MAR
1.0
Giriş: Sosyal Psikolojinin Tanımı ve Kapsamı
Sosyal
psikoloji, bireyin düşünce, duygu ve davranışlarının başkalarının varlığından
nasıl etkilendiğini bilimsel yöntemlerle inceleyen, insanı anlamlandırma
çabasında merkezi bir role sahip olan bir bilim dalıdır. Alanın temel gücü,
bireysel davranışları yalıtılmış bir şekilde değil, daima içinde bulunduğu
karmaşık sosyal bağlam içerisinde ele almasından gelir. Bu yaklaşım, bireyin
neden belirli durumlarda belirli şekillerde davrandığını, grup normlarına nasıl
uyum sağladığını ve sosyal çevresini nasıl algıladığını anlamak için
vazgeçilmez bir perspektif sunar.
1.1.
Sosyal Psikolojinin İkili Doğası
Sosyal
psikolojinin kökenleri, alanın doğasındaki temel ikiliği yansıtan anlamlı bir
"çifte başlangıca" dayanır. 1908 yılında, birbirinden bağımsız
olarak, bir psikolog olan William McDougall ve bir sosyolog olan Edward Ross
tarafından iki ayrı sosyal psikoloji kitabı yayımlanmıştır. Bu başlangıç,
alanın günümüzde dahi devam eden iki temel akımını ortaya koymuştur:
• Psikolojik
Sosyal Psikoloji: Bu akım, olayları içten-dışa (bireyden
çevreye) doğru inceler. Temel odak noktası, bireyin davranışını ve
bunun altında yatan nedenleri sosyal çevre içinde, fakat birey düzeyinde
anlamak ve açıklamaktır. Analiz birimi bireydir.
• Sosyolojik
Sosyal Psikoloji: Bu akım ise olayları dıştan-içe doğru
bir perspektifle ele alır. Bireysel davranışları, içinde bulunulan grup, toplum
veya kültür gibi daha geniş sosyal yapılar ve süreçler bağlamında inceler.
Bu
iki akım, sosyal psikolojiye zengin ve çok katmanlı bir bakış açısı
kazandırarak, insan davranışının hem bireysel hem de toplumsal dinamiklerini
bir arada anlama olanağı tanır.
1.2.
Tarihsel Gelişim ve Temel Akımlar
Sosyal
psikolojinin modern kimliğine kavuşmasında, özellikle İkinci Dünya Savaşı
öncesi dönemde yaşanan birkaç önemli gelişme dönüm noktası olmuştur.
• Kurt
Lewin ve Grup Dinamiği: Alanın kurucu figürlerinden kabul edilen Kurt
Lewin, "grup dinamiği" çalışmalarını başlatarak sosyal gerçeği
laboratuvar ortamına taşımıştır. Grup yapısı ve süreçlerini görgül (ampirik)
değeri yüksek laboratuvar deneyleriyle incelemesi, hem psikologlar hem de
sosyologlar üzerinde derin bir etki bırakmış ve grup süreçleri araştırmalarının
temelini atmıştır.
• Muzafer
Sherif ve Sosyal Normlar: Bir diğer öncü isim olan Muzafer Sherif,
1935 ve 1936 yıllarında gerçekleştirdiği klasik araştırmalarıyla, sosyal
normların oluşumunu ilk defa laboratuvarda deneysel olarak incelemiştir. Bu
çalışmalar, soyut bir kavram olan "norm"un somut ve ölçülebilir bir
olguya dönüşmesinde kritik bir rol oynamıştır.
• Diğer
Etkiler: Sosyal psikoloji, gelişim sürecinde psikolojinin diğer
dallarından da önemli ölçüde etkilenmiştir.
◦ Davranışçılık: Kavram
ve yöntem bakımından alana katkıda bulunmuştur.
◦ Sosyal
Öğrenme Kuramı: Öğrenme psikolojisi ile kurulan bağlar sonucu,
özellikle Bandura ve Walters (1963) gibi araştırmacıların çalışmalarıyla
geliştirilmiştir.
◦ Algı
Psikolojisi: 1940'larda "Yeni Görüş" (The New Look)
hareketi, sosyal ve kişisel etkenlerin algıyı nasıl şekillendirdiğini
laboratuvar deneyleriyle ortaya koymuştur.
• Bilişsel
Devrim: 1970'lerden itibaren sosyal psikolojide "bilişsel
devrim" olarak adlandırılan güçlü bir akım yükselişe geçmiştir. Bu dönemde
araştırmalar, bireyin sosyal dünyayı nasıl algıladığı, yorumladığı ve
anlamlandırdığı üzerine odaklanmıştır. Tutum değişimine yönelik tutarlılık
kuramları, Festinger'in bilişsel çelişki kuramı ve
davranışların nedenlerini açıklamaya odaklanan atıf kuramları, bu
devrimin temel taşlarını oluşturmuştur.
Alanın
temelini oluşturan bu kuramsal gelişmeler, geçerliliği ve güvenilirliği
titizlikle tasarlanmış araştırma yöntemleriyle test edilmiştir. Bu nedenle,
sosyal psikolojinin temel bulgularını anlayabilmek için öncelikle bu yöntemleri
incelemek gerekmektedir.
