Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

18 Ocak 2026 Pazar

Biyoloji Budur | Ernst Mayr

MAR

Özet

Bu yazı, Ernst Mayr'ın Biyoloji Budur (This is Biology) adlı eserinde sunulan temel temaları, biyolojinin bilimsel statüsünü ve canlı dünyasının doğasını incelemektedir. Biyoloji, on yedinci yüzyıldaki Bilimsel Devrim'den bu yana fizik ve matematik odaklı "kesin bilimler" modelinin gölgesinde kalmış olsa da, yirminci yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte bağımsız ve özgün bir disiplin olarak rüştünü ispatlamıştır.

Temel bulgular şunlardır:

• Biyolojinin Bağımsızlığı: Biyoloji, fizik ve kimya yasalarına uymakla birlikte, onlara indirgenemez. Canlı organizmalar, cansız maddede bulunmayan "genetik program" ve "ortaya çıkma/beliriş" (emergence) özelliklerine sahiptir.

• Kavramsal Dönüşüm: Bilim tarihi, biyolojinin mekanikçilik (fizikselcilik) ve dirimselcilik (vitalism) arasındaki çatışmadan sıyrılarak "organikçilik" (organicism) paydasında birleştiğini göstermektedir.

• Metodolojik Çeşitlilik: Biyolojide açıklama, yalnızca deney ve yasalara değil; "tarihsel anlatılar" ve "yakın/nihai nedenler" (proximate/ultimate causes) arasındaki ayrıma dayanır.

• Bilimsel İlerleme: Bilim, doğrusal olmasa da hataların elenmesi ve daha kapsayıcı kavramların geliştirilmesiyle (örneğin hücre teorisindeki evrim) sürekli bir ilerleme kaydeder.

1. Biyoloji Felsefesinin Evrimi: Mekanikçilikten Organikçiliğe

Biyolojinin tarihsel süreci, yaşamın doğasını açıklama çabasındaki üç ana akım etrafında şekillenmiştir:

Fizikselcilik (Mekanikçilik)

• Temel Görüş: Canlı organizmaların cansız maddeden farkı yoktur. Yaşam, moleküler düzeyde fizik ve kimya kurallarıyla açıklanabilir.

• Tarihsel Öncü: Descartes, hayvanları "otomat" veya "makine" olarak nitelendirerek dünya resminin mekanikleştirilmesini tamamlamıştır.

• Eksiklik: Bu yaklaşım; genetik programları, tarihsel uyum süreçlerini ve organizasyonun karmaşıklığını açıklayamamıştır.

Dirimselcilik (Vitalizm)

• Temel Görüş: Canlı organizmaları cansız maddeden ayıran "yaşamsal bir güç" (elan vital, entelekhia) vardır.

• Tarihsel Bağlam: Mekanikçi görüşün yetersizliğine bir tepki olarak doğmuştur.

• Çöküş Nedeni: Bu akım, bilimsel bir yöntem geliştirememiş ve varsaydığı "yaşamsal töz" (protoplazma gibi) kavramları biyokimyasal keşiflerle geçerliliğini yitirmiştir.

Organikçilik (Modern Sentez)

• Tanım: Fizikselciliğin ve dirimselciliğin geçerli yönlerini birleştirir.

• Temel İlkeler:

    ◦ Yaşamın temelinde fizikötesi bir güç yoktur; ancak organizma, parçalarının toplamından fazlasıdır.

    ◦ Canlı organizmalar, genetik program tarafından yönetilen, karmaşık ve katmanlı sistemlerdir.

    ◦ Alt birimlerin etkileşimiyle üst düzeylerde öngörülemeyen yeni özellikler (ortaya çıkma/beliriş) oluşur.

2. Canlı Dünyasının Ayırt Edici Özellikleri

Canlı organizmaları cansız sistemlerden kesin olarak ayıran bir dizi özellik şunlardır:

Özellik

Tanım ve Önem

Genetik Program

3,8 milyar yıllık evrimin ürünü olan, tarihsel bilgiyi içeren ve gelişimi denetleyen direktifler kümesi.

Katmanlı Organizasyon

Moleküllerden hücrelere, dokulardan popülasyonlara uzanan, her düzeyde yeni özelliklerin ortaya çıktığı yapı.

Teleonomik Sistemler

Rastlantısal olmayan, doğal seçilimle belirlenmiş amaçlı etkinlikler (örneğin embriyonik gelişim).

Açık Sistemler

Çevreden sürekli enerji ve madde alıp metabolize eden, termodinamiğin ikinci yasasına tabi ancak onu dengeleyebilen yapılar.

Popülasyon Düşüncesi

Sabit tipler (özcülük) yerine, her bireyin biricik olduğu popülasyonların esas alınması.

3. Biyolojide Nedensellik ve Açıklama Modelleri

Biyolojik olayların açıklanmasında tek bir neden yeterli değildir. Nedenselliğin iki temel düzeyi vardır:

1. Yakın (Proximate) Nedenler: "Nasıl?" sorusuna yanıt verir. Fizyolojik, gelişimsel ve davranışsal süreçleri (genetik programın uygulanmasını) inceler.

2. Nihai (Ultimate) Nedenler: "Niçin?" sorusuna yanıt verir. Genetik programın neden o şekilde evrildiğini, yani tarihsel süreci inceler.

Tarihsel Anlatılar

Biyolojide, özellikle evrimsel süreçlerde, "evrensel yasalar" yerine "tarihsel anlatılar" kullanılır. Dinozorların yok oluşu gibi biricik olaylar, yasalardan ziyade eldeki verilerle kurulan ve sınanabilen senaryolarla açıklanır. Bu yöntem, biricik oluşumları açıklamada bilimsel olarak geçerli tek yaklaşımdır.

4. Bilimsel Yöntem ve Bilginin Doğası

Biyoloji, fizik modelinden farklı bir bilimsel anlayış geliştirmiştir:

• Gözlem vs. Deney: Deneyin imkânsız olduğu alanlarda (jeoloji, evrimsel biyoloji) "doğal deneyler" ve eleştirel gözlem, laboratuvar deneyleri kadar değerlidir.

• Olasıcılık: Biyolojik sistemlerdeki karmaşıklık ve rastlantısal etmenler, kesin tahminler yerine olasıcı (stokastik) sonuçlar doğurur.

• Kavramların Rolü: Biyolojide ilerleme sadece yasalarla değil, rekabet, doğal seçilim ve ekosistem gibi yeni kavramların geliştirilmesiyle sağlanır.

5. Bilimsel İlerleme: Hücre Biyolojisi Örneği

Bilimin ilerlemediği yönündeki iddialara karşı, hücre biyolojisindeki gelişim somut bir kanıttır:

• Keşif Aşaması: 1667'de Robert Hooke ile başlayan süreçte hücreler önce "boşluklar" olarak görüldü.

• Teorik Olgunlaşma: Schleiden ve Schwann'ın "tüm canlıların hücrelerden oluştuğu" fikri, biyolojide büyük bir sentez yarattı.

• Hataların Ayıklanması: Hücrelerin "sıvıdan oluştuğu" (sıralı oluşum) şeklindeki yanlış inanç, yerini Remak ve Virchow'un "her hücre başka bir hücreden gelir" (omnis cellula e cellula) ilkesine bıraktı.

• Sürekli Gelişim: Mikroskop tekniklerindeki ilerleme, çekirdek ve kromozomların keşfiyle hücre biyolojisi, başlangıçtaki "eğitilmiş sağ duyu"nun çok ötesine geçmiştir.

6. Önemli Alıntılar ve Bilge Notları

"Biyoloji ancak popülasyon düşüncesi, olasılık, rastlantı, çoğulculuk, ortaya çıkma (beliriş) ve tarihsel anlatıları içerdiği düşünüldüğünde gerçekten anlaşılmış olur."

"Darwinci süreçle evrimleşen beyin, aslında özel olarak satranç oynamak veya bilgisayar tasarlamak için seçilmemiş olsa da, bu yetenekleri sergileyebilecek kapasitededir."

"Bilimin amacı doğa anlayışımızı geliştirmektir; bu da sadece veri toplamakla değil, sorun çözme kapasitesi yüksek kuramlar inşa etmekle mümkündür."

Sonuç

Biyoloji, cansız dünyanın bilimlerinden temelde farklı, kendi felsefesi ve metodolojisi olan bağımsız bir disiplindir. Canlı organizmaların sahip olduğu genetik program ikiliği (genotip/fenotip), biyolojiyi hem fiziksel hem de tarihsel bir bilim haline getirir. Günümüzde geçerli olan Organikçilik, indirgemeci fizikselciliğin ve mistik dirimselciliğin ötesine geçerek yaşamın tüm karmaşıklığını anlamlandırmayı hedeflemektedir.

16 Ocak 2026 Cuma

Marx’ın Para Teorisi | Suzanne De Brunhoff

MAR

Bu yazı, Suzanne De Brunhoff'un Marx'ın Para Teorisi adlı çalışmasında sunulan temel kavramları, kuramsal ayrışmaları ve Marksist ekonomi politiğin para ve kredi sistemine bakışını sentezlemektedir.

Özet

Marx'ın para teorisi, ana akım iktisat kuramlarının (özellikle Paranın Miktar Teorisi) aksine, emtia hareketlerinin para hareketlerini belirlediği ilkesine dayanır. Para, kapitalist üretim ilişkilerinin "maddileşmiş" bir ifadesidir ve ekonomide sadece bir "örtü" veya "araç" değil, sistemin işleyişi ve kriz potansiyeli için kurucu bir unsurdur. Yazı, paranın üç temel işlevi (değer ölçüsü, dolaşım aracı, iddihar aracı) üzerinden başlayan analizi, kapitalist üretim sürecinin finansmanı ve karmaşık kredi yapılarının "hayalî sermaye" üretimine kadar genişletmektedir. En kritik bulgu, paranın bir "iddihar" (gömüleme) nesnesi olabilme özelliğinin, kapitalist sistemde genel bir aşırı üretim krizinin temel önkoşulunu oluşturmasıdır.

1. Genel ve "Pür" Para Teorisi

Marx’ın analizi, parayı kapitalist çerçeveye yerleştirmeden önce "pür" haliyle, yani genel bir emtia dolaşımı teorisi içinde ele alır. Bu yöntem, paranın parasal niteliğinin sermaye ile karıştırılmasını önlemek amacıyla seçilmiştir.

Paranın Temel İşlevleri

İşlev

Tanım ve Önem

Kuramsal Karşılığı

Değer Ölçüsü

Emtianın değerinin (emek zamanı) altın gibi bir meta üzerinden ifade edilmesidir.

Fiyat Standardı

Dolaşım Aracı

Emtianın el değiştirmesini sağlayan nakit akışıdır.

Mübadele Aracı

İddihar Aracı

Paranın dolaşım dışına çıkarılarak servet olarak biriktirilmesidir.

Değer Koruma / Rezerv

Kuramsal Ayrışmalar: Marx vs. Ricardo ve Keynes

• Paranın Miktar Teorisi'nin Reddi: Marx, dolaşımdaki para miktarının fiyatları belirlediği yönündeki klasik görüşü (Ricardo) reddeder. Ona göre, dolaşımdaki para miktarını belirleyen unsurlar emtia fiyatları toplamı ve paranın devir hızıdır.

• Emtiaya Dayalı Köken: Para, diğer tüm emtialardan ayrışarak "genel eşdeğer" haline gelen özel bir metadır (tarihsel olarak altın).

• Keynes ile Karşıtlık: Keynes’te faiz oranı yatırımı belirleyen aktif bir unsurken; Marx’ta faiz, toplam kârın basit bir niceliksel kısmıdır ve kâr oranını belirleme gücü yoktur.

2. Kapitalizmde Paranın Rolü ve Finansman

Kapitalist üretimde para, sadece bir değişim aracı değil, "para sermaye" (M) olarak çevrimin başlangıç ve bitiş noktasıdır.

