Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2026 Pazar

Solun Düzen İçi Restorasyona Yedeklenmesi Üzerine

Mahmut Boyuneğmez

Temel Tez: Sosyalistlerin düzen içi muhalefetle yan yana mücadele yürütmesi ile bu muhalefetin siyasal başarısını kendi stratejik önceliği hâline getirmesi aynı şey değildir. İlki, mevcut somut koşullarda gerekli bir taktik mücadele biçimidir; ikincisi ise sosyalist siyasal bağımsızlığın aşınması ve düzen içi restorasyona yedeklenme riskini taşır.

Giriş

Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği derin ekonomik kriz, rejimin kurumsal çürümesi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfke, Türkiye solunu bir kez daha tarihsel ve siyasal bir eşikle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu eşikte ortaya çıkan tartışma yalnızca belirli bir kişinin ya da belirli bir örgütün tutumuyla açıklanabilecek bir mesele değildir. Gözlenen eğilim, farklı siyasal geleneklerden gelen unsurları bir araya getiren daha genel bir siyasal yönelimin ifadesidir.

Bu yönelimin ortak paydası, sosyalist hareketin kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine, mevcut düzen içi muhalefetin taşıdığı toplumsal ağırlığı “somut koşulların zorunluluğu” olarak kabul etmesi ve kendi siyasal geleceğini ana muhalefetin başarısına bağlamasıdır.

Burada tartışılması gereken, tek tek kişilerin niyetleri değil, belirli bir siyasal yönelimin mantığıdır. Farklı örgüt ve çevrelerde farklı gerekçelerle ortaya çıkan yönelimin ortak noktası, sosyalist hareketin bağımsız siyasal kapasitesini büyütmek yerine, düzen içi muhalefetin mevcut toplumsal ağırlığını kendi siyasal stratejisinin belirleyici unsuru hâline getirmesidir.

Burada yaptığımız, farklı örgütlerin birbirinden farklı somut taktiklerini tek bir kalıba koymak değildir; bu taktiklerin hangi noktada ortak bir siyasal mantığa bağlandığını göstermektir. Dolayısıyla eleştirimizin hedefi, düzen içi muhalefetle herhangi bir temasın kurulması değil; bu temasın sosyalist siyasetin bağımsız hedeflerini belirleyen bir öncelik ilişkisine dönüşmesidir.

Tartışmanın ekseni, “muhalefetle yan yana gelmek gerekir mi?” sorusundan ziyade, sosyalistlerin bu ilişkiler içinde kendi siyasal özne konumunu koruyup koruyamadığı sorusudur.

Bahsettiğimiz eğilim, “somut koşullar”, “gerçekçilik”, “esneklik”, “mevzi siyaseti”, “güç dengeleri” ve “faşizme karşı geniş cephe” gibi kavramları tahrif ederek, sosyalist siyasetin bağımsız hattının mevcut burjuva muhalefetinin arkasında geçici veya kalıcı biçimde konumlandırılmasını savunmaktadır.

“Düzen içi restorasyon” ile kastettiğimiz, mevcut rejimin bütün kurumlarının ve uygulamalarının aynen korunması değildir. Kastettiğimiz, siyasal iktidarın değişmesiyle birlikte devletin, sermaye egemenliğinin ve kapitalist üretim ilişkilerinin temel çerçevesi korunurken, rejimin sınıfsal ve kurumsal düzeyde yeniden tahkim edilmesidir.

Yeni Parti (YP)’nin ve düzen içi muhalefetin restorasyon projesi soyut bir "demokratikleşme" isteğine değil, Türkiye kapitalizminin nesnel ihtiyaçlarına dayanmaktadır. Rejimin mevcut kuralları hiçe sayan, kurumsal çürümeyi derinleştiren ve öngörülemez yönetim tarzı, sermaye birikim rejimini ve uluslararası sermaye akışlarını sürdürülemez hale getirmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve özellikle uluslararası sermaye akışlarının sağlıklı işleyebilmesi için en temel gereksinimlerden ikisi hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal rasyonelliktir. Sermaye, doğası gereği uzun vadeli yatırımlar ve finansal planlamalar yaparken mülkiyet hakkının korunduğu, kararların şahsi keyfiliğe değil belirli kurallara ve kurumlara dayandığı bir zemine ihtiyaç duyar. İktidarın kurumsal yapıyı (Merkez Bankası, TÜİK, yargı mekanizmaları vb.) bypass eden, kur kurallarını gece yarısı kararnameleriyle değiştiren ve mülkiyet haklarını siyasi sadakate göre esneten kuralsız ve keyfi yönetim tarzı, sermayenin bu rasyonellik arayışına çarpmaktadır. Sıcak para veya doğrudan yabancı yatırım; hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve öngörülebilir bir makroekonomik çerçeve vaat etmeyen bir rejime sürdürülebilir bir kaynak aktarımı yapmaz. Bu durum da cari açık ve borç yükü altındaki Türkiye kapitalizminin yapısal bir krizden çıkışını engeller.

Bu açıdan YP veya sosyal-liberal muhalefetin "rasyonel zemine dönüş", "liyakat", "bağımsız kurumlar" ve "hukuk devleti" vaatleri, yalnızca ideolojik bir söylem değil, sermayenin birikim krizini aşmak için talep ettiği nesnel bir reform paketidir. Bu anlamda restorasyon; sermaye için kurala dayalı ve öngörülebilir bir hukuk düzenini yeniden tesis etmeyi, devlet mekanizmasını rasyonelleştirmeyi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfkeyi "normalleşme" vaadiyle soğurarak kapitalist egemenliğin meşruiyetini yeniden üretmeyi hedeflemektedir.

TÜSİAD eksenli geleneksel sermaye için mevcut kuralsızlaşma tam anlamıyla sürdürülemez niteliktedir. Uluslararası pazarlarla entegre olan bu yapı, Batı finans kapitaliyle eklemlenmek için restorasyonu bir zorunluluk olarak görmektedir. Mevcut rejimin kuralsızlığı, devlet ihaleleri ve denetimsiz rant transferi üzerinden büyüyen sermaye kesimleri için ise tam aksine, bu öngörülemezlik ve şahsi yönetim temel bir birikim modelidir. Dolayısıyla restorasyon projesi; aslında sermayenin geleneksel, egemen kanadının ve uluslararası finans-kapitalin çıkarlarını, rejimin yarattığı ihale ve rant burjuvazisinin yol açtığı tahribata karşı koruma hamlesidir.

Özetle restorasyon, rejimin hiçbir şey değiştirmeden sürmesi değil; neo-liberal sermaye düzeninin oluşturduğu tahribatı gidermek ve otoriter devlet mekanizmasının yıpranan meşruiyetini tamir etmek üzere yeniden kurulmasıdır. Muhalefet, halkın haklarını savunduğu için değil; sermaye düzeninin kurumsal ve iktisadi sürdürülebilirliği tehlikeye girdiği için rejimi restore etmeye soyunmaktadır.

I. Taktik Birlik ile Siyasal Yedeklenme Arasındaki Sınır: 5 Bağımsızlık Ölçütü

Sosyalistlerin başka siyasal güçlerle kurduğu ilişkinin bir "taktik birlik" mi yoksa "siyasal yedeklenme" mi olduğunu belirlemek için soyut ajitasyonlar yerine somut bir bağımsızlık testi uygulanmalıdır. İlişkinin niteliği şu 5 temel ölçüt üzerinden değerlendirilmelidir:

  1. Örgütsel Kapasite: Ortak mücadele sosyalistlerin kendi örgütlenmesini, kadrolarını ve öz gücünü büyütüyor mu? Yoksa örgütsel kaynaklar başka bir partinin başarısına mı aktarılıyor?
  2. Sınıfsal Taleplerin Bağımsızlığı: Sosyalistler kendi programlarını ve sınıfsal taleplerini müttefiklerinin karşısında da bağımsız biçimde ileri sürebiliyor mu? Yoksa ittifakı zedelememek adına bu talepler geri mi çekiliyor?
  3. Eleştiri ve Teşhir Sınırı: Sosyalistler, yan yana geldikleri düzen içi aktörün sınıfsal sınırlarını, ekonomik programını ve yanlışlarını kitlelere açıkça teşhir edebiliyor mu?
  4. Mücadele Sonrası Bilanço: Ortak mücadele veya taktik süreç sona erdiğinde geriye daha güçlü ve kitlesel bir sosyalist özne mi kalıyor, yoksa düzen içi aktörün seçmen tabanı mı genişlemiş oluyor?
  5. Gündem ve Gelecek İradesi: Siyasal gündemi ve öncelikleri kim belirliyor? Sosyalistlerin geleceği kendi örgütlenmesine ve sınıf mücadelesine mi, yoksa müttefik burjuva aktörün seçim takvimine ve başarısına mı bağlanıyor?

Bu ölçütlerin hiçbiri tek başına mekanik bir karar kuralı değildir. Belirleyici olan, ilişkinin bütününde sosyalistlerin kendi programını, örgütsel kapasitesini, siyasal gündemini ve sınıfsal bağımsızlığını koruyup koruyamadığıdır.

II. Rejim Tahlili ve Faşizm Kavramsallaştırmasının Siyasal Sonuçları

[Kavramsal Tahrifat]

"Türkiye'de Faşizm Var"

│

▼

"Faşizmi geriletmek birincil siyasal görevdir"

│

▼

"En geniş demokratik muhalefet odağının güçlendirilmesi zorunludur"

│

▼

[Stratejik Yanılsama]

"Ehven-i Şer Olarak (seçimlerde veya genel olarak) YP/CHP Desteklenmeli"

│

▼

Sosyalist siyasetin siyasal enerjisinin düzen içi muhalefete bağlanması

│

▼

[Pratik Sonuç]

Sosyalist Bağımsız Sınıf Hattının Tasfiyesi / Aşınması

Buradaki temel yanlış, Merdan Yanardağ, Korkut Boratav, Yaşar Ayaşlı gibi yazarların da katkısıyla şekillenen ve Marksizm’le bağdaşmayan kavramsal çerçevenin "doğru" sayılmasıdır. Türkiye’deki otoriter baskı rejimini doğrudan "faşizm" olarak kategorize eden bu yaklaşım, solun önüne tek yol olarak düzen içi restorasyon güçlerine ("Yeni Parti" ve sosyal-liberal aktörlere) yedeklenmeyi koymaktadır.

Bu üç ismin (M. Yanardağ, K. Boratav, Y. Ayaşlı) siyasal gelenekleri, üslupları, önerdikleri araçlar ve hedefledikleri mücadele biçimleri arasında elbette önemli nüanslar bulunmaktadır. Boratav meseleye daha çok iktisadi/akademik ve devlet biçimi tahlili üzerinden yaklaşırken; Yanardağ doğrudan ana akım CHP siyasetini ve seçim odaklı toplumsal muhalefet blokunu merkeze almakta; Ayaşlı ise daha radikal bir anti-faşist cephe ve sokak/direniş dili kullanmaktadır.

