Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi
Sean Sayers etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sean Sayers etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2024 Pazar

Marksist Diyalektik Üzerine | Sean Sayers

Marksist Diyalektik Üzerine

Sean Sayers

Çeviren: Mahmut Boyuneğmez

“Nerede hareket varsa, nerede yaşam varsa, nerede gerçek dünyada herhangi bir şey hayata geçiriliyorsa, orada diyalektik iş başındadır. Aynı zamanda gerçekten bilimsel olan tüm bilginin ruhudur.” (Hegel, Enc. Logic, bölüm 81Z, s. 148)

I

Nesnelerdeki çelişki fikri, Marksizm’in felsefesi olan diyalektik materyalizmin temel ilkesidir. Mao Zedong'un sözleriyle:

“Marksist felsefe, zıtların birliği yasasının evrenin temel yasası olduğunu savunur. Bu yasa ister doğal dünyada, ister insan toplumunda, isterse de insanın düşüncesinde olsun, evrensel olarak işler. Bir çelişkide karşıtlar arasında aynı anda hem birlik hem de mücadele vardır ve şeyleri hareket etmeye ve değişmeye iten de budur.” ('Halk Arasındaki Çelişkilerin Doğru Ele Alınması Üzerine', s. 95)

Marksist düşüncenin temel dayanağı olan bu doktrinin ifade edilmesi kolaydır ve şüphesiz zaten herkes aşinadır, ancak kavranması ve anlaşılması kolay değildir.

Bu zorluk kısmen konunun içsel zorluğundan kaynaklanmaktadır: çünkü diyalektik mantık şeylerin hareket yasalarını en genel düzeyde özetler ve tüm düşünce ilkelerinin en evrenselini sağlar. Ancak üstesinden gelinmesi gereken bir başka zorluk daha vardır; çünkü diyalektik görme biçimi tüm geleneksel felsefeye ve sağduyuya ters düşer. Şeylerde çelişkilerin var olduğu fikri saçma ve imkânsız görünmektedir - metafizik ve mistik bir savurganlık ve bilimsel ve rasyonel düşüncenin tam tersi. Bu nedenle, Marksizm’in giderek artan etkisine rağmen, felsefesi mantığın en temel yasalarını ve rasyonel düşüncenin önkoşullarını ihlal ettiği gerekçesiyle sıklıkla reddedilir. Diyalektik felsefesi reddedilmekte ve Marksizm buna göre revize edilmeye çalışılmaktadır.

Bu makaledeki amacım, diyalektik bakış açısının saçma, mantıksız ve karışık bir savurganlık olmadığını, aksine temel felsefi öneme sahip gerçekleri ifade etmeye yönelik bir girişim olduğunu ve genellikle kendisine karşı getirilen argümanlara karşı savunmasız olmadığını göstermeye çalışmaktır (göstermeye çalışacağım gibi, bunlar yalnızca diyalektiğin anlamı hakkında bilisizliği ve onun yanlış anlaşılmasını ortaya koymaktadır). Öncelikle diyalektik materyalizmin Marx'ın yazılarında örtük olarak ve Engels, Lenin ve Mao tarafından açıkça formüle edildiği şekliyle klasik sunumuna dayanacağım. Ayrıca, Marx ve Engels'in defalarca kabul ettikleri gibi, diyalektik felsefelerinin kaynağı olan Hegel'e de sık sık atıfta bulunacağım. Gerçekten de, Hegel'e geri dönmeden bu felsefeyi anlamak zordur; çünkü sadece Hegel'de ve özellikle de Mantık'ta çelişki kavramı açıklanır ve karşıt bakış açılarına karşı ayrıntılı olarak savunulur.

O halde diyalektik nedir? Her şeyden önce onun salt bir saçmalık değil, bir felsefe, bir mantık, dünyayı görme biçimi olduğunu görmek gerekir. Ve karşıt bakış açısı basitçe sağduyu, saf akıl ya da mantık değildir, aksine karşıt bir felsefe, mantık ve görme biçimidir Dolayısıyla elimizde iki farklı felsefe arasında bir tartışma var: Bir yanda diyalektik, diğer yanda Hegel'in ve Marksistlerin 'metafizik' dünya görüşü olarak adlandırdıkları şey.1

Metafizik bakış açısı Bishop Butler'ın 'Her şey olduğu şeydir ve başka bir şey değildir' sözünde özlü bir şekilde özetlenmiştir. Bir sandalye bir sandalyedir, bir daire bir dairedir, vs. - genel olarak A = A'dır ve A aynı zamanda A olmayan olamaz. Bunlar o kadar açık ve aşikâr gerçekler gibi görünmektedir ki, bunları inkâr etmek beyhude olacaktır. Ve elbette, A = A, her şeyin kendisiyle özdeş olduğu doğrudur; diyalektik bu önemsizliği inkâr etmez, örneğin Hegel şöyle der: 'Var olan herhangi bir şeyin varlığı ya da özü onun kendisiyle özdeşliğidir; çünkü özdeşlik ya da kendisiyle bir olma isteği onun çözülmesi olacaktır. Ama özdeşlik saf bir soyutlamadır' (Phenomenology of Mind, B, s. 113; M, s. 33).

Her şeyin kendine özdeşliği, kendinde-varlığı vardır, ancak mesele burada bitmez; çünkü soyut, yalıtılmış, statik ve değişmez olan dışında hiçbir şey yalnızca kendine özdeş ve kendi içine kapalı değildir. Tüm gerçek ve somut şeyler etkileşim, hareket ve değişim dünyasının bir parçasıdır; ve onlar için şeylerin yalnızca kendi kendine var olmadığını, esasen diğer şeylerle ilişki içinde var olduğunu kabul etmeliyiz.

Diyalektik felsefe, şeyleri somut olarak tasvir etme girişimidir ve metafiziğin soyut karakterine karşı çıkar. Lenin diyalektiği 'somut koşulların somut analizi' olarak adlandırmıştır.2 Ancak bu bağlamda 'somutluğun' ne anlama geldiğini anlamak için dikkatli olmak gerekir. Somut şeylerden söz edildiğini duyan kişi, hemen etrafındaki sandalyeleri, masaları ve diğer nesneleri düşünme eğilimindedir. Ancak diyalektik felsefeye göre, hemen etrafımdaki nesneler - bu masa, bu sandalye - kendi başlarına düşünüldüğünde soyutlamalardır. Hegel'e göre, kendi başına, kendi tarafından ve kendinde ele alınan bir nesne, gerçek ve kesin anlamda soyuttur ve bağlamından koparılır ve yalıtılmış olarak görülür. Metafizik bakış açısı, şeyleri yalnızca kendinde, yalnızca oldukları gibi, kendinde var olan olarak, bağlamlarından yalıtılmış ve soyutlanmış olarak ele aldığı için soyuttur. Diyalektik düşünceye göre, gerçek, somut şeyler bu şekilde soyut değil, dünyaya gömülüdür; esasen diğer nesnelerle ilişkili ve onlarla etkileşim halindedir. Hegel'den tekrar alıntı yapacak olursak, "Belirli, sonlu bir varlık, bir başkasıyla ilişki içinde olan varlıktır; başka bir içerikle, tüm dünyayla zorunlu bir ilişki içinde duran bir içeriktir" (Science of Logic, s. 86).

Metafizik bakış açısı yalnızca nesneleri yalıtılmış olarak ele almakla kalmaz; aynı zamanda nesnelerdeki tüm hareket ve gelişimi durdurma ve onları durağan olarak görme etkisine de sahiptir. Salt özdeşlik ile karakterize edilen nesne statiktir. Sadece pozitif olarak var olan bir şeydir, verili bir olgudur - ne ise odur; ve dünya, bu görüşe göre, birbirleriyle ilişkide kayıtsız olan ve aktif olmayan bu tür şeylerin sadece bir koleksiyonu veya çeşitliliğidir.

Hegel yine böyle bir görüşün soyut olduğunu savunur. Tüm somut ve belirlenmiş şeyler bir hareket ve oluş, gelişim ve değişim süreci içindedir. Bu, tüm somut şeyler için eşit derecede özseldir. 'Sonlu olan her şeyin sabit ve nihai olmak yerine, daha ziyade değişken ve geçici olduğunun farkındayız' (Enc. Logic, sec. 81Z, s. 150).

Her şeyin sürekli bir gelişim ve değişim sürecinde olduğunu söylemek, elbette şeylerin görece değişmez ve durağan olabileceğini inkâr etmek değildir. Bununla birlikte, durağanlığın 'koşullu, geçici, kalımsız [ve] göreli' olduğunu, oysa 'gelişme ve hareketin mutlak olduğunu' söylemektir (Lenin'in Felsefi Defterleri'ndeki sözleri, s. 360).

Diyalektiğe göre, bu evrensel olarak geçerli ve büyük felsefi öneme sahip bir gerçektir. Her alanda bunun doğru olduğunu ve yine de metafizik bakış açısına dayanan etkili düşünce yöntemleri tarafından inkâr edildiğini görürüz. Örneğin, tüm somut toplumların bir gelişim ve değişim süreci içinde oldukları; esasen tarihsel bir karaktere sahip oldukları; belirli toplum biçimlerinin ebedi olmadığı, ortaya çıktıkları, geliştikleri ve sonunda yok olup yerlerini başka biçimlere bıraktıkları açıktır. Yine de, Marksist olmayan sosyal bilimlerde, toplumları veya toplum kurumlarını soyut ve tarihsiz olarak ele almak standarttır. Onları dinamik olarak değil statik olarak ele almak standarttır; sadece oldukları gibi ve zorunlu oluş, gelişme ve çürüme süreçleri içinde değil.

Diyalektik bir gelişim süreci yalnızca insan dünyasını değil, tüm doğal olguları da karakterize eder. Metafizik yaklaşım doğal süreçler hakkındaki düşüncelerimizde çok etkili olduğu için bu belki de çok belirgin değildir. Bu nedenle mekanik süreçleri genellikle aynı temel yasa-benzeri süreçlerin sonsuz tekrarı olarak düşünürüz. Örneğin, gezegensel hareket ya da bir piston veya kaldıracın hareketi. Ancak mekanik süreçleri bu şekilde düşünmek onları soyut olarak düşünmektir. Hiçbir gerçek, somut mekanizma ebediyen tekrar eden bir süreç değildir. Tüm gerçek makineler belirli bir zamanda ve yerde üretilmişlerdir ve çalıştıkça yavaş yavaş yıpranır, bozulur ve yok olurlar. Benzer şekilde, gezegenlerin gerçek hareketi de ebedi değildir. Güneş sistemi evrenin evriminde belirli bir aşamada oluşmuştur, bir değişim ve gelişim sürecinden geçmiştir ve sonunda yok olmaya mahkûmdur.

Metafiziksel mekanizma anlayışı onu soyut ve değişmez olarak görür. Somut mekanik şeyler böyle değildir. Aksine, metafizik resimde bize verilen şey bir idealleştirme ve bir soyutlamadır. Wittgenstein şöyle derken mekaniğin bu metafizik karakterine işaret etmektedir:

Mantıksal zorunluluktan bahsettiğimizde bir süper-mekanizma fikrimiz var, örneğin fizik bir ideal olarak şeyleri mekanizmalara ya da bir şeyin başka bir şeye çarpmasına indirgemeye çalıştı.

İnsanların bir adamı ölüme mahkûm ettiğini söyleriz ve sonra da Kanun'un onu ölüme mahkûm ettiğini söyleriz. "Jüri onu affedebilir ama Kanun affedemez." ... Süper katı, herhangi bir Yargıcın olabileceğinden daha katı bir şey fikri, süper katılık...


Bir kaldıraç-dayanma noktası. Süper sertlik fikri. 'Geometrik kaldıraç, herhangi bir kaldıracın olabileceğinden daha serttir. Bükülemez.' Burada bir mantıksal zorunluluk durumu var. 'Mantık sonsuz sertlikte malzemeden yapılmış bir mekanizmadır. Mantık bükülemez.' . . . Süper bir şeye bu şekilde ulaşırız. (Dersler ve Sohbetler, s. 15-16)

Mekanik süreçlerin bu tür idealize edilmiş ve soyut resimlerinin bilimin ve genel olarak insan bilgisinin ilerlemesinde son derece yararlı ve önemli araçlar olduğuna şüphe yoktur. Ancak bu tür bir soyutlama yaklaşımı felsefi bir sisteme dönüştürüldüğünde yanlış olur. O zaman gerçeklik soyut, değişmez ve 'süper katı' olarak kabul edilir - yani diyalektik olarak değil metafizik olarak. Yine görüyoruz ki diyalektik şeyleri somut olarak görme yöntemidir.

Matematiksel, mantıksal ve kavramsal gerçeklerin ebedi ve değişmez olduğu sıklıkla iddia edilir. Ancak diyalektik felsefeye göre bu bile böyle değildir: fikirlerin ayrı, soyut, ideal ve ebedi bir varlığı yoktur. Mantık, matematik, felsefe ve benzerleri yalnızca soyut fikirler değil, gerçek tarihsel erkek ve kadınlar tarafından geliştirilen somut düşüncelerdir. Bu tür fikirler sonuç olarak belirli bir zamanda ortaya çıkmıştır ve onlar da gelişim ve değişim geçirmiştir.

Bu şekilde ifade edildiğinde, bu yaklaşım basmakalıp ve açık görünebilir, ancak yine de çoğu çağdaş filozof tarafından şu veya bu şekilde dolaylı olarak reddedilmektedir. Örneğin, çağdaş filozoflar arasında felsefenin ampirik değil kavramsal bir çalışma olduğu neredeyse evrensel bir doktrindir; ve kavramsal hakikatler zamansız ve ebedi bir geçerliliğe sahip olarak kabul edilir. Felsefenin, belirli toplumsal ve tarihsel koşullar içinde yaşayan ve bunlara yanıt veren somut bireysel filozoflar tarafından üretilen somut gerçekliğe ilişkin bir bilgi biçimi olarak ele alındığını görmek gerçekten de nadirdir.3

Buraya kadar diyalektik felsefenin şeyleri nasıl somut olarak anlamaya çalıştığını ve böylece şeyleri nasıl özünde birbiriyle ilişkili ve özünde bir hareket ve değişim süreci içinde gördüğünü göstermeye çalıştım. Engels, "Diyalektik. . şeyleri ve onların temsillerini özsel bağlantıları, birleşmeleri, hareketleri, başlangıçları ve sonları içinde kavrar.” (Anti-Dühring, s. 36) şeklinde yazarken tam da bunu söylüyordu. Diyalektik felsefenin amacı budur ve her şeyin çelişkili olduğunu söylerken kastettiği de budur. Çünkü çelişki hem şeylerin özdeşliğinin ve ilişkilerinin hem de gelişimlerinin kökeninde yer alır.

Tüm somut şeyler çelişkilidir. Her şeyin içinde ve şeyler arasındaki ilişkilerde gerilimler ve çatışmalar vardır. Bu, diyalektik felsefenin en evrensel ifadesi olan ve aynı zamanda en az anlaşılan çelişki yasasıdır. Bu nedenle diyalektik çelişki kavramının anlamı konusunda net olmak önemlidir. Özellikle de diyalektik çelişki kavramının geleneksel formel mantıktaki çelişki kavramıyla aynı olmadığını anlamak hayati önem taşır.

Diyalektik çelişki somut bir çelişkidir; sadece fikirler ya da önermeler arasında değil, şeylerde de var olan bir çelişkidir. Diyalektik düşünürler çelişkilerden bahsederken, şeylerin içindeki karşıt güçlerin ya da eğilimlerin çatışmasından söz ederler. Bu, diyalektik düşüncede 'çelişki' kavramının anlamının en önemli kısmıdır. Bu görüşü metafizik bakış açısıyla tekrar karşılaştırarak daha iyi anlayabiliriz.

