Aydın Çubukçu
Börklüce
Mustafa… Osmanlı tarihçileri ve sonra gelen herkes onu böyle anıyor.
Yoldaşlarının ve kendisinin benimsediği namı, Dede Sultan! Şeyh Bedreddin
tarafından halifesi olarak tanıtıldı, kethüdası (çocuklarının eğitmeni ve sahip
olduğu mülkün yöneticisi) olarak görevlendirildi. Nâzım Hikmet’in başlattığı
“mitolojik” sahipleniş onu bir “köylü isyancı”, bir toprak adamı, yoksulların
içinden gelen bir ihtilalci gibi anmayı seçti.[1] Alevi tarihçiler, yazarlar, edebiyatçılar
ise bir Kızılbaş önder olduğuna inanmayı uygun buldular.
Gerçekte
kökü, kimliği, sınıfı hakkında hiçbir kesin bilgi yok. Yalnızca çözülmesi pek
güç kördüğümler var ve onları oluşturan iplikçilkerin hepsi kopuk kopuk. Bu
yazının sınırlarını aşacak olan geniş açıklamalardan kaçınarak elde bulunan
verilerin toplamını kısaca özetleyeceğim.
Şeyh
Bedreddin’in, kökleri Selçuklu sultan ailesine dayanan soyağacı hemen hemen
eksiksiz biliniyor ve bu konuda pek fazla tartışma yok. Sadece saray
tarihçileri bunun, şahlık iddiasını güçlendirmek için uydurulmuş bir hikâye
olduğunu iddia ediyorlar.
Börklüce
Mustafa’nın ise soyu ve nerede doğduğu hakkında kesin bir bilgi yok. Yakın
zamanda, Börklüce Mustafa’ya ait olduğu düşünülen Tasvirü’l Kulûb adlı eseri,
beş yazma nüshasını karşılaştırarak çeviren ve açıklayıcı notlarla yayımlayan
Dursun Gümüşoğlu, kitaptaki “Hoca Burhaneddin oğlu Mustafa” imzasının, Sivas
Sultanı Kadı Burhaneddin’e işaret ettiği yolundaki iddiaya katılmaktadır.[3]
Bu
iddia birçok bakımdan önem taşıyor. Öncelikle, Börklüce Mustafa ile Şeyh
Bedreddin’in nasıl tanıştıkları meselesinin, en azından tarihsel verilere uygun
bir varsayım çerçevesine oturtulabilmesi için kapı aralıyor. Şeyhin, bir
rastlantı sonucu bir köylüyle tanışıp onu halifesi ve kethüdası yapıvermesinin
masalsılığına karşı, Selçuklu yönetici sınıfı içinde kökleri birleşen iki baba
dostu olarak önceden tanışmış olmaları dolayısıyla böyle bir ilişkinin
gelişmesi gerçeğe daha yakın duruyor. Mustafa, okumaz-yazmaz bir köylü olmak
bir yana, Sünni fıkıh ilminin zirvesi olarak kabul edilen büyük bilgin ve
Çelebi Musa Sultan’ın kazaskeri Şeyh Bedreddin’in kethüdası olacak kadar
eğitimli ve öyleyse aynı zamanda soylu biri olmalıdır. Değilse, Tire’de
karşılaşır karşılaşmaz, hem çocuklarını emanet etmesi hem de halifesi olarak
orada bırakıp yoluna devam etmesi açıklanamaz.
Öyleyse,
Börklüce’nin tarihsel kimliğini inşa etmek için –başkaca kanıtlarla
desteklenmeye muhtaç– ilk varsayımı elde etmiş oluyoruz: Börklüce, basit bir
köylü değildir, ama bu bir köylü önderi olmadığı anlamına gelmez. Börklüce’nin
isyandaki yerini ve işlevini de yeniden düşünmemiz için önemli bir başka veri
bulunuyor. O da, Bedreddin’in Aydın ve Rumeli ile ilişkisi hakkındadır.