Ancak bu biçimsel ve üslupsal farklılıklara rağmen, eleştirimizin odak noktası her üç yaklaşımın birleştiği ortak siyasal mantıktır: Türkiye’deki otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştirerek, sosyalist hareketin bağımsız sınıfsal/siyasal hattını inşa etme görevini “faşizme karşı geniş cephe” söylemi adına ikincilleştirmek. Niyet ve üslup ne olursa olsun, rejimin bu şekilde adlandırılması pratikte solun siyasal enerjisini en büyük düzen içi muhalefet odağının (CHP/YP) arkasında konumlandırmayı ve “ehven-i şer” mantığıyla restorasyon siyasetine yedeklenmeyi teorik olarak meşrulaştırmaktadır.

Türkiye'deki mevcut otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştiren bu kavramsal yaklaşım, rejimin niteliğine ilişkin tartışmayı ikinci plana iterek siyasal sonucu baştan belirlemektedir: Eğer içinde bulunduğumuz dönem bir “faşizm” dönemi olarak kavranıyorsa, buradan doğal olarak bütün demokratik ve burjuva muhalefet unsurlarının öncelikli görevinin mevcut iktidarı geriletmek olduğu ve sosyalistlerin de bu mücadelede en büyük muhalefet odağının arkasında konumlanması gerektiği sonucu çıkarılmaktadır.

Ancak burada “faşizm” kavramı ile “burjuva muhalefetinin desteklenmesi” arasında zorunlu ve kendiliğinden bir mantıksal bağ bulunduğunu varsaymak hatalıdır. Faşizm tahlilini savunan her sosyalistin aynı seçim taktiğini veya aynı ittifak politikasını savunduğu söylenemez. Dolayısıyla eleştirimizin asıl hedefi, faşizm kavramının kullanılmasının kendisinden ziyade, bu kavramdan hareketle sosyalist bağımsızlığın ikincilleştirilmesini siyasal bir zorunluluk hâline getirerek burjuva muhalefetine yedeklenmeyi meşrulaştıran stratejik sonuçtur.

Türkiye'de kurumsal ve iktisadi anlamda bir faşizm rejimi yoktur; faşizm kavramsallaştırması üzerinden kitlelere "ehven-i şer" (kötünün iyisi) dayatılmakta ve sosyalistler sosyal-liberalizmin kuyruğuna takılmaktadır.

Buradaki “faşizm” ölçütü, faşizmi yalnızca belirli tarihsel örneklerin (İtalya veya Almanya) biçimsel özelliklerinin tekrarı olarak tanımlamak anlamına gelmemelidir. Tartışılması gereken, faşizmin hangi sınıfsal kriz koşullarında ortaya çıktığı, sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl yeniden düzenlendiği, kitle seferberliğinin hangi siyasal biçimleri aldığı, mevcut parlamenter ve anayasal kurumların nasıl dönüştürüldüğü ve devlet biçiminin hangi niteliksel eşiği geçtiğidir.

Mesele, rejimin baskıcı, otoriter veya faşizan uygulamalarını inkâr etmek değildir. Mesele, bu uygulamaların bütününü açıklamak için “faşizm” kavramının kullanılmasının doğru olup olmadığıdır. Marksist bir rejim tahlili, öncelikle devlet biçimini, sınıfsal güç ilişkilerini, sermaye birikim rejimini, devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi ve toplumsal sınıfların siyasal konumlarını somut olarak incelemeyi gerektirir. Rejimin otoriterleşmesini doğrudan “faşizm” olarak adlandırmak, bu somut çözümlemenin yerini alamaz.

Türkiye’deki siyasal iktidar, otoriterleşmiş, dinsel-gerici unsurlarla tahkim edilmiş, sermaye sınıfının egemenliğini sürdüren ve faşizan yönetim tekniklerini yoğun biçimde kullanan bir kapitalist devlet biçimi içinde hareket etmektedir. Otoriterleşme ile faşizm, faşizan yönetim teknikleri ile faşist devlet biçimi birbirine karıştırılmamalıdır. Bir kapitalist devletin otoriterleşmesi, hakların sistematik biçimde daraltılması, yürütme gücünün yoğunlaşması ve faşizan yöntemlerin yaygınlaşması, tek başına o devletin faşist devlet biçimine dönüşmüş olduğunu kanıtlamaz.

Bununla birlikte, “rejim faşizm değildir” önermesinin kendisi de siyasal olarak eksik bırakılmamalıdır. Bir rejimin faşizm olarak tanımlanmaması, onun baskıcı niteliğini, hakların tasfiyesini veya emekçi sınıflar açısından yarattığı ağır sonuçları küçültmez. Aynı şekilde, rejimin faşizm olarak tanımlanması da sosyalistlerin burjuva muhalefetin siyasal programına tâbi olmasını zorunlu kılmaz. Dolayısıyla burada savunulması gereken ilke, rejimin adlandırılması ile sosyalistlerin siyasal bağımsızlığının birbirine bağımlı hâle getirilmemesidir.

Otoriterleşme, erkler ayrılığının yitirilişi, baskının dozunda artış ve denetim mekanizmalarının çeşitlenmesi gibi olguları doğrudan "faşizm" olarak kategorize etmek teorik bir tahrifattır. Faşizm illüzyonu yaratıldığında, sosyalistlerin önüne zorunlu olarak "Faşizme karşı her ne pahasına olursa olsun burjuva muhalefetini (YP/CHP) desteklemek" seçeneği konulmakta ve bu da "ehven-i şer" siyasetini meşrulaştırmaktadır.

Leninist bir ilke olan “somut durumun somut tahlili”, rejimin adını yanlış koyup burjuva muhalefetinin arkasına dizilmek değildir. Somut tahlil şu soruları sormayı gerektirir:

  • Türkiye'deki rejim, iddia edildiği gibi bir faşizm midir, yoksa otoriter, neo-liberal, faşizan özellikler taşıyan bir kapitalist devlet yapısı mıdır?
  • Burjuva muhalefeti siyasal iktidara geldiğinde sermaye birikim rejiminin hangi unsurlarını değiştirmeyi, hangilerini korumayı hedeflemektedir? Emek-sermaye ilişkilerinde hangi dönüşümü önermektedir? Özelleştirme, ücret politikası, sendikal haklar, çalışma rejimi, kamu maliyesi, dış sermaye ve emperyalist ilişkiler konusunda nasıl bir program savunmaktadır?
  • Burjuva muhalefetiyle kurulan siyasal ilişki sosyalistlerin kapasitesini mi büyütüyor, yoksa onları burjuva siyasetinin seçmeni hâline mi getiriyor?
  • Yanardağ ve Boratav gibi analistlerin ürettiği "faşizm" söylemi, solun bağımsız bir Odak/Güç Birliği kurmasının önünü mü açıyor, yoksa kapatıyor mu?

Sosyalistlerin ittifak kurduğu veya yan yana geldiği düzen içi aktörlerin hangi sınıfsal çıkarları temsil ettiği, hangi sermaye kesimleriyle ilişki içinde olduğu ve iktidara geldiklerinde hangi ekonomik ve toplumsal programı uygulayacağı sorgulanmalıdır. “Demokratikleşme” söylemi, bu sınıfsal içeriğin üzerini örten bir siyasal etikete dönüştürülmemelidir.

III. Esneklik mi, Sosyal-Liberalizmin Kuyruğuna Takılmak mı?

Türkiye solunda son dönemde “esneklik” kavramının giderek daha fazla tahrif edilerek kullanıldığı görülmektedir. Buna göre sosyalistlerin kendi güçlerinin sınırlılığını kabul etmeleri, mevcut güç dengelerini hesaba katmaları ve toplumdaki en büyük burjuva muhalefet odağıyla birlikte hareket etmeleri gerektiği vaaz edilmektedir.

  1. Gerçekliğin Kabulü: Sosyalist hareket kendi gücünü olduğundan büyük göremez. Türkiye’de işçi sınıfının siyasal örgütlülüğünün zayıflığı, sosyalist hareketin kitlelerle bağındaki sorunlar ve mevcut güç dengeleri göz ardı edilemez.
  2. Hatalı Çıkarım (Kuyrukçuluk): Buradan çıkarılması gereken sonuç, sosyalist hareketin büyük bir burjuva muhalefet odağının arkasında konumlanması ve sosyal-liberalizme yedeklenmesi değildir. Aslında güçsüzlük, bağımsız siyasetten vazgeçmenin değil, sosyalistlerin kendi aralarında nasıl bir güç birliği kuracağı sorusunun başlangıç noktası olmalıdır.
  3. Taktik ve Strateji İlişkisi: Taktik esneklik, stratejik bağımsızlığın alternatifi değildir. Tam tersine bu esneklik, ancak bağımsız ve özgün bir sınıf stratejisinin içerisinde anlam kazanır. Taktik esnekliğin sınırı, yalnızca ortak eylemin konusu tarafından değil, tarafların siyasal özne olarak birbirleriyle kurduğu ilişki tarafından da belirlenir. Sosyalistlerin başka güçlerle ortak eyleme girmesi, kendi programını propaganda etmesi, kendi örgütsel kararlarını bağımsız biçimde alması ve ortak mücadelede kendi sınıfsal taleplerini görünür kılması hâlinde taktik bir birlik niteliğini koruyabilir. Buna karşılık ortaklığın sürekliliği sosyalistlerin kendi siyasal önceliklerini geri çekmesini ve başka bir aktörün siyasal başarısını kendi başarısının ön koşulu olarak görmesini gerektiriyorsa, burada artık taktik esneklikten değil siyasal bağımlılıktan söz etmek gerekir.

Bir işçi direnişinde veya hak mücadelesinde YP’lilerle, CHP'lilerle, sosyal demokratlarla, sendikalarla veya farklı toplumsal kesimlerle pratik düzeyde yan yana durmak bir "kuyrukçuluk" değildir; eylemsel bir gerekliliktir. Ancak buradan “o hâlde sosyalistler uzun vadede bu siyasal merkezin etrafında birleşmelidir” sonucuna geçildiğinde artık ilkeli siyaset terk edilmiş olur. Burada esneklik, bağımsız siyasetin aracı olmaktan çıkar ve sosyal-liberal düzen içi siyasete tâbi olmaya dönüşür.

IV. “İdeolojik Olarak Ayrıyız Ama...” Paradoksu ve Erteleme Siyaseti

Bugün solda sıkça karşılaşılan ve Marksist analizden uzak olan yaklaşım kabaca şöyledir: “Biz elbette sosyalistiz. YP/CHP sosyalist değildir. Özgür Özel bizim programımızı temsil etmiyor. Ancak ülkede faşizm var, dolayısıyla AKP’nin gitmesi için 'ehven-i şer' olarak onunla hareket etmek zorundayız.”

Bu yaklaşım, geçici bir eylem birliğini aşarak kademeli bir teslimiyet mekanizmasına dönüşmektedir:

[Belirli bir ortak talepte eylemsel düzeyde yan yana gelelim]

│

▼

[Seçimde ehven-i şer olarak onu destekleyelim]

│

▼

[Onun güçlenmesi rejimin gerilemesi açısından ana şarttır]

│

▼

[Solun temel görevi onun siyasal iktidar yürüyüşüne kenetlenmektir]

Böylece başlangıçtaki pratik gerekçe, giderek stratejik bir bağımlılık ilişkisine ve ideolojik teslimiyete dönüşmektedir.

