Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
sosyalist hareket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyalist hareket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2026 Pazar

Solun Düzen İçi Restorasyona Yedeklenmesi Üzerine

Mahmut Boyuneğmez

Temel Tez: Sosyalistlerin düzen içi muhalefetle yan yana mücadele yürütmesi ile bu muhalefetin siyasal başarısını kendi stratejik önceliği hâline getirmesi aynı şey değildir. İlki, mevcut somut koşullarda gerekli bir taktik mücadele biçimidir; ikincisi ise sosyalist siyasal bağımsızlığın aşınması ve düzen içi restorasyona yedeklenme riskini taşır.

Giriş

Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği derin ekonomik kriz, rejimin kurumsal çürümesi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfke, Türkiye solunu bir kez daha tarihsel ve siyasal bir eşikle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu eşikte ortaya çıkan tartışma yalnızca belirli bir kişinin ya da belirli bir örgütün tutumuyla açıklanabilecek bir mesele değildir. Gözlenen eğilim, farklı siyasal geleneklerden gelen unsurları bir araya getiren daha genel bir siyasal yönelimin ifadesidir.

Bu yönelimin ortak paydası, sosyalist hareketin kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine, mevcut düzen içi muhalefetin taşıdığı toplumsal ağırlığı “somut koşulların zorunluluğu” olarak kabul etmesi ve kendi siyasal geleceğini ana muhalefetin başarısına bağlamasıdır.

Burada tartışılması gereken, tek tek kişilerin niyetleri değil, belirli bir siyasal yönelimin mantığıdır. Farklı örgüt ve çevrelerde farklı gerekçelerle ortaya çıkan yönelimin ortak noktası, sosyalist hareketin bağımsız siyasal kapasitesini büyütmek yerine, düzen içi muhalefetin mevcut toplumsal ağırlığını kendi siyasal stratejisinin belirleyici unsuru hâline getirmesidir.

Burada yaptığımız, farklı örgütlerin birbirinden farklı somut taktiklerini tek bir kalıba koymak değildir; bu taktiklerin hangi noktada ortak bir siyasal mantığa bağlandığını göstermektir. Dolayısıyla eleştirimizin hedefi, düzen içi muhalefetle herhangi bir temasın kurulması değil; bu temasın sosyalist siyasetin bağımsız hedeflerini belirleyen bir öncelik ilişkisine dönüşmesidir.

Tartışmanın ekseni, “muhalefetle yan yana gelmek gerekir mi?” sorusundan ziyade, sosyalistlerin bu ilişkiler içinde kendi siyasal özne konumunu koruyup koruyamadığı sorusudur.

Bahsettiğimiz eğilim, “somut koşullar”, “gerçekçilik”, “esneklik”, “mevzi siyaseti”, “güç dengeleri” ve “faşizme karşı geniş cephe” gibi kavramları tahrif ederek, sosyalist siyasetin bağımsız hattının mevcut burjuva muhalefetinin arkasında geçici veya kalıcı biçimde konumlandırılmasını savunmaktadır.

“Düzen içi restorasyon” ile kastettiğimiz, mevcut rejimin bütün kurumlarının ve uygulamalarının aynen korunması değildir. Kastettiğimiz, siyasal iktidarın değişmesiyle birlikte devletin, sermaye egemenliğinin ve kapitalist üretim ilişkilerinin temel çerçevesi korunurken, rejimin sınıfsal ve kurumsal düzeyde yeniden tahkim edilmesidir.

Yeni Parti (YP)’nin ve düzen içi muhalefetin restorasyon projesi soyut bir "demokratikleşme" isteğine değil, Türkiye kapitalizminin nesnel ihtiyaçlarına dayanmaktadır. Rejimin mevcut kuralları hiçe sayan, kurumsal çürümeyi derinleştiren ve öngörülemez yönetim tarzı, sermaye birikim rejimini ve uluslararası sermaye akışlarını sürdürülemez hale getirmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve özellikle uluslararası sermaye akışlarının sağlıklı işleyebilmesi için en temel gereksinimlerden ikisi hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal rasyonelliktir. Sermaye, doğası gereği uzun vadeli yatırımlar ve finansal planlamalar yaparken mülkiyet hakkının korunduğu, kararların şahsi keyfiliğe değil belirli kurallara ve kurumlara dayandığı bir zemine ihtiyaç duyar. İktidarın kurumsal yapıyı (Merkez Bankası, TÜİK, yargı mekanizmaları vb.) bypass eden, kur kurallarını gece yarısı kararnameleriyle değiştiren ve mülkiyet haklarını siyasi sadakate göre esneten kuralsız ve keyfi yönetim tarzı, sermayenin bu rasyonellik arayışına çarpmaktadır. Sıcak para veya doğrudan yabancı yatırım; hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve öngörülebilir bir makroekonomik çerçeve vaat etmeyen bir rejime sürdürülebilir bir kaynak aktarımı yapmaz. Bu durum da cari açık ve borç yükü altındaki Türkiye kapitalizminin yapısal bir krizden çıkışını engeller.

Bu açıdan YP veya sosyal-liberal muhalefetin "rasyonel zemine dönüş", "liyakat", "bağımsız kurumlar" ve "hukuk devleti" vaatleri, yalnızca ideolojik bir söylem değil, sermayenin birikim krizini aşmak için talep ettiği nesnel bir reform paketidir. Bu anlamda restorasyon; sermaye için kurala dayalı ve öngörülebilir bir hukuk düzenini yeniden tesis etmeyi, devlet mekanizmasını rasyonelleştirmeyi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal öfkeyi "normalleşme" vaadiyle soğurarak kapitalist egemenliğin meşruiyetini yeniden üretmeyi hedeflemektedir.

TÜSİAD eksenli geleneksel sermaye için mevcut kuralsızlaşma tam anlamıyla sürdürülemez niteliktedir. Uluslararası pazarlarla entegre olan bu yapı, Batı finans kapitaliyle eklemlenmek için restorasyonu bir zorunluluk olarak görmektedir. Mevcut rejimin kuralsızlığı, devlet ihaleleri ve denetimsiz rant transferi üzerinden büyüyen sermaye kesimleri için ise tam aksine, bu öngörülemezlik ve şahsi yönetim temel bir birikim modelidir. Dolayısıyla restorasyon projesi; aslında sermayenin geleneksel, egemen kanadının ve uluslararası finans-kapitalin çıkarlarını, rejimin yarattığı ihale ve rant burjuvazisinin yol açtığı tahribata karşı koruma hamlesidir.

Özetle restorasyon, rejimin hiçbir şey değiştirmeden sürmesi değil; neo-liberal sermaye düzeninin oluşturduğu tahribatı gidermek ve otoriter devlet mekanizmasının yıpranan meşruiyetini tamir etmek üzere yeniden kurulmasıdır. Muhalefet, halkın haklarını savunduğu için değil; sermaye düzeninin kurumsal ve iktisadi sürdürülebilirliği tehlikeye girdiği için rejimi restore etmeye soyunmaktadır.

I. Taktik Birlik ile Siyasal Yedeklenme Arasındaki Sınır: 5 Bağımsızlık Ölçütü

Sosyalistlerin başka siyasal güçlerle kurduğu ilişkinin bir "taktik birlik" mi yoksa "siyasal yedeklenme" mi olduğunu belirlemek için soyut ajitasyonlar yerine somut bir bağımsızlık testi uygulanmalıdır. İlişkinin niteliği şu 5 temel ölçüt üzerinden değerlendirilmelidir:

  1. Örgütsel Kapasite: Ortak mücadele sosyalistlerin kendi örgütlenmesini, kadrolarını ve öz gücünü büyütüyor mu? Yoksa örgütsel kaynaklar başka bir partinin başarısına mı aktarılıyor?
  2. Sınıfsal Taleplerin Bağımsızlığı: Sosyalistler kendi programlarını ve sınıfsal taleplerini müttefiklerinin karşısında da bağımsız biçimde ileri sürebiliyor mu? Yoksa ittifakı zedelememek adına bu talepler geri mi çekiliyor?
  3. Eleştiri ve Teşhir Sınırı: Sosyalistler, yan yana geldikleri düzen içi aktörün sınıfsal sınırlarını, ekonomik programını ve yanlışlarını kitlelere açıkça teşhir edebiliyor mu?
  4. Mücadele Sonrası Bilanço: Ortak mücadele veya taktik süreç sona erdiğinde geriye daha güçlü ve kitlesel bir sosyalist özne mi kalıyor, yoksa düzen içi aktörün seçmen tabanı mı genişlemiş oluyor?
  5. Gündem ve Gelecek İradesi: Siyasal gündemi ve öncelikleri kim belirliyor? Sosyalistlerin geleceği kendi örgütlenmesine ve sınıf mücadelesine mi, yoksa müttefik burjuva aktörün seçim takvimine ve başarısına mı bağlanıyor?

Bu ölçütlerin hiçbiri tek başına mekanik bir karar kuralı değildir. Belirleyici olan, ilişkinin bütününde sosyalistlerin kendi programını, örgütsel kapasitesini, siyasal gündemini ve sınıfsal bağımsızlığını koruyup koruyamadığıdır.

II. Rejim Tahlili ve Faşizm Kavramsallaştırmasının Siyasal Sonuçları

[Kavramsal Tahrifat]

"Türkiye'de Faşizm Var"

"Faşizmi geriletmek birincil siyasal görevdir"

"En geniş demokratik muhalefet odağının güçlendirilmesi zorunludur"

[Stratejik Yanılsama]

"Ehven-i Şer Olarak (seçimlerde veya genel olarak) YP/CHP Desteklenmeli"

Sosyalist siyasetin siyasal enerjisinin düzen içi muhalefete bağlanması

[Pratik Sonuç]

Sosyalist Bağımsız Sınıf Hattının Tasfiyesi / Aşınması

Buradaki temel yanlış, Merdan Yanardağ, Korkut Boratav, Yaşar Ayaşlı gibi yazarların da katkısıyla şekillenen ve Marksizm’le bağdaşmayan kavramsal çerçevenin "doğru" sayılmasıdır. Türkiye’deki otoriter baskı rejimini doğrudan "faşizm" olarak kategorize eden bu yaklaşım, solun önüne tek yol olarak düzen içi restorasyon güçlerine ("Yeni Parti" ve sosyal-liberal aktörlere) yedeklenmeyi koymaktadır.