Fazla
ayrıntıya girmeden şu kadarıyla yetinelim: Bir ayağı Aydın İllerinde, bir ayağı
Rumeli’de olan kalkışmanın maddi temeli, Şeyh Bedreddin’in her iki bölgede
sahip olduğu geniş tımar toprakları ve üzerinde yaşayan halklardır. Öyleyse,
Osmanlı tarihçilerinin ileri sürdüğü “Şeyhlikten şahlığa yükselme emeli vardı”
iddiası bu bakımdan tamamen yakıştırma ve olmadık “bir suç” yükleme
olmayabilir. Gerek Bedreddin’in Selçuklu sultan ailesinden gelmesi (büyük
amcası Sultan III. Keykûbat’tır) gerekse babası Gazi İsrail’in Aydın ve
Trakya’da geniş tımar topraklarının bulunması ve bunların tapulu vakıf
toprakları halinde Bedreddin’in mülkü olması, en azından şahlığa niyet etmesi
için geçerli dayanaklardır. Niyet etmiştir ya da etmenmiştir, o ayrı; fakat
buna hakkı olduğunu iddia etmesi ve eyleme geçmesi için yeterli dayanaklara
sahiptir.[4] Diğer yandan “fetret dönemi” denilen ve elinde toprak ve asker
olan herkesin büyük-küçük bir beylik, sultanlık kurmasına olanak veren siyasal
koşulları da böyle bir tasarı için uygundur.
Bu
çerçevede, Bedreddin’in ve Börklüce Mustafa’nın, Osmanlı’nın merkezi bir
iktidar kurma girişimi karşısında olanların temsilcisi olduğunu söyleyen
tarihçi ve araştırmacıların tespitlerinin de tarihsel ve siyasal zemini vardır.
Ne var ki, eğer başarılı olsaydı, Bedreddin’in Varidat’ta dile getirilen
dünya görüşüne; doğa, din ve insan anlayışına uygun nasıl bir toplum ve devlet
modeli düşündüğüne dair hiçbir işaret yoktur. Fakat Musa Çelebi’yi kendisini
destekleyen beylerin toprak ve mülk beklentilerini boşa çıkarmak yönünde etkilediği,
bu yüzden örneğin Evranos Beyin, Çandarlı’nın vb. Çelebi Mehmet tarafına
geçtikleri de muhtemel görünmektedir.
Börklüce
Mustafa’nın Kadı Burhaneddin’in oğlu olup olmadığı da, tarihsel kimliğini
tamamlamak için çözülmesi gereken problemlerden bir diğeridir. Buna dair de kimi
işaretler vardır. Şeyh Bedreddin’in babası Gazi İsrail hem bir komutan hem de
bir kadıdır. Tıpkı Börklüce’nin babası olduğu ileri sürülen Kadı Burhaneddin
gibi… Her ikisi çağdaştır ve meslektaştır. Bu hem Börklüce ve Bedreddin’in
birbirlerini nasıl olup da bulduklarını açıklamamıza yardım eden bir unsurdur
hem de yeni bir iktidar için birlikte hareket etmelerine imkân sağlayan bir
ilişkidir. Kitapta adı geçen Hoca Burhaneddin veya Hoca Burhan’ın gerçekten
Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin olup olmadığı bir yana, Selçuklu aristokrasisine
mensup birisi ya da bir başka yüksek bürokrat, ya da en azından üst sınıflardan
birisine mensup olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Ayrıca, Selçuklu fetih ve iskân
politikasını yürüten “kurucu aileler” kategorisinde yer almış olmaları da
kuvvetle muhtemeldir ve birlikte hareket etmeleri için bir gerekçe de budur.
Bu
da bir başka koşula bağlıdır. Yine "eğer" diye başlayan bir başka
cümle kurmak zorundayız: Eğer, Tasvirü’l Kulûb gerçekten Börklüce
Mustafa tarafından yazıldıysa, görüyoruz ki, tasavvuf kültürüne hâkim, Arapça
ve Farsça bilen biridir ve bu özelliklere sahip olabilmek için ancak yönetici
sınıfa mensup olmak gerekir.