Bağımsızlık yalnızca “Biz sosyalistiz” demekle korunmaz. Bağımsızlık, kendi programına, kendi örgütlülüğüne, kendi propaganda ve faaliyet hattına, kendi sınıfsal taleplerine sahip olmakla korunur. Eğer bütün siyasal enerjimiz bir düzen aktörünün siyasal iktidara gelmesine bağlanıyor ve kendi bağımsız odaklaşmamızı sürekli “sonra”ya erteliyorsak, ideolojik olarak ondan farklı olduğumuzu söylememizin pratikte hiçbir değeri kalmaz.

Bir hareketin bağımsızlığını belirleyen şey yalnızca kendisini hangi sıfatla tanımladığı değildir; siyasal enerjisinin nereye aktığıdır. “Sonra”ya erteleme yalnızca seçim dönemlerine özgü değildir; zamanla örgütsel ve ideolojik bağımlılık da yaratır. Bir hareket sürekli olarak “bugün asıl mesele bu değil”, “şimdi iktidarı geriletmek gerekiyor”, “önce demokratik normalleşme” diyerek kendi sınıfsal taleplerini geri plana atarsa, bir süre sonra kendi siyasal gündemini üretme kapasitesini de kaybeder. Kendi gündemini üretemeyen hareket ise kaçınılmaz olarak başka bir siyasal merkezin gündemini takip etmeye başlar.

V. Maden İşçileri Örneği: Pratik Yan Yana Geliş ile Siyasal İttifak Farkı

Grevlerde ve saha mücadelelerinde farklı siyasal yapıların işçilerin yanında bulunması örneği doğru okunmalıdır:

  • Somut Taleplerde Birlik ve "Merkez" Kavramı: Maden işçilerinin hakkını savunmak için sosyalist yapıların (TKP, TİP, EMEP, SOL Parti) yanında YP veya CHP temsilcilerinin de durması eylemsel bir durumdur. Pratikte bu aktörlerle yan yana gelmek, onlara biat etmek ya da onların kuyruğuna takılmak anlamına gelmez. Yan yana gelişin sınıfsal niteliğini belirleyen, eylemin siyasal merkezinin nerede olduğudur. Merkezde işçilerin talebi, örgütlenmesi ve mücadelesi varsa, farklı siyasal aktörlerin aynı mücadelede bulunması bağımsız sınıf siyasetini ortadan kaldırmaz. Merkezde bir burjuva partinin seçim başarısı varsa, ilişki artık taktik mücadele birliğinden siyasal yedeklenmeye doğru kaymaktadır.
  • Kapasite Kimin Hanesine Yazılıyor: Ortak eylemin sınıfsal niteliği yalnızca katılımcıların kimliklerinden hareketle belirlenemez. Mesele yalnızca “kim kiminle yan yana geldi?” sorusundan ibaret değildir; “yan yana gelişin siyasal yönünü kim belirliyor ve ortaya çıkan siyasal kapasite kimin hanesine yazılıyor?” soruları da sorulmalıdır.
  • Stratejik Yanılsama: Somut mücadele gündemlerinde yan yana gelişlerden, sosyalistlerin stratejik olarak sosyal-liberal bir burjuva partisiyle uzun soluklu bir siyasal ittifak kurması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Bir işçinin hakkını savunmak için sahada yan yana gelmek ile kapitalist düzenin geleceği ve restorasyonu hakkında aynı siyasal perspektife sahip olmak tamamen farklı kulvarlardır. Dolayısıyla “Maden işçileri örneğinde yan yana durduk ve sonuç aldık; o halde sol, YP ve Özgür Özel etrafında uzun vadeli bir ittifak kurmalıdır” çıkarımı mantıksal ve sınıfsal olarak çökmektedir.

VI. “AKP Gitsin, Sonrasına Sonra Bakarız” Siyasetinin Çıkmazı

Türkiye solunun tarihsel olarak en sık düştüğü tuzak erteleme siyasetidir: “Önce mevcut iktidardan kurtulalım, faşizmi geriletelim, sonra kendi siyasetimizi yaparız.”

Bu yaklaşımda o “sonra” hiçbir zaman gelmemektedir:

Önce seçim kazanılmalıdır --> Sonra rejim değişmelidir --> Sonra sosyal-liberal restorasyon sağlanmalıdır --> Sonra normalleşme olmalıdır --> Sonra sosyalistler kendi programını anlatabilir.

Böylece sosyalist siyasetin yeniden üretimi sürekli geleceğe ertelenmektedir. Oysa siyasal gücü büyütme görevi hükümet değişimi sonrasına bırakılamaz; bugün fabrikada, mahallede, üniversitede, sendikada ve sokakta inşa edilmelidir.

Çünkü siyasal güç kendiliğinden hükümet değişiminin ardından sosyalistlere devredilmez. Tersine, hükümet değişimini gerçekleştiren toplumsal ve siyasal güçler, değişimin sonrasında da kendi örgütlülükleri ve siyasal ağırlıkları ölçüsünde belirleyici olurlar. Eğer sosyalistler değişim sürecinin öznesi değil, yalnızca başka bir düzen partisinin seçmen desteği ise, değişim sonrasında da etkili bir aktör olmaları beklenemez. Bütün siyasal enerjisini burjuva muhalefetinin yürütme gücüne gelme mücadelesine aktaran bir sol, olası bir hükümet değişikliğinden sonra daha da güçsüzleşecek ve marjinalleşecektir.

VII. Gerçek Cephe Siyaseti ile Sosyal-Liberal Yedeklenme Arasındaki Fark

Rejimin baskılarına, toplumsal ilişkileri dinselleştirmesine ve bir yağma düzeni oluşturulmasına karşı bir mücadele hattı elbette gereklidir. Ancak Yanardağ/Boratav çizgisindeki gibi yanlış bir faşizm tahlilinden yola çıkarak kurulan cephe anlayışı ile Marksist cephe anlayışı taban tabana zıttır.

Bu nedenle “cephe” kavramının kendisi yeterli değildir; hangi sınıfların, hangi siyasal hedefle, hangi program etrafında ve hangi siyasal önderlik ilişkisi içinde birleştiği sorulmalıdır. Bir cephe içinde sosyalistlerin bağımsız örgütsel ve ideolojik varlığını koruması mümkündür. Ancak cephenin siyasal hedefleri sosyalistlerin kendi hedeflerinin yerine geçtiğinde, cephe siyaseti ile siyasal yedeklenme arasındaki sınır ortadan kalkar.

Kavram

Niteliği

Amacı

Sosyalist Güç Birliği

Sosyalist ve devrimci yapıların kendi bağımsız programları temelinde kurduğu ilkesel birlik.

Sınıfın bağımsız siyasal seçeneğini yaratmak veya bağımsız sınıf siyasetinin siyasal ağırlığını artırmak.

Taktik Mücadele Birliği

Belirli bir hak veya sınıfsal talep etrafında, bir saldırı karşısında, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle ortak mücadele.

Somut kazanım elde etmek, saldırıyı püskürtmek.

Düzen İçi Sosyal-Liberal Yedeklenme (Kuyrukçuluk)

"Faşizm var" söylemiyle bağımsız programın geri çekilip YP/CHP arkasında saf tutulması. Sosyalistlerin kendi siyasal hattını geri çekerek burjuva muhalefetinin siyasal başarısını temel hedef haline getirmesi.

Burjuva bir aktörün siyasal iktidar yürüyüşüne ve kapitalist restorasyona payanda olmak; düzen içi siyasal iktidar değişimini sosyalist siyasetin yerine geçirmek.

Sosyalist hareket kendi bağımsız hattını koruduğu sürece, pratik mücadele alanlarında YP ile de yan yana gelebilir. Fakat sosyalistler kendi bağımsız programlarını geri çekiyor, faaliyetlerini kısıtlıyor, "ehven-i şer" diyerek kitleleri burjuva muhalefetine yönlendiriyorsa, burada bir cepheden değil, açık bir ideolojik teslimiyetten ve kuyrukçuluktan söz etmek gerekir.

VIII. Solun Güçsüzlüğü ve Asıl Çözüm: Sol İçi Güç Birliği

Türkiye solunun bugün kitleleri peşinden sürükleyecek tekil bir merkez oluşturamadığı doğrudur. Ancak bu güçsüzlük, burjuva partilerinin arkasına geçmenin bir bahanesi yapılamaz.

  1. Sosyalist Odaklaşma: Güçsüzlüğün gerçek çözümü, sol ve sosyalist yapıların temel ilkeler çerçevesinde kendi aralarında güçlü, kalıcı ve kitlesel bir güç birliği / ittifak oluşturmasıdır. Sol, önce kendi evindeki bölünmüşlüğü aşmalı ve bağımsız bir odak haline gelmelidir.
  2. Kalıcı Mücadele Birliği: Temel soru “Hangi burjuva aktörünü veya sosyal-liberal figürü desteklemeliyiz?” olamaz. Temel soru “Sosyalist yapılar olarak kendi aramızda güçlü bir birliği nasıl kuracağız ve kitlelerin bağımsız seçeneği nasıl olacağız?” sorusudur. Buradaki güç birliği, seçim dönemlerinde yapılan geçici bir ittifak pazarlığı olarak anlaşılmamalıdır. İşçi sınıfının ekonomik mücadelelerini ve siyasal taleplerini aynı pratiklerde birleştiren; sendikal, çevre, mahalle, gençlik ve kadın mücadeleleriyle bağ kuran kalıcı bir sosyalist odaklaşmadan söz ediyoruz.
  3. Programatik Açıklık ve Müzakere: Böyle bir birliğin önündeki sorun yalnızca örgütsel parçalanmışlık değildir. Farklı sosyalist yapıların devlet, demokrasi, Kürt sorunu, laiklik, emperyalizm, sendikal mücadele, seçim siyaseti ve kapitalist ekonomi karşısındaki farklı yaklaşımlarının hangi ortak program üzerinde birleştirilebileceği de açıkça ortaya konmalıdır. Güç birliği çağrısı, mevcut farklılıkların üzerinin ortak bir “sol” etiketiyle örtülmesi değildir. Hangi konularda ortaklaşılabileceğinin ve hangi konularda farklılıkların korunacağının dürüstçe tanımlandığı bir siyasal açıklık gerektirir.
  4. Günlük Mücadele Zemini: Ortaklaşmanın asıl zemini, işçi sınıfının günlük mücadeleleri içinde yaratılmalıdır: Ücret ve çalışma koşulları, sendikal örgütlenme, işsizlik, barınma, eğitim, sağlık, doğanın yağmalanması ve gençliğin geleceksizleştirilmesi gibi somut sorunlar etrafında kalıcı örgütlenme kanalları yaratılmalıdır. Seçim siyaseti ise bu toplumsal ve sınıfsal örgütlenmenin üzerine oturmalıdır; onun yerine geçmemelidir.
  5. Bağımlılığın Meşrulaştırılması (Yanlış Yol): “Gücümüz zayıf, o halde YP gibi kitlesel burjuva odaklarının arkasında durmalı ve 'faşizme karşı' onları desteklemeliyiz” yaklaşımı, güçsüzlüğü kalıcı bağımlılığa dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.