Gördüğümüz gibi, metafizik bakış açısına göre, şeyler diğer şeylere karşı kayıtsız, kendinde, pozitif varlıklar olarak kabul edilir. Hume'un deyişiyle, her şey 'gevşek ve ayrıdır'; ya da Hegel'in ifade ettiği gibi, bu görüşe göre: 'Farklı farklı şeylerin her biri ayrı ayrı ne iseler odurlar ve birbirleriyle içinde bulundukları ilişkiden etkilenmezler. Dolayısıyla bu ilişki onlara dışsaldır' (Enc. Logic, bölüm 117, s. 216). Diyalektiğe göre şeylerin böyle bir resmi soyuttur ve doğru değildir. Somut gerçeklik birbirine kayıtsız ve dışsal olarak ilişkili şeylerin çeşitliliğinden ibaret değildir - salt bir 'olgular bütünü' değildir.4 Çünkü şeylerin olumlu varoluşunu kabul etmenin yanı sıra, şeylerin içinde onlara karşı çıkan ve onları olumsuzlayan, gelişim ve değişime yol açan güçleri de görmeliyiz. Somut şeyler sadece birbirleriyle ilişkili değildir, tüm hareket ve değişimin temelinde yatan sürekli bir çatışma ve etkileşim sürecindedirler. Diyalektik akıl, diyor Hegel:

“keskinleştirir, deyim yerindeyse, çeşitli terimlerin künt farklılığını, resimsel [yani metafizik] düşüncenin salt çok çeşitliliğini, özsel farklılığa, karşıtlığa dönüştürür. Ancak çok çeşitli terimler çelişki noktasına sürüklendiklerinde birbirlerine karşı aktif ve canlı hale gelirler, çelişki içinde kendi kendine hareketin ve canlılığın içsel titreşimi olan olumsuzluğu alırlar.” (Mantık Bilimi, s. 442)

Şeyleri hareketleri içinde kavrayabilmek için tanınması gereken şey bu çelişki ve olumsuzluktur. "Çelişki tüm hareketin ve canlılığın köküdür; bir şey ancak içinde bir çelişki barındırdığı ölçüde hareket eder, bir itkiye ve etkinliğe sahip olur" (Mantık Bilimi, s. 439).

Burada 'çelişki'den söz etmemizin nedeni iki yönlüdür: (1) somut şeylerin birbirlerine karşı kayıtsız olmadıklarını, aksine birbirleriyle etkileşim ve çatışma içinde olduklarını vurgulamak. Bu, Spinoza'nın omnis determinatio est negatio (tüm belirlenim olumsuzlamadır) sözünde kabul edildiği gibi, somut şeylerin belirlenimliliğinin temelidir. Bir şey ancak kendisini diğer şeylerden ayrı tutarak, diğer şeylere karşı çıkarak belirlenir ve kendi kimliğine sahip olur. Tüm belirlenmiş ve somut şeyler diğer şeylere karşıtlık içindedir. (2) Çelişki kavramı, bu somut karşıtlığın şeylere dışsal ve arızi değil, aksine özsel ve zorunlu olduğunu vurgulamak için gereklidir: şeylere içseldir ve onların doğasının bir parçasıdır. Çelişki yalnızca arızi bir çatışma değil, özsel bir karşıtlık, bir birlik içindeki karşıtlıktır. Diyalektik çelişki kavramı, karşıtların somut birliğini ifade eder.

Bazı örnekler bu fikirleri daha açık hale getirmeye yardımcı olabilir. Bilindiği gibi Marx, kapitalist toplumdaki sınıflar arasındaki ilişkiyi çelişkili bir ilişki olarak analiz eder. Proletarya ve burjuvazi özsel olarak ilişkilidir: her ikisi de kapitalist üretim koşulları tarafından yaratılmıştır ve hiçbiri diğeri olmadan var olamaz. Dahası, birbirlerine antagonist sınıflar olarak birlikte ortaya çıkarlar. Aralarındaki çatışma doğalarına dışsal ve arızi değildir. Ne proletarya ne de burjuvazi, tek bir bütünlüğün çelişkili yanları olarak görülmedikleri sürece doğru bir şekilde anlaşılamazlar. Bu, bir diğeriyle dışsal ve yalnızca olumsal bir ilişki içinde olan, kendi içine kapalı bir sınıf meselesi değildir. Marx'ın tüm kapitalizm ve genel olarak tarih anlayışı, sınıf mücadelesinin toplum için zorunlu ve özsel olduğu ve tarihin itici gücü olduğu görüşüne dayanır.5

Ancak çelişki yasası sadece toplum için değil, her şey için geçerlidir. Mekanik hareket örneğine geri dönelim. Newton mekaniğinin temel kavramı kuvvettir ve Newton'un evrensel çekim teorisi, tüm cisimlerin diğer tüm cisimleri, ilgili cisimlerin kütlelerine ve birbirlerinden uzaklıklarına göre değişen bir kuvvetle çektiğini belirtir. Yani, mekanik bir sistemdeki her şey diğer her şeyle zorunlu bir ilişki ve etkileşim içindedir. Dahası, hiçbir kuvvet boşlukta çalışamaz: bir kuvvet bir şey üzerinde çalışmalıdır. Ve bir şey üzerinde etki etmek için, karşıt bir kuvvet şeklinde bir dirençle karşılaşmalıdır. Etki tepki anlamına gelir. Kendi başına bir kuvvet gerçek dışı bir soyutlamadır. Dolayısıyla herhangi bir gerçek mekanik sistem, karşıt güçlerin eylemi ve etkileşimi olarak anlaşılmalıdır. Bu kuvvetlerin sonucu ister denge (statikte çalışıldığı gibi) ister hareket (dinamikte çalışıldığı gibi) olsun, bu doğrudur. Bu nedenle, örneğin, gezegensel hareket, bir yanda gezegen ile güneş arasındaki çekim kuvveti (merkezcil kuvvet) ve diğer yanda da eylemsizlik kuvvetinin (merkezkaç kuvveti), bu karşıt kuvvetlerin etkileşiminin sonucudur.

Bu tür örnekler çoğaltılabilir, çünkü Hegel'in dediği gibi:

Çelişkilere ya da karşıt niteliklere işaret edemeyeceğimiz ve etmememiz gereken hiçbir şey yoktur; ve bu nedenle anlayış tarafından yapılan soyutlama, tek bir yön üzerinde kuvvetle ısrar etmek ve söz konusu olan diğer niteliğin tüm bilincini gizlemek ve ortadan kaldırmak için gerçek bir çaba anlamına gelir. (Enc. Logic, bölüm 89, s. 169)

II

Şimdiye kadar diyalektik felsefesini ve onun temelini oluşturan, şeylerde çelişkiler olduğu fikrini açıklamaya çalıştım. Şimdi sıra ona karşı yaygın olarak getirilen bazı eleştirileri ele almaya geldi. Bu eleştiriler dikkat çekici bir şekilde sabittir ve onları esasen aynı terimlerle tekrar tekrar buluruz. Aslında hepsi de sonuçta biçimsel mantıksal çelişmezlik ilkesinin yinelenmesine ve biçimsel mantığın tek geçerli akıl yürütme ilkelerini sağladığına dair dogmatik bir ısrara indirgenir. Tümdengelim ve formel (biçimsel) mantık dışında herhangi bir geçerli düşünce yöntemini tanımayı reddetmek metafiziğin karakteristik özelliğidir. Bu eleştirilerde bulduğumuz şey, metafizik bakış açısının ileri sürülmesidir.

Engels'in aktardığı şekliyle During'in versiyonu şöyledir: 'Çelişki yalnızca düşüncelerin bir bileşimine ait olabilen bir kategoridir, gerçekliğe değil. Şeylerde çelişki yoktur ya da başka bir deyişle, gerçeklik olarak kabul edilen çelişkinin kendisi saçmalığın zirvesidir' (Anti-During, s. 164). Dolayısıyla gerçeklikteki çelişki diyalektik fikri, 'çelişmezlik yasasını' ihlal ettiği için saçma ve imkânsız olarak kabul edilir. Bu türden bir başka eleştirmen olan Popper'a göre, 'Bu yasa, kendisiyle çelişen hiçbir önermenin ya da kendisiyle çelişen bir önerme çiftinin doğru olamayacağını, yani olgulara karşılık gelemeyeceğini söyler. Başka bir deyişle, bu yasa olgular arasında asla bir çelişki olamayacağını, olguların asla çelişemeyeceğini belirtir' ('What is Dialectic?', Mind, 1940, s. 419). Dolayısıyla diyalektik felsefe, şeylerde çelişkiler olduğunu savunduğunda, bulanık ve karışık olduğu gerekçesiyle reddedilir. Hegel ve Marksistler en temel mantıksal hataları yapmakla suçlanır. Diyalektik, biçimsel çelişkinin salt kabulü olarak karikatürize edilir ve saçmalığın ve mantıksızlığın timsali olarak reddedilir.

Örneğin Popper bize Hegel'in 'basitçe çelişkilerin önemli olmadığını söylediğini' söyler (a.g.e., s. 416). Bu, yaygın bir yanlış olsa bile bir yanlıştır7 ve Hegel'in gerçekte söylediği şudur: 'Var olan her şey somuttur, kendinde farklılık ve karşıtlık barındırır... . Çelişki dünyanın hareket ilkesidir; ve çelişkinin düşünülemez olduğunu söylemek gülünçtür. Bu ifadede doğru olan tek şey, çelişkinin meselenin sonu olmadığı, ancak kendisini iptal ettiğidir. (Enc. Logic, bölüm 119Z, s. 223). Başka bir deyişle, diyalektiğe göre çelişki gerçekliğe aykırıdır ve sırf bu yüzden şeylerin içindeki çelişkiler onların gelişmesine ve değişmesine yol açar.

Ancak, diyalektik eleştirmenleri tarafından çelişkilerin kabul edilemez olduğu söylendiğinde, elbette bundan daha fazlası kastedilmektedir. Bir çelişkiyi ifade etmeye çalışmanın sonucunun, ne var ne yoksa her şeyi ima eden ve dolayısıyla hiçbir şey ileri sürmeyen, kesinlikle kendi kendini iptal eden bir önerme olması beklenir. Popper'dan tekrar alıntı yapacak olursak, 'İki çelişkili önermeden mantıksal olarak herhangi bir şeyi ve onun olumsuzlamasını da çıkarabiliriz. Dolayısıyla böyle çelişkili bir teori ile hiçbir şey aktaramayız. Çelişki içeren bir teori tamamen yararsızdır, çünkü herhangi bir bilgi aktarmaz' (art. cit., s. 410). Diyalektik felsefenin tam da böyle bir teori olduğu varsayılır.

Neden öyle olmadığını anlamak için, biçimsel (formel) çelişki ile diyalektik çelişki arasında bir ayrım olduğunu anlamak hayati önem taşımaktadır. Popper gibi eleştirmenlerin tanımladığı şey biçimsel çelişkidir (biçimsel mantıksal çelişmezlik yasası tarafından tanımlandığı şekliyle) ve bu gerçekten de kendi kendini iptal eder. Biçimsel çelişki salt biçimsel imkânsızlığı temsil eder. Bunun sonucu yalnızca hiçliktir. Biçimsel ilkelere göre akıl yürütürken, bir önermenin ya da teorinin kendi içinde çelişkili olduğunu göstermek, onun başarısızlığını ve anlamsızlığını göstermektir.8 Ya da isterseniz, biçimsel çelişkinin sonucu salt iddiadır, ne var ne yoksa her şeyin iddiasıdır, kesinlikle belirsiz bir iddiadır. Dolayısıyla biçimsel çelişki belirsiz ve soyut bir iddiadır; ve Hegel'in Mantık'ının en başında gösterdiği gibi, yalnızca soyut ve belirsiz bir varlığa sahip olan şey saf hiçliktir.

Diyalektik çelişki bu türden değildir, ama yine de bir çelişkidir. Diyalektik çelişki somut bir çelişkidir; somut ve belirlenmiş şeylerin bir özelliğidir. Somut bir birlik ya da uyumsuz yanların birleşimi biçimini alır. Gerçek çelişkiler gerçekliğe aykırıdır ve bu nedenle kendi kendilerine çözülürler. Ancak, biçimsel mantığın soyut çelişkilerinden farklı olarak, somut bir çelişkinin sonucu, çözümü, salt bir hiçlik, salt bir belirsizlik değildir. Somut bir çelişkinin sonu/çıktısı, karşıtların gerçek bir çatışmasının sonu/çıktısı, bir sonuçtur, belirlenmiş bir şeydir, aynı derecede çelişkili olan ve dolayısıyla aynı derecede değişime ve nihai çözülmeye tabi olan yeni bir şeydir.

Şeylerdeki somut çelişkiler böylece onların çözülmesine ve olumsuzlanmasına yol açar; ancak bu olumsuzlama biçimsel mantığın soyut ve mutlak olumsuzlaması değil, Hegel'in 'belirlenmiş olumsuzlama' olarak adlandırdığı diyalektik ve somut bir olumsuzlamadır. “Metafizik yaklaşım”, der Hegel:

“her zaman [çelişkinin] sonucunu saf hiçlik olarak görür ve bu hiçliğin belirlenmiş olduğu gerçeğinden soyutlar, bu hiçlik ki sonuç olarak ortaya çıktığı şeyin hiçliğidir. Bununla birlikte, hiçlik, yalnızca, aslında, kendisinden çıktığı şeyin hiçliği olarak alındığında gerçek sonuçtur; bu nedenle belirlenmiş bir hiçtir ve bir içeriğe sahiptir ... Sonuç bir kez ... gerçekten olduğu gibi, belirlenmiş olumsuzlama olarak kavrandığında, böylece hemen yeni bir biçim ortaya çıkmıştır. (Phenomenology of Mind, B, s. 137; M, s. 51)

Belirlenmiş olumsuzlama kavramı diyalektiğin merkezinde yer alır, ancak görünüşe göre biçimsel çelişkiden başka bir çelişki türü düşünemeyen eleştirmenler tarafından bilinmemektedir. Çelişkilerin, şeylerdeki çatışmaların sonucu gerçekten de onların bozulması, olumsuzlanması ve hiçliğe indirgenmesidir. Ancak bu hiçlik, biçimsel çelişkiden kaynaklanan soyut ve basit bir hiçlik ya da saçmalık değildir. Somut bir hiçliktir, belirli bir şeyin hiçliği ya da olumsuzlanmasıdır, somut bir sonuçtur. "Diyalektiğin bir sonucu olarak ortaya çıkan olumsuz, bir sonuç olduğu için aynı zamanda olumludur: sonuçlandığı şeyi içerir, kendi içine çekilir ve kendi doğasının bir parçası haline gelir" (Enc. Logic, sec. 81Z s. 152).