Tasvirü’l
Kulûb
Elimizde
Börklüce’ye ait olduğu ileri sürülen Tasvirü’l Kulûb’un iki ayrı
araştırmacı tarafından düzenlenen açıklamalı çevirileri var. Dursun
Gümüşoğlu’na ait olan, beş ayrı nüshayı karşılaştırmalı olarak ele alıyor.
Diğeri ise Mehmet Işıktaş’a ait ve yalnızca Milli Kütüphane’de bulunan nüsha
üzerine.[5]
Bunlardan
Mehmet Işıktaş’a ait olan, yerleşik sosyalist algıyla kaleme alınmış bir
inceleme ve değerlendirme bölümüyle başlıyor. Börklüce’yi yerleşik sosyalist
kabulleniş açısından ele alıyor ve ona olan sevgisini açıkça gösteriyor. Ancak
kendisinin de açık yüreklilikle belirttiği gibi, bu bir “uzman” çevirisi
değildir ve Börklüce’ye yönelik bir saygı çalışmasıdır.
Diğeri
ise daha geniş bir araştırmanın ürünü. Beş ayrı nüshanın [6] karşılaştırmalı
incelemesini içeriyor ve farklı bir bakış açısını yansıtıyor. Kitaba yazdığı
uzunca giriş bölümünde, Dursun Gümüşoğlu başlıca iki iddia ileri sürüyor.
Birincisi, Bedreddin ve Börklüce’nin isyancı-ihtilalci olmadıklarına dairdir.
Gümüşoğlu her ikisinin de bir “yanlış anlama” sonucu katledildiklerini
düşünüyor. Yanlış anlaşılmanın iki yanı var ona göre: Birincisi, bir isyan
hareketi yaratmamış olmalarına karşın, “nefsi müdafaa” durumunda olan
dervişlerin direnmesi katledilmelerine yol açmıştır. İkincisi, tasavvuftaki
“fakr ve dervişlik” düşüncesi, “saray çevresi tarafından mal paylaşımı olarak
anlaşılmış”, bu da “Börklüce’nin bedeninin ortadan kaldırılmasına sebep
olmuştur.” Gümüşoğlu, eserin tasavvufi içeriğini vurgulayarak, “ne Bedreddin’in
ne de Börklüce’nin eserlerinde komünizme benzer bir tarzda mal ortaklığına dair
en ufak bir söz, hatta bir işaret bile yoktur” diyor. Felsefi olarak da her
ikisinin de materyalizmle alakasının olmadığını kanıtlama çabasına girişiyor:
“Başta Nâzım Hikmet olmak üzere Türk sosyalistlerinin tümüne göre de Börklüce
Mustafa materyalist, dolayısıyla ateisttir. Okuyucuya sunulan Tasvirü’l
Kulûb adlı kitap, bu yaklaşımın gerçeklere uygun olmadığını
kanıtlamaktadır.”
Gümüşoğlu’nun
asıl amacının, günümüz Alevi toplumunun, özellikle de gençlerinin siyasal
eğilimleri üzerinde etkili olacağından endişelendiği sosyalist yaklaşımlardan
Bedreddin ve Börklüce’yi tenzih etmek olduğu anlaşılıyor. Daha önce aynı yolda
iddialarını ilk kez dile getirdiği başka bir makalesi de Cem Vakfı tarafından
yayımlanmıştı.[7] Başlıca dayanak noktası her iki düşünürün de mutasavvıf
olmalarıdır. Ona göre, bir mutasavvıf isyancı ve materyalist olamaz! Özellikle Tasvirü’l
Kulûb’un yoğun tasavvufi-dinsel içeriğini bu iddiasının dayanağı olarak
değerlendiriyor. Gerçekten Tasvirü’l Kulûb, mitolojik Börklüce Mustafa
imgesi açısından bakıldığında “ona yakıştırılmayacak” bir içerik taşıyor.
Bununla beslenmiş solcu beklentiler açısından hayal kırıklığı yaratacak kadar
mistik ve dinsel bir içeriğe sahip.
İsyan
ve Tasavvuf
Bu
noktada yanıtlanması gereken ilk soru şudur: Dinsel, mistik, tasavvufi bir
düşünce, bir felsefe aynı zamanda ihtilalci, isyancı olabilir mi? Gümüşoğlu’nun
iddiası bu ikisinin bir arada bulunamayacağı yönündedir. Bütün isyanlar için şu
ortak özellikleri sayabiliriz: Her isyanın belli başlı üç unsuru vardır: a)
Felsefi/ideolojik, b) Siyasi, c) Askeri/teknik. Bu üç özellik, isyanın
gerçekleştiği tarihsel ve sosyal temel üzerinde kendisine özgü bir biçim ve
içerik kazanır. Diğerlerini bir yana bırakarak isyan-ideoloji ilişkisini ele
alalım.
Her
isyanın ideolojisi genellikle egemenlerin ideolojisine karşıt, uzlaşmaz ve
dışlayıcı içeriktedir. İlk bakışta karşı karşıya gelenlerin, isyancıların ve
egemenlerin sırf bu “düşünce ayrılığı” yüzünden karşı karşıya geldikleri
sanılır. Pek çok durumda isyancılar ve egemenler de böyle zannedebilir. Oysa
kimi durumlarda ideoloji (bu bir din, mezhep, kültür, felsefe biçiminde
olabilir) isyanın ardından gelir. Bir başka yerde, bir başka zamanda oluşmuş
olan bir düşünce gelip isyanla bulaşabilir. Bir başka deyişle, isyanlar
herhangi bir ideolojiden kaynaklanmaz; her isyan kendisine özgü bir düşünce
sistemi, isyanın içeriğine ve hedeflerine uygun bir ideoloji geliştirir veya
daha önce yaratılmış olan bir düşünceyi bayrak edinir.
Börklüce
Mustafa isyanının düşünsel yapısı hakkında çok fazla bilgi yoktur. Elde Şeyh
Bedreddin’in Varidat adlı eseri ve şimdi Börklüce’nin Tasvirü’l Kulûb’u
vardır. Onlarda da yalnızca vahdet-i vücud felsefesinin hâkim olduğu kimi
tasavvufi düşünceler vardır. Sosyal ve siyasal sonuçlar çıkarmaya elverişli
herhangi bir ibare yoktur. Ancak tarihsel maddi koşullara baktığımızda,
özellikle fetret devrinin siyasal ortamı göz önünde tutulduğunda, farklı sosyal
sınıf ve tabakaların kendi koşullarını değiştirmek, daha adil ve eşit bir
toplum özlemiyle ya da doğrudan doğruya kendi varlıklarını korumak amacıyla
ayağa kalkmalarını zorunlu kılan bir hayatın varlığı tartışma götürmez.
Bedreddin
ve Börklüce’nin hareketi, bu sosyal-tarihsel koşullarda ortaya çıkmıştır.
Arkalarında, en yakını Babai isyanları olmak üzere pek çok halk isyanı vardır.
Bu büyük isyanın kırımından kurtulan halk yığınlarının önemli bir bölümü de Ege
ve Trakya’ya göçmüştür. Aradan yaklaşık 150 yıl geçmiş olmasına karşın anıları
tazedir, isyan ateşlerinin sıcaklığı hâlâ üzerlerindedir.[8] Her iki bölgede de
Bedreddin hareketinin sosyal gücünü, kıtanın en yoksul ve en mülksüz bırakılmış
bu halkı oluşturmaktadır. Daha sonra Alevilik, Bektaşilik biçiminde kendisini
gösterecek olan inançlar da bu sosyal temel üzerinde yükselmiş, dolayısıyla
bütün Anadolu isyanları “Alevi isyanı” olarak görünmüştür.
Her
imparatorluk, her beylik, her yağmacı silahlı grup tarafından ezile soyula
yaşamaya zorlanmış olmanın sonucu bu halklar, bir yandan İran yaylasının çok
eski isyancı geleneklerinin düşünsel-felsefi mirasını, Ege ve Trakya’nın Roma
döneminden ve Hristiyanlığın ilk dönemlerinden kalan “eşitlikçi” muhalif
düşünceleriyle harmanlayarak benimsemiştir. Bir yerde Kızılbaş olmuşlardır, bir
yerde Bogomil, Khatar ya da Bedreddinî… Hangi biçim altında, hangi adla
tanınmış olursa olsunlar, aynı talepleri, aynı özlemleri taşımışlardır. Mülksüz
bırakılmış olmaları yüzünden herkesin mülksüz olmasını istemişler,
eşitsizlikten yılmış olduklarından herkesin eşit olmasını, adaletsiz bir
dünyadan ötesini tanımadıklarından adil bir dünyanın kurulmasını istemişlerdir.
Kendi aralarında sınıf, imtiyaz, ayrımcılık bilmediklerinden ancak bunların
olmadığı bir dünyada rahat edebileceklerini hissetmişlerdir.
Aslında
onlar ne Kızılbaş’tır ne Khatar ne Bogomil ne de Bedreddinî… Onlar sadece
yoksul ve ezilmişlerdir. İsyanlarının belirleyici nedeni yalnızca budur.
Yüzlerine hangi savaş boyasını sürerlerse sürsünler, gönüllerinde hangi azizin,
hangi ermişin, hangi dedenin, hangi şeyhin adını taşırlarsa taşısınlar; istedikleri,
özledikleri aynıdır.
Bedreddin’in
Komünistliği Meselesi
Bedrettin
ve Börklüce hakkında “sosyalist” ya da “materyalist” kavramlarının kullanılması
tarihsel olarak esasen yanlıştır ve bunun eleştirisini ya da savunusunu esas
alan bir çalışma da tümüyle ideolojik kaygıları dile getirir.
Yine
Dursun Gümüşoğlu’nun itirazlarından yola çıkarak şu sorunun cevabını arayalım:
Bir mutasavvıf aynı zamanda “materyalist” ve eşitlikçi olabilir mi? Tarihte
bunun hiç mi örneği yoktur? Şeyh Bedreddin üzerine en yetkin incelemelerden
birini yapmış olan Michel Balivet’in Tasavvuf ve İsyan [9] adlı eseri,
adından başlayarak bunun mümkün olduğunu gösteren pek çok örnek içeriyor.
Özellikle İran ve Anadolu isyan önderlerinin hemen hepsi, İslamiyet’in
“şekilci” buldukları özelliklerini reddederek “özünü bulmaya” yönelmiş
mutasavvıflardır. Onların egemen ideolojiyle kavgalı bu görüşleri, halkların
hayat koşullarına karşı verdikleri kavgayla birleşmeye elverişlidir. Ve şu da
var ki, aslında halklar hangi din olursa olsun egemenlerin eliyle kendilerini
bir biçime sokmaya çalışan her dayatmaya içten içe zaten karşıdır.
Öyleyse
Bedreddin örneğinde de, ezilmiş yoksulların özlemlerini doğrudan, somut
sosyal-siyasal programlar halinde dile getirmemiş olsa bile, sırf egemen
ideolojiye karşı geleneksel-tarihsel muhalif motifleri taşıyan, dinler,
mezhepler, peygamberler arasında ayrım gözetmeyen eşitlikçiliği ve özellikle
cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğunu söyleyen görüşleriyle onlara
yakın ve çekici gelmiştir.
Bir
yanda bütün İslami fıkıh biliminin zirvesi olarak kabul edilen bir bilgin, aynı
zamanda panteist bir zındık, bir mülhit olabilir mi? Bir yandan biri zındık
olduğu söylenerek idam sehpasına gönderilirken, diğer yanda bütün medreselerde,
hatta günümüz ilahiyat fakültelerinde kitaplarının okutulması nasıl
açıklanabilir? Bir yandan bir Sufi olarak Varidat’ı ortaya çıkarırken,
diğer yanda İslam Hukuku’nun en temel eserlerini, Câmiu’l-Fusûleyn’i, Letâifu’l-İşârât’ı
nasıl yazabilmiştir?