Sonuç: Ne Sekter Yalnızlık Ne Düzen İçi Yedeklenme; Aslolan Bağımsız Sınıf Siyasetidir!

Bugün Türkiye soluna iki sahte seçenek sunulmaktadır: Ya sosyalist hareket kendi bağımsız siyasal hattını toplumsal mücadele içinde kuramayan sekter bir yalnızlığa çekilecek ya da kitlelere ulaşmak bahanesiyle YP ve sosyal-liberal figürlerin arkasına dizilecek.

Bu iki yol da yanlıştır. Çözüm: Sosyalistlerin kendi aralarında güç birliği kurarak bağımsız sınıf siyasetini yükseltmesidir.

Yağma düzenine, çürümüş rejime, rejimin baskılarına, yoksullaştırmaya ve hak gasplarına karşı sosyalist güçler kendi aralarında ve kitlesel düzeyde ortak mücadele vermelidir. Eylemsel ve pratik alanlarda (grevler, hak mücadeleleri, çevre hareketleri) YP dahil tüm muhalif unsurlarla yan yana durulabilir. Bu durum bir "kuyrukçuluk" değil, eylemin doğası gereğidir.

Ancak seçimlerde ve stratejik düzlemde sosyalistler kendi bağımsız hattını, ortak adaylarını ve sınıfsal programlarını kitlelere sunmalıdır.

Bu ilke, her seçimde mekanik bir kural olarak ayrı aday çıkarılması gerektiği anlamına gelmez. Belirli tarihsel koşullarda farklı bir adayın desteklenmesi, I. Bölümde sıralanan 5 bağımsızlık ölçütü korunduğu sürece, sınırları belirlenmiş meşru bir taktik tercih olabilir. Belirleyici olan, desteğin kendisi değil, sosyalistlerin kendi programını, propaganda faaliyetini ve uzun vadeli hedefini bu desteğe kurban edip etmediğidir.

Sorun AKP'nin gitmesini istemek değil; AKP gittiğinde “her şeyin çok güzel olacağını” sanmaktır. Oysa mevcut siyasi iktidar gittiğinde kapitalizm yerinde kalacaktır; hükümet değişirken sermaye egemenliği devam edecektir; sosyal-liberal restorasyon, rejimi tamir ederken toplumsal hiçbir temel sorun çözülmeyecektir. Dolayısıyla sosyalistlerin perspektifi yalnızca “Kim gidecek?” sorusuyla sınırlanamaz. Asıl soru şudur: “Kim gelecek ve bu değişimin toplumsal öznesi hangi sınıf olacak?”

Eğer değişimin aktörü düzen içi partiler olacaksa, emekçiler yalnızca bir hükümet değişikliğinin figüranı haline gelir. Oysa sosyalist siyasetin amacı, emekçileri bir burjuva partisinin seçmen kitlesi değil, kendi kaderini eline alan bağımsız siyasal özne yapmaktır.

Bir hükümet değişikliği, sermaye egemenliğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bir rejim restorasyonu, sınıfsal sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. Hukukun yeniden kısmen tesis edilmesi, emekçilerin iktidarı anlamına gelmez. Dolayısıyla sosyalistlerin görevi, kapitalist düzenin bir restorasyon projesine toplumsal meşruiyet üretmek değil; mevcut saldırılara karşı mücadele ederken aynı zamanda emekçilerin bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.

Gerçekçilik, kendi güçsüzlüğümüzü kabul edip başka bir gücün arkasına geçmek değildir. Gerçekçilik, mevcut güçsüzlüğümüzün nedenlerini kavramak ve bunu aşacak örgütsel, siyasal ve sınıfsal araçları yaratmaktır. Güç dengelerini kabul etmek ile bu dengelerin siyasal sonucunu peşinen kabullenmek aynı şey değildir. Birincisi somut durumun tahlilidir; ikincisi ise mevcut güç ilişkilerine teslimiyettir. Sosyalist siyasetin görevi, mevcut güç dengesini yalnızca veri olarak kabul etmek değil, onu değiştirecek siyasal ve örgütsel araçları yaratmaktır.

Esneklik, ilkelerden vazgeçmek değildir; ilkeleri koruyarak somut mücadelelerde en geniş güçlerle yan yana gelebilmektir. Strateji ise bugün güçlü görünen bir düzen aktörünün başarısına kendi geleceğimizi bağlamak değil, bugünün mücadelelerinden yarının bağımsız sınıf gücünü yaratabilmektir.

Bu nedenle sosyalistlerin önündeki gerçek tercih “AKP mi, CHP/YP mi?” değildir. Gerçek tercih, emekçilerin başka bir düzen partisinin seçmen kitlesi olarak mı kalacağı, yoksa kendi tarihsel ve siyasal hattını yaratıp güçlendireceğidir. Bağımsızlık, bütün diğer siyasal güçlerden yalıtılmak değil; onlarla ilişki kurarken kendi siyasal yönünü ve sınıfsal hedefini kaybetmemektir.

ANA TEZLER

  1. Rejimin baskılarına karşı birlikte mücadele etmek ile düzen içi muhalefetin siyasal projesine yedeklenmek aynı şey değildir.
  2. Taktik birlik ile stratejik ittifak, mücadele ortaklığı ile siyasal önderliğin kabulü birbirinden ayrılmalıdır.
  3. Sosyalistlerin güçsüzlüğü, başka bir burjuva merkezin arkasına geçmenin bahanesi değil, kendi bağımsız güç birliğini kurmanın gerekçesidir.
  4. Gerçek strateji, “önce faşizm gitsin, sonra sosyalizmi anlatırız” demek değil; bugünün sınıfsal mücadeleleri içinde, düzen içi aktörlerden bağımsız bir sosyalist siyasal odak ve güç birliği inşa etmektir.
  5. Ne sekter yalnızlık ne düzen içi kuyrukçuluk: Asıl ihtiyaç, mücadele içinde diğer aktörlerle yan yana gelebilen ama kendi siyasal hattını hiçbir burjuva merkeze teslim etmeyen bağımsız bir sosyalist güç birliğidir. Mesele, sosyalistlerin kimseyle yan yana gelip gelmeyeceği değil; yan yana geldiklerinde kimin siyasal ufkuna göre hareket edecekleridir.

13 Aralık 2025 Cumartesi

Türkiye Solu (1960-1980) | Ergun Aydınoğlu

MAR

Özet

Ergun Aydınoğlu'nun Türkiye Solu (1960-1980) adlı çalışması, bu yirmi yıllık dönemi Türkiye tarihinde çalışanların ve emekçilerin ilk ve son kez kitlesel olarak siyasal özneler haline gelme çabası olarak tanımlamaktadır. Analiz, solun bugünkü parçalı ve etkisiz durumunun kökenlerinin yalnızca 12 Eylül 1980 darbesi gibi dışsal faktörlerde değil, büyük ölçüde hareketin kendi içsel örgütsel, siyasal ve ideolojik evriminde yattığını savunmaktadır.

Çalışmanın ana tezi şu şekilde özetlenebilir:

1. Yükseliş (1960-1968): 27 Mayıs 1960 darbesi, darbecilerin niyetlerinden bağımsız olarak, solun ve sosyal hareketlerin gelişebileceği bir siyasal alanı istemeden açmıştır. Bu dönem, sendikacılar tarafından kurulan ve daha sonra aydınların katılımıyla kitleselleşen Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) yükselişine ve Yön dergisi gibi aydın hareketlerinin ortaya çıkışına tanıklık etmiştir. TİP, bu dönemde siyasal bir işçi hareketi oluşturma potansiyelinin zirvesini temsil etmiştir.

2. Dekompozisyon (Ayrışma) (1968-1972): Solun bütünlüğünün bozulması, 1966-1967 yıllarında eski Türkiye Komünist Partisi (TKP) kadrolarının oluşturduğu Milli Demokratik Devrim (MDD) hareketinin TİP'e yönelik ideolojik müdahalesiyle başlamıştır. Bu müdahale, solu parlamenter ve parlamento dışı yollar arasında keskin bir ayrıma itmiştir. 1968 Çekoslovakya işgali bu ayrımı derinleştirmiş, TİP içindeki kriz ve MDD'nin genç kuşaklar üzerindeki etkisi, Dev-Genç gibi yeni aktörlerin ve nihayetinde THKO ve THKP-C gibi silahlı mücadele örgütlerinin doğuşuna zemin hazırlamıştır.

3. Yeniden Oluşum ve Parçalanma (1974-1980): 12 Mart 1971 ara rejiminden sonra sol, niceliksel olarak muazzam bir kitleselleşme yaşamıştır. Ancak bu büyüme, aşırı bir örgütsel ve ideolojik parçalanma eşliğinde gerçekleşmiştir. Bu döneme damgasını vuran temel dinamikler; uluslararası akımların (Sovyet, Çin ve Arnavutluk yanlısı) belirleyiciliği, Kürt solunun bağımsız bir güç olarak ortaya çıkışı, teorik gerilik ve sol içi şiddetli çatışmalardır. Bu süreçte, TKP gibi formel "örgütler" ile Devrimci Yol ve Halkın Kurtuluşu gibi yapısal olarak zayıf ama kitlesel "hareketler" arasında temel bir ayrım ortaya çıkmıştır.

4. Sonuç (12 Eylül 1980): Solun içsel parçalanmışlığı, stratejik vizyon eksikliği ve kitlesel yorgunluk, onu 1980'e gelindiğinde ülkedeki siyasal ve ekonomik krize bir çözüm sunamaz hale getirmiştir. Bu durum, uluslararası konjonktürün de desteğiyle, solu ve tüm sosyal muhalefeti ezmeyi hedefleyen 12 Eylül darbesini "kaçınılmaz" kılmış ve darbenin zaferini kolaylaştırmıştır.

Giriş: Türkiye Solunun Mevcut Durumunun Tarihsel Kökenleri

Çalışma, günümüz Türkiye solunun aşırı parçalanmış ve siyasal gündemi etkilemekten uzak yapısını analiz ederek başlar. Bu durumun kökenlerini anlamak için dört temel faktör öne sürülür:

1. 12 Eylül 1980 Darbesi: Solu ve işçi hareketini ezmeyi hedefleyen, baskıcı bir anayasa ve siyasal kültür yaratan yıkıcı bir askeri müdahaledir. Darbe, sonuçları itibarıyla Endonezya (1965) ve Şili (1973) darbeleriyle benzerlikler taşır.

2. Solun Dünya Çapında Gerilemesi: 1980'lerden itibaren sosyalizmin bir gelecek projesi olarak çekiciliğini yitirmesi ve "Sosyalist Dünya"nın çöküşü.

