Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2023 Cumartesi

Alper Öztaş’ın ‘Burjuva Demokrasisi Rüyası’ adlı yazısı: Siyaset teorisindeki acemilik

Mahmut Boyuneğmez


25 Mayıs 2023 tarihinde yayınlanan bir yazıyı eleştirmek istiyorum. Umut-Sen’in sitesinde yayınlanan yazı Alper Öztaş’a ait.

“Burjuvazi, içinde bulunduğu kapitalist kriz koşullarının gerektirdiği, sınıfsal çıkarlarını korumak için uygulamak istediği ekonomi politik kararları alabileceği, sakin dönemlerin biçimi olan burjuva demokratik yapılanmasının da dışına taşan bir rejim şekline yönelmek durumunda kaldı. Parlamentarizmi aşan, baskıcı, otokrat, anti demokratik bu siyasi iktidar, burjuvazinin ihtiyaçları çerçevesinde, içinde bulunulan olağanüstü duruma istinaden inşa ve istihdam edildi. Daha önceki yazılarımızda buna Bonapartist bir yapı denebileceğini dile getirmiştik.”

Böyle buyurmuş Öztaş… Siyasal gündemlerin evrilerek bugüne gelişini görmeyen Öztaş, AKP’nin yürütmede oluşunu, Erdoğan’ın “tek adam rejimi”ni, kriz koşullarına bağlıyor. Oysa AKP’nin parti-devlet haline gelişi, birçok aşamadan geçerek bugüne gelmiş bulunuyor ve kriz koşullarıyla doğrudan bir ilişkisi bulunmuyor. Otoriter rejimlerin, neo-liberal sermaye birikim biçimine uygun siyasal yönetim şekli olduğu örneğin Teatcher, Reagan yönetimleri döneminden beri biliniyor. Türkiye’deki otoriter tek adam rejimi de dâhil bu yönetimlerin, burjuva demokrasinin dışına taşmadığı, bu demokrasinin bugüne gelen evrimleşmiş hali olduğunu görmek gerekiyor. Faşizm günümüzde, burjuva demokrasilerinin içeriğine nüfuz etmiş biçimde bulunuyor. Parlamentonun işlevsizleşmesi, yürütmenin baskın konuma gelmesi, baskıların artması, korporatist devlet, özgürlüklerin budanması, hakların geriletilmesi vd., bütün bunlar anti-demokratik özellikler olmayıp, bizatihi burjuva demokrasisinin bugünkü içeriğini oluşturuyor. Bonapartizmin ne olduğunu bilmeyen Öztaş, rejime/devlete “Bonapartist yapı” diyiveriyor.

Öztaş, Bonaparte’ın zamanında darbeyle iktidarı ele geçirdiğini ve bunun, burjuvazinin pasif onayıyla gerçekleştiğini bilmiyor. Bonapartizm, burjuvazinin siyasal egemenliğinin olgunlaşmadığı dönemde gözlenen bir diktatörlüktür ve proletaryanın iktidarı alamaması, burjuvazinin ise elinde tutamaması sonucunda gelişmiştir. Oysa günümüzde sermaye sınıfının egemenliği o kadar ileri bir evrededir ki, neo-liberal politikalarla yapılan saldırılara karşı işçi sınıfı içerisinden örgütlü bir hareket oluşturacak yanıt gelmemektedir. İşçi sınıfımız örgütlülük ve bilinç düzeyi açısından, iktidarı almaktan çok uzaktır.  

“Sınıf çelişkileri sertleşip keskinleşiyor ve bu nedenle de siyasi iktidarın sahibi burjuva diktatörlüğü, egemenliğini sürdürmenin koşullarını açık zor uygulamak dışında oluşturamıyor. Bu hem burjuva demokrasisinin askıya alınmasını ve baskıcı, otokratik bir daralmayı ifade ediyor hem de yazının sonunda değineceğimiz devrimci bir durumun da temelini oluşturuyor.”

Evet, Öztaş böyle yazıyor. Günümüzde işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki uzlaşmaz karşıtlıklar, çelişkiler formuna bürünmemiş olup, var olan kapitalist iktidarın toplum üzerindeki hegemonyasında da bir kriz bulunmuyor. Kapitalist sınıf iktidarını, baskılar yanı sıra rıza/onay sağlayıcı birçok toplumsal araç/yapı üzerinden sağlıyor ve yeniden üretiyor. Kültür endüstrisinden (medya burada öne çıkıyor), mücadele örgütleri olması gerekirken iktidarın korporatist aparatları haline dönüştürülen sendikalardan, eğitim sisteminin geleceğin işçilerinin ideolojik formasyonunu oluşturmadaki rolünden, tarikatlar/cemaatlerin mikro-iktidar örgütlenmeleri olarak işlevinden tutun, hayırseverlik pratiklerinin oluşturduğu ideolojik motiflere, ırkçı/milliyetçi söylemlerin yaygın kullanımına kadar, birçok yol ve araçla kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerindeki hegemonyası korunuyor ve sürdürülüyor. Baskıyla birlikte var olan bu yol ve araçlarla, burjuva demokrasisi askıya alınmamış, aksine geliştirilip pekiştirilmiştir.

Bakın Öztaş, Leninist öncülüğün işlevini unutup, kriz koşullarında işçi sınıfının kendiliğinden sermaye iktidarını sorgulayacağını düşünüyor:

“Anti demokratik, baskıcı bir siyasi iktidarın, üstelik kapitalist kriz koşullarında, yoğun bir işçi sınıfı itirazı ile karşılaşması doğaldır. İşçi sınıfının itirazının başlama noktası neresi olursa olsun, eğer saptırıcı bir müdahale yapılmazsa bitiş noktası burjuva diktatörlüğünün sorgulanması olacaktır.”

Oysa işçilerin kendi başlarına kriz koşullarında dahi olsa varabileceği en gelişkin örgütlenme ve bilinç biçimi sendikal mücadele ve sendikalizmdir. Çünkü kapitalist sınıfın toplumsal iktidarını sağlayan ve yeniden üreten mekanizmalar vardır. İşçi sınıfı üzerinde kurulan iktidar bir toplumsal ilişkiler toplamıdır. İşçi sınıfı bu toplumsal ilişkiler içerisinde kendiliğinden devrimci bir yönelişe erişemez. Leninist öncülük, işçilerin arasında bulunup, işçilerin yaşadıkları deneyimler sonucu oluşabilecek bilinçsel ilerlemeler zemini üzerinde çalışıp, onlarda filizlenmiş düzenle uyumsuz bilinç nüvelerini sosyalist ideolojiyle ve politikalarla ilişkilendirmeyi ve böylelikle onları örgütlemeyi içeriyor.

“Sandığın, baskıcı, anti demokratik bir otokrata karşı, demokrasi, adalet, özgürlük vb. için kurulduğu iddia edilmektedir.”

Bu cümleyi yazanın bir sosyalist olması üzücüdür. Sosyalistlerin seçimlerle “demokrasi, adalet, özgürlük” gelmeyeceğini bilmediklerini mi zannediyor?.. Toplumumuzun yarısında “tek adam rejimi”ne dönük birikmiş bir tepkisellik bulunuyor. Bu tepkilerin örgütlenmesi ve sosyalizm mücadelesine yönlendirilmesi gerekiyor. Kitlelerin tepkileri ve özlemleri dikkate alınmadan, sosyalist mücadele yürütülemez. Üstelik sosyalistler kendi partileriyle parlamentoya girmeye çalışmış ve birkaç vekil çıkararak bunu başarmışlardır. Meclis kürsüsünden işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda muhalefet edecekler, sosyalizm mücadelesinin topluma seslenme görevini, bu kürsü üzerinden de gerçekleştireceklerdir. Sosyalistler “burjuva demokrasisi, adaleti, özgürlüğü” için sandığa oy vermeye gitmediler ve kitlelere de bu yönde bir çağrıları olmadı. Öztaş’ın iddia ettiğinin aksine, sosyalistler arasında işçi sınıfına burjuva demokrasisini savunmak için oy ver diyen bulunmuyor.

Öztaş, bakın nasıl bir çarpık algıya/kavrayışa sahip?:

“Devrimci sosyalist yapılar da, içinde bulunduğumuz sürecin anti demokratik yapısını, burjuvanın ona duyduğu ihtiyaç ile ilişkilendirmek yerine, ‘tek adamın’ veya ‘saray rejiminin’ politik hırslarına bağlamışlardır.”

İçinde bulunduğumuz süreç tamı tamına demokratiktir; burjuva demokrasilerinde faşizan uygulama ve politikalar, klasik faşist devletlerin Almanya ve İtalya’da görüldüğü zamandan bugüne uygulana gelmiştir. Hiçbir sosyalist bir bireyin hırslarıyla, çıkarlarıyla vb. rejimin varlığını açıklamıyor.

“Seçim sonuçlarına bakan ve bekledikleri burjuva değişimi göremeyenler, işçi sınıfından oluşan seçmen kitlesini, bilinçsiz olmakla suçlama yoluna yönelmişlerdir. Devrimci politik yapılarımız ve entellektüellerimiz, sınıf ekseniyle burjuva politik alana bakacaklarına, tersine burjuva politik alana bakarak işçileri sınıflamaktadırlar. Burjuva demokratik alanı o denli makbul kabul etmektedirler ki, bu alanda alınan pozisyona göre, işçileri bilinçsiz ilan edebilmekte hatta sınıflarından bile aforoz edip, onları çürümüş, lümpenleşmiş, insani ve toplumsal değerlerini yitirmiş ilan edebilmektedirler.”

Oysa çürüme/lümpenleşme bir süreçtir. Sosyalistler bu süreci durdurmak ve tersine çevirmek için mücadele eder. Liberal bireycilik ve “her koyun kendi bacağından asılır” gibi değerler, hayırseverliğin getirdiği düşkünlük ve “buna da şükür” zihniyeti, sığınmacılara karşı yükseltilmeye çalışan ırkçılık ve hoşgörüsüzlüğe karşı duramayış,  büyük servetleri ellerinde tutan tarikatlara sığınma/yanaşma vd., bunlar çürüme sürecinin bazı görünümleridir. Sormak gerekiyor; işçilerin kendi sınıfsal çıkarlarının bilincinde oldukları ne zaman söylenebilir?.. Bu çıkarları temsil eden sosyalist partilerde hatırı sayılır büyüklüklerde örgütlenmiş oldukları zaman. Oysa bugün işçiler seçimlerde ağırlıkla düzen partilerine oy veriyor. Parti-devlet haline dönüşmüş AKP’ye ve bu partinin liderine yönelik, emekçiler arasında fanatizme varan bir destek bulunuyor. Sosyalistler, işçilere politikalarını ulaştırmakla, düzene dönük devrimci eleştirileriyle görevlerini yapıyor. Sosyalistler CHP ve diğer düzen partilerini sanki eleştirmiyormuş, onların vizyonlarının kapitalist sınıfın çıkarlarıyla bağını göstermiyormuş gibi yazan Öztaş, “tek adam rejimi”nin değiştirilmesinin kitlelerde yaygın bir özlem olduğunu göremiyor. Kitlelere öncülük etmek, onların özlemlerini bir kenara bırakıp, siyasetsiz kalınarak yapılamaz. Öztaş, sistem restore olursa, mücadelenin duracağını mı zannediyor?..

Açık yazayım; Öztaş’ın “bilinç” hakkında yazdıkları, anlamadığı konulara girdiğini gösteriyor. Vaktim olmadığından, Öztaş’ın pek felsefi (!) “bilinç” değerlendirmelerini, değerlendirmeye dahi almayacağım. İşçi sınıfının bilincinin gelişimi konusunda Öztaş’a ve okura, daha önce yazdığım bir değiniyi okumalarını öneriyorum. Bağlantı adresi şöyle: https://www.facebook.com/groups/marksistarastirmalarmar/permalink/6115365635199195/

Son olarak Öztaş’ın “devrimci durum” çözümlemesi (!)’ne bakalım:

“Kapitalist krizin gereği olarak sınıf savaşımı keskinleşecek, burjuvazinin Bonapart’ı inşa ve istihdam etmesinin gereği burada. Açık ki aynı durum işçi sınıfının kalkışmasını ve devrimci bir durumun oluşmasını da içeriyor. Tekrar edelim, açık ki kapitalist kriz ve krizin ihtiyaç duyduğu baskı, karşısında keskinleşen bir sınıf tepkisi ve devrimci dönüşüm durumu da sunuyor.”