Şeylerdeki somut bir çelişkinin, onların belirlenmiş bir olumsuzlamasıyla sonuçlandığı bu sürece Hegel aufheben (aşma) adını verir ve felsefi bağlamlarda çeşitli şekillerde ‘to sublate’, ‘to overcome, ‘to supersede, ‘to transcend’ şeklinde İngilizceye çevrilir. Bununla birlikte, Hegel'in aşağıdaki şekilde açıkladığı gibi, sıradan dilde, anlamlarındaki çelişikliği yakalayan bir İngilizce karşılığı yok gibi görünmektedir. " ‘To sublate’ (aufheben) dilde ikili bir anlama sahiptir: bir yandan korumak, sürdürmek anlamına gelir ve aynı zamanda son vermek anlamına da gelir... Böylece aşılan şey aynı zamanda korunur.” (Science of Logic, s. 107)

Örneğin, kapitalizmin çelişkili olduğunu söylemek, onun imkânsız ve gerçek dışı olduğu anlamına gelmez, aksine onun özünde dinamik bir toplumsal form olduğu ve nihayetinde yok olmaya ve onun sonucu olarak ortaya çıkacak olan yeni bir toplumsal formda, sosyalizmde olumsuzlanmaya mahkûm olduğu anlamına gelir. Marx'a göre sosyalizm, kapitalizmin çelişkilerinin tarihsel sonucu ve kapitalizmin belirlenmiş olumsuzlanmasıdır. Sosyalizm kapitalizmin dışında geliştiği için, salt soyut bir olumsuzlama değil, kapitalizmin olumlu kazanımlarına dayanmak zorunda olan ve en azından başlangıçta olumsuz kazanımların birçoğunu da koruyan somut bir sonuçtur. Marx, Gotha Programının Eleştirisi'nde komünizmin ilk dönemi (sosyalizm) hakkında yazarken şöyle der:

“Burada söz konusu olan, kendi temelleri üzerinde geliştiği haliyle değil, tam tersine kapitalist toplumdan doğduğu haliyle komünist bir toplumdur; dolayısıyla ekonomik, ahlaki ve entelektüel olarak her açıdan, rahminden çıktığı eski toplumun damgasını taşımaktadır.” (Seçilmiş Eserler, Cilt II, s. 23)

Marx'ın kapitalizme olduğu kadar sosyalizme ilişkin açıklaması da tamamen somut ve diyalektiktir ve diyalektik düşüncenin gücünün mükemmel bir örneği ve kanıtıdır: Sosyalizmin tarihin çelişkili ve dolayısıyla gelişen bir aşaması, 'kapitalizm ile komünizm arasında' bir geçiş aşaması olacağını kabul eder. Ve bu tanıma a priori ya da metafizik bir spekülasyonun sonucu değil, Lenin'in Devlet ve Devrim boyunca ve aşağıdaki karakteristik pasajda vurguladığı gibi, mümkün olan en kapsamlı tarihsel deneyim ve anlayışın derslerine dayanmaktadır:

“Gelecekteki komünizmin gelecekteki gelişimi sorunu, kökeninin kapitalizmde olduğu, kapitalizmin doğurduğu bir toplumsal gücün eyleminin sonucu olduğu gerçeği temelinde ele alınabilir. Marx'ın bir ütopya uydurma, Marx'ın olamayacak şeyler hakkında boş tahminler yürütme çabasından eser yoktur … Marx vardığı sonuçları, proletaryanın modern kapitalist toplumda oynadığı rolün analizine, bu toplumun gelişimine ilişkin verilere ve proletarya ile burjuvazinin uzlaşmaz çıkarlarına dayandırmaktadır.” (s. 324-5)

O halde, diyalektik çelişkiyi biçimsel çelişkiden ayırmak ve diyalektik çelişkinin belirli bir sonucu olan somut bir güçler çatışması anlamına geldiğini ve sadece kendi kendini iptal etme ve soyut bir hiçlik olmadığını görmek hayati önem taşımaktadır. Bunu anladığımızda, diyalektik çelişki kavramına yönelik standart eleştirilerin onu yanlış anladığını ve biçimsel çelişkiymiş gibi ele aldığını açıkça görebiliriz.

Bu tür eleştiriler, biçimsel çelişkinin mümkün olan tek çelişki türü olduğuna dair dogmatik inanca dayanır. Diyalektik eleştirilerinde bu dogmayla çeşitli biçimlerde karşılaşırız. Bir yandan, gördüğümüz gibi, diyalektik felsefenin saçma ve irrasyonel olduğundan emin olurken, diğer yandan, diyalektiğin - Hegel, Marx, Engels ve Lenin gibi entelektüel devlerin aşikâr felsefesinin - sadece temel bir mantıksal hata olduğu iddiası ciddi olarak savunulamaz. Bu, bıktırıcı derecede tanıdık olmadığı anlamına gelmez; ancak yine de tüm önemli eleştirmenler, diyalektik materyalizmin en azından Marx'ın elinde son derece verimli bir yöntem olduğunu kabul etmişlerdir. 'Saçma' ve 'irrasyonel' bir felsefenin aynı zamanda nasıl verimli olabileceği, bu çelişkiyi Marx'a ve diyalektik materyalizme yüklemeye çalışarak açıklanmaktadır. Marksizm revize edilmiştir. Şeylerdeki 'çelişkilerden' bahsederken, aslında bunu kastetmediği söylenir. 'Çelişki' dili metaforik ve kafa karıştırıcı bir Hegel savurganlığıdır: kastedilen basitçe şeylerin bir çatışma ve karşıtlık durumunda olduğudur ve bu çatışmanın çelişkiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Duhring yine çok iyi ifade etmiş:

“Birbirlerine karşı ölçülen ve zıt yönlerde hareket eden güçlerin antagonizması, aslında dünyanın ve yaratıklarının yaşamındaki tüm eylemlerin temel biçimidir. Ancak unsurların ve bireylerin güçlerinden gelen yönlerin bu karşıtlığı, saçma çelişki fikriyle en ufak bir şekilde örtüşmez.” (Engels’in alıntısı, Anti-Dühring, s. 164)

Ve Duhring'i, şeylerdeki çelişkilere dair diyalektik kavramı inkâr etmeye ve onun yerine çelişkisiz 'çatışma', 'antagonizma' ya da 'karşıtlık' fikrini koymaya çalışan bir dizi filozof takip etmiştir. Colletti bunu en son yapandır. Yakın tarihli bir makalesinde, iki tür karşıtlığı birbirinden ayırmaya çalışmaktadır.

'Gerçek karşıtlık' (ya da uyumsuz karşıtların 'zıtlığı') 'çelişkisiz' bir karşıtlıktır. Özdeşlik ve çelişki(sizlik) ilkelerini ihlal etmez ve dolayısıyla formel mantıkla uyumludur. İkinci karşıtlık biçimi ise tam tersine 'çelişkidir' ve diyalektik bir karşıtlığa yol açar. ('Marksizm ve Diyalektik', s. 3)

Daha sonra diyalektik felsefenin materyalist ya da bilimsel olabileceğini, artık aşina olduğumuz şu iddiaya dayanarak reddetmeye devam eder: 'Materyalizmin ve bilimin temel ilkesi... çelişmezlik ilkesidir. Gerçeklik diyalektik çelişkiler içeremez, yalnızca gerçek karşıtlıklar, güçler arasındaki çatışmalar, zıtlık ilişkileri içerir. Bunlar ... diyalektik çelişkiler değil, çelişkisiz karşıtlıklardır' (a.g.e., s. 29).

Bu da şu soruyu gündeme getirmektedir: diyalektik filozoflar neden 'çelişkilerden' bahsetmekte ısrar etmektedir? Neden bunun yerine 'çatışmalardan' ve 'karşıtlıklardan' bahsetmiyorlar? Sonuçta, kendilerinin de açıkladığı gibi, diyalektik çelişki şeylerin karşıt yönleri arasındaki çatışma meselesidir. Neden yine de 'çelişki' dilinde ısrar ettiklerini anlamak için, diyalektik çelişkinin salt çatışma ve karşıtlıktan daha fazlası olduğunu görmek çok önemlidir: Özsel karşıtlıktır; bir birlik içindeki çatışmadır; iç çatışmadır - salt dışsal ve arızi çatışma değil. Diyalektik çelişki yasası, çatışma ve karşıtlığın zorunlu, özsel ve şeylere içkin olduğunu ileri sürer; oysa doğada yalnızca çatışmaların var olduğunu savunmanın amacı tam da bu çatışmaların zorunluluğunu inkâr etmektir.

Dolayısıyla, örneğin Colletti 'çelişkisiz karşıtlığı' aşağıdaki terimlerle karakterize etmektedir. "Bunu ifade eden formül "A ve B "dir. Zıtların her biri gerçek ve pozitiftir. Her biri kendisi için vardır. Kendisi olmak için, her birinin diğerine atıfta bulunmaya ihtiyacı yoktur' (a.g.e., s. 6). Bu formülde A, B'den yalnızca farklıdır. Bishop Butler'a geri döndük: her şey neyse odur. A, A'dır ve B, B'dir. Birbirlerine karşıt olabilirler ama zorunlu değildirler. Böylece dünya, Colletti tarafından metafizik bir tarzda, yalnızca pozitif şeylerin birbirine kayıtsız bir çeşitliliği olarak tasvir edilir: A, B, vs. Ancak gördüğümüz gibi, sadece pozitif olan, sadece oldukları şey olan şeyler soyut ve ölüdür. Somut ve gerçek olan hiçbir şey salt pozitif değildir. Her şey çelişkilidir ve içinde olumlu olduğu kadar olumsuz yönler de barındırır. Diyalektik çelişki kavramı, karşıt yönler arasındaki bu tür çatışmaların zorunlu ve özsel olduğunu anlatır.

Bunu ifade etmek için tek doğru formül 'A ve A değil'dir, çünkü diyalektik felsefenin atıfta bulunduğu çatışmaların içsel ve bir bütünlük içinde olduğu ancak bu şekilde açıklığa kavuşturulabilir. 'A ve A değil' formülü çelişkinin formülüdür: yani burada gerçekten çelişkilerden bahsediyoruz. Yine de, elbette, diyalektik çelişkiyi biçimsel çelişkiden ayırmaya dikkat etmeliyiz; ve 'A ve A değil' biçimindeki bir önerme diyalektik bir bağlamda ileri sürüldüğünde, kastedilenin yalnızca biçimsel ve soyut olumsuzlama ve çelişki değil, somut ve diyalektik olduğunun farkında olmalıyız. Çelişki biçimindeki tüm ifadeler ('A ve A değil') yalnızca biçimsel çelişkileri ifade etmez; ve bu nedenle anlamlı fikirleri çelişki biçiminde ifade etmek mümkündür (bilim, matematik, felsefe vb. tarihlerinin gösterdiği gibi9).

Şeylerin çelişki değil çatışma içinde olduğuna dair argümanlar başka biçimlerde de karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, diyalektiğin mantıkla hiçbir ilgisi olmadığı ve diyalektik felsefenin doğaya çelişkiler, olumsuzlamalar ve zorunluluklar gibi mantıksal özellikler atfederek kafa karıştırdığı söylenir. Bunlar yalnızca düşünceler arasında var olabilir. Ardından, diyalektik felsefesini çelişki, zorunluluk vb. kavramlarından arındırarak yeniden yazma girişimi gelir. İşte Popper'ın versiyonu:

Diyalektiğin ne olduğu - [ona] açık bir anlam yükleyebildiğimiz anlamda diyalektik - aşağıdaki şekilde tanımlanabilir. Diyalektik... belirli gelişmelerin ya da belirli tarihsel süreçlerin belirli tipik bir şekilde meydana geldiğini savunur. Dolayısıyla, ampirik betimleyici bir teoridir; örneğin, çoğu canlı organizmanın gelişimlerinin bir aşamasında boyutlarının arttığını, sonra sabit kaldığını ve en sonunda ölene kadar küçüldüğünü savunan bir teoriyle karşılaştırılabilir... . Bu tür teoriler gibi diyalektik de istisnasız uygulanabilir değildir - diyalektik yorumu zorlamamaya dikkat ettiğimiz sürece. Bu teoriler gibi diyalektik de oldukça muğlâktır. Ve bu teoriler gibi diyalektiğin de mantıkla özel bir ilgisi yoktur. ('Diyalektik Nedir?', s. 411-2)

Diyalektik felsefesinin bu tür revizyonlarının etkisi burada çarpıcı bir şekilde gösterilmektedir. Açık ve güçlü bir felsefi doktrin, banal ve gülünç bir sıradanlığa dönüştürülmüştür.

Diyalektik felsefe bir mantık sağlama iddiasındadır. Sadece şeylerin genel olarak ve çoğunlukla diğer şeylerle ilişkili ve çatışma halinde olduğunu değil, bunun somut şeylerin özsel ve zorunlu karakteri olduğunu söyler. Diyalektik felsefe, şeylerin zorunlu yasalarını en genel düzeyde tanımlaması ve böylece dünya hakkında evrensel olarak uygulanabilecek bir düşünme yöntemi sunması anlamında bir mantıktır. Gerçekliğin somut olarak kavranabilmesi için uyulması gereken düşünce yasalarını belirtmesi anlamında bir mantıktır.

Ancak diyalektik mantık salt biçimsel bir mantık değildir. Somut olanın mantığıdır, içeriğin mantığıdır. Gerçekliğin mantığını belirlemeye yönelik bir girişimdir. Mao şöyle yazar: 'Şeylerdeki çelişki yasası, yani karşıtların birliği yasası, doğanın temel yasasıdır ve toplumun ve dolayısıyla düşüncenin de temel yasasıdır' ('On Contradiction', s. 71). Dolayısıyla diyalektik ampirik ve betimleyici bir içeriğe sahiptir; çünkü şeylerin davranışlarını en evrensel ve genel yönleriyle betimlemeye çalışır.

Ancak diyalektik felsefe Popper'ın anladığı anlamda salt ampirik bir genelleme değildir; mantıksal bir teoriye karşıt olarak ampirik değildir. Çelişki yasasını mantıksal bir yasa olarak ortaya koyması anlamında mantıksal bir teoridir: somut gerçekliğin zorunlu ve özsel karakterini tanımlayan evrensel olarak geçerli bir ilke olarak.

Doğadaki zorunluluktan ve şeyler arasındaki mantıksal ilişkilerden bahsetmek, çağdaş İngiliz düşünce atmosferinde yetişmiş herkese ilk başta acayip görünür. Çünkü şu anda Hume'un şeyler arasında zorunlu bağlantılar olmadığı görüşünden daha yaygın kabul gören ya da daha ünlü bir felsefi teori yoktur. Şöyle yazar: 'Tüm olaylar tamamen gevşek ve ayrı görünür. Bir olay diğerini izler, ama aralarında hiçbir zaman bir bağ göremeyiz. Birbirlerine bağlı görünürler ama asla bağlantılı değildirler' (Enquiry Concerning Human Understanding, s. 85). Bu doktrin pek çok çağdaş filozof tarafından tasvir edildiği gibi yavan bir sağduyu değildir. Aksine, Hume'un kendisinin de çok iyi farkında olduğu gibi, bilimin temel amacı olan şeylerin nedenlerini keşfetmek, şeylerin neden olduğu gibi olması gerektiğini bulmak, başka bir deyişle şeylerin içindeki zorunluluğu bilmekle çelişen radikal bir şüpheciliktir. Nedenselliğin, şeylerde zorunlu bağlantı nosyonu olduğunu görmek hayati önem taşımaktadır. Eğer A, B'ye neden oluyorsa, o zaman B, A verildiğinde gerçekleşir. Örneğin, yerçekimi yasası, desteklenmeyen bir nesnenin yere düşmesi gerektiğini belirtir. Aksi mümkün değildir. Dahası, bu yasa düşme hızının ilgili cisimlerin kütlelerine ve aralarındaki mesafeye nasıl zorunlu olarak bağlı olduğunu belirtir. Doğada zorunluluk olduğunu söylemek, şeylerin yasalara göre geliştiğini ve değiştiğini söylemektir ve bu, elbette sosyal bilim de dâhil olmak üzere tüm bilimin temel bir ön kabulüdür; Marx kapitalist toplumda proletarya ve burjuvazinin çıkarlarının çelişki içinde olduğunu söylediğinde, bu sınıf mücadelesinin kapitalizm için zorunlu olduğunu, yani kapitalizmin bir yasası olduğunu kastetmektedir. Eleştirmenlerin iddia ettiği gibi, çelişki kavramı ve burjuva toplumunun zorunlu ve özsel özelliklerini ve güçlerini belirleme girişimi, bilimde tiksindirici olmak bir yana, Marksizm’e bilimsel karakterini kazandırır.