Bu üç ismin (M. Yanardağ, K. Boratav, Y. Ayaşlı) siyasal gelenekleri, üslupları, önerdikleri araçlar ve hedefledikleri mücadele biçimleri arasında elbette önemli nüanslar bulunmaktadır. Boratav meseleye daha çok iktisadi/akademik ve devlet biçimi tahlili üzerinden yaklaşırken; Yanardağ doğrudan ana akım CHP siyasetini ve seçim odaklı toplumsal muhalefet blokunu merkeze almakta; Ayaşlı ise daha radikal bir anti-faşist cephe ve sokak/direniş dili kullanmaktadır.

Ancak bu biçimsel ve üslupsal farklılıklara rağmen, eleştirimizin odak noktası her üç yaklaşımın birleştiği ortak siyasal mantıktır: Türkiye’deki otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştirerek, sosyalist hareketin bağımsız sınıfsal/siyasal hattını inşa etme görevini “faşizme karşı geniş cephe” söylemi adına ikincilleştirmek. Niyet ve üslup ne olursa olsun, rejimin bu şekilde adlandırılması pratikte solun siyasal enerjisini en büyük düzen içi muhalefet odağının (CHP/YP) arkasında konumlandırmayı ve “ehven-i şer” mantığıyla restorasyon siyasetine yedeklenmeyi teorik olarak meşrulaştırmaktadır.

Türkiye'deki mevcut otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştiren bu kavramsal yaklaşım, rejimin niteliğine ilişkin tartışmayı ikinci plana iterek siyasal sonucu baştan belirlemektedir: Eğer içinde bulunduğumuz dönem bir “faşizm” dönemi olarak kavranıyorsa, buradan doğal olarak bütün demokratik ve burjuva muhalefet unsurlarının öncelikli görevinin mevcut iktidarı geriletmek olduğu ve sosyalistlerin de bu mücadelede en büyük muhalefet odağının arkasında konumlanması gerektiği sonucu çıkarılmaktadır.

Ancak burada “faşizm” kavramı ile “burjuva muhalefetinin desteklenmesi” arasında zorunlu ve kendiliğinden bir mantıksal bağ bulunduğunu varsaymak hatalıdır. Faşizm tahlilini savunan her sosyalistin aynı seçim taktiğini veya aynı ittifak politikasını savunduğu söylenemez. Dolayısıyla eleştirimizin asıl hedefi, faşizm kavramının kullanılmasının kendisinden ziyade, bu kavramdan hareketle sosyalist bağımsızlığın ikincilleştirilmesini siyasal bir zorunluluk hâline getirerek burjuva muhalefetine yedeklenmeyi meşrulaştıran stratejik sonuçtur.

Türkiye'de kurumsal ve iktisadi anlamda bir faşizm rejimi yoktur; faşizm kavramsallaştırması üzerinden kitlelere "ehven-i şer" (kötünün iyisi) dayatılmakta ve sosyalistler sosyal-liberalizmin kuyruğuna takılmaktadır.

Buradaki “faşizm” ölçütü, faşizmi yalnızca belirli tarihsel örneklerin (İtalya veya Almanya) biçimsel özelliklerinin tekrarı olarak tanımlamak anlamına gelmemelidir. Tartışılması gereken, faşizmin hangi sınıfsal kriz koşullarında ortaya çıktığı, sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl yeniden düzenlendiği, kitle seferberliğinin hangi siyasal biçimleri aldığı, mevcut parlamenter ve anayasal kurumların nasıl dönüştürüldüğü ve devlet biçiminin hangi niteliksel eşiği geçtiğidir.

Mesele, rejimin baskıcı, otoriter veya faşizan uygulamalarını inkâr etmek değildir. Mesele, bu uygulamaların bütününü açıklamak için “faşizm” kavramının kullanılmasının doğru olup olmadığıdır. Marksist bir rejim tahlili, öncelikle devlet biçimini, sınıfsal güç ilişkilerini, sermaye birikim rejimini, devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi ve toplumsal sınıfların siyasal konumlarını somut olarak incelemeyi gerektirir. Rejimin otoriterleşmesini doğrudan “faşizm” olarak adlandırmak, bu somut çözümlemenin yerini alamaz.

Türkiye’deki siyasal iktidar, otoriterleşmiş, dinsel-gerici unsurlarla tahkim edilmiş, sermaye sınıfının egemenliğini sürdüren ve faşizan yönetim tekniklerini yoğun biçimde kullanan bir kapitalist devlet biçimi içinde hareket etmektedir. Otoriterleşme ile faşizm, faşizan yönetim teknikleri ile faşist devlet biçimi birbirine karıştırılmamalıdır. Bir kapitalist devletin otoriterleşmesi, hakların sistematik biçimde daraltılması, yürütme gücünün yoğunlaşması ve faşizan yöntemlerin yaygınlaşması, tek başına o devletin faşist devlet biçimine dönüşmüş olduğunu kanıtlamaz.

Bununla birlikte, “rejim faşizm değildir” önermesinin kendisi de siyasal olarak eksik bırakılmamalıdır. Bir rejimin faşizm olarak tanımlanmaması, onun baskıcı niteliğini, hakların tasfiyesini veya emekçi sınıflar açısından yarattığı ağır sonuçları küçültmez. Aynı şekilde, rejimin faşizm olarak tanımlanması da sosyalistlerin burjuva muhalefetin siyasal programına tâbi olmasını zorunlu kılmaz. Dolayısıyla burada savunulması gereken ilke, rejimin adlandırılması ile sosyalistlerin siyasal bağımsızlığının birbirine bağımlı hâle getirilmemesidir.

Otoriterleşme, erkler ayrılığının yitirilişi, baskının dozunda artış ve denetim mekanizmalarının çeşitlenmesi gibi olguları doğrudan "faşizm" olarak kategorize etmek teorik bir tahrifattır. Faşizm illüzyonu yaratıldığında, sosyalistlerin önüne zorunlu olarak "Faşizme karşı her ne pahasına olursa olsun burjuva muhalefetini (YP/CHP) desteklemek" seçeneği konulmakta ve bu da "ehven-i şer" siyasetini meşrulaştırmaktadır.

Leninist bir ilke olan “somut durumun somut tahlili”, rejimin adını yanlış koyup burjuva muhalefetinin arkasına dizilmek değildir. Somut tahlil şu soruları sormayı gerektirir:

  • Türkiye'deki rejim, iddia edildiği gibi bir faşizm midir, yoksa otoriter, neo-liberal, faşizan özellikler taşıyan bir kapitalist devlet yapısı mıdır?
  • Burjuva muhalefeti siyasal iktidara geldiğinde sermaye birikim rejiminin hangi unsurlarını değiştirmeyi, hangilerini korumayı hedeflemektedir? Emek-sermaye ilişkilerinde hangi dönüşümü önermektedir? Özelleştirme, ücret politikası, sendikal haklar, çalışma rejimi, kamu maliyesi, dış sermaye ve emperyalist ilişkiler konusunda nasıl bir program savunmaktadır?
  • Burjuva muhalefetiyle kurulan siyasal ilişki sosyalistlerin kapasitesini mi büyütüyor, yoksa onları burjuva siyasetinin seçmeni hâline mi getiriyor?
  • Yanardağ ve Boratav gibi analistlerin ürettiği "faşizm" söylemi, solun bağımsız bir Odak/Güç Birliği kurmasının önünü mü açıyor, yoksa kapatıyor mu?

Sosyalistlerin ittifak kurduğu veya yan yana geldiği düzen içi aktörlerin hangi sınıfsal çıkarları temsil ettiği, hangi sermaye kesimleriyle ilişki içinde olduğu ve iktidara geldiklerinde hangi ekonomik ve toplumsal programı uygulayacağı sorgulanmalıdır. “Demokratikleşme” söylemi, bu sınıfsal içeriğin üzerini örten bir siyasal etikete dönüştürülmemelidir.

III. Esneklik mi, Sosyal-Liberalizmin Kuyruğuna Takılmak mı?

Türkiye solunda son dönemde “esneklik” kavramının giderek daha fazla tahrif edilerek kullanıldığı görülmektedir. Buna göre sosyalistlerin kendi güçlerinin sınırlılığını kabul etmeleri, mevcut güç dengelerini hesaba katmaları ve toplumdaki en büyük burjuva muhalefet odağıyla birlikte hareket etmeleri gerektiği vaaz edilmektedir.

  1. Gerçekliğin Kabulü: Sosyalist hareket kendi gücünü olduğundan büyük göremez. Türkiye’de işçi sınıfının siyasal örgütlülüğünün zayıflığı, sosyalist hareketin kitlelerle bağındaki sorunlar ve mevcut güç dengeleri göz ardı edilemez.
  2. Hatalı Çıkarım (Kuyrukçuluk): Buradan çıkarılması gereken sonuç, sosyalist hareketin büyük bir burjuva muhalefet odağının arkasında konumlanması ve sosyal-liberalizme yedeklenmesi değildir. Aslında güçsüzlük, bağımsız siyasetten vazgeçmenin değil, sosyalistlerin kendi aralarında nasıl bir güç birliği kuracağı sorusunun başlangıç noktası olmalıdır.
  3. Taktik ve Strateji İlişkisi: Taktik esneklik, stratejik bağımsızlığın alternatifi değildir. Tam tersine bu esneklik, ancak bağımsız ve özgün bir sınıf stratejisinin içerisinde anlam kazanır. Taktik esnekliğin sınırı, yalnızca ortak eylemin konusu tarafından değil, tarafların siyasal özne olarak birbirleriyle kurduğu ilişki tarafından da belirlenir. Sosyalistlerin başka güçlerle ortak eyleme girmesi, kendi programını propaganda etmesi, kendi örgütsel kararlarını bağımsız biçimde alması ve ortak mücadelede kendi sınıfsal taleplerini görünür kılması hâlinde taktik bir birlik niteliğini koruyabilir. Buna karşılık ortaklığın sürekliliği sosyalistlerin kendi siyasal önceliklerini geri çekmesini ve başka bir aktörün siyasal başarısını kendi başarısının ön koşulu olarak görmesini gerektiriyorsa, burada artık taktik esneklikten değil siyasal bağımlılıktan söz etmek gerekir.

Bir işçi direnişinde veya hak mücadelesinde YP’lilerle, CHP'lilerle, sosyal demokratlarla, sendikalarla veya farklı toplumsal kesimlerle pratik düzeyde yan yana durmak bir "kuyrukçuluk" değildir; eylemsel bir gerekliliktir. Ancak buradan “o hâlde sosyalistler uzun vadede bu siyasal merkezin etrafında birleşmelidir” sonucuna geçildiğinde artık ilkeli siyaset terk edilmiş olur. Burada esneklik, bağımsız siyasetin aracı olmaktan çıkar ve sosyal-liberal düzen içi siyasete tâbi olmaya dönüşür.