Lenin’in devrimci durumu tariflemesini okumamışsa, Öztaş’a hatırlatmak gerekiyor: Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği bir tarihsel kesit ve bunlara eşlik eden iktisadi bir bunalım… Kriz koşullarında sınıf savaşımı/mücadelesi otomatik olarak keskinleşmez. Sistem, oluşan tepkileri soğurabilecek mekanizmalara sahiptir. Her kriz, devrimci durum doğurmaz. Sosyalist partinin devrimci durum öncesi süreçlerde belirli bir ön hazırlığının olması, işçiler arasında öncü işçileri az çok örgütleyebilmiş olması, işyerlerinde ve mahallelerde azımsanmayacak bir güç oluşturmuş olması gerekir ki, devrimci durum başarıyla ilerletilebilsin. Yine örneğin tarih göstermiştir ki, kriz kesitlerinde, işçilerin/kitlelerin faşist partileri desteklemesi ve faşist diktatörlüklerin kurulması da mümkündür.

Bitirirken şunu belirtmeliyim. Öztaş’ı ciddiye aldım, çünkü böyle düşünen sosyalistlerin sayıları az da olsa var olmaları üzüntü vericidir. Eleştirimin karşı taraftakilerin fikirlerini değiştirmeyeceğini düşünüyorum. Fakat bu kişilerin yazılarını okuyan, bu kişilerle konuşanların, onlardan etkilenmelerinin de önüne geçmek gerekiyor. Bu yazıyı bu amaçla kaleme aldım.

Eleştirilen yazının bağlantı adresi: https://umutsen.org/index.php/burjuva-demokrasisi-ruyasi-alper-oztas/

21 Aralık 2022 Çarşamba

Kurak Günler filmi: Metaforsuz bir eleştirel analiz

Fuat Filizler

Emin Alper’in Kurak Günler filmi, Türkiye’deki mevcut iktidar çarkına muhalif kesimler ve sol’da oldukça coşkuyla karşılandı, sahiplenildi ve sayısız övgü yazısına mazhar oldu. Bunda, Türkiye’de az çok eleştirel denilebilecek son dönem sinemasının Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz gibi yönetmenlerde cisimleşen oldukça sinik tarzına karşın, Kurak Günler’in sözünü görece daha dolaysız ve çok boyutlu söylemeye çalışan bir film olmasının etkisi açık.

Film, çoğu sinema eleştirmeni ve sol basın/sitelerin sinema yazarları tarafından; muhafazakar, ataerkil, homofobik, paramiliter, cemaatçi, ekokıyımcı, kadınları çocukları ve azınlıkları ezen ve istismar eden, yoksulları manipule eden ve her türlü muhalefete karşı linç histerilerine kışkırtan, rant, güç, iktidar şebekelerini ve bundan nemalanma, buna boyun eğme veya yoksulların bundan medet umma mekanizmalarını açık ya da yarı-örtük çok boyutlu göndermelerle eleştirmesiyle, Türkiye’nin iyice “kuraklaşmış” kültür-sanat ortamında taze ve cesur bir soluk olarak görülerek coşkuyla karşılanıyor ve hatta bir başyapıt olarak övülüyor. Film tam da bu çerçevede, Türkiye’de mevcut iktidara ve hemen her alandaki ablukasına karşı, muhalefetin genel algı ve tepki biçimine ve son yıllarda nispeten değişmeye başlayan ruh haline cuk oturmuş görünüyor.

Kültür Bakanlığı’nın filme verdiği cüzi fon desteğini geri isteyerek yeni bir sansür silahını daha devreye sokması, filmin daha geniş kesimler tarafından sahiplenilmesinde, hatta bayraklaştırılmasında fazladan bir etkide bulunuyor.

Filme dönük çoğu değerlendirme yazısı ise, coşkulu övgüler eşliğinde filmin çok katmanlı yapısı ve yoğun metaforlarını yorumlama ve açıklama çabasının pek ötesine geçmiyor. Biz bu çalışmada filmdeki metafor sağanağının çözümlemesine olabildiğince girmeyeceğiz. Filmin yönetmeninin çok sayıda, bazıları oldukça kapsamlı söyleşilerinde, filmin oluşum süreci, senaryosu, kurgusu, karakterleri, metaforları, mesajları vd üzerine ayrıntılı sorulara, yeterince ayrıntılı yanıt ve açıklamaları var. Hatta denilebilir ki, kendi filmi üzerine bu kadar çok konuşan, filmde neyi nasıl yaparken ne düşündüğüne varana kadar bu kadar ayrıntılı açıklamalar yapan bir sinema yönetmeni, sinema eleştirmenliğini metafor yorumlama ve tercümesine indirgeyenleri işsiz bırakabilir(!)

Kurak Günler, Türkiye “Yeni” ya da “Bağımsız” denilen sinemasının, 1990’ların sonlarından itibaren giderek baskın hale gelen (ve artık iyice yerleşmiş bir deyimle) “Taşra Sıkıntısı” filmleri janrının (türünün) şimdiye kadarki en ileri örneği. 1990’ların ikinci yarısında Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan ile başlayan 2010’lu yıllarda Belma Baş, Özcan Alper, Emin Alper, Mahmut Fazıl Coşkun gibi yeni kuşak sinema yönetmenleriyle devam eden bu janrın içerik ve sinematografik ortalamasına görelilikle belki bir “başyapıt” olarak da görülebilir.

Film öncelikle oldukça yüksek psiko-dramatik gerilimiyle, final flaşıyla, ve yarı-öfkeli, yarı-siyasal duruşuyla; janr filmlerinin bugüne kadar festival filmleri seyircisiyle sınırlı kaldığı yerde, daha geniş muhalif kesimlerle ve değişmeye başlamış bir toplumsal-siyasal ruh haliyle bağ kurmayı başarıyor.

Aslında festival sineması bir yana, gişe sinemasında bir Şahan Gökbakar’ın bile Recep İvedik filmleri dizisinin sonuncusunda, havayı koklayıp, daha önce yapmadığını bırakmadığı kentli, “modern” kesimler ve yaşam tarzlarıyla arasını düzeltmeye ve rantçı müteahhit çetesine karşı köyden bir çevreci direniş örgütleyerek “muhalefete selam” etmeye çalıştığı koşullarda, söyleyen ve söylenen kadar söyletene de (seyircinin değişmeye başlayan istem ve arayışları) bakmak gerektiğini not edelim.

Bununla birlikte, Kurak Günler’in (Nuri Bilge Ceylan’ın “ülke”nin dünyadaki durumundan çok, aydın ve sanatçılarının ülke içindeki durumunu ifade ettiğini düşündüğüm) “yalnız, (üzgün-bn) ve güzel ülkem” ve ama aynı zamanda ‘depresif, post-modern ve çıkışsız ülkem’ tarzı janr sinemasının sınırlarını zorlayan ama kopamayan, yine bu türün bir çok temel zaaf ve sorunlarını taşıyan bir film olduğunu düşünüyorum.

Bağımsız Sinema ne kadar bağımsız?

Nedenlerine geleceğim. Ama önce, Türkiye’de bağımsız sinemanın Kültür Bakanlığının kontrolcü teşvik fonları ve sansür mekanizmaları (ve genel siyasal-kültürel baskı ve sansür atmosferi) bir yana bırakıldığında bile ne kadar “bağımsız” olduğunu sormamız gerekir.

Bu tür filmler, Holywood filmleri, gişe filmleri ve devlet destekli muhafazakâr filmlerden farklı olarak, ancak uluslararası film festivallerinden çeşitli ödüller aldığında ülkede belli bir ilgi ve seyirci toplayabiliyor. AB, Holywood’un egemenliğine karşı kendi kültürel hegemonyasını koruyup geliştirebilmek için, 1990’larda, bağımlı kapitalist ülkeler sinemasını da kapsayacak biçimde, uluslararası sinema fonları ve festivallerini genişletti ve çeşitlendirdi. Uluslararası sinema festivalleri, bağımlı kapitalist ülkelerdeki, egemen sinema endüstrisinden az çok özerk sinema yapmak isteyen yeni yeteneklere, “alternatif” uluslararası tanınma ve yükselme kanallarını açtı.

Ancak uluslararası fonlar ve festival ödülleri mekanizmasıyla, muhalif sinemayı da belli sistemik (örneğin sosyal liberal) sınırlar içinde tutmanın, belli hegemonik uluslararası standartlara bağlayıp şekillendirmenin yeni bir aracı haline geldi. Mekanizma oldukça basittir: Belli bir ülkenin az çok muhalif ama sınırları fazla zorlamayan yetenekli bir sinema yönetmenine uluslararası film festivallerinde üst üste verilen ödüller, onun sinematografisini o ülkede bir ekol haline getirmeye yeter. Akacak başka kanal bulamayan birçok genç ve yetenekli sinemacı da onun çiğnediği yolu nasılsa takip edecektir. Türkiye’de Nuri Bilge Ceylan ve taşra filmleri furyası gibi!

Taşra janrının başlıca dinamikleri

Ancak tabii, Türkiye’de son 25 yıldaki taşra filmleri furyasının tek etkeni uluslararası film festivali jurilerinin “taşra sıkıntısı”na bayılması değil.

Her şeyden önce sinema endüstrisinde maliyet temel bir belirleyici olmaya devam ediyor ve taşra filmleri kent filmlerine göre daha düşük maliyetli.

İkincisi taşrada panoramik doğa manzaraları, daha etkileyici bir atmosfer, psikolojik dramatizasyon ve metaforizasyon yaratmada kullanılabiliyor.

Üçüncüsü, taşranın bazen büyük şehir kargaşası, boğuntusu, stresi ve yabancılaşmasından bir kaçış, çocukluk masumiyeti ve doğaya dönüş nostaljisi veya romantizmi; ama daha çok da bir muhafazakarlık, kendini tekrar eden bir döngüsellik, sıkıntı, tekinsizlik ve gerilim ortamı olarak kolayca kodlanabilmesi.

Dördüncüsü, 1990’lar ve 2000’lerdeki az çok tanınmış çoğu sinema yönetmeninin memur ya da serbest meslek sahibi ailelerin çocukları olarak çocukluklarının taşrada geçmiş olması; büyük kent yaşamına geçişe karşın, taşradaki çocukluk deneyimlerinin derin izler bırakmış olması. Post-modern kültür anlayışının geçmiş ile şimdiyi, gelenek ile moderni ardışık, ayrı ya da çelişkin olmak yerine iç içe geçirerek ele alması, sınıflar yerine kimlikleri, nesnellik yerine öznelliği öne çıkarması da bunu besliyor.

Beşincisi, Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkeler ve aydınlarında bitip tükenmez batı/doğu, kent/taşra, gelenek/modern gelgitleri, gerilimi ve sendromu. Türkiye edebiyat ve sinemasında da yoğun bir taşra ya da kent/taşra, modern/gelenek çatışmaları damarı olması. Türkiye’nin neoliberal/neomuhazakar kapitalist dönüşümü ve kırdan/taşradan kente dev çaplı göç dalgaları ile kent-taşra ilişkisi biçimlerinin de sarsılması ve dönüşmesi, yeniden gerilmesiyle bu konulara akademik ve estetik ilginin yeniden artması.

Altıncısı ve konumuz açısından belki de en önemlisi, kentli, modern ve epeyce de “beyaz” denilebilecek bir muhalefet anlayışının ya da algı ve düşünce tarzının, AKP dönemini, siyasal ve/veya sosyolojik açıdan, “tüm Türkiye’nin dev bir taşra kasabasına dönüşmesi/dönüştürülmesi” olarak okumaları.

Sonuçta taşra filmleri, “Yeni Türkiye Sineması”nda baskın bir janra, bu filmler üzerinden “taşra sıkıntısı” da gündelik dile giren sine-psikolojik bir saplantıya dönüştü. Öyle ki son yıllarda yerli film festivalleri birçoğu ilk gösterimlerini uluslararası film festivallerinde yapan, “taşra sıkıntısı” filmleri ile dolup taşmaya başladı. 2019’da Cenk Ertürk’ün Nuh Tepesi, Ali Özel’in Bozkır’ı, Emin Alper’in Kız Kardeşler’i; 2022’de ise Selcen Uygur’un Kar ve Ayı’sı, Özcan Alper’in Karanlık Gece’si, Emin Alper’in Kurak Günler’i bunlar arasındaydı.