2.0
Sosyal Psikolojide Araştırma Yöntemleri
Sosyal
psikolojideki teorilerin ve deneylerin geçerliliği, bu bulguların elde edildiği
bilimsel yöntemin stratejik önemine dayanır. Bilimsel yöntem, sosyal olguları
sistematik bir şekilde inceleyerek öznellikten arındırılmış, güvenilir ve
tekrarlanabilir sonuçlara ulaşmayı hedefler. Dolayısıyla, alandaki temel
teorileri ve deneyleri eleştirel bir gözle değerlendirebilmek için kullanılan
araştırma yöntemlerini anlamak bir ön koşuldur.
2.1.
Bilimsel Yöntemin Mantığı ve Amaçları
Sosyal
psikolojide bilimsel araştırmanın dört temel amacı bulunmaktadır:
1. Olayların
Betimlenmesi: İncelenen olgunun veya davranışın ne olduğunu sistematik
bir şekilde tanımlama ve sınıflandırma amacı güder.
2. Olayları
Anlama ve Açıklama: Olaylar arasındaki ilişkileri saptayarak
"Neden?" sorusuna yanıt arar. Bu, neden-sonuç ilişkilerinin
kurulmasını hedefler.
3. Olayların
Önceden Tahmini: Belirli koşullar altında bir olayın gelecekte ortaya
çıkıp çıkmayacağını veya nasıl bir seyir izleyeceğini öngörme amacı taşır.
4. Olaylara
ve Sosyal Politikalara Etki Etme: Elde edilen bilgilerle olayları
kontrol etme, istenen yönde değiştirme ve bulguları kullanarak toplumsal
düzeyde politikaların şekillenmesine katkıda bulunmaktır.
2.2.
Temel Araştırma Yöntemleri
Sosyal
psikologlar, bu amaçlara ulaşmak için hem deneysel hem de deneysel olmayan
çeşitli yöntemler kullanırlar.
Deneysel
Yöntemler
Deneysel
yöntemler, neden-sonuç ilişkisi kurmak için en güçlü araçlardır. Temel mantığı,
araştırmacının bir değişkeni (bağımsız değişken) sistematik olarak değiştirmesi
ve bu değişimin başka bir değişken (bağımlı değişken) üzerindeki etkisini
gözlemlemesidir.
• Laboratuvar
Deneyi: Kontrolün en yüksek olduğu yöntemdir. Araştırmacı, sonuca etki
edebilecek diğer tüm dışsal faktörleri kontrol altında tutarak saf bir
neden-sonuç ilişkisi kurmayı hedefler.
◦ Avantajları: Nedensel
ilişki kurma, hipotez sınama ve yüksek kontrol gücü.
◦ Sorunları: Ortamın
yapay olması nedeniyle bulguların gerçek hayata genellenmesindeki zorluklar,
katılımcıların beklentilerinin sonuçları etkilemesi ve potansiyel etik
sorunlar.
◦ Örnek: Darley
ve Latané'nin (1968) klasik yardım etme davranışı deneyi, bu yöntemin tipik bir
örneğidir. Deneyde, bir kaza durumunda ortamdaki insan sayısı (bağımsız
değişken) arttıkça, herhangi bir bireyin yardım etme olasılığının (bağımlı
değişken) azaldığı gösterilmiştir.
• Alan
Deneyi: Bağımsız değişkenin araştırmacı tarafından ayarlandığı, ancak
deneyin laboratuvarda değil, okul, iş yeri gibi doğal bir ortamda
gerçekleştirildiği yöntemdir.
◦ Avantajları: Bulguların
genellenebilirliği laboratuvar deneyine göre daha yüksektir.
◦ Sorunları: Dışsal
değişkenleri kontrol etmek daha zordur, bu da neden-sonuç ilişkisi kurmayı
güçleştirebilir.
◦ Örnek: Kağıtçıbaşı,
Bekman ve Sunar'ın (1993) "Erken Destek Projesi", bir alan deneyi
örneğidir. Bu projede, düşük gelirli semtlerdeki annelere verilen eğitimin
(bağımsız değişken) çocukların gelişimi (bağımlı değişken) üzerindeki etkisi
incelenmiştir.
• Doğal
Deney: Araştırmacının olaya hiçbir müdahalede bulunmadığı,
kendiliğinden oluşan durumları incelediği bir yöntemdir. Araştırmacı, olaya
maruz kalanları (deney grubu) ve kalmayanları (kontrol grubu) karşılaştırır.
Deneklerin gruplara rastlantısal olarak dağıtılamaması nedeniyle
"yan-deney" (quasi-experimental) olarak da adlandırılır.
Deneysel
Olmayan Yöntemler
Bu
yöntemler, değişkenler arasındaki ilişkileri (korelasyon) incelemek için
kullanılır ancak neden-sonuç ilişkisi kurmazlar.
• Alan
Araştırması: Davranışların doğal ortamlarında, araştırmacının
müdahalesi olmaksızın gözlemlenmesine dayanır.
◦ Örnek: Hall
ve Veccia'nın (1990) insanların birbirine dokunma davranışını incelediği
araştırma, bu yöntemin bir örneğidir. Araştırmacılar, kamusal alanlarda
çiftleri gözlemleyerek yaş ve cinsiyetin dokunma davranışını nasıl etkilediğini
saptamışlardır.