Doğada zorunluluk olduğunu söylemek, bu zorunluluğun a priori olarak bilinebileceğini söylemek anlamına gelmez. Tikel bilimler, şeylerin içindeki zorunlulukları - doğanın ve toplumun yasalarını- a priori değil, deneyim ve deney temelinde keşfetmeye çalışır. Ancak diyalektik, sırf mantıksal bir doktrin olduğunu iddia ettiği için, sıklıkla şeylere a priori bir şekilde zorunluluk atfetmekle suçlanır, bunun Hegel için doğru olduğundan şüphe edilemez; gerçekten de bunu amacı olarak ilan eder: 'Her durumda felsefe yapmanın tüm ilerlemesi, eğer yöntemsel, yani zorunlu bir ilerleme ise, yalnızca bir kavramda örtük olanı açık hale getirir' (Enc. Logic, bölüm 88, s. 163). Ve kendi sisteminde, salt soyut Varlık kavramından başlayarak gerçekliğin tüm temel kategorilerini ortaya çıkarmaya çalışır.

Diyalektik materyalizm bu noktada Hegelci diyalektikten ayrılır. Marx'ın diyalektiği a priori bir çıkarım değil, insan bilgisinin bir özetidir. Engels'e göre 'doğa diyalektiğin kanıtıdır' (Anti-Duhring, s. 36). Colletti, Popper ve arkadaşları bunu anlamamaktadır. Onların sürekli nakaratları diyalektiğin a priori bir dogma olduğudur. Örneğin Colletti şöyle yazıyor:

Diyalektik materyalizm için çelişki, mümkün olan her gerçekliğin ön koşuludur. Temel ilkesi Hegel tarafından ortaya konan önermeler dizisidir. . . 'Her şey kendinde çelişkilidir' [vs.] ... Bu önermelerden diyalektik materyalizm, 'gerçeklik' ve 'diyalektik çelişki'nin aynı şey olduğu sonucunu çıkarır … diyalektik materyalizm perspektifinden bakıldığında, aksiyomatik bir kesinlikle ve kişinin kendi analizinden önce, evrendeki her nesnenin içinde iç çelişkiler olması gerekir. ('Marksizm ve Diyalektik', s. 26)

Şüphesiz diyalektik materyalizm, kendisinden bir şeyler çıkarılabilecek dogmatik ilkeler bütünü olarak kullanılabilir. Ancak Marksistler, diyalektik materyalizmin a priori olarak önemli sonuçlar üretmek için uygulanabilecek evrensel bir formül olmadığını vurgulamak için büyük çaba sarf etmişlerdir. Örneğin Marx, kendi diyalektik yöntem kullanımını Proudhon'unkiyle karşılaştırarak, Proudhon için şöyle der: 'Elinin altında sihirli bir formül olan bir filozof olarak, safi ekonomik ayrıntılara girmekten vazgeçebileceğini düşündü' (Felsefenin Sefaleti, s. 110). Mao da bu noktayı şu sözlerle ifade eder:

Marksizm-Leninizmi gösteriş için ya da gizemli bir yanı olduğu için değil, yalnızca proletaryanın devrimci davasını zafere götürecek bilim olduğu için inceliyoruz. Şu anda bile Marksist-Leninist eserlerden yapılan tek bir alıntıyı, bir kez edinildiğinde tüm hastalıkları kolayca tedavi edebilecek hazır bir ilaç olarak gören az sayıda insan yoktur... Marksizm-Leninizmi dini bir dogma olarak kabul edenler tam da bu tür cahil insanlardır. Onlara açıkça şunu söylemeliyiz: 'Sizin dogmanız değersizdir'. ('Rectify the Party's Style of Work', s. 259)

Ve daha da açık bir şekilde: 'Dogma tezekten daha az faydalıdır' demiştir.

Doğru anlaşıldığında, diyalektik materyalizm bir dogma değildir. Aslında, Popper, Colletti ve diğer diyalektik eleştirmenleri, eleştirilerinin terimleriyle kendilerini dogmatik olarak göstermektedirler. Çünkü onlar sadece biçimsel mantık ilkelerinde somutlaşan felsefelerini ileri sürmekte ve diyalektik çelişki kavramıyla karşı karşıya kaldıklarında, biçimsel mantığa uymadığı için onu 'saçma' ve 'mantıksız' olarak reddetmektedirler.

Felsefe ve mantık, incelenen somut ve özel koşulların ayrıntılı bir şekilde araştırılması ihtiyacının yerini asla alamaz. Mümkün olan en eksiksiz pratik deneyim ihtiyacının yerini asla alamazlar; ve hiçbir felsefe bu noktayı diyalektik materyalizmden daha güçlü bir şekilde ortaya koyamaz. Ona göre, felsefe yalnızca kavramsal, mantıksal ya da a priori doğrular bütünü değildir. Felsefe iki yönlü bir karaktere sahiptir: En genel düzeyde, insan bilgi ve deneyiminin sonuçlarını özetler; ve daha ileri düşünce ve eylem için bir rehber işlevi görür.

Burada diyalektiğin ilkelerini herhangi bir somut sonucun 'çıkarılacağı' 'aksiyomlar' olarak kullanmak söz konusu değildir. Aksine, süreç tam tersi şekilde işler ve felsefeler belirli bilimlerdeki sonuçlara dayanır. Felsefenin doğası ve tarihine ilişkin diyalektik materyalist açıklama böyledir. Engels, Ludwig Feuerbach adlı eserinde, felsefenin gelişiminin bilimin gelişimiyle nasıl yakından bağlantılı olduğunu parlaklıkla gösterir. Örneğin materyalizmin tarihini anlatırken şöyle yazar:

Geçen yüzyılın materyalizmi ağırlıklı olarak mekanikti, çünkü o dönemde tüm doğa bilimleri arasında sadece mekanik … kesin bir sona ulaşmıştı. O dönemde kimya yalnızca çocuksu, filojistik biçimiyle varlığını sürdürüyordu. Biyoloji hala kundakta yatıyordu; bitkisel ve hayvansal organizmalar sadece kabaca incelenmiş ve tamamen mekanik nedenlerin sonuçları olarak açıklanmıştı ... Mekaniğin standartlarının kimyasal ve organik nitelikteki süreçlere münhasıran uygulanması -ki bu süreçlerde mekaniğin yasaları da geçerlidir, ancak diğer yüksek yasalar tarafından arka plana itilirler- klasik Fransız materyalizminin ilk belirli ama o zamanlar kaçınılmaz sınırlamasını oluşturur.

Bu materyalizmin ikinci özel sınırlaması, evreni bir süreç olarak, kesintisiz bir tarihsel gelişim geçiren madde olarak kavrayamamasıydı. Bu, o zamanın doğa biliminin seviyesine ve onunla ilişkili metafizik, yani diyalektik karşıtı felsefe yapma tarzına uygundu. (Ludwig Feuerbach, s. 373-4)

Aynı sınırlamalar on dokuzuncu yüzyılda da devam etti ve Engels'e göre Feuerbach'ın materyalizmi tipik bir örnekti; ve gerçekten de bugün bile aşinayız. Buna karşın diyalektik materyalizm, yalnızca doğa bilimlerinin değil, aynı zamanda sosyal bilimlerin ve özellikle de Marksizm’in sonuçlarını temel alır ve özetler. Bu nedenle, salt doğa bilimlerine ve metafizik bakış açısına dayanan materyalizmden daha yüksek ve daha gelişmiş bir materyalizm biçimidir.

O halde diyalektik materyalizm bir dizi aksiyom değil, Engels'in dediği gibi, 'doğanın, insan toplumunun ve düşüncenin genel hareket ve gelişim yasalarının bilimidir' (AntiDühring, s. 194). Bu bir dogma değil, hayati ve faydalı bir teoridir. Önceden bilinmesi mümkün değildir, aksine insanın pratik bilgisinin bir özetidir. Sonuçların çıkarılabileceği bir ilkeler bütünü de değildir; düşünce ve eylem için bir rehberdir. Marksizm’in vazgeçilmez bir bileşenidir. "Bu materyalist diyalektik", diye yazar Engels (hem Marx'a hem de kendisine atıfta bulunarak), "en iyi çalışma aracımız ve en keskin silahımız olmuştur" (Ludwig Feuerbach, s. 64). Lenin bunu 'Marksizmin üç bileşeninden biri' olarak adlandırdı; ve klasik Alman felsefesini -özellikle de Hegel'i- Marx'ın fikirlerinin üç temel kaynağından biri olarak kabul etti. Gerçekten de Marx ve Engels, Hegel'e olan borçlarını defalarca kabul etmişlerdir.

Diyalektik felsefeyi reddederek Marksizm’i revize etme girişimleri ve buna bağlı olarak Hegel'i Marksizm tarihinden silme arzusu, Marksizm’in merkezi ve hayati bir yönünü reddetmektedir. Diyalektik materyalizm felsefesi 'absürd' ve 'irrasyonel' olarak reddedilmektedir. Ama sonuçta 'saçma' ve 'irrasyonel' olan diyalektik değil, onu eleştirenlerdir. Çünkü tüm metafizik itirazlar sonuçta sadece çelişkiden duyulan bir korku ve dünyayı her ne pahasına olursa olsun çelişkiden uzak tutma arzusundan ibarettir. Dolayısıyla, bu tür eleştirmenler sonunda şeylerde karşıtlık olduğunu kabul etmek zorunda kaldıklarında, bunun özsel, zorunlu ve dolayısıyla kaçınılmaz bir karşıtlık olduğunu kabul etmeyi yine de reddederler -yani, bunu çelişki olarak kabul etmeyi reddederler- ama bu tür bir çatışmanın, Hegel'in sözleriyle, 'genel olarak bir olumsallık, bir tür anormallik ve geçici bir hastalık nöbeti/atağı olduğu' görüşüne tutunurlar (Science of Logic, s. 440).

Buna karşın diyalektik materyalizm bir mücadele ve çatışma felsefesidir. Mücadele dışında hiçbir şey meydana gelmez; mücadele her şeyin gelişiminde yer alır; ve mücadele yoluyla şeyler olumsuzlanır ve yok olur. Çatışma ve çelişki kaçınılmazdır. Diyalektik materyalizm mücadeleye ve çelişkiye dehşetle bakmaz. Onun için çatışma sadece geçersiz kılmak değildir.

Mücadele ve mücadelenin içerdiği olumsuzluklar yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda üretkendir. Mücadele iyi bir şeydir, kötü bir şey değil. Mao bu fikri aşağıdaki pasajda ifade eder:

“Marksistler hiçbir kesimden gelen eleştirilerden korkmamalıdır. Tam tersine, eleştiriler karşısında ve mücadelenin fırtınası ve stresi içinde kendilerini güçlendirmeli, geliştirmeli ve yeni mevziler kazanmalıdırlar. Yanlış fikirlere karşı mücadele etmek aşı olmaya benzer; aşı sayesinde insan hastalıklara karşı daha güçlü bir bağışıklık kazanır. Sıcak evlerde yetiştirilen bitkilerin sağlıklı olması pek mümkün değildir.” ('Halk Arasındaki Çelişkilerin Doğru Ele Alınması Üzerine', s. 117)

Ayrıca Marksizm’in 'isyanın haklı olduğu' görüşü olarak özetlenebileceğini söylemiştir.

Çelişkilere dehşetle bakmak ve onları tanımayı reddetmek, kendini onlar karşısında Mao'nun deyimiyle 'engelli ve pasif' (a.g.e. s. 92) olmaya mahkûm etmektir. Gerçekten de, çelişkinin inkârı nihayetinde bir uzlaşma felsefesidir ve her şeyi olduğu gibi kabul etmektir. Çelişkinin inkârı revizyonizmin felsefi temelidir; çünkü Marx'ın diyalektiğini terk etmek, Marx'ın kendisinin Kapital'de ünlü bir pasajda belirttiği gibi, düşüncesinin eleştirel ve devrimci temelini terk etmek demektir:

“Akılcı biçimiyle [diyalektik] burjuvazi ve onun doktriner profesörleri için bir skandal ve iğrençliktir, çünkü şeylerin mevcut durumunun kavranması ve olumlanmasında, aynı zamanda bu durumun olumsuzlanmasının, kaçınılmaz olarak parçalanmasının tanınmasını da içerir; çünkü tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür ve bu nedenle onun geçici doğasını geçici varoluşundan daha az dikkate almaz; çünkü hiçbir şeyin ona dayatılmasına izin vermez ve özünde eleştirel ve devrimcidir.” (Kapital, Cilt I; 2. Almanca baskıya sonsöz, s. 20)

Notlar

1. Hegel buna 'anlama felsefesi' de demektedir. Bkz. örneğin, Enc. Logic, sec. 80.

2. Alıntı Mao Zedong, 'Çelişki Üzerine', s. 40.

3. Bu konuların daha geniş bir tartışması için aşağıdaki Deneme 4, Bölüm I'e bakınız.

4. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, Bölüm 1.1, s. 7.

5. Bkz. örneğin, Marx ve Engels, Komünist Manifesto, bölüm I.

6. Mantıksal çelişmezlik yasasına göre, bir P önermesi ve onun olumsuzlaması olan P değil önermesinin her ikisinin de aynı zamanda aynı şey için aynı açıdan doğru olması mümkün değildir.

7. Örneğin Norman, Hegel'in "Zeno'nun hareketin kendi içinde çelişkili olduğu iddiasına basitçe "Oh iyi, o zaman tamam" diyerek yanıt verdiğini" söylerken benzer bir açıklama yapar. (aşağıda s. 30)

8. Bununla birlikte, biçimsel geçerliliğin hiçbir zaman somut düşüncenin tek kaygısı olmadığına dikkat etmek önemlidir. Bkz. aşağıda, s. 122-4.

9. Bkz. 4. Deneme, s. 115 vd.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Sean Sayers ‘Marksizm ve İnsan Doğası’nda Ne Anlatıyor?

Özetleyen: Mahmut Boyuneğmez

Konu: Marksizm ve İnsan Doğası, Sean Sayers, Çeviren: Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, 2008. Bu eserin içerdiği düşüncelere değinmek istiyoruz. Çalışma ve insan doğasına, değerler ve ilerlemeye nasıl bakılmalı, sosyalizm tasavvurumuzu neler biçimlendiriyor?.. Bu konulara ilişkin Sayers'in değerli fikirleri bulunuyor.

 I. Çalışma ve İnsan Doğası 

Kafa ve kol emeği bölünmesi, sınıf farklarının ilk büyük temelidir. İşbölümü ve sınıf farkları, tarih boyunca evrim geçirmiş ve gelişmiştir. Kapitalizmle birlikte modern sanayinin gelişimi, işbölümünün benzersiz biçimde gelişmesi ve derinleşmesini getirmiştir.

İşbölümünden etkilenenler yalnızca kol işçileri değildir. Modern aydın da, tek yanlı ve güdük bir yaratıktır. Örneğin akademisyenlerin ağırlıklı çoğunluğu, kendi dar uzmanlık alanı dışındaki konularda tamamen cahildir. Sanat ve edebiyat alanındaki çoğu yaratım, anlaşılmaz, ortak deneyimden uzak ve toplumsal gerçeklikten kopuk durumdadır. Modern “yüksek” kültür, öğrenimli insanların çoğuna bile yabancı ve anlamsız bir hal almıştır. Halk kitlelerinin payınaysa en iyi durumda, televizyonların ve basının servis ettiği ürünler düşmektedir.

Oysa ne salt fiziksel emek yaşamı, ne de salt zihinsel faaliyetler ideal ölçüde doyurucudur. Eksiksiz insan yaşamı, zihinsel ve bedensel tüm güçlerimizin ve yeteneklerimizin kullanılmasını ve geliştirilmesini gerektirir. Fakat bugünkü toplum örgütlenmesi, çok az sayıda insan dışındaki herkes için bu ideal olanı gerçekleştirilemez kılmaktadır. Dolayısıyla günümüzdeki işbölümü azaltılmalı ve en sonunda ortadan kaldırılmalıdır.