Son yıllardaki sinematografik taşra sıkıntılarımızda yeni olarak ne var diye baktığımızda, kapalı devre muhafazakâr bir cemaat olan kasabaya dışarıdan kentli, modern, genç bir beyaz yakalı gelir ve olaylar gelişir. Eh bu da pek yeni bir şey sayılmaz öyle değil mi? İnsan, bir dönemki, yoksul bir köylünün kente işçi olarak çalışmaya geldiği ve olayların geliştiği “kent sıkıntısı” filmlerini özlüyor bazen. Nuri Bilge Ceylan 25 yıldaki ... filminde taşradan kente doğru karınca adımlarıyla geledursun, bizim zaten öyle de böyle de sıkıntıdan bol bir şeyimiz yok deyip, devam edelim. İkincisi, taşra filmlerinde daha önce pek görülmeyen bir biçimde, biraz kadın ana kadın karakter, biraz da quir aşısı yapılmaya başlanması. Bir ilerleme. Ama sorun şu ki, bunlar kurucu öğeler olmaktan çok, çoğunlukla uluslararası film festivalleri ve dijital film platformlarının yeni standart ve trendlerinin gereği olarak, janrın genel doğasına yama gibi kalması.

Olmayan ne var diye baktığımızda; yine kapitalizm, sınıflar, üretim, işçiler, sömürü, emek. Türkiye’yi yalnızca taşra filmleri gözünden izleyen biri, Türkiye’de kapitalizm, kent, sanayi, sınıflar, sermaye, işçiler diye bir şey olmadığına, yerli TV dizilerde ne kadar yoksa o kadar olmadığına, Türkiye’nin zamanda askıya alınıp taşıllaşmış prekapitalist bir ülke olduğuna kanaat getirebilir. Neyse ki bazı filmlerde cep telefonları ve otomobiller görünüyor da, günümüzde geçtiğini anlıyoruz.

Kurak Günler’in çeyrek evrenselliği üzerine

Emin Alper ile Kurak Günler üzerine yapılan tüm söyleşilerin banko sorusu: Filminizi taşra filmleri janrında mı görüyorsunuz? Alper’in her seferki yanıtı, filminin mekânsal ve biçimsel olarak taşra filmi gibi görünmesine karşın, evrensel temaları işlediği.

Bu evrensel temaların, “otoriter popülizm”, “proto-faşizm”, “militarizm”, muhafazakarlık, homofobi, (kadınları, azınlıkları, doğayı) “ötekileştirme”, ırkçılık, “yandaşlık”, vahşilik (toplu av ve linç histerileri) ve bunların teşhir ve eleştirisi olarak sıralıyor.

Alper’in kendi akademik terminolojisine ve siyasal görüşüne özgü bazı terimlerini bir yana bırakırsak: Evet günümüzde, aşırı milliyetçi, muhafazakar, dinci, ataerkil, homofobik (ezilen cins, ırk, ulus, azınlık düşmanı, doğa yıkım ve yağmacısı, kadın ve çocuk tecavüzcüsü ve istirmarcısı, diye listeyi çokça uzatmak mümkün), faşizan ya da faşist hükümet ve iktidarlar, büyük çaplı yeni proleterleşme ve yoksullaşma dalgalarını cemaatleşmeyle masetmeye çalışan neo-korporatizm biçimleri, baskı, şiddet, eziyet ve rant kırıntıları ve damardan beklenti mühendisliği ile seçim, siyaset ve kamuoyu güdüm ve dizaynı, dalkavukluk ve uydumculuk ağları oluşturma, istihbari ve provokatif medya ve paramiliter çete ağları ile kitle mobilizasyonları ve linç histerileri, vd fazlasıyla küreselleşmiş ve evrenselleşmiş olgular.

Bu açıdan filmin “Yanıklar Kasabası” özgülünden Türkiye’ye ve hatta dünyaya attığı, bazıları oldukça açık bazıları yarı-örtük evrensel teşhir ve eleştiri okları, filmin güçlü yönünü oluşturuyor.

Filmin çoğu coşkuyla olumlayıcı eleştirmeni, Kurak Günler’in tam bir eleştirel “Türkiye panaroması” çizdiğini söylüyor. Türkiye’nin tek sorununun AKP-MHP iktidarı olduğunu, bu iktidarın da kapitalizmden bağışık ve hatta kapitalizmin “doğal seyrine” aykırı olduğunu düşünen bir muhalefet tarzı açısından, filmin adeta prekapitalist bir kasaba kurgusu üzerinden çizdiği eleştirel panorama yeterince tatmin edici olabilir.

Bizim ise sormamız gereken şu: Görünürde herhangi bir üretimin dahi olmadığı -ki “Yanıklar Kasabası”nda bırakalım yakındaki bir sanayi bölgesinde çalışanları, tarımda çalışanları bile göremiyoruz- bir kasaba tasavvuru Türkiye’yi ne kadar anlatabilir? Anlattığı kadarını da tarihsel, toplumsal, eleştirel olarak ne kadar anlamlandırabilir?

Şöyle de sorabiliriz: Yukarıda filmin güçlü yönü olarak vurguladıklarımızın temelinde ne var? Türkiye nasıl bir tarihsel dönüşüm sürecinden geçti ki (filmdeki ana metaforlar itibarıyla) bu balçık böylesine yüze vurdu, Konya platosunda obruk çöküntülerinin giderek artması ve hızlanması gibi, yaşamımızda her gün yeni uçurumlar açılıyor, iç kanama artıyor, dekadans anaforlaşıyor?

Gerçek şu ki, filmin Konya Obruklar Platosu’ndaki bir gerçek ya da itibari bir kasabada geçtiğini düşünürsek, film bırakalım Türkiye’nin evrensel panoramasını, bu kasabanın gerçek evrenselliğini bile yansıtmıyor.

Konya ve ilçelerinde bugün 3’ü kurulum aşamasında 11 organize sanayi bölgesi, 500’den fazla küçük sanayi sitesi var. Organize sanayi bölgelerinde içlerinde büyük yabancı yatırımların da olduğu bin civarında irili ufaklı fabrikada 50 binden fazla işçi çalışıyor. 500’ün üzerinde küçük sanayi sitesinde çalışanların toplam sayısı ise yarım milyon kişiyi buluyor. (Konya’nın hemen her ilçesinde bir organize sanayi bölgesi ve çok sayıda küçük sanayi sitesi bulunurken, yok mudur “Yanıklar Kasabası”ndan sanayide çalışan bir işçi bile?) Bu sayılara, dur duraksız inşaat, altyapı, enerji, lojistik, hizmet ve tarım işçileri ve kayıtsız çalıştırılanları da eklersek, tablo biraz daha netleşir. Üstelik Konya son dönemde yabancı büyük sermayenin doğrudan yatırımlarının (Marmara bölgesindeki bazı büyük fabrikaların da kaydırılmaya başlandığı) yeni cazibe merkezlerinden biridir. Otomotiv, makine, metal ve yan sanayilerinde Türkiye’de Kocaeli ve Bursa’dan sonra 3. sıraya yükselmiştir.

Konya aynı zamanda Türkiye’nin en büyük tarım havzasıdır. Tahıl, mısır, şeker pancarı, havuç gibi pek çok tarımsal ürün rekoltesinde Türkiye’de birinci sıradadır. Her yıl Temmuz-Ağustos aylarında Konya ilçeleri civarlarında en az 100 mevsimlik tarım işçisi çadır kentleri kurulur. Her yıl Konya tarımında büyük bir bölümünü Kürt, Suriyeli ve çocuk işçilerin oluşturduğu en az 40 bin mevsimlik tarım işçisi çalışır. Kurak Günler’in halüsünatif kasabasında ise ne büyük ne küçük sanayi işçilerini göremediğimiz gibi, ne mevsimlik tarım işçilerini ne de tarım veya herhangi bir başka üretimi görebiliyoruz. Filmde yalnızca bir toptancı tüccar ve belediye rantiyeliği geçiyor. Ama ortada ticaret ve rant olabilmesi için de üretim olması gerekir. Filmde yok. Olmadığı için de sınıf çelişkileri ve çatışmaları da buharlaşıyor! Nereden geliyor “Yanıklar Kasabası”nın yerel rant ve güç şebekesinin suyu?

Denecektir ki; su gelmiyor zaten, kuraklık var ve yer altı sularının çekilmesi nedeniyle obruklar var sadece? O zaman obruklar meselesine gelelim. Evet, son yıllarda giderek sıklaşan, hızlanan, büyüyen ve tarım, sanayi, yerleşim yerlerine yaklaşan obruk çöküntülerinin ilk eldeki nedeni yer altı su kaynaklarının olağanüstü bir hızla tüketilmesi. Yalnızca Obruklar Platosu’nda ağırlıklı olarak tarımda kısmen de sanayide kullanılan 400 kadar belgeli su kuyusu, bunun en az 4-5 katı kadar da kaçak su kuyusu var. Filmde yalnızca kasabadaki evlerde suyun sık sık kesildiğini, sokak çeşmesi başında ellerinde bidonlarla kuyruk oluşturanları görüyoruz. Peki, su ve obruk sorununun kapitalist sanayi ve tarımla hiç mi ilgisi yok? Filme göre yok, ya da en azından, onca metafor sağanağının olduğu filmde, kapitalist sanayi ve tarımın yol açtığı su ve obruk sorununa dair en ufak bir gönderme göremiyoruz.

Su ve obruk sorununun birinci nedeni, Konya yarı kurak bir iklime sahip olmasına, küresel ısınmayla kuraklığın artmasına karşın, tarım ve gıda kapitalist sanayi ve tüccarları açısından daha karlı olduğu için, Konya’nın iklimine uygun olmayan, şeker pancarı ve mısır gibi en çok su tüketen tarımsal ürünlerin yetiştirilmesinin teşvik edilmesi, hatta dayatılması. Hem kapitalist devlet, hem yerel ve uluslararası tarım-gıda kapitalistleri, hem de tarım borsası tarafından dayatılması, küçük çiftçilerin de tahıl vb’ne göre biraz daha fazla para getirdiği için buna koşullan(dırıl)ması.

İkinci ve daha az önemli olmayan nedeni de, yer altı sularıyla işletilemeyecek organize sanayi ve büyük yabancı yatırımların enerji ihtiyacı için, dağlardan gelen suların HES, RHES, barajlar ve göletler ile bloke edilmesi. Bu tarımsal su kısıtını daha da büyütüyor, tarım için daha fazla kaçak su kuyusu ile yer altı sularının aşırı tüketilmesini ve obruk çöküntülerini hızlandırıyor.

Yani son derece tipik bir kapitalist kısır ve kıyım döngüsü. Daha fazla kar için daha ucuz emeğin olduğu Konya havzasında hızlı sanayi ve hızlı tarım yoğunlaşması, daha fazla emek ve doğa kırımı. Tabii Konya’da obrukların çaldığı tüm alarm çanlarına ve artan facia riskine karşın, ucuz emek ve ucuz doğa yağması çarklarının bu kadar pervasızca ve hızlanarak dönmeye devam etmesinde, Konya’nın muhafazakârlık, cemaat ve tarikatların kalesi olmasının ve yeni ucuz proleterleşme dalgalarının massedilmesi ve sınıf mücadelesinin bloke edilmesinde kullanılmasının önemli bir rolü var.

Özetle, günümüzde Konya’nın ilçe ve kasabalarındaki “Taşra Sıkıntısı” bile yeterince kapitalist ve yeterince sınıfsal. Muhafazakârlık, cemaatleştirme mekanizmaları, paramiliter çeteler, ataerkillik, Kürt Suriyeli Çingene düşmanlığı, ... yalnızca ve basitçe prekapitalizmin kalıntıları değil. Kapitalizmin karlılık düşüşü koşullarında karlılığı sömürü ve yağmayı kökleyerek yükseltebilecek ve sürdürebilecek yeni sömürü havzalarının kontrol ve organizasyonunun temel bir biçimi.

Bunların üstünden atlayarak, bunları görmezden gelerek, günümüzde hele ki 3. ve 4. kuşak sanayi ve endüstriyel tarım havzalarının çelişkilerini gerçek anlamda evrenselleştirmiş olmazsınız. Bırakalım taşra kasabası üzerinden Türkiye panoraması çizmeyi, o kasabadaki dönüşümü bile doğru dürüst anlamış ve anlatmış olmazsınız.

