İnsan
Davranışının Evrimsel Temelleri | David Sloan Wilson
MAR
I.
Davranışlarımızın Kökenleri
1.0
Giriş: Evrim Teorisini Akademik Adaların Ötesine Taşımak
David
Sloan Wilson'ın "Herkes İçin Evrim" adlı eseri, evrim teorisinin
yalnızca biyolojinin dar sınırlarına hapsedilemeyeceğini; aksine psikoloji,
antropoloji, sosyoloji, ekonomi ve hatta sanat gibi insanı merkeze alan tüm
disiplinleri birleştiren bütüncül bir çatı olabileceğini savunur. Wilson'a göre
evrim, canlıları anlamak için evrensel bir anahtar sunar ve bu anahtar, insan
doğasının en karmaşık yönlerini aydınlatma potansiyeline sahiptir. Eser, bu
güçlü teorik çerçevenin, insanla ilgili tüm bilim dalları için neden
vazgeçilmez bir temel oluşturduğunu stratejik bir vizyonla ortaya koymaktadır.
Wilson,
evrimsel düşüncenin modern sosyal bilimler tarafından büyük ölçüde ihmal
edilmesinin tarihsel nedenlerini de inceler. Bu ihmalin kökeninde, insan
zihnini doğuştan gelen eğilimlerden arınmış bir "boş levha" olarak
gören yaklaşımlar ve evrim teorisinin geçmişte Sosyal Darvinizm gibi
ideolojiler aracılığıyla yanlış ve tehlikeli bir şekilde kullanılmasına yönelik
haklı endişeler yatmaktadır. Bu tarihsel bagaj, evrimsel perspektifin insan
davranışlarını anlamada sunabileceği derin içgörülerin göz ardı edilmesine yol
açmıştır.
Bu
disiplinler arası kopukluğu gidermek amacıyla Wilson, Binghamton
Üniversitesi'nde EvoS (Evrimci Araştırmalar) programını kurmuştur. Bu program,
Wilson'ın vizyonunun somut bir uygulaması olmuştur. Bir öğrencinin ifadesiyle,
biyologlardan sanatçılara, antropologlardan felsefecilere kadar farklı
alanlardan uzman ve öğrencileri ortak meseleler etrafında buluşturan "bir
çeşit düşünce havuzu atmosferi" yaratmıştır. EvoS, akademik sınırları aşarak,
evrim teorisinin ışığında insanlığın temel sorularına ortak cevaplar arayan bir
entelektüel merkez işlevi görmüştür. Wilson, 2019'dan itibaren emekli profesör
statüsünde olup çalışmalarını This View of Life platformu ve Prosocial World
gibi oluşumlar üzerinden sürdürmektedir.
Bu
yazı, Wilson'ın eserindeki temel argümanları, vaka çalışmalarını ve teorik
çerçeveleri sentezleyerek insan davranışının, toplumun ve kültürün evrimsel
kökenlerine dair kapsamlı bir inceleme sunmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda,
ilk olarak Wilson'ın düşünsel yapısının temel taşlarını oluşturan çok seviyeli
seçilim ve kültürel evrim teorileri ele alınacaktır.
2.0
Teorik Çerçeve: Çok Seviyeli Seçilim ve Kültürel Evrim
Wilson'ın
argümanının merkezinde, geleneksel gen veya birey merkezli evrim anlayışlarına
meydan okuyan iki temel kavram bulunur: Çok seviyeli seçilim ve kültürel evrim.
Bu teorik araçlar, özellikle insan türündeki fedakârlık, iş birliği ve ahlak
gibi karmaşık sosyal olguları açıklamak için güçlü bir analitik çerçeve sunar.
Bu perspektif, doğal seçilimin yalnızca bireyler arasında değil, aynı zamanda
gruplar arasında da işleyen dinamik bir güç olduğunu ortaya koyarak insan doğasına
dair anlayışımızı derinleştirir.
2.1.
Bireyin Ötesinde: Grup Seçiliminin Önemi
Çok
seviyeli seçilim teorisi, doğal seçilimin birden fazla düzeyde (genler,
bireyler ve gruplar) aynı anda işlediğini savunur. Bu teorinin en çarpıcı
kanıtlarından biri, kümes hayvanları uzmanı William Muir'in tavuklar üzerindeki
seçici yetiştirme deneyidir.
• Grup
İçi Seçilim: Muir, ilk deney grubunda her kümesin içindeki en üretken
(en çok yumurtlayan) bireysel tavukları seçerek yeni nesiller üretti. Sonuç bir
felaketti. En üretken tavuklar, aynı zamanda en agresif olanlardı ve
diğerlerini bastırarak kendi üretkenliklerini artırıyorlardı. Nesiller
ilerledikçe, kümesler daha az yumurta üreten, hırpalanmış ve saldırgan
tavuklarla doldu.
• Gruplar
Arası Seçilim: İkinci deney grubunda ise Muir, bireysel performansa
bakmaksızın, bir bütün olarak en üretken kümesi seçti. Bu
yöntemle, iş birliğine daha yatkın, daha az agresif tavuklardan oluşan gruplar
avantaj sağladı ve genel yumurta verimliliği önemli ölçüde arttı.
Bu
deney, grup içinde bencil davranışların bireye avantaj sağlayabilirken, grup
düzeyinde iş birliğinin tüm gruba nasıl fayda sağladığını ve gruplar arası yarışmanın
bu iş birliğini nasıl teşvik ettiğini somut bir şekilde göstermektedir.
Wilson,
bu dinamiği "Bölünürsek Yok Oluruz" ilkesiyle özetler. Bir grubun,
içindeki bencil rekabet ve seçilim baskılandığında ve gruplar arasındaki
seçilim ana evrimsel güç haline geldiğinde, adeta tek bir "organizma"
gibi davrandığını belirtir. Vücudumuzdaki hücreler bu duruma mükemmel bir
örnektir. Kanser, hücrelerin vücudun ortak iyiliğini hiçe sayarak “bencilce”
çoğalmasıdır; bu, grup içi seçilimin yıkıcı bir zaferidir. Buna karşılık,
genlerin sonraki nesle “adil” bir şekilde aktarılmasını sağlayan mayoz bölünme
gibi mekanizmalar, grup (yani organizma) içindeki bencil rekabeti baskılayan ve
bütünün uyumunu sağlayan evrimsel adaptasyonlardır.
2.2.
İkinci Miras Sistemi: Kültürel Evrim
Wilson,
insan türünün olağanüstü başarısını açıklamak için genetik evrimin yanı sıra,
ondan çok daha hızlı işleyen ikinci bir miras sistemini, yani kültürel evrimi
merkeze alır. İnsanların yaklaşık 70.000 yıl önce Afrika'dan çıkarak kısa
sürede kutuplardan çöllere kadar birbirinden çok farklı ekolojik ortamlara uyum
sağlaması, yavaş işleyen genetik değişimlerle açıklanamaz. Bu başarı, nesilden
nesile aktarılan davranışlar, teknolojiler ve sosyal normlar aracılığıyla
gerçekleşen hızlı bir kültürel adaptasyon sürecinin ürünüdür.