Kısaca,
biri bilgin diğeri düşünür olarak Bedreddin’i iki ayrı işlevle tanımanın doğru
olacağını belirtelim. “İlmine sadık” dürüst bir bilim insanı fakat kendine özgü
düşünceleriyle farklı bir önder. İslam hukuku üzerine yazarken bu “ilmin” bütün
gereklerini en kapsamlı haliyle ve tartışılmaz bir metodolojik üstünlükle ele
alıp işinin gereğini hakkıyla yerine getirirken bir bilgin; deyim yerindeyse,
“laboratuvarından çıkınca” kendisi olan bir düşünür! Bu çelişik ya da şizofren
bir kişilik değildir.
Gelelim
komünistlik meselesine! Şeyh Bedreddin’in komünist, sosyalist vs. olduğunu
düşünen pek çok amatör düşünür vardır. Ama örneğin, Dursun Gümüşoğlu’nun
söylediğinin aksine Nâzım Hikmet bunlardan biri değildir. Nâzım Hikmet, Osmanlı
tarihçilerinin ittifakla söyledikleri ama geleneksel olarak her isyancı için
ileri sürülen “mal ortaklığı savunuculuğu” iddiasını temel alarak şiirini
geliştiriyor. Osmanlının bu iddiası yalnızca karalama amacıyla ileri sürülmüş
değildir. İsyancı kitlelerin, önderleri kim olursa olsun böyle bir talebi
vardır ve bu bakımdan iddia doğrudur. Ama bu talep onları günümüzdeki anlamıyla
“komünist” olarak adlandırmayı doğru kılmaz.
Bedreddin’in
komünist olduğunu zannedenler yalnızca mitolojiye ihtiyaç duyan solcular
değildir. Osmanlı tarihçilerinin düşmanlık izini süren kimi sağcı yazarlar da
Bedreddin’e ve Börklüce’ye yönelttikleri suçlamalarda bu kavramı kullanıyorlar.
En ileri gideni İbrahim Konyalı, “Stalin’in Şeyhi Bedreddin Simavi” [10]
başlıklı makalesinde Bedreddin hakkında, “bu zat, Rusya’da Mazdek'ten sonra
deli ve kızıl bir rejimin ilk müjdeleyicileri başında yer almaktadır” diyor.
“Eğer ihtilali muvaffak olsaydı, dünya kızıl tehlike acısını 530 yıl önce
tatmış olacaktı” diye ekliyor. Ve sonra, Bedreddin ve Börklüce Mustafa’yı
katleden Çelebi Mehmed’i “komünizmin müthiş düşmanı” olarak kutsuyor!
Burada,
Soğuk Savaş’ın propaganda saldırısının sonucu olarak ortaya çıkmış cehalet
tüccarlığının komikliği bir yana, bütün tarih felsefesi literatürü tarafından
yöntemsel bir hata olarak kabul edilen, farklı tarihsel dönemlere ait
kategorilerin geçmişe uygulanmasının sonucunu görüyoruz. Aynı hata geneldir ve
İbrahim Konyalı adlı şahsa mahsus değildir; pek çok solcu yazar da aynı hataya
kolaylıkla düşebilmektedir. Dursun Gümüşoğlu’nun da tartışmaya giriştiği
konunun esası budur. Bedreddin ve Börklüce’nin komünist olup olmadığını
tartışmak tamamen güncel siyasal ihtiyaçlarla ilgilidir; tarihle, felsefeyle
ilgisi yoktur ve Gümüşoğlu’nun girişimi aslında İ. Konyalı’nın yaptığını
tersinden yapmaktan ibarettir.