Peki, bütün bunları Emin Alper ve film ekibi araştırmamış, bilmiyor olabilir mi? Benim obruklar ve su sorununun Konya’daki hızla yoğunlaşan ve genişleyen kapitalist sanayi ve endüstriyel tarım ile ilişkisi üzerine birkaç araştırmaya göz atarak öğrendiklerimi, benden çok daha iyi bildiklerine eminim. Ancak burada “çok katmanlı” bir oto sansür devreye giriyor. Konya’daki obruklar ve su sorununun bu derindeki arka planını derinlemesine işlemek bir yana, Kurak Günler’deki metafor sağanağının küçük bir kısmını buna ayıran bir filmin bile, uluslararası film festivallerinde ödül toplama şansı çok azalırdı. (Konya’da çok sayıda Alman, Fransız, İspanya, ABD, Kanada vd tekelinin büyük yatırımları ve ticaret ilişkileri var!) Türkiye’de kolayca gösterime giremez, girse bile, ufku dar anti-AKP’ciliği aşmayan liberal, sosyal liberal, orta sınıfçı (ve tabii TÜSİADçı, 6’lı Masacı) muhalefet tarafından pek de coşkuyla karşılanmazdı. En sonu, bir dönem ÖDP’de faaliyet yürütmüş ve Birikim ve Mesele gibi liberal sol dergilerdeki yazılarında kendini “özgürlükçü sol” (liberter ya da liberal sosyalizm) olarak tanımlayarak “yetmez ama evet”çilik yapmış Emin Alper’in kendi siyasal görüşünün de bunları pek kaldırıp kaldırmayacağından emin değilim.

Filmde yalnızca su sorunu üzerinden, ahali çeşme başında bidonlarla kuyrukta beklerken, belediye başkanı ve ailesinin evinde (yüzme havuzu olarak da kullanılan) büyük bir su deposuna, rantiye zenginlik/yoksunluk bağlamında tek bir gönderme var. Ama kasaba ve civarında, Türkiye’de son 20-30 yılda Anadolu illerine, kasabalarına, köylerine kadar yayılan organize sanayi bölgelerini, kobiler ve küçük sanayi siteleri deryasını, (ruhsatsız ya da fiili gasp biçiminde yapılmış olanlar dâhil) enerji, su, altyapı, yol, maden ve turizm tesislerini, endüstriyel tarımı, yeni mülksüzleşme ve işçileşme dalgalarını, bu yeni sanayi alanlarına kasaba ve köylerden ve havza dışından işçi göçlerini, kasaba ve köylerdeki hemen her yoksul aileden en az bir iki kişinin altyapı vd işlerde geçici işçi olarak çalışmasını, mevsimlik tarım işçilerini, emeğin ve doğanın yıkıcı biçimde sömürülmesi, yağmalanması ve değersizleştirilmesini, her düzeyde genişleyen, derinleşen ve karmaşıklaşan sınıf ilişkilerinin evrenselleşmesini göremiyoruz.

Kapitalizmin evrenselleşen ilişkileri ve çelişkileri değinme kabilinden bile “taşranın evrenselleşmesi” kapsamından dışlanınca, filmin verdiği izlenim şu klişeleşmiş “taşra sıkıntısı” janrına saplanıp kalıyor: “Türkiye devasa bir taşra kasabasına dönüştü”, “taşra kentin uzantısı olarak modernleşeceği yerde, taşra kenti esir aldı ve kendine benzetti”, “seçimler, hukuk devleti ve yargı taşradaki güç ilişkilerini düzenleyeceğine, taşra kafası ve taşra tarzı rant ve güç şebekeleri seçimleri, yargıyı ve devleti ele geçirdi”, vb. Bunlar çok açık biçimde, liberal tarih-dışı ve sınıflar-üstü sosyoloji ve siyaset anlayışının (“merkez/çevre” vb) alet çantasıdır. En başta tarihsel-diyalektik maddecilikten, üretim ve yeniden üretim ilişkileri ve bunlardaki (taşra dâhil) dönüşümün analizinden yoksun olduğu için, soyuttur ve yüzeysel betimlemelerin ötesine geçemez.

“Kusurlu kahraman” savcının tecavüze ortak oluşunun post-modern aklanması

Emin Alper, Kurak Günler filmindeki, Kemalist ve Cumhuriyet gazetesi okuru bir aileden gelen, kentli, modern ve tabii ki fazlaca “beyaz” yeniyetme savcı karakterinin, “taşra yolsuzluk ve vahşiliği”ne karşı, kendini aradığı kişiliğini “kamu görevini” doğru yapabilmekte ve “ailesinden aldığı toplumsal sorumluluk duygusunda bulabilmek ve kendi kişiliğini gerçekleştirebilmek adına kendini feda eden “Brechtyen” bir “kusurlu kahraman” olduğunu söylüyor.

Emin Alper bunu söyleşilerinde, günümüzün orta yaş ve üstü birçok aydını gibi Kemalist bir aileden geldiğini ve toplumsal sorumluluk duygusunu kendisine onların aşıladığını söyleyerek açıklamaya çalışıyor. Filmindeki kentli, modern ve “beyaz” yeniyetme savcı karakteri ise, içkisine hap atıldığı için, “bilincinde olmadan” tecavüze ortak olup olmadığını hatırlayamıyor. Öyle ya karışmışsa da deneyimsizliği ve içkisine hap atılmış olması yüzündendir? Emin Alper, sonra da, savcının tecavüze kendisinin de karışmış olup olmadığından emin olmadığı halde, tecavüz vakasının üstüne gitmesiyle, onu “Brechtyen” tarzda (seyircinin karakterle özdeşleşmesini engellemek için) “kusurlu”, yani aslında “kusuru”na karşın cesaret ve özverisiyle aklanan bir “kahraman” ilan ediyor.

Çoğu taşra ilçe ve kasabasında, yerel ekonomi ve güç ilişkileri ve politikalarının, kasabanın “ileri gelenleri”nin (yerel patronlar, tüccarlar, iktidar partisi şube yöneticileri, yerel mafya şefleri, belediye yöneticileri ve önde gelen bürokrat ve yetkililer) ortak ziyafet veya âlem sofralarında, (bazan bu “ileri gelenler”den birinin çocuğunun düğününde, vb) konuşulduğu ve hatta bazan karara bile bağlandığı bilinir. Filmde genç kentli savcının deneyimsizliği ve yargıçtan aldığı “burası küçük bir yer burada böyle şeyler normal karşılanır” teşvikiyle katıldığı âlem sofrasında, tuzağa düşürülmesi ve içkisine hap atıldığı için tecavüze fiilen ortak olup olmadığı sorusu öne çıkarılıyor ve seyircinin dikkati hem buna çekilip hem de yanıtı belirsiz bırakılıyor. Oysa savcı, daha o güç ve rant şebekesinin alem sofrasına oturduğu anda, yalnızca tecavüzün değil kasabada dönen bütün kirli, karanlık ve zorbalık işlerinin ortağı olmuştu! Onun genç, deneyimsiz ve fazlaca “beyaz” bir kişi olarak, “hazır bir kahraman” değil de, kendini bulmaya çalışan ve “süreç olarak” hem mağdur hem kahraman gibi çizilmiş olması, bu suç ortaklığını aklamaz.

Tecavüzün, zorbalığın veya en azından seyirci kalarak bu alçaklıklara ortak olmanın, “gençlik, deneyimsizlik, tuzağa düşürülmek, bilincinde olmamak” vb ile basit bir “kusur”a indirgenerek, sonra da “kendisi de fail olabileceği halde bunların üstüne gitmekte gösterdiği özveri ve cesaret” diye aklanması; günümüzün orta yaş ve üstü titr sahibi erkeklerin eski tacizcilikleri açığa çıkınca, “o zaman bilincinde değildim” diye kendilerini savunma ve aklama çabasına benzer.

Dolayısıyla film, tüm homofobi ve kadınlara, çocuklara erkek şiddet, taciz ve tecavüzleri eleştirileri görünümüne karşın, savcı karakteri şahsında, tecavüz ve zorbalığa öyle veya böyle ortak olmasını belirsizleştirerek ve aslında aklayarak, ataerkil tahakküm ve zorbalığı yalnızca biraz post-modernize edip muğlâklaştırıp incelterek, yeniden üretmiş oluyor.

Post-modern estetizm, hâkim düzen anlayışının radikal eleştirisi görünümü altında, aslında belirsizleştirilip anlaşılmaz hale getirilmeye çalışılan sinik kabullenilişi ve inceltilmiş yeniden üretimidir. Kurak Günler filminde de bunu görüyoruz.

İbsen’in Halk Düşmanı başlıklı tiyatro oyunu ve Lenin

Emin Alper, söyleşilerinde, film senaryosunun baş esin kaynağının İbsen’in Halk Düşmanı adlı tiyatro oyunu olduğunu söylüyor.

Gerçekten de İbsen’in bu oyununu daha önce okumuş ya da (Türkiye’de de) birçok kez oynanan tiyatrosunu, sinema versiyonunu izlemiş olanlar, ya da en azından Lenin’in Ne Yapmalı’da İbsen’e ve bu oyununa karşı sert eleştirilerini bilenler, Kurak Günler’in daha ilk yarım saatinde bu benzerliği hemen fark ederler.

İbsen’in oyununda bir kaplıca kasabasında (farklı versiyonlarında bir madenci kasabası) göreve başlayan hekimin, yöre işçileri ve halkının bir hastalıktan kırıldığını ve ölenlerin olduğunu görüp nedenlerini araştırır. Suya karışan bir zehirden kaynaklandığını tespit eder. Bir rapor hazırlayıp resmi sağlık makamlarına bildirerek önlem alınmasını ister. Bir karşılık alamayınca raporunu bir yerel gazetede yayınlatıp kişisel bir kampanya yürütmeye çalışır... Kasaba patronları işini kaybetmekten korkan işçileri hekime karşı kışkırtır, hekimin ailesi saldırıya uğrar, ama hekim kişisel bir dava haline getirdiği çabasını sürdürür... Patronlar işçileri ve halkı galeyana getirip hekim ve ailesine linç saldırısı organize ederler, hekimin evi kuşatılıp ateşe verilir, vd.

Lenin’in bu oyun üzerinden bir tür liberal/liberter sosyalist olan İbsen’e eleştirisi, küçük burjuva aydınların bireyci statü ve yetenek fetişizmidir. Hekim gerçekten de halk sağlığına bir sorumluluk duyar duymasına, ama mesleğinin gereğini yapıp bunu yukarıya rapor etmenin yeterli olacağını sanır. Olmayınca, bireysel-mesleki uzmanlık ve otoritesine güvenerek işletme patronlarıyla, yenilgisinin kaçınılmaz olduğu bir bireysel kavgaya tutuşur. Bunu yaparken uğruna savaşır göründüğü halk sağlığı için, işçiler ve halkla en ufak bir temas kurmaz, onlara “cahiller yığını” olarak tepeden bakmaya devam eder, asıl onları kendi sorun ve davaları için kolektif bir savaşıma geçirmek için kılını kıpırdatmaz.

Emin Alper’in İbsen’in ana mantığında yaptığı tek değişim, bireysel kahramanı olan savcıyı, seyircinin onunla özdeşleşmesini engellemek için (sonradan “kişisel fedakârlık” ve “mağduriyet”le aklamak üzere) biraz kusurlu ve şaibeli hale getirmek. Bu yüzden İbsen’in liberal/bireyci/orta sınıfçı beyaz aydın sosyalizmi Emin Alper’in “özgürlükçü sol”una, Lenin’in kolektif sınıf mücadelesi ekseninden sert eleştirisi de Kurak Günler filmine cuk oturuyor!

Böylece Emin Alper’in, filminin psiko-siyasal gerilim ve aksiyon sahnelerinin tüm etkileyiciliğine karşın, dönüp dolaşıp tüm varabildiği yer, yine “yalnız, üzgün ve güzel yurdum”, yani küçük burjuva modernist beyaz üstünlükçü aydının işçi sınıfı ve halk karşısında yüzyılın eskitemediği yalnızlık ve yabancılık sendromu oluyor.