|
Özellik |
Genetik
Evrim |
Kültürel
Evrim |
|
Aktarım
Hızı |
Yavaş
(nesiller sürer) |
Hızlı
(bir nesil içinde veya daha kısa sürede olabilir) |
|
Aktarım
Yönü |
Sadece
dikey (ebeveynden çocuğa) |
Dikey,
yatay (akranlar arasında) ve eğik (ebeveyn dışı yetişkinlerden) |
|
Varyasyon
Kaynağı |
Rastgele
mutasyonlar |
Yönlendirilmiş
yenilik, icat, bilinçli değişim |
|
Mekanizma |
Genlerin
kopyalanması |
Sosyal
öğrenme, taklit, öğretim, dil |
• Vaka
Çalışması: Nuer ve Dinka Kabileleri: Antropolog Raymond Kelly
tarafından belgelenen Nuer ve Dinka kabileleri arasındaki çatışma, kültürel
evrimin güçlü bir örneğidir. İki kabile de hayvancılıkla geçinmesine rağmen,
Nuerlerin başlık parası adetlerindeki küçük bir farklılık (Dinkalara göre daha
fazla erkek sığır talep etmeleri), hayvan sürülerinin yönetimini ve toprak
kullanımını etkilemiştir. Bu durum, Nuerleri daha geniş topraklara yayılmaya ve
komşuları Dinka kabilesiyle rekabete itmiştir. Sonuç olarak, Nuerler,
bireylerin bilinçli bir fetih planı olmaksızın, kültürel pratiklerinin bir
sonucu olarak Dinka topraklarını ele geçirmiş ve demografik olarak onlara
üstünlük sağlamıştır.
• Vaka
Çalışması: ABD Güneyindeki "Şeref Kültürü": Toplum psikoloğu
Richard Nisbett'in deneyleri, kültürel normların biyolojimizi nasıl
şekillendirdiğini gösterir. Bu deneylerde, öğrenciler uzun ve dar bir
koridordan geçmeye yönlendirilmiştir. Yolda, deneycinin bir işbirlikçisi,
öğrenciye omuz atarak çarpmış ve ardından ona "puşt" demiştir. Bu
dikkatle hazırlanmış hakarete maruz kalan ABD'nin güney eyaletlerinden gelen
erkek öğrencilerin, kuzeyli öğrencilere kıyasla çok daha belirgin fizyolojik
(stres hormonu artışı) ve davranışsal (agresifleşme) tepkiler verdiği
gözlemlenmiştir. Bu durum, "kemiklere işlemiş" genetik bir özellik
değil, hayvancılığa dayalı ve merkezi otoritenin zayıf olduğu toplumlarda
itibarın korunmasının hayati önem taşımasından kaynaklanan, nesiller boyu
aktarılmış bir kültürel evrim ürünüdür.
Bu
teorik çerçeve, insanın sosyal doğasını anlamak için genetik ve kültürel
evrimin iç içe geçtiği çift yönlü bir miras sistemini temel alır ve ahlaktan
sanata kadar pek çok insan davranışının kökenlerini aydınlatmak için bir zemin
oluşturur.
3.0
İnsan Sosyal Davranışının Evrimsel Kökenleri
Wilson'ın
sunduğu evrimsel perspektif, ahlak, şiddet, iş birliği ve güzellik algısı gibi
en temel insani deneyimleri yeni bir ışık altında inceleme imkânı tanır. Çok
seviyeli seçilim ve kültürel evrim teorileri, bu alanda soyut kavramlar
olmaktan çıkıp, insanın gündelik hayatındaki davranış kalıplarını açıklayan
somut ve test edilebilir hipotezlere dönüşür.
3.1.
Ahlak ve Eşitlikçilik: İş Birliğinin Evrimi
İnsan
ahlakının ve eşitlikçiliğe olan yatkınlığımızın kökenleri, avcı-toplayıcı
atalarımızın sosyal yapılarında bulunabilir. !Kung San, Mbuti ve Chewong gibi
modern avcı-toplayıcı toplumlar üzerinde yapılan antropolojik çalışmalar, bu
grupların bireysel tahakkümü ve despotluğu aktif olarak baskılayan kolektif
sosyal kontrol mekanizmalarına sahip olduğunu göstermektedir.
• Zoraki
Eşitlik: Antropolog Chris Boehm, bu durumu "zoraki eşitlik"
hipoteziyle açıklar. Bu hipoteze göre, insan grupları, kendilerini domine
etmeye çalışan bireyleri alay, dışlama ve hatta şiddet gibi yöntemlerle
kolektif olarak cezalandırarak güç dengesini korumuştur. Bu, grup içi bencil
eğilimleri bastıran ve grup düzeyinde iş birliğini teşvik eden güçlü bir
mekanizmadır. Moleküler biyolog Paul Bingham ise, insanın taş atma becerisinin
evrimleşmesinin bu güç dengesini radikal biçimde değiştirdiğini öne sürer.
Ölümcül silahları uzaktan kullanma yeteneği, fiziksel olarak en güçlü bireyin
bile bir grup tarafından alt edilebilmesini sağlamış ve zoraki eşitliğin
temelini atmıştır.
• Mikroplarda
Erdem: “İş birliği” ve “bencillik” arasındaki bu evrensel çekişme
sadece insanlara özgü değildir. Hücresel cıvık küf Dictyostelium
discoideum’un yaşam döngüsü, bu dinamiğin en temel biyolojik düzeyde bile
var olduğunu gösterir. Yiyecek kıtlığı olduğunda, on binlerce tekil hücre bir
araya gelerek sümüklüböceğe benzer çok hücreli bir yapı oluşturur. Bu yapının
bir kısmı, diğerlerinin daha iyi bir ortama ulaşarak sporlar aracılığıyla
yayılmasını sağlamak için kendini “feda ederek” bir sap oluşturur. Bu, bireysel
organizmaların ortak bir amaç uğruna “fedakârlıkta” bulunduğu, ilkel bir “ahlak
ve iş birliği” örneğidir.
3.2.
Cinayet ve Çatışma: Evrimsel Kriminoloji
Evrimsel
bakış açısı, kriminoloji gibi geleneksel olarak sosyal bilimlerin alanında
görülen konulara da yeni açıklamalar getirir. Martin Daly ve Margo Wilson'ın,
basının "Cinayet Şehri" adını taktığı Detroit'teki cinayet
istatistikleri üzerine yaptıkları öncü araştırma, bu yaklaşımın gücünü ortaya
koymaktadır. Daly ve Wilson, cinayet verilerini, akraba seçilimi, ebeveyn
yatırımı ve erkekler arası statü rekabeti gibi evrimsel hipotezleri test etmek
için bir kaynak olarak kullanmışlardır.
• Üvey
Ebeveyn Riski: Araştırmalarının en çarpıcı bulgularından biri, üvey
ebeveynlerle yaşayan çocukların, öz ebeveynleriyle yaşayan çocuklara göre
öldürülme riskinin istatistiksel olarak çok daha yüksek olmasıdır. Bu bulgu,
W.D. Hamilton’ın akraba seçilimi kuralı (fedakârlığın genetik yakınlıkla
orantılı olması) ile tutarlıdır. Daly ve Wilson, geleneksel kriminoloji ve
sosyolojinin bu kritik faktörü, suç istatistiklerinde öz ve üvey ebeveynleri
tek bir "ebeveyn" kategorisinde toplayarak nasıl göz ardı ettiğini
göstermiştir. Oranları doğru hesapladıklarında, bir çocuğun üvey ebeveyn
tarafından öldürülme riskinin, topluma bağlı olarak öz ebeveyne kıyasla yirmi
ila yüz kat daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır.
3.3.