3. Neo-Liberal Ekonomi Politikaları: 1980'ler ve 1990'larda uygulanan özelleştirme, esnekleştirme ve taşeronlaşma gibi politikaların sendikal hareketi ve işçi sınıfını zayıflatması.

4. Solun Kendi İçsel Evrimi (1960-1980): Çalışmanın ana odak noktasını oluşturan bu faktör, solun 1960-1980 arasındaki örgütsel, siyasal ve ideolojik evriminin, bugünkü yapısal açmazlarının temel kaynağını nasıl oluşturduğunu inceler.

Siyasal İşçi Hareketi Kavramı

Analizin merkezinde "siyasal işçi hareketi" kavramı yer alır. Bu kavram, işçi sınıfının sadece sendikal ve ekonomik taleplerle sınırlı kalmayıp, kendi örgütsel-siyasal araçlarıyla (partiler vb.) kitlesel olarak siyasal yaşama bir özne olarak girmesini ifade eder. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Avrupa'sında kitlesel işçi partilerinin kurulması bu olgunun en belirgin örneğidir. Çalışmaya göre, Türkiye tarihinde bu nitelikte bir hareketin oluşma potansiyeli taşıdığı tek dönem 1960-1980 arasıdır.

Yükseliş Dönemi (1960-1968): 27 Mayıs ve Yeni Aktörler

27 Mayıs 1960 Darbesi: Düzeni Amaçlarken Düzensizliği Kışkırtan Süreç

27 Mayıs 1960 darbesi, sıradan bir askeri darbe olmanın ötesinde, Türkiye'nin egemen siyaset tarzında bir kopuşa yol açan tarihsel bir olaydır.

• "Hükümet Darbesi" ve "Ordu Müdahalesi" Ayrımı: Yazar, 27 Mayıs'ı hiyerarşi dışı bir subay grubunun gerçekleştirdiği bir "hükümet darbesi" olarak tanımlarken; 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997'yi ordunun komuta kademesinin bir bütün olarak hareket ettiği "ordu müdahalesi" olarak sınıflandırır.

• İstenmeyen Sonuçlar: Darbeci subaylar, Soğuk Savaş ideolojisiyle hareket eden anti-komünistler olmalarına rağmen, eylemleri ülkenin siyasal-sosyal "Pandora Kutusu"nu açmıştır. Darbe sonrası ortaya çıkan göreceli özgürlük ortamı, o güne dek siyaset dışı bırakılmış emekçilerin ve aydınların siyasete yönelmesini sağlamıştır.

• İki Yeni Siyasal Özne: 27 Mayıs sonrası Türkiye siyasetine iki yeni özne girmiştir: subaylar ve emekçiler. Subayların siyasete müdahale eğilimi 9 Mart 1971'e kadar süren bir dizi başarısız darbe girişimiyle son bulurken, emekçilerin siyasal hareketi 1980'e kadar yükselişini sürdürmüştür.

Yön Dergisi: Aydınların Siyasal Arenaya Girişi

1961-1967 yılları arasında yayınlanan Yön dergisi, bir aydın hareketi olarak ülke gündemini etkilemiş ve sol kadroların siyasal eğitiminde önemli bir rol oynamıştır.

• İdeolojik Çerçeve: Yön, 1930'ların Kadro dergisinin bir devamı olarak görülebilse de, ondan farklı olarak mevcut iktidarı desteklemek yerine muhalif bir konumda yer almıştır. Kemalist devrimi yüceltme ve kapitalizm ile sosyalizm arasında üçüncü bir yol arayışı temel ideolojik unsurlarıdır.

• "Tepeden İnme" Devrimcilik: Yön Bildirisi, devleti ve orduyu temel bir devrimci güç olarak gören "tepeden inmeci" bir anlayışı yansıtır. Bildirinin ilk imzacılarının ezici çoğunluğu memur, akademisyen ve serbest meslek sahibi aydınlardan oluşur. Hikmet Kıvıclımlı bu yapıyı "kapıkulu atmosferi" olarak tanımlar.

• Yeni Sosyal Hareketlerin Habercisi: Yön, "tepeden inmeci" ana çizgisine rağmen, Türkiye'de ilk defa işçi sınıfı, Kürt sorunu ve kadın sorunu gibi konuları gündeme getiren bir platform olmuştur. Bu çeşitliliği sayesinde, kendisiyle birlikte yükselen TİP'in düşünsel evrimine de katkıda bulunmuştur.

Türkiye İşçi Partisi (TİP)

12 Şubat 1961'de 12 sendikacı tarafından kurulan TİP, Türkiye sol tarihinde hem sendikacılar tarafından kurulan yegâne sosyalist parti olması hem de 1965 seçimlerinde parlamentoya girerek meşru bir siyasal aktör haline gelmesiyle özgün bir yere sahiptir.

• Kuruluş ve Evrim: Parti, başlangıçta sendikacıların siyasal bir arayışına cevap olarak kurulmuş, ancak Mehmet Ali Aybar'ın 1962'de genel başkan olması ve solcu aydınların katılımıyla hızla bir kitle partisine dönüşmüştür.

• Program ve Tüzük: 1964 programı, Marksist birikimden ziyade dönemin sol aydınlarının tartıştığı konuları içeren bir talepler bütünü niteliğindedir. Tüzüğündeki ünlü 53. Madde, parti organlarının yarısının "işyeri listeleri"ne kayıtlı üyelerden oluşmasını öngörerek, işçi sınıfının partideki ağırlığını güvence altına almayı amaçlamış ancak pratikte sendika bürokrasisine imtiyaz sağlayan bir mekanizmaya dönüşmüştür.

• 1965 Seçim Başarısı ve "Parlamentarizm" Rüyası: TİP'in 1965 seçimlerinde %3 oy alarak 15 milletvekili çıkarması, parti yönetiminde siyasal mücadelenin merkezine parlamentoyu koyan ve başarıyı sadece seçim sonuçlarıyla ölçen "parlamentarizm" olarak adlandırılan bir stratejinin egemen olmasına yol açmıştır. Bu strateji, partinin toplumsal hareketlerden kopmasına ve ülkenin çalkantılı siyasal geleceğini öngörememesine neden olmuştur.

Kırılma ve Ayrışma (1966-1972): MDD, Dev-Genç ve Dekompozisyon

1966 yılı, siyasal bir işçi sınıfı hareketi oluşturma sürecinde bir yol ayrımını ifade eder. Bu tarihten itibaren sol, parçalanma ve iç çatışma sürecine girmiştir.

Milli Demokratik Devrim (MDD) Hareketi ve TİP Eleştirisi

1965 seçimlerinde TİP'in başarısının ardından, Mihri Belli'nin öncülüğündeki eski TKP'li kadrolar, TİP'e yönelik aktif bir ideolojik müdahale başlatmıştır.

• Teorik Çerçeve: "Aşamalı Devrim": MDD'nin teorik temeli, "aşamalı devrim" anlayışına dayanır. Buna göre, Türkiye gibi geri kalmış ülkelerin öncelikli görevi sosyalist bir devrim değil, "milli burjuvazi" veya bu durumda "asker-sivil aydın zümre" öncülüğünde gerçekleştirilecek bir "Milli Demokratik Devrim"dir. Bu tez, dönemin Mısır, Suriye, Endonezya gibi ülkelerindeki komünist partilerin radikal subay hareketleriyle ittifak politikalarıyla paralellik taşır.

• TİP'in Eleştirisi: MDD'ciler, TİP'i sosyalist devrim sloganını erken öne çıkararak "milli güçleri" (özellikle ordu içindeki radikal unsurları) ürkütmekle, parlamentarizme sapmakla ve sınıf mücadelesini dar bir alana hapsetmekle eleştirmişlerdir.

• Sol Siyasal Kültüre Etkileri: Bu tartışmalar, solun Marksizmle tanışmasında önemli bir rol oynamış ancak aynı zamanda "ajan" suçlamaları, sekterlik ve dogmatizm gibi solun siyasal kültürünü uzun yıllar zehirleyecek olumsuz unsurları da güçlendirmiştir.

1968 Çekoslovakya İşgali ve Ayrışmanın Derinleşmesi

Varşova Paktı ordularının Ağustos 1968'de Çekoslovakya'ya müdahalesi, Türkiye solundaki ayrışmayı geri dönülemez bir noktaya taşımıştır.

• TİP ve Yön'ün Tavrı: TİP yönetimi ve Yön çevresi, müdahaleyi "ulusal bağımsızlık" ilkesinin ihlali olarak görmüş ve şiddetle kınamıştır. Mehmet Ali Aybar, bu olayı "vatanı olan bir sosyalizm" tezini geliştirmek için bir fırsat olarak kullanmış ve uluslararası komünist hareketin klasik enternasyonalizm anlayışını eleştirmiştir.

• MDD'nin Tavrı: MDD hareketi, müdahaleyi "sosyalist kampı emperyalist tehdide karşı savunma" ve "enternasyonalist dayanışma" adına desteklemiştir. Bu tutum, MDD'nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin çizgisini ne kadar sadık bir şekilde takip ettiğini göstermiştir.

• TİP İçindeki Bölünme: Müdahale, TİP içinde de büyük bir krize yol açmıştır. Aybar'ın geliştirdiği "Türkiye'ye özgü sosyalizm" tezi, Behice Boran ve Sadun Aren liderliğindeki kanat tarafından partinin Marksist çizgisinden sapma olarak görülmüştür. Bu tartışma, TİP'in partiden bir sekte dönüşüm sürecini başlatmıştır.

Dev-Genç'in Yükselişi ve Gerilla Hareketleri

TİP ve MDD içindeki krizler, gençlik hareketinin özerkleşmesine ve radikalleşmesine yol açmıştır.

• Dev-Genç'in Doğuşu: TİP'li gençlerin Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), MDD'ci gençlerin etkisi altına girerek Ekim 1969'da Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu'na (Dev-Genç) dönüşmüştür. Dev-Genç, 1968-1971 arasında yükselen öğrenci, işçi ve köylü hareketlerine öncülük eden ana güç haline gelmiştir.

• Silahlı Mücadeleye Yöneliş: TİP'in ve ardından MDD'nin çöküşü, Dev-Genç kadrolarını siyasal bir boşluk ve yalnızlık hissine itmiştir. Yükselen sosyal hareketlere öncülük etme göreviyle karşı karşıya kalan ancak bunu taşıyacak olgun bir siyasal örgütten yoksun olan bu kadrolar, bir "ileri kaçış" olarak silahlı mücadeleye yönelmişlerdir.

• THKO ve THKP-C: Bu süreçte, THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) gibi örgütler ortaya çıkmıştır. Bu silahlı mücadele deneyi, yasal siyaset olanaklarının tükendiği için değil, solun iç krizinin bir sonucu olarak doğmuştur ve 12 Mart rejimine solu ezmek için bir gerekçe sunmuştur.

Yeniden Oluşum ve Kitleselleşme (1974-1980): Parçalı Büyüme

1974 affı sonrası dönem, solun niceliksel olarak en kitlesel olduğu, ancak aynı zamanda en parçalı olduğu dönemdir.