İlginçtir, Emin Alper filmle ilgili söyleşilerinde, Türkiye edebiyatının üç büyük Kemal’i Yaşar Kemal, Kemal Tahir ve Orhan Kemal’in romanlarına çok değer verdiğinin sürekli altını çiziyor. Ama bu romanlarda gördüğü ve aldığı tek şeyin, köylü/taşralı kurnazlığı, sinsiliği, entrikacılığı, yağcılığı, ikiyüzlülüğü, kraldan çok kralcılığı, çıkarcılığı, zalimliği vb gibi toplumsal eleştiri öğeleri. Alper, edebi Kemaller üzerinden kendi filminin, adeta yekpare bir blok olarak “şeytani taşra” (ve aslında şeytani ve tekinsiz güruh olarak yoksul halk) yaklaşımını realize etmeye çalışıyor.

Yaşar Kemal’in ve Orhan Kemal’in romanlarında sanki sınıf mücadelesi, sınıf dayanışması, sömürü ve zorbalığa karşı işçi ve köylü isyanları hiç yokmuş da, her şey şu “taşra entrikacılığı”ndan ibaretmiş gibi!

Post-modernizmden kopamayış

Kurak Günler’in taşra filmleri janrının genel sinizm ve kinizminin yer yer sınırlarını zorlasa da aşamaması/kopamamasının en temel nedenlerinden biri de, post-modern zihniyet ve estetizmden kopamaması.

Taşra Sıkıntısı filmlerinin tamamında, bazen “hiper gerçekçilik” de denilen, belirsizlik, bilinç bulanıklığı (hayal, rüya, kabus, sanrı, illüzyon, sarhoşluk, hap vd), psikolojik sorunlar (paranoya, şizofreni, klostrofobi, obsesif kompalsif takıntılar, vd), şüphecilik (karakterleri ve tabii seyirciyi kendinden bile şüpheye düşürme), gizemcilik, bir takım mistik ve mucizevi (nasıl olduğunun hiçbir açıklaması olmayan) olaylar, kinizm ve sinizm, cinsel takıntı veya fetişler, çok parçalılık ve çok katmanlılık, öznelcilik, görecilik, metinler-arasıcılık (neyi nereden aldığını söylemeden çok sayıda başka filme ya da edebiyat eserine yapılan göndermeler), ard-zamanlılık yerine geçmiş ile şimdinin iç içe geçirildiği eş zamanlılık, ortalama seyircinin ancak küçük bir kısmını yakalayabildiği sağanak gibi yağan metaforlar, ne anlattığından çok nasıl anlattığının öne çıkarılması, üsluplaştırma ve stilizasyon, ... tipik post-modern edebiyat/sinema karakteristikleridir.

Filmden sayısız örnek verilebilir, ben tek bir “metinler-arasılık” örneği vermekle yetineceğim. Kurak Günler filminin başında domuz avı sahnesi, olduğu gibi, önde gelen uluslararası film festivallerinde sayısız ödül toplayan ve Oscar aday olan yönetmenliğini Fernando Meirelles ve Katia Lund’un yaptığı kült film Tanrı Kent’in (2002), açılış sahnesindeki tavuk avı sahnesinin bir uyarlamasıdır. Tanrı Kent filminin bu açılış sahnesinde, bir sokak çetesi reisi kestiği tavuklardan birini elinden kaçırınca, çocuk yaştakilerden oluşan çetesine tavuğu yakalamalarını emreder. Sokak çetesi çocukları, ellerindeki koca koca tabancalarla sokaklar boyunca tavuğun peşinden kahkahalarla koşup ateş açarak yakalamaya çalışırlar.

Derdim Kurak Günler filminin hangi fikir ve sahneleri nereden aldığının dedektifliğini yapmak değil. Bilim insanları, yazarlar, akademisyenler, edebiyatçılar, sinemacılar elbette başka birçok yapıttan esinlenebilir, kendi yapıtlarına geliştirerek uyarlayabilirler. Ama kaynak göstermek şartıyla! Bir akademisyen başka bir yapıttan aldığı bir tespit, bulgu ya da fikri, kaynak göstermeden kendi fikriymiş gibi lanse ettiğinde, herkes haklı olarak aşırmacılık ya da intihal diye ayağa kalkar. Ama bu post-modern edebiyat ve sinema alanında “metinler arasıcılık” diye yapıldığında, kimse nedense sorgulamaz!? Eh, “post-modern sanat camiası küçük bir yer Emin Alper, burada bunlar normal karşılanır” mı diyelim?

Emin Alper, Kurak Günler filminde eleştirel gerçekçiliğin dozunu ve sarsıcılığını artırarak, yer yer dolaysızlaştırarak ve yarı-siyasallaştırarak filminin güç ve etkisini artırıyor. Ama toplumsal-eleştirel gerçekçilikten, çünkü kapitalizmi ve bir bütün olarak burjuvaziyi karşısına almaktan kaçtığı; ikincisi post-modern görecilik ve belirsizcilikten vazgeçemediği, üçüncüsü liberalizmden kopamadığı en fazla liberter bir sol’un ötesine geçemediği için, filmi de ortalama dar anti-AKPci muhalefetin ortalama tepki ve ruh halinin estetize ve stilize edilmiş sınırlarına çarpıp, tökezliyor.

Her şeye karşın Emin Alper filmografisi, “taşra sıkıntısı” filmlerinin (ki artık “taşra filmleri” sıkıntısına dönüşmüştür) genel zaaf, sorun ve sınırlarını aşamasa da yer yer üstüne çıkması ve bu sınırları zorlayabilmesinin önemli bir dinamiği, 19. yüzyıl ve (post-mortemizm öncesi) 20. yüzyıl klasik ve toplumsal ve eleştirel gerçekçi edebiyat, tiyatro, sinemasını, özellikle de Rus ve Sovyet edebiyatını, diyalektik sinema kurgusunu, diyalektik Brecht tiyatrosunu, estetik ve sanat kuramı çalışma ve tartışmalarını oldukça iyi bilmesidir. Söyleşilerinde tüm beslenme referansları, post-modernizm öncesi bu gerçekçi, eleştirel ve diyalektik gerçekçi edebiyat, tiyatro, sinema klasiklerine. Bu onun en güçlü yanı olmasına karşın, ne yazık ki bunları yeni ve daha ileri düzeyden geliştirmeye çalışmak yerine, post-modernizm ve liberal/liberter popülizm ile harmanlayarak (tam da hegemonik festival sineması endüstrisinin talep ettiği gibi) eklektize ettiği için, bir adım ileriye atarken iki adım geriye kaymaktan kaçınamıyor. Ama onun ileriye doğru atmaya çalıştığı adımlar kendisi veya yeni genç sinema yönetmenleri tarafından sürdürülebilirse, bu öncelikle gerçekçi sanatta açılan dev çöküntü obruğu post-modernizm parantezinin kapatılması ve toplumsal-eleştirel, tarihsel-diyalektik gerçekçiliğin kaldığı yerden ama yeni ve daha yüksek bir temelden geliştirilmesiyle mümkün olabileceğini gösteriyor.

30 Eylül 2022 Cuma

Yuval Noah Harari’nin Tehlikeli Popülist Bilimi


Eserleri çok satan yazar, yetenekli bir hikâye anlatıcısı ve popüler bir konuşmacı. Ancak bilimi, sansasyonalizme feda ediyor ve çalışması yanılgılarla dolu.


DARSHANA NARAYANAN

ÇEVİRİ: Keremcan KARABATAK 

“Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi” adlı çılgınca başarılı kitabın yazarı Yuval Noah Harari’nin videolarını izlerseniz, ona en hayret verici soruların sorulduğunu duyacaksınız:

•“Bundan yüz yıl sonra hala mutlu olmayı umursayacağımızı düşünüyor musunuz?” – Kanadalı gazeteci Steve Paikin, “TheAgendawith Steve Paikin” programında.

•“Yaptığım iş hala geçerli mi ve geleceğime nasıl hazırlanabilirim?”– Antwerp Üniversitesi’nde dil öğrenimi gören bir öğrenci.

•“Sapiens’in sonunda şu soruyu sormamız gerektiğini söylüyorsunuz: ‘Neyi istemek istiyoruz?’ Peki, sizce neyi istemeyi istemeliyiz?” –  “Milliyetçilik vs. Küreselleşme: Yeni Siyasi Bölünme” başlıklı TED Konuşması’nda bir izleyici.

•Siz Vipassanameditasyonu yapan birisiniz. Bu size (ilahi) güce yakınlaşmada yardım ediyor mu? Güce yakınlaştığınız yer orası mı?”- 2018 IndiaToday oturumundaki moderatör.

Bu karşılaşmalarda Harari’nin tarzı tatlı dilli hatta utangaçtır. Ara sıra iyi huylu bir şekilde geleceği görme gücüne sahip olmadığını söylese de ardından canlı bir şekilde, sahip olup olmadığını merak ettiğiniz bir otoriteyle soruyu yanıtlamaya devam ediyor. Harari, Paikin’e bundan yüz yıl sonra insanların muhtemelen yok olacağını ve dünyada sayborglar ve yapay zeka gibi farklı varlıkların yaşayacağını söylüyor ve “bu varlıkların ne tür bir duygusal veya zihinsel yaşama sahip olacağını” tahmin etmenin zor olduğunu öne sürüyor. Üniversite öğrencisine de çeşitlilik tavsiyesinde bulunuyor çünkü 2040’da iş piyasası çok değişken olacak. TED Konferansı’ndada “gerçeği bilmeyi istemeyi istemeliyiz” diye duyuruyor. Harari, IndiaToday oturumunda sorunun saçmalığı karşısında tebessüm bile etmeden “Vipassana meditasyonunu gerçeği daha net görebilmek için uyguluyorum” dedi. Hemen sonra sözlerini detaylandırdı: “Eğer kendi nefesimin gerçekliğini 10 saniyeliğine gözlemleyemiyorsam, jeopolitik sistemin gerçekliğini gözlemlemeyi nasıl umabilirim?”

Eğer henüz kaygılanmadıysanız şunu dikkate alın: Harari’nin peşinden gidenler arasında dünyadaki en güçlü insanların bazıları bulunuyor ve kadim kralların kâhinlerine gittiği gibi onlarda ona gidiyor. Mark Zuckerberg, Harari’ye insanlığın teknoloji ile birlikte daha mı birleşik yoksa daha mı parçalanmış hale gelip gelmediğini sordu. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) idari direktörü ona doktorların gelecekte Evrensel Temel Gelir’e tabii olup olmayacağını sordu. Avrupa’daki en büyük yayınevlerinden AxelSpringer’ın CEO’su da Harari’ye gelecekte yayıncıların dijital dünyada başarılı olmak için ne yapması gerektiği sorusunu yöneltti. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) ona COVID’in uluslararası bilimsel işbirliği üzerindeki etkilerini sordu. Her biri, Harari’nin eksik hükümleri lehine kendi otoritesini yıktı. Ve bunu da alanlarındaki bir uzman için yapmadılar, birçok yönden ama en çok da bilim açısından bir düzenbaz olan bir tarihçi için yaptılar.

Zor zamanlardayız ve hepimiz kelimenin tam anlamıyla hayat ve ölüm hakkındaki sorulara yanıt arıyoruz. İnsanlar gelecekteki pandemi dalgalarından ve iklim değişikliğinden sağ çıkacak mı? Genlerimiz, hakkımızdaki her şeyi anlamanın anahtarını barındırıyor mu? Teknoloji bizi kurtaracak mı yoksa yok mu edecek? Bilge bir yol gösterici arzusu –basit, okunabilir ve emin yanıtlar sağlamak için birden fazla disiplin boyunca cesurca sekebilen bir çeşit peygamber- anlaşılabilirdir. Ancak bu gerçekçi mi?

Birçok kişiye göre bu sorunun yersiz olması beni korkutuyor. Harari’nin satış rekorları kıran kitabı Sapiens, kuyruksuz maymunlar olarak mütevazı başlangıcımızdan efendisi olduğumuz algoritmaların bizi tahtımızdan edip egemen olacağı bir geleceğe kadarki insan türlerinin kapsamlı bir destanı. Sapiens, İngilizce olarak 2014’te yayımlandı. 2019 itibarıyla 50’den fazla dile çevrildi, 3 milyondan fazla kopya sattı. (Eski ABD Başkanı) Barack Obama 2016’da CNN’de kitabı tavsiye ederken Sapiens’in kendisine tıpkı Giza Piramitleri gibi olağandışı uygarlığımız hakkında “bir perspektif hissi” verdiğini söyledi. Harari takiben iki çoksatar daha yayımladı. 2017’de Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi ve 2018’de 21. Yüzyıl İçin 21 Ders. Toplamda kitapları dünya genelinde  23 milyon kopyadan fazla sattı. Harari dünyada en çok aranan entelektüel olduğunu iddia edebilir, her yerde sahneleri şereflendirebilir, her konuşması başına yüz binlerce dolar kazanabilir.

