Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

13 Nisan 2026 Pazartesi

Politisizme Reddiye: Siyaset Sahne Sanatı ve Emekçiler de Seyirci Değildir

Mahmut Boyuneğmez

Siyasetin; toplumsal sınıfların somut çıkarları, tarihsel deneyimlerden süzülmüş ilkeler, üretim süreçlerindeki sorunlar ile karşıtlıklar, uzun vadeli hayat ve sınıf mücadelesi meseleleri üzerinden değil, anlık gelişmelere verilen sahte duygusal tepkiler, diplomatik kınamalar, medya spotları, tweet fırtınaları ve sanki bir “oyun” sahneleniyormuş algısı üzerinden yürütülmesine Politisizm diyebiliriz. Bu kavram, politikanın gerçek hayattan—yani fabrikadan, atölyeden, tarladan, mutfaktan, inşaat iskelesinden, çağrı merkezinden, hastane koridorundan ve sokağın organik, kaotik akışından—tamamen kopartılarak, sadece kelimelerin, jestlerin, pozların ve suni tutumların yapay bir savaşına indirgenmesini temsil eder.

Politisizmde siyaset, bir “performans sanatı” haline gelir; amacı kitlelerin kendi bilinçlenmesini ve dönüşümünü yaşaması değil, onları belirli bir “taraftar” kitlesine çevirerek alkış ve destek almaktır.

Politisizm, sınıfsal bir pusulanın, teorik bir tahlilin ve toplumsal gerçekliğe dayalı bir programatik vizyonun yokluğunda, toplumun sınırlı bir kesimi (medya takipçileri, sosyal medya kullanıcıları, “aktivist” çevreler) üzerinde estirilen yapay politik rüzgârlar içerisinde pozisyon alma çabasıdır. Burada temel sorun, siyasetin sağlık göstergesinin “ne yapıldığı”, “kimin çıkarı için yapıldığı” ve “neticede ne kazanım oluşturduğu” ile değil, “nasıl bir imaj çizildiği”, “hangi kelimelerle ifade edildiği” ile ölçülmesidir. Bu, siyasetin özünü boşaltan, onu bir tüketim nesnesine çeviren bir yabancılaşma biçimidir. Siyasetin cilalı imaj devrinde yaşıyoruz.

1. Siyasetin Yabancılaşmış Bir “Sahne Sanatı” Haline Gelişi

Bugün sosyalist hareket, tıpkı düzen partileri gibi “bizim taraftarımız ol, bizi alkışla, bizi sev, bizi RT’le, bizi beğen” diyen bir tribün mantığına hapsolmuştur. Siyaset, hayatın bizzat içinde üretilen, emek sürecinden, günlük hayattaki sorun ve sıkıntılardan, somut ihtiyaçlardan ve sınıf mücadelesinin organik dinamiklerinden doğan bir pratik olmaktan çıkmış; “profesyonel” partililerin, konuşmacıların, temsilcilerin, sözcülerin ve biz emekçilerin içinden olmayanların sahne aldığı, emekçilerin sadece pasif birer izleyici (seyirci) olarak kodlandığı yabancılaşmış bir faaliyete dönüştürülmüştür.

Eylemler, bir ihtiyacın, bir öfkenin, bir acil talebin ürünü olmaktan veya biriken sınıf kininden doğal bir şekilde doğan kitlesel patlamalar olmaktan çıkmış; “kimsenin umurunda olmayan” basın açıklamalarına, sembolik yürüyüşlere, yapay gösteri enflasyonuna ve “etkinlik” adı altında düzenlenen içe kapalı toplantılara sıkışmıştır. Bir hamalın, bir tekstil işçisinin, bir kargo motosikletlisinin, bir temizlik işçisinin veya bir doktorun parti binasının kapısından içeri girmeyi aklından geçirirken “bunlar yabancı”, “benim işim burada olmak değil”, “orası onların yeri” gibi hislere kapılması, bu yabancılaşmanın en somut ve acı veren göstergesidir. Parti binaları ve kültür evleri, hayatın akışından kopuk, ulaşılmaz, soyut, steril ve sadece “bu işin erbabı olanların”, “okumuşların”, en iyi durumda öğrencilerin bildiği profesyonel etkinlik merkezleri haline gelmiştir. İçerideki hava, dışarıdaki emekçinin soluduğu hava ile aynı değildir; birincisi klimayla serinletilmiş, suni ışıkla aydınlatılmış “sahne ışığı” altındaki bir hava, ikincisi ise ter, yağ, toz ve yorgunluk kokan gerçek hayatın havasıdır. Adeta farklı dünyaların insanlarıyız.

Bu sahne sanatı mantığı, sosyalist örgütlenmeyi bozmuştur. Artık “örgüt” denildiğinde akla gelen, geniş kitlelerin içinde eridiği, kendi deneyimleriyle şekillendirdiği bir yapı değil; belli sayıda “aktif üye”nin, “yönetici”nin ve “görevli”nin, sürekli aynı kişilerden oluşan bir aradalığı, birbirini tanıyan, birbirine benzeyen küçük çevrelerdir. Emekçiler bu çevrelere bakıp “benim gibi biri burada ne arar ve ne bulur?” sorusunu sorduğunda çoğu zaman yanıt oluşmamaktadır. İlk ziyaretten sonra tekrar gelmemek üzere uzaklaşılır.

2. “Yanılmazlık” Kibri ve Pasifize Edici Siyaset

Politisist tarz, kitleleri kendi hayatlarının aktif özneleri olarak değil, pasif birer nesne, “eğitilecek” ve güdümlü kılınacak bir yığın, “ikna edilecek” bir seyirci kitlesi olarak dikkate alır. Sosyalist hareketin “her şeyi en iyi biz biliriz, biz asla yanılmayız, tarih bizi doğrulayacak, teorimiz her sorunun cevabını zaten vermiştir” diyen o kibirli, tepeden bakan, eleştiriye kapalı tavrı, emekçilerin büyük kısmında haklı, derin ve kalıcı bir yabancılaşma yaratmaktadır. Emekçiler, siyasetin içine katılamadığı, tartışamadığı, kendi deneme-yanılma sürecini yaşayamadığı, kendi hatalarından öğrenemediği ve kendini gerçekleştirip geliştiremediği bu profesyonel “şov” dünyasına neden ilgi duysun? Neden saatlerce çalıştıktan sonra yorgun argın evine giderken, karşılaştığı bildiri dağıtan partilinin “doğru çizgi”yi ezberlemiş ve ezberleten nutkunu dinlemek istesin?

Emekçileri etkileyen lokal veya genel ülke/dünya sorunları ve gündemleri, onların kendi diliyle (sokak dili, işyeri dili, mahalle dili), kendi deneyimiyle kavrandığında gerçek bir anlam ve güç kazanır. Politisizm ise tam tersine, emekçilerin kendi iradelerini ortaya koymalarına, söz söylemelerine, eleştirmelerine, öneri getirmelerine ve bizzat karar almalarına engel olan pasifize edici bir tarz-ı siyasettir. “Bırakın bu işi bilenler yapsın, bırakın merkez komite karar versin, bırakın temsilciler/sözcüler konuşsun” mantığı, emekçileri sürekli “bekle”, “destekle”, “alkışla”, “eyleme katılım göster” konumuna itmektedir.

Oysa sosyalist siyaset, emekçilerin yanılıp düzelterek, tartışarak, çatışarak, birleşerek ve ayrışarak doğruları bizzat kendi pratikleri içinde inşa etmelerine alan açmalıdır. Bu süreç sancılı, yavaş ve dolambaçlı olabilir; ama sahici yol bizce budur. Emekçiler, kendi kaderini tayin etme hakkını ancak kendi siyasetini bizzat yaparak kazanabilir.

3. Güncel Bir Örnek: Ortadoğu ve “Taraftar” Siyaseti

ABD-İsrail ile İran devleti arasındaki savaşta politisizmin en net ve en çarpıcı örneklerini gördük. Mesele, iki devlet blokundan, iki emperyalist veya bölgesel güç odağından birini tutmaya indirgendi. İran devletinin sınıfsal karakterini—kapitalist bir devlet olduğunu, kendi emekçilerini ezen, kadınları ezen, ulusal azınlıkları ezen, petrol rantı üzerine kurulu bir rejim olduğunu—görmezden gelerek, sırf ABD karşıtlığı üzerinden “İran haklı bir savaş veriyor”, “direniş ekseni” gibi ezberlerle konuşmak, bir sınıf siyaseti değil, en kaba politisist tutumdur. Bu tutum, tıpkı bir futbol maçında tribünden tezahürat yapan seyircinin davranışına benzer: “Bizim takım kazansın!”

Bu savaşta bombalar Tel Aviv’deki veya Tahran’daki, Beyrut’taki veya Gazze’deki emekçilerin, çocukların, işçilerin, köylülerin tepesine düşerken; Türkiye’deki sosyalist hareketin bu savaşı bir “strateji oyunu” ve “jeopolitik satranç” gibi analiz etmesi, bir işçinin, bir annenin, bir babanın insani duyarlılığına, sınıfsal sezgisine ne kadar da uzaktır! Bomba altında kalan emekçilerin acısını hissetmeyen, onların dilinden konuşmayan, onların birleşik barış talebini örgütlemeyen bir “sosyalizm” anlayışı, adını hak edebilir mi? Neymiş “İran’ın füzeleri teneke değilmiş”, neymiş “bu savaş bizim savaşımızmış”, ve yine neymiş “İran, ABD’yi hizaya getirmiş”. Yapma yahu; size hayırlı tıraşlar!..

Bizim görevimiz bir devletin galibiyetini alkışlamak, bir tarafın zaferini ilan etmek değil; Türk, Kürt, İranlı, Arap, Yahudi ve diğer emekçilerin ortak düşmanı olan sermayeye, emperyalizme ve savaş baronlarına karşı, birleşik bir barış iradesini, anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir mücadeleyi hayatın her alanında—işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde, mahallelerde, kahvehanelerde, okul kantinlerinde, aile sofralarında, sohbetlerde—örgütlemektir. İşte bu, “taraftar” siyaseti değil, sınıf siyasetidir.

4. Sonuç: Oyundan Gerçeğe

Politika bir oyun ya da sahne sanatı değildir; ekmektir, özgürlüktür, insanca çalışma ve insanca yaşama hakkıdır. Siyaset hayatın bir boyutu ve bileşenidir. Emekçiler, sosyalistlerin kurguladığı “şov”ların, ışıklandırdığı, mikrofonladığı sahnelerin izleyicisi değil, kendi hayatlarının aktif öznesi, kendi örgütlenmelerinin kurucusu, kendi mücadelelerinin önderi olmalıdır.

Doğallık: Siyaset hayatın içinden, doğal ihtiyaçlardan, güncel karşıtlıklardan ve sorunlardan, somut acılardan doğmalıdır. Yapay ajandalar, zorlama gündemler, dışarıdan dayatılan “önemli” konular bir kenara bırakılmalıdır.

Öznellik: Emekçiler izleyici değildir; karar verici, uygulayıcı, eleştirmen ve yaratıcıdır. Onların sözü, onların deneyimi, onların önerisi siyasetin merkezine konulmalıdır.

Sorgulama: Yanılmazlık kibrini, sözüm ona “bilimsel” diye kutsanan dogmaları bırakıp, birlikte tartışarak, deneyerek, yanılıp düzelterek, eleştirerek yol almalıyız. Sosyalist hareket, kendi hatalarını tartışabilen, emekçilere “hepimiz yanılabiliriz, birlikte deneyelim ve öğrenelim” diyebilen bir olgunluğa ulaşmalıdır.

Gerçeklik: Diplomasi ve retoriğin, kınama metinlerinin, basmakalıp nutukların ötesine geçip, örgütlü bir barış ve mücadele iradesini işyerlerimizde, evlerimizde, mahallelerimizde, okullarda ve sokakta bizzat kurmalıyız. Devrim için siyaset, emekçilerin elini taşın altına koymasıyla, inisiyatif almalarıyla oluşturulup geliştirilebilir.

Sosyalist hareket, eğer emekçilerin gözünde “yabancı”, “uzak”, “elit”, “suni” ve “sahici olmayan” olmaktan kurtulmak istiyorsa, önce kendi sahnelerini, kendi tribