilerler. Koloniler veya fetihler gibi durumlarda, gelişmiş "ekonomik ilişki biçimleri" daha hızlı ve engelsiz bir şekilde yerleşebilir, çünkü eski toplumların kalıntıları ve çelişkileri orada bulunmaz.

Sonuç

Her iki metin de, Marx'ın tarihsel materyalist yaklaşımının temelini oluşturan, maddi üretici güçler ile toplumsal üretim ilişkileri arasındaki dinamik etkileşimi ve bunun toplumsal değişimlerin, devrimlerin ve bilinç biçimlerinin temelini oluşturduğu fikrini ortaya koyar. "Alman İdeolojisi" bu fikirlerin daha erken ve ham bir formülasyonunu sunarken, "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı"nın Önsöz'ü bu kavramları daha özlü ve olgun bir "kılavuz ilke" olarak sunar. Temel vurgu, ekonomik temelin toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşamın koşullayıcısı/belirleyicisi olması ve toplumsal varlığın bilinci şekillendirmesidir.

Not: Yazının oluşturulmasında YZ'den yararlanılmıştır.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]