Harari bizi gerçeğinin ya da ilminin gücüyle değil hikaye anlatıcılığıyla baştan çıkardı. Bir bilim insanı olarak, karmaşık konuları çekici ve isabetli bir hikaye anlatımına çevirmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Aynı zamanda bilimin ne zaman sansasyonalizme kurban edildiğini de biliyorum. Yuval Harari benim “bilim popülisti” dediğim kişi (Kanadalı klinik psikolog ve YouTube gurusu Jordan Peterson bir diğer örnek). Bilim popülistleri, basit ve duygusal açıdan ikna edici bir dille sansasyonalist iplikleri bilimsel “hakikatlerin” etrafına dokuyan yetenekli hikaye anlatıcılarıdır. Anlatıları büyük oranda şüphe ve nüanstan arındırılmıştır, bu onlara yanlış şekilde bir otorite havası verir ve mesajlarını daha da ikna edici kılar. Siyasi emsalleri gibi bilim popülistleri mezenformasyon kaynağıdır. Kendilerini yanıtlara sahipmiş gibi sunarken sahte krizleri teşvik ederler. İyi anlatılmış bir hikâyenin cazibesini anlarlar; bıkıp usanmadan izleyici kitlesini genişletme peşinde koşarken, temelde yatan bilimin ün ve etki arayışı içinde çarpıklaşması umurlarında olmaz.

Bugün ve bu çağda iyi hikâye anlatıcılığı daha gerekli ancak özellikle bilime gelince hiç olmadığı kadar riskli… Bilim, tıbbi, çevresel, yasal ve diğer birçok kamusal kararı olduğu kadar ne hakkında tedbirli olacağımız ve hayatlarımızı nasıl sürdüreceğimiz konularındaki bireysel fikirlerimizi etkiler. Önemli toplumsal ve bireysel eylemler, etrafımızdaki dünyayı en iyi şekilde anlamamıza bağlıdır. Hepimizin evindeki salgın hastalık ve iklim değişikliğiyle en kötüsü henüz yaşanmadan bu ihtiyaç şimdi her zamankinden daha fazla…

Popülist Peygamberimizi ve onun gibileri ciddi bir incelemeye tabi tutmanın zamanı geldi.

Bu şaşırtıcı olabilir, ancak Yuval Harari'nin çalışmasının olgusal geçerliliği bilim insanları veya büyük yayınlardan çok az değerlendirme aldı. Harari’nin kendi tez danışmanı olan ve onun “Rönesans Savaş Anıları: Savaş, Tarih ve Kimlik, 1450-1600” çalışmasına rehberlik eden Oxford Üniversitesi’nden Profesör Steven Gunn, eski öğrencisinin aslında doğrulama sürecinden kurtulmayı başardığına dair şaşırtıcı bir itirafta bulundu. New Yorker’ın 2020 yılındaki Harari profilinde Gunn, Harari'nin -özellikle de Sapiens kitabıyla birlikte-“Kimsenin ‘biz şu ya da bu parçanın yanlış olduğunu düşünüyoruz’ diyemeyeceği kadar büyük sorular soralım” diyerek uzaman eleştirisinin üstünden atlayarak ilerlediğini düşünüyor: “Hiç kimse, her şeyin anlamı ya da uzun bir dönem boyunca herkesin tarihi konusunda uzman değil."

Yine de her şeyi başlatan kitap Sapiens’deki bilgileri doğrulamak için şansımı denedim. Sinirbilim ve evrimsel biyoloji topluluğundaki meslektaşlarıma danıştım. Harari'nin hatalarının çok sayıda ve önemli olduğunu ve kusur aramak olarak reddedilemeyeceğini gördüm. Kurgu dışı olarak satılsa da, anlatılarından bazıları gerçeklerden çok kurguya daha yakın –hepsi de bir bilim popülistinin belirtileri. Harari’nin türümüzün, örneğin aslanları aşarak, besin zincirinin en tepesine sıçraması hakkında yazdığı “Birinci Kısım: Bilişsel Devrim” bölümünü inceleyin.

“Gezegendeki büyük avcıların çoğu muhteşem yaratıklar; milyonlarca yıl süren hâkimiyetleri sayesinde kendilerine olağanüstü derecede güveniyorlar. Sapiens ise adeta bir muz cumhuriyetinin diktatörü gibi. Daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hala korku ve endişelerle doluyuz, bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor.”

Harari şu sonuca varıyor: “Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor.” Bir evrimsel biyolog olarak şunu söylemeliyim: Bu bölüm tüylerimi diken diken ediyor. Bir aslanı kendine güvenli yapan tam olarak nedir? Gürültülü bir kükreme mi? Bir sürü dişi aslan mı? Sıkı bir tokalaşma mı? Harari'nin vardığı sonuç, saha gözlemlerine mi yoksa laboratuvardaki deneylere mi dayanıyor? (Metinde kaynakları hakkında hiçbir ipucu yoktur.) Kaygı insanları gerçekten zalim mi yapar? Besin zincirinin tepesine çıkmak için zaman ayırsaydık, bu gezegende savaş ya da insan yapımı iklim değişikliği olmayacağını mı ima ediyor?

Bölüm, Aslan Kral filminden sahneleri, heybetli Mufasa’nın ufka bakıp Simba'ya ışığın dokunduğu her şeyin onun krallığı olduğunu söylemesini akla getiriyor. Harari’nin hikaye anlatıcılığı, canlı ve ilgi çekici ancak bilimden yoksun. Ardından dil konusunu ele alın. Harari “(…) tüm kuyruksuz maymun ve maymun türleri dahil pek çok hayvanın sesli dilleri vardır.” diye iddia ediyor.

On yılımı bir Yeni Dünya maymunu olan marmosetlerin sesli iletişimi üzerine çalışarak geçirdim. (Bazen benimle iletişimleri, idrarlarını benim yönüme püskürtmeyi içeriyordu.) Doktoramı aldığım Princeton Üniversitesi Sinirbilim Enstitüsü’nde vokal davranışın evrimsel, gelişimsel, nöronal ve biyomekanik fenomenlerin etkileşiminden nasıl ortaya çıktığını inceledik. Çalışmamız, maymun iletişiminin (insan iletişiminden farklı olarak) nöral veya genetik kodlara önceden programlandığı dogmasını kırmayı başardı. Aslında, maymun yavrularının, insan bebeklerinin öğrenme şekline benzer bir şekilde, ebeveynlerinin yardımıyla “konuşmayı” öğrendiklerini keşfettik.

Ancak insanlarla tüm benzerliklerine rağmen maymunların bir “dili” olduğu söylenemez. Dil kurallara bağlı bir sembolik sistemdir. Semboller (kelimeler, cümleler, imajlar vs.) dünyadaki insanları, yerleri, olayları ve ilişkileri işaret eder. Ama aynı zamanda aynı sistemdeki diğer sembolleri de anımsatır ve gönderme yapar. (Örneğin diğer kelimeleri tanımlayan kelimeler). Maymunların uyarı çağrıları ve kuşlarla balinaların şarkıları bilgi iletebilir ama biz, Alman filozof Ernst Cassirer’in dediği gibi sembolik sistem edinimin mümkün kıldığı “gerçekliğin yeni bir boyutunda” yaşarız.

Bilim insanlarının dilin nasıl ortaya çıktığına dair birbiriyle rekabet eden kuramları olabilir ama Noam Chomsky ve Steven Pinker gibi dilbilimcilerden Michael Tomasello ve Asif Ghazanfar gibi primat iletişimi uzmanlarına kadar herkes, her ne kadar diğer hayvanlarda öncülleri bulunabilse de, dilin insanlara özgü olduğunda hemfikir. Bu, tüm dünyada lisans düzeyindeki biyoloji derslerinde öğretilen ve kolay bir Google aramasıyla bile bulunabilen bir ilke. Bilim insanı meslektaşlarım da Harari’ye karşı çıkıyor. Biyolog HjalmarTuresson, Harari’nin şempanzelerin “beraber avlandığı ve babunlar, çitalar ve düşman şempanzelere karşı omuz omuza savaştığı” iddiasının doğru olamayacağına dikkat çekiyor. Çünkü çitalar ve şempanzeler Afrika’nın aynı bölgelerinde yaşamıyor. Turesson “Harari muhtemelen çitalarla leoparları karıştırıyor” diyor. Belki ayrıntılara girmek, çitalar ve leoparlar arasındaki farkı bilmek o kadar da önemli değildir. Harari sonuçta insanların hikâyesini yazıyor. Ama hataları maalesef bizim türümüze de uzanıyor. Sapiens’in “Çağımızda Barış” bölümünde Harari, “şiddetin büyük oranda devletin yükselişi nedeniyle gerilemesini” tarihsel olarak tartışmak için Ekvador’un Waorani halkı örneğini kullanıyor. Bize Waoranilerin vahşi olduğunu çünkü onların “Amazon ormanının derinlilerinde ordusuz, polissiz ve hapishanesiz yaşadığını” söylüyor. Waoranilerin bir zamanlar dünyadaki en yüksek cinayet oranlarına sahip olduğu doğru ancak 1970’lerin başından bu yana görece barış içinde yaşadılar. 2015’te Waoranilerle zaman geçirmiş olan bir bitki genetikçisi Anders Smolka ile konuştum. Smolka, Ekvador yasalarının ormanda uygulanmadığını ve Waoranilerin kendilerine ait bir polisi ya da hapishanesi olmadığından bahsetti: “Mızraklamak hala endişe verici olsaydı, kesinlikle eminim ki bunu duymuş olurdum” diyor. "Bir eko-turizm projesi için gönüllü olarak oradaydım, bu yüzden misafirlerimizin güvenliği oldukça önemliydi." Burada Harari, ırkçı ve vahşiliğiyle meşhur polis devletimize duyulan ihtiyacı haklı çıkarmak için son derece zayıf bir örnek kullanıyor.

Bu ayrıntılar önemsiz görünebilir, ancak her biri Harari'nin yanlış bir şekilde güçlü bir temel olarak sunduğu şeyde parçalanan bir bloktur. Eğer üstünkörü bir okuma bu temel hatalar dizisini gösteriyorsa, daha kapsamlı bir incelemenin toptan inkârlara yol açacağına inanıyorum.(1)

Harari sıklıkla sadece geçmişimizi anlatmıyor; bizzat insanlığın geleceği hakkında kehanette bulunuyor. Elbette herkesin geleceğimiz hakkında spekülasyon yapma hakkı var. Ancak bu spekülasyonların geçerli olup olmadığını, özellikle de Harari gibi karar verici seçkinlerimizin ilgisine sahip bir kişiyse, öğrenmek önemlidir. Yanlış tahminlerinciddi sonuçları vardır. Umutlu ebeveynleri yanlış yere genetik mühendisliğinin otizmi ortadan kaldıracağını düşünmeye yönlendirebilir, çıkmaz projelere çok büyük miktarda para dökülmesine yol açabilir veya bizi ne yazık ki küresel salgın gibi tehditlere karşı hazırlıksız bırakabilirler.

Şimdi Harari'nin 2017 tarihli Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi adlı kitabında küresel salgınlar hakkında söylediklerine bakalım:

“Sonuçta AIDS ve Ebola gibi doğal felaketlerle mücadelede ibre insanlığın lehine dönüyor.(…) Öyle ki insan türünü gelecekte tehlikeye atacak büyük salgınların, acımasız bir ideolojinin takipçisi insanların elinden çıkması işten bile değil. İnsanlığın doğal salgınlar karşısında çaresiz kaldığı çağ, muhtemelen sona erdi. Ne var ki o günleri mumla arayabiliriz.”

Mumla aramayı dilerdim. Onun yerine resmi rakamlara göre 6 milyonumuz COVID nedeniyle öldü. Bazı tahminler gerçek sayının 12-22 milyon arasında olduğunu söylüyor. Ve ister pandemiden sorumlu virüs olan SARS-CoV-2'nin doğrudan vahşi doğadan ister Vuhan Viroloji Enstitüsü'nden geldiğini düşünün, pandeminin “acımasız bir ideolojinin hizmetinde” yaratılmadığı konusunda hepimiz hemfikiriz.