• Survey
(Tarama) Araştırması: Geniş kitlelerin belirli bir konudaki tutum,
inanç veya davranışlarını anlamak için anket ve mülakat tekniklerinin
kullanıldığı bir yöntemdir. Genellikle, incelenen nüfusu temsil eden bir örneklem üzerinde
çalışılır.
• Arşiv
Araştırması: Gazete, resmi kayıtlar, mektuplar gibi mevcut yazılı veya
görsel kayıtlardan veri toplanarak gerçekleştirilir.
2.3.
Araştırma Süreci ve Etik
Bir
sosyal psikoloji araştırması sistematik adımlardan oluşur:
1. Araştırma
fikrinin belirlenmesi
2. Literatür
taraması ve hipotez oluşturma
3. Araştırma
deseninin seçimi
4. Verilerin
toplanması
5. Verilerin
analizi ve yorumlanması
Bu
süreçte etik ilkelere bağlı kalmak esastır. Katılımcıların
bilgilendirilmiş onamının alınması, gizliliğin korunması ve araştırmanın onlara
zarar vermemesini sağlamak, sosyal bilim araştırmalarının temel etik
sorumluluklarıdır.
Bu
yöntemlerle elde edilen bulguların en çarpıcı örneklerinden bazıları, bireyin
grup içindeki davranışlarını şekillendiren sosyal etki ve uyma süreçleridir.
3.0
Sosyal Etki, Uyma ve İtaat
Bireyin
grup içindeki davranışlarını şekillendiren en temel ve güçlü süreçlerden biri
sosyal etkidir. İnsanlar, başkalarının varlığında düşüncelerini, duygularını ve
davranışlarını değiştirme eğilimindedir. Bu süreç, toplumsal normların
oluşumundan otoriteye sorgusuz itaate kadar uzanan geniş bir yelpazedeki insan
davranışlarını açıklamamıza olanak tanır.
3.1.
Klasik Uyma ve İtaat Deneyleri
Sosyal
psikoloji tarihinde, sosyal etkinin gücünü çarpıcı bir şekilde ortaya koyan ve
alanın temelini oluşturan üç klasik deney bulunmaktadır.
• Muzafer
Sherif'in Norm Oluşumu Deneyi: Fiziksel gerçeğin belirsiz olduğu bir
durumda grup normlarının nasıl kendiliğinden oluştuğunu inceleyen bu deney,
sosyal psikolojinin en önemli çalışmalarından biridir.
◦ Metodoloji: Karanlık
bir odada sabit bir ışık noktasının hareket ediyormuş gibi algılanmasına
dayanan otokinetik etki kullanılmıştır. Deneklerden, ışığın ne
kadar hareket ettiğini tahmin etmeleri istenmiştir.
◦ Bulgular: Denekler
tek başlarınayken kendilerine özgü standartlar geliştirmiş, ancak bir grup
içinde tahminlerini paylaştıklarında kısa sürede ortak bir standart (grup
normu) üzerinde birleşmişlerdir. Daha da önemlisi, bu grupta oluşturulan norm,
denekler bir yıl sonra tek başlarına teste alındıklarında bile kullanılmaya
devam etmiştir. Bu bulgu, sosyal normların kalıcılığını ve içselleştirildiğini
göstermektedir.
• Solomon
Asch'in Uyma Deneyi: Bu deney, fiziksel gerçeğin açık ve net olduğu
bir durumda bile grup baskısının bireyin yargılarını ne ölçüde
etkileyebileceğini araştırmıştır.
◦ Metodoloji: Deneklere,
bir karttaki tek bir çizginin uzunluğunu, diğer karttaki üç çizgiden hangisiyle
aynı olduğunu söylemeleri istenmiştir. Gruptaki diğer üyeler (araştırmacının
yardımcıları) kasıtlı olarak yanlış cevaplar vermiştir.
◦ Bulgular: Önemli
sayıda katılımcının, doğru cevabı açıkça bilmesine rağmen en az bir kere grubun
bariz şekilde yanlış olan cevabına uyduğu gözlemlenmiştir. Bu deney, Sherif'in
deneyinden farklı olarak, bireyin gerçeği anlamak için gruba bir bilgi kaynağı
olarak ihtiyaç duymadığı durumlarda dahi uyma davranışının ortaya
çıkabileceğini göstermiştir. Bu iki deney arasındaki temel fark, uyma
davranışının altında yatan mekanizmaları aydınlatır: Sherif'in deneyindeki
uyma bilgisel sosyal etkiye (doğruyu öğrenme ihtiyacı),
Asch'in deneyindeki uyma ise normatif sosyal etkiye (grup
tarafından kabul edilme ve dışlanmama arzusu) dayanmaktadır.
• Stanley
Milgram'ın İtaat Deneyi: Otoriteye itaatin ahlaki sınırlarını
sorgulayan bu sarsıcı deney, sosyal psikolojinin en çok tartışılan
çalışmalarından biridir.
◦ Metodoloji: Deneyde
katılımcılara "öğretmen" rolü verilmiş ve "öğrenci"
rolündeki bir kişiye (araştırmacının yardımcısı) yanlış cevap verdiğinde artan
dozlarda elektrik şoku vermeleri istenmiştir.
◦ Bulgular: Katılımcıların
%65'i, öğrencinin acı dolu çığlıklarına rağmen, beyaz önlüklü araştırmacının
emirlerine uyarak en yüksek düzey olan 450 voltluk şoku vermeye devam etmiştir.
Bu sonuçlar, sıradan insanların meşru bir otoritenin baskısı altında ne kadar
ileri gidebileceğini göstermesi açısından psikoloji dünyasında şok etkisi
yaratmıştır.
3.2.
Uyma Davranışını Etkileyen Faktörler
Bu
klasik deneyler ve onların çeşitli varyasyonları, uyma davranışını etkileyen
bir dizi ortamsal, kişisel ve kültürel faktörü ortaya koymuştur.
Ortamsal
Etkenler
• Grubun
Büyüklüğü: Uyma davranışı, grubun büyüklüğüyle birlikte artar ancak bu
artış belirli bir noktadan sonra durur.
• Söz
Birliği: Gruptaki söz birliğinin bozulması, uyma oranını dramatik bir
şekilde düşürür. Asch deneyinin bir varyasyonunda, gruptan sadece bir kişinin
bile doğru cevabı vermesi, deneğin grup baskısına direnme olasılığını önemli
ölçüde artırmıştır.
• Yüz
Yüze Olmanın Etkisi: Sosyal etki, yüz yüze etkileşimlerde çok daha
güçlüdür. Milgram deneyinde, araştırmacı emirlerini telefonla verdiğinde itaat
oranı %65'ten %22'ye düşmüştür. Benzer şekilde, "öğretmen"in
"öğrenciyle" aynı odada olması ve ona fiziksel olarak dokunması
gerektiğinde itaat oranı %60'tan %30'a düşmüştür.
Kişisel
ve Kültürel Etkenler
Uyma
davranışı, içinde yaşanılan kültürün değerlerinden derinden etkilenir.
Özellikle bireycilik ve toplulukçuluk boyutları, bu konuda
önemli farklılıklar yaratır.
• Genel
olarak, toplulukçu kültürlerde (örneğin, Asya ve Latin Amerika ülkeleri) grup
uyumuna ve bağlılığına daha fazla değer verildiği için uyma oranları, bireysel
özerkliğin vurgulandığı bireyci kültürlere (örneğin, Kuzey Amerika ve Batı
Avrupa) göre daha yüksek olma eğilimindedir.
• Ancak
bu, toplulukçu kültürlerdeki bireylerin her gruba kayıtsız şartsız uyduğu
anlamına gelmez. Bu kültürlerde iç grup (in-group) ve dış grup
(out-group) ayrımı daha belirgindir. Bireyler, kendilerinden olarak
gördükleri iç grupların normlarına yüksek düzeyde uyum gösterirken, yabancı
olarak algıladıkları dış gruplardan gelen sosyal etkiye direnebilirler.
Örneğin, Frager'in (1970) Japonya'da yaptığı bir araştırmada, birbirini
tanımayan deneklerden oluşan gruplarda (dış grup) uyma oranının, Asch'in
Amerika'daki orijinal deneyinden daha düşük olduğu bulunmuştur.
Bireyin
grup baskısına boyun eğmesi veya direnmesi, aynı zamanda sosyal dünyayı nasıl
algıladığı ve yorumladığıyla da yakından ilişkilidir. Bu süreçler, sosyal biliş
alanının temel konusunu oluşturur.
4.0
Sosyal Biliş: Başkalarını ve Davranışları Yorumlama
Sosyal
biliş, insanların kendileri ve sosyal çevreleri hakkındaki bilgileri nasıl
yorumladıklarını, analiz ettiklerini ve kullandıklarını inceleyen bir sosyal
psikoloji alanıdır. Başkaları hakkında edindiğimiz ilk izlenimlerden, onların
davranışlarının nedenlerini anlamaya çalışma sürecine kadar, kişilerarası
ilişkilerimizi şekillendiren temel bilişsel mekanizmaları anlamamızı sağlar.
4.1.
İzlenim Oluşturma
İnsanlar,
başkaları hakkında çok az bilgiyle dahi hızlı ve genellikle bütüncül izlenimler
oluşturma eğilimindedir. Bu süreç, belirli mekanizmalar ve bazen de yanılgılar
içerir.
• Merkezi
Kişilik Özellikleri: Solomon Asch (1946), yaptığı klasik araştırmada
bazı kişilik özelliklerinin, izlenim oluşturma sürecinde diğerlerinden daha
"merkezi" bir rol oynadığını göstermiştir. Deneklere bir kişi
hakkında bir sıfat listesi verilmiş ve bu kişiyi değerlendirmeleri istenmiştir.
Listede sadece "cana yakın" sıfatının "soğuk" ile
değiştirilmesi, kişi hakkındaki genel izlenimi (cömert, esprili vb.) dramatik
bir şekilde değiştirmiştir. Buna karşılık, "kibar" ve
"kaba" gibi sıfatların değiştirilmesi bu kadar büyük bir etki
yaratmamıştır.
• İzlenim
Oluşturmadaki Yanılgılar: İzlenimlerimiz her zaman rasyonel ve
sistematik süreçlerle oluşmaz. Sıkça düştüğümüz bazı yanılgılar şunlardır:
◦ Gizil
Kişilik Kuramları: Bazı kişilik özelliklerinin birbiriyle ilişkili
olduğuna dair zihnimizde bulunan inanç ve varsayım sistemleridir. Örneğin,
cömert birinin aynı zamanda cana yakın olduğunu varsayma eğilimimiz bu
kuramlardan kaynaklanır.
◦ Öncelik
Etkisi (Primacy Effect): Bir kişi hakkında edindiğimiz ilk bilgiler,
daha sonra edindiğimiz bilgilere göre izlenimlerimiz üzerinde daha güçlü bir
etkiye sahiptir. İlk bilgiler, sonraki bilgileri yorumlayacağımız bir
"şema" veya çerçeve oluşturur.
◦ Olumluluk
Yanılgısı (Positivity Bias): Genel olarak insanları olumsuzdan ziyade
olumlu bir şekilde değerlendirme eğilimidir.
◦ Olumsuzluk
Yanılgısı (Negativity Bias): Olumsuz bilgiler, olumlu bilgilere göre
izlenimlerimiz üzerinde daha orantısız bir etkiye sahiptir.
◦ Ayla
(Hare) Etkisi (Halo Effect): Bir kişinin tek bir olumlu veya olumsuz
özelliğine dayanarak onun diğer özellikleri hakkında da benzer yönde
genellemeler yapma eğilimidir. Örneğin, fiziksel olarak çekici birinin aynı
zamanda zeki ve dürüst olduğunu varsaymak gibi.
4.2.
Atıf Kuramları: Davranışların Nedenlerini Anlama
Atıf
süreci, insanların kendilerinin ve başkalarının davranışlarına nedenler yükleme
biçimidir. Bu süreç, sosyal dünyayı daha anlaşılır ve öngörülebilir kılmamıza
yardımcı olur.
• Heider'in
İçsel ve Dışsal Atıf Kavramları: Fritz Heider, atıf kuramının
temellerini atarak insanların davranışların nedenlerini iki temel kategoriye
ayırdığını öne sürmüştür:
◦ İçsel
Atıf (Kişisel): Davranışın nedenini, kişinin karakteri, tutumu veya
yeteneği gibi içsel özelliklerine bağlamak.
◦ Dışsal
Atıf (Durumsal): Davranışın nedenini, içinde bulunulan durum, şans
veya başkalarının etkisi gibi dışsal faktörlere bağlamak.
• Kelley'nin
Birlikte Değişim Modeli: Harold Kelley, insanların bir "naif
bilimci" gibi davrandığını ve bir davranışın nedenini belirlemek için üç
tür bilgiyi sistematik olarak analiz ettiğini savunmuştur:
1. Tutarlılık: Kişi,
farklı zamanlarda aynı duruma benzer tepkiler veriyor mu?
2. Belirginlik: Kişi,
sadece bu duruma mı bu şekilde tepki veriyor, yoksa başka durumlarda da mı?
3. Benzerlik
(Konsensüs): Başka insanlar da aynı durumda aynı şekilde mi
davranıyor? Bu üç bilgi türünün kombinasyonuna göre içsel veya dışsal
atıflar yapılır.
4.3.
Atıflardaki Sistematik Yanılgılar
Atıf
süreci de, izlenim oluşturma gibi, çeşitli sistematik yanılgılara açıktır. Bu
yanılgılar, sosyal yargılarımızı önemli ölçüde etkiler.
• Temel
Atfetme Yanılgısı: Gözlemcilerin, başkalarının davranışlarını
açıklarken durumsal faktörlerin rolünü küçümseyip, kişinin içsel özelliklerine
(kişiliğine) aşırı vurgu yapma eğilimidir.
◦ Örnek: Ross
ve arkadaşlarının (1977) "soru soran-cevaplayan" deneyi bu yanılgıyı
net bir şekilde gösterir. Deneyde, rastgele "soru soran" rolü atanan
kişilerin, "cevaplayan" rolündeki kişilerden daha bilgili olarak
algılanması, gözlemcilerin rollerin getirdiği durumsal avantajı göz ardı edip
kişisel özelliklere atıf yaptığını kanıtlamıştır.
• Aktör-Gözlemci
Yanılgısı: Bireylerin kendi davranışlarını açıklarken dışsal
faktörlere, başkalarının davranışlarını açıklarken ise içsel faktörlere
odaklanma eğilimidir. "Aktör" olarak kendi davranışımızın ardındaki
durumsal baskıların farkındayken, "gözlemci" olarak dikkatimiz diğer
kişinin kendisine odaklanır.
• Kendini
Kayırma Eğilimi (Benliğe Hizmet Yanılgısı): Bireylerin başarılarını
kendi içsel özelliklerine (yetenek, çaba), başarısızlıklarını ise dışsal
nedenlere (şanssızlık, durumun zorluğu) atfetme motivasyonel eğilimidir. Bu
yanılgıya yakından ilişkili bir diğer eğilim de ben-merkezli düşüncedir;
bu, bireyin bir olayın sonucunda kendi rolünü abartma ve olayları kendi
perspektifinden yorumlama eğilimini ifade eder. Her iki yanılgı da benlik
saygısını koruma ve artırma işlevi görür.
Sosyal
dünyayı yorumlarken kullandığımız bu bilişsel süreçler, aynı zamanda o dünyaya
yönelik inanç ve değerlendirmelerimiz olan tutumlarımızın oluşumunu ve
değişimini de etkiler.
5.0
Tutumlar: Oluşumu, Değişimi ve Davranışa Etkisi
Tutumlar,
sosyal psikolojinin en merkezi kavramlarından biridir. Belirli bir sosyal
nesneye (kişi, grup, fikir, olay) yönelik bilişsel, duygusal ve davranışsal
eğilimlerimizi içeren organize ve kalıcı değerlendirmelerdir. Tutumlar, dünyayı
nasıl algıladığımızı, neye yaklaşıp neden uzaklaştığımızı belirleyerek sosyal
davranışlarımıza yön verir.
5.1.
Tutumların Yapısı ve Ölçümü
Tutumların
genel kabul gören üçlü bir yapısı vardır:
1. Bilişsel
Öğe: Tutum objesi hakkındaki inançlar, bilgiler ve düşünceler.
2. Duygusal
Öğe: Tutum objesine yönelik hissedilen duygular (sevme, nefret etme,
korkma vb.).
3. Davranışsal
Öğe: Tutum objesine karşı belirli bir şekilde davranma eğilimi.
Tutumları
ölçmek için sosyal psikologlar çeşitli teknikler kullanır. En yaygın doğrudan
ölçüm teknikleri arasında, bireylerin bir ifadeye ne ölçüde katıldıklarını
belirttikleri Likert Ölçekleri ve bir kavramı zıt sıfat çiftleri
arasında değerlendirdikleri Duygusal Anlam Ölçeği yer alır.
5.2.
Tutum-Davranış İlişkisi
Yaygın
kanının aksine, tutumlar her zaman davranışları doğrudan yansıtmaz. Tutum ile
davranış arasındaki tutarlılık, bir dizi faktöre bağlıdır:
• Tutumun
Gücü: Güçlü ve kişisel deneyime dayalı tutumlar, davranışları daha iyi
yordar.
• Tutumun
Ulaşılabilirliği: Bir tutumun bellekten ne kadar kolay çağrılabildiği,
davranış üzerindeki etkisini artırır.
• Zaman
Faktörü: Tutum ölçümü ile davranışın gözlemlenmesi arasındaki zaman
uzadıkça aradaki ilişki zayıflar.
Ajzen'in
Planlanmış Davranış Kuramı,
bu ilişkiyi açıklayan önemli bir modeldir. Bu kurama göre, tutumlar davranışı
doğrudan değil, niyet aracılığıyla etkiler. Bir davranışı
gerçekleştirme niyeti ise sadece tutumdan değil, aynı zamanda sosyal
normlardan (başkalarının ne düşündüğü) ve algılanan davranışsal
kontrolden (davranışı gerçekleştirmenin ne kadar kolay veya zor olduğu
algısı) de etkilenir.
5.3.
Tutum Değişimine Kuramsal Yaklaşımlar
Tutumların
nasıl değiştiğini açıklayan birçok kuram geliştirilmiştir. Bunlardan en etkili
olanları, insanların bilişsel tutarlılığa duyduğu ihtiyacı temel alan
kuramlardır.
• Denge
Kuramları (Heider): Heider'in (k-d-o) modeli, bir kişinin (k), başka
bir kişiye (d) ve bir tutum objesine (o) yönelik tutumları arasındaki
ilişkilerde denge arayışını temel alır. Eğer bu üçlü yapı içinde bir
dengesizlik varsa (örneğin, sevdiğiniz bir arkadaşınızın (d) sevmediğiniz bir
siyasi partiyi (o) desteklemesi), bu durum bireyde gerilim yaratır ve
tutumlarından birini değiştirerek dengeyi yeniden kurma eğilimi doğurur.
• Bilişsel
Çelişki Kuramı (Festinger): Leon Festinger tarafından geliştirilen bu
etkili kuram, bir bireyin tutumlarıyla çelişen bir davranış sergilediğinde
ortaya çıkan psikolojik rahatsızlık durumunu (çelişki) inceler. Birey, bu
rahatsızlığı azaltmak için ya davranışını ya da tutumunu değiştirme yoluna
gider.
◦ Klasik
Deney: Festinger ve Carlsmith'in (1959) "sıkıcı iş" deneyi,
bu kuramın en bilinen kanıtıdır. Çok sıkıcı bir işi yapan deneklerden, bir
sonraki deneğe işin zevkli olduğunu söylemeleri istenmiştir. Bu yalan
karşılığında 1 dolar alan denekler, 20 dolar alan deneklere göre işi daha sonra
gerçekten daha zevkli olarak değerlendirmişlerdir. Bu sonuç, dışsal
gerekçelendirme yetersiz olduğunda (1 dolar), bireylerin tutum ve davranışları
arasındaki çelişkiyi azaltmak için içsel bir gerekçe yaratarak tutumlarını
davranışlarıyla uyumlu hale getirme eğiliminde olduklarını kesin bir şekilde
ortaya koymuştur.
◦ Eleştiriler: Kuramın
evrenselliği, özellikle toplulukçu kültürlerde bilişsel çelişkinin daha az
yaşandığına dair bulgularla sorgulanmıştır. Ayrıca, Daryl Bem'in Benlik
Algısı Kuramı, tutum değişikliğinin çelişkiyi azaltma güdüsünden değil,
insanların kendi davranışlarını gözlemleyerek tutumları hakkında çıkarım
yapmasından kaynaklandığını öne sürerek alternatif bir açıklama getirmiştir.
5.4.
İkna ve İletişim
Tutumlar,
aynı zamanda ikna edici iletişim yoluyla da değişebilir. İkna sürecini anlamak
için geliştirilen en önemli modellerden biri Ayrıntılandırma Olasılığı
Modeli'dir.
• Ayrıntılandırma
Olasılığı Modeli (AOM): Petty ve Cacioppo tarafından geliştirilen bu
model, iknanın iki temel yoldan gerçekleştiğini öne sürer:
1. Merkezi
Yol: Hedef kitle motive olduğunda ve mesajı dikkatlice
düşünebildiğinde gerçekleşir. Mesajın içeriğindeki argümanların gücüne dayanır
ve daha kalıcı, güçlü bir tutum değişikliğine yol açar.
2. Çevresel
Yol: Hedef kitle mesajla ilgilenmediğinde veya dikkatini veremediğinde
gerçekleşir. Mesajın içeriği yerine, konuşmacının çekiciliği, uzmanlığı veya
mesajın sunuluş şekli gibi çevresel ipuçlarına dayanır. Bu yolla oluşan tutum
değişikliği daha yüzeysel ve geçicidir.
• Etkileyici
İletişimin Öğeleri: Bir iletişimin ikna gücü, üç temel öğenin
özelliklerine bağlıdır:
◦ Kaynağın
Özellikleri: Kaynağın inanılırlığı (uzmanlık ve
güvenilirlik) ve hoşa gitmesi (çekicilik, benzerlik) ikna gücünü
artırır.
◦ İletişimin
Özellikleri: Mesajın tek yönlü mü yoksa çift yönlü mü olduğu, duygusal
mı yoksa ussal mı olduğu (örneğin, korku yaratıcı iletişim), hedefle
kaynak arasındaki görüş farkının derecesi, mesajın tekrar edilme
sıklığı ve sunum sırası gibi faktörler etkilidir.
◦ Hedefin
Özellikleri: Hedef kitlenin kendine güveni, düşünme ihtiyacı ve kendini
izleme gibi kişilik özellikleri, ikna edilmeye ne kadar açık olduklarını
belirler.
Bireysel
düzeyde incelenen bu bilişsel ve tutumsal süreçler, bireyler bir araya gelip
gruplar oluşturduğunda daha karmaşık dinamiklere dönüşür.
6.0
Grup Süreçleri ve Kültürlerarası Etkileşimler
İnsan,
sosyal bir varlıktır ve yaşamının büyük bir bölümünü gruplar içinde geçirir.
Aileden iş arkadaşlarına, spor takımlarından sosyal kulüplere kadar gruplar,
bireyin kimliğini, davranışlarını ve karar alma süreçlerini derinden etkiler.
Grupların yapısını, işleyişini ve birey üzerindeki etkilerini anlamak, sosyal
psikolojinin temel hedeflerindendir.
6.1.
Grup Yapısı ve Liderlik
Gruplar,
bireylere aidiyet, sosyal kimlik ve destek sağlama gibi temel işlevleri yerine
getirir. Her grubun kendine özgü bir yapısı vardır ve bu yapı içinde liderlik
önemli bir rol oynar.
• Lewin,
Lippitt ve White'ın (1939) Klasik Liderlik Araştırması: Bu öncü
çalışma, farklı liderlik tarzlarının grup atmosferi ve verimliliği üzerindeki
etkilerini incelemiştir.
◦ Yetkeci
Liderlik: Liderin tüm kararları tek başına aldığı ve emirler verdiği
bu tarz, grup üyeleri arasında daha fazla saldırganlık ve hoşnutsuzluk
yaratmıştır. Grup, lider varken verimli çalışsa da, lider ortamdan ayrıldığında
verimlilik düşmüştür.
◦ Demokratik
Liderlik: Liderin karar alma sürecine grup üyelerini dahil ettiği ve
iş birliğini teşvik ettiği bu tarz, daha yüksek grup morali, daha fazla
özgünlük ve liderin yokluğunda dahi devam eden bir verimlilik sağlamıştır.
• Liderlikte
Kültürün Etkisi: Bu bulguların evrenselliği sınırlıdır. Örneğin,
yetkeci bir kültüre sahip olan Hindistan'da yapılan benzer çalışmalarda,
üyelerin demokratik lideri "zayıf" bulduğu ve yetkeci liderliğin daha
başarılı olduğu gözlemlenmiştir. Bu, liderlik etkinliğinin kültürel
beklentilerle yakından ilişkili olduğunu göstermektedir.
6.2.
Gruplarda Karar Verme
Gruplar,
karar alma süreçlerinde bireylerden sistematik olarak farklılaşan bazı
eğilimler sergiler.
• Riske
Girme ve Uçlara Kayma: Yaygın kanının aksine, gruplar genellikle
bireylerden daha temkinli değil, daha riskli kararlar alma
eğilimindedir. Stoner'ın (1961) bulgularıyla ortaya konan bu riske girme
(risky shift) olgusu, daha sonra yapılan araştırmalarla daha genel bir
kavrama evrilmiştir: Uçlara kayma (group polarization). Grup tartışmaları,
üyelerin başlangıçtaki eğilimlerini (ister riskli ister temkinli olsun) daha da
güçlendirerek grubun daha uç bir karar almasına neden olur.
• Grup
Düşünü (Groupthink): Özellikle yüksek uyum baskısı olan ve dışarıya
kapalı gruplarda görülen bu tehlikeli süreçte, grup üyelerinin fikir birliğine
varma arzusu, mantıklı ve gerçekçi alternatifleri değerlendirme yeteneklerinin
önüne geçer. Grup uyumunu koruma güdüsü, eleştirel düşünceyi bastırır ve hatalı
kararlara yol açabilir.
6.3.
Kültür ve Sosyal Psikoloji
Kültür,
bireylerin dünyayı algılama, yorumlama ve davranışta bulunma biçimlerini
temelden şekillendirir. Sosyal psikolojik süreçlerin büyük bir kısmı evrensel
olmaktan çok, kültürel bağlama duyarlıdır.
• Bireycilik
ve Toplulukçuluk: Hofstede tarafından tanımlanan bu iki kültürel
boyut, birçok sosyal psikolojik olgudaki farklılıkları açıklamak için
kullanılır.
◦ Bireycilik: Bireysel
hedeflerin, özerkliğin ve kişisel başarının ön planda olduğu kültürlerdir.
◦ Toplulukçuluk: Grup
hedeflerinin, uyumun ve kişilerarası ilişkilerin öncelikli olduğu kültürlerdir.
◦ Kültür
ve Bilişsel Yanılgılar: Daha önce incelenen bilişsel yanılgıların çoğu
kültüre göre farklılık gösterir. Örneğin, temel atfetme yanılgısı bireyci
kültürlerde çok daha yaygınken, toplulukçu kültürlerde durumsal faktörlere daha
fazla vurgu yapılır. Benzer şekilde, kendini kayırma eğilimi bireyci
kültürlerde benliği yüceltme işlevi görürken, toplulukçu kültürlerde kendini
eleştirme ve alçakgönüllülük daha fazla değer görebilir.
• Kültür
ve Benlik: Kültürel farklılıkların en temel yansımalarından biri
benlik algısında görülür.
◦ Bireyci
kültürlerde, diğerlerinden bağımsız ve kendine özgü özelliklerle
tanımlanan "ayrık benlik" (independent self) yaygındır.
◦ Toplulukçu
kültürlerde ise, sosyal roller ve önemli ilişkiler bağlamında tanımlanan "ilişkili
benlik" (interdependent self) ön plandadır. Bu iki benlik yapısı,
temel atfetme yanılgısındaki kültürel farklılıkların da bilişsel temelini
oluşturur. Kendini sosyal bağlam ve ilişkiler içinde algılayan "ilişkili
benlik", davranışları yorumlarken durumsal faktörlere doğal olarak daha
fazla ağırlık verir ve bu da temel atfetme yanılgısını azaltır.
◦ Kağıtçıbaşı,
bu ikiliğin ötesinde, hem özerkliği (kendi kendine karar verebilme) hem de
ilişkiselliği (duygusal bağlılık) bir arada barındıran "özerk-ilişkili
benlik" modelini geliştirerek yeni bir sentez sunmuştur. Bu model,
özellikle kentleşme ve eğitimle birlikte değişen toplumlardaki benlik yapısını
anlamak için önemli bir çerçeve sağlar.
Bu
kültürel perspektif, sosyal psikolojinin evrensel ilkeler arayışını, insan
davranışının zengin çeşitliliğini göz ardı etmeden sürdürmesi gerektiğini
hatırlatır.
7.0
Sonuç ve Değerlendirme
Bu
literatür taraması, sosyal psikolojinin bireyi sosyal bağlamı içinde anlamaya
yönelik temel teorilerini, çığır açan deneylerini ve merkezi kavramlarını
kapsamlı bir şekilde ele almıştır. İncelemelerimiz, bireyin davranışlarının
çoğu zaman kişisel özelliklerinden çok, içinde bulunduğu durumun ve sosyal
etkinin gücü tarafından şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Sherif, Asch
ve Milgram'ın klasik deneyleri, grup normlarının, akran baskısının ve
otoritenin, bireyin yargı ve eylemleri üzerindeki sarsıcı etkisini
kanıtlamıştır.
Aynı
zamanda, sosyal biliş alanındaki çalışmalar, insanların sosyal dünyayı anlama
ve yorumlama sürecinde kullandıkları bilişsel mekanizmaların ve sistematik
yanılgıların, kişilerarası ilişkilerden grup içi dinamiklere kadar her şeyi
nasıl etkilediğini göstermiştir. Tutumların oluşumu, değişimi ve davranışla
olan karmaşık ilişkisi, insan eylemlerinin ardındaki psikolojik süreçleri
anlamada kilit bir rol oynamaktadır. Son olarak, kültürlerarası perspektif,
bireycilik ve toplulukçuluk gibi boyutların, evrensel olduğu varsayılan birçok
psikolojik olgunun aslında kültürel bağlama ne kadar duyarlı olduğunu
vurgulamıştır.
Bu
sentez, sosyal psikolojinin insan davranışını anlamak için sunduğu çok katmanlı
ve dinamik çerçeveyi gözler önüne sermektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.