IV. “İdeolojik Olarak Ayrıyız Ama...” Paradoksu ve Erteleme Siyaseti

Bugün solda sıkça karşılaşılan ve Marksist analizden uzak olan yaklaşım kabaca şöyledir: “Biz elbette sosyalistiz. YP/CHP sosyalist değildir. Özgür Özel bizim programımızı temsil etmiyor. Ancak ülkede faşizm var, dolayısıyla AKP’nin gitmesi için 'ehven-i şer' olarak onunla hareket etmek zorundayız.”

Bu yaklaşım, geçici bir eylem birliğini aşarak kademeli bir teslimiyet mekanizmasına dönüşmektedir:

[Belirli bir ortak talepte eylemsel düzeyde yan yana gelelim]

[Seçimde ehven-i şer olarak onu destekleyelim]

[Onun güçlenmesi rejimin gerilemesi açısından ana şarttır]

[Solun temel görevi onun siyasal iktidar yürüyüşüne kenetlenmektir]

Böylece başlangıçtaki pratik gerekçe, giderek stratejik bir bağımlılık ilişkisine ve ideolojik teslimiyete dönüşmektedir.

Bağımsızlık yalnızca “Biz sosyalistiz” demekle korunmaz. Bağımsızlık, kendi programına, kendi örgütlülüğüne, kendi propaganda ve faaliyet hattına, kendi sınıfsal taleplerine sahip olmakla korunur. Eğer bütün siyasal enerjimiz bir düzen aktörünün siyasal iktidara gelmesine bağlanıyor ve kendi bağımsız odaklaşmamızı sürekli “sonra”ya erteliyorsak, ideolojik olarak ondan farklı olduğumuzu söylememizin pratikte hiçbir değeri kalmaz.

Bir hareketin bağımsızlığını belirleyen şey yalnızca kendisini hangi sıfatla tanımladığı değildir; siyasal enerjisinin nereye aktığıdır. “Sonra”ya erteleme yalnızca seçim dönemlerine özgü değildir; zamanla örgütsel ve ideolojik bağımlılık da yaratır. Bir hareket sürekli olarak “bugün asıl mesele bu değil”, “şimdi iktidarı geriletmek gerekiyor”, “önce demokratik normalleşme” diyerek kendi sınıfsal taleplerini geri plana atarsa, bir süre sonra kendi siyasal gündemini üretme kapasitesini de kaybeder. Kendi gündemini üretemeyen hareket ise kaçınılmaz olarak başka bir siyasal merkezin gündemini takip etmeye başlar.

V. Maden İşçileri Örneği: Pratik Yan Yana Geliş ile Siyasal İttifak Farkı

Grevlerde ve saha mücadelelerinde farklı siyasal yapıların işçilerin yanında bulunması örneği doğru okunmalıdır:

  • Somut Taleplerde Birlik ve "Merkez" Kavramı: Maden işçilerinin hakkını savunmak için sosyalist yapıların (TKP, TİP, EMEP, SOL Parti) yanında YP veya CHP temsilcilerinin de durması eylemsel bir durumdur. Pratikte bu aktörlerle yan yana gelmek, onlara biat etmek ya da onların kuyruğuna takılmak anlamına gelmez. Yan yana gelişin sınıfsal niteliğini belirleyen, eylemin siyasal merkezinin nerede olduğudur. Merkezde işçilerin talebi, örgütlenmesi ve mücadelesi varsa, farklı siyasal aktörlerin aynı mücadelede bulunması bağımsız sınıf siyasetini ortadan kaldırmaz. Merkezde bir burjuva partinin seçim başarısı varsa, ilişki artık taktik mücadele birliğinden siyasal yedeklenmeye doğru kaymaktadır.
  • Kapasite Kimin Hanesine Yazılıyor: Ortak eylemin sınıfsal niteliği yalnızca katılımcıların kimliklerinden hareketle belirlenemez. Mesele yalnızca “kim kiminle yan yana geldi?” sorusundan ibaret değildir; “yan yana gelişin siyasal yönünü kim belirliyor ve ortaya çıkan siyasal kapasite kimin hanesine yazılıyor?” soruları da sorulmalıdır.
  • Stratejik Yanılsama: Somut mücadele gündemlerinde yan yana gelişlerden, sosyalistlerin stratejik olarak sosyal-liberal bir burjuva partisiyle uzun soluklu bir siyasal ittifak kurması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Bir işçinin hakkını savunmak için sahada yan yana gelmek ile kapitalist düzenin geleceği ve restorasyonu hakkında aynı siyasal perspektife sahip olmak tamamen farklı kulvarlardır. Dolayısıyla “Maden işçileri örneğinde yan yana durduk ve sonuç aldık; o halde sol, YP ve Özgür Özel etrafında uzun vadeli bir ittifak kurmalıdır” çıkarımı mantıksal ve sınıfsal olarak çökmektedir.

VI. “AKP Gitsin, Sonrasına Sonra Bakarız” Siyasetinin Çıkmazı

Türkiye solunun tarihsel olarak en sık düştüğü tuzak erteleme siyasetidir: “Önce mevcut iktidardan kurtulalım, faşizmi geriletelim, sonra kendi siyasetimizi yaparız.”

Bu yaklaşımda o “sonra” hiçbir zaman gelmemektedir:

Önce seçim kazanılmalıdır --> Sonra rejim değişmelidir --> Sonra sosyal-liberal restorasyon sağlanmalıdır --> Sonra normalleşme olmalıdır --> Sonra sosyalistler kendi programını anlatabilir.

Böylece sosyalist siyasetin yeniden üretimi sürekli geleceğe ertelenmektedir. Oysa siyasal gücü büyütme görevi hükümet değişimi sonrasına bırakılamaz; bugün fabrikada, mahallede, üniversitede, sendikada ve sokakta inşa edilmelidir.

Çünkü siyasal güç kendiliğinden hükümet değişiminin ardından sosyalistlere devredilmez. Tersine, hükümet değişimini gerçekleştiren toplumsal ve siyasal güçler, değişimin sonrasında da kendi örgütlülükleri ve siyasal ağırlıkları ölçüsünde belirleyici olurlar. Eğer sosyalistler değişim sürecinin öznesi değil, yalnızca başka bir düzen partisinin seçmen desteği ise, değişim sonrasında da etkili bir aktör olmaları beklenemez. Bütün siyasal enerjisini burjuva muhalefetinin yürütme gücüne gelme mücadelesine aktaran bir sol, olası bir hükümet değişikliğinden sonra daha da güçsüzleşecek ve marjinalleşecektir.

VII. Gerçek Cephe Siyaseti ile Sosyal-Liberal Yedeklenme Arasındaki Fark

Rejimin baskılarına, toplumsal ilişkileri dinselleştirmesine ve bir yağma düzeni oluşturulmasına karşı bir mücadele hattı elbette gereklidir. Ancak Yanardağ/Boratav çizgisindeki gibi yanlış bir faşizm tahlilinden yola çıkarak kurulan cephe anlayışı ile Marksist cephe anlayışı taban tabana zıttır.

Bu nedenle “cephe” kavramının kendisi yeterli değildir; hangi sınıfların, hangi siyasal hedefle, hangi program etrafında ve hangi siyasal önderlik ilişkisi içinde birleştiği sorulmalıdır. Bir cephe içinde sosyalistlerin bağımsız örgütsel ve ideolojik varlığını koruması mümkündür. Ancak cephenin siyasal hedefleri sosyalistlerin kendi hedeflerinin yerine geçtiğinde, cephe siyaseti ile siyasal yedeklenme arasındaki sınır ortadan kalkar.

Kavram

Niteliği

Amacı

Sosyalist Güç Birliği

Sosyalist ve devrimci yapıların kendi bağımsız programları temelinde kurduğu ilkesel birlik.

Sınıfın bağımsız siyasal seçeneğini yaratmak veya bağımsız sınıf siyasetinin siyasal ağırlığını artırmak.

Taktik Mücadele Birliği

Belirli bir hak veya sınıfsal talep etrafında, bir saldırı karşısında, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle ortak mücadele.

Somut kazanım elde etmek, saldırıyı püskürtmek.

Düzen İçi Sosyal-Liberal Yedeklenme (Kuyrukçuluk)

"Faşizm var" söylemiyle bağımsız programın geri çekilip YP/CHP arkasında saf tutulması. Sosyalistlerin kendi siyasal hattını geri çekerek burjuva muhalefetinin siyasal başarısını temel hedef haline getirmesi.

Burjuva bir aktörün siyasal iktidar yürüyüşüne ve kapitalist restorasyona payanda olmak; düzen içi siyasal iktidar değişimini sosyalist siyasetin yerine geçirmek.

Sosyalist hareket kendi bağımsız hattını koruduğu sürece, pratik mücadele alanlarında YP ile de yan yana gelebilir. Fakat sosyalistler kendi bağımsız programlarını geri çekiyor, faaliyetlerini kısıtlıyor, "ehven-i şer" diyerek kitleleri burjuva muhalefetine yönlendiriyorsa, burada bir cepheden değil, açık bir ideolojik teslimiyetten ve kuyrukçuluktan söz etmek gerekir.

VIII. Solun Güçsüzlüğü ve Asıl Çözüm: Sol İçi Güç Birliği

Türkiye solunun bugün kitleleri peşinden sürükleyecek tekil bir merkez oluşturamadığı doğrudur. Ancak bu güçsüzlük, burjuva partilerinin arkasına geçmenin bir bahanesi yapılamaz.

  1. Sosyalist Odaklaşma: Güçsüzlüğün gerçek çözümü, sol ve sosyalist yapıların temel ilkeler çerçevesinde kendi aralarında güçlü, kalıcı ve kitlesel bir güç birliği / ittifak oluşturmasıdır. Sol, önce kendi evindeki bölünmüşlüğü aşmalı ve bağımsız bir odak haline gelmelidir.
  2. Kalıcı Mücadele Birliği: Temel soru “Hangi burjuva aktörünü veya sosyal-liberal figürü desteklemeliyiz?” olamaz. Temel soru “Sosyalist yapılar olarak kendi aramızda güçlü bir birliği nasıl kuracağız ve kitlelerin bağımsız seçeneği nasıl olacağız?” sorusudur. Buradaki güç birliği, seçim dönemlerinde yapılan geçici bir ittifak pazarlığı olarak anlaşılmamalıdır. İşçi sınıfının ekonomik mücadelelerini ve siyasal taleplerini aynı pratiklerde birleştiren; sendikal, çevre, mahalle, gençlik ve kadın mücadeleleriyle bağ kuran kalıcı bir sosyalist odaklaşmadan söz ediyoruz.
  3. Programatik Açıklık ve Müzakere: Böyle bir birliğin önündeki sorun yalnızca örgütsel parçalanmışlık değildir. Farklı sosyalist yapıların devlet, demokrasi, Kürt sorunu, laiklik, emperyalizm, sendikal mücadele, seçim siyaseti ve kapitalist ekonomi karşısındaki farklı yaklaşımlarının hangi ortak program üzerinde birleştirilebileceği de açıkça ortaya konmalıdır. Güç birliği çağrısı, mevcut farklılıkların üzerinin ortak bir “sol” etiketiyle örtülmesi değildir. Hangi konularda ortaklaşılabileceğinin ve hangi konularda farklılıkların korunacağının dürüstçe tanımlandığı bir siyasal açıklık gerektirir.
  4. Günlük Mücadele Zemini: Ortaklaşmanın asıl zemini, işçi sınıfının günlük mücadeleleri içinde yaratılmalıdır: Ücret ve çalışma koşulları, sendikal örgütlenme, işsizlik, barınma, eğitim, sağlık, doğanın yağmalanması ve gençliğin geleceksizleştirilmesi gibi somut sorunlar etrafında kalıcı örgütlenme kanalları yaratılmalıdır. Seçim siyaseti ise bu toplumsal ve sınıfsal örgütlenmenin üzerine oturmalıdır; onun yerine geçmemelidir.
  5. Bağımlılığın Meşrulaştırılması (Yanlış Yol): “Gücümüz zayıf, o halde YP gibi kitlesel burjuva odaklarının arkasında durmalı ve 'faşizme karşı' onları desteklemeliyiz” yaklaşımı, güçsüzlüğü kalıcı bağımlılığa dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.

Sonuç: Ne Sekter Yalnızlık Ne Düzen İçi Yedeklenme; Aslolan Bağımsız Sınıf Siyasetidir!

Bugün Türkiye soluna iki sahte seçenek sunulmaktadır: Ya sosyalist hareket kendi bağımsız siyasal hattını toplumsal mücadele içinde kuramayan sekter bir yalnızlığa çekilecek ya da kitlelere ulaşmak bahanesiyle YP ve sosyal-liberal figürlerin arkasına dizilecek.

Bu iki yol da yanlıştır. Çözüm: Sosyalistlerin kendi aralarında güç birliği kurarak bağımsız sınıf siyasetini yükseltmesidir.

Yağma düzenine, çürümüş rejime, rejimin baskılarına, yoksullaştırmaya ve hak gasplarına karşı sosyalist güçler kendi aralarında ve kitlesel düzeyde ortak mücadele vermelidir. Eylemsel ve pratik alanlarda (grevler, hak mücadeleleri, çevre hareketleri) YP dahil tüm muhalif unsurlarla yan yana durulabilir. Bu durum bir "kuyrukçuluk" değil, eylemin doğası gereğidir.

Ancak seçimlerde ve stratejik düzlemde sosyalistler kendi bağımsız hattını, ortak adaylarını ve sınıfsal programlarını kitlelere sunmalıdır.

Bu ilke, her seçimde mekanik bir kural olarak ayrı aday çıkarılması gerektiği anlamına gelmez. Belirli tarihsel koşullarda farklı bir adayın desteklenmesi, I. Bölümde sıralanan 5 bağımsızlık ölçütü korunduğu sürece, sınırları belirlenmiş meşru bir taktik tercih olabilir. Belirleyici olan, desteğin kendisi değil, sosyalistlerin kendi programını, propaganda faaliyetini ve uzun vadeli hedefini bu desteğe kurban edip etmediğidir.

Sorun AKP'nin gitmesini istemek değil; AKP gittiğinde “her şeyin çok güzel olacağını” sanmaktır. Oysa mevcut siyasi iktidar gittiğinde kapitalizm yerinde kalacaktır; hükümet değişirken sermaye egemenliği devam edecektir; sosyal-liberal restorasyon, rejimi tamir ederken toplumsal hiçbir temel sorun çözülmeyecektir. Dolayısıyla sosyalistlerin perspektifi yalnızca “Kim gidecek?” sorusuyla sınırlanamaz. Asıl soru şudur: “Kim gelecek ve bu değişimin toplumsal öznesi hangi sınıf olacak?”

Eğer değişimin aktörü düzen içi partiler olacaksa, emekçiler yalnızca bir hükümet değişikliğinin figüranı haline gelir. Oysa sosyalist siyasetin amacı, emekçileri bir burjuva partisinin seçmen kitlesi değil, kendi kaderini eline alan bağımsız siyasal özne yapmaktır.

Bir hükümet değişikliği, sermaye egemenliğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bir rejim restorasyonu, sınıfsal sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. Hukukun yeniden kısmen tesis edilmesi, emekçilerin iktidarı anlamına gelmez. Dolayısıyla sosyalistlerin görevi, kapitalist düzenin bir restorasyon projesine toplumsal meşruiyet üretmek değil; mevcut saldırılara karşı mücadele ederken aynı zamanda emekçilerin bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.

Gerçekçilik, kendi güçsüzlüğümüzü kabul edip başka bir gücün arkasına geçmek değildir. Gerçekçilik, mevcut güçsüzlüğümüzün nedenlerini kavramak ve bunu aşacak örgütsel, siyasal ve sınıfsal araçları yaratmaktır. Güç dengelerini kabul etmek ile bu dengelerin siyasal sonucunu peşinen kabullenmek aynı şey değildir. Birincisi somut durumun tahlilidir; ikincisi ise mevcut güç ilişkilerine teslimiyettir. Sosyalist siyasetin görevi, mevcut güç dengesini yalnızca veri olarak kabul etmek değil, onu değiştirecek siyasal ve örgütsel araçları yaratmaktır.

Esneklik, ilkelerden vazgeçmek değildir; ilkeleri koruyarak somut mücadelelerde en geniş güçlerle yan yana gelebilmektir. Strateji ise bugün güçlü görünen bir düzen aktörünün başarısına kendi geleceğimizi bağlamak değil, bugünün mücadelelerinden yarının bağımsız sınıf gücünü yaratabilmektir.

Bu nedenle sosyalistlerin önündeki gerçek tercih “AKP mi, CHP/YP mi?” değildir. Gerçek tercih, emekçilerin başka bir düzen partisinin seçmen kitlesi olarak mı kalacağı, yoksa kendi tarihsel ve siyasal hattını yaratıp güçlendireceğidir. Bağımsızlık, bütün diğer siyasal güçlerden yalıtılmak değil; onlarla ilişki kurarken kendi siyasal yönünü ve sınıfsal hedefini kaybetmemektir.

ANA TEZLER

  1. Rejimin baskılarına karşı birlikte mücadele etmek ile düzen içi muhalefetin siyasal projesine yedeklenmek aynı şey değildir.
  2. Taktik birlik ile stratejik ittifak, mücadele ortaklığı ile siyasal önderliğin kabulü birbirinden ayrılmalıdır.
  3. Sosyalistlerin güçsüzlüğü, başka bir burjuva merkezin arkasına geçmenin bahanesi değil, kendi bağımsız güç birliğini kurmanın gerekçesidir.
  4. Gerçek strateji, “önce faşizm gitsin, sonra sosyalizmi anlatırız” demek değil; bugünün sınıfsal mücadeleleri içinde, düzen içi aktörlerden bağımsız bir sosyalist siyasal odak ve güç birliği inşa etmektir.
  5. Ne sekter yalnızlık ne düzen içi kuyrukçuluk: Asıl ihtiyaç, mücadele içinde diğer aktörlerle yan yana gelebilen ama kendi siyasal hattını hiçbir burjuva merkeze teslim etmeyen bağımsız bir sosyalist güç birliğidir. Mesele, sosyalistlerin kimseyle yan yana gelip gelmeyeceği değil; yan yana geldiklerinde kimin siyasal ufkuna göre hareket edecekleridir.

27 Nisan 2026 Pazartesi

Sınıfımızın Kuşatılmışlığı ve Çıkış Yolu

Mahmut Boyuneğmez

DİSK-AR’ın "Türkiye İşçi Sınıfının Görünümü" raporu, bugün içinde bulunduğumuz derin ekonomik krizle ağırlaşan “kuşatmayı” 2017 yılından haber veriyordu. Rapordaki verilerin, Türkiye ekonomisini derinden sarsan 2018 krizi öncesi bir döneme ait olduğu unutulmamalıdır. Kriz sonrası artan işsizlik, enflasyon ve alım gücündeki düşüş göz önüne alındığında, raporda çizilen tablonun mevcut durumda daha da zorlaşmış olabileceğini öngörmek mümkündür. Aradan geçen yıllarda, işçi sınıfı üzerindeki kuşatmanın yalnızca devam etmediğini, aynı zamanda daha kalıcı hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Raporu hatırlatmak istiyoruz, çünkü güncelliğini koruyor. Bu rapor sadece istatistiklerden ibaret değil; işçi sınıfının sosyolojik, kültürel ve psikolojik olarak nasıl bir "kuşatılmışlık" içinde olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla mesele yalnızca ekonomik daralma değil, yaşamın bütün alanlarını kapsayan bir daraltılma sürecidir. Türkiye işçi sınıfının kuşatılmışlığını kırmak, klasik yöntemlerin ötesinde devrimci bir mücadele tarzını şart koşuyor. Bu tarz, yalnızca politik söylemde değil, günlük hayatın örgütlenmesinde de kendini göstermelidir.

Kuşatmanın Anatomisi: Sayıların Arkasındaki Yıkım

Raporun ortaya koyduğu tablo, işçi sınıfının yaşam alanlarının nasıl daraltıldığını net bir şekilde ortaya koyuyor: Ancak bu daralma yalnızca maddi değil, aynı zamanda zamanın, ilişkilerin ve geleceğe dair umutların da daralması anlamına geliyor.

• Barınma ve Mülksüzleşme: İşçilerin %56’sı konut sahibi değil, %53,5’i kiracı. Ücret geliri, barınma maliyetleri karşısında eriyor. Sınıfın yarısından fazlası başını sokacak bir evin kirasını ödemek için ömür tüketiyor. Bu durum, işçilerin yalnızca bugünkü yaşamını değil, geleceğe dair güven duygusunu da aşındırmakta; onları sürekli bir geçicilik ve güvencesizlik hissi içinde yaşamaya zorlamaktadır.

• Açlık Sınırında Yaşam: İşçilerin %28,9’u asgari ücretin bile altında gelire sahip. Yarısından fazlası açlık sınırında debeleniyor. Marx’ın belirttiği gibi; emek gücünün fiyatı (ücretler), değerinin altına o kadar baskılanmış ki, ailenin hayatta kalması için artık anne, baba ve çocukların hep birlikte çalışması (hane başına 2,5 kişi çalışıyor) zorunlu bir "hayatta kalma stratejisi" haline gelmiş bulunuyor. Bu tablo, emek güçlerinin yeniden üretiminin dahi krize girdiğini ve yaşamın sürdürülebilirliğinin tehdit altında olduğunu göstermektedir.

• Güvencesizlik ve Korku Rejimi: İşçilerin yarısı (%50,5) "her an işimi kaybedebilirim" korkusuyla yaşıyor. İş bulmak liyakatle değil, %54 oranında "torpil, tanıdık ve cemaat" ağlarıyla mümkün oluyor. Bu durum, işçiyi özgür bir özne olmaktan çıkarıp sermayeye ve gerici odaklara göbekten bağlıyor. Böylece yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir bağımlılık ilişkisi de üretilmiş oluyor. Bu bağımlılık, itiraz etme kapasitesini zayıflatan bir “sessizlik rejimi” yaratmaktadır.

• Sınıfsal Bilinç Krizi: Nesnel olarak işçi olanların %37’si kendini bir sınıfa ait hissetmiyor; bir o kadarı ise kendisini "orta sınıf" olarak tanımlayarak sistemin aspirasyonel (özenme) tuzağına düşüyor. Sendikal hakları "çok önemli" bulanların oranı %20’nin altında. Sınıf, kendi gücünün farkında olmayan devasa bir kitleye dönüştürülmüş durumda bulunuyor. Bu durum, yalnızca bir bilinç eksikliği değil; aynı zamanda sistemin ürettiği ideolojik bir hegemonya biçimidir ve bu hegemonya, rıza üretimi yoluyla kendini yeniden üretmektedir.

• Kültürel Çölleşme: İşçilerin %50’si sadece TV izliyor. Sinema, tiyatro ve kitap okuma oranları yerlerde. Uzun çalışma saatleri işçileri pasifize ediyor, onları sadece "üreten ve tüketen" bir makineye indirgiyor. Bu süreç, bireyin kendini gerçekleştirme imkanlarını daraltarak onu edilgen bir izleyiciye dönüştürmekte ve kolektif düşünme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Ne ve Nasıl Yapmalı? "Hareket" Modeliyle Kuşatmayı Yarmak

Bu ağır tabloya bildiri dağıtarak, slogan atarak veya didaktik "öğretmen" edasıyla yaklaşarak yanıt verilemez. Bu araçlar tamamen değersiz değildir; ancak tek başına kullanıldıklarında günümüzün parçalanmış ve güvencesiz yaşam gerçekliği içinde karşılık bulmakta zorlanmaktadır. İşçileri sosyalizm mücadelesine kazanmanın yolu, hayatın tam kalbinde, enformel ve sempatik ilişkiler üzerinden yükselen bir "Hareket Tarzı Örgütlenme" olmalıdır. Bu model, sürekliliği olan küçük ilişkiler ağı üzerinden büyüyerek zamanla daha örgütlü yapılara zemin hazırlayabilir.

İşyerinde "Sempatik" ve Organik İlişkiler

İşyerinde sendika ya da partiye üyelik teklifinden önce "arkadaşlık hukuku" kurulmalıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde politik çağrı karşılık bulmaz. İşçiler, kendisine dışarıdan bir "ideoloji" paketleyen/sunan yabancı bir el değil; dertleşebildiği, birlikte gülebildiği bir yoldaş görmelidir. Ortak hobiler, küçük meşgaleler ve sahici paylaşımlar; o aşılmaz görünen patron korkusunu ve monotonluğu dağıtacak olan ilk devrimci kıvılcımdır. Bu ilişkiler, zamanla ortak sorunların birlikte tartışıldığı ve kolektif çözümlerin filizlendiği bir zemine dönüşebilir.

Mahalleleri "Sosyalist Yaşam Alanlarına" Dönüştürmek

İşyerlerindeki ve evlerdeki sermaye hegemonyası, mahallelerde işçi ailelerinin tüm bireylerini (kadınlar, gençler, çocuklar) kapsayan alternatif mekanlarla kırılmalıdır. Bu alanlar, yalnızca etkinlik yapılan yerler değil; sürekliliği olan dayanışma ve paylaşım merkezleri haline gelmelidir.

• Kolektif Neşe ve Yarışma: Tribünlerde sadece izleyici olan işçiler sahalara indirilmelidir. Mahalleler arası futbol turnuvaları, stratejik zekayı bileyen satranç yarışmaları ve dayanışmayı pekiştiren spor etkinlikleri, işçileri özneleştirir. Bu etkinlikler, bireylerin yalnız olmadıklarını hissetmelerini sağlayarak kolektif aidiyet duygusunu güçlendirir.

• Birlikte Türkü Söylemek: İşçilerin %90’ının sanattan mahrum bırakıldığı bu düzende; mahalle bazlı işçi koroları, halk dansları toplulukları ve tiyatro atölyeleri vb. kurulmalıdır. Birlikte koro halinde türkü söylemek, resim yapmak, enstrüman çalmak, zeybek oynamak ya da horon tepmek, sınıfsal birliğin en somut ve estetik halidir. Aynı zamanda bu üretim süreçleri, bireyin kendini ifade etmesini ve görünür olmasını sağlayarak özgüven inşa eder.

• Yöresel Festivaller ve Dayanışma Yemekleri: İşçi sınıfının yerel kimliklerini dışlamadan, onları sınıfsal bir potada eriten festivaller, kolektif mutfaklar ve dayanışma yemekleri, kermesler vb. örgütlenmelidir. Bu etkinlikler, cemaatleşmenin panzehiri olan "sınıfsal biz" duygusunu inşa etmeye yardımcı olur. Ayrıca bu tür buluşmalar, farklı deneyimlerin paylaşılmasını sağlayarak ortak sorunların görünür hale gelmesine katkı sunar.

"Birlikte Gazel Okumak": Dışarıdan Değil, İçeriden

İşçilere bir bildiri uzatıp "bunu oku ve bize katıl" demek hiyerarşik ve mesafeli bir tutumdur. Bu yaklaşım, çoğu zaman güven yerine mesafe üretir. İhtiyacımız olan, işçilerin hayatını/soluduğu havayı onunla birlikte teneffüs etmektir.

• Didaktizmden Uzak Durmak: "Biz biliyoruz, sana öğreteceğiz" kibri çöpe atılmalıdır. İşçilerin günlük meşgalelerine, sevincine ve hobilerine samimiyetle ortak olunmalıdır. Bu ortaklık, karşılıklı öğrenme sürecini de beraberinde getirir.

• Hariçten Gazel Okumamak: Siyasi sloganlarla yetinmek yerine, hayatın sıcaklığı içinde bir karşı-hegemonya inşa edilmelidir. İşçiler, sosyalistlerin örgütlediği bir festivalde, bir satranç masasında veya bir koro provasında kendilerini daha değerli, daha bilgili ve daha "insan" hissettiğinde, sınıf bilinci o zeminde daha kolay ve organik olarak filizlenecektir. Bu süreç, bilinç aktarımından çok bilinç oluşumuna dayanan bir dönüşümü ifade eder.

Sonuç: Bir Çağrı Değil, Bir Atmosfer!

Türkiye işçi sınıfını bu "içler acısı" kuşatılmışlıktan çıkaracak olan şey, onu bir yerlere "çağırmak" değil; olduğu her yerde (mahallede, kahvede, işyerinde) yeni bir yaşam tarzını ve güzel ilişkileri örgütlemektir. Bu yaklaşım, kısa vadeli sonuçlardan ziyade uzun vadeli bir toplumsal dönüşümü hedefler. Toplumsal çürümenin panzehiri budur. Bildiri okutmaktan ziyade; birlikte çay içip sohbet etmek, birlikte satranç oynamak ve birlikte aynı türküye eşlik etmek; bunlar devrimci pratiğin ilk ve en sağlam adımlarıdır. Bu küçük adımların birikimi, zamanla daha örgütlü ve etkili mücadele biçimlerine zemin hazırlayacaktır. Bu atmosfer içerisindeki birçok işçinin zamanla öncü partiye/örgüte kendiliğinden katılmayı isteyeceği görülecektir. Başka bir deyişle “hareket” modeli ile “parti/örgüt” modeli birbirini dışlamaz, tersine uyumla tümlenirler. Biri zemini hazırlar, diğeri bu zeminde yükselir.

Kuşatmayı hayatın içinden, kendimizi gerçekleştirmenin mutluluğu ve dayanışmayla yaralım! İnsanların yalnızca düşüncelerinde değil, günlük yaşam pratiklerinde kök salan ve böylece kalıcılaşan bir değişim için kolları sıvayalım.

13 Nisan 2026 Pazartesi

Politisizme Reddiye: Siyaset Sahne Sanatı ve Emekçiler de Seyirci Değildir

Mahmut Boyuneğmez

Siyasetin; toplumsal sınıfların somut çıkarları, tarihsel deneyimlerden süzülmüş ilkeler, üretim süreçlerindeki sorunlar ile karşıtlıklar, uzun vadeli hayat ve sınıf mücadelesi meseleleri üzerinden değil, anlık gelişmelere verilen sahte duygusal tepkiler, diplomatik kınamalar, medya spotları, tweet fırtınaları ve sanki bir “oyun” sahneleniyormuş algısı üzerinden yürütülmesine Politisizm diyebiliriz. Bu kavram, politikanın gerçek hayattan—yani fabrikadan, atölyeden, tarladan, mutfaktan, inşaat iskelesinden, çağrı merkezinden, hastane koridorundan ve sokağın organik, kaotik akışından—tamamen kopartılarak, sadece kelimelerin, jestlerin, pozların ve suni tutumların yapay bir savaşına indirgenmesini temsil eder.

Politisizmde siyaset, bir “performans sanatı” haline gelir; amacı kitlelerin kendi bilinçlenmesini ve dönüşümünü yaşaması değil, onları belirli bir “taraftar” kitlesine çevirerek alkış ve destek almaktır.

Politisizm, sınıfsal bir pusulanın, teorik bir tahlilin ve toplumsal gerçekliğe dayalı bir programatik vizyonun yokluğunda, toplumun sınırlı bir kesimi (medya takipçileri, sosyal medya kullanıcıları, “aktivist” çevreler) üzerinde estirilen yapay politik rüzgârlar içerisinde pozisyon alma çabasıdır. Burada temel sorun, siyasetin sağlık göstergesinin “ne yapıldığı”, “kimin çıkarı için yapıldığı” ve “neticede ne kazanım oluşturduğu” ile değil, “nasıl bir imaj çizildiği”, “hangi kelimelerle ifade edildiği” ile ölçülmesidir. Bu, siyasetin özünü boşaltan, onu bir tüketim nesnesine çeviren bir yabancılaşma biçimidir. Siyasetin cilalı imaj devrinde yaşıyoruz.

1. Siyasetin Yabancılaşmış Bir “Sahne Sanatı” Haline Gelişi

Bugün sosyalist hareket, tıpkı düzen partileri gibi “bizim taraftarımız ol, bizi alkışla, bizi sev, bizi RT’le, bizi beğen” diyen bir tribün mantığına hapsolmuştur. Siyaset, hayatın bizzat içinde üretilen, emek sürecinden, günlük hayattaki sorun ve sıkıntılardan, somut ihtiyaçlardan ve sınıf mücadelesinin organik dinamiklerinden doğan bir pratik olmaktan çıkmış; “profesyonel” partililerin, konuşmacıların, temsilcilerin, sözcülerin ve biz emekçilerin içinden olmayanların sahne aldığı, emekçilerin sadece pasif birer izleyici (seyirci) olarak kodlandığı yabancılaşmış bir faaliyete dönüştürülmüştür.

Eylemler, bir ihtiyacın, bir öfkenin, bir acil talebin ürünü olmaktan veya biriken sınıf kininden doğal bir şekilde doğan kitlesel patlamalar olmaktan çıkmış; “kimsenin umurunda olmayan” basın açıklamalarına, sembolik yürüyüşlere, yapay gösteri enflasyonuna ve “etkinlik” adı altında düzenlenen içe kapalı toplantılara sıkışmıştır. Bir hamalın, bir tekstil işçisinin, bir kargo motosikletlisinin, bir temizlik işçisinin veya bir doktorun parti binasının kapısından içeri girmeyi aklından geçirirken “bunlar yabancı”, “benim işim burada olmak değil”, “orası onların yeri” gibi hislere kapılması, bu yabancılaşmanın en somut ve acı veren göstergesidir. Parti binaları ve kültür evleri, hayatın akışından kopuk, ulaşılmaz, soyut, steril ve sadece “bu işin erbabı olanların”, “okumuşların”, en iyi durumda öğrencilerin bildiği profesyonel etkinlik merkezleri haline gelmiştir. İçerideki hava, dışarıdaki emekçinin soluduğu hava ile aynı değildir; birincisi klimayla serinletilmiş, suni ışıkla aydınlatılmış “sahne ışığı” altındaki bir hava, ikincisi ise ter, yağ, toz ve yorgunluk kokan gerçek hayatın havasıdır. Adeta farklı dünyaların insanlarıyız.

Bu sahne sanatı mantığı, sosyalist örgütlenmeyi bozmuştur. Artık “örgüt” denildiğinde akla gelen, geniş kitlelerin içinde eridiği, kendi deneyimleriyle şekillendirdiği bir yapı değil; belli sayıda “aktif üye”nin, “yönetici”nin ve “görevli”nin, sürekli aynı kişilerden oluşan bir aradalığı, birbirini tanıyan, birbirine benzeyen küçük çevrelerdir. Emekçiler bu çevrelere bakıp “benim gibi biri burada ne arar ve ne bulur?” sorusunu sorduğunda çoğu zaman yanıt oluşmamaktadır. İlk ziyaretten sonra tekrar gelmemek üzere uzaklaşılır.

2. “Yanılmazlık” Kibri ve Pasifize Edici Siyaset

Politisist tarz, kitleleri kendi hayatlarının aktif özneleri olarak değil, pasif birer nesne, “eğitilecek” ve güdümlü kılınacak bir yığın, “ikna edilecek” bir seyirci kitlesi olarak dikkate alır. Sosyalist hareketin “her şeyi en iyi biz biliriz, biz asla yanılmayız, tarih bizi doğrulayacak, teorimiz her sorunun cevabını zaten vermiştir” diyen o kibirli, tepeden bakan, eleştiriye kapalı tavrı, emekçilerin büyük kısmında haklı, derin ve kalıcı bir yabancılaşma yaratmaktadır. Emekçiler, siyasetin içine katılamadığı, tartışamadığı, kendi deneme-yanılma sürecini yaşayamadığı, kendi hatalarından öğrenemediği ve kendini gerçekleştirip geliştiremediği bu profesyonel “şov” dünyasına neden ilgi duysun? Neden saatlerce çalıştıktan sonra yorgun argın evine giderken, karşılaştığı bildiri dağıtan partilinin “doğru çizgi”yi ezberlemiş ve ezberleten nutkunu dinlemek istesin?

Emekçileri etkileyen lokal veya genel ülke/dünya sorunları ve gündemleri, onların kendi diliyle (sokak dili, işyeri dili, mahalle dili), kendi deneyimiyle kavrandığında gerçek bir anlam ve güç kazanır. Politisizm ise tam tersine, emekçilerin kendi iradelerini ortaya koymalarına, söz söylemelerine, eleştirmelerine, öneri getirmelerine ve bizzat karar almalarına engel olan pasifize edici bir tarz-ı siyasettir. “Bırakın bu işi bilenler yapsın, bırakın merkez komite karar versin, bırakın temsilciler/sözcüler konuşsun” mantığı, emekçileri sürekli “bekle”, “destekle”, “alkışla”, “eyleme katılım göster” konumuna itmektedir.

Oysa sosyalist siyaset, emekçilerin yanılıp düzelterek, tartışarak, çatışarak, birleşerek ve ayrışarak doğruları bizzat kendi pratikleri içinde inşa etmelerine alan açmalıdır. Bu süreç sancılı, yavaş ve dolambaçlı olabilir; ama sahici yol bizce budur. Emekçiler, kendi kaderini tayin etme hakkını ancak kendi siyasetini bizzat yaparak kazanabilir.

3. Güncel Bir Örnek: Ortadoğu ve “Taraftar” Siyaseti

ABD-İsrail ile İran devleti arasındaki savaşta politisizmin en net ve en çarpıcı örneklerini gördük. Mesele, iki devlet blokundan, iki emperyalist veya bölgesel güç odağından birini tutmaya indirgendi. İran devletinin sınıfsal karakterini—kapitalist bir devlet olduğunu, kendi emekçilerini ezen, kadınları ezen, ulusal azınlıkları ezen, petrol rantı üzerine kurulu bir rejim olduğunu—görmezden gelerek, sırf ABD karşıtlığı üzerinden “İran haklı bir savaş veriyor”, “direniş ekseni” gibi ezberlerle konuşmak, bir sınıf siyaseti değil, en kaba politisist tutumdur. Bu tutum, tıpkı bir futbol maçında tribünden tezahürat yapan seyircinin davranışına benzer: “Bizim takım kazansın!”

Bu savaşta bombalar Tel Aviv’deki veya Tahran’daki, Beyrut’taki veya Gazze’deki emekçilerin, çocukların, işçilerin, köylülerin tepesine düşerken; Türkiye’deki sosyalist hareketin bu savaşı bir “strateji oyunu” ve “jeopolitik satranç” gibi analiz etmesi, bir işçinin, bir annenin, bir babanın insani duyarlılığına, sınıfsal sezgisine ne kadar da uzaktır! Bomba altında kalan emekçilerin acısını hissetmeyen, onların dilinden konuşmayan, onların birleşik barış talebini örgütlemeyen bir “sosyalizm” anlayışı, adını hak edebilir mi? Neymiş “İran’ın füzeleri teneke değilmiş”, neymiş “bu savaş bizim savaşımızmış”, ve yine neymiş “İran, ABD’yi hizaya getirmiş”. Yapma yahu; size hayırlı tıraşlar!..

Bizim görevimiz bir devletin galibiyetini alkışlamak, bir tarafın zaferini ilan etmek değil; Türk, Kürt, İranlı, Arap, Yahudi ve diğer emekçilerin ortak düşmanı olan sermayeye, emperyalizme ve savaş baronlarına karşı, birleşik bir barış iradesini, anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir mücadeleyi hayatın her alanında—işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde, mahallelerde, kahvehanelerde, okul kantinlerinde, aile sofralarında, sohbetlerde—örgütlemektir. İşte bu, “taraftar” siyaseti değil, sınıf siyasetidir.

4. Sonuç: Oyundan Gerçeğe

Politika bir oyun ya da sahne sanatı değildir; ekmektir, özgürlüktür, insanca çalışma ve insanca yaşama hakkıdır. Siyaset hayatın bir boyutu ve bileşenidir. Emekçiler, sosyalistlerin kurguladığı “şov”ların, ışıklandırdığı, mikrofonladığı sahnelerin izleyicisi değil, kendi hayatlarının aktif öznesi, kendi örgütlenmelerinin kurucusu, kendi mücadelelerinin önderi olmalıdır.

Doğallık: Siyaset hayatın içinden, doğal ihtiyaçlardan, güncel karşıtlıklardan ve sorunlardan, somut acılardan doğmalıdır. Yapay ajandalar, zorlama gündemler, dışarıdan dayatılan “önemli” konular bir kenara bırakılmalıdır.

Öznellik: Emekçiler izleyici değildir; karar verici, uygulayıcı, eleştirmen ve yaratıcıdır. Onların sözü, onların deneyimi, onların önerisi siyasetin merkezine konulmalıdır.

Sorgulama: Yanılmazlık kibrini, sözüm ona “bilimsel” diye kutsanan dogmaları bırakıp, birlikte tartışarak, deneyerek, yanılıp düzelterek, eleştirerek yol almalıyız. Sosyalist hareket, kendi hatalarını tartışabilen, emekçilere “hepimiz yanılabiliriz, birlikte deneyelim ve öğrenelim” diyebilen bir olgunluğa ulaşmalıdır.

Gerçeklik: Diplomasi ve retoriğin, kınama metinlerinin, basmakalıp nutukların ötesine geçip, örgütlü bir barış ve mücadele iradesini işyerlerimizde, evlerimizde, mahallelerimizde, okullarda ve sokakta bizzat kurmalıyız. Devrim için siyaset, emekçilerin elini taşın altına koymasıyla, inisiyatif almalarıyla oluşturulup geliştirilebilir.

Sosyalist hareket, eğer emekçilerin gözünde “yabancı”, “uzak”, “elit”, “suni” ve “sahici olmayan” olmaktan kurtulmak istiyorsa, önce kendi sahnelerini, kendi tribünlerini yıkmalı, taraftar kazanma siyaset tarzını bırakmalı ve siyaseti, emekçilerin bizzat kendi hayatı üzerinde egemenlik kuracağı, kendi kaderini tayin edeceği somut inşa süreçlerine dönüştürmelidir. Emekçilerin kendi kaderini tayin etmesi, ancak kendi siyasetini bizzat yapmasıyla, kendi örgütlerini bizzat kurmasıyla, kendi sözünü bizzat söylemesiyle mümkündür.

Eski alışkanlıklar, eski üsluplar, eski tarz ve reflekslerin direnci kırılmalıdır. Siyaset hayata yabancılaşmış bir faaliyet değil, onun doğal/organik bir bileşeni olmalıdır. Ya politisizmin sahte ışıklarında parlayan ama gerçek hayatta değersiz bir “sosyalizm” tiyatrosu olmaya devam edeceğiz ya da emekçilerin gerçek hayatıyla, teriyle, acısıyla, umuduyla bütünleşen, onun tarafından sahiplenilen, onun tarafından yönetilen bir sınıf hareketi inşa edeceğiz. Seçim bizimdir.

21 Mart 2026 Cumartesi

Sosyalizm Mücadelesinin Öznel Sorunları (ABC)

Mahmut Boyuneğmez

Türkiye solunun toplumsal gerçeklikle kurduğu bağın zayıflığı, sadece dışsal baskılarla (devlet terörü, medya ambargosu, yasal engeller, yardımcı istihbarat elemanları (YİE)/muhbirlerin faaliyetleri) açıklanamayacak kadar derin yapısal ve öznel nedenler barındırmaktadır. Emekçilerin sermaye düzeni tarafından ideolojik, mekânsal ve kültürel olarak kuşatılmışlığı, sosyalist hareketin toplumsal bünyeye yayılmasını (difüzyonunu) zorlaştıran temel bir nesnel engeldir. Kuşkusuz bir hegemonya krizi oluşup devrimci bir durum geliştiğinde emekçilerin organizasyon kapasitesinde niteliksel bir sıçrama yaşanacaktır. Ancak bugünden işçiler arasında hatırı sayılır, kalıcı ve kök salmış örgütlenme odakları oluşturulmadan, gelecekteki olası bir “kriz” kesitinin işçi iktidarıyla sonuçlanması mümkün değildir.

A) Politika Yapma Tarzında Radikal Değişiklik İhtiyacı

Bahsettiğimiz bu nesnel engeli aşmanın yolu, her şeyden önce politika yapma tarzında radikal bir değişikliğe gitmektir. Sosyalist bilinç işçi sınıfına teorik olarak "dışarıdan" (öncü partinin bilimsel tahliliyle) sunulur; ancak bu bilincin kök salması için, işçinin gündelik hayatının tam "içinden" filizlenen, yoldaşça bir atmosfer inşa edilmelidir.

Türkiye işçi sınıfı bugün sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda derin bir sosyalleşme ve aidiyet krizi yaşamaktadır. Kendisini sınıfsal bir özne olarak hissetmeyen, zamanının büyük bölümünü televizyon başında veya sosyal medya akışında pasifize edilmiş şekilde geçiren bu kitleye yönelik klasik "ajitasyon-propaganda" yöntemleri (bildiri dağıtımı, didaktik çağrılar, sokak mitinglerinde hazır sloganlar) duvara çarpmaktadır. Araştırmalar da göstermektedir ki, Türkiye'de bireylerin en sık yaptığı aktivite %85 oranında televizyon izlemektir; kitap okuma, konser veya tiyatro gibi sosyalleşme etkinlikleri ise çok düşük seviyededir. Çözüm, işçilere dışarıdan yaklaşan bir "öğretmen" gibi değil, yaşamın içinde saf tutan bir "yoldaş/arkadaş" gibi yaklaşan organik bir hareket modelini öncü parti modeliyle birleştirmekten geçmektedir.

Örgütlenme süreçleri profesyonel bir üyelik çağrısından önce arkadaşlık hukuku üzerine kurulmalıdır. İşçiler, karşısında kendilerine direkt bir "ideoloji" sunan siyasi bir figür değil; dertleşebildikleri, ortak hobiler geliştirebildikleri ve her şeyden önemlisi güven duyabildikleri bir yol arkadaşı görmelidir. Soğuk parti büroları yerine ve yanı sıra, işçi ailelerinin tüm fertleriyle dahil olabileceği canlı, sıcak ve kapsayıcı merkezler inşa edilmelidir:

  • Kolektif Spor: Mahalleler arası futbol turnuvaları, koşu grupları, satranç yarışmaları veya halk oyunları gibi etkinlikler emekçileri pasif izleyici konumundan çıkarıp aktif bir aktör haline getirir. Bu tür faaliyetler, fiziksel dayanışmanın yanı sıra kolektif sevinç ve yenilgi duygusunu paylaşarak "biz" hissini pekiştirir.
  • Kültürel Üretim: İşçilerin sanatsal faaliyetlerden dışlandığı gerçeği karşısında, işçi koroları, tiyatro toplulukları, halk müziği grupları ve amatör fotoğrafçılık atölyeleri "biz" duygusunu inşa etmenin anahtarıdır. Birlikte türkü söylemek, mecazi ve gerçek anlamda "birlikte gazel okumak", şiir dinletileri düzenlemek, siyasallaşmanın ve toplumsallaşmanın ön adımıdır. Sendikaların ve sol hareketlerin geçmişte düzenlediği koro, tiyatro ve konser etkinlikleri üyelerde aidiyet ve moral yükselmesini sağlamıştır.
  • Sınıfsal Pota: Yerel kültürleri dışlamak yerine, dayanışma yemekleri, sohbet sofraları, festivaller ve mahalle piknikleri aracılığıyla bu kökleri sınıfsal bir potada eritmek, güçlü bir karşı-hegemonya yaratır. Bu etkinlikler, kültürel motifleri sınıf bilinciyle buluşturarak bölünmeleri aşmanın yolunu açar.

Bu yaklaşımın neden hayati olduğunu dört maddede açıklayabiliriz:

i. Teorik Bilgi ile Yaşamsal Deneyim Arasındaki Köprü

Sınıf bilinci kitaplardan öğrenilen bir "ders" değildir. İşçiye dışarıdan götürülen ideolojik çerçeve, eğer işçinin mahallesindeki dayanışmada, işyerindeki omuz omuza duruşta veya birlikte söylenen bir türküde karşılık bulmuyorsa "yabancı bir cisim" gibi kalır. Bilincin "dışarıdan" gelmesi bilimsel pusulayı, "içeriden" bir atmosfer oluşturmak ise o pusulayı tutacak güvenli eli temsil eder.

ii. Öğretmen-Öğrenci Hiyerarşisinden Yoldaşlık Hukukuna

Klasik yöntemlerdeki didaktik (öğretici) üslup, işçiyi pasif bir "öğrenci" konumuna düşürür. Oysa içeriden bir atmosfer oluşturmak; işçiye "ben sana öğreteceğim" demek değil, "biz bu hayatı birlikte dönüştüreceğiz" demektir. Bu atmosferde ideoloji, bir dayatma değil; paylaşılan bir yaşam pratiğinin (satranç turnuvası, mahalle sofrası, koro provası) doğal bir sonucu olarak kristalize olur.

iii. Kültürel Hegemonya ve Aidiyet

Kapitalizm işçileri sadece sömürmez, aynı zamanda yalnızlaştırır ve cemaat/televizyon/algoritma ağlarına hapseder. Sosyalist ideolojiyi "içeriden" bir atmosferle götürmek, işçilere içinde kendilerini değerli, bilgili ve özne hissedecekleri alternatif bir "aidiyet dünyası" sunmaktır. İşçiler, bu yeni atmosferin havasını soluduklarında, teorik-ideolojik bilinç artık onlara dışsal bir bilgi değil, kendi hayatlarının en doğal gerçeği gibi görünmeye başlar.

iv. Pasifizasyona Karşı Aktif Öznellik

Günümüz dijital kapitalizmi, bireyi sürekli tüketim ve izleme döngüsüne hapsederek kolektif eyleme yatkınlığı yok etmektedir. Kolektif spor, sanat ve dayanışma etkinlikleri, bu pasifizasyonu kırarak bireyleri aktif, yaratıcı ve sorumlu öznelere dönüştürür; böylece devrimci potansiyel adım adım birikir.

B) Öznel Tıkanmanın Diğer Kaynakları: Teorik Sığlık, Şablonculuk ve İlkesizlik

Türkiye sosyalist hareketinin toplumsallaşma kapasitesini felç eden öznel etkenler, sadece birer "iletişim kazası" değil; teorik ve pratik bir pusula yitimidir. Bu tıkanıklığı üç ana düzlemde incelemek gerekir:

  1. Teorik Sığlık ve Entelektüel Tembellik

Teori toplumsal gerçekliği anlamak ve değiştirmek için kullanılan bir mercektir. Ancak Türkiye solunda teori, çoğunlukla güncel gelişmeleri analiz etmek için değil, mevcut grup sanılarını (doxa) meşrulaştırmak için kullanılan bir "donmuş doğrular" manzumesine dönüşmüştür.

  • Analiz Yerine Ezber: Sınıf yapısındaki değişimler (prekarizasyon, hizmet sektörü genişlemesi), teknolojik dönüşümün üretim süreçlerine etkisi (otomasyon, platform ekonomisi) ve farklılaşan sömürü biçimleri, Yapay Zekâ ve dijital kapitalizmin mücadeleye sunduğu olanaklar (YZ ve sosyal medyadan örgütsel ve ideolojik mücadelede yararlanma, alternatif dijital müşterek alanlar oluşturma vb.) Marksist bir titizlikle incelenmek yerine; 19. veya 20. yüzyılın kavramlarıyla bugüne "yama" yapılmaktadır. Elbette Marksizm’i zenginleştirmek onun temel ve köklü argümanlarını reddetmek anlamına gelmemektedir; tam tersine onları somut tarihe uyarlamaktır.
  • Bulaşık teori: Post-Marksist, post-yapısalcı, post-modernist ve liberal fikirler teorik analizlere sızmakta, çeşitli akademisyenlerin görüşlerinden aparmalarla bir derinlik yakalandığı sanılarak eklektik teorik “çorba”lar oluşturulmaktadır. Türkiye solunun içerisinde ya da yörüngesindeki aydınlardan ve akademisyenlerden çoğu durumda teorik kafa karışıklığı ve yanlış yönlendirme şeklinde “katkı”lar gelmektedir.
  • Sonuç: Teori hayattan koptuğunda ya da bulamaç haline geldiğinde, kitlelere söylenen sözler ve geliştirilen politikalar yankısız kalmaktadır.
  1. Şablonculuk: Tarihi ve Coğrafyayı İhmal Etmek

Şablonculuk, başka coğrafyaların (Rusya, Çin, Küba, Latin Amerika) ya da geçmiş dönemlerin başarı hikâyelerini, Türkiye'nin özgün sosyoekonomik, kültürel ve jeopolitik dokusunu gözetmeksizin kopyalamaya çalışmaktır.

  • Hayatın Taklit Edilemezliği: Türkiye işçi sınıfının gelişim seyri (köyden kente geç göç, informal ekonomi ağırlığı), kültürel değerleri (Alevi, Kürt ve Anadolu’nun çeşitli motifleri) ve yaşam alanları (gecekondu mahalleleri, siteler, organize sanayi bölgeleri) hiçbir hazır şablona sığmaz.
  • Stratejik Körlük: Şabloncu yaklaşım, somut durumun somut tahlilini yapamadığı için emekçilere "yabancı bir dille" konuşur. İşçiler, kendilerine sunulan bu "yabancı (dilli) siyaset" içinde kendi gerçekliğini bulamaz.
  1. Sınıf Tavrıyla Belirlenmiş İlkelerden Yoksunluk

İlkeler, fırtınalı dönemlerde örgütün savrulmasını engelleyen çıpalardır. Sınıf tavrıyla belirlenmiş bir ilkeler bütününden yoksun olmak, iki aşırı uca savrulmayı beraberinde getirir:

  • Sağa Savrulma (Kuyrukçuluk): Kitlelerin mevcut bilincini aşmaya çalışmak yerine, ona teslim olmak; popülist rüzgârların peşine takılmak ve liberal/milliyetçi hegemonya içinde erimektir.
  • Sola Savrulma (Sekterlik): Kitlelerden tamamen koparak kendi "saf" dünyasına çekilmek; işçileri kazanmak yerine onlara "yukarıdan" ahlakçı bir dille parmak sallamaktır.
  • Prensipsiz Pragmatizm: Sınıfın bağımsız siyasal hattını korumak yerine, kısa vadeli kazanımlar veya ittifaklar uğruna temel devrimci ilkelerin esnetilmesi, örgütün kimliğini ve güvenilirliğini yok etmektedir.

Çözüm: Canlı Bir Marksizm ve Sınıf Ekseni

Bu öznel krizden çıkışın tek yolu, Marksizm’i bir dogma değil, yaşayan bir eylem kılavuzu olarak yeniden kavramaktır. Bu da ancak sınıfın günlük mücadelesiyle teorik üretimin iç içe geçtiği; esnek ama ilkeli, yerel ama enternasyonalist, yaratıcı ama disiplinli bir hattın inşasıyla mümkündür.

C) Yapısal Sorun: "Örgüt(ü) Olmayan Parti”

Kimi zaman halk dalkavukluğuna varan bir "demokrasicilik", kimi zaman ise steril bir "dar grupçu" püritenlik arasında savrulan hareketin en büyük yapısal sorunu ise "örgüt(ü) olmayan parti" modelidir. Örgüt bir yapıdır; bir işleyişi, kuralları ve dinamizmi olmalıdır. Aksi takdirde ortada sadece üyelerini nesneleştiren, yaratıcılığı boğan ve kolektif aklı şeflerin iradesine kurban eden bürokratik bir kabuk kalır.

  1. Tartışma Özgürlüğü ve Eylem Birliği: Tümleşik Bir İlke

Demokratik merkeziyetçilik, birbirinden kopuk iki ayrı komut değil, tümleşik bir ilkedir. Bu ilke bir madalyonun iki yüzü gibidir: En geniş demokrasi, doğru karara ulaşmanın; en sıkı merkeziyetçilik ise o kararı toplumsal bir güce dönüştürmenin tek yoludur.

  • Demokrasi: Politika oluşturma sürecinde aşağıdan yukarıya bilgi akışını, deneyimlerin sentezlenmesini ve her birimin kendi özgün alanında inisiyatif almasını sağlar.
  • Merkeziyetçilik: Tartışma bittikten sonra iradenin tek bir yumruk gibi hedefe yönelmesidir. Ancak burada, bir "emir-komuta zinciri" değil, bilinçli bir gönüllülük esastır.

Eğer merkez yerel birimlerin yaratıcılığını yok sayarak her şeyi tek tip bir kalıba döküyorsa, orada devrimci bir iradeden değil, üyelerini pasifleştiren bürokratik bir aygıttan söz edilir.

  1. Sosyalist İktidar Perspektifi ve "Aşağıdan Yukarıya" İnşa

Sosyalist iktidar hedefi, o iktidarın prototipini (ilk örneğini) örgüt içinde yaratmak zorundadır. Devrimden önce ve sonra kurulacak olan "konseyler" veya "şuralar" düzeni, günümüzde öncü parti içi işleyişte de hayat bulmalıdır.

  • Dinamik Görev Değişimi: Sorumluluklar statik rütbeler değil, işlevsel görevlerdir. Ehil kadroların önü, birimlerin onayıyla kurulların sürekli yenilenmesiyle açılmalıdır.
  • Kolektif Liderlik ve Bolşevik Deneyimi: Politikalar merkezi bir laboratuvarda üretilip tabana enjekte edilmemelidir. Bolşevik Parti tarihine bakıldığında, 1922 yılına kadar partide bugünkü anlamda bir "Genel Sekreterlik" makamının bulunmadığı, kararların Merkez Komite ve kurullar aracılığıyla tam bir kolektif liderlik mekanizmasıyla alındığı görülür. Genel Sekreterlik başlangıçta sadece idari-teknik bir birimdi. Yetkinin bireylerde aşırı yoğunlaşması, kolektif aklın felç olmasına ve "kurullar hakimiyeti"nin tasfiyesine yol açar.
  1. "Şeflik Kültürü" ve İkamecilik Tuzağı

Sosyalist örgütlerde sıklıkla rastlanan "şef" olgusu, Marksizmin özündeki "kitlelerin kendi eylemi" ilkesine aykırıdır. Bu durum literatürde "ikamecilik" (substitutionism) olarak adlandırılır: Partinin sınıfın yerine, merkezin partinin yerine, şefin ise merkezin yerine geçmesi.

  • Hata Sorgulanamazlığı: Şefleşmiş yapılarda merkezin "yanılmazlık miti" gerçeklerin önüne geçer. Yanlış kararlar "dahice manevralar" olarak sunulurken, her türlü eleştiri "bozgunculuk" olarak yaftalanır.
  • Kolektif Sorumluluğun Kaybı: Kararlar yukarıda kapalı devre alındığında, taban kararı içselleştiremez ve başarısızlık anında kimse sorumluluk almaz. Bu yabancılaşma, partiyi bir "inanç grubuna" (tarikata) dönüştürür.

İkamecilik, devrime giden sürecin üç aşamalı bir gaspıdır:

  1. Sınıfın yerine partinin geçmesi: Sınıfın kendi kurtuluşunu gerçekleştirecek özne olduğu unutulur; parti, sınıfın "vasisi" haline gelir.
  2. Partinin yerine merkezin geçmesi: Parti içi tartışma "vakit kaybı" olarak görülür; üyeler sadece talimat yayan "iletim kayışlarına" dönüşür.
  3. Merkezin yerine şefin geçmesi: Tüm yetki "yanılmaz" olduğu iddia edilen tek bir figürde toplanır. Bu aşamada yoldaşlık hukuku biter, biat ve sadakat testi başlar.

Şefleşmiş yapılarda hata sorgulanamaz. Her yanlış karar "stratejik deha" ambalajıyla sunulur, eleştiri ise "bozgunculuk" sayılarak bastırılır. Bu yabancılaşma, partiyi toplumu dönüştürecek bir öncüden kendi hiyerarşisini koruyan bir tarikata dönüştürür.

  1. Öncü İşlev: Küçük Merkezlerin Gücü

Gerçek bir sosyalist örgütlenme, her birimin kendi alanında birer "küçük merkez" gibi inisiyatif alabildiği dinamik bir yapıdır. Öncülük, talimat beklemek değil, genel stratejik hat içinde bağımsız tahlil yapabilme ve eyleme geçebilme yeteneğidir. Merkeziyetçilik, bu dağınık enerjiyi boğmak için değil, onu sınıfın genel çıkarları doğrultusunda senkronize etmek içindir.

  1. Paris Komünü İlkeleri: Bürokrasinin Panzehri

Marx ve Lenin’in sistemleştirdiği Komün ilkeleri, örgütün bir "kast" yapısına dönüşmesini engellemek için hayati önemdedir:

  • Geri Çağırma (Recall): Seçilen her yönetici, kendisini seçenlerin güvenini kaybettiği anda görevden alınabilmelidir.
  • Yatay Sorumluluk: Hiyerarşi bir alt-üst ilişkisi değil, görev paylaşımıdır. Üst kurullar şeffaf ve hesap verebilir olmalıdır.
  • Eleştiri ve Öz-muhasebe: Bu mekanizma bir disiplin sopası değil, kolektif bilinci temizleme ve ders çıkarma yöntemidir.

Sonuç: Öncü Parti Dinamizme Sahip Bir Organizmadır, Bir Tapınak Değil

Sosyalist devrim için gereken örgütlenme tarzı, üyelerini "sadık neferler" olarak değil, bilinçli, yaratıcı ve sorumlu özneler olarak yetiştirmelidir. Şeflerin kutsandığı, tartışmanın bastırıldığı yapılar toplumu dönüştürme için gerekli olan öncülük enerjisini üretemezler.

Gerçek bir öncü örgüt, kararların kolektif şekilde sentezlendiği, birimlerin sahada özgürce irade sergilediği, hataların korkusuzca tartışılabildiği, kültürel ve sosyal etkinliklerle kitlelerle organik bağ kuran canlı bir organizmadır. Aksi takdirde örgüt, devrime giden bir araç değil, devrimin önündeki en büyük bürokratik engel haline gelir. Bahsedilen sorunların üstesinden gelmek, sadece irade değil, aynı zamanda teorik derinlik, pratik yaratıcılık ve yoldaşça disiplin gerektirir.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]