Harari daha fazla yanılamazdı. Ama iyi bir bilim popülisti gibi, pandemi sırasında birçok televizyon programına çıkarak sözde uzmanlığını sunmayı sürdürdü. NPR’da programa katıldı ve “hem salgın hem de neticesinde oluşan ekonomik krizle nasıl başa çıkılacağı” hakkında konuştu. “Koronavirüs salgını sonrası ortaya çıkan kilit soruları” aydınlatmak için Christiane Amanpour’un programıyla devam etti. Ardından BBC Newsnight’da “koronavirüs hakkında tarihsel bir bakış açısı” sundu. Bir değişiklik yaparak Sam Harris’in podcast’inde bize COVID'in "gelecekteki etkilerini" anlattı. Harari ayrıca Sadeq Saba ile Iran Interntional, IndiaToday’in E-Oturum Korona Serileri’lerine ve bir dizi dünya genelindeki diğer haber kanallarına katılmak için zaman buldu.

Bir bilim popülistinin diğer bir temel özelliği olan sahte bir krizi teşvik etme fırsatını kullanan Harari, “deri altı gözetleme” (kuşkusuz endişe verici bir kavram) konusunda ciddi uyarılarda bulundu. “Bir düşünce deneyi olarak" dedi, "her vatandaşın günde 24 saat vücut ısısını ve kalp atış hızını izleyen biyometrik bir bilezik takmasını talep eden varsayımsal bir hükümet düşünün."Olumlu yanının bir hükümetin salgını birkaç gün içinde durdurmak için bu bilgiyi imkân dâhilinde kullanabilmesi olduğunu söylüyor. Dezavantajı hükümete gelişmiş bir gözetim sistemi sunabilmesidir, çünkü "bir video klibi izlerken vücut sıcaklığıma, kan basıncıma ve kalp atış hızıma ne olduğunu izleyebilirseniz, beni neyin güldürdüğünü, neyin ağlattığını ve beni gerçekten çok kızdıran şey öğrenebilirsiniz."

İnsan duyguları ve bu duyguları nasıl ifade ettiğimiz öznel ve değişkendir. Duyumlarımızı yorumlama şeklimizde kültürel ve bireysel farklılıklar vardır. Duygularımız hakkında bağlamsal bilgilerden arındırılmış fizyolojik ölçümlerle anlam çıkarılamaz (eski bir düşman, yeni bir sevgili ve kafein, hepsi kalbimizin daha sert çarpmasına neden olabilir). Bu, vücut ısısı, kan basıncı ve kalp atış hızından daha kapsamlı fizyolojik ölçümler yapılsa bile geçerlidir. Hatta bu yüz hareketleri izlendiğinde bile geçerlidir. Psikolog Lisa Feldman Barrett gibi bilim insanları, uzun süredir inanılanın aksine, üzüntü ve öfke gibi duyguların bile evrensel olmadığını keşfediyorlar. Feldman Barrett, “Yüz hareketlerinin, bir sayfadaki kelimeler gibi okunacak içsel bir duygusal anlamı yoktur” diye açıklıyor. Bu nedenle, belirli bir anda sizin veya benim ne hissettiğimizi tahmin edebilecek teknolojik sistemler yaratamadık (ve bu her şeyi anlayan, her şeyi bilen sistemleri asla inşa edemeyebiliriz).

Harari'nin iddiaları bilimsel olarak geçersizdir, ancak ciddiye alınmalıdır. Meslektaşım, sinirbilimci Ahmed El Hady'nin dediği gibi, “Dijital bir panoptikonda yaşıyoruz.” Şirketler ve hükümetler bizi sürekli izliyor. Harari gibilerinin bizi gözetleme teknolojilerinin “bizi bizim kendimizi bildiğimizden çok daha iyi tanıyabileceğine” ikna etmesine izin verirsek, algoritmaların bizi kendimizden şüphe ettirecek şekilde manipüle etmesine izin verme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Ve bunun, kimin istihdam edilebilir olduğuna veya bir algoritmanın sözde bilgeliğine dayanarak kimin güvenlik riski oluşturduğuna karar vermek gibi, gerçek dünyada daha kötü etkileri vardır.

Harari’nin spekülasyonları mütemadiyen zayıf  bilim anlayışına dayanıyor. Örneğin, biyolojik geleceğimizle ilgili tahminleri, gen merkezli bir evrim görüşüne dayanmaktadır, onun gibi tanınmış şahsiyetler nedeniyle (ne yazık ki) kamusal söyleme hakim olan bir düşünce tarzı. Böyle bir indirgemecilik, basite indirgenmiş bir gerçeklik görüşü geliştirir ve daha da kötüsü, tehlikeli bir şekilde öjeninin alanına sapar. Harari, Sapiens’in son bölümünde şöyle yazar:

“Neden Tanrı’nın tuvalinin başına geçip daha iyi bir Sapiens tasarlamayalım? Homo Sapiens’in becerilerinin, ihtiyaçlarının ve isteklerinin genetik bir temeli var, üstelik Sapiens genomu farelerinkinden daha karmaşık değil (fare genomu yaklaşık 2,5 milyar nükleobaz, Sapiens genomu 2,9 milyar nükleobaz içeriyor, fareninkinden sadece yüzde 14 daha büyük). (…) Genetik mühendisliği dâhi fareler yaratabiliyorsa, neden dâhi insanlar yaratmasın? Tek eşli tarla fareleri yaratabiliyorsa, neden partnerlerine sadık insanlar yaratmasın?”(2)

Genetik mühendisliği sihirli bir değnek olsaydı gerçekten uygun olurdu –hızlıca parmak şıklatmak, çapkınları sadık partnerlere ve herkesi Einstein'a dönüştürebilirdi. Ama ne yazık ki durum böyle değil. Diyelim şiddete başvurmayan bir tür olmaya çalışıyoruz. Bilim insanları, monoaminoksidaz-A (MAO-A) geninin düşük aktivitesinin saldırgan davranış ve şiddet içeren suçlarla bağlantılı olduğunu buldu. Ama "Tanrı'nın tuvalinin başına geçip daha iyi Sapiens tasarlamaya" (Harari'nin dediği gibi) cezbedilirsek, MAO-A etkinliği düşük olan herkes şiddet yanlısı olmadığı gibi, MAO-A etkinliği yüksek olan herkes de şiddete başvurmayan kişiler değildir. Aşırı derecede kötü davranışların olduğu ortamlarda büyüyen insanlar, genleri ne olursa olsun, genellikle saldırgan veya kavgacı olurlar. Yüksek MAO-A aktivitesi sizi bu kaderden koruyabilir ancak bu doğuştan değildir. Tersine Aksine, çocuklar sevgi dolu ve destekleyici ortamlarda büyüdüklerinde, düşük MAO-A aktivitesine sahip olanlar bile sıklıkla gelişirler.

Genlerimiz, bizi yaratan olayları yönetmek için doğru zamanda doğru ipleri çeken kukla ustalarımız değildir. Harari fizyolojimizi değiştirmek ya da insanları sadık ya da zeki olmaları için “tasarlamak” hakkında yazdığında bizi oluşturan pek çok genetik olmayan mekanizmayı atlıyor. Örneğin, bölen, hareket eden, kaderlerine karar veren, doku ve organlar şeklinde organize olan hücrelerin olduğu fizyolojimiz gibi değiştirilmez görünen bir şey bile sadece genler tarafından tasarlanmaz.1980’lerde bilim insanı J.L.Marx, Xenopus üzerinde (Sahra altı Afrika'ya özgü bir su kurbağası) bir dizi deney yaptı ve "sıradan" biyofiziksel olayların (hücrelerdeki kimyasal reaksiyonlar, hücrelerin içindeki ve üzerindeki mekanik basınçlar ve yerçekimi gibi) genleri açıp kapayabileceğini, hücrenin kaderine karar verebileceğini keşfetti. Hayvan bedenlerinin, genler arasındaki karmaşık bir danstan ve değişen fiziksel ve çevresel olaylardan kaynaklandığı sonucuna vardı.

Tadı ele alalım. Harari gibi birini okurken, örneğin yeni doğmuş insan bebeklerinin davranışlarına neredeyse tamamen genlerinin hükmettiğini düşünülebilirsiniz. Çünkü bebeklerin bahsedilecek neredeyse hiçbir “yetiştirilmesi” yoktur. Ancak bir araştırma, hamileliğinin son üç ayında çok fazla havuç suyu içen kadınların altı aylık bebeklerinin, havuç aromalı tahıl gevreğini diğer bebeklerden daha fazla sevdiğini gösteriyor. Bu bebekler havuç lezzetini severler ama “havuç sevme” genleri yüzünden değil. Anneler (biyolojik veya koruyucu) bebeklerini emzirirken yedikleri yiyeceklerin tadı anne sütüne geçer ve bebekleri bu yiyecekler için öncelik geliştirirler. Bebekler, yiyecek tercihlerini annelerinin davranışlarından “kalıtım yoluyla alırlar”. Nesiller boyunca Kore'deki yeni annelere kaselerce deniz yosunu çorbası içmeleri ve Çinli kadınlara da doğumdan hemen sonra zencefil ve sirkede pişirilmiş domuz ayağı yemeleri söylendi. Koreli ve Çinli çocuklar, "zencefil yiyen" veya "sirke isteyen" genlere ihtiyaç duymadan kültüre özgü tat tercihlerini kalıtım yoluyla alabilirler.

Bu modern dünyada, nerede yaşarsak yaşayalım, işlenmiş şeker tüketiyoruz. Uzun süreli yüksek şekerli bir beslenme, anormal yeme alışkanlıklarına ve obeziteye neden olabilir. Bilim insanları hayvan modelleri kullandılar ve bunun gerçekleştiği moleküler bir mekanizmayı ortaya çıkardılar. Yüksek şekerli beslenmeler, daha sonra tat nöronlarını yeniden programlamak ve tatlılık hissini azaltmak için gen ifadesini düzenleyen, hayvanları uyumsuz beslenme modellerine hapseden PRC2.1 adlı bir protein kompleksini aktive eder. Burada beslenme alışkanlıkları, gen ifadesini değiştiriyor, “epigenetik yeniden programlamanın” bir örneği, sağlıksız yiyecek seçimlerine yol açıyor.

Yetiştirme doğayı şekillendirir ve doğa da yetiştirmeyi şekillendirir. Bu bir düalite değildir; daha çok bir Möbius şeridi gibidir. “Homo Sapiens’in becerilerinin, ihtiyaçlarının ve isteklerinin” nasıl oluştuğu gerçeği, Harari'nin tasvir ettiğinden çok daha karmaşık (ve zarif!).

Genetikçiler Eva Jablonka ve Marion J. Lamb, Evrimin Dört Boyutu adlı kitaplarında bunu en hoş şekilde söylüyorlar:

“Maceraperestlik, kalp hastalığı, aşın şişmanlık, dindarlık, eşcinsellik, utangaçlık, aptallık ya da zihnin veya vücudun sergilediği herhangi bir özellik için ayrı bir genin var olduğu görüşünün genetik düzlemde yeri kalmamıştır. Psikiyatr, biyokimyacı ya da genetikçi olmayan (ama yine de genetikle ilgili meselelerde kendilerini dikkate değer bir rahatlıkla ifade edebilen) birçok bilimci hala genleri basit nedensel etkenler olarak gösterseler ve kendilerini dinleyenlere her türlü sorun için hızlı çözüm vaadinde bulunsalar bile, bu insanlar aslında bilgisi veya niyeti şüpheli olan propagandacılardan başka bir şey değildir.”