Güzellik Algısı: Uyum Gücünün Değerlendirilmesi
Evrimsel
psikolojiye göre güzellik algısı, keyfi bir kültürel kurgu değil, potansiyel
bir eşin genetik kalitesini ve sağlığını değerlendirmeye yönelik evrimleşmiş,
bilinçdışı bir mekanizmadır. Temiz bir ten, parlak saçlar ve simetrik yüz
hatları gibi evrensel olarak çekici bulunan özellikler, aslında hastalıkların
ve genetik anomalilerin yokluğuna işaret eden dürüst sinyallerdir.
• Bağışıklık
ve Çekicilik: S. Craig Roberts ve ekibinin yaptığı bir araştırma, bu
fikre güçlü bir biyolojik kanıt sunmaktadır. Araştırmacılar, erkeklerin yüz
fotoğraflarının kadınlar tarafından ne kadar çekici bulunduğunu, bu erkeklerin
bağışıklık sistemini düzenleyen MHC (büyük doku uyumu kompleksi) genlerindeki
çeşitlilik (heterozigotluk) ile karşılaştırmıştır. Sonuçlar, MHC genleri daha
çeşitli olan (yani daha güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olan) erkeklerin
yüzlerinin, kadınlar tarafından istatistiksel olarak daha çekici bulunduğunu
göstermiştir. Bu bulgu, güzellik algımızın biyolojik bir "uyum gücü"
değerlendirmesi olduğu hipotezini desteklemektedir.
İnsanın
temel sosyal davranışlarının bu evrimsel analizi, bizi sanat, mizah ve
sembolizm gibi daha soyut ve karmaşık kültürel fenomenlerin kökenlerini
sorgulamaya yönlendirir.
4.0
Sanat, Mizah ve Sembolizm: Grup Uyumunun Mekanizmaları
Evrimsel
mercek, genellikle bireysel yaratıcılığın veya cinsel gösterişin bir ürünü
olarak görülen sanat, mizah ve dil gibi insana özgü yetenekleri yeniden
çerçeveler. Wilson'ın sunduğu perspektife göre bu "hayati sanatlar",
öncelikli olarak grup içi koordinasyonu, güveni ve kolektif kimliği güçlendiren
adaptasyonlar olarak evrimleşmiş olabilir. Bu yetenekler, bir grubun üyelerini
tek bir amaca yönelik olarak bir araya getiren güçlü sosyal yapıştırıcılardır.
4.1.
Ritüel ve Sanat: Kolektif Duygu Yaratımı
Tarihçi
William H. McNeill, askeri talimler sırasında senkronize hareket etmenin
bireylerde yarattığı güçlü duygusal etkiyi bizzat deneyimlemiştir. Bu
deneyimini, "kolektif ritüele katılmanın verdiği bir kabına sığamama,
müthiş biriymişim duygusu" olarak tanımlar. McNeill'e göre, toplu dans,
askeri yürüyüş ve benzeri ritüeller, katılımcılar arasında bir birlik ve ahenk
duygusu yaratarak grup bağlılığını pekiştirir.
• Toplu
Dansın Gücü: Swazi Kralı II. Subhuza'nın yıllık kutlamalarda
savaşçılarını bir araya getirip dans ettirmesi veya Andaman Adası halkının
savaştan önce kolektif bir öfke yaratmak için dans etmesi, senkronize hareketin
grup duygularını ve motivasyonunu nasıl eş zamanlı hale getirdiğinin tarihsel
örnekleridir.
• Müziğin
İşlevi: Müziğin evrimsel kökeni üzerine farklı hipotezler
bulunmaktadır. Geoffrey Miller gibi düşünürler müziği cinsel seçilimin bir
ürünü, yani bireysel bir gösteriş aracı olarak görürken, Steven Brown gibi
araştırmacılar müziğin bir grup seçilimi adaptasyonu olduğunu savunur. Orta
Afrika'daki Aka Pigmeleri'nin müziği avcılık, cenaze gibi yirmi dört farklı
toplumsal faaliyetle doğrudan ilişkilendirmesi, müziğin bireysel gösterişten
çok bir grup koordinasyon aracı olarak ne kadar hayati bir rol oynadığını
göstermektedir.
4.2.
Gülüşün Evrimi: Bir Güven Sinyali
Matt
Gervais'in araştırmalarına dayanan Wilson, insan gülüşünün ve mizahın
kökenlerini, primat akrabalarımızın oyun davranışlarında görülen yüz
ifadelerine kadar takip eder. Nörobiyolojik olarak iki farklı gülüş türü
vardır:
1. Duchenne
Gülüşü: İçten, duygusal ve kendiliğinden ortaya çıkan bu gülüş,
genellikle güvenli bir sosyal ortamda yaşanan beklenmedik veya uygunsuz
durumlara (mizah) verilen bir tepkidir.
2. Duchenne-Dışı
Gülüş: Daha istemli ve sosyal olan bu gülüş ise, konuşma sırasında
anlaşmayı belirtmek veya sosyal etkileşimi kolaylaştırmak için kullanılır.
Wilson'a
göre kahkaha, bir grubun üyelerinin aynı anda aynı neşeli ruh haline girmesini
sağlayan güçlü bir mekanizmadır. Atalarımız için güvenlik ve bolluk anları
nadirdi. Gülme, bu değerli anları teşhis eden ve grup üyeleri arasında anında
bir "özneler arası ortak suret" oluşturarak bu anlardan en iyi
şekilde yararlanmayı sağlayan bir sinyal olarak evrimleşmiş olabilir. Bu
kolektif neşe hali, sosyal bağları güçlendirir ve öğrenme gibi diğer
faaliyetler için zemin hazırlar.
4.3.
Dil ve Sembolik Düşünce: Hayvanlardan Dersler
Dil
ve sembolik düşüncenin yalnızca insana özgü olduğu fikri, hayvanlar üzerinde
yapılan araştırmalarla giderek sarsılmaktadır. Bu yeteneklerin evrimsel
kökenlerine dair ipuçları, en yakın akrabalarımızda ve hatta bizden çok farklı
türlerde bulunabilir.
• Kanzi
ve Alex: Kanzi adlı bonobo, bilgisayar klavyesi aracılığıyla yüzlerce
sembolü anlamayı ve kullanmayı öğrenmiştir. Daha da şaşırtıcısı, Irene
Pepperberg tarafından eğitilen Alex adlı Afrika gri papağanı, nesneleri,
renkleri, şekilleri ve sayıları tanımlamak için İngilizce kelimeleri anlamlı
bir şekilde kullanabilmekteydi. Alex, basit taklidin ötesine geçerek soyut
kavramları anlama yeteneği göstermiştir. Örneğin, kendisine sunulan iki nesne
arasındaki fark sorulduğunda, "aynı" veya "farklı" gibi
kavramları kullanarak cevap verebiliyor, hatta farkın hangi özellikte olduğunu
("Renk" gibi) belirtebiliyordu.
Bu
hayvanların başarıları, sembolik düşüncenin insan beynine özgü sihirli bir
özellik olmadığını, doğru koşullar ve eğitimle başka türlerde de ortaya
çıkabilen bir bilişsel potansiyel olduğunu göstermektedir. Bu temel bilişsel
yetenekler, insan toplumlarında din ve ideoloji gibi daha karmaşık ve soyut
kültürel yapıların evrimleşmesi için gerekli olan zemini hazırlamıştır.