Sermaye Çevrimi (M-C...P...C'-M')

• Para Sermaye: Her kapitalist üretim süreci para ile başlamak zorundadır. Ücretlerin ödenmesi ve üretim araçlarının satın alınması için para, "temel motor" güçtür.

• Artı Değerin Para Biçimi: Üretim sürecinin sonunda ortaya çıkan artı değer (m), paraya dönüştürülmek (monetize edilmek) zorundadır.

• Yeniden Üretim: Finansman sorunu, sermayenin kendini sürekli yeniden üretmesi için gerekli parasal kaynakların (M) mevcudiyetine bağlıdır.

İddiharın (Gömüleme) Düzenleyici İşlevi

• İddihar, piyasadaki para arz ve talebi arasındaki farkı emen bir rezervuar görevi görür.

• Ancak paranın dolaşımdan çekilmesi (iddihar), mübadele silsilesinde kırılmalara yol açarak kriz ihtimalini doğurur.

3. Kredi Sistemi ve Hayalî Sermaye

Marx, "Para Sistemi" ile "Kredi Sistemi" arasında keskin bir ayrım yapar. Kredi, kapitalist üretimin gelişmesiyle paranın işlevlerini hem genişletir hem de karmaşıklaştırır.

Kredi Yapıları

1. Ticari Kredi: Kapitalistlerin birbirlerine verdiği borçlardır (senetler, poliçeler). Kredi sisteminin "doğal temeli" budur.

2. Banka Kredisi: Bankaların fonları merkezileştirerek sanayicilere ödünç vermesidir. Bankalar, borçları "kaydi para"ya dönüştürerek monetize eder.

Hayalî Sermaye (Fictitious Capital)

Banka sermayesinin büyük bir kısmı "hayalî" niteliktedir:

• Devlet Tahvilleri: Geçmişte harcanmış sermayeyi temsil eder, reel bir karşılığı yoktur ancak bir gelir hakkı tanır.

• Hisse Senetleri: Gelecekteki beklenen kârlar üzerine bir çek niteliğindedir.

• Bağımsız Hareket: Hayalî sermaye, temsil ettiği reel sermayeden bağımsız olarak kendi hareket kanunlarına (borsa dalgalanmaları, faiz oranları) göre değer kazanır veya kaybeder.

4. Önemli Alıntılar ve Analitik Çıkarımlar

"Para bulunmasının ve iddihar edilme ihtimalinin, kapitalist bir ekonomide genel bir aşırı üretim krizinin önkoşulları olduğunu vurgulamaktadır."

• Analiz: Bu durum, paranın "nötr" bir araç olmadığını, sistemdeki istikrarsızlığın yapısal bir parçası olduğunu gösterir.

"Kredi sisteminde her şey ikiye ve üçe katlanmış ve hayal gününün hayaleti haline getirilmiştir."

• Analiz: Kredi sistemi, reel değerlerin üzerinde devasa bir kâğıt üzerinde borç ve mülkiyet yapısı oluşturarak finansal kırılganlığı artırır.

"Altın ve gümüşü ortadan kaldırarak parayı başımızdan defedemeyiz."

• Analiz: Paranın parasal niteliği, kullanılan materyalden (kâğıt veya dijital) ziyade, temsil ettiği toplumsal üretim ilişkisine dayanır.

5. Sonuç: Siyasi ve Ekonomik Strateji

Marx'ın para teorisi sadece akademik bir çalışma değil, siyasi mücadele için bir araçtır:

• Devlet ve Para Politikası: Para politikası sermaye birikimi krizlerini kalıcı olarak çözemez, sadece krizlerin etkilerini geçici olarak yönetebilir veya yerini değiştirebilir.

• Sınıf Mücadelesi: Enflasyon ve işsizlik gibi olgular, para politikası üzerinden yürütülen sınıf mücadelesinin alanlarıdır.

• Materyalist Temel: İşçi sınıfı için gerekli olan, burjuva iktisatçılarından (Keynes vb.) uyarlanan teoriler değil, materyalist tarih düşüncesine dayanan sağlam bir para teorisidir.

15 Ocak 2026 Perşembe

Demokrasinin Sosyalizme Mecburiyeti | Metin Çulhaoğlu

MAR

Özet

Bu yazı, sosyalist teorisyen Metin Çulhaoğlu'nun bir TV programındaki analizlerini sentezlemektedir. Çulhaoğlu'na göre, dünya ve Türkiye, sosyalist hareketin yeniden yapılanmasının zorunlu hale geldiği kritik bir tarihsel dönemeçten geçmektedir. Bu dönemin temel karakteristiği, 19. yüzyılın ilk yarısındaki "burjuva demokratik" talepler ile 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki "kapitalizmi aşma" hedeflerinin iç içe geçmesi ve adeta üst üste binmesidir.

Kapitalizm, kendi gelişimi içinde çevre, kadın hakları, göçmen sorunu gibi devasa sorunlar üreterek, bu sorunların çözümünü kendi sınırları dahilinde imkânsız kılmıştır. Bu durum, söz konusu demokratik taleplerin ancak anti-kapitalist bir perspektifle ve sosyalist bir alternatifle çözülebileceği nesnel bir zemin yaratmıştır. Çulhaoğlu, bu nedenle sosyalist hareketin stratejisinin, bu demokratik mücadelelerin içine girerek kendi alternatifini bu zemin üzerinden inşa etmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Aynı zamanda, burjuva siyasetinin tamamı (merkez sağ, sosyal demokrasi) ve 1990'larda sosyalizme alternatif olarak sunulan "Radikal Demokrasi" veya "Yeni Toplumsal Hareketler" gibi ideolojik akımlar iflas etmiştir. Bu durum, sosyalist ideolojinin yeniden meşruiyet kazanması için elverişli bir ortam sunmaktadır. Çulhaoğlu, bu süreçte aydınların rolünün, işçi sınıfı hareketinin canlanmasına bağlı ikincil bir dinamik olacağını; asıl belirleyici olanın ise geleneksel sanayi proletaryasının ötesine geçerek, işsiz gençleri, güvencesizleri ve kadın emeğini kapsayan geniş bir "toplumsal proleterya" kavramıyla hareket eden bir sınıf hareketi olacağını savunmaktadır.

1. Tarihsel Kriz ve Yeni Dönemin Tanımı

Metin Çulhaoğlu, mevcut dönemi analiz ederken, hem sosyalist hareketin kendi iç krizinden hem de kapitalizmin yarattığı yeni nesnel koşullardan hareketle özgün bir dönem tahlili yapmaktadır.

Sosyalist Hareketin Meşruiyet Krizi

• Son 30 Yılın Bilançosu: 1990'lardan bu yana geçen 30 yıllık süreç, sosyalist hareketin tarihindeki en ciddi kriz dönemi olarak tanımlanmaktadır. Bu kriz, geçmişteki (örneğin İkinci Enternasyonal'in çöküşü) krizlerden daha derin bir "inandırıcılık ve meşruiyet krizi" niteliği taşımaktadır.

• Kapitalizmin Rolü: Sosyalist hareketin bu krizi kendi iç dinamikleriyle aşması zor görünürken, 2008 küresel kriziyle birlikte kapitalizmin kendisi yeniden sorgulanır hale gelmiştir. Bu dönemde liberal ve sistem içi figürlerin dahi Marx ve komünizm kavramlarını tartışmaya başlaması, sosyalizmin yeniden itibar ve meşruiyet kazanması yönündeki "ilk kıvılcımlar" olarak değerlendirilmektedir.

İki Tarihsel Dönemin Üst Üste Binmesi

Çulhaoğlu, günümüzü anlamak için "iki tarihsel dönemin üst üste binmesi" metaforunu kullanmaktadır. Bu, dönemin en belirleyici unsuru olarak öne sürülmektedir.

• 19. Yüzyılın İlk Yarısı: Bu dönem, burjuva demokrasisi çerçevesindeki devrimci demokratik taleplerin (eşitlik, özgürlük vb.) yoğunlaştığı bir dönemdir.

• 20. Yüzyılın İlk Çeyreği: Bu dönem ise Rusya, Almanya ve Macaristan örneklerinde görüldüğü gibi, kapitalizmi aşmaya yönelik sosyalist hamlelerin gerçekleştiği bir dönemdir.

Çulhaoğlu'na göre günümüz, bu iki dönemin özelliklerini aynı anda barındırmaktadır. Bir yanda yoğun demokratik talepler varken, diğer yanda sosyalizm kendisini nesnel bir zorunluluk olarak dayatmaktadır.

Kronolojinin Sonu: Görevlerin İç İçe Geçmesi

Geçmişte sosyalist hareketin "önce burjuva demokratik devrim tamamlanır, sonra sosyalist aşamaya geçilir" şeklindeki kronolojik varsayımı artık geçerliliğini yitirmiştir.

• Günümüz kapitalizmi, sürekli olarak demokratik nitelikte görünen ancak kendi sistematiği içinde çözemediği sorunları (çevre, kadın, mülteciler vb.) yeniden üretmektedir.

• Bu durum, demokratik görevler ile sosyalist görevlerin "üst üste çakışması" sonucunu doğurmuştur. Sosyalist mücadele artık bu demokratik taleplerin çözümünü sonraya erteleyemez; aksine, bu taleplerin içinden yürüyerek kendi alternatifini inşa etmek zorundadır.

2. Demokrasi ve Sosyalizm Mücadelesinin Bütünleşmesi

Çulhaoğlu'nun analizinin merkezinde, demokrasi mücadelesi ile sosyalizm mücadelesi arasındaki ilişkinin yeniden kurulması yer almaktadır. Bu ilişki, artık bir öncelik-sonralık ilişkisi değil, bir bütünleşme ve iç içe geçme ilişkisidir.

Demokratik Taleplerin Anti-Kapitalist Niteliği

• Kapitalizmin Acziyeti: Çevre sorunundan kadın sorununa, mülteciler sorunundan diğer eşitsizliklere kadar gündeme gelen tüm büyük sorunların mevcut kapitalist sistem içerisinde köklü bir çözüme kavuşturulamayacağı giderek daha belirgin hale gelmektedir.

• Sosyalist Perspektifin "Zerk Edilmesi": Sosyalistlerin görevi, "bu sorunlar ancak sosyalizmde çözülür" demekle yetinmek değildir. Görev, bu mücadelelerin bizzat içine girerek, bu sorunların nihai çözümünün neden ancak ücretli emek sömürüsüne son verilen bir toplumda mümkün olabileceğini göstermek ve sosyalist perspektifi bu mücadelelere "zerk etmektir".

Burjuva Siyasetinin ve Alternatif İdeolojilerin İflası

Sosyalizmin yeniden bir seçenek olarak öne çıkmasının bir diğer nedeni, hem mevcut siyasi yapıların hem de 1990'larda popüler olan alternatif ideolojilerin inandırıcılığını yitirmesidir.

• Burjuva Siyasetinin Krizi: Sadece sosyalist hareket değil, klasik burjuva siyasi partilerinin (sosyal demokrasi, merkez sağ vb.) tamamı bir meşruiyet krizi yaşamakta ve toplumsal tabanlarıyla aralarındaki mesafe açılmaktadır.

• Alternatiflerin Çöküşü: 1990'larda sosyalizmin alternatifi olarak sunulan "Radikal Demokrasi" (Laclau ve Mouffe ile anılan) veya "Yeni Toplumsal Hareketler" gibi teoriler, vaatlerini gerçekleştirememiştir.

    ◦ Bu akımların kapitalizm sınırları içinde çözmeyi vadettiği sorunlar çözülmediği gibi, Trump (ABD), Orbán (Macaristan), Johnson (İngiltere) gibi liderlerin yükselişi ve Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesi gibi örneklerde görüldüğü üzere ciddi gerilemeler yaşanmıştır.