Sonuç
Börklüce
Mustafa’nın üzerindeki sır perdelerini açmak, çok yönlü bir problemler yumağını
çözmeye çalışmak gibidir. Tartışmaya tarih bilgisinin yanı sıra inançlar,
tahayyüller, siyasi ihtiyaçlar dâhil olunca en kolay yol, düğümü çözmek yerine
İskender kılıcı sallamak oluyor. Tasvirü’l Kulûb’un ona ait olup
olmadığına, soyuna sopuna dair tartışmalara, Bedreddin’in eylemiyle kitabının
nasıl bağdaştırılacağına dair cümleler hep “eğer, … ise” kalıbıyla kurulmak
zorundadır.
Romancının,
şairin, inanç ehlinin işi kolaydır ve bu konularda fazla bilgiye, veriye
ihtiyaçları yoktur. Ama tarihe sınıf mücadeleleri tarihi açısından bakanların,
rastgele söylentilerden, kanıtlanması güç ve belki de gereksiz konuları “ihmal
edilebilir unsurlar” olarak kabul etmesi gerekiyor. Çünkü meselenin esası, bir
isyanın öncülerinin kimliğinden çok isyan edenlerin eyleminin içeriğidir.
Elbette Bedreddin ve Börklüce, yüzyıllara yayılan bir halk isyanının içinde bir
yere sahiptirler ve bu bakımdan bütün çağların isyancılarının yanındadırlar.
Günümüzde de her ikisine, ezilenlerin ve mülksüz bırakılmışların saflarında en
onurlu yer verilmelidir. Çünkü başkaldıranlar öyle kabul etmişlerdir, çünkü
düşmanları onları oraya koymuşlardır. Öyleyse bizimdirler ve bizim kalacaklardır.
Kaynaklar
[1]
Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun karalama romanı Darağacı (İstanbul: İrfan
Yayınevi, 1984) dâhil, Bedreddin üzerine yazılmış birçok romanda çizilen portre
böyledir. Yılmaz Gruda’nın Köylü Devrimci Börklüce Mustafa adlı destanı
ve ana kaynak Doukas’ın notları da böyle kabul ediyor. Bkz: Michael Doukas, Tarih
– Anadolu ve Rumeli 1326-1462, çev. Bilge Umar (İstanbul: Arkeoloji ve
Sanat Yayınları).
[2]
Bu kanının güçlü dayanakları vardır. Bir başka çalışmada tarafımızdan
gerekçeleriyle açıklanacaktır.
[3]
Bu iddiayı ilk kez Bezmi Nusret Kaygusuz öne sürmüştür. Bkz: Bezmi Nusret
Kaygusuz, Şeyh Bedreddin Simaveni (İzmir: İhsan Gümüşkaynak Matbaası,
1957).
[4]
Vakıf topraklarının tapularını bulan ve yayınlayan M. Armağan, Tire’den
Darağacına Bedreddin (İzmir: Kendi Yayını, 2004).
[5]
Dursun Gümüşoğlu, Tasvirü’l Kulûb – Börklüce Mustafa (İstanbul: Barış
Kitap, 2015); Mehmet Işıktaş, Börklüce Mustafa ve Tasvirü’l Kulûb
(İstanbul: Karina Yayınları, 2015).
[6]
Bu yazmalar; Topkapı Sarayı Emanet Hazinesi, Milli Kütüphane, Manisa İl Halk
Kütüphanesi, Vatikan Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Bölümü ve Avusturya Dükalık
Kütüphanesi Gotha Koleksiyonu’nda bulunmaktadır.
[7]
Bkz: Cem Vakfı Program Kitapçığı, erişim adresi: https://issuu.com/designer_sc/docs/program_kitapcik
[8]
Kaldı ki Anadolu’da 16. yüzyıla kadar süren pek çok isyan ve ayaklanmada bu
büyük başlangıcın izleri, gelenekler ve özlemler açısından olduğu kadar kültür
olarak da yaşamaya devam etmiştir.
[9]
Michel Balivet, Şeyh Bedreddin: Tasavvuf ve İsyan (İstanbul: Tarih Vakfı
Yurt Yayınları, 2011).
[10]
Necdet Kurdakul, Bütün Yönleriyle Bedreddin (İstanbul: Döler Reklam
Yayını, 1971), s. 309.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.