5.0
Darwin'in Katedrali: Din ve Diğer İnanç Sistemlerinin Evrimi
David
Sloan Wilson, "Darwin'in Katedrali" adlı eserinde ortaya koyduğu
yaklaşımıyla, dini inanç sistemlerini evrimsel bir mercekle inceler. Bu
perspektife göre din, basit bir yanılsama, bir sömürü aracı ya da evrimin
anlamsız bir yan ürünü değil, grup düzeyinde iş birliğini, ahlakı ve uyumu
teşvik eden işlevsel bir adaptasyon olabilir. Wilson, dini inançları, tıpkı bir
organizma gibi, hayatta kalma ve yayılma başarısını etkileyen özelliklere sahip
bir kültürel varlık olarak analiz etmenin önemini vurgular.
Dinin
evrimsel kökenlerine dair temel hipotezler şunlardır:
1. Grup
Düzeyinde Adaptasyon: Din, gruplar arasındaki rekabette iş birliği ve
fedakârlığı teşvik ederek avantaj sağlayan bir mekanizmadır.
2. Sömürü
Aracı: Din, liderlerin ve yönetici sınıfların kitleleri kendi
çıkarları doğrultusunda manipüle etmesi için kullandığı bir araçtır.
3. Yan
Ürün: Din, başka amaçlar için evrimleşmiş zihinsel modüllerin
(örneğin, olaylarda fail arama eğilimi) bir yan ürünüdür ve doğrudan bir
adaptif işlevi yoktur.
Wilson,
bu hipotezleri test etmek için tarihsel bir vaka çalışması sunar: John
Calvin'in 16. yüzyıl Cenevre'sindeki reform hareketi. Tarihçi Alister McGrath
gibi uzmanların analizlerine göre, Kalvinizm Cenevre'de derin bir toplumsal
dönüşüme yol açmıştır. Şehirdeki hizipçiliği ve iç çatışmaları sona erdirmiş;
okullar, hastaneler gibi sosyal hizmet ağları kurmuş ve yurttaşlara ortak bir
kimlik aşılamıştır. Wilson bu noktada, bir inanç sisteminin sağladığı
"ahlak" (uygun olan ile olmayanı ayırt etme yetisi) ile
"moral" (eylem için gerekli motivasyon) arasındaki kritik ayrımı
vurgular. Kalvinizm, Cenevre halkına hem ortak bir ahlaki çerçeve hem de bu
çerçeveye göre hareket etme morali sunarak güçlü bir "ahlaki
topluluk" yaratmıştır. Bu dini sistem, Cenevre'yi içten ve dıştan gelen
tehditlere karşı birleştiren, şehrin bir bütün olarak hayatta kalmasını ve
gelişmesini sağlayan bir "toplumsal organizma" işlevi görmüştür.
Bu
analiz, dinin işlevselliğinin "olgusal gerçekçilik" (anlatıların
tarihsel veya bilimsel olarak doğru olması) ile "pratik gerçekçilik"
(anlatıların belirli davranışları motive etme gücü) arasındaki farkta yattığını
ortaya koyar. Örneğin, Luka İncili'nin tarihsel olarak tartışmalı anlatıları,
olgusal olarak doğru olmasalar bile, erken dönem Hıristiyan topluluğunu
birleştiren ve onlara zorluklar karşısında bir kimlik ve amaç duygusu veren
güçlü bir pratik işleve sahipti. Davranışları düzenleme ve bir topluluğu
birleştirme gücü, bir inanç sisteminin kültürel evrimdeki başarısını belirler.
Bu
işlevsellik sadece doğaüstü inançlara sahip dinlerle sınırlı değildir. Wilson,
Ayn Rand'in Objektivizm felsefesini, tanrı veya ahiret inancı içermeyen, ancak
bir dinin tüm psikolojik ve sosyolojik işlevlerini yerine getiren seküler bir
inanç sistemi olarak inceler. Objektivizm, takipçilerine rasyonel bencilliğe
dayalı net bir ahlaki çerçeve ve "kıvanca uzanan pırıltılı bir yol"
vaat ederek güçlü bir motivasyon kaynağı olmuştur. Ancak, bu pratik gerçekçilik
arayışı, Rand'in kendi hayatında olgusal gerçeklikten kopmasına neden olmuştur;
örneğin, hayat boyu sigara içmesine rağmen akciğer kanseri teşhisi karşısında
yaşadığı şaşkınlık ve bu durumu rasyonel felsefesiyle bağdaştıramaması, inanç
sistemlerinin gerçeklikle çatıştığı anları gözler önüne serer.
6.0
Sonuç: Bütüncül Bir Bilime ve Daha İyi Bir Geleceğe Doğru
David
Sloan Wilson'ın "Herkes İçin Evrim" eseri, evrim teorisinin insanı ve
toplumu anlamak için hem teorik olarak güçlü hem de pratik olarak faydalı,
birleştirici bir çerçeve sunduğu temel mesajını yineler. Bu yaklaşım,
insanlıkla ilgili birbirinden kopuk akademik disiplinleri ortak bir zeminde
buluşturma ve insan doğasına dair daha bütüncül bir anlayış geliştirme
potansiyeli taşır.
Wilson,
Adam Smith'in "görünmez el" metaforu gibi klasik ekonomik ve sosyal
teorilerin, insan doğasının yalnızca bencil ve bireyci yönüne odaklanarak büyük
resmi kaçırdığını savunur. Bu yaklaşım, William Muir'in deneyindeki en
üretken bireysel tavukları seçmeye benzer; sonuç, herkesin
zarar gördüğü, saldırgan ve verimsiz bir toplumdur. Evrimsel perspektif ise
insanların aynı zamanda doğası gereği iş birlikçi ve grup odaklı varlıklar
olduğunu gösterir. Bu, Muir'in en üretken grubu seçmesine
paralel bir görüştür ve iş birliği sayesinde daha yüksek bir kolektif refaha
ulaşılacağını ima eder. Toplumlar, yalnızca bireysel çıkar peşinde koşan
atomize bireylerin bir toplamı değil, karmaşık ve evrimleşmiş kurallar, normlar
ve ahlaki sistemlerle işleyen, organizmaya benzer karmaşık adaptif birimlerdir.
Bu
evrimsel bakış açısı, günümüzün küresel sorunlarına çözüm bulmada önemli bir
rehber olabilir. Uluslararası iş birliğinden toplumsal refahın artırılmasına
kadar pek çok alanda, insan doğasının grup odaklı mekanizmalarını anlamak
kritik öneme sahiptir. Marshall McLuhan'ın "küresel köy" metaforu
ciddiye alınmalıdır. Bu, sadece teknolojik bir bağlantıdan ibaret değildir;
küçük ölçekli toplumlarda iş birliğini ve uyumu sağlayan sosyal kontrol, itibar
ve karşılıklılık mekanizmalarının küresel ölçekte bilinçli olarak tasarlanması
ve uygulanması gerektiği anlamına gelir.
Sonuç
olarak, bilim ve özellikle evrim teorisi, bize ahlaki değerler sunmaz; ancak
olgusal dünyanın nasıl işlediğine dair en güvenilir bilgiyi sağlar. Panama
Kanalı inşaatı sırasında sarı hummanın nedeninin ahlaki zaaflar değil,
"yatak altındaki sivrisinekler" olduğunun anlaşılması gibi,
toplumların sorunlarının gerçek nedenlerini anlamak, etkili ve pratik çözümler
üretmenin ön koşuludur. Evrimsel bilgi, bu "sivrisinekleri" görmemizi
sağlar. Ancak bu bilgiyi insanlığın iyiliği için kullanmak, olgusal bilginin
ötesinde, toplumun bilinçli etik çabasını ve kolektif iradesini gerektirir.
II.