Harari’nin niyetleri gizemini korumayı sürdürüyor, ama onun biyoloji hakkındaki beyanları (ve gelecek hakkındaki kehanetleri) Larry Page, Bill Gates, Elon Musk ve diğerleri gibi Silikon Vadisi teknologları arasında yaygın olan bir ideoloji tarafından yönlendiriliyor. Algoritmaların bizi kurtaracağı mı yoksa yok mu edeceği hakkındaki görüşleri farklılaşabilir ama hepsi de dijital hesaplamanın aşkın gücüne inanıyorlar. Musk, 2020’de New York Times’a verdiği röportajda “Yapay zekânın insanlardan çok daha zeki olduğu bir duruma doğru gidiyoruz ve bence bu zaman dilimi bugünden itibaren beş yıldan az olduğunu düşünüyorum.” dedi. Musk yanılıyor. Algoritmalar (şayet yapıyorlarsa) kısa bir süre sonra tüm işlerimizi almayacak veya dünyayı ele geçirmeyecek ya da insanlığı sona erdirmeyecek. Yapay zeka uzmanı François Chollet’in algoritmaların bilişsel otonomi kazanma olasılığı hakkında söylediği gibi: “Bugün ve yakın gelecek için bu bilimkurgu malzemesi.” Bilim popülisti Harari, Silikon Vadisi'nin anlatılarını tekrarlayarak -yine- sahte bir krizi teşvik ediyor. Daha da kötüsü, dikkatimizi algoritmaların gerçek zararlarından ve teknoloji endüstrisinin kontrolsüz gücünden uzaklaştırıyor. Homo Deus’un son bölümünde Harari bize “Veri Dini” diye yeni bir dinden bahseder. Onun “Dataistler” diye adlandırdığı bu dinin uygulayıcıları tüm evreni veri akışları olarak algılar. Tüm organizmaları biyokimyasal veri işlemcileri olarak görürler ve insanlığın “kozmik görevinin”, bizi kendimizi anlayabileceğimizden daha iyi anlayacak, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir veri işlemcisi yaratmak olduğuna inanırlar.

Harari'nin öngörüsüne göre bu destanın mantıklı sonucu, algoritmaların hayatımızın tüm yönleri üzerinde otoriteyi ele geçireceği. Kiminle evleneceğimize, hangi kariyeri takip edeceğimize ve nasıl yönetileceğimize karar verecekler. (Silikon Vadisi, tahmin edebileceğiniz gibi, Veri Dini’nin merkezidir.) Harari, Dataistlerin sözlerini aktararak, "Onlar göre Homo sapiens köhne bir algoritmadan ibaret" diyor.

“Nihayetinde insanların tavuklardan ne gibi bir üstünlüğü var ki? Sadece, bilgi akışları tavuklarınkine göre çok daha karmaşık bir örüntü üzerinden sağlanıyor. İnsanlar daha çok veriyi absorbe edip, daha iyi algoritmalarla işleyebiliyor. Pekala, o zaman insana kıyasla daha fazla veriyi absorbe edip daha etkin işleyebilen bir bilişim sistemi oluşturduğumuzda, tıpkı insanın tavuktan üstün olması gibi, bu sistem de insandan üstün olmayacak mı?”

Ancak insan çeki düzen verilmiş bir tavuk değildir, hatta her bakımdan bir tavuğa göre mutlaka üstün değildir. Aslında tavuklar insanlardan “daha fazla veri absorbe edebilir” ve bunu en azından görme alanında “daha iyi işleyebilir”. İnsan retinasında kırmızı, mavi ve yeşil dalga boylarına duyarlı fotoreseptör hücreler bulunur. Tavuk retinalarında bunlara ek olarak mor dalga boyları (ultraviyole dahil) için koni hücreleri ve hareketi daha iyi takip etmelerine yardımcı olan özel reseptörler bulunur. Beyinleri tüm bu ek bilgileri işleyecek şekilde donatılmıştır. Tavuğun dünyası, idrak bile edemediğimiz bir renk gösterisidir. Burada anlatmak istediğim, bir tavuğun insandan daha iyi olduğu değil - bu bir yarışma değil - ama tavukların benzersiz bir şekilde "tavuk" olduğu, aynı şekilde bizim de eşsiz şekilde "insan" olduğumuz.

Ne tavuklar ne de insanlar yalnızca algoritmalardır. Beynimizin bir kütlesi var ve o kütle bir dünyada yer alıyor. Davranışlarımız dünyevi ve bedensel faaliyetlerimizden dolayı ortaya çıkar. Canlılar, sadece çevremizdeki veri akışlarını özümseyip işlemekle kalmıyor; evrimsel biyolojide “niş inşası” olarak adlandırılan bir süreç ile kendimizin ve birbirimizin çevrelerini sürekli olarak değiştiriyor ve yaratıyoruz.Bir kunduz ırmakta baraj yaptığında bir göl yaratır ve diğer tüm organizmalar da artık bu gölün bulunduğu dünyada yaşamak zorundadır. Kunduzlar yüzyıllarca dayanan sulak alanlar yaratabilir, soyundan gelenlerin maruz kaldığı seçilim baskılarını değiştirerek potansiyel olarak evrimsel süreçte bir değişime neden olabilir. Homo sapiens rakipsiz esnekliğe sahiptir; çevremize uyum sağlama ve aynı zamanda onları değiştirme konusunda olağanüstü bir yeteneğimiz var. Yaşama eylemlerimiz bizi yalnızca algoritmalardan ayırmaz; algoritmaların kimi seveceğimiz, gelecekteki işlerimizde ne kadar başarılı olacağımız (3) veya bir suç işleyip işlemeyeceğimiz gibi sosyal davranışlarımızı doğru bir şekilde tahmin etmesini neredeyse imkansız hale getirir.

Harari kendisini objektif bir katip olarak şekillendirmeye özen gösteriyor. Bize kendisinin değil, Dataistlerin dünya görüşünü sunduğunu söylemeye özen gösteriyor. Ama sonra çok sinsi bir şey yapıyor. “Dataist dünya görüşü size eksantrik bir uç fikir gibi gelebilir ama aslında bilimsel kurumların çoğunu çoktan fethetti" diyor. ("Bilimsel kurumların çoğunu fethetmiş") Dataist dünya görüşünü nihai olarak sunarken, bize, insanların algoritmalar olduğunun "nesnel olarak" doğru olduğunu ve daha iyi algoritmalar tarafından verilen kararların pasif alıcıları olarak demodeleşmeye kaçınılmaz olduğunu söyler, çünkü insanlığımıza ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. Bu fazla genel ifadeyi desteklemek için dipnotlarına dönersek, alıntı yaptığı dört kitaptan üçünün bilim insanı olmayanlar tarafından yazıldığını görüyoruz: Bir müzik yayıncısı, birtrend tahmincisi ve bir dergi yayıncısı.(4)

İnsanlığın kaderi hakkında önceden belirlenmiş hiçbir şey yoktur. Özerkliğimiz kozmik karma yüzünden değil, Google tarafından icat edilen ve Facebook tarafından mükemmelleştirilen yeni bir ekonomik model yüzünden aşınıyor - para kazanmak amacıyla bizi manipüle etmenin bir yolunu bulan bir kapitalizm biçimi. Sosyal bilimci Shoshana Zuboff, bu ekonomik modele “gözetim kapitalizmi” adını verdi. Gözetim kapitalisti şirketler -Google, Facebook, Amazon, Microsoft ve diğerleri- yaşamak, çalışmak ve oynamak için giderek daha fazla bel bağladığımız dijital platformları inşa ediyor. Çevrimiçi faaliyetlerimizi şaşırtıcı düzeyde ayrıntılı izliyorlar ve kârlarını en üst düzeye çıkarmak amacıyla davranışlarımızı etkilemek için bu bilgileri kullanıyorlar. Bir yan ürün olarak, onların dijital platformları, yaygın iklim inkarcılığı, bilim şüpheciliği ve siyasi kutuplaşma ile sonuçlanan yankı odaları oluşturmaya yardımcı oldu. Zuboff, düşmanı adlandırarak ve onu bir doğa gerçeği veya teknolojik kaçınılmazlık olarak değil, insanların bir icadı olarak nitelendirerek bize onunla savaşmanın bir yolunu sunuyor. Harari’nin aksine Zuboff, Silikon Vadisi’nde sevilen bir şahsiyet değil.

Ekim 2021’de Harari, Sapiens’in çizgi roman adaptasyonunun ikinci cildini piyasaya sürdü. Sırada bir Sapiens çocuk kitabı, sürükleyici bir deneyim ve Sapiens'ten ilham alan çok sezonlu bir TV şovu olan Sapiens Live var. Popülist Peygamberimiz, yeni takipçiler ve onlarla birlikte amansız yeni ün ve nüfuz dorukları arayışında.

Harari, hikaye anlatımıyla bizi baştan çıkardı, ancak siciline yakından bir bakış, bilimi sansasyonelliğe feda ettiğini, genellikle ciddi olgusal hatalar yaptığını ve spekülatif olması gerekeni kesin olarak tasvir ettiğini gösteriyor. Nadiren yeterli dipnotlar veya referanslar sağladığı ve fikirleri kendisininmiş gibi sunduğu düşünürleri (5) kabul etme konusunda oldukça cimri olduğundan, açıklamalarını dayandırdığı temel belirsizdir. Ve hepsinden daha tehlikelisi, gözetim kapitalistlerinin anlatılarını pekiştirerek, davranışlarımızı ticari çıkarlarına uyacak şekilde manipüle etmeleri için onlara ücretsiz bir geçiş hakkı veriyor. Kendimizi mevcut krizden ve önümüzden geçenlerden korumak için Yuval Noah Harari'nin tehlikeli popülist bilimini şiddetle reddetmeliyiz.

1) Harari'nin çalışmasının olgusal geçerliliği konusundaki endişelerim, yazar Anand Giridharadas'ın çok satan bir başka kitap-Jared Diamond'ın Krizdeki Uluslar İçin Dönüm Noktaları- için yaptığı eleştiriye benziyor. Giridharadas Diamond'a "Eğer küçük ve orta boy şeylerde size güvenemezsek, 30 bin metrelik kitapların yazarlarının gerçekten güvenimize ihtiyaç duyduğu bir yerde yani büyük, kontrol edilmesi zor iddialarda size nasıl güvenebiliriz?" Giridharadas aynı zamanda kurgusal olmayan kitaplar için profesyonel doğruluk kontrolü ihtiyacına da işaret ediyor, ki bunun norm olmadığını öğrendiğimde şoke oldum.

2) Harari’nin 2017 tarihli kitabı Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi’nden benzer bir kısım: “Ölümcül genleri ıslah etmek bir kez mümkün olduğunda, tüm kodu yeniden yazarak geni iyileştirmek dururken neden yabancı bir DNA'yı aktarma zahmetine katlanalım ki? Sonrasında aynı mekanizmayı sadece ölümcül genleri ıslah etmek için değil otizm, zeka geriliği veya obezite gibi daha az ölümcül hastalıklardan sorumlu genleri iyileştirmek için de kullanabiliriz.”

3) Milyonlarca kişinin McDonald’s, Kraft-Heinz, Boston ConsultingGroup ve Swarovski gibi şirketlerdeki işler için taranmasına rağmen algoritmaların iş performansını tahmin edebileceğine dair hakem onaylı bir kanıt yok. Princeton Üniversitesi’nden bilgisayar bilimcisi Arvind Narayanan alenen algoritmik iş tarama hizmetleri sunan şirketlerin (ilk ikisi HireVue ve Pymetrics) “şarlatan olduğunu” söyledi.

4) Harari’nin alıntı yaptığı kitaplar: KevinKelly, WhatTechnologyWants (New York: Viking Press, 2010); CésarHidalgo, Why Information Grows: TheEvolution of Order, fromAtomstoEconomies (New York: Basic Books, 2015); HowardBloom, Global Brain: TheEvolution of MassMindfromtheBigBangtothe 21st Century (Hoboken: Wiley, 2001); ShawnDuBravac, DigitalDestiny (Washington: Regnery Publishing, 2015.).

5) Harari'nin yazılarına rastlayan sıradan bir okuyucu, tüm fikirlerin yalnızca ondan geldiğini düşünebilir, ancak Harari'nin düşünce çerçeveleri, genellikle ondan daha önce gelen diğerlerini anımsatır. Örneğin onun dini ve seküler ideolojileri PokemonGo oyunuyla karşılaştırması,Sloven filozof Slavoj Žižek'in 2017 tarihli kitabı Incontinence of theVoid: Economico-Philosophical  Spandrels ve daha önceki derslerinde yaptığı karşılaştırmasına esrarengiz bir şekilde benziyor. 2017 tarihli Homo Deus kitabında Harari, “dataizm” e tam bir bölüm ayırıyor ancak gazeteciler, Data-izm terimini ortaya atan kişi David Brooks'dan veya 2015’te Data-ism başlıklı bir kitap yayınlayan Steve Lohr'dan bahsetmiyor.

Kaynak: https://artigercek.com/haberler/yuval-noah-harari-nin-tehlikeli-populist-bilimi

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]