    ◦ Bu teoriler on yıl içinde iflas ederken, emek-sermaye çelişkisine dokunmayan bir demokrasi projesinin cazibesi kalmamıştır.

3. Sosyalist Hareket İçin Stratejik Yönelimler

Çulhaoğlu, çizdiği teorik çerçeveye dayanarak sosyalist hareketin izlemesi gereken stratejik yönelimleri de belirlemektedir.

Mücadelelere İçerden Müdahale Stratejisi

Sosyalist hareketin, genişleyen demokrasi mücadelesi karşısında alması gereken pozisyon nettir:

• Reddedilen Yaklaşım: "Onlar orada mücadele etsinler, biz sosyalistler olarak burada daha tutarlı bir hatla duralım ve onlara 'bize gelin' diyelim" şeklindeki yalıtılmış siyaset tarzı kesin olarak reddedilmektedir.

• Benimsenen Strateji: Demokrasi mücadelesi çerçevesinde yan yana gelinebilecek her fırsatı kullanarak, toplumsal ve siyasi kesimlerle birlikte hareket etmek esastır. Bu birliktelik içinde sosyalistler, bu demokratik taleplerin "gerçek savunucusunun" kendileri olduğunu pratikleriyle göstermelidir.

Aydınların Rolü ve Sınırları

• Yeni Bir Aydınlanma Mümkün Değil: Türkiye'nin 1960'lı yıllarda yaşadığı gibi, geleneksel aydınların kitlesel olarak sosyalizme yöneldiği topyekûn bir "sosyalist aydınlanma" döneminin tekrarlanması beklenmemektedir. Bu, tarihte bir kez yaşanan bir olgudur.

• Postmodernizmin Etkisi ve Parçalı Düşünce: Günümüz akademisinde ve aydınlar arasında, bütünsel düşünceden kaçınan, parçalara odaklanan ve bu nedenle büyük toplumsal dönüşüm projelerine yabancılaşan bir eğilim hakimdir.

• Belirleyici Olan Sınıf Hareketidir: Aydınlar arasında yaşanacak bir silkinme ve canlanma, kendi iç dinamikleriyle değil, ancak sınıf hareketinde yaşanacak bir canlanmanın etkisiyle mümkün olacaktır. 1960'lardaki aydınlanmada da işçi sınıfının sahneye çıkmasının rolü olduğu gibi, gelecekte de aydınları harekete geçirecek olan temel dinamik, sınıf mücadelesi olacaktır.

İşçi Sınıfının Yeniden Tanımlanması: Toplumsal Proleterya

Sınıf hareketinin canlanması, stratejinin merkezine oturtulurken, "sınıf" kavramının günümüz koşullarına göre yeniden tanımlanması gerektiği vurgulanmaktadır.

• Geleneksel Sınıf Algısının Aşılması: Sınıf hareketi, sadece metal sektöründe çalışan, sendikalı, mavi yakalı işçilerden ibaret görülemez. Bu dar tanım, günümüz gerçekliğini yansıtmamaktadır.

• Toplumsal Proleterya Kavramı: Sınıfın kapsamı, "toplumsal proleterya" kavramıyla genişletilmelidir. Bu kavram, yalnızca fiilen sömürülen kesimleri değil, aynı zamanda sömürülmeye hazır halde bekleyen potansiyel emek gücünü de içerir:

    ◦ Yedek Sanayi Ordusu: Üniversite mezunu işsizler, aldıkları eğitimle ilgisiz işlere girmek için bekleyen gençler.

    ◦ Güvencesiz ve Esnek Çalışanlar: Geleceği belirsiz, örgütsüz kesimler.

    ◦ Kadın Emeği: Her an sömürülmeye hazır, devasa bir potansiyel.

• Geleceğin Sınıf Hareketi: Türkiye'de gelecekte yükselecek bir sınıf hareketi, ancak işçi sınıfının bu örgütlü ve diri kesimleriyle birlikte, henüz örgütsüz olan bu geniş toplumsal proleterya kesimlerini kucakladığı takdirde mevcut düzeni sarsabilir ve sosyalist harekete yeni imkânlar sunabilir.

14 Ocak 2026 Çarşamba

MUTASAVVIF VE İSYANCI: Börklüce Mustafa Bilmecesi

Aydın Çubukçu

Börklüce Mustafa… Osmanlı tarihçileri ve sonra gelen herkes onu böyle anıyor. Yoldaşlarının ve kendisinin benimsediği namı, Dede Sultan! Şeyh Bedreddin tarafından halifesi olarak tanıtıldı, kethüdası (çocuklarının eğitmeni ve sahip olduğu mülkün yöneticisi) olarak görevlendirildi. Nâzım Hikmet’in başlattığı “mitolojik” sahipleniş onu bir “köylü isyancı”, bir toprak adamı, yoksulların içinden gelen bir ihtilalci gibi anmayı seçti.[1] Alevi tarihçiler, yazarlar, edebiyatçılar ise bir Kızılbaş önder olduğuna inanmayı uygun buldular.

Gerçekte kökü, kimliği, sınıfı hakkında hiçbir kesin bilgi yok. Yalnızca çözülmesi pek güç kördüğümler var ve onları oluşturan iplikçilkerin hepsi kopuk kopuk. Bu yazının sınırlarını aşacak olan geniş açıklamalardan kaçınarak elde bulunan verilerin toplamını kısaca özetleyeceğim.

Şeyh Bedreddin’in, kökleri Selçuklu sultan ailesine dayanan soyağacı hemen hemen eksiksiz biliniyor ve bu konuda pek fazla tartışma yok. Sadece saray tarihçileri bunun, şahlık iddiasını güçlendirmek için uydurulmuş bir hikâye olduğunu iddia ediyorlar.

Börklüce Mustafa’nın ise soyu ve nerede doğduğu hakkında kesin bir bilgi yok. Yakın zamanda, Börklüce Mustafa’ya ait olduğu düşünülen Tasvirü’l Kulûb adlı eseri, beş yazma nüshasını karşılaştırarak çeviren ve açıklayıcı notlarla yayımlayan Dursun Gümüşoğlu, kitaptaki “Hoca Burhaneddin oğlu Mustafa” imzasının, Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin’e işaret ettiği yolundaki iddiaya katılmaktadır.[3]

Bu iddia birçok bakımdan önem taşıyor. Öncelikle, Börklüce Mustafa ile Şeyh Bedreddin’in nasıl tanıştıkları meselesinin, en azından tarihsel verilere uygun bir varsayım çerçevesine oturtulabilmesi için kapı aralıyor. Şeyhin, bir rastlantı sonucu bir köylüyle tanışıp onu halifesi ve kethüdası yapıvermesinin masalsılığına karşı, Selçuklu yönetici sınıfı içinde kökleri birleşen iki baba dostu olarak önceden tanışmış olmaları dolayısıyla böyle bir ilişkinin gelişmesi gerçeğe daha yakın duruyor. Mustafa, okumaz-yazmaz bir köylü olmak bir yana, Sünni fıkıh ilminin zirvesi olarak kabul edilen büyük bilgin ve Çelebi Musa Sultan’ın kazaskeri Şeyh Bedreddin’in kethüdası olacak kadar eğitimli ve öyleyse aynı zamanda soylu biri olmalıdır. Değilse, Tire’de karşılaşır karşılaşmaz, hem çocuklarını emanet etmesi hem de halifesi olarak orada bırakıp yoluna devam etmesi açıklanamaz.

Öyleyse, Börklüce’nin tarihsel kimliğini inşa etmek için –başkaca kanıtlarla desteklenmeye muhtaç– ilk varsayımı elde etmiş oluyoruz: Börklüce, basit bir köylü değildir, ama bu bir köylü önderi olmadığı anlamına gelmez. Börklüce’nin isyandaki yerini ve işlevini de yeniden düşünmemiz için önemli bir başka veri bulunuyor. O da, Bedreddin’in Aydın ve Rumeli ile ilişkisi hakkındadır.

Fazla ayrıntıya girmeden şu kadarıyla yetinelim: Bir ayağı Aydın İllerinde, bir ayağı Rumeli’de olan kalkışmanın maddi temeli, Şeyh Bedreddin’in her iki bölgede sahip olduğu geniş tımar toprakları ve üzerinde yaşayan halklardır. Öyleyse, Osmanlı tarihçilerinin ileri sürdüğü “Şeyhlikten şahlığa yükselme emeli vardı” iddiası bu bakımdan tamamen yakıştırma ve olmadık “bir suç” yükleme olmayabilir. Gerek Bedreddin’in Selçuklu sultan ailesinden gelmesi (büyük amcası Sultan III. Keykûbat’tır) gerekse babası Gazi İsrail’in Aydın ve Trakya’da geniş tımar topraklarının bulunması ve bunların tapulu vakıf toprakları halinde Bedreddin’in mülkü olması, en azından şahlığa niyet etmesi için geçerli dayanaklardır. Niyet etmiştir ya da etmenmiştir, o ayrı; fakat buna hakkı olduğunu iddia etmesi ve eyleme geçmesi için yeterli dayanaklara sahiptir.[4] Diğer yandan “fetret dönemi” denilen ve elinde toprak ve asker olan herkesin büyük-küçük bir beylik, sultanlık kurmasına olanak veren siyasal koşulları da böyle bir tasarı için uygundur.

Bu çerçevede, Bedreddin’in ve Börklüce Mustafa’nın, Osmanlı’nın merkezi bir iktidar kurma girişimi karşısında olanların temsilcisi olduğunu söyleyen tarihçi ve araştırmacıların tespitlerinin de tarihsel ve siyasal zemini vardır. Ne var ki, eğer başarılı olsaydı, Bedreddin’in Varidat’ta dile getirilen dünya görüşüne; doğa, din ve insan anlayışına uygun nasıl bir toplum ve devlet modeli düşündüğüne dair hiçbir işaret yoktur. Fakat Musa Çelebi’yi kendisini destekleyen beylerin toprak ve mülk beklentilerini boşa çıkarmak yönünde etkilediği, bu yüzden örneğin Evranos Beyin, Çandarlı’nın vb. Çelebi Mehmet tarafına geçtikleri de muhtemel görünmektedir.

Börklüce Mustafa’nın Kadı Burhaneddin’in oğlu olup olmadığı da, tarihsel kimliğini tamamlamak için çözülmesi gereken problemlerden bir diğeridir. Buna dair de kimi işaretler vardır. Şeyh Bedreddin’in babası Gazi İsrail hem bir komutan hem de bir kadıdır. Tıpkı Börklüce’nin babası olduğu ileri sürülen Kadı Burhaneddin gibi… Her ikisi çağdaştır ve meslektaştır. Bu hem Börklüce ve Bedreddin’in birbirlerini nasıl olup da bulduklarını açıklamamıza yardım eden bir unsurdur hem de yeni bir iktidar için birlikte hareket etmelerine imkân sağlayan bir ilişkidir. Kitapta adı geçen Hoca Burhaneddin veya Hoca Burhan’ın gerçekten Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin olup olmadığı bir yana, Selçuklu aristokrasisine mensup birisi ya da bir başka yüksek bürokrat, ya da en azından üst sınıflardan birisine mensup olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Ayrıca, Selçuklu fetih ve iskân politikasını yürüten “kurucu aileler” kategorisinde yer almış olmaları da kuvvetle muhtemeldir ve birlikte hareket etmeleri için bir gerekçe de budur.

Bu da bir başka koşula bağlıdır. Yine "eğer" diye başlayan bir başka cümle kurmak zorundayız: Eğer, Tasvirü’l Kulûb gerçekten Börklüce Mustafa tarafından yazıldıysa, görüyoruz ki, tasavvuf kültürüne hâkim, Arapça ve Farsça bilen biridir ve bu özelliklere sahip olabilmek için ancak yönetici sınıfa mensup olmak gerekir.

Tasvirü’l Kulûb

Elimizde Börklüce’ye ait olduğu ileri sürülen Tasvirü’l Kulûb’un iki ayrı araştırmacı tarafından düzenlenen açıklamalı çevirileri var. Dursun Gümüşoğlu’na ait olan, beş ayrı nüshayı karşılaştırmalı olarak ele alıyor. Diğeri ise Mehmet Işıktaş’a ait ve yalnızca Milli Kütüphane’de bulunan nüsha üzerine.[5]

Bunlardan Mehmet Işıktaş’a ait olan, yerleşik sosyalist algıyla kaleme alınmış bir inceleme ve değerlendirme bölümüyle başlıyor. Börklüce’yi yerleşik sosyalist kabulleniş açısından ele alıyor ve ona olan sevgisini açıkça gösteriyor. Ancak kendisinin de açık yüreklilikle belirttiği gibi, bu bir “uzman” çevirisi değildir ve Börklüce’ye yönelik bir saygı çalışmasıdır.

Diğeri ise daha geniş bir araştırmanın ürünü. Beş ayrı nüshanın [6] karşılaştırmalı incelemesini içeriyor ve farklı bir bakış açısını yansıtıyor. Kitaba yazdığı uzunca giriş bölümünde, Dursun Gümüşoğlu başlıca iki iddia ileri sürüyor. Birincisi, Bedreddin ve Börklüce’nin isyancı-ihtilalci olmadıklarına dairdir. Gümüşoğlu her ikisinin de bir “yanlış anlama” sonucu katledildiklerini düşünüyor. Yanlış anlaşılmanın iki yanı var ona göre: Birincisi, bir isyan hareketi yaratmamış olmalarına karşın, “nefsi müdafaa” durumunda olan dervişlerin direnmesi katledilmelerine yol açmıştır. İkincisi, tasavvuftaki “fakr ve dervişlik” düşüncesi, “saray çevresi tarafından mal paylaşımı olarak anlaşılmış”, bu da “Börklüce’nin bedeninin ortadan kaldırılmasına sebep olmuştur.” Gümüşoğlu, eserin tasavvufi içeriğini vurgulayarak, “ne Bedreddin’in ne de Börklüce’nin eserlerinde komünizme benzer bir tarzda mal ortaklığına dair en ufak bir söz, hatta bir işaret bile yoktur” diyor. Felsefi olarak da her ikisinin de materyalizmle alakasının olmadığını kanıtlama çabasına girişiyor: “Başta Nâzım Hikmet olmak üzere Türk sosyalistlerinin tümüne göre de Börklüce Mustafa materyalist, dolayısıyla ateisttir. Okuyucuya sunulan Tasvirü’l Kulûb adlı kitap, bu yaklaşımın gerçeklere uygun olmadığını kanıtlamaktadır.”

Gümüşoğlu’nun asıl amacının, günümüz Alevi toplumunun, özellikle de gençlerinin siyasal eğilimleri üzerinde etkili olacağından endişelendiği sosyalist yaklaşımlardan Bedreddin ve Börklüce’yi tenzih etmek olduğu anlaşılıyor. Daha önce aynı yolda iddialarını ilk kez dile getirdiği başka bir makalesi de Cem Vakfı tarafından yayımlanmıştı.[7] Başlıca dayanak noktası her iki düşünürün de mutasavvıf olmalarıdır. Ona göre, bir mutasavvıf isyancı ve materyalist olamaz! Özellikle Tasvirü’l Kulûb’un yoğun tasavvufi-dinsel içeriğini bu iddiasının dayanağı olarak değerlendiriyor. Gerçekten Tasvirü’l Kulûb, mitolojik Börklüce Mustafa imgesi açısından bakıldığında “ona yakıştırılmayacak” bir içerik taşıyor. Bununla beslenmiş solcu beklentiler açısından hayal kırıklığı yaratacak kadar mistik ve dinsel bir içeriğe sahip.

İsyan ve Tasavvuf

Bu noktada yanıtlanması gereken ilk soru şudur: Dinsel, mistik, tasavvufi bir düşünce, bir felsefe aynı zamanda ihtilalci, isyancı olabilir mi? Gümüşoğlu’nun iddiası bu ikisinin bir arada bulunamayacağı yönündedir. Bütün isyanlar için şu ortak özellikleri sayabiliriz: Her isyanın belli başlı üç unsuru vardır: a) Felsefi/ideolojik, b) Siyasi, c) Askeri/teknik. Bu üç özellik, isyanın gerçekleştiği tarihsel ve sosyal temel üzerinde kendisine özgü bir biçim ve içerik kazanır. Diğerlerini bir yana bırakarak isyan-ideoloji ilişkisini ele alalım.

Her isyanın ideolojisi genellikle egemenlerin ideolojisine karşıt, uzlaşmaz ve dışlayıcı içeriktedir. İlk bakışta karşı karşıya gelenlerin, isyancıların ve egemenlerin sırf bu “düşünce ayrılığı” yüzünden karşı karşıya geldikleri sanılır. Pek çok durumda isyancılar ve egemenler de böyle zannedebilir. Oysa kimi durumlarda ideoloji (bu bir din, mezhep, kültür, felsefe biçiminde olabilir) isyanın ardından gelir. Bir başka yerde, bir başka zamanda oluşmuş olan bir düşünce gelip isyanla bulaşabilir. Bir başka deyişle, isyanlar herhangi bir ideolojiden kaynaklanmaz; her isyan kendisine özgü bir düşünce sistemi, isyanın içeriğine ve hedeflerine uygun bir ideoloji geliştirir veya daha önce yaratılmış olan bir düşünceyi bayrak edinir.

Börklüce Mustafa isyanının düşünsel yapısı hakkında çok fazla bilgi yoktur. Elde Şeyh Bedreddin’in Varidat adlı eseri ve şimdi Börklüce’nin Tasvirü’l Kulûb’u vardır. Onlarda da yalnızca vahdet-i vücud felsefesinin hâkim olduğu kimi tasavvufi düşünceler vardır. Sosyal ve siyasal sonuçlar çıkarmaya elverişli herhangi bir ibare yoktur. Ancak tarihsel maddi koşullara baktığımızda, özellikle fetret devrinin siyasal ortamı göz önünde tutulduğunda, farklı sosyal sınıf ve tabakaların kendi koşullarını değiştirmek, daha adil ve eşit bir toplum özlemiyle ya da doğrudan doğruya kendi varlıklarını korumak amacıyla ayağa kalkmalarını zorunlu kılan bir hayatın varlığı tartışma götürmez.

Bedreddin ve Börklüce’nin hareketi, bu sosyal-tarihsel koşullarda ortaya çıkmıştır. Arkalarında, en yakını Babai isyanları olmak üzere pek çok halk isyanı vardır. Bu büyük isyanın kırımından kurtulan halk yığınlarının önemli bir bölümü de Ege ve Trakya’ya göçmüştür. Aradan yaklaşık 150 yıl geçmiş olmasına karşın anıları tazedir, isyan ateşlerinin sıcaklığı hâlâ üzerlerindedir.[8] Her iki bölgede de Bedreddin hareketinin sosyal gücünü, kıtanın en yoksul ve en mülksüz bırakılmış bu halkı oluşturmaktadır. Daha sonra Alevilik, Bektaşilik biçiminde kendisini gösterecek olan inançlar da bu sosyal temel üzerinde yükselmiş, dolayısıyla bütün Anadolu isyanları “Alevi isyanı” olarak görünmüştür.

Her imparatorluk, her beylik, her yağmacı silahlı grup tarafından ezile soyula yaşamaya zorlanmış olmanın sonucu bu halklar, bir yandan İran yaylasının çok eski isyancı geleneklerinin düşünsel-felsefi mirasını, Ege ve Trakya’nın Roma döneminden ve Hristiyanlığın ilk dönemlerinden kalan “eşitlikçi” muhalif düşünceleriyle harmanlayarak benimsemiştir. Bir yerde Kızılbaş olmuşlardır, bir yerde Bogomil, Khatar ya da Bedreddinî… Hangi biçim altında, hangi adla tanınmış olursa olsunlar, aynı talepleri, aynı özlemleri taşımışlardır. Mülksüz bırakılmış olmaları yüzünden herkesin mülksüz olmasını istemişler, eşitsizlikten yılmış olduklarından herkesin eşit olmasını, adaletsiz bir dünyadan ötesini tanımadıklarından adil bir dünyanın kurulmasını istemişlerdir. Kendi aralarında sınıf, imtiyaz, ayrımcılık bilmediklerinden ancak bunların olmadığı bir dünyada rahat edebileceklerini hissetmişlerdir.

Aslında onlar ne Kızılbaş’tır ne Khatar ne Bogomil ne de Bedreddinî… Onlar sadece yoksul ve ezilmişlerdir. İsyanlarının belirleyici nedeni yalnızca budur. Yüzlerine hangi savaş boyasını sürerlerse sürsünler, gönüllerinde hangi azizin, hangi ermişin, hangi dedenin, hangi şeyhin adını taşırlarsa taşısınlar; istedikleri, özledikleri aynıdır.

Bedreddin’in Komünistliği Meselesi

Bedrettin ve Börklüce hakkında “sosyalist” ya da “materyalist” kavramlarının kullanılması tarihsel olarak esasen yanlıştır ve bunun eleştirisini ya da savunusunu esas alan bir çalışma da tümüyle ideolojik kaygıları dile getirir.

Yine Dursun Gümüşoğlu’nun itirazlarından yola çıkarak şu sorunun cevabını arayalım: Bir mutasavvıf aynı zamanda “materyalist” ve eşitlikçi olabilir mi? Tarihte bunun hiç mi örneği yoktur? Şeyh Bedreddin üzerine en yetkin incelemelerden birini yapmış olan Michel Balivet’in Tasavvuf ve İsyan [9] adlı eseri, adından başlayarak bunun mümkün olduğunu gösteren pek çok örnek içeriyor. Özellikle İran ve Anadolu isyan önderlerinin hemen hepsi, İslamiyet’in “şekilci” buldukları özelliklerini reddederek “özünü bulmaya” yönelmiş mutasavvıflardır. Onların egemen ideolojiyle kavgalı bu görüşleri, halkların hayat koşullarına karşı verdikleri kavgayla birleşmeye elverişlidir. Ve şu da var ki, aslında halklar hangi din olursa olsun egemenlerin eliyle kendilerini bir biçime sokmaya çalışan her dayatmaya içten içe zaten karşıdır.

Öyleyse Bedreddin örneğinde de, ezilmiş yoksulların özlemlerini doğrudan, somut sosyal-siyasal programlar halinde dile getirmemiş olsa bile, sırf egemen ideolojiye karşı geleneksel-tarihsel muhalif motifleri taşıyan, dinler, mezhepler, peygamberler arasında ayrım gözetmeyen eşitlikçiliği ve özellikle cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğunu söyleyen görüşleriyle onlara yakın ve çekici gelmiştir.

Bir yanda bütün İslami fıkıh biliminin zirvesi olarak kabul edilen bir bilgin, aynı zamanda panteist bir zındık, bir mülhit olabilir mi? Bir yandan biri zındık olduğu söylenerek idam sehpasına gönderilirken, diğer yanda bütün medreselerde, hatta günümüz ilahiyat fakültelerinde kitaplarının okutulması nasıl açıklanabilir? Bir yandan bir Sufi olarak Varidat’ı ortaya çıkarırken, diğer yanda İslam Hukuku’nun en temel eserlerini, Câmiu’l-Fusûleyn’i, Letâifu’l-İşârât’ı nasıl yazabilmiştir?

Kısaca, biri bilgin diğeri düşünür olarak Bedreddin’i iki ayrı işlevle tanımanın doğru olacağını belirtelim. “İlmine sadık” dürüst bir bilim insanı fakat kendine özgü düşünceleriyle farklı bir önder. İslam hukuku üzerine yazarken bu “ilmin” bütün gereklerini en kapsamlı haliyle ve tartışılmaz bir metodolojik üstünlükle ele alıp işinin gereğini hakkıyla yerine getirirken bir bilgin; deyim yerindeyse, “laboratuvarından çıkınca” kendisi olan bir düşünür! Bu çelişik ya da şizofren bir kişilik değildir.

Gelelim komünistlik meselesine! Şeyh Bedreddin’in komünist, sosyalist vs. olduğunu düşünen pek çok amatör düşünür vardır. Ama örneğin, Dursun Gümüşoğlu’nun söylediğinin aksine Nâzım Hikmet bunlardan biri değildir. Nâzım Hikmet, Osmanlı tarihçilerinin ittifakla söyledikleri ama geleneksel olarak her isyancı için ileri sürülen “mal ortaklığı savunuculuğu” iddiasını temel alarak şiirini geliştiriyor. Osmanlının bu iddiası yalnızca karalama amacıyla ileri sürülmüş değildir. İsyancı kitlelerin, önderleri kim olursa olsun böyle bir talebi vardır ve bu bakımdan iddia doğrudur. Ama bu talep onları günümüzdeki anlamıyla “komünist” olarak adlandırmayı doğru kılmaz.

Bedreddin’in komünist olduğunu zannedenler yalnızca mitolojiye ihtiyaç duyan solcular değildir. Osmanlı tarihçilerinin düşmanlık izini süren kimi sağcı yazarlar da Bedreddin’e ve Börklüce’ye yönelttikleri suçlamalarda bu kavramı kullanıyorlar. En ileri gideni İbrahim Konyalı, “Stalin’in Şeyhi Bedreddin Simavi” [10] başlıklı makalesinde Bedreddin hakkında, “bu zat, Rusya’da Mazdek'ten sonra deli ve kızıl bir rejimin ilk müjdeleyicileri başında yer almaktadır” diyor. “Eğer ihtilali muvaffak olsaydı, dünya kızıl tehlike acısını 530 yıl önce tatmış olacaktı” diye ekliyor. Ve sonra, Bedreddin ve Börklüce Mustafa’yı katleden Çelebi Mehmed’i “komünizmin müthiş düşmanı” olarak kutsuyor!

Burada, Soğuk Savaş’ın propaganda saldırısının sonucu olarak ortaya çıkmış cehalet tüccarlığının komikliği bir yana, bütün tarih felsefesi literatürü tarafından yöntemsel bir hata olarak kabul edilen, farklı tarihsel dönemlere ait kategorilerin geçmişe uygulanmasının sonucunu görüyoruz. Aynı hata geneldir ve İbrahim Konyalı adlı şahsa mahsus değildir; pek çok solcu yazar da aynı hataya kolaylıkla düşebilmektedir. Dursun Gümüşoğlu’nun da tartışmaya giriştiği konunun esası budur. Bedreddin ve Börklüce’nin komünist olup olmadığını tartışmak tamamen güncel siyasal ihtiyaçlarla ilgilidir; tarihle, felsefeyle ilgisi yoktur ve Gümüşoğlu’nun girişimi aslında İ. Konyalı’nın yaptığını tersinden yapmaktan ibarettir.

Sonuç

Börklüce Mustafa’nın üzerindeki sır perdelerini açmak, çok yönlü bir problemler yumağını çözmeye çalışmak gibidir. Tartışmaya tarih bilgisinin yanı sıra inançlar, tahayyüller, siyasi ihtiyaçlar dâhil olunca en kolay yol, düğümü çözmek yerine İskender kılıcı sallamak oluyor. Tasvirü’l Kulûb’un ona ait olup olmadığına, soyuna sopuna dair tartışmalara, Bedreddin’in eylemiyle kitabının nasıl bağdaştırılacağına dair cümleler hep “eğer, … ise” kalıbıyla kurulmak zorundadır.

Romancının, şairin, inanç ehlinin işi kolaydır ve bu konularda fazla bilgiye, veriye ihtiyaçları yoktur. Ama tarihe sınıf mücadeleleri tarihi açısından bakanların, rastgele söylentilerden, kanıtlanması güç ve belki de gereksiz konuları “ihmal edilebilir unsurlar” olarak kabul etmesi gerekiyor. Çünkü meselenin esası, bir isyanın öncülerinin kimliğinden çok isyan edenlerin eyleminin içeriğidir. Elbette Bedreddin ve Börklüce, yüzyıllara yayılan bir halk isyanının içinde bir yere sahiptirler ve bu bakımdan bütün çağların isyancılarının yanındadırlar. Günümüzde de her ikisine, ezilenlerin ve mülksüz bırakılmışların saflarında en onurlu yer verilmelidir. Çünkü başkaldıranlar öyle kabul etmişlerdir, çünkü düşmanları onları oraya koymuşlardır. Öyleyse bizimdirler ve bizim kalacaklardır.

Kaynaklar

[1] Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun karalama romanı Darağacı (İstanbul: İrfan Yayınevi, 1984) dâhil, Bedreddin üzerine yazılmış birçok romanda çizilen portre böyledir. Yılmaz Gruda’nın Köylü Devrimci Börklüce Mustafa adlı destanı ve ana kaynak Doukas’ın notları da böyle kabul ediyor. Bkz: Michael Doukas, Tarih – Anadolu ve Rumeli 1326-1462, çev. Bilge Umar (İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları).

[2] Bu kanının güçlü dayanakları vardır. Bir başka çalışmada tarafımızdan gerekçeleriyle açıklanacaktır.

[3] Bu iddiayı ilk kez Bezmi Nusret Kaygusuz öne sürmüştür. Bkz: Bezmi Nusret Kaygusuz, Şeyh Bedreddin Simaveni (İzmir: İhsan Gümüşkaynak Matbaası, 1957).

[4] Vakıf topraklarının tapularını bulan ve yayınlayan M. Armağan, Tire’den Darağacına Bedreddin (İzmir: Kendi Yayını, 2004).

[5] Dursun Gümüşoğlu, Tasvirü’l Kulûb – Börklüce Mustafa (İstanbul: Barış Kitap, 2015); Mehmet Işıktaş, Börklüce Mustafa ve Tasvirü’l Kulûb (İstanbul: Karina Yayınları, 2015).

[6] Bu yazmalar; Topkapı Sarayı Emanet Hazinesi, Milli Kütüphane, Manisa İl Halk Kütüphanesi, Vatikan Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Bölümü ve Avusturya Dükalık Kütüphanesi Gotha Koleksiyonu’nda bulunmaktadır.

[7] Bkz: Cem Vakfı Program Kitapçığı, erişim adresi: https://issuu.com/designer_sc/docs/program_kitapcik

[8] Kaldı ki Anadolu’da 16. yüzyıla kadar süren pek çok isyan ve ayaklanmada bu büyük başlangıcın izleri, gelenekler ve özlemler açısından olduğu kadar kültür olarak da yaşamaya devam etmiştir.

[9] Michel Balivet, Şeyh Bedreddin: Tasavvuf ve İsyan (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2011).

[10] Necdet Kurdakul, Bütün Yönleriyle Bedreddin (İstanbul: Döler Reklam Yayını, 1971), s. 309.

13 Ocak 2026 Salı

Sosyal Psikoloji: Temel Teoriler, Deneyler ve Kavramlar

MAR

1.0 Giriş: Sosyal Psikolojinin Tanımı ve Kapsamı

Sosyal psikoloji, bireyin düşünce, duygu ve davranışlarının başkalarının varlığından nasıl etkilendiğini bilimsel yöntemlerle inceleyen, insanı anlamlandırma çabasında merkezi bir role sahip olan bir bilim dalıdır. Alanın temel gücü, bireysel davranışları yalıtılmış bir şekilde değil, daima içinde bulunduğu karmaşık sosyal bağlam içerisinde ele almasından gelir. Bu yaklaşım, bireyin neden belirli durumlarda belirli şekillerde davrandığını, grup normlarına nasıl uyum sağladığını ve sosyal çevresini nasıl algıladığını anlamak için vazgeçilmez bir perspektif sunar.

1.1. Sosyal Psikolojinin İkili Doğası

Sosyal psikolojinin kökenleri, alanın doğasındaki temel ikiliği yansıtan anlamlı bir "çifte başlangıca" dayanır. 1908 yılında, birbirinden bağımsız olarak, bir psikolog olan William McDougall ve bir sosyolog olan Edward Ross tarafından iki ayrı sosyal psikoloji kitabı yayımlanmıştır. Bu başlangıç, alanın günümüzde dahi devam eden iki temel akımını ortaya koymuştur:

• Psikolojik Sosyal Psikoloji: Bu akım, olayları içten-dışa (bireyden çevreye) doğru inceler. Temel odak noktası, bireyin davranışını ve bunun altında yatan nedenleri sosyal çevre içinde, fakat birey düzeyinde anlamak ve açıklamaktır. Analiz birimi bireydir.

• Sosyolojik Sosyal Psikoloji: Bu akım ise olayları dıştan-içe doğru bir perspektifle ele alır. Bireysel davranışları, içinde bulunulan grup, toplum veya kültür gibi daha geniş sosyal yapılar ve süreçler bağlamında inceler.

Bu iki akım, sosyal psikolojiye zengin ve çok katmanlı bir bakış açısı kazandırarak, insan davranışının hem bireysel hem de toplumsal dinamiklerini bir arada anlama olanağı tanır.

1.2. Tarihsel Gelişim ve Temel Akımlar

Sosyal psikolojinin modern kimliğine kavuşmasında, özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemde yaşanan birkaç önemli gelişme dönüm noktası olmuştur.

• Kurt Lewin ve Grup Dinamiği: Alanın kurucu figürlerinden kabul edilen Kurt Lewin, "grup dinamiği" çalışmalarını başlatarak sosyal gerçeği laboratuvar ortamına taşımıştır. Grup yapısı ve süreçlerini görgül (ampirik) değeri yüksek laboratuvar deneyleriyle incelemesi, hem psikologlar hem de sosyologlar üzerinde derin bir etki bırakmış ve grup süreçleri araştırmalarının temelini atmıştır.

• Muzafer Sherif ve Sosyal Normlar: Bir diğer öncü isim olan Muzafer Sherif, 1935 ve 1936 yıllarında gerçekleştirdiği klasik araştırmalarıyla, sosyal normların oluşumunu ilk defa laboratuvarda deneysel olarak incelemiştir. Bu çalışmalar, soyut bir kavram olan "norm"un somut ve ölçülebilir bir olguya dönüşmesinde kritik bir rol oynamıştır.

• Diğer Etkiler: Sosyal psikoloji, gelişim sürecinde psikolojinin diğer dallarından da önemli ölçüde etkilenmiştir.

    ◦ Davranışçılık: Kavram ve yöntem bakımından alana katkıda bulunmuştur.

    ◦ Sosyal Öğrenme Kuramı: Öğrenme psikolojisi ile kurulan bağlar sonucu, özellikle Bandura ve Walters (1963) gibi araştırmacıların çalışmalarıyla geliştirilmiştir.

    ◦ Algı Psikolojisi: 1940'larda "Yeni Görüş" (The New Look) hareketi, sosyal ve kişisel etkenlerin algıyı nasıl şekillendirdiğini laboratuvar deneyleriyle ortaya koymuştur.

• Bilişsel Devrim: 1970'lerden itibaren sosyal psikolojide "bilişsel devrim" olarak adlandırılan güçlü bir akım yükselişe geçmiştir. Bu dönemde araştırmalar, bireyin sosyal dünyayı nasıl algıladığı, yorumladığı ve anlamlandırdığı üzerine odaklanmıştır. Tutum değişimine yönelik tutarlılık kuramları, Festinger'in bilişsel çelişki kuramı ve davranışların nedenlerini açıklamaya odaklanan atıf kuramları, bu devrimin temel taşlarını oluşturmuştur.

Alanın temelini oluşturan bu kuramsal gelişmeler, geçerliliği ve güvenilirliği titizlikle tasarlanmış araştırma yöntemleriyle test edilmiştir. Bu nedenle, sosyal psikolojinin temel bulgularını anlayabilmek için öncelikle bu yöntemleri incelemek gerekmektedir.

2.0 Sosyal Psikolojide Araştırma Yöntemleri

Sosyal psikolojideki teorilerin ve deneylerin geçerliliği, bu bulguların elde edildiği bilimsel yöntemin stratejik önemine dayanır. Bilimsel yöntem, sosyal olguları sistematik bir şekilde inceleyerek öznellikten arındırılmış, güvenilir ve tekrarlanabilir sonuçlara ulaşmayı hedefler. Dolayısıyla, alandaki temel teorileri ve deneyleri eleştirel bir gözle değerlendirebilmek için kullanılan araştırma yöntemlerini anlamak bir ön koşuldur.

2.1. Bilimsel Yöntemin Mantığı ve Amaçları

Sosyal psikolojide bilimsel araştırmanın dört temel amacı bulunmaktadır:

1. Olayların Betimlenmesi: İncelenen olgunun veya davranışın ne olduğunu sistematik bir şekilde tanımlama ve sınıflandırma amacı güder.

2. Olayları Anlama ve Açıklama: Olaylar arasındaki ilişkileri saptayarak "Neden?" sorusuna yanıt arar. Bu, neden-sonuç ilişkilerinin kurulmasını hedefler.

3. Olayların Önceden Tahmini: Belirli koşullar altında bir olayın gelecekte ortaya çıkıp çıkmayacağını veya nasıl bir seyir izleyeceğini öngörme amacı taşır.

4. Olaylara ve Sosyal Politikalara Etki Etme: Elde edilen bilgilerle olayları kontrol etme, istenen yönde değiştirme ve bulguları kullanarak toplumsal düzeyde politikaların şekillenmesine katkıda bulunmaktır.

2.2. Temel Araştırma Yöntemleri

Sosyal psikologlar, bu amaçlara ulaşmak için hem deneysel hem de deneysel olmayan çeşitli yöntemler kullanırlar.

Deneysel Yöntemler

Deneysel yöntemler, neden-sonuç ilişkisi kurmak için en güçlü araçlardır. Temel mantığı, araştırmacının bir değişkeni (bağımsız değişken) sistematik olarak değiştirmesi ve bu değişimin başka bir değişken (bağımlı değişken) üzerindeki etkisini gözlemlemesidir.

• Laboratuvar Deneyi: Kontrolün en yüksek olduğu yöntemdir. Araştırmacı, sonuca etki edebilecek diğer tüm dışsal faktörleri kontrol altında tutarak saf bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı hedefler.

    ◦ Avantajları: Nedensel ilişki kurma, hipotez sınama ve yüksek kontrol gücü.

    ◦ Sorunları: Ortamın yapay olması nedeniyle bulguların gerçek hayata genellenmesindeki zorluklar, katılımcıların beklentilerinin sonuçları etkilemesi ve potansiyel etik sorunlar.

    ◦ Örnek: Darley ve Latané'nin (1968) klasik yardım etme davranışı deneyi, bu yöntemin tipik bir örneğidir. Deneyde, bir kaza durumunda ortamdaki insan sayısı (bağımsız değişken) arttıkça, herhangi bir bireyin yardım etme olasılığının (bağımlı değişken) azaldığı gösterilmiştir.

• Alan Deneyi: Bağımsız değişkenin araştırmacı tarafından ayarlandığı, ancak deneyin laboratuvarda değil, okul, iş yeri gibi doğal bir ortamda gerçekleştirildiği yöntemdir.

    ◦ Avantajları: Bulguların genellenebilirliği laboratuvar deneyine göre daha yüksektir.

    ◦ Sorunları: Dışsal değişkenleri kontrol etmek daha zordur, bu da neden-sonuç ilişkisi kurmayı güçleştirebilir.

    ◦ Örnek: Kağıtçıbaşı, Bekman ve Sunar'ın (1993) "Erken Destek Projesi", bir alan deneyi örneğidir. Bu projede, düşük gelirli semtlerdeki annelere verilen eğitimin (bağımsız değişken) çocukların gelişimi (bağımlı değişken) üzerindeki etkisi incelenmiştir.

• Doğal Deney: Araştırmacının olaya hiçbir müdahalede bulunmadığı, kendiliğinden oluşan durumları incelediği bir yöntemdir. Araştırmacı, olaya maruz kalanları (deney grubu) ve kalmayanları (kontrol grubu) karşılaştırır. Deneklerin gruplara rastlantısal olarak dağıtılamaması nedeniyle "yan-deney" (quasi-experimental) olarak da adlandırılır.

Deneysel Olmayan Yöntemler

Bu yöntemler, değişkenler arasındaki ilişkileri (korelasyon) incelemek için kullanılır ancak neden-sonuç ilişkisi kurmazlar.

• Alan Araştırması: Davranışların doğal ortamlarında, araştırmacının müdahalesi olmaksızın gözlemlenmesine dayanır.

    ◦ Örnek: Hall ve Veccia'nın (1990) insanların birbirine dokunma davranışını incelediği araştırma, bu yöntemin bir örneğidir. Araştırmacılar, kamusal alanlarda çiftleri gözlemleyerek yaş ve cinsiyetin dokunma davranışını nasıl etkilediğini saptamışlardır.

• Survey (Tarama) Araştırması: Geniş kitlelerin belirli bir konudaki tutum, inanç veya davranışlarını anlamak için anket ve mülakat tekniklerinin kullanıldığı bir yöntemdir. Genellikle, incelenen nüfusu temsil eden bir örneklem üzerinde çalışılır.

• Arşiv Araştırması: Gazete, resmi kayıtlar, mektuplar gibi mevcut yazılı veya görsel kayıtlardan veri toplanarak gerçekleştirilir.

2.3. Araştırma Süreci ve Etik

Bir sosyal psikoloji araştırması sistematik adımlardan oluşur:

1. Araştırma fikrinin belirlenmesi

2. Literatür taraması ve hipotez oluşturma

3. Araştırma deseninin seçimi

4. Verilerin toplanması

5. Verilerin analizi ve yorumlanması

Bu süreçte etik ilkelere bağlı kalmak esastır. Katılımcıların bilgilendirilmiş onamının alınması, gizliliğin korunması ve araştırmanın onlara zarar vermemesini sağlamak, sosyal bilim araştırmalarının temel etik sorumluluklarıdır.

Bu yöntemlerle elde edilen bulguların en çarpıcı örneklerinden bazıları, bireyin grup içindeki davranışlarını şekillendiren sosyal etki ve uyma süreçleridir.

3.0 Sosyal Etki, Uyma ve İtaat

Bireyin grup içindeki davranışlarını şekillendiren en temel ve güçlü süreçlerden biri sosyal etkidir. İnsanlar, başkalarının varlığında düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirme eğilimindedir. Bu süreç, toplumsal normların oluşumundan otoriteye sorgusuz itaate kadar uzanan geniş bir yelpazedeki insan davranışlarını açıklamamıza olanak tanır.

3.1. Klasik Uyma ve İtaat Deneyleri

Sosyal psikoloji tarihinde, sosyal etkinin gücünü çarpıcı bir şekilde ortaya koyan ve alanın temelini oluşturan üç klasik deney bulunmaktadır.

• Muzafer Sherif'in Norm Oluşumu Deneyi: Fiziksel gerçeğin belirsiz olduğu bir durumda grup normlarının nasıl kendiliğinden oluştuğunu inceleyen bu deney, sosyal psikolojinin en önemli çalışmalarından biridir.

    ◦ Metodoloji: Karanlık bir odada sabit bir ışık noktasının hareket ediyormuş gibi algılanmasına dayanan otokinetik etki kullanılmıştır. Deneklerden, ışığın ne kadar hareket ettiğini tahmin etmeleri istenmiştir.

    ◦ Bulgular: Denekler tek başlarınayken kendilerine özgü standartlar geliştirmiş, ancak bir grup içinde tahminlerini paylaştıklarında kısa sürede ortak bir standart (grup normu) üzerinde birleşmişlerdir. Daha da önemlisi, bu grupta oluşturulan norm, denekler bir yıl sonra tek başlarına teste alındıklarında bile kullanılmaya devam etmiştir. Bu bulgu, sosyal normların kalıcılığını ve içselleştirildiğini göstermektedir.

• Solomon Asch'in Uyma Deneyi: Bu deney, fiziksel gerçeğin açık ve net olduğu bir durumda bile grup baskısının bireyin yargılarını ne ölçüde etkileyebileceğini araştırmıştır.

    ◦ Metodoloji: Deneklere, bir karttaki tek bir çizginin uzunluğunu, diğer karttaki üç çizgiden hangisiyle aynı olduğunu söylemeleri istenmiştir. Gruptaki diğer üyeler (araştırmacının yardımcıları) kasıtlı olarak yanlış cevaplar vermiştir.

    ◦ Bulgular: Önemli sayıda katılımcının, doğru cevabı açıkça bilmesine rağmen en az bir kere grubun bariz şekilde yanlış olan cevabına uyduğu gözlemlenmiştir. Bu deney, Sherif'in deneyinden farklı olarak, bireyin gerçeği anlamak için gruba bir bilgi kaynağı olarak ihtiyaç duymadığı durumlarda dahi uyma davranışının ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu iki deney arasındaki temel fark, uyma davranışının altında yatan mekanizmaları aydınlatır: Sherif'in deneyindeki uyma bilgisel sosyal etkiye (doğruyu öğrenme ihtiyacı), Asch'in deneyindeki uyma ise normatif sosyal etkiye (grup tarafından kabul edilme ve dışlanmama arzusu) dayanmaktadır.

• Stanley Milgram'ın İtaat Deneyi: Otoriteye itaatin ahlaki sınırlarını sorgulayan bu sarsıcı deney, sosyal psikolojinin en çok tartışılan çalışmalarından biridir.

    ◦ Metodoloji: Deneyde katılımcılara "öğretmen" rolü verilmiş ve "öğrenci" rolündeki bir kişiye (araştırmacının yardımcısı) yanlış cevap verdiğinde artan dozlarda elektrik şoku vermeleri istenmiştir.

    ◦ Bulgular: Katılımcıların %65'i, öğrencinin acı dolu çığlıklarına rağmen, beyaz önlüklü araştırmacının emirlerine uyarak en yüksek düzey olan 450 voltluk şoku vermeye devam etmiştir. Bu sonuçlar, sıradan insanların meşru bir otoritenin baskısı altında ne kadar ileri gidebileceğini göstermesi açısından psikoloji dünyasında şok etkisi yaratmıştır.

3.2. Uyma Davranışını Etkileyen Faktörler

Bu klasik deneyler ve onların çeşitli varyasyonları, uyma davranışını etkileyen bir dizi ortamsal, kişisel ve kültürel faktörü ortaya koymuştur.

Ortamsal Etkenler

• Grubun Büyüklüğü: Uyma davranışı, grubun büyüklüğüyle birlikte artar ancak bu artış belirli bir noktadan sonra durur.

• Söz Birliği: Gruptaki söz birliğinin bozulması, uyma oranını dramatik bir şekilde düşürür. Asch deneyinin bir varyasyonunda, gruptan sadece bir kişinin bile doğru cevabı vermesi, deneğin grup baskısına direnme olasılığını önemli ölçüde artırmıştır.

• Yüz Yüze Olmanın Etkisi: Sosyal etki, yüz yüze etkileşimlerde çok daha güçlüdür. Milgram deneyinde, araştırmacı emirlerini telefonla verdiğinde itaat oranı %65'ten %22'ye düşmüştür. Benzer şekilde, "öğretmen"in "öğrenciyle" aynı odada olması ve ona fiziksel olarak dokunması gerektiğinde itaat oranı %60'tan %30'a düşmüştür.

Kişisel ve Kültürel Etkenler

Uyma davranışı, içinde yaşanılan kültürün değerlerinden derinden etkilenir. Özellikle bireycilik ve toplulukçuluk boyutları, bu konuda önemli farklılıklar yaratır.

• Genel olarak, toplulukçu kültürlerde (örneğin, Asya ve Latin Amerika ülkeleri) grup uyumuna ve bağlılığına daha fazla değer verildiği için uyma oranları, bireysel özerkliğin vurgulandığı bireyci kültürlere (örneğin, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa) göre daha yüksek olma eğilimindedir.

• Ancak bu, toplulukçu kültürlerdeki bireylerin her gruba kayıtsız şartsız uyduğu anlamına gelmez. Bu kültürlerde iç grup (in-group) ve dış grup (out-group) ayrımı daha belirgindir. Bireyler, kendilerinden olarak gördükleri iç grupların normlarına yüksek düzeyde uyum gösterirken, yabancı olarak algıladıkları dış gruplardan gelen sosyal etkiye direnebilirler. Örneğin, Frager'in (1970) Japonya'da yaptığı bir araştırmada, birbirini tanımayan deneklerden oluşan gruplarda (dış grup) uyma oranının, Asch'in Amerika'daki orijinal deneyinden daha düşük olduğu bulunmuştur.

Bireyin grup baskısına boyun eğmesi veya direnmesi, aynı zamanda sosyal dünyayı nasıl algıladığı ve yorumladığıyla da yakından ilişkilidir. Bu süreçler, sosyal biliş alanının temel konusunu oluşturur.

4.0 Sosyal Biliş: Başkalarını ve Davranışları Yorumlama

Sosyal biliş, insanların kendileri ve sosyal çevreleri hakkındaki bilgileri nasıl yorumladıklarını, analiz ettiklerini ve kullandıklarını inceleyen bir sosyal psikoloji alanıdır. Başkaları hakkında edindiğimiz ilk izlenimlerden, onların davranışlarının nedenlerini anlamaya çalışma sürecine kadar, kişilerarası ilişkilerimizi şekillendiren temel bilişsel mekanizmaları anlamamızı sağlar.

4.1. İzlenim Oluşturma

İnsanlar, başkaları hakkında çok az bilgiyle dahi hızlı ve genellikle bütüncül izlenimler oluşturma eğilimindedir. Bu süreç, belirli mekanizmalar ve bazen de yanılgılar içerir.

• Merkezi Kişilik Özellikleri: Solomon Asch (1946), yaptığı klasik araştırmada bazı kişilik özelliklerinin, izlenim oluşturma sürecinde diğerlerinden daha "merkezi" bir rol oynadığını göstermiştir. Deneklere bir kişi hakkında bir sıfat listesi verilmiş ve bu kişiyi değerlendirmeleri istenmiştir. Listede sadece "cana yakın" sıfatının "soğuk" ile değiştirilmesi, kişi hakkındaki genel izlenimi (cömert, esprili vb.) dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Buna karşılık, "kibar" ve "kaba" gibi sıfatların değiştirilmesi bu kadar büyük bir etki yaratmamıştır.

• İzlenim Oluşturmadaki Yanılgılar: İzlenimlerimiz her zaman rasyonel ve sistematik süreçlerle oluşmaz. Sıkça düştüğümüz bazı yanılgılar şunlardır:

    ◦ Gizil Kişilik Kuramları: Bazı kişilik özelliklerinin birbiriyle ilişkili olduğuna dair zihnimizde bulunan inanç ve varsayım sistemleridir. Örneğin, cömert birinin aynı zamanda cana yakın olduğunu varsayma eğilimimiz bu kuramlardan kaynaklanır.

    ◦ Öncelik Etkisi (Primacy Effect): Bir kişi hakkında edindiğimiz ilk bilgiler, daha sonra edindiğimiz bilgilere göre izlenimlerimiz üzerinde daha güçlü bir etkiye sahiptir. İlk bilgiler, sonraki bilgileri yorumlayacağımız bir "şema" veya çerçeve oluşturur.

    ◦ Olumluluk Yanılgısı (Positivity Bias): Genel olarak insanları olumsuzdan ziyade olumlu bir şekilde değerlendirme eğilimidir.

    ◦ Olumsuzluk Yanılgısı (Negativity Bias): Olumsuz bilgiler, olumlu bilgilere göre izlenimlerimiz üzerinde daha orantısız bir etkiye sahiptir.

    ◦ Ayla (Hare) Etkisi (Halo Effect): Bir kişinin tek bir olumlu veya olumsuz özelliğine dayanarak onun diğer özellikleri hakkında da benzer yönde genellemeler yapma eğilimidir. Örneğin, fiziksel olarak çekici birinin aynı zamanda zeki ve dürüst olduğunu varsaymak gibi.

4.2. Atıf Kuramları: Davranışların Nedenlerini Anlama

Atıf süreci, insanların kendilerinin ve başkalarının davranışlarına nedenler yükleme biçimidir. Bu süreç, sosyal dünyayı daha anlaşılır ve öngörülebilir kılmamıza yardımcı olur.

• Heider'in İçsel ve Dışsal Atıf Kavramları: Fritz Heider, atıf kuramının temellerini atarak insanların davranışların nedenlerini iki temel kategoriye ayırdığını öne sürmüştür:

    ◦ İçsel Atıf (Kişisel): Davranışın nedenini, kişinin karakteri, tutumu veya yeteneği gibi içsel özelliklerine bağlamak.

    ◦ Dışsal Atıf (Durumsal): Davranışın nedenini, içinde bulunulan durum, şans veya başkalarının etkisi gibi dışsal faktörlere bağlamak.

• Kelley'nin Birlikte Değişim Modeli: Harold Kelley, insanların bir "naif bilimci" gibi davrandığını ve bir davranışın nedenini belirlemek için üç tür bilgiyi sistematik olarak analiz ettiğini savunmuştur:

    1. Tutarlılık: Kişi, farklı zamanlarda aynı duruma benzer tepkiler veriyor mu?

    2. Belirginlik: Kişi, sadece bu duruma mı bu şekilde tepki veriyor, yoksa başka durumlarda da mı?

    3. Benzerlik (Konsensüs): Başka insanlar da aynı durumda aynı şekilde mi davranıyor? Bu üç bilgi türünün kombinasyonuna göre içsel veya dışsal atıflar yapılır.

4.3. Atıflardaki Sistematik Yanılgılar

Atıf süreci de, izlenim oluşturma gibi, çeşitli sistematik yanılgılara açıktır. Bu yanılgılar, sosyal yargılarımızı önemli ölçüde etkiler.

• Temel Atfetme Yanılgısı: Gözlemcilerin, başkalarının davranışlarını açıklarken durumsal faktörlerin rolünü küçümseyip, kişinin içsel özelliklerine (kişiliğine) aşırı vurgu yapma eğilimidir.

    ◦ Örnek: Ross ve arkadaşlarının (1977) "soru soran-cevaplayan" deneyi bu yanılgıyı net bir şekilde gösterir. Deneyde, rastgele "soru soran" rolü atanan kişilerin, "cevaplayan" rolündeki kişilerden daha bilgili olarak algılanması, gözlemcilerin rollerin getirdiği durumsal avantajı göz ardı edip kişisel özelliklere atıf yaptığını kanıtlamıştır.

• Aktör-Gözlemci Yanılgısı: Bireylerin kendi davranışlarını açıklarken dışsal faktörlere, başkalarının davranışlarını açıklarken ise içsel faktörlere odaklanma eğilimidir. "Aktör" olarak kendi davranışımızın ardındaki durumsal baskıların farkındayken, "gözlemci" olarak dikkatimiz diğer kişinin kendisine odaklanır.

• Kendini Kayırma Eğilimi (Benliğe Hizmet Yanılgısı): Bireylerin başarılarını kendi içsel özelliklerine (yetenek, çaba), başarısızlıklarını ise dışsal nedenlere (şanssızlık, durumun zorluğu) atfetme motivasyonel eğilimidir. Bu yanılgıya yakından ilişkili bir diğer eğilim de ben-merkezli düşüncedir; bu, bireyin bir olayın sonucunda kendi rolünü abartma ve olayları kendi perspektifinden yorumlama eğilimini ifade eder. Her iki yanılgı da benlik saygısını koruma ve artırma işlevi görür.

Sosyal dünyayı yorumlarken kullandığımız bu bilişsel süreçler, aynı zamanda o dünyaya yönelik inanç ve değerlendirmelerimiz olan tutumlarımızın oluşumunu ve değişimini de etkiler.

5.0 Tutumlar: Oluşumu, Değişimi ve Davranışa Etkisi

Tutumlar, sosyal psikolojinin en merkezi kavramlarından biridir. Belirli bir sosyal nesneye (kişi, grup, fikir, olay) yönelik bilişsel, duygusal ve davranışsal eğilimlerimizi içeren organize ve kalıcı değerlendirmelerdir. Tutumlar, dünyayı nasıl algıladığımızı, neye yaklaşıp neden uzaklaştığımızı belirleyerek sosyal davranışlarımıza yön verir.

5.1. Tutumların Yapısı ve Ölçümü

Tutumların genel kabul gören üçlü bir yapısı vardır:

1. Bilişsel Öğe: Tutum objesi hakkındaki inançlar, bilgiler ve düşünceler.

2. Duygusal Öğe: Tutum objesine yönelik hissedilen duygular (sevme, nefret etme, korkma vb.).

3. Davranışsal Öğe: Tutum objesine karşı belirli bir şekilde davranma eğilimi.

Tutumları ölçmek için sosyal psikologlar çeşitli teknikler kullanır. En yaygın doğrudan ölçüm teknikleri arasında, bireylerin bir ifadeye ne ölçüde katıldıklarını belirttikleri Likert Ölçekleri ve bir kavramı zıt sıfat çiftleri arasında değerlendirdikleri Duygusal Anlam Ölçeği yer alır.

5.2. Tutum-Davranış İlişkisi

Yaygın kanının aksine, tutumlar her zaman davranışları doğrudan yansıtmaz. Tutum ile davranış arasındaki tutarlılık, bir dizi faktöre bağlıdır:

• Tutumun Gücü: Güçlü ve kişisel deneyime dayalı tutumlar, davranışları daha iyi yordar.

• Tutumun Ulaşılabilirliği: Bir tutumun bellekten ne kadar kolay çağrılabildiği, davranış üzerindeki etkisini artırır.

• Zaman Faktörü: Tutum ölçümü ile davranışın gözlemlenmesi arasındaki zaman uzadıkça aradaki ilişki zayıflar.

Ajzen'in Planlanmış Davranış Kuramı, bu ilişkiyi açıklayan önemli bir modeldir. Bu kurama göre, tutumlar davranışı doğrudan değil, niyet aracılığıyla etkiler. Bir davranışı gerçekleştirme niyeti ise sadece tutumdan değil, aynı zamanda sosyal normlardan (başkalarının ne düşündüğü) ve algılanan davranışsal kontrolden (davranışı gerçekleştirmenin ne kadar kolay veya zor olduğu algısı) de etkilenir.

5.3. Tutum Değişimine Kuramsal Yaklaşımlar

Tutumların nasıl değiştiğini açıklayan birçok kuram geliştirilmiştir. Bunlardan en etkili olanları, insanların bilişsel tutarlılığa duyduğu ihtiyacı temel alan kuramlardır.

• Denge Kuramları (Heider): Heider'in (k-d-o) modeli, bir kişinin (k), başka bir kişiye (d) ve bir tutum objesine (o) yönelik tutumları arasındaki ilişkilerde denge arayışını temel alır. Eğer bu üçlü yapı içinde bir dengesizlik varsa (örneğin, sevdiğiniz bir arkadaşınızın (d) sevmediğiniz bir siyasi partiyi (o) desteklemesi), bu durum bireyde gerilim yaratır ve tutumlarından birini değiştirerek dengeyi yeniden kurma eğilimi doğurur.

• Bilişsel Çelişki Kuramı (Festinger): Leon Festinger tarafından geliştirilen bu etkili kuram, bir bireyin tutumlarıyla çelişen bir davranış sergilediğinde ortaya çıkan psikolojik rahatsızlık durumunu (çelişki) inceler. Birey, bu rahatsızlığı azaltmak için ya davranışını ya da tutumunu değiştirme yoluna gider.

    ◦ Klasik Deney: Festinger ve Carlsmith'in (1959) "sıkıcı iş" deneyi, bu kuramın en bilinen kanıtıdır. Çok sıkıcı bir işi yapan deneklerden, bir sonraki deneğe işin zevkli olduğunu söylemeleri istenmiştir. Bu yalan karşılığında 1 dolar alan denekler, 20 dolar alan deneklere göre işi daha sonra gerçekten daha zevkli olarak değerlendirmişlerdir. Bu sonuç, dışsal gerekçelendirme yetersiz olduğunda (1 dolar), bireylerin tutum ve davranışları arasındaki çelişkiyi azaltmak için içsel bir gerekçe yaratarak tutumlarını davranışlarıyla uyumlu hale getirme eğiliminde olduklarını kesin bir şekilde ortaya koymuştur.

    ◦ Eleştiriler: Kuramın evrenselliği, özellikle toplulukçu kültürlerde bilişsel çelişkinin daha az yaşandığına dair bulgularla sorgulanmıştır. Ayrıca, Daryl Bem'in Benlik Algısı Kuramı, tutum değişikliğinin çelişkiyi azaltma güdüsünden değil, insanların kendi davranışlarını gözlemleyerek tutumları hakkında çıkarım yapmasından kaynaklandığını öne sürerek alternatif bir açıklama getirmiştir.

5.4. İkna ve İletişim

Tutumlar, aynı zamanda ikna edici iletişim yoluyla da değişebilir. İkna sürecini anlamak için geliştirilen en önemli modellerden biri Ayrıntılandırma Olasılığı Modeli'dir.

• Ayrıntılandırma Olasılığı Modeli (AOM): Petty ve Cacioppo tarafından geliştirilen bu model, iknanın iki temel yoldan gerçekleştiğini öne sürer:

    1. Merkezi Yol: Hedef kitle motive olduğunda ve mesajı dikkatlice düşünebildiğinde gerçekleşir. Mesajın içeriğindeki argümanların gücüne dayanır ve daha kalıcı, güçlü bir tutum değişikliğine yol açar.

    2. Çevresel Yol: Hedef kitle mesajla ilgilenmediğinde veya dikkatini veremediğinde gerçekleşir. Mesajın içeriği yerine, konuşmacının çekiciliği, uzmanlığı veya mesajın sunuluş şekli gibi çevresel ipuçlarına dayanır. Bu yolla oluşan tutum değişikliği daha yüzeysel ve geçicidir.

• Etkileyici İletişimin Öğeleri: Bir iletişimin ikna gücü, üç temel öğenin özelliklerine bağlıdır:

    ◦ Kaynağın Özellikleri: Kaynağın inanılırlığı (uzmanlık ve güvenilirlik) ve hoşa gitmesi (çekicilik, benzerlik) ikna gücünü artırır.

    ◦ İletişimin Özellikleri: Mesajın tek yönlü mü yoksa çift yönlü mü olduğu, duygusal mı yoksa ussal mı olduğu (örneğin, korku yaratıcı iletişim), hedefle kaynak arasındaki görüş farkının derecesi, mesajın tekrar edilme sıklığı ve sunum sırası gibi faktörler etkilidir.

    ◦ Hedefin Özellikleri: Hedef kitlenin kendine güveni, düşünme ihtiyacı ve kendini izleme gibi kişilik özellikleri, ikna edilmeye ne kadar açık olduklarını belirler.

Bireysel düzeyde incelenen bu bilişsel ve tutumsal süreçler, bireyler bir araya gelip gruplar oluşturduğunda daha karmaşık dinamiklere dönüşür.

6.0 Grup Süreçleri ve Kültürlerarası Etkileşimler

İnsan, sosyal bir varlıktır ve yaşamının büyük bir bölümünü gruplar içinde geçirir. Aileden iş arkadaşlarına, spor takımlarından sosyal kulüplere kadar gruplar, bireyin kimliğini, davranışlarını ve karar alma süreçlerini derinden etkiler. Grupların yapısını, işleyişini ve birey üzerindeki etkilerini anlamak, sosyal psikolojinin temel hedeflerindendir.

6.1. Grup Yapısı ve Liderlik

Gruplar, bireylere aidiyet, sosyal kimlik ve destek sağlama gibi temel işlevleri yerine getirir. Her grubun kendine özgü bir yapısı vardır ve bu yapı içinde liderlik önemli bir rol oynar.

• Lewin, Lippitt ve White'ın (1939) Klasik Liderlik Araştırması: Bu öncü çalışma, farklı liderlik tarzlarının grup atmosferi ve verimliliği üzerindeki etkilerini incelemiştir.

    ◦ Yetkeci Liderlik: Liderin tüm kararları tek başına aldığı ve emirler verdiği bu tarz, grup üyeleri arasında daha fazla saldırganlık ve hoşnutsuzluk yaratmıştır. Grup, lider varken verimli çalışsa da, lider ortamdan ayrıldığında verimlilik düşmüştür.

    ◦ Demokratik Liderlik: Liderin karar alma sürecine grup üyelerini dahil ettiği ve iş birliğini teşvik ettiği bu tarz, daha yüksek grup morali, daha fazla özgünlük ve liderin yokluğunda dahi devam eden bir verimlilik sağlamıştır.

• Liderlikte Kültürün Etkisi: Bu bulguların evrenselliği sınırlıdır. Örneğin, yetkeci bir kültüre sahip olan Hindistan'da yapılan benzer çalışmalarda, üyelerin demokratik lideri "zayıf" bulduğu ve yetkeci liderliğin daha başarılı olduğu gözlemlenmiştir. Bu, liderlik etkinliğinin kültürel beklentilerle yakından ilişkili olduğunu göstermektedir.

6.2. Gruplarda Karar Verme

Gruplar, karar alma süreçlerinde bireylerden sistematik olarak farklılaşan bazı eğilimler sergiler.

• Riske Girme ve Uçlara Kayma: Yaygın kanının aksine, gruplar genellikle bireylerden daha temkinli değil, daha riskli kararlar alma eğilimindedir. Stoner'ın (1961) bulgularıyla ortaya konan bu riske girme (risky shift) olgusu, daha sonra yapılan araştırmalarla daha genel bir kavrama evrilmiştir: Uçlara kayma (group polarization). Grup tartışmaları, üyelerin başlangıçtaki eğilimlerini (ister riskli ister temkinli olsun) daha da güçlendirerek grubun daha uç bir karar almasına neden olur.

• Grup Düşünü (Groupthink): Özellikle yüksek uyum baskısı olan ve dışarıya kapalı gruplarda görülen bu tehlikeli süreçte, grup üyelerinin fikir birliğine varma arzusu, mantıklı ve gerçekçi alternatifleri değerlendirme yeteneklerinin önüne geçer. Grup uyumunu koruma güdüsü, eleştirel düşünceyi bastırır ve hatalı kararlara yol açabilir.

6.3. Kültür ve Sosyal Psikoloji

Kültür, bireylerin dünyayı algılama, yorumlama ve davranışta bulunma biçimlerini temelden şekillendirir. Sosyal psikolojik süreçlerin büyük bir kısmı evrensel olmaktan çok, kültürel bağlama duyarlıdır.

• Bireycilik ve Toplulukçuluk: Hofstede tarafından tanımlanan bu iki kültürel boyut, birçok sosyal psikolojik olgudaki farklılıkları açıklamak için kullanılır.

    ◦ Bireycilik: Bireysel hedeflerin, özerkliğin ve kişisel başarının ön planda olduğu kültürlerdir.

    ◦ Toplulukçuluk: Grup hedeflerinin, uyumun ve kişilerarası ilişkilerin öncelikli olduğu kültürlerdir.

    ◦ Kültür ve Bilişsel Yanılgılar: Daha önce incelenen bilişsel yanılgıların çoğu kültüre göre farklılık gösterir. Örneğin, temel atfetme yanılgısı bireyci kültürlerde çok daha yaygınken, toplulukçu kültürlerde durumsal faktörlere daha fazla vurgu yapılır. Benzer şekilde, kendini kayırma eğilimi bireyci kültürlerde benliği yüceltme işlevi görürken, toplulukçu kültürlerde kendini eleştirme ve alçakgönüllülük daha fazla değer görebilir.

• Kültür ve Benlik: Kültürel farklılıkların en temel yansımalarından biri benlik algısında görülür.

    ◦ Bireyci kültürlerde, diğerlerinden bağımsız ve kendine özgü özelliklerle tanımlanan "ayrık benlik" (independent self) yaygındır.

    ◦ Toplulukçu kültürlerde ise, sosyal roller ve önemli ilişkiler bağlamında tanımlanan "ilişkili benlik" (interdependent self) ön plandadır. Bu iki benlik yapısı, temel atfetme yanılgısındaki kültürel farklılıkların da bilişsel temelini oluşturur. Kendini sosyal bağlam ve ilişkiler içinde algılayan "ilişkili benlik", davranışları yorumlarken durumsal faktörlere doğal olarak daha fazla ağırlık verir ve bu da temel atfetme yanılgısını azaltır.

    ◦ Kağıtçıbaşı, bu ikiliğin ötesinde, hem özerkliği (kendi kendine karar verebilme) hem de ilişkiselliği (duygusal bağlılık) bir arada barındıran "özerk-ilişkili benlik" modelini geliştirerek yeni bir sentez sunmuştur. Bu model, özellikle kentleşme ve eğitimle birlikte değişen toplumlardaki benlik yapısını anlamak için önemli bir çerçeve sağlar.

Bu kültürel perspektif, sosyal psikolojinin evrensel ilkeler arayışını, insan davranışının zengin çeşitliliğini göz ardı etmeden sürdürmesi gerektiğini hatırlatır.

7.0 Sonuç ve Değerlendirme

Bu literatür taraması, sosyal psikolojinin bireyi sosyal bağlamı içinde anlamaya yönelik temel teorilerini, çığır açan deneylerini ve merkezi kavramlarını kapsamlı bir şekilde ele almıştır. İncelemelerimiz, bireyin davranışlarının çoğu zaman kişisel özelliklerinden çok, içinde bulunduğu durumun ve sosyal etkinin gücü tarafından şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Sherif, Asch ve Milgram'ın klasik deneyleri, grup normlarının, akran baskısının ve otoritenin, bireyin yargı ve eylemleri üzerindeki sarsıcı etkisini kanıtlamıştır.

Aynı zamanda, sosyal biliş alanındaki çalışmalar, insanların sosyal dünyayı anlama ve yorumlama sürecinde kullandıkları bilişsel mekanizmaların ve sistematik yanılgıların, kişilerarası ilişkilerden grup içi dinamiklere kadar her şeyi nasıl etkilediğini göstermiştir. Tutumların oluşumu, değişimi ve davranışla olan karmaşık ilişkisi, insan eylemlerinin ardındaki psikolojik süreçleri anlamada kilit bir rol oynamaktadır. Son olarak, kültürlerarası perspektif, bireycilik ve toplulukçuluk gibi boyutların, evrensel olduğu varsayılan birçok psikolojik olgunun aslında kültürel bağlama ne kadar duyarlı olduğunu vurgulamıştır.

Bu sentez, sosyal psikolojinin insan davranışını anlamak için sunduğu çok katmanlı ve dinamik çerçeveyi gözler önüne sermektedir.

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]