Evrimin Canlı Örnekleri: Davranışların Arkasındaki Mantık
Giriş:
Evrime Farklı Bir Bakış
Evrim
teorisi denildiğinde aklımıza genellikle milyonlarca yıllık fosiller, genetik
kodlar ve soy ağaçları gelir. Oysa evrim, sadece geçmişin tozlu sayfalarıyla
ilgili bir bilim dalı değildir. Aynı zamanda etrafımızdaki canlıların ve hatta
kendi davranışlarımızın "nedenlerini" anlamak için kullandığımız
güçlü bir araçtır. Bir kuşun neden öttüğünden, bir mikrobun neden “fedakârlık”
yaptığına, hatta bizim neden güldüğümüzden veya bazı şeyleri neden
"güzel" bulduğumuza kadar birçok sorunun cevabı evrimsel mantıkta
saklıdır.
Yazının
bu bölümünde, evrim teorisini soyut kavramlar yığını olmaktan çıkarıp, canlı ve
somut vaka analizleri üzerinden keşfe çıkacağız. Hayvanlar aleminden kendi
psikolojimize uzanan bu ilginç örnekler, doğal seçilimin canlıları ve onların
davranışlarını nasıl şekillendirdiğini gözler önüne serecektir. Hazırsanız,
davranışların arkasındaki bu gizli mantığı çözmeye başlayalım.
1.
Hayvan Davranışları Mercek Altında: Doğal Seçilimin İzleri
Bu
bölümde, hayvanlar aleminden seçilen üç farklı vaka üzerinden evrimsel
ilkelerin nasıl işlediğini inceleyeceğiz.
1.1.
Vaka Analizi: Tavuklarda Rekabet ve İş birliği
Kümes
hayvanları uzmanı William Muir, yumurta verimliliğini artırmak için zekice bir
seçici yetiştirme deneyi tasarladı. Modern yumurta üretim sektöründe genellikle
dokuz ila on iki tavuğun insanlık dışı bir biçimde küçük bir kümese
tıkıştırıldığı gerçeği, bu deneyin arka planını daha da anlamlı kılar. Muir'in
deneyi, bu koşullar altında iki farklı senaryo üzerine kuruluydu:
1. Bireysel
Seçilim: Bir grup
kümesin içindeki en verimli bireysel tavuklar seçildi ve bir
sonraki nesli üretmek için kullanıldı. Bu senaryo, "en iyinin hayatta
kalması" fikrinin en saf halini temsil ediyordu.
2. Grup
Seçilimi: Bireysel
tavuklara bakılmaksızın, bir bütün olarak en verimli kümesler seçildi
ve bu kümeslerdeki tüm tavukların bir sonraki nesli üretmesine izin verildi.
Sonuçlar
şaşırtıcıydı. Bireysel olarak en verimli tavukların seçildiği grup, birkaç
nesil sonra tam bir kaosa sürüklendi. Bu gruptaki tavuklar aşırı
agresifleşmişti; birbirlerine saldırıyor, hatta birbirlerini öldürüyorlardı.
Yumurta verimliliği ise tam aksine dibe vurmuştu. Çünkü en verimli bireyler,
aslında diğerlerini bastırarak ve kaynakları onlardan çalarak başarılı olan en
saldırgan tavuklardı.
Diğer
yanda, en verimli kümeslerin seçildiği grup ise tam bir başarı
hikayesiydi. Bu gruptaki tavuklar nesiller içinde daha uysal ve işbirlikçi hale
geldi. Yumurta verimliliği ise önemli ölçüde arttı. Çünkü bir kümesi bir bütün
olarak başarılı kılan şey, içindeki bireylerin uyum içinde çalışmasıydı.
Bireysel
düzeydeki seçilim her zaman grubun geneli için en iyi sonucu doğurmaz. Gruplar
arası seçilim, grup içinde iş birliğini ve uyumu teşvik eden özelliklerin
evrimleşmesini sağlayabilir. Bu, "grup seçilimi" olarak
bilinen önemli bir kavramdır.
Tavukların
bu basit hikayesi, rekabet ve iş birliği arasındaki evrimsel dengeyi anlamak
için güçlü bir ders sunar. Şimdi, aynı tür içindeki bireysel farklılıklara daha
yakından bakalım.
1.2.
Vaka Analizi: Güneş Balıklarının "Kişilikleri"
Yazar
David Sloan Wilson, öğrencisi Kris ile birlikte, kabak çekirdeği biçimli güneş
balıklarının davranışlarını incelemek için basit bir deney yaptı. Bir gölün
kıyısına, içinde yem olmayan parlak kapanlar yerleştirdi. Bir süre sonra
kapanları topladı ve kapana girmemiş olan diğer balıkları da bir ağ yardımıyla
yakaladı. Temel ayrım şuydu:
• Kapanla
yakalananlar: Meraklı ve "girişken" olan, yeni ve potansiyel
olarak tehlikeli bir nesneyi keşfetme riskini göze alan balıklar.
• Ağla
yakalananlar: Kapanlardan uzak duran, daha temkinli ve
"utangaç" olan balıklar.
Bu
gözlem, aynı habitatı paylaşan balıklar arasında bile tutarlı davranışsal
farklılıklar olduğunu gösterdi. Tıpkı insanlarda olduğu gibi, hayvanlar
aleminde de "utangaç-girişken" ekseninde değişen “kişilikler” mevcuttur.
Bu farklılıklar, doğal seçilimin üzerine etki edebileceği önemli bir hammadde
oluşturur.
Bu
vakanın bize öğrettiği temel içgörüler şunlardır:
• Davranışsal
Çeşitlilik: Bir türün tüm bireyleri aynı şekilde davranmaz. Bu
çeşitlilik, değişen çevre koşullarına uyum sağlamada türe esneklik kazandırır.
• Kişiliğin
Evrimi: "Kişilik" gibi karmaşık görünen özellikler de doğal
seçilimin konusu olabilir. Belli bir ortamda, girişken olmak ya da utangaç
olmak daha avantajlı hale gelebilir.
• Risk
ve Ödül: Girişkenlik (kapanlara girmek gibi) hem daha fazla kaynak
bulma potansiyeli (ödül) hem de daha yüksek risk (avlanma tehlikesi) taşır.
Doğal seçilim, bu dengeyi sürekli olarak test eder.
Güneş
balıklarındaki bu “bireysel” farklılıklardan, şimdi de “iş birliğinin” en temel
ve çarpıcı örneklerinden birine, mikropların “toplumsal” hayatına geçelim.
1.3.
Vaka Analizi: Mikropların “Toplumsal” Hayatı
Tek
hücreli bir amip olan Dictyostelium discoideum (kısaca Dicty),
koşullar iyiyken kendi başına yaşar. Ancak yiyecek kıtlığı gibi zorlu koşullar
başladığında, on binlerce tekil Dicty hücresi bir araya
gelerek çok hücreli bir "sümüklüböcek" organizması oluşturur. Bu
sümüklüböcek, daha iyi koşullar bulmak için bir bütün olarak hareket edebilir
ve bu hareket oldukça etkilidir. Sümüklüböcek yirmi santimetrelik bir mesafeye
kadar hareket edebilir ki bu, Dicty'nin büyüklüğü düşünüldüğünde,
bir insanın 65 kilometre yürümesi gibidir.
Bu
sürecin en can alıcı noktası ise en sondaki “fedakarlıktır”:
• Sümüklüböcek
uygun bir yer bulduğunda, hücrelerin yaklaşık %20'si kendilerini “feda eder”.
Bu hücreler, diğerlerinin hayatta kalabilmesi için ölü bir "sap" oluşturur.
• Geri
kalan %80'lik hücreler ise bu sapın üzerine tırmanarak sporlara dönüşür.
Bu sporlar, rüzgâr veya geçen hayvanlar aracılığıyla yeni ve daha verimli
habitatlara taşınma şansı bulur.
Bu
davranış, en temel yaşam formlarında bile “fedakarlığın (altruizm)” ve “iş birliğinin”
nasıl evrimleşebileceğine dair sarsıcı bir örnektir. Fakat “iş birliğinin”
olduğu her yerde, sistemden faydalanmaya çalışan "beleşçiler" de
ortaya çıkar. Bazı bakteri kolonilerinde, hücreleri bir arada tutan yapışkan
maddeyi üretme maliyetinden kaçan mutantlar türer. Bu "beleşçiler",
diğerlerinin ürettiği yapıştırıcıdan faydalanır ama kendileri üretmedikleri
için daha hızlı çoğalırlar. Sonunda sayıları o kadar artar ki, koloni dağılır
ve herkes kaybeder. Bu durum, tıpkı en verimli bireylerin aslında en saldırgan
tavuklar olduğunun ortaya çıktığı William Muir'in deneyi gibi, iş birliğine
dayalı her sistemde var olan temel bir evrimsel gerilimi (iş birliği vs.
bencillik) gözler önüne serer.
Hayvanlar
ve mikroplar alemindeki bu büyüleyici örneklerden sonra, şimdi de merceğimizi
kendi türümüze çevirelim ve insan davranışlarının ardındaki evrimsel mantığı
inceleyelim.
2.
İnsan Doğasına Evrimsel Bir Pencere
Bu
bölümde, günlük hayatta karşılaştığımız ancak evrimsel kökenlerini pek
düşünmediğimiz üç insan davranışını ve özelliğini inceleyeceğiz.
2.1.
Vaka Analizi: Hamilelik Bulantısı Bir Adaptasyon mu?
Hamileliğin
ilk aylarında yaşanan bulantı ve kusma (sabah bulantısı), geleneksel olarak
hamileliğin talihsiz bir yan etkisi veya bir "hastalık" olarak
görülür. Ancak evrimsel biyologlar Margie Profet ve Paul Sherman, bu duruma
farklı bir açıdan yaklaşarak radikal bir hipotez öne sürdüler.
Onlara
göre hamilelik bulantısı bir kusur değil, aksine dahice bir adaptasyondur.
Bu hipotezin temel mantığı şudur:
• Hamileliğin
ilk üç ayı, embriyonun organlarının oluştuğu ve dış etkenlere karşı en
savunmasız olduğu dönemdir.
• Bu
dönemde yaşanan bulantı, anneyi belirli yiyecek ve kokulardan (özellikle acı
sebzeler, kahve ve baharatlı yiyecekler gibi potansiyel toksinler
içerebilenlerden) uzak tutar.
• Böylece,
aslında anneyi ve hassas durumdaki embriyoyu, yiyeceklerdeki olası zararlı
maddelerden koruyan bir savunma mekanizması işlevi görür.
Bu
hipotez güçlü destek bulsa da sonraki meta-analizlerde etki gücü konusunda bazı
tartışmalar devam etmektedir.
Bu
vakanın aydınlattığı kilit içgörü, evrimsel bakış açısının bir
"kusur" veya "hastalık" olarak görülen bir durumu, aslında
hayatta kalma ve üreme başarısını artıran faydalı bir adaptasyon olarak yeniden
çerçeveleyebilmesidir.
Şimdi
de bu tür bir fiziksel adaptasyondan, daha psikolojik bir mekanizmaya, güzellik
algımıza geçiş yapalım.
2.2.
Vaka Analizi: Güzellik Algısının Kökenleri
Güzellik
algımızın tamamen kültürel ve keyfi olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Ancak
evrimsel psikoloji, güzellik standartlarımızın altında yatan biyolojik bir
mantık olduğunu öne sürer. Temiz bir ten, güçlü dişler, parlak saçlar ve
simetrik bir yüz gibi evrensel olarak çekici bulunan özellikler, aynı
zamanda sağlık ve genetik zindeliğin de göstergeleridir.
Bu
fikri test eden Britanyalı bir araştırma grubu, ilginç bir deney yaptı.
Araştırmacılar, erkek deneklerden kan örnekleri alarak bağışıklık sistemleriyle
ilgili genlerini (Büyük Doku Uyumu Kompleksi - MHC) analiz ettiler. Bu
genlerdeki çeşitlilik (heterozigotluk), daha güçlü bir bağışıklık sisteminin ve
genel sağlığın bir göstergesidir. Daha sonra, bu erkeklerin yüz fotoğraflarını
kadın deneklere göstererek çekiciliklerini puanlamalarını istediler.
Sonuç
netti: Bağışıklık sistemi genleri daha çeşitli olan erkeklerin yüzleri,
kadınlar tarafından istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha çekici bulundu.
Bu
vaka bize ne anlatıyor? Güzellik algımız, sadece estetik bir zevk meselesi
değildir. Aynı zamanda, potansiyel bir eşin genetik uyum gücünü (fitness)
değerlendirmemize yarayan, atalarımızdan miras kalmış bilinçdışı bir
evrimsel mekanizmadır.
Estetik
algıdan, en temel sosyal davranışlarımızdan biri olan gülmeye geçerek insan
doğasını keşfetmeye devam edelim.
2.3.
Vaka Analizi: Neden Güleriz?
Gülmek,
insan iletişiminin en temel ve evrensel parçalarından biridir. Nörobiyoloji,
temelde iki tür gülüş olduğunu ortaya koyar:
1. Duchenne
Gülüşü: Bu, içten ve kendiliğinden gelen gülüştür. Genellikle oyun,
mizah ve gerçek bir neşe anında ortaya çıkar. Kontrol edilmesi zordur ve
yüzdeki belirli kas gruplarını (özellikle göz çevresindekileri) harekete
geçirir.
2. Sosyal
Tebessüm: Bu ise bilinçli olarak kullandığımız, daha kontrollü bir
sosyal araçtır. Anladığımızı belli etmek, bir konuyu vurgulamak veya sosyal bir
gerilimi azaltmak için kullanılır.
Gülmenin
evrimsel kökenleri, primat atalarımızın oyun oynarken çıkardığı seslere ve yüz
ifadelerine dayanır. Ancak insanın evriminde gülmek, çok daha karmaşık ve
hayati bir sosyal işlev kazanmıştır. Gülmenin en önemli gücü, bir grup içinde
ortak bir duygusal durum ("özneler arası ortak suret") yaratmasıdır.
Bir
fıkraya hep birlikte güldüğümüzde, beynimiz keyif veren kimyasallar
(endorfinler) salgılar. Bu durum, gruptaki herkesin kendini aynı anda iyi,
güvende ve birbirine bağlı hissetmesini sağlar. Bu ortak ruh hali, atalarımız
için güvenlik ve bolluk dönemlerini işaret eden, grup içi bağları güçlendiren
ve iş birliği ile öğrenme için ideal bir zemin hazırlayan kritik bir sinyaldi.
Kısacası
gülmek, sadece komik bir şeye verilen bir tepki değil; atalarımızın hayatta
kalma ve üreme yeteneğini artıran, grup içi uyumu sağlayan hayati bir sosyal
adaptasyondur.
3.
Sonuç: Vakaların Birleştirdiği Büyük Resim
Bu
yazıda incelediğimiz birbirinden farklı vakalar, evrim teorisinin ne kadar
geniş bir yelpazede açıklayıcı bir güç sunduğunu göstermektedir. Her bir vaka,
evrimin işleyişine dair farklı bir ilkeyi aydınlatmıştır.
|
Vaka
Analizi |
Aydınlattığı
Evrimsel İlke |
|
Tavuklarda
Seçilim |
Bireysel
seçilim ile grup seçilimi arasındaki gerilim ve iş birliğinin evrimi. |
|
Güneş
Balıklarında “Kişilik” |
Tür
içinde davranışsal çeşitliliğin varlığı ve “kişiliğin” doğal seçilime tabi
olması. |
|
Mikroplarda
İş birliği |
En
temel yaşam formlarında bile “fedakârlık ve iş birliğinin” evrimleşebilmesi. |
|
Hamilelik
Bulantısı |
Bir
"kusur" gibi görünen bir özelliğin, hayatta kalmayı artıran bir
adaptasyon olabilmesi. |
|
Güzellik
Algısı |
Psikolojik
mekanizmaların, sağlıklı ve üreme potansiyeli yüksek eşleri seçmek için
evrimleşmesi. |
|
Gülmenin
Evrimi |
Karmaşık
sosyal davranışların, grup içi bağları ve koordinasyonu güçlendiren
adaptasyonlar olması. |
Sonuç
olarak, evrimsel düşünce sadece geçmişi anlamakla kalmaz, aynı zamanda bugünü
de aydınlatır. Mikropların “fedakarlığından” insanın kahkahasına, bir balığın “merakından”
annenin bulantısına kadar uzanan bu geniş yelpaze, tüm canlılığın altında yatan
ortak bir mantığı paylaştığını gösterir. Evrim, bu birleştirici mantığı
anlamamız için bize paha biçilmez bir çerçeve sunar.
Bizim perspektifimiz ise şu şekilde özetlenebilir:
İnsanın
Doğasının Evrimsel ve Toplumsal Temelleri | Mahmut Boyuneğmez
1.
"Soyut İnsan"dan "İlişkisel Organizma"ya
Marx’a
göre insan özü/doğası her bir bireye içkin bir soyutlama değildir. Wilson’ın
aktardığı Çok Seviyeli Seçilim Teorisi ve Muir’in tavuk deneyi, bu felsefi
önermenin biyolojik karşılığıdır. Muir’in deneyinde görüldüğü üzere, bireyleri
diğerlerinden yalıtarak sadece "bireysel verimlilikleri" üzerinden
tanımlamak (soyutlamak), hüsranla sonuçlanmıştır. Tavukların "özü"
(verimliliği), içinde bulundukları kümesin sosyal dokusundan, yani
"ilişkiler bütününden" bağımsız değildir. İnsan da benzer şekilde,
bencil bir atom değil, toplumsal ilişkiler ağında "insan" olma
niteliğini kazanan ilişkisel bir organizmadır.
2.
Potansiyel ve Pratik: Doğuştan Gelen Özelliklerin Toplumsal İnşası
"Konuşma
yetisi", "dik yürüme" veya "elin alet yapmaya elverişliliği"
gibi anatomik özellikler, insanın biyolojik potansiyelleridir. Ancak bu
potansiyellerin "gerçekliği içerisinde" ortaya çıkması, tamamen
toplumsal ilişkilere bağlıdır. Wilson’ın sunduğu Kültürel Evrim tablosu, bu
geçişi açıklar: Genetik miras (biyolojik potansiyel) yavaştır, ancak kültürel
miras (toplumsal pratik) hızlıdır ve bireyi şekillendiren asıl güçtür. Nuer ve
Dinka kabileleri örneğinde olduğu gibi, bireylerin eylemlerini belirleyen şey
"soyut bir kabile doğası" değil, mülkiyet, evlilik ve hukuk gibi
somut toplumsal ilişkiler bütünüdür
İnsanın
biyolojik bir temeli (doğası) vardır, ancak bu temel sadece bir hammaddedir. Bu
hammaddeyi işleyen, ona biçim veren ve onu gerçek kılan tezgâh, Marx’ın
vurguladığı toplumsal ilişkiler bütünüdür. Wilson’ın evrimsel perspektifi, bu
tezgâhın oluşumunun kökenlerini göstermektedir.
3.
"Tür" Kavramının Aşılması ve Kolektif Zekâ
Feuerbach’ın
hatası, insanı tarihsel akıştan kopararak onu yalıtılmış bir birey olarak ele
almasıdır ve Marx bunu eleştirmiştir. Wilson’ın "General Intellect"
(Genel Zekâ) tartışmasına kapı aralayan "Kolektif Ritüel" ve
"Müzik/Dans" analizleri, Marx’ın “insanın özü, toplumsal ilişkiler
bütünüdür” cümlesini doğrular: İnsan özü sadece "doğal bir bağ"
değildir; o, üretim araçlarında, dilde ve sembolik düşüncede ortaklaştırılan ve
kristalleşmiş toplumsal bir güçtür. Kanzi veya Alex gibi hayvanların bilişsel
başarıları, zihnin dahi tekil bir beyne hapsolmadığını, uygun toplumsal/eğitsel
"ilişkiler bütünü" sağlandığında sınırların nasıl aşıldığını
gösterir.
4.
Vaka Analizlerine Eleştirel Şerh: Mikroplar ve Antropomorfizm
David
Sloan Wilson, evrim teorisini biyolojinin dar sınırlarından çıkararak
antropolojiden dine kadar uzanan 'bütüncül bir bilimsel çatı' olarak kurgular;
çok seviyeli seçilim ve kültürel evrim mekanizmalarıyla, insanın bencil bir
atom değil, grup odaklı ve iş birliğine yatkın bir varlık olduğunu savunur.
Wilson, mikropların 'fedakâr' kolektif yaşamından tavukların 'toplumsal'
hiyerarşisine kadar doğadan sunduğu örneklerle, ahlak ve iş birliğinin
biyolojik bir zemini olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ancak bu noktada, mikrobiyal
dünyadaki genetik otomatizmleri 'fedakârlık', 'iş birliği' veya 'toplumsal
hayat' gibi kavramlarla açıklayan antropomorfik (insanbiçimci) bir yaklaşıma
düşme riski belirir. Oysa insanın özü/doğası, biyolojik bir potansiyelden
ziyade Marx’ın vurguladığı gibi 'toplumsal ilişkilerin bütünüdür'; dolayısıyla
mikroplardaki kimyasal etkileşimler ile insanın bilinçli praksis ve üretim
ilişkileriyle şekillenen tarihsel toplumsallığı arasında niteliksel bir uçurum ve
“beliriş” (emergence) farkı vardır. Bu bağlamda evrimsel veriler, insanın
biyolojik potansiyellerini/imkânlarını anlamak için değerli birer olgusal araç
sunsa da, insanın gerçekliğini anlamak için bu verileri tarihsel-toplumsal
ilişkilerin belirleyiciliği süzgecinden geçirmek gerekir.
5.
Davranıştan Eyleme: Psikobiyolojik Belirlenim ve Toplumsal Praksis
İnsan
varoluşunu analiz ederken, "davranış" (behavior) ile
"eylem" (action/praxis) arasında yapılacak kategorik bir ayrım,
bilimsel analizin sıhhati açısından elzemdir.
Davranış,
özü itibarıyla psikolojinin ve etolojinin inceleme alanına girer; organizmanın
içsel ve dışsal uyaranlara verdiği, hem evrimsel-biyolojik hem de toplumsal
çevre tarafından şekillendirilmiş tepkiler bütünüdür. Davranışlar, bireyin
hayatta kalma stratejileri, adaptasyon mekanizmaları ve nöropsikolojik
süreçleriyle (dürtüler, refleksler, öğrenilmiş tepkiler) yakından ilişkilidir.
Burada biyolojik temel (genetik miras) ve toplumsal belirlenim (sosyalleşme),
bireyin davranış repertuvarını sınırlayan ve yönlendiren iki ana eksendir.
Buna
karşın eylem, basit bir tepkiselliğin ötesine geçerek "toplumsal
etkinlik" karakteri kazanır. Üretim eylemi, sanatsal yaratım veya bilimsel
pratik gibi süreçler, bireysel birer "davranış" olmanın çok ötesinde,
tarihsel olarak inşa edilmiş toplumsal ilişkiler bütününe içkindir. Eylemin
motor gücü olarak görülen merak, motivasyon ve tutku gibi unsurlar, her ne
kadar bireyin öznel dünyasında filizlense de bu duygu ve yönelimlerin nesnesi,
içeriği ve gerçekleştirilme biçimi doğrudan toplumsal ilişkiler tarafından
koşullandırılır. Eylemlerin
merak ve tutku gibi bireysel yanları olsa da bu eylemlerin içeriği ve biçimi
doğrudan toplumsal ilişkilerce belirlenir.
Örneğin,
bilimsel bir keşif tutkusu bireysel bir motivasyon gibi görünse de o tutkunun
yöneleceği "bilimsel problem", kullanılan yöntem ve o eylemin
sonuçlarının toplumsallaşması, o anki üretici güçlerin düzeyi ve üretim
ilişkilerinin yapısıyla belirlenir. Bu anlamda eylem, insanın dünyayı bilinçli
olarak dönüştürdüğü praksis alanıdır. Davranışlar organizmanın çevreye uyumunu
sağlarken; eylemler, insanın kendi toplumsal doğasını ve dünyasını kurmasını
sağlar. Dolayısıyla, eylemlerin koşullayıcısı biyolojik dürtüler değil, bireyi
kuşatan ve onun "özünü" oluşturan toplumsal ilişkiler bütünüdür.
6. İdeolojilerin Oluşumu ve İşlevi
İdeolojilerin
yapı taşları olan ve düşünce/inanç/davranış kalıbı gibi biçimlere sahip
motiflerin oluşumunda birey ölçeğinde, bu genelleme düzeyinde işleyen zihinsel
düzenekler etkindir. Ters çevirme ve fetişleştirme, yansıtma, yapıp-bozma,
somutlaştırma, rasyonalizasyon bu düzeneklerden bazılarıdır. İdeologlar günlük
hayat içerisinde oluşturulan bu ideolojik motifleri sistemleştirir, doktrinleştirir
ve iradi eklemeler yaparlar. Bireylerin bir cemaat/grup oluştururken
gerçekleştirdiği kolektif pratikler ise, örneğin ritüeller, ayinler, törenler,
bir kimlik/bilinç ve duygudaşlık yaratır. İdeolojiler birey ve topluluk
ölçeklerinde amaç ve duygu ortaklığı, kimlik ve anlam sunma, sorunlara karşı
direnç gösterme ve dayanışma kurma gibi işlevlere sahiptir. Soyutlama düzeyi
toplum ölçeğine çıkarıldığında, sömürülen sınıfların sahip olduğu ideolojilerin,
egemen sınıfın iktidarını sürdürmesini sağlayan unsurlardan biri olduğu
görülecektir. Bu yazdıklarımız, ütopik ideolojiler ile realist ideolojiler
dışında kalan metafizik ve pragmatik ideolojiler için geçerlidir.
7.
Sonuç: Sivrisinekler ve “Küresel Köy”
Wilson,
toplumların sorunlarını analiz ederken Panama Kanalı inşaatı örneğini kullanır.
Kanalın inşası sırasında yaşanan ölümlerin nedeni başlangıçta "ahlaki
zaaflar" sanılmış, ancak asıl nedenin "yatak altındaki
sivrisineklerin" taşıdığı sarı humma olduğu anlaşıldığında çözüm
üretilebilmiştir. Bu metafor, cinayet veya bencillik gibi sosyal sorunları
soyut bir "insan doğasının kötülüğüne" bağlamak yerine, bu sorunları
besleyen somut "bataklıkları" yani sömürüye dayalı toplumsal
ilişkileri görmemiz gerektiğini anlatır. Wilson’ın "Panama Kanalı ve
sivrisinekler" örneği, Marx’ın materyalist yaklaşımıyla tam bir uyum
içindedir. Sorunları (cinayet, bencillik, eşitsizlik) soyut bir "insan
doğasının kötülüğüne" veya "ahlaki zaaflara" bağlamak,
sivrisinekleri ve bataklığı görmemektir.
Marshall
McLuhan’ın "küresel köy" (global village) metaforu, teknolojik
gelişmelerin dünyayı küçülterek insanlığı yeniden kabile tipi bir şeffaflık ve
karşılıklı bağımlılık ilişkisine sokacağını öngörür. Bu kavram, özü itibarıyla
Marx’ın "komünist toplum" tahayyülü ile çarpıcı benzerlikler taşır.
Komünist toplumda, üretim araçlarının ortak mülkiyeti ve sınıfların ortadan
kalkmasıyla birey, "yabancılaşmış" bir atom olmaktan çıkarak
toplumsal ilişkilerin bütününde kendi gerçek özünü bulur. Küresel köyde ise teknolojinin
sağladığı anlık iletişim, bireyi tüm insanlığın meselelerinden sorumlu kılan
"özneler arası bir ortak suret" yaratır.
Bu
benzerliğin en güçlü noktası, bireysel çıkarın kolektif refah içinde
erimesidir. Wilson’ın Muir’in deneyinden yola çıkarak vurguladığı "en
verimli kümesin seçilmesi" ilkesi hem küresel köyün hem de komünist
toplumun varoluş mantığıdır: Bireysel saldırganlık ve bencil rekabet
baskılandığında, grup (tüm insanlık) tek bir "organizma" gibi hareket
etme yeteneği kazanır. Küresel köy, bu iş birliğini teknolojik bir zorunluluk
ve iletişimsel bir ağ olarak kurgularken; komünist toplum bunu sömürünün
olmadığı, bilinçli bir toplumsal praksis olarak inşa eder.
Netice
itibarıyla, küresel köyün teknolojik olarak mümkün kıldığı "herkesin
herkese olan sorumluluğu", komünist toplumun "herkesten yeteneğine
göre, herkese ihtiyacı kadar" ilkesiyle uyumludur ve birbirlerini
tümlerler. Eğer toplumun "ilişkiler bütünü" kolektif refah ve şeffaf
bir dayanışma üzerine kurulursa, insanın özü de bu küresel ve sınıfsız köyün
(komünist dünya toplumunun) bir parçası olarak yeniden şekillenecektir. Bu
süreçte bilim ve teknoloji, "yatak altındaki sivrisinekleri"
temizleyerek insanlığı, somut ve rasyonel toplumsal düzenlemelerin
kurtaracağını gösteren en büyük rehberdir.
Bilim
bize ahlaki değerler sunmaz ama dünyayı anlamamızı sağlar. Bu bilgiyi
insanlığın iyiliği için kullanmak, olgusal bilginin ötesinde toplumsal bir etik
ve siyasal çaba ile kolektif bir irade gerektirir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.