1974 Sonrası Solun Özgünlükleri

1. Uluslararası Komünist Akımların Belirleyiciliği: Solun ana gövdesi, uluslararası komünist hareketin bölünmelerini yansıtmıştır:

    ◦ Sovyet Yanlısı Akım: TKP, ikinci TİP ve TSİP.

    ◦ Çin Yanlısı (Maocu) Akım: TİİKP geleneğinden gelen çeşitli gruplar.

    ◦ Arnavutluk Yanlısı Akım: 1977'den sonra Halkın Kurtuluşu gibi gruplar.

2. Kürt Solunun Bağımsızlaşması: 1960'larda TİP içinde siyasallaşan Kürt aydınları, 1974 sonrasında kendi bağımsız örgütlerini (DDKD, Rızgari, Ala Rızgari, KUK vb.) kurarak ayrı bir siyasal güç olarak ortaya çıkmıştır.

3. Aydın Kıtlığı ve Teorik Gerilik: 1960'ların aksine, aydınlar aktif siyasetten çekilmiş, teorik üretim yerini dar grup içi eğitimlere ve dogmatik tekrarlara bırakmıştır.

4. Sol İçi Çatışmalarda Yeni Boyutlar: İdeolojik ayrılıklar, şiddet içeren fiziksel çatışmalara dönüşmüştür. Gruplar birbirlerini "sosyal faşist", "Maocu faşist", "ajan" gibi terimlerle suçlamıştır.

"Örgüt" ve "Hareket" İkilemi

Bu dönemde sol, iki temel örgütsel biçimde yapılanmıştır:

• "Örgüt": Tüzüğü, programı ve net üyelik kriterleri olan, hiyerarşik ve disiplinli yapılar. Bu modelin en tipik örneği yasadışı TKP'dir.

• "Hareket": Belirgin bir tüzük ve programdan yoksun, merkez ile çevre arasındaki sınırların belirsiz olduğu, önder otoritesi ile kendiliğindenciliğin birleştiği gevşek yapılar. Bu modelin en büyük örnekleri Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu ve Kurtuluş'tur. Türkiye solunun ana kitlesi bu "hareketler" içinde yer almıştır.

Hareket/Parti

Sosyal Taban ve Stratejik Odak

Örgütsel Evrim

Devrimci Yol

Ağırlıklı olarak üniversite ve taşra gençliği, memurlar. "Direniş Komiteleri" aracılığıyla yerel düzeyde anti-faşist bir güç olma stratejisi.

Örgütlenmeye evrilmedi, 1980'e kadar "hareket" olarak kaldı.

Halkın Kurtuluşu

THKO geleneğinden. Başlangıçta "köylü devrimi" ve "halk savaşı" stratejisine odaklandı.

Yavaş bir evrimle 1978'de TDKP-İÖ'ye, 1980'de ise TDKP'ye dönüştü.

Kurtuluş

THKP-C geleneğinden. Teorik netliğe daha fazla önem verdi.

Yavaş bir evrimle 1978'de TKKKÖ'yü kurdu.

TKP

İşçi partisi modeli. Ağırlıklı olarak büyük şehirlerdeki sanayi işçileri ve sendikalar içinde örgütlendi.

1974'teki "Atılım" hamlesiyle yavaş başladı, 1978'den sonra hızla kitlesel bir yeraltı örgütüne dönüştü.

Sosyal Hareketin Merkezi Gücü Olarak DİSK

1967'de kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), özellikle 1974 sonrasında işçi sınıfı muhalefetinin merkezi haline gelmiştir. Bu dönemde üye sayısı 300 bini aşmıştır. DİSK içindeki siyasal mücadele, sol gruplar arasındaki rekabetin de ana sahalarından biri olmuştur. 1975-1977 arasında TKP'nin konfederasyon üzerindeki etkisi belirgin olmuş, ancak 1977'deki 6. Kongre'den sonra Abdullah Baştürk liderliğindeki CHP'ye yakın kanat yönetimi ele geçirmiştir.

Sonuç: 12 Eylül 1980: Kaçınılmaz Darbe

Çalışma, 12 Eylül 1980 darbesini "kaçınılmaz" olarak nitelendirir. Darbenin zaferini sağlayan temel etkenler şunlardır:

1. Ekonomik Kriz ve Sınıf Mücadelesi: 24 Ocak kararlarıyla dayatılan neo-liberal modele karşı işçi sınıfının güçlü direnişi, egemen sınıflar için askeri bir çözümü zorunlu kılmıştır.

2. Uluslararası Konjonktür: İran Devrimi (1979) ve Sovyetler'in Afganistan'ı işgali (1980) sonrası dönemde Türkiye'nin Batı için stratejik öneminin artması, darbeye uluslararası meşruiyet ve destek sağlamıştır.

3. Ordunun Bütünlüğü: 12 Mart'ın ordu içindeki radikal unsurları tasfiye etmesi sayesinde, 12 Eylül darbesi tam bir komuta birliği içinde gerçekleştirilmiştir.

4. Solun ve Sosyal Hareketin Yorgunluğu: Yıllardır süren aşırı sağcı saldırılar, sol içi çatışmalar ve siyasal bir alternatif yaratılamaması, solun tabanında ve genel olarak toplumda bir yorgunluk ve moralsizlik yaratmıştır. Bu durum, darbe karşısında kitlesel bir direnişin ortaya çıkmasını engellemiştir.

Sonuç olarak, 12 Eylül darbesi, 1960'larda başlayan ve Türkiye tarihinde biricik olan siyasal işçi hareketi inşa etme sürecini kesin olarak sona erdirmiş ve solu uzun sürecek bir gerileme dönemine sokmuştur.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Tarihsel Miras ve İlericiliğimiz

Konu: Ateş Uslu’nun Cumhuriyetin Kazanımları ve Sol başlıklı yazısı eleştirilmektedir. Uslu’nun, Fatih Yaşlı’nın soL haber portalı’nda yayınlanan bir yazısını eleştirirken sahip olduğu yaklaşım değerlendirilmektedir.

Cumhuriyetin Kazanımları ve Sol – Ateş Uslu

“Cumhuriyetin kazanımlarının korunması”, sol içi tartışmalarda Kemalizm’le hesaplaşma konusunda sık sık gündeme gelen bir meseledir. Bu günlerde de bu tema “ulusalcılık” karşısında alınacak tavırla ilgili olarak işleniyor. Fatih Yaşlı, soL’da yayınlanan yazısında, “cumhuriyetin kazanımlarını sahiplenme” ilkesini, günümüz Türkiye’sinde devrimci olmanın, emeğin iktidarını arzu etmenin olmazsa olmaz koşullarından biri olarak sayıyor. Bu çerçevede yazar, söz konusu kazanımlara örnek olarak “monarşiden cumhuriyete geçilmiş olması, hilafetin kaldırılması, yurttaşlığın hukuki zemininin oluşturulması, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi” olgularını sayıyor (Yaşlı, 2010).

Peki, “cumhuriyetin kazanımları”nın bir ön kabul olarak varsayıldığı bu modelin tarihsel geçerliliği nedir? Yakın dönem Osmanlı Devleti tarihine bakıldığında, bugün “cumhuriyetin kazanımları” olarak görülen olguların tamamına yakınının cumhuriyetin ilanını önceleyen yüz yılı aşkın bir süreç içinde oluştuğu görülebilir. Siyasi iktidarın meşruiyet temelinin dünyevileştirilmesi, kadınların siyasi hakları gibi konularda 1923 sonrasında belirli ölçüde sıçramalar ve radikal dönüşümler gerçekleştirildiği aşikârdır. Ancak bu, “cumhuriyetin kazanımları” olarak adlandırılan olgular toplamının cumhuriyet öncesine kıyasla bütünüyle yeni birer devrim olduğu anlamına gelmez. Cumhuriyetin II. Meşrutiyet deneyiminin mirasını devraldığı konusunda kimsenin kuşkusu olduğunu sanmıyorum. 1908’in toplumsal ve siyasi alandaki pek çok kazanımı 1923 sonrasında radikalleştirilmiştir, hatta siyasi muhalefet ve çoğulculuk gibi bazı konularda erken Cumhuriyet döneminin II. Meşrutiyet’e göre daha “geriye” düştüğü de açıktır. Daha da geriye gidelim, II. Meşrutiyet de II. Mahmut döneminde başlayan, Tanzimat’la birlikte ivme kazanan ve XIX. yüzyılın geri kalanında da çeşitli şekillerde devam eden bir bütünsel dönüşüm sürecinin bir uzantısıdır. Burada kastedilen süreklilik, kimilerince iddia edildiği gibi asker-sivil bürokrasi kadrolarının sürekliliğiyle değil, toplumsal formasyonda meydana gelen dönüşümler sürecinin sürekliliğiyle sağlanmaktadır. Başka bir deyişle, Tanzimat’ı Meşrutiyet’e, Meşrutiyet’i Cumhuriyet’e bağlayan, baştaki kadroların aynı ya da benzer niteliklere sahip olması değil, siyasi, ekonomik, kültürel, toplumsal alanlardaki dönüşümün sürekliliğidir. Üstelik bu, cumhuriyet rejiminde bir takım hakların vatandaşlara sistematik bir şekilde “verildiği” yönündeki ön kabulün de aşılmasını sağlar. Örneğin cumhuriyet döneminde kadınlara seçme ve seçilme hakkının “verildiği” ne derece doğrudur? Bu türden bir görüş geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerindeki kadın hareketinin mücadelelerini tümüyle yok saymak değilse nedir? NTV Tarih gibi bir popüler dergi bile “Kadınlara Oy Hakkı Gökten Düşmedi” gibi bir başlıkla konuyu incelerken (Somersan, 2009) sosyalistlerin bu konuda hâlâ bahşedilmiş kazanımlardan söz etmesi tam anlamıyla yersizdir.

Durum böyle olunca, 1923’e cumhuriyetçi ideolojinin kurguladığı türden bir mutlak kopuş atfetmektense, gerçekleştirdiği dönüşümü tarihselliği içinde değerlendirmek anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla ortada sahiplenilebilecek “kazanımlar” varsa bunlar “cumhuriyetin kazanımları” tanımını aşan kazanımlardır. Dolayısıyla eğer bunlar sahiplenilmek isteniyorsa daha geniş bir tarihsel perspektife dayalı kavramlara başvurulabilir. “Modernleşme” ve “burjuva devrimi” bu noktada akla ilk gelen kavramlar. “Modernleşme”, XIX.-XX. yüzyıl Osmanlı-Türk toplumsal gelişmelerini süreklilik ve sıçramaları içeren bir süreç olarak açıklayan ve tarihçiler tarafından sıkça başvurulan bir kavram. Elverişsiz olduğu nokta ise, sınıfsal çözümleme temelinin çoğunlukla eksik kalması. Buna rağmen, sınıfsal temeli yeterli bir şekilde belirlendiği ölçüde cumhuriyetin kazanımları “modernleşme sürecinin kazanımları” olarak incelenebilir.

Bir diğer kapsayıcı kavram ise “burjuva devrimi”. Tabii bu noktada klasik bir ayrıma başvurup, “siyasi devrim” ve “toplumsal devrim” arasında bir ayrıştırma yapmak gerekiyor. Yukarıda değinilen yüz yılı aşkın bir süreye yayılan sürekliliği kuran elbette “toplumsal devrim” anlamında bir burjuva devrimidir; 1908, 1923 gibi belirgin kırılma noktaları ise siyasi devrimlere tekabül eder.

Dolayısıyla “cumhuriyetin kazanımları” olarak tarif edilen olguların toplumsal anlamda bir burjuva devriminin bileşenleri olduğu düşünülebilir, bu doğrultuda bir kavramsallaştırma yapılabilir. Bu noktada temel bir soru sormamız gerekir: XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde başlayan ve Cumhuriyet döneminde sıçramalarla devam eden süreç ne derecede “burjuvazi”ye atfedilebilir? Burjuvaziden yoksun olduğu ya da burjuvazisinin “yetersiz” olduğu defalarca vurgulanan Osmanlı Devleti’nde nasıl olur da bir burjuva devrimi yaşanır? Bu soru, sorunu şematik bir kavramsallaştırmaya hapsolarak çözmeye çalışmamıza neden olur. Gerçekte çok az tarihsel örnekte burjuva toplumsal dönüşümü güçlü bir burjuvazinin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Habsburg İmparatorluğu’nda XIX. yüzyıl boyunca yaşanan dönüşüm tam bir burjuvalaşma sürecine işaret eder, ancak ülkede Bohemya-Moravya (şimdiki Çek Cumhuriyeti) gibi bölgeler dışında ticaret ya da sanayi burjuvazisinin önemi etkisizdir. Günümüzde kimi tarihçiler XIX. yüzyıl Fransa’sında bile burjuvazinin tam anlamıyla etkin bir rol oynamadığını öne sürebilmektedir. Burjuvası az ya da yetersiz Osmanlı Devleti’nde de burjuva toplumsal devriminin gerçekleşmemesi için bir neden yoktur. Bu noktada önemli olan devrime öncülük eden sınıfın ya da sınıfların hangi işlevi üstlendikleri ve hangi saiklerle yola çıktıklarıdır.

Tabii bir de “siyasi devrim” anlamında burjuva devrimi konusuna değinmek gerekiyor. Fatih Yaşlı “1923’ü 1908’le birlikte burjuva devrimi kategorisinde değerlendirip sahiplenmek” derken bu iki tarihsel uğrağın siyasi anlamda birer burjuva devrimi olduğunu belirtmektedir. Bunun ilkesel olarak karşı çıkılacak bir yanı yok; ancak bu siyasi devrimlerin boş bir sofraya tepeden konmadığı, zemininin daha uzun bir toplumsal dönüşüm süreciyle hazırlandığı kaydını bir kez daha düşmek gerekiyor.

Yaşlı’nın yazısının esas sorunlu noktası ise, kazanımların sahiplenilmesi konusunda ortaya çıkıyor. Bir kez daha belirtelim, Yaşlı’ya göre “Cumhuriyetin kazanımlarını savunmak, günümüz Türkiye’sinde devrimci bir siyasal strateji izleyen öznelerin savunmak zorunda olduğu temel ilkelerden biridir. “Devletin sınıf devleti oluşu, baskıcı karakteri ve uygulamaları”na rağmen Cumhuriyetin kazanımları korunmalı, “Türkiye’de sol adına mücadele verenlerin hiçbir şekilde 1923’ün gerisine düşmeyeceği” belirtilmelidir (Yaşlı, 2010). Aynı kararlılıkta yanıtlayalım: kendine sosyalist diyen, köklü bir toplumsal-siyasi dönüşüm programını temel alarak mücadele edenlerin “cumhuriyetin kazanımlarını sahiplenmek” türünden bir ilkeyi özellikle dile getirmelerine gerek yoktur, birilerinin bunu sosyalist mücadelenin olmazsa olmaz koşulu olarak dile getirmesi ise tam anlamıyla yersizdir. Sosyalistler monarşiye karşı cumhuriyeti kendi ilkeleri çerçevesinde savunurlar, bunun için önceki devrimlerin kazanımlarını referans almaya ihtiyaçları yoktur. Fransa’da ve pek çok ülkede burjuva siyasetçilerinden önce sosyalistler cumhuriyet rejimi için mücadele etmiştir, kaldı ki bu ülkede de Kemalist liderlikten önce komünistler cumhuriyet fikrini savunmuşlardır. Sosyalistlerin, komünistlerin kadınların seçme ve seçilme hakkını savunmak için cumhuriyetin kazanımlarını referans almaya ihtiyaçları yoktur, zaten kendi varlık nedenleri itibariyle bu hakları en ileri düzeye taşımak için mücadele ederler. Yurttaşlığın hukuki zemininin oluşturması konusunda cumhuriyetin kazanımlarını savunmak gibi bir lüksleri yoktur, zaten burjuva hukukunun sınırlı yurttaşlık anlayışını aşma doğrultusunda mücadele ederler. Kendine gerçek anlamda sosyalist, devrimci sıfatlarını yakıştırabilen kimsenin bu gibi alanlarda 1923’ün gerisine düşmek gibi bir niyeti zaten yoktur.

Solun, sosyalistlerin siyasi stratejilerini belirlemek için kendi referansları yeterlidir; artık bu konuda kendi gölgelerinden ürkmekten ve var olan siyasi konfigürasyonlara göre kendilerini konumlandırmaya çalışmaktan vazgeçip başlı başına taraf olma vakitleri çoktan gelmiştir; kitleler yüzlerini diğer kutuplaşmaların ötesine geçen bir tarafa dönebilirler. Devrimci bir siyasal strateji izlediğini iddia edenler stratejilerini “sahiplendikleri” üzerinden değil, “aşacakları” ve “kuracakları” üzerinden inşa etmelidir.

Kaynakça

Maza, Sarah (2005) The Myth of the French Bourgeoisie: An Essay on the Social Imaginary, 1750-1850, Cambridge, Massachusetts: Harvard University.

Somersan, Bihter (2009) "Kadınlara Oy Hakkı Gökten Düşmedi", NTV Tarih, 11: 31-37.

Yaşlı, Fatih (2010) “Ulusalcılık Nedir, Ne Değildir?”, soL Haber Portalı, 10/08/2010, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/fatih-yasli/ulusalcilik-nedir-ne-degildir-31938

Yazının alındığı adres: http://atesuslu.blogspot.com/

***

Tarihsel Miras ve İlericiliğimiz – M. Boyuneğmez

1. Bugün monarşiye geri dönüş imkânsızdır. Böyle olsa da biz cumhuriyeti savunuruz. Cumhuriyet, insanlığın tarihsel ilerleyişinde en ileri devlet/rejim biçimidir. Bizim savunduğumuz sosyalist cumhuriyettir. Sosyalist bir cumhuriyetin burjuva cumhuriyetlerden daha gelişkin ve ileri bir devlet ve rejim biçimi olduğu açıktır. Sosyalist bir cumhuriyette ya da demokraside, halkın devlet yönetimine maksimum katılımı, toplumun ileri derecede örgütlü olması, sosyalist değerlerin, ilkelerin, motiflerin ve temaların yeniden üretiminde toplumdaki siyasal ve ideolojik canlılığın yüksek düzeyde bulunması, seçilenlerin her zaman görevlerinden geri çağrılmasının mümkün olması gibi birçok konuda, burjuva demokrasisinin ilerisine ve ötesine geçilir. Sosyalist cumhuriyette biçimsel eşitlik, yurttaşların yasa önünde eşitlik anlayışı, kapsanıp aşılarak, olanaklara ulaşmada da eşitlik sağlanır. Sömürünün olmadığı bir toplumda, insanların yeteneklerini geliştirmede ve gerçekleştirmede, potansiyellerini kullanmada özgür olacağı da açık olmalıdır. Toplumsal adaletin sağlanması, toplumun aydınlanması yönünde girişilecek çalışmalar, bilimselliğin ve akılcılığın bayraklaştırılması, toplumun hurafe ve mistik inançlardan arınması yolundaki çalışmalar, materyalist görüşlerin yaşamın her alanında yeniden üretilmesi ve benimsenmesi doğrultusunda sarf edilecek gayret, bunlarla birlikte devletin laiklik ilkesini uygulaması (bireylerin dinsel inançlarını seçme özgürlüğünün tanınması, bilimsel eğitim vb. uygulamalar), gericiliğin ortadan kaldırılması, toplumun siyasal/ideolojik ve kültürel üretim süreçlerine katılması, halkların ve kültürlerin kardeşleşmesinin sağlanması gibi birçok başlıkta da, sosyalist cumhuriyetin burjuva cumhuriyetin çok ilerisinde olacağı görülmelidir.

Örnek olsun, ev içi emek harcanmasının ve çocuk bakımının kadınlara getirdiği yükün toplum olarak paylaştırılarak azaltılması gerçekleştiğinde, kadın-erkek eşitliği konusunda bir ileri adım atılmış olmaktadır. Kreşlerin yaygınlaştırılması ve çocuk bakımının toplum adına görev alanlar ve ebeveynler arasında ortaklaşa yürütülmesi sağlandığında, ev içi uğraşlar, olabildiği kadar toplumsal iş ve hizmetlerle karşılandığında, kadınların çalışma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, siyasete katılım ve görev alma gibi hakları tümüyle karşılandığında, burjuva cumhuriyetin içini dolduramadığı kadın-erkek “eşitliği” aşılmış olacaktır. Sosyalist bir cumhuriyette bu tür bir “eşitlik”ten bahsetmek bile abes kaçacaktır, çünkü tesis edilecek olan, tüm insanları kapsayan ve insanlar arasındaki toplumsal eşitliktir.

2. Burjuvazi, Avrupa’da feodal üretim biçiminin son kalıntılarını yok etmiş, kilisenin/dinin toplumsal etkisinin kırılmasını sağlamış, üretici güçlerde muazzam bir atılım gerçekleştirmiş, kapitalist özel mülkiyeti, ticareti ve sanayi girişimciliği hukuksal ve etik açıdan güvence altına almış, bilimselliğin ve akılcılığın yayılıp gelişmesini sağlamıştır. Marx ve Engels Komünist Parti Manifestosu’nda işte bu burjuvaziyi ve yaptıklarını övmektedir. Burjuvazinin bir sınıf olarak ilericiliğini gösterdiği devrim, Büyük Fransız Devrimi’dir. 1789 Büyük Fransız Devrimi, burjuva devrimleri arasında en ilerici ve gelişkin olanıdır. Bu devrimle birlikte, aydınlanma değerlerinin benimsenmesi, laik devlet anlayışının uygulanması, ulusun ve yurttaşlığın oluşumu gibi birçok alanda ileri adımlar atılmıştır. Fakat 1848 devrimleriyle birlikte, burjuvazinin siyasal açıdan gericileştiği, monarşist görüşleri yeniden canlandırdığı, kitlelerin devrim sürecine katılmasına eskisi kadar hevesli olmadığı, aksine işçi sınıfının, küçük burjuvazinin ve köylülerin hareketlenmelerinden korkuya kapıldığı ve bu hareketlenmelerin önünü almaya çalıştığı, bu olmadığında bunları bastırdığı bilinmektedir. Avrupa’da kapitalist üretim ilişkilerindeki gelişim, mutlak monarşilerin varlığında devam etmiş ve 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıldaki siyasal devrimlerle eski rejimin devlet tipi ve üst yapısal alanı değişmiştir.

3. Burjuvazi ile kapitalistler tam olarak aynı anlama gelmemektedir. Burjuva devrimlerinde öncü konumda bulunan kişiler, kadrolar ya da partiler, burjuva ideolojik perspektife ve politik bilince sahiptir. Bunların sınıfsal konumları ne olursa olsun, politik açıdan “burjuva” olarak adlandırılmaları mümkündür. Aslında daha doğru niteleme, “burjuva politik bilince sahip olan kadrolar” ya da “burjuva politik kadrolar/partiler” olmalıdır. 1789’da başlayan Fransız Devrimi ve bundan sonraki Avrupa burjuva devrimlerinde, burjuvazinin içerisinde, kapitalistlerin temsilcilerinin yanı sıra bizzat bu sınıfın üyelerinin de yer aldığı, devrim sürecini çeşitli yollarla destekledikleri bilinmektedir.

4. Türkiye burjuva devrim süreci, 19. yüzyılda yapılan reformlarla (III. Selim, II. Mahmut, Tanzimat fermanı, 1. ve 2. Meşrutiyet) süreklilik içerisinde gelişerek 20. yüzyılın ilk 30 yılını kapsayan bir tarihsel dönemde gerçekleşmiştir. Türkiye burjuva devrim sürecini, öncesindeki süreklilik bağlarıyla birlikte 2. Meşrutiyetle başlatmak ve 1930’larda burjuva düzenin oturmasıyla sonlandırmak mümkündür. Bu devrim, “toplumsal devrim” ve “siyasal devrim” gelişmeleri iç içe geçmiş biçimde, tek bir süreç olarak gerçekleşmiştir. “Önce toplumsal devrim oldu, sonra 1908 ve 1923 tarihlerinde siyasi devrim oldu” değerlendirmesi sağlıklı değildir. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk üç dekadı boyunca, toplumsal ilişkiler değişirken, siyasal mücadeleler verilmekteydi ve toplumsal değişimde, bu mücadelelerin rolü bulunmaktaydı. Siyasal mücadeleler, toplumsal ilişkilerin değişimi için yürütülmekteydi ve toplumsal ilişkiler değiştikçe siyasal eğilimler de değişmekteydi.

5. Jön Türkler, İttihat ve Terakki Partisi ile buradan yetişmiş cumhuriyetin kurucu kadroları olan Kemalistler, bu devrim sürecinin lider/öncü güçleri durumundadır. Bu kadroların görece ileri politik bilinçleri ile toplumdaki kapitalist üretim ilişkilerinin görece geri konumu arasındaki boşluk, eşitsiz gelişimi gösterir. Burjuvazi henüz cılız bir durumdayken dahi, bu sınıfın politik/ideolojik perspektifini sahiplenen insanlar bu topraklarda var olmuştur. Siyasi ve ideolojik açıdan bu kadrolar, burjuva sınıf bilinciyle hareket etmektedir. Kadroların mesleklerine, askeri bürokrat olup olmamalarına bakıp, örneğin küçük burjuva sayılıp sayılamayacaklarını tartıp, Türkiye devrim sürecinin karakteri üzerine hüküm bildirilemez. Bu kadrolar burjuva devrimcileridir, çünkü politik bilinçleri ve ideolojik donanımları burjuva sınıfına aittir. Avrupa’daki burjuvazinin siyasal deneyimleri ve geliştirdiği görüşler, Türkiye topraklarında kendi özgüllüğü içerisinde yeniden üretilmiş ve benimsenmiştir. Burjuvazinin işçi sınıfı ve kitlesel hareketlenmeler karşısında 19. yüzyıl boyunca Avrupa’da yaşadığı deneyimlerden süzülen politik/ideolojik bilinç, bu topraklara aktarılmış ve bu toprakların taşıdığı özgünlüklerle yeniden üretilmiştir.

6. 1908 ve 1923 tarihleri meşrutiyetin ilanı ve cumhuriyetin kuruluşunun gerçekleştiği tarihler olarak önemlidir. Fakat 1908’in ve 1923’ün tek başına bir “siyasal devrim” olarak görülüp, toplumsal devrim arka planına oturtulmaması hatalıdır. Türkiye burjuva devrimi, uzun bir zamana yayılmış olarak, tedricen uygulanan reformlar yoluyla ilerleyen ve Kurtuluş Savaşı’nı (Kurtuluş Savaşı’nda halkın katılımını) da içine alan bir süreçtir.

7. Cumhuriyet’in kuruluşunda öncü konumundaki Mustafa Kemal ve arkadaşları, geç gerçekleşen bir burjuva devrimi sürecinde, üzerlerine düşen rolleri yerine getiren siyasal kadrolardır. II. Meşrutiyet ve öncesinden gelen siyasal düşünceleri devralan bu kadrolar, uygulamaları açısından da geçmişle bir süreklilik içerisinde çalışmışlardır. Başta İstanbul ve Selanik’teki işçilerin verdiği mücadeleler, komünistlerin daha ileri politik konumda bulunarak yürüttükleri siyasal faaliyetler, emperyalist ülke devletlerine karşı komşu Sovyet sosyalist devletine yakınlaşma zarureti, Kemalist kadroların siyasal bilincinin artık gericileşmiş bir sınıfın bilinci olmasıyla birleşerek, yapılan reformların görece güdük ve eksik bir biçimde yaşama geçirilmesine neden olmuştur. Yaşama geçirilirken de bunların toplumsal hareketlerin taleplerine dönüşmesinin önlenmesine, aksine, işçi sınıfının ve muhalif politik hareketlerin (Çerkez Ethem, Yeşil Ordu, Kürt ayaklanmaları, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesi) baskı altında tutularak (Takrir-i Sükûn kanunu hatırlansın), tepeden inmeci bir tarzda uygulanmalarına yol açmıştır. Harf/alfabe reformu, aşar gibi vergilerin kaldırılması, kılık-kıyafet reformu, saltanat ve hilafetin kaldırılması, yurttaşlığın ve oy hakkının getirilmesi, eğitim ve öğretimin laiklik ilkesiyle yapılandırılması vb. Bu ilerici reformlar gerçekleştirilirken, laikliği yarım kılan toplumsal aydınlanmadaki yetersizlik ve bağımsızlıkçılığı güdük bırakan emperyalist ülkelerle girilen ilişkiler gözlenmiştir. Liberalizmi savunan Kemalist kadrolar, sermaye birikimindeki yetersizliği aşmak için ve 1929 bunalımının dayattığı zorunluluklarla, devletçiliği uygulamaya koymuştur. Bu devletçiliğin sosyalist kamulaştırmayla bir tutulamayacağı açık olmalıdır. Sosyalist cumhuriyetin emperyalist ülkelerin devletleri ve emperyalist örgütlenmelere karşı bağımsızlıkçı duruşu, toplumsal aydınlanmacı hamleleri ve muazzam derin/ileri atılımları da burjuva cumhuriyetin kuruluşu öncesi ve sonrasında burjuva politik kadroların gerçekleştirmiş oldukları hamleleri fersah fersah aşacaktır.

8. Buraya kadar yazılanlardan, kuruluşlarından itibaren hızla gericileşen burjuva cumhuriyetlerin/burjuva demokrasilerinin aşılması gerektiğini savunduğumuz, fakat cumhuriyet yönetim biçimine karşı olmadığımız; Türkiye burjuva devrim sürecindeki politik bilincin ve uygulamaların ötesine ve ilerisine geçen bir ilerici perspektifimizin olduğu anlaşılmalıdır. Fakat biz, Büyük Fransız Devrimi’nin Jakobenlerinin insanlığa armağan ettikleri şu politik ilke ve kavramları benimseriz: Devrimcilik, radikalizm, yani köktencilik, ilericilik, kararlılık ve devrimci atılımda sonuna kadar ilerleme, devrimci ideallere bağlılık, halkçılık, eşitlik, özgürlük, adalet, rasyonalizm… Türkiye burjuva devrim sürecine baktığımızdaysa, gerçekleşen reformları, ileriye doğru atılan adımları reddetmez, bunlara tarihsel haklarını teslim ederiz.

9. Sosyalist politikanın üretiminde, Marksist teorinin sunduğu kavramsal setle ve anlayışla, güncelliğin, konjonktürün ve somut durumların analizini yapmak vazgeçilmezdir. Toplumdaki siyasi aktörleri, bunlar arasındaki sürtüşmeleri ve çekişmeleri, ideolojik eğilimleri, sınıfların durumunu ve sınıflar arasındaki ilişkileri, devletin yapılanmasını, çıkarılan ve uygulanan yasaları vb., bütün bunları dikkate almadan somut durumla ilişkilenmek ve politika üretmek mümkün değildir. Yürürlükteki ideolojik kodlamaları eleştirmeden ya da yeniden anlamlandırmadan, ideolojik/siyasal mücadele verilemez. Siyasal ve ideolojik bağımsızlığınız, ilkelerinizle ve programatik vizyonunuzla güvence altında olmalıdır. Fakat toplumdaki söylemlere, eğilimlere, konuşulan, benimsenen ve paylaşılan temalara uzanmak ve değmek, politik üretimde bulunmak ve örgütlenmek için gereklidir. Laikliği, aydınlanmacılığı, ilericiliği, bağımsızlıkçılığı, cumhuriyetçiliği, halkçılığı, devletçiliği (=kamuculuğu) benimser ve bugünün koşullarında yeniden anlamlandırırken, toplumsal dokudaki eğilimleri dikkate almanız, bu eğilimlere bir doğrultu vermeye çalışmanız, onları örgütlemeye çalışmanız doğaldır. Bu ilkeler, değerler ve kavramlar, gökten zembille inmemiş olup, burjuvazinin ya da burjuva politik kadroların da bir zamanlar uğruna kısmen de olsa mücadele ettiği öğelerdir. Bunların anlamlarını dönüştürerek sahiplenmeye çalışmak, doğal karşılanmalıdır. Üstelik insanlığın ilerici birikimine sırtınızı döndüğünüzde, bu durum “sol”culuk vasfınızı yitirmeniz anlamına gelir. Örnek olsun, “eşitlik ve özgürlük” ilk kez burjuva devrimcileri tarafından dillendirildi ve benimsendi diye, bugün bu ilkeleri terk etmek gerekmez. O zaman sorarlar adama; yahu, “sol” kavramını ve politik duruşu, tarihte ilk kez kimler üretmişti ya da temsil etmişti diye…

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]