Faydacılık (utilitaryanizm), tüketicinin bakış açısını ve ahlakını cisimleştirir. Bu kurama göre, gereksinimlerin doyurulması zevk verirken, engellenmesi acı kaynağıdır. Faydacı kuramda zevk ve acı, pasif duyumlar olarak; insan doğası, gereksinimlerin ve arzuların bir derlemesi olarak betimlenir. Sosyalist ideolojide, üreticinin bakış açısı önemli bir perspektiftir. Bu bakış açısının başta gelen temsilcisi Marx’tır. Marx’a göre, üretici faaliyet insan doğasının birincil gerçeğidir. Bize göre üretim, tüketim ve yaşam için bir gereklilik olduğu kadar, onun aracılığıyla yeni gereksinimler yarattığımız ve doğamızı değiştirdiğimiz bir etkinliktir de. Emek etkinliği, temel insan etkinliğidir ve gelişime, öz yaratıma ve kendini gerçekleştirmeye giden birincil yoldur. Bu nedenle biz, üretici etkinliğe ahlaki bir değer yükleriz.

Fakat emeğin tüm biçimleri özgürleştirici olmadığı gibi, insanın kendini gerçekleştirmesinin biricik yeterli yolunun, emek etkinliği (çalışma) olduğu söylenemez. Aksine kapitalist üretimde çalışmanın çoğu biçimi yabancılaştırıcı, kötürümleştirici ve yıkıcıdır. Kendini gerçekleştirmenin diğer biçimi boş zaman etkinlikleridir. İnsanın tam gelişimi ve mutluluğu için, üretici emeğe ek olarak, dar faydacı bir amacı hedeflemeyen sanatsal etkinlikler ile eğlenme, dinlenme ve gevşeme için yapılan etkinlikler de gereklidir. “Aşağı” duyusal hazlar da dâhil olmak üzere tüm zevkler, insan mutluluğunun temel bir öğesidir. Sosyalist ideolojinin ahlaki boyutunda sofuluk ya da püritenliğin yeri yoktur. Marksist felsefi yaklaşımda, insanın gereksinimlerinin, yeteneklerinin, zevklerinin, üretici güçlerinin, kısacası insan doğasının tam gelişimi vizyonu bulunmaktadır. Sosyalizmde tüketim zevklerinin kısıtlanması, gereksinimlerin gelişiminin sınırlanması gibi bir sofuca/püriten çaba olmayacaktır. Kırsal ve zanaatkâr yaşamın görece ilkel ve yalın karakterini sahiplenerek abartan romantik görüşe onay vermeyiz. Bu yaşam biçimlerinde kafa ve kol emeği birlikte kullanılırsa da, emek etkinliği dar bir alanla sınırlanmıştır ve büyük ölçüde bireysel karakterdedir. Bunlarda, topluluğun işbirliğinde ulaşılan en ileri uç, imece şeklinde örgütlenmiş çalışmalardır.

Kapitalist üretim ve modern sanayi, üretici güçlerdeki devasa gelişimi, bireylerin karşılıklı bağımlılığı ve işbirliğini, toplumsal ilişkilerin dünya üzerine evrensel olarak genişlemesini, doğanın güçleri üzerinde egemenlik sağlanmasını ve ürün bolluğunu sağladığından, bireylerin gelişimi ve kendini gerçekleştirmesi bu temel üzerinde mümkün duruma gelmiştir.

Çalışma insanlar için bir gereksinimdir. Bu tezi ampirik çalışmalar desteklemektedir. Çalışma düzenliliği, zaman algısını ve planlamasını, dakikliği, disiplini, özsaygıyı beslemektedir. Üretimin kapitalist koşullarındaysa insanların çoğunluğu tekdüze, sıkıcı, baskıcı ve aptallaştırıcı işlerde çalışmaktadır. Bu koşullardaki iş, insanların kendilerini gerçekleştirmelerine olanak sunmaz. Aksine beden ve zihin sağlığı açısından yıkıcı, yabancılaştırıcıdır. Yabancılaşma, modern çalışma koşullarının ürünüdür. Yabancılaşmanın varlığı, çalışma ve çalışma yoluyla kendini gerçekleştirme gereksinimini ortadan kaldırmaz. Çalışma her şeyden önce bir etkinlik ve aktif olma durumu olarak gereksinimdir. Çalışma süreci, bir zaman algısı ve planının oluşturulmasını getirir. Çalışma bir üretici etkinlik olarak nesnel dünyanın biçimlendirilmesini sağladığından, ihtiyaçlarımızı karşılayan ürünler bu süreçte güçlerimiz kullanılarak yaratıldığından dolayı da bir doyum kaynağı ve gereksinimdir. Çalışma aracılığıyla insanlar, sahip oldukları etkinin ve yararlılığın, kendi yeterliliklerinin farkına varırlar. Bireylerin kendi çalışmalarının gerekli ve yararlı olduğunu hissetmesi, çalışmanın getirdiği en önemli doyumdur. Çalışma olanağından mahrum bırakılan kimselerin, kendilerini yararsız hissettikleri ve amaç duygusundan yoksun olduklarını belirttikleri bilinmektedir. İşsizler, emekliler ve belki de bazı ev kadınları, yararlı bir toplumsal role sahip olmadıklarını duyumsayabilirler. Çalışma, insanları başkalarıyla ilişki içine soktuğu için ve işbirliğine dayanan bir süreç olması açısından da bir gereksinimdir. Çalışma, ortaklaşa yürütülen ve toplumsal bir etkinliktir. Toplumdan yalıtılmışlık, moral bozucu etkiye sahiptir. Örneğin kadınların ev içi, istihdam biçimine bürünmeyen çalışması, onlar için bir kısıtlama, yeteneklerini ve kapasitelerini tam olarak kullanamama durumudur. Bir işi olan kadınlarla karşılaştırıldığında ev kadınlarında depresyon görülme sıklığı daha yüksektir (Sosyalizmde ev içi çalışmanın sıkıntı veren yönlerinin toplumsallaştırılması ve evde geçirilen zamanın daha fazla bir bölümünün, ev yaşamının daha tatmin edici ve değerli yönlerine vakfedilmesi mümkün olacaktır). Ampirik çalışmalar, insanların işsiz bırakıldıklarında, boş zaman etkinliklerini azalttıklarını, organizasyonlara daha az katıldıklarını, kütüphaneden yararlanma ve okumayı azalttıklarını göstermektedir. Yine, eğitim avantajları olmasına rağmen akademisyenlerin düzenli zaman çizelgelerinden bir yıl uzak kaldıklarında bocaladıkları ve kendilerini yitik hissettikleri bilinmektedir.

Çalışmanın gereksinim olması, onun her koşulda cebri bir dayatma olduğu anlamına gelmez. Dünyayı işleyip etkilemekle, karşımıza çıkan engelleri aşar, amaçlarımıza onda ve onun aracılığıyla ulaşırız. Bu süreçte yeteneklerimiz ve güçlerimizin gelişmesi ve özgürlüğümüzün gerçekleşmesi söz konusudur. Çalışmada, gerçekliğe saygı duymayı öğreniriz. Emeğin nesnesinde evrensel yasalar işlerlikte olduğundan, verim alabilmek için bunlar tanınıp bilinmelidir. Bacon’un bir deyişi, bunu anlatır: “Doğaya ancak boyun eğilerek hükmedilebilir.” Sayers’in değindiği, ancak geliştirmediği bu konu önemlidir. O çalışma gereksinimini daha çok psikolojik açıdan değerlendirmektedir. Oysa çalışmanın özgürleştirici olmasında, bu etkinliğin dünyayı ve yasalarını bilmenin, bilgi oluşturmanın temel yolu olması da dikkate alınmalıdır. Tarih boyunca genel ve ortalama bir özgürleşme çizgisi çizildiğinde, bu eğrinin artarak ilerlemesini sağlayanın, emek etkinliği aracılığıyla kazanılan ve yeniden bu etkinliğe adapte edilerek onu geliştiren, bilimsel ve teknik bilgiler olduğu söylenebilir. Bedensel ve zihinsel yetilerimiz evrene bağımlıdır. Onun sahip olduğu güçleri denetim altına almak için, emek etkinliğiyle birlikte düşünsel etkinliğe başvururuz. Karşılaşılan sorunları ve güçlükleri aşmak için gereken çaba, insanı disiplinize eder. Çalışmanın olmadığı bir varoluş, olsa olsa tutkuların oyuncağı bir yaşam ya da “delilik” hali olabilir.

Sosyalizm “çalışma hakkı” ilkesini savunur ve emeğin insani değeri olduğu inancını içerir. Bu ilke ve değer, gerici ideolojilerin sahiplendiği “çalışma ibadettir” veya “alın teri kutsaldır” türü motiflerle ya da bunun, “çalışma ödevdir” şeklindeki daha seküler görünümleriyle karıştırılmamalıdır. Bu düşünce ve değerler, egemen sınıfların veya örneğin zanaatçıların çıkarlarıyla uyumludur ve onların bakış açılarının kapsamındadır. Elbette köleci üretimin olduğu antikitede, Platon ve Aristo’nun düşüncelerinde kendine yer bulan bedensel çalışmayı küçümseme, onu bayağı ve değersiz sayma anlayışının, şaşılacak bir yanı yoktur. Çünkü bu çağda sayıca yeterli olan kölelerin emeğinden yararlanmanın tekniğin düzeyiyle çizilen sınırları vardır. Çalışmaya yönelik ahlaksal vurgular, modern çağda farklı bir nitelik almıştır. Örneğin emeğin saygınlığı yönündeki Protestan fikirler, kapitalizmin gelişiminde çalışma sürecinde gereksinilen tutumların, alışkanlıkların ve disiplinin oluşumunda yardımcıdır.  Protestan çalışma etiği, kapitalist üretimin filizlenişi sırasında, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin bakışını ve gereksinimlerini yansıtır. Üstelik bu etik, o zamanın egemen sınıfı olan aristokrasiye karşı yönlendirilmiştir. Yeni oluşan burjuvazi artan bir iktisadi ve siyasi güç kazandıkça, Protestan çalışma etiğinin siyasal göndermeleri değişim geçirmiştir. Artık bu etiğin kapsamında çalışma haklarının yerine, çalışmanın görev olduğunun altı çizilir olmuştur. Protestanlıkta, çalışma tanrının verdiği bir ödev ve insanlık görevi olarak yüceltilir. Protestanlık, boş zamana, özellikle aylaklık ve düşkünlük olarak değerlendirilen tüketim zevklerine ve gereksinimlerin karşılanmasına karşı yasaklayıcıdır. Protestan etikte, çalışma boş zamanın karşısına, üretim tüketimin karşısına, etkinlik aylaklığın karşısına konulur ve bunlardan birincilere değer verilirken, ikinciler hor görülür.

İnsanın yetileri ve gereksinimleri tarihsel-toplumsal ürünlerdir. İnsan doğası tarihsel olarak gelişir ve değişir. Emek etkinliği yoluyla insanlar güçlerini, yeteneklerini geliştirirler ve yeni gereksinimler de yaratırlar. Gerçek ve temel bir ihtiyaç olan çalışma gereksinimi, tarihsel bir ürün, modern sanayinin ürünüdür. Onun modern sanayinin ürünü olması, çalışma gereksiniminin yapay ve sahte olduğu anlamına gelmez. Okul eğitimi ve dinsel inanışlardan daha önemli olarak makineler, işçilerin fabrikada çalışma disiplinini edinmesini sağlamıştır. Çalışmaya ilişkin tutumlar, alışkanlıklar, fikirler ve etik değerler, içinde oluştukları üretim biçiminin ürünü ve yansımasıdır. İşçilerin düzenliliği, titizliği, itidal ve tutumluluğu bir erdem olarak benimsemesi, makinelere karşı kızgınlıklarının yerini yeni çalışma biçimine uygun alışkanlıkların ve tutumların alması, insan doğasının değiştiğini gösterir.

Çalışma insan yaşamında esaslı ve merkezi bir etkinliktir. Çalışma insan doğasının üzerinde geliştiği temeldir. İnsanın kendini gerçekleştirmesi ve özgürleşmesi, her şeyden önce çalışma gereksiniminin karşılanmasıyla sağlanır. İnsanın özgürlüğü ve bireyselliği, sadece ve sadece toplum içinde tarihsel gelişimle ulaşılabilecek özelliklerdir. İnsan doğasını geliştiren merkezi etken, çalışma etkinliğidir. Bu etkinlik yoluyla, yeteneklerimiz ve güçlerimiz yetkinleşir ve gelişir. İnsanın göreli özgürleşmesinin ve bireyselliğini kazanmasının göstergesi, yeni becerilerin ve yetilerin kazanılmasıysa, bunu sağlayan çalışma etkinliğidir.

Çalışma sürecinde bireylerin eylemleri ve düşünceleri, doğanın yasalarının yanı sıra diğer insanlarla ilişkilerin disiplinize edici sınırlamasıyla karşılaşır. Bu durum toplumsal işbirliğini anlatır. Toplumsal işbirliği, bireylerin özerkliği ve özgürlüğünün gelişmesinin koşuldur. İşbölümünün bütün biçimleri, bireyselliğin ve özgürlüğün gelişmesiyle uyumsuz olarak görülemez. Sayers’in bu anlama gelen cümlelerinden yola çıkarak, onun değinmediği, eksik bıraktığı bir konuya biz değinelim: Komünizmde işbölümünün yabancılaştırıcı düzeni, işbölümünün inisiyatifi, denetimi, bilgilenmeyi, aktif kararlar vermeyi engelleyici düzenlenişi ortadan kalkacaktır. Yani bize göre, toplumsal işbirliği içerisinde işlerin paylaşımı var olacak, fakat kafa ve kol emeği arasındaki işbölümü ortadan kalkacaktır. Komünist toplumda işbölümünün aşılması, işlerin kooperatif ve planlı biçimde yürütülmesi süreçlerinde, faaliyetlerin paylaşılmayacağı anlamına gelmez.

İlk tarihsel eylem, çalışma, başka bir deyişle gereksinimlerin üretilmesidir. Çalışma, insanlığın tarihsel gelişme yoluna koyulmasını başlatır. Fakat ilk avcı-toplayıcı insanların sürekli hayatta kalma savaşımı içinde olduklarından, durmaksızın çalıştıkları ve boş zamandan yoksun oldukları biçimindeki yaygın düşünce yanlıştır. Bu dönemde kültürün evrimiyle birlikte kişi başına çalışma miktarı artmış, boş zaman miktarı ise azalmıştır. Tarih boyunca gereksinimler alanı gelişmiştir. Üretici güçler ve gereksinimleri karşılama kapasitemiz tarih boyunca artar. Kapitalist üretim, gereksinimleri ve üretici güçleri eşi görülmemiş bir büyüklüğe ulaştırmıştır. Rousseau’nun tarihsel gelişimin erken aşamasında gereksinimlerin en az düzeyde olduğu durumda, insanın en fazla özgür ve mutlu olduğu yönündeki düşüncesi yanlıştır. Rousseau’ya göre, toplumsal gelişimle gereksinimlerimiz onları doyurma yeteneğimizden daha hızlı artmıştır ve bu durum ıstırap, zayıflık, bağımlılık ve özgürlük yoksunluğunu getirmiştir. Oysa Hegel ve Marx, insan gereksinimlerinin artışını, insan doğasının gelişmesinin temel bir boyutu olarak görür. Bize göre, insanın gereksinimleri ve özgürlüğü tarihsel olarak büyümekte/ilerlemekte, insan doğası gelişmektedir. Sabit bir insan gereksinimleri listesi yoktur. Tarihsel gelişimle böylesi bir listenin ötesine geçişi sağlayan gelişimleri yozlaştırıcı, zararlı ya da sahte olarak görmek yanlıştır. Kapitalist üretimle birlikte sahte gereksinimler de oluşturulmuştur, fakat tarihin bu gelişim düzeyine ulaşması, gereksinimler alanını çeşitlendirmiş ve genişletmiştir. Basit ve ilkel yaşam, özgürlük içermez. Salt bedensel gereksinimlerle ve bunların doyurulmasıyla sınırlanmış bir yaşam, özgür olmamaktır. Belirtmeden geçmeyelim: Bu koşullarda metafizik ideolojilerin yaratımı kaçınılmazdır. İnsanın güçleri ve gereksinimleri, onun gelişim içindeki doğasının iki yanıdır. Gereksinimler, yeteneklerimizi ve güçlerimizi kamçılar; güçlerimiz ve yeteneklerimiz geliştikçe yeni gereksinimler oluşur. Böylelikle, doğamız değişmekte ve gelişmektedir. Gereksinimlerle birlikte etkinliklerimiz geliştikçe, zihinsel ve kültürel gereksinimler ve yetiler belirip, gelişir. Gereksinimlerin kısıtlanması veya sınırlanmış olmasıyla özgürlüğe varılamaz. Özgürlük, gereksinim alanının olabildiğince tam şekilde genişlemesi ve gelişmesini gerektirir. Özgürlük gerekliliğin karşıtı değildir. Doğanın ve insanın kendi doğasının güçleri üzerinde egemenliğinin gelişmesi, insanın özgürleşme yoludur.

Çalışma dışı zaman olan boş zaman, dinlenme ve rahatlama için, çalışmayla doyurulmayan etkinlikleri ve gereksinimleri karşılamak için gerekir. Çalışanların önemli bir oranı, seçme hakkı verildiğinde çalışma saatlerinin azaltılmasını ücretlerinin artırılmasına tercih edeceklerini belirtir. Çalışma dışındaki boş zamanı olumlu/yaratıcı biçimde ve aktif olarak kullanma gereksinimi de modern sanayiyle birlikte görülmeye başlanmıştır. Kamusal boş zaman etkinliklerinin gelişmesi, 18.yy.’da başlamış ve günümüzün devasa ve hala genişleyen endüstri alanlarının (modern boş zaman etkinliklerinin çoğunda insanlar tüketicidir) temeli haline gelinceye kadar kesintisiz olarak sürmüştür. Boş zamanın aktif ve yaratıcı biçimde kullanımı içinde bulunduğumuz çağdaki tarihsel bir gelişmedir. Boş zaman etkinliklerine duyulan gereksinim, çalışma gereksiniminin karşıtı (aylaklık ve tembellik) değil, onun tamamlayıcısıdır.

Boş zaman neden bir gereksinimdir?.. Miktarı konusunda tarihsel, toplumsal ve bireysel çeşitlilik olsa da, uyku ve dinlenme biyolojik, bedensel bir ihtiyaçtır. Modern sanayi toplumlarında insanlar geçmiş toplum biçimlerine göre daha az uyur ve dinlenirler. Fakat bu insanların çalışmanın dışında kalan etkinliklere ve doyumlara da gereksinimleri vardır. Boş zaman etkinliklerinin ayırt edici özelliği çalışma olmaması, gereklilik âleminde yer almaması, iktisadi zorunlulukla değil, başlı başına bir amaç için yapılmasıdır. Bunlar, iktisadi gereklilik alanı dışındadır ve kendilerinden zevk alındığı için yapılırlar. Boş zaman etkinlikleri doğal değildir, tarihsel olarak gelişmiştir.

İlkel toplulukta çalışma, kültür ve yaşam arasında, çalışma ile boş zaman arasında net bir ayrım bulunmaz. İlkel topluluklarda, gereksinimler azdır, yaşam basittir ve çalışma tempo, ritim ve süresiyle meşakkatli değildir. Özerk bir boş zaman olmayıp, el işleri ve sanat etkinlikleri, ayin ve törenler hayatta kalmak için gerekli olan emeğin temel bir parçasını oluşturur. Çalışmadan ayrı bir boş zaman alanının oluşması, gerekli çalışmadan muaf olan sınıf ve grupların ortaya çıkmasıyla başlar. Gerekli emekle, toplumun çalışan kesimi tarihsel olarak belirli bir geçinme düzeyinde yeniden üretilir. Artı-emekle, bu düzeyi aşan üretim anlaşılır ve bu ayrıcalıklı sınıfın toplumsal temelidir. Artı-emek, aynı zamanda üzerinde boş zaman etkinliklerinin geliştiği temeldir de.

Kapitalist üretim, artı-emeğin genişletilmesi yönünde insafsızca donanımlıdır. Son 150 yılda üretimdeki devasa artış, gereksinimleri artırmış, genel olarak ve geçmişe oranla yaşam standartlarını yükseltmiş, çalışma saatlerinin kısaltılmasını olanaklı kılmıştır. Boş zaman etkinliklerinin ortaya çıkışı bununla ilişkilidir. Boş zaman etkinliklerini yapmak için ortaya çıkan gereksinim, modern kapitalist üretimin ürünüdür. Kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte, her ne kadar yozlaştırıcı etkileri olsa da TV, gazeteler, popüler edebiyat ve müzik kitlelerin ufkunu genişletmiş, kültür ve sanat etkinlikleri, spor aktiviteleri yaygınlaşmış, eğlence, tatil ve seyahat olanakları artmıştır. Sanayileşmenin erken aşamalarında burjuvazi ve dini kurumlar, çalışanların zevklerine, dinlence etkinliklerine, tatillere, içki içmeye ve tüketime dönük püriten bir tutum almışlarsa da, sonradan kitleleri tüketime, zevkleri ve eğlenceleri genişletmeye teşvik eder duruma gelinmiştir. Kapitalist üretim, boş zamanın bir özgürlük âlemine dönüştürülmesi için çalışma zamanını azaltma olanağını yaratmış, ayrıca boş zaman gereksinimlerini ve yeteneklerini oluşturmuştur.

Boş zamanın ancak çalışmanın tamamlayıcısı olarak değer taşıdığı, çalışmadan kopuk bir etkinlik alanı yapıldığında değerini yitirdiği giderek daha fazla hissedilmektedir. İdeal yaşam, boş zamandan oluşmaz, çünkü örneğin işsizlik ideal yaşam biçimi değildir. Okuma, bahçe işleri, örgü örme, TV izleme, birlikte eğlenme, sanat ve spor etkinliklerine katılma gibi boş zaman etkinlikleri, tek başlarına yaşamı dolduran, yaşamın merkezi etkinlikleri olamazlar. Bunlar çalışmayla karşılaştırıldıklarında bir değere sahiptir. Sosyalizmde topluma yararlı ve gerçeklikte bir şeyleri başaran çalışmanın yanı sıra insanlar, çalışma saatlerinin düşürülmesi ve olanakların bolca sunulması sayesinde boş zaman etkinlikleriyle de kendilerini gerçekleştirebileceklerdir. Sayers belirtmiyor ama yazmadan geçmeyelim; sosyalist toplumda çalışma ve boş zaman etkinlikleri mekân ve zaman olarak iç içe geçmiş, fakat düzenlilik içerisinde yerine getirilecektir (örneğin çalışmaya öğle ara verildiğinde, takım halinde spor yapmak, sosyal etkinliklerde bulunmak gibi).

Sanat, müzik, spor ve diğer yaratıcı etkinlikler gibi felsefe de, salt bireysel bir hobi, sadece hoşça zaman geçirme aracı olarak değil de, aynı zamanda toplumsal bir gereksinimi karşıladığında, işte o zaman en eksiksiz biçimde gerçekleştirilmiş olur. Bunlar salt boş zaman etkinliği olabileceği gibi, başkalarının gereksinimlerini de doyuran üretici etkinlikler olabilmektedir.

Kapitalist üretimin gelişmesinin insani etkisi çelişkilidir. Kapitalist üretimin gelişimi yarattığı tüm sefalete ve alçaltmaya karşın, çalışan insanları kamusal alana ve siyaset alanına sokmuştur. Çalışanların ufukları, bilinçleri, etkinlik alanları, toplumsal ilişkileri, iletişimleri genişlemiştir. Becerisizleştirme ve alçaltmaya koşut olarak yeni beceriler kazandırma ve yükseltme de görülmüştür. Çalışan insanlar arasında eğitim-öğretim düzeyi göreli olarak yükselmiştir. Kapitalizmin gelişmesi, tarihsel bir ilerlemedir. İnsanlığın maddi esenliği ve mutluluğu ile özgürlüğü sağlanamamışsa da, bunun için gereken potansiyel oluşmuş durumdadır. Kapitalist üretimin gelişimi sosyalizmin kuruluşu açısından gereklidir. Onun insanların üretici yeteneklerini, etkinliklerini ve ilişkilerini geliştirmesinin, yarattığı sefalete rağmen anlamlı ve değerli bir yanı vardır. Tarihin ilerlemesinde gözlenen çelişki, bizi ilerlemenin yadsınmasına götürmemelidir. Bu ilerleme insanların yıkımı, yabancılaşması ve sömürüsü pahasına gerçekleşmektedir. Gelişim tarihsel ilerlemenin bu çelişik yolu içerisinde ve onun aracılığıyla sağlanır. Sınıfsız toplumun önkoşulu olan maddi üretimin teknik imkânları, çalışanların özgürleşmesini sağlayacak olanaklar, kapitalist üretimle birlikte oluşmuştur. Bu olmasaydı, sömürü ilişkilerini yerle bir etmek için politik mücadeleye koyulmak, donkişotça bir çaba olurdu.

Modern sanayinin üretici potansiyeli, dolayısıyla insanın özgürleşmesi için taşıdığı potansiyel muazzamdır. Akılcı biçimde örgütlenmiş komünist toplumda, bu potansiyel gerçekleşecektir. Kapitalist üretimin tarihsel çerçevesi içinde gelişen üretim araçları ve emek-güçleri, etkin biçimde kullanılamaz. Bu sistem, kendisinin yaratmış olduğu çalışma ve boş zaman gereksinimlerini, insanların kendilerini gerçekleştirmelerine yarayacak biçimde karşılayamaz.  Sosyalizm, kapitalist üretim sisteminin insanları mahkûm ettiği aşırı çalışma ve işsizliğin yok edilişini içerir. Kapitalist sistemin üretici güçleri kısıtlamasından, çalışmanın yabancılaşmadan özgürleştirilmesi, sosyalizmde gerçekleşir. Toplumsal emeğin komünist örgütlenmesi, büyük ölçekli kapitalist üretimin, üretici güçleri getirdiği gelişim düzeyinin üzerinde yükselecektir. Bugünden çalışma, yaşamsal bir istek ve gereksinim durumuna gelmiştir. Komünizmde boş zaman gereksinimiyle birlikte yaşamdaki başlıca ihtiyaç olacaktır. Bu gereksinimlerin doyurularak insanların kendilerini gerçekleştirmelerinin sağlanması, yani özgürlük için, toplumsal-iktisadi ilişkilerin dönüştürülmesi, çalışmanın ve yaşamın örgütlenme biçiminin değiştirilmesi gerekmektedir.

II. Değerler ve İlerleme

Hegel’in gerçek olanı akılcı olarak tanımlaması, düşüncesinin akılcı çekirdeğinin temel öğesidir. Gerçek olan biçimleri bakımından düzenli ve davranışı bakımından yasalara sahiptir. Ona göre akıl ya da İdea gerçeklikte bulunan aktif bir ilkedir, dünyanın ruhudur. Bu aslında gerçeklik, bilimsel açıdan kavranabilirdir anlamına gelir. Fakat Hegel’in idealist sistemi, düşüncelerinin gizemci kabuğunu oluşturur. Ona göre dünya tanrının yaratısı, dünya tarihiyse mutlak tinin kendini gerçekleştirmesidir. Tarih ve politika incelemesi, tanrının doğrulanması biçimini, teodise (tanrıbilim) biçimini almalıdır. Örneğin devleti, içsel yapısı gereği akılcı ve özgürlüğün gerçekleşmesi olarak düşünür. Hegel’in tutuculuğunun temeli, gelişmiş oldukları biçimiyle devleti ve toplumu akılcı ve gerçek saymasıdır.

Hegel’e göre gerçeklik ile varoluş özdeş değildir. Var olan fakat gerçekliği olmayan şeyler vardır. Var olan bir şey ancak varoluşu özüyle uyum içinde olduğunda, varoluşu kavranışına, işlevine ya da fikrine denk düştüğünde gerçektir. Gerçek olan akılcıdır, fakat var olan her şey akılcı olmayıp, bu yüzden gerçek değildir. Ona göre doğruluk, önermelerin ya da fikirlerin kendi nesnelerine denk düştükleri zaman sahip oldukları bir niteliktir. Daha derin bir anlamı olan hakikatse, bir nesnenin, kavranışı, kavramı ya da fikriyle denk düşmesidir. Örneğin Hegel hakiki bir durum, hakiki bir sanat yapıtı dendiğinde bu anlam kullanılır der. Nesneler olmaları gerektiği gibiyseler, gerçeklikleri ile kavramları arasında denklik varsa, hakikidirler. Hakiki olmayan şey, kötü olmakla neredeyse aynıdır.

Hegel’e göre sonlu olan her şey tam olarak akılcı ve gerçek olamaz. Sonlu şeyler çelişkiler taşır ve değişikliğe uğramaya mahkûmdurlar. Aklın gerçekleşmesi sonlu şeylerde kısmidir ve bunlar akıldışı bir yan taşırlar. Akıl bir içeriğe sahipse, bu tarihsel olarak değişen ve gelişen bir içeriktir.

Bilimsel inceleme, var olandaki düzenliliği ve işleyişi soyutlayarak kavramaktır. Fakat başka bir tavırsa şudur: Dünyayı olması gerektiği varsayılan idealin ya da kavramın ışığı altında yargılayıp eleştirmek. Örneğin toplumsal düzen, ideal olan bir tasarıma göre yargılanır ve eksikleri bulunur. Reel sosyalizm deneyimlerinin “sahiden” sosyalist olmadıkları iddia edildiğinde, bu sistemlerde “hakiki” işçi devletleri kurulmadığı belirtildiğinde, takınılan tavır da budur. Denir ki, bunlar sosyalizm idealini ya da anlayışını cisimleştiremediler; bunlar olmaları gerektiği gibi olmadılar. Oysa toplumları ideal standartlara göre eleştirmek ya da mahkûm etmek, bilimsel bir yaklaşım değildir. Bilimsel yaklaşımda gerçek dünyayı fiilen gelişmiş olduğu biçimiyle anlamaya ve açıklamaya çalışmak gerekir. Aksi halde sosyalizm, “tasarıda kalan bir düşünce okulu” olurdu. Reel sosyalizmi eleştirmek için, onun tarihini yakından incelemek gereklidir. Türkiye solunda yapılmayan da işte budur.

Materyalizmde de gerçeklikle aklın birliği fikri benimsenir. Biz fikirleri, nesnel toplumsal ilişkilerin öznel yönü olarak görürüz. Fikirlerle, ahlaki yargılarla toplumsal gerçekliği eleştirmek yerine, toplumsal gerçekliği inceleyip değerleri, fikirleri ve yargıları bu temel üzerinde açıklarız. Bu tarihsel materyalist yaklaşımdır. Burada Sayers’in değinmediği bir konu var ki o da şudur: Pozitivist doğruluk kriterinde, bilimsel düşüncelerin oluşum süreci üzerinde durulmadan, sadece oluşmuş/verili fikirlerin, hipotezlerin gerçekliğe uygunluğu tartılır. Gerçekliğe var olan ve sınanmış paradigmaların çerçevesi içinde kalan hipotezlerle yaklaşılır, fakat bu hipotezlerin oluşturulması için deney ve gözlem adı verilen faaliyetler gereklidir. Gerçekliğe salt ampirik bir biçimde yaklaşılması mümkün değilse de, kimi zamanlar ampirik incelemelerden elde edilen bulgular, eski paradigmatik çerçeve içerisinde açıklanamaz. Bu durumlarda, ampirik verilerin soyutlanarak yeni teorilerin oluşturulması gözlenir. Kısacası pozitivizmin bilimsellik, bilimde yöntem konularına yaklaşımı tek yanlı ve idealistçedir.

Akıl toplumsal bir ürünse, onu yansıtıyorsa, aklın eleştirel gücü nereden gelmektedir?.. Bize göre tüm fikirler toplumsal ve tarihsel ürünlerdir. Eleştirel fikirler de buna dâhildir. Tüm fikirler bu anlamda ideolojiktir. Eleştiriyi, karşıtlığı ve yadsımayı düşünen özneler, bunları dünyaya dışarıdan getirmezler. Toplumsal dünya olumsuz, eleştirel ve çelişik güçleri kendi içerisinde zaten barındırır. Eleştiri salt fikirler biçiminde oluşmaz, fiili olarak da vardır. Bu var olan fiili “eleştirel” yönler, akılla kavranır ve düşüncede yansıtılır. Kısacası, aklın gerçeklikle ilişkisinde ikici (düalist) olunmamalıdır.

Toplumsal olguların ve tarihsel süreçlerin incelenmesinde, ahlaksal değerlerle gerçekliği yargılamadan önce onda zaten işlerlikte olan eleştirel ve ilerletici eğilimleri ve güçleri saptamak, bunları analiz etmek gerekir. Bu Hegel’in ve Marx’ın bilimsel düşünüş tavrıdır. Bize göre, ütopik doktrinler ve ahlakçı eleştiriler, gerçeklikteki ilerletici eğilimlerin yeterli kavrayışı olmaksızın, var olan süreçlerin olumsuz yönlerinin reddedilmesinin dile getirilişi olarak görülebilir. Tarihsel gelişimdeki “mantık” somut durumlarda kavrandıktan sonra, bu eleştirilerde hala diretilmesine onay verilemez.

Marksizm yalnızca bir toplumsal kuram değildir; aynı zamanda ve esas olarak bir sosyalizm biçimidir. Bir siyasal bakış olarak sosyalizm, pratik ve ahlaksal yükümlülükler taşır. Bu iki yön bağımsız ve alakasız öğeler olmayıp, yekpare bir bütünün eşit derecede temel kısımları olarak, tek bir bakış açısının içinde kapsanır. Marksizm’in toplumsal kuramı, onun ahlaki ve siyasal değerlerine dayanak oluşturan temeli sağlar.

Adalet ve hak kavramları, mutlak, evrensel ve tarih-dışı geçerliliğe sahip standartlar oluşturmaz. Tüm toplumsal sistemleri değerlendirmede kullanılacak evrensel ve mutlak değerler, standartlar aramak boşunadır. Bunlar ideolojik kavramlar olarak toplumsal ve tarihsel gelişim içerisinde açıklanır. Fakat bu kavramlar, ahlaki değerler, onları üreten koşullara tamamen içsel değildirler. Katıksız biçimde göreceli olmayan bu kavram ve değerler, içinde oluştukları koşulların eleştirisinde kullanılabilirdir. Örneğin kapitalizmde egemen olan adalet ve hak standartları, bu sisteme içsel olmayıp, kapitalizmden doğup gelişecek sosyalizmin bakış açısıyla anlamlandırılıp, kapitalist sistemin eleştirisinde ve değerlendirilmesinde kullanılabilirdir. Kapitalist sistemle çelişen ve onu devirecek olan güçler şimdiden oluştuğundan, mevcut koşulların eleştirisini yapacak bir görüş de belirir. Kapitalizm ile sosyalizm arasında metafizik bir duvar yoktur. Marx’ın kapitalist üretim biçimini ahlaksal açıdan mahkûm etmesi, edebi ve süslü sözler olarak görülemez. Marx’ın kapitalizmi ahlaki açıdan da eleştirdiği doğrudur, fakat kendisinin bilimsel analiz yanı sıra ahlaki bir değerlendirme yapmadığı yanılsamasına sahip olduğu söylenemez.

Marksistler ahlaki fikirleri tümüyle dışlamazlar, daha çok onların toplumsal önemlerini analiz eder ve anlamaya çalışırlar. Farklı ahlaki bakışlar, belirli tarihsel koşulların ürünleri ve yansımaları olarak, belirli sınıflara üye olan insanların gereksinimlerini, arzularını, çıkarlarını ve özlemlerini ifade ederler. Ahlak bir ideoloji biçimidir, fakat bu onun salt bir yanılsama olduğu anlamına gelmez. Marksizm’in tarihe bakışında ahlaksal bir yan yoktur. Fakat ahlaka yönelik tarihsel bir bakışı Marksizm içerir. Ahlakın toplumsal ve tarihsel bir olgu olduğunu kavradığından, evrensel ahlaksal ilkelere ve değerlere başvurmaz.

Toplumsal düzenlerde sadece onu destekleyen, ayakta tutan güçler yoktur, ona karşı çıkan ve onu reddeden güçler ve eğilimler de bulunur. İşte bu nedenle eleştirel ve olumsuz fikirler gelişebilir, değerlerin tutucu ve devrimci güçler tarafından farklı anlamlandırılışı ve kullanımı söz konusudur. İlerici politik mücadelede fikirlerin temellendirilmesi için, aşkın ve mutlak ahlaki değerler aranmamalıdır.

Liberal düşüncede toplumda birçok farklı ve çatışan ya da uyuşan görüşün varlığı bir denge için gerekli görülebilmektedir. Bütün fikirlere eşit derecede geçerlilik ve birbirinin alternatifi olma işlevi atfedilir. Oysa bu görececi bakış, ancak toplumdaki çatışan güçlerin gelişiminin bir sonuca ulaşmaması durumunda haklı olabilirdi. Toplumun mutlak kararlı bir yapısı yoktur, dinamizm taşır. Çatışmalar ve çelişik güçlerin etkileri, tarihsel gelişimin temelinde yer alır.

Marksist yaklaşımda tarihte gelişme ve ilerleme saptanır. Gelişimde gözlenen tarihsel aşamalar, önceki aşamanın temeli üzerinde daha yüksek ve gelişmiş bir biçim olarak yerini alır. Yerini aldığı koşullara göre ileri bir gelişme oluşturan tarihsel dönemlerin içerisinde bu sefer yeni koşullar giderek şekillendiğinden, var olan koşullar ilerici olmaktan çıkarak, gelişim için ayak bağı haline gelirler.

Marx’ın kapitalizmi incelerken onu yargılama biçimi, mutlak ve evrensel ilkelere yaslanmaz. Tarihsel ve göreceli bir açıklama sunan Marx, kapitalizmi feodal topluma oranla ileri bir üretim sistemi olarak görür. Kapitalizmin gelişimi yıkıcı ve çelişik sonuçlara yol açıcı olsa da, üretici güçlerin gelişimi nedeniyle burada ilerleme vardır. Kırsal yaşamın dar ufkunun yıkılması, toprağa ve efendiye olan bağımlılıktan kurtulma, kentlerde ve fabrikalarda toplanarak gücünün farkına varma ve siyasal mücadelelere koyulma, kapitalist üretimin gelişiminin ilerici sonuçlarıdır. Kapitalist üretim kendinin devrilmesinin maddi koşullarını ve bunu gerçekleştirecek özneleri yaratır.

Marksizm’in sosyalizm fikri, kapitalist toplumun ve dünyanın açıklamasından doğar. Gelecekteki toplumun nasıl olması gerektiği konusunda kendisine temel aldığı apriori evrensel ilkeleri yoktur. Sosyalizmi şimdiki kapitalist toplumda çatışan güçlerin ve eğilimlerin sonucu olarak kavrar ve sosyalist toplumun neye benzeyeceğini, yani karakterini buradan yola çıkarak öngörür. Marx, geleceğin toplumunun karakteristikleri konusunda detaylı öngörülerden kaçınmıştır. Paris Komünü deneyiminden sonra yazdığı Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde bu konu üzerinde durmuş ve anlayışının bu programınkinden farklı olarak salt ahlaki ideallerden oluşmadığını belirtmiştir. Marx komünizmi tarihsel gelişim içerisinde ve günümüzün toplumundan çıkılarak oluşan/oluşturulan bir toplum biçiminde kavrar. Ahlaki değerlendirmelerle ve ideallerle bir ütopya oluşturmaz; tarihsel yaklaşımla sosyalizmi, kapitalist toplumun içinde işlerlikte bulunan güçlerin sonucu olarak öngörür. Fakat tarihsel bakışın dayanak olduğu bir siyasal ve ahlaki perspektife sahiptir. Sosyalistlerin keyfi ahlaki değerleri yoktur; ahlakı toplumsal ve tarihsel bir ürün olarak kavrayan Marksistlerin, siyasal ve ahlaki perspektifleri teorik analizlerini temel alır. Bize göre olgular ile değerler arasında bir ikilem yoktur. Sosyalizm öznel bir tercih değil, tarihsel sürecin nesnel bir eğilimidir. Bu nesnel süreç sosyalist hareketin oluşmasını da kapsar. Marksizm bir sosyalizm biçimi olarak, tıpta olduğu gibi uygulamalı amaçlara sahiptir. Sağlığın gelişmesi için anatomi ve fizyoloji gibi bilim dallarının bilgileri yanı sıra uygulamalara gereksinim vardır; kapitalist toplumun yerini sosyalizme bırakması gerekliliği, yapılan teorik incelemelerde görülür, fakat bunun gelişebilmesi için siyasal mücadele zorunludur.

Marx’ın kapitalizm eleştirisi ya da özel mülkiyeti eleştirmesi mutlak ahlaksal standartlara başvurmaz. Feodalizme göre kapitalist toplum, adalet ve hak ölçülerinde ilerleme oluşturur (hatta bu kavramların ve değerlerin oluşumu, yakın çağın ürünüdür). Fakat sosyalizmin koşulları oluştuğundan ve bu ileri toplum biçiminin bakış açısından yaklaşıldığında, kapitalist toplum ahlak-dışı, adaletsiz olarak değerlendirilir. Bu yaklaşımı bir örnekle soyutlayalım: “Toplumun daha yüksek bir iktisadi biçimi açısından bakılınca, yerkürenin tek tek bireylerin özel mülkiyetinde olması neredeyse bir insanın başka bir insanın özel mülkiyetinde olması kadar saçma görünecektir.” (Marx, Kapital, 3. Cilt) Bu bakış açısından, kapitalist toplumsal ilişkiler insanın gelişimi önünde engeldir. Bu açıdan ve bu nedenle adaletsizdir, insanlık-dışıdır. Şu ahlakçı bakış Marksizm’e yabancıdır: “Emek verenler emeklerinin ürünü üzerinde hak sahibidir. Bu evrensel eşitlik ilkesi çiğnenmemeli, insanların çabası ödüllendirilmelidir.” Oysa eskiçağ ve ortaçağda egemen ahlaki bakış ağırlıklı olarak çalışanların emeklerinin ürünlerini takdir etmeye uygun olmadığı yönündedir. Bu ahlaki tutum günümüzde adaletsiz görünür. Çünkü adalet ve hak ilkeleri toplumsal ve tarihsel fenomenlerdir. Örneğin günümüz koşullarıyla ve bu koşulların belirlediği duygularımızla uyumsuz olan köleliği ahlak-dışı olarak suçlamak çok kolaydır. Fakat bu ahlakçı yargılamayla, antik dünyanın gelişiminde köleliğin önemi, toplum için olduğu kadar kölelerin kendileri için bile köleci ilişkilerin gelişmesinin ileriye doğru atılmış bir adım olduğu görülmez. Mutlak bir hak ve adalet standardı yoktur; çeşitli adalet ve hak anlayışlarına sahip ya da bunlarda ifadesini bulan özlemlere sahip toplumsal güçler vardır. Fakat bu katıksız bir görececilik değildir. Ahlaki yaklaşımlar, toplumlarda onları oluşturan ilerici güçlerin ve eğilimlerin ürünü olarak ilerici olabilmektedir. Örneğin adalete ilişkin liberal anlayış, köleliği ve serfliği haklı çıkarmaya hizmet eden anlayışlara kıyasla ilerici olmuştur. Yoksa evrensel bir adalet ve hak standardına daha fazla yaklaştıkları için ilerici değildirler (bu Hegelci teleolojik yaklaşım, Marksizm’e yabancıdır).

İnsan doğası, mutlak ve tarih-ötesi ahlaksal kıstaslar sağlamaz. Mevcut koşullar insanlık-dışı, ahlak-dışı, alçaltıcı olmakla eleştirildiğinde, bu yargıların tarihsel ve göreceli olduğu unutulmamalıdır. Kapitalizmin gelişimiyle insani olan, insanlık-dışı ve alçaltıcı olan nedir, bu değerler biçimlenmiştir. Bunlar kapitalizmin yaratmış olduğu gereksinimleri, arzuları, özlemleri karşılayamadığını gösterir. Neyin insani olduğu ve olmadığı, mutlak ve ideal bir anlayışa göre yapılmaz. Özgürlük, refah, eşitlik gibi değer ve ilkeler için de yazılanlar geçerlidir. Kapitalizm bu değerlerin belirmesini ve insanın kurtuluşunun koşullarını yaratmıştır.

Kapitalizm insanın güçlerinin ve gereksinimlerinin genişlemesine yol açmıştır. Başka bir deyişle insan doğasını değiştirmiş ve geliştirmiştir. Özgürlük ve kendini gerçekleştirme gereksiniminin ortaya çıkışı, bunların karşılanacağı bir toplumun eşiğinde olunduğunu anlatır. Bunlar asgari hayatta kalma gereksinimlerinin ötesinde olduklarından sahte sayılamazlar. Kapitalizmle birlikte oluşan olanakları gelişme olarak görmemek, geçmişin daha ilkel yaşam biçimlerine özlem duymak romantizmdir ve sosyalist bakışla uyuşmaz. İnsan gereksinimleri ve insan doğası da tarihsel ve göreceli biçimde dikkate alınmalıdır. Bunlar da adalet, hak ilkeleri gibi tarih-ötesi ve mutlak kavramlar değildir. Fakat böyle olmaları onların reddedilmesi gerektiği anlamına gelmez.

Marksistler değerlerini, ütopik ve ahlakçı bir kökene bağlamaz, aksine tarihsel bakış ve toplumsal incelemeleri üzerinde kurarlar. Marksizm aşkın değerleri temel alan bir etik sosyalizm biçimi değildir. Fakat Marksizm nötr ya da değer içermeyen bir yaklaşım da değildir. Eleştirel perspektifinin kökeninin toplumsal koşullarda bulunduğunu bildirir. Marksizm, gerçekler ile değerler arasında varsayılan metafizik uçurumu reddeder. Marksizm’in tarihsel yaklaşımının ve ilerleme kavramının hem olgusal hem de değerlendirici boyutu vardır. İlerlemeden söz edilirken, daha gelişmiş ve daha tam olarak evrimleşmiş olmadan bahsederiz. Burada değerlendirici bir boyut da bulunmaktadır. Tarihsel gelişimde ilerlemenin olduğunu benimsemekle teleolojik bir yaklaşım kabul edilmiş olmaz. Marksizm teleolojik yaklaşımı reddeder ve tarihsel gelişime dair nedensel bir açıklama getirir.

Sosyalizm tasavvurumuz ilkel bir duruma işaret etmez. Kapitalizmin getirmiş olduğu üretim genişlemesinin üzerinde yükselir. Burjuva biçiminden soyutlandığında bu üretimle oluşturulan zenginlik, insanın kendi doğası üzerinde ve dış doğa üzerindeki egemenliğinin geliştiğini gösterir. Marksistler ekonomiyi, toplumsal yaşamın diğer boyutlarından soyutlanmış olarak incelemez. İnsan gereksinimlerinin doyurulmasını ve geliştirilmesini sağladığından iktisadi gelişme değerlidir, fakat onu insana dışsal bir araç olarak görmelidir. Bize göre insan homo economicus değildir; insanın sınırsız gereksinimlere ve arzulara sahip yaratıklar olarak görülmesi, aslında kapitalist toplumun bir ürünüdür. Marx, iktisadi gelişmeyi faydacı açıdan değerli bulmaz; çünkü avcı-toplayıcı insanlar ile uygar insanların zevklerini ve mutluluklarını karşılaştırmanın bir yolu yoktur. Fakat iktisadi gelişim, insanların sahip oldukları güçleri ve yetenekleri geliştirdiğinden dolayı değerli görülmelidir. Bize göre insanların gereksinimleri ve arzuları, dolayısıyla insan doğasının bu yönü tarihseldir ve değişir. Bir kuşak için lüks olan şeyler bir sonraki kuşak için gereklilik haline gelir. İnsan gereksinimleri, tarihsel gelişimi değerlendirmek için tarih-dışı bir ölçüt oluşturmaz. İnsanların katıksız biyolojik gereksinimlerinin kapitalist dünyada, ileri kapitalist ülkelerde bile karşılanamadığı açıktır. Fakat kapitalizmi sadece bu yüzden değil, aynı zamanda kendisinin oluşturduğu gereksinimleri karşılayamadığı için de eleştiririz.

“Günümüzde her şey kendi zıddına gebe gibi görünüyor. İnsan emeğinin süresini kısaltan ve verimini artıran harika bir güçle donatılmış olan makineleri aç aç seyrediyoruz ve aşırı çalıştırıyoruz. Yeni yaratılan zenginlik kaynakları, tuhaf bir büyüyle, yoksunluk kaynaklarına dönüştürülüyor. … İnsan, insanlığın doğaya egemen olmasıyla aynı tempoda, başka insanların ve kendi alçaklığının kölesi haline geliyor gibi görünüyor.” (Marx)

Kapitalizm insanların güçlerini ve yeteneklerini tümüyle geliştirebildikleri, insan gelişimini her yönden destekleyen yabancılaşmamış bir toplum değildir. Fakat kapitalizm koşullarında üretimin devasa büyümesi yeni gereksinimleri ve yetenekleri geliştirip, onların karşılanması ve gerçekleşmesini mümkün kılmıştır. Marx’ın sosyalizm vizyonu, kapitalizm koşullarında gelişmiş sanayinin muazzam üretici kaynaklarının, gereksinimlerin doyurulması ve insan doğasının her yönden geliştirilmesi için kullanıldığı, yabancılaşmanın olmadığı bir toplum tasavvurudur.

Tarihsel gelişimin ölçütü kendini geliştirme (yeteneklerin ve güçlerin gelişip çoğalması) ve gerçekleştirmedir (insani potansiyellerin hayata geçmesi). Marksizm’in bu yaklaşımı hedonist değil, eudaemonisttir (tümel insan esenliğini savunan). Hedonist görüşe göre, gereksinimler insan yaşamının olumsuz bir özelliği sayılır. Gereksinim duymak, bir şeyin eksikliğini çekmek, bir gerginlik ya da acı durumunda olmaktır. Gereksinimin doyurulmasından mutluluk doğar. Oysa Marx’ın insanın kendini gerçekleştirme anlayışı, yeni gereksinimlerin gelişimini de kapsar. Gereksinimler kadar insanların güçleri ve potansiyelleri de tarihsel olarak gelişir. Bunlar mutlak ve tarih-dışı değil, görecelidir. Kapitalizm insanın sahip olduğu güçleri ve potansiyelleri önlemekle eleştirildiğinde, bunların kapitalizm içerisinde geliştiği unutulmamalıdır. İnsanların gereksinimleri ve güçleri onları oluşturan ve değişime uğratan belli toplumsal ve tarihsel süreçlerde doyurulur.

Tarihte bireyselleşme süreci toplumsal ilişkilerdeki değişikliklerle aşamalı olarak meydana gelir. Kapitalizm öncesi toplumlarda bireyin topluluktaki yeri, etkinliği ve rolü, güçleri ve yetenekleri, kendisi ve başkaları tarafından onun kimliğinden ayrılamaz, sabit ve doğumla belirlenmiş özellikleri olarak kabul edilir. Kapitalizmle ve ticari piyasa ilişkileriyle birlikte yeni bir bireysellik biçimi oluşur. Modern birey belirir. Eski toplumsal hiyerarşi ve kimlik biçimleri zayıflar ve yıkılır. Bu nedenle aydınlanma dönemi düşüncesinde özerk bireysel özne önemli bir yer tutar. Toplumu atomik bireylerin toplamı olarak görme, aydınlanma düşünürlerinde yaygındır. Kapitalizmin gelişimindeki bu yıkıcı yönün yanı sıra yapıcı ve olumlu bir yan da vardır. Tarımsal ailevi birimin dünyayla çok sınırlı olan ilişkileri, dar ufukları ticari ilişkilere katıldıklarında değişir ve genişler. Ticari ilişkiler içerisinde bu insanlar aslında toplumsal ilişkiler kurarlar, fakat bu ilişkiler, yabancılaşmış biçimde salt iktisadi ilişkilermiş gibi görünür. Oysa birçok insanın çalışması ve gereksinimleri piyasa aracılığıyla ilişkilenir ve birbirlerine bağımlı kılınır. Kırsal yalıtılmış yaşamdan ve onun kalıpları ile ritminden çıkılarak, modern sanayinin koordineli işlerine ve ritmine dâhil olunur. Kapitalizmle birlikte çalışanlar kamusal yaşama ve siyasal alana girerler.  Kısacası kapitalizm yabancılaşmış biçimler altında dünya çapında yaygın ve gelişkin ilişkiler oluşturmuştur. Bu arada, yeni ve daha ileri bir toplumun güçleri eskisinin içinde şekillenmektedir.

Ütopik sosyalistler kapitalizmi, onun yıkıcı etkilerini reddederek eleştiriyorlardı. Günümüzde kapitalizmi bireyi baskılayan ve ezen bir sistem olarak eleştirenlerin durumu da bunlara benzer. Bunlar ahlakçı görüşlerdir ve tarihsel gelişimi dikkate almazlar. Oysa üretici güçlerin kapitalist toplumdaki gelişiminin yarattığı kendini gerçekleştirme potansiyelleri düşünülmeli, bu potansiyellerin gerçekleşeceği toplum için bu gelişimin değerli bir yanı olduğu bilinmelidir. Bireylerin toplumsal ilişkilerinin ve toplumsal ürünlerinin karşılarına yabancı güçler olarak çıkmayacağı bir toplum biçimi, kapitalizmin gelişimiyle mümkün hale gelmiştir. Burada şu husus görülmelidir: Yabancılaşmayı kavramış olduğumuzdan, geleceğe ilişkin projeksiyonlar yapabilmekteyiz. Yoksa teleolojik yaklaşımla yabancılaşmanın olmadığı ideal bir toplum düşü kurmuyoruz. Komünizmi tarihsel gerçekliğin hareketinin ürünü olarak kavrıyoruz.

Tarihsel gelişimde ilerleme olduğu fikri, üretici güçlerin gelişmesine dayanır. Üretici güçlerin gelişmesi, insan yeteneklerinin ve güçlerinin çoğalmasını içerir. İnsanlar hep birlikte yaşamlarının koşulları üstünde bir dereceye kadar bilinçli ve akılcı denetim uygulamanın araçlarını geliştirirler. Üretim güçlerine egemen olacağımız ve onları ortak denetim altına alacağımız koşullar artık olgunlaşmıştır.

Marx’ın kapitalizmi eleştirisinde ve sosyalizmi tasavvurunda dayandığı temel, insan gereksinimleri, arzuları, güçleri ve yetenekleri, özgürlüğü ve aklının, yani insan doğasının bütün yönlerinin gelişmesini içeren ilerlemeci tarih anlayışıdır. Ahlak ve adaletle ilgili tarih-dışı ve evrensel değerlere başvurmadığı gibi, tarihin doğrultusunun nihai bir amacı olmadığını benimsediğinden teleolojik bir yaklaşıma da sahip değildir. Şimdinin içindeki aktif ve içkin olan tarihsel ve göreceli güçlere ve eğilimlere bakarak şimdiyi değerlendirir ve geleceğe değer verir. Tarihte insanın doğası gelişir ve bu ilerlemedir. İnsanların arzuları ve değerleri toplumsal ve tarihsel gelişime tabidir. Örneğin Platon ve Aristoteles’in arzuların geleneksel ve yerleşik sınırların ötesinde artmasını bireysel mutlulukla uyumsuz saymalarında şaşılacak bir yan yoktur. Bu filozofların iktisadi gelişime dönük tutucu yaklaşımlarının temelinde, ticari genişlemenin serbest bıraktığı güçlerin antik toplumsal yapıyı tehdit etmesi bulunmaktadır. Oysa kapitalist üretim için zenginliğin sürekli artışı ve iktisadi genişleme gereksinilir. Bu, modern toplumsal düşünceye egemen olan değerlerde yansımasını bulur. İnsanın tüm yönleriyle/evrensel gelişimi arzusu, kapitalist toplumla birlikte doğup, gelişmiştir. Fakat kapitalizm bu arzuyu ya da gereksinimi tatmin edememektedir.

İnsanın biyolojik bir doğasının olduğunu da vurgulamalıyız. Yemeyi, içmeyi, barınmayı, giyinmeyi vd. içeren, bedensel/biyolojik yapımızdan gelen gereksinimler, insan doğasının yoğrulabilirliğine doğal bir sınır oluşturur. Fakat bu gereksinimlerin karşılanma yolu ve biçimi tarihsel ve toplumsaldır. İnsan doğasının doğal/biyolojik ve toplumsal yönleri vardır. Fakat biyolojik özelliklerimiz, toplumsal koşullar içerisinde var olur. Örneğin müzik kulağı, estetiği görme, salt biyolojik duyusal özellikler olmayıp, toplumsal açıdan işlenen yetilerdir. En temel biyolojik işlevlerimiz, kendilerini değişime uğratan toplumsal bir bağlamda meydana gelirken, en yüksek ve toplumsal açıdan en gelişmiş başarılarımız bile, biyolojik organizmamızın aktiviteleridir. Biyolojimiz ile toplumsallığımız ayrılamaz. Örneğin açlık her zaman bir toplumsal biçim alır. Toplumsal olguları ve değişimi anlamada, başvurulabilecek yararlı bir genel biyolojik insan doğası yoktur. Örneğin evliliği, üreme gereksinimiyle açıklayamayız. Yemek kültürünü ve dünya mutfaklarını, metabolik ihtiyaçlardan çıkarsayamayız. Örneğin yaşama hakkı, sağlıklı olma hakkı ve sağlığı geliştirme gibi değerleri savunsak da, buların tarihsel ürünler olduğunu biliriz. Bu nedenle, insanın oluş süreci tarihtedir ve tarih, insanın gerçek doğal tarihidir deriz. İnsanlar kendi kendilerini oluşturan varlıklardır.

Marx ve Engels’in yaşadığı dönemde sanayideki gelişim şimdiki boyutlara ulaşmamış olduğundan, çevre sorunları şimdiki kadar büyük tehdit oluşturmamaktaydı. Son yıllarda sanayideki gelişimin çevre üzerindeki etkisinin boyutları artmış ve küresel bir boyuta ulaşmıştır. Kapitalizmin üretici güçleri geliştirmesinin bir yan ürünü, çevre tahribatı ve insan yaşamının olabilirliğinin tehdididir. Çevrecilerin bir bölümünde gözlenen sanayileşmeye dönük güvensizlik, benimsenemez. Daha az uygarlaşmış ve az gelişmiş koşullarda yaşamanın daha iyi olacağı şeklindeki romantik çevreci görüşü, paylaşamayız. Sanayideki gelişim kapitalist toplumda çevreye ve dolayısıyla insanlığa zarar vermektedir. Bu her zaman ya da zorunlu olarak böyle olacağı anlamına gelmez. Sosyalizm, doğal çevrenin üretici güçlerin gelişimine dönük sahip olduğu kısıtlamanın kavranmış olduğu bir toplum olarak, üretici güçleri geliştirirken, çevreyi de koruyup geliştiren, doğanın sahip olduğu güçlerin bütün yönleriyle insanın iyiliğine kullanılmasını içeren bir sanayi gelişimi içerir.

İnsanların toplumsal ilişkilere göre değişmeyen ve evrensel bir doğası yoktur (=anti-hümanizm). Fakat toplumsal ilişkiler, salt insanların iradeleriyle oluşturulmuş ve keyfi değildir. Toplum sözleşmesi kuramında, tanrı vergisi antik ya da feodal düzen reddedilir ve yerine insanların iradesine göre yapılmış bir sözleşmeyle toplum düzenlenmelidir denir. Aydınlanma dönemi düşüncesinde de bilinçli toplumsal ve tarihsel faaliyette bulunma, insanın evrensel bir özelliği olarak görülür. Bu düşünceler, sabit toplumsal düzen kavrayışının aşılmasını toplumsal düşünceye getiren ileri adımlardır. Fakat bize göre, toplumsal ilişkileri ve tarihsel değişimi yöneten yasalar, eğilimler bulunmaktadır (Feuerbach Üzerine Tezler’in üçüncüsü “eğiticilerin de eğitilmesi” gerektiğine değinerek bu konuya gönderme yapar). İnsanlar şu ya da bu toplum biçimini seçmekte özgür değildir. İnsanların toplumsal yaşamlarını yöneten güçleri fark etme ve onları bir ölçüde denetim altına alma yeteneği kazandıkları, üstelik bu yetinin geliştiği ise, tarihsel gelişime içkindir. Tarihin başlarında toplumsal ilişkiler insanların alışkanlık ve görenek biçimini alan etkinliklerinin sonucudur. Bilinçli olmayan süreçler içerisinde toplumsal ilişkiler evrimleşir. Toplumsal ilişkilerdeki değişimin temel nedeni, gelişen üretici güçlerdir (gelişmiş olan bir güçten insanlar vaz geçmez, bunun yerine aralarındaki ilişkiler değişir). Toplumsal olguların ancak aşamalı ve kısmi olarak toplumun denetimi altına alınması ve bilinçte kavranışı gelişir. Bu alanda en eksiksiz kavrayış ve denetimin gerçekleşmesi, komünist toplumda olanaklıdır. Komünizmin, “tarih bilmecesinin çözülmesi” olarak kavranması, teleolojik bir imaya sahip görülmemelidir. Çünkü komünist bilinç ya da iradi kavrayış, tarihsel bir üründür ve içinde oluşup geliştiği akışa katılır. Bize göre, bilmecenin çözümü “tarihöncesinin” sonu, “tarih”inse başlangıcıdır. Marksizm’in tarihe getirdiği açıklama, Darwin’in evrim kuramıyla karşılaştırılabilir durumdadır. Biyolojik evrim ileriye doğru bir yol izlese de, bir erek hedeflemez. Tarihteki ilerleme de görecelidir ve bir nihai ereğe sahip değildir. Örneğin insanın tam gelişimi, kendini eksiksiz gerçekleştirme idealleriyle tarihsel ilerleme ölçülmemelidir. Komünizm bugüne göre ve bugünkü gereksinimler temel alındığında bir ilerleme olacaktır ve insanın olabildiğince geliştiği, potansiyellerinin mümkün olduğunca en eksiksiz biçimde gerçekleştiği bir toplum biçimidir.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]