Mahmut Boyuneğmez
Modern kapitalist toplumların en büyük övünç kaynağı,
yasalar önünde herkesin eşit olduğunu iddia eden "fırsat eşitliği"
söylemidir. Ancak bu söylem, hayatın pratik gerçekliğine çarptığında koyu bir
ideolojik perdeye dönüşür. Gerçek bir toplumsal adalet tartışması için iki
olguyu birbirinden keskin bir hatla ayırmak gerekir: kâğıt üzerindeki fırsat
eşitliği (formal equality) ve somut bir gerçeklik olan fırsatlara ulaşmada
eşitlik (substantive equality).
Kapitalist toplumlarda "fırsat eşitliği" kavramı,
toplumsal ve sınıfsal hiyerarşiyi meşrulaştırmak için egemen ideolojinin merkezi
konumdaki bir mitosudur. Bu söylem, bireyin başarısını sadece kendi azmine ve
yeteneğine bağlayarak, sistemin yarattığı devasa engelleri görünmez kılar. Oysa
gerçek adalet, bir yarışa herkesin katılma "iznine" sahip olması
değil, o yarışta ihtiyaç duyulan araçlara "erişim" gücüdür.
Kapitalist sistemde fırsat eşitliği, "herkesin yarışa
katılmasına izin verilmesi" olarak tanımlanır. Yasalar önünde bir işçinin
çocuğuyla bir milyarderin çocuğu aynı üniversite sınavına girebilir, aynı
şirkete başvurabilir veya aynı yasal haklardan yararlanabilir görünür. Bu
kavram, sınıfsal uçurumları meşrulaştırmak için kullanılır. Eğer herkes
"eşit fırsata" sahipse, başarısız olanın suçu sistemde değil, kendi
yeteneksizliğinde veya tembelliğindedir. Fırsat eşitliği söylemi, liyakat
illüzyonu yaratarak sınıfsal eşitsizliğin görünümlerini ve yoksulluğu
bireyselleştirir.
Bu durum, Anatole France'ın meşhur ironik sözündeki gibi
işler: "Yasalar, köprü altında uyumayı hem zengine hem de yoksula aynı
ölçüde yasaklar." Zengin zaten köprü altında uyumayacağı için bu yasak
sadece yoksulu etkiler. Fırsat eşitliği de benzer şekilde ulaşamayacağınız bir
zirveye tırmanma hakkınızın olmasıdır. Kapitalizmde fırsat eşitliği, yasal ve
biçimsel bir serbestliktir. Kapitalist devlet, "zengin de yoksul da
üniversiteye gidebilir" derken aslında sadece bir izin vermektedir. Ancak
bu izin, o eylemi gerçekleştirebilme gücünü kapsamaz. Bu, sadece negatif bir
özgürlüktür; yani bir engelin, yasal yasakların olmaması durumudur. Ancak
engelin olmaması yolun açık olduğu anlamına gelmez. Fırsat eşitliği toplumsal
eşitsizliği "doğallaştırır". Eğer yasa önünde herkes eşitse, altta
kalanların durumu "kader", "yetersizlik" ya da “kötü seçim”
olarak kodlanır. Bu, sistemin kendi yapısal bozukluğunu bireyin sırtına
yüklemesidir.
Sizin bir fırsata "sahip" olmanız ile o fırsatı
"kullanabilecek araçlara" sahip olmanız arasındaki uçurum,
kapitalizmin temel karşıtlıklarından (antagonizmalarından) biridir. Bir gencin
en iyi tıp fakültesinde okuma "fırsatı", yani yasal hakkı olabilir;
ancak bu fırsata ulaşması için gereken kaliteli temel eğitim, özel dersler,
beslenme koşulları, kitaplar ve kültürel birikim parayla satılmaktadır.
Kapitalizmde fırsatlar pazarın içindedir. Dolayısıyla bir fırsata ulaşmak, o
fırsatın bedelini ödeyebilme gücüyle sınırlıdır. Bu durumda fırsat, bir
"hak" olmaktan çıkıp "alınabilir bir meta" haline gelir.
Bir metaforla somutlaştıralım: Fırsat eşitliği, herkesin
aynı maratona katılabileceğini söylemek gibidir. Fırsat eşitliği, herkesin aynı
çizgide olduğunu varsayar; oysa birileri yarışa spor ayakkabılarla, profesyonel
koçlar, beslenme uzmanları ve dinlenme imkânlarıyla başlarken, diğerleri çıplak
ayakla, açlık ve yorgunlukla, sırtlarında yoksulluk küfesiyle koşmaya çalışır. Liyakat
söylemi, "en yetenekli olan yükselir" iddiası, ancak herkes
olanaklara ulaşmada eşitse geçerli olabilir. Oysa yetenek denilen olgu, toplumsal
ilişkiler zemini dışında yeşermez. Kaliteli eğitim, sağlıklı beslenme, kültürel
çevre ve hobiler; yani bireyin potansiyelini "liyakat"e dönüştürecek
tüm araçlar kapitalizmde birer metadır. Olanaklara ulaşım eşitliği olmadığında,
liyakat aslında satın alınmış bir avantajın doğal bir yetenekmiş gibi
sergilenmesinden ibarettir. Zengin bir ailenin çocuğunun sahip olduğu
"donanım", yoksul bir çocuğun asla ulaşamadığı imkânların
birikimidir. Dolayısıyla kapitalist liyakat, yeteneğe değil, o yeteneği kullanacak
olan sermayeye verilen ödüldür.
Sosyalizm: Olanaklara Ulaşmada Eşitlik
Sosyalizmi kapitalizmden ayıran en temel fark, biçimsel
hukukla yetinmeyip eşitliği maddi ve somut düzleme taşımasıdır. Sosyalizmin
ayırt edici niteliği, eşitliği bir söylem olmaktan çıkarıp bir toplumsal
gerçeklik haline getirmesidir. Sosyalizmde "fırsat eşitliği"
söyleminin ötesine geçilerek fırsatlara ulaşma araçları kamusallaştırılır.
Eğitim, sağlık ve kültürel olanaklar birer piyasa ürünü olmaktan çıkarılıp
ücretsiz ve nitelikli hale getirildiğinde, "fırsatlara ulaşmada
eşitlik" sağlanmış olur. Bir işçi çocuğuyla bir yöneticinin çocuğu aynı
nitelikteki okulda, aynı beslenme şartlarıyla ve aynı sosyal imkânlarla
büyüdüğünde, fırsat artık kâğıt üzerindeki bir "izin" değil, somut
bir "gerçeklik" olur. Ancak olanaklara ulaşımda eşitlik sağlandığında
gerçek liyakatten söz edilebilir. Çünkü ancak o zaman insanların potansiyelleri
arasındaki fark, sınıfsal avantajların gölgesinde kalmadan ortaya çıkabilir.
Buradaki odak noktası, kâğıt üzerindeki haklar değil, o hakları hayata
geçirecek maddi imkânların dağılımıdır.
Fırsatlara ulaşım eşitliği, bireyin gelişimini ailenin
cüzdanından koparıp toplumsal bir sorumluluk haline getirir. Sosyalizmde eğitim,
sağlık, barınma ve teknolojiye erişim, pazarlık konusu olan birer
"fırsat" değil, herkesin kullanımına açık devlet eliyle sunulan birer
toplumsal hizmettir. Olanaklara ulaşımda eşitlik sağlandığında, bir insanın ne
olacağı, kimin çocuğu olduğuyla değil, toplumun ona sunduğu devasa kolektif
havuzdan ne kadar yararlanmak istediğiyle belirlenir. Bu, liyakatin sahtelikten
kurtulup gerçek anlamda insani bir öze kavuşmasıdır.
20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinde (örneğin SSCB, Doğu
Bloku ülkeleri, Küba) evrensel ve ücretsiz eğitim-sağlık sistemleri, yoksul
kökenli çocukların hızlı toplumsal yükselişine imkân tanımıştır.
Sonuç: Eşitsizliği Yönetmek mi, Kökünü
Kazımak mı?
Yasalar karşısındaki eşitlik, yani biçimsel eşitlik, fırsat
eşitliğini bir alt küme olarak içine alır; ancak bu küme, gerçek hayatın
sorunlarını çözemez. Olanaklara ulaşmada eşitlik ise, bu biçimsel kabuğu
kırarak eşitliği toplumsal yapının özüne yerleştirir. Kapitalizm, vitrine
koyduğu fırsatlarla övünürken, sosyalizm, o vitrindeki her şeye herkesin elini
uzatabilmesini sağlar. Birincisi bir söylem ve teselli iken, ikincisi yapısal bir
nitelik ve özgürleşme adımıdır.
Pozitif özgürlük işte tam olarak budur: Bireylerin sadece engellenmemesi değil, potansiyellerini gerçekleştirme ve geliştirme gücüne sahip olmasıdır. Olanaklara ulaşımda gerçek eşitlik sağlandığında; eğitim, sağlık ve kültürel zenginlikler devlet eliyle ücretsiz, nitelikli ve evrensel bir şekilde bireylere sunulduğunda pozitif özgürlük yeşerir. Özgürlük, yoksulun hayatta kalma kavgası verdiği bir boşluk değil, her bireyin kendini yaratabileceği somut bir zemindir. Bu zemin, bireyi sınıfsal prangalarından azat ederek ona sadece "ne olabileceğine dair bir hayal" değil, "ne olmak istiyorsa ona dönüşebileceği araçları" verir. Nihayetinde pozitif özgürlük, imkânların kamusallaştığı yerde başlar; çünkü gerçek özgürleşme, insanın yeteneklerini geliştirmesinin önündeki maddi duvarların yıkılmasıdır.
Gerçek özgürlük, sadece "seçme hakkına" sahip
olmak değil, "seçebilecek imkâna" sahip olmaktır. Özetle, yasa
önündeki eşitlik, bir tiyatro sahnesine herkesin çıkabileceğini söylemek
gibidir. Ancak sahneye çıkmak için gereken kostümü, eğitimi ve senaryoyu sadece
belli bir kesim satın alabiliyorsa, orada bir eşitlikten değil, bir “oyun”dan
söz edilebilir. Kapitalizmde eşitlik, "herkesin milyarder olma fırsatı
vardır" şeklinde istatistiksel bir yalan ve ideolojik bir vaatten
ibarettir. Sosyalizmde eşitlik ise "herkesin insanca yaşama ve
yeteneklerini geliştirme olanaklarına erişimi garanti altındadır" anlamına
gelerek yapısal bir gerçekliği tanımlar.
Fırsat eşitliği, eşitsizliği yönetme sanatıdır; olanaklara
ulaşımda eşitlik ise eşitsizliği kökten kazıma iradesinin sonucudur. Birincisi
mülk sahiplerinin vicdanını rahatlatan bir hukuk kuralı, ikincisi ise emeğin
özgürleştiği toplumsal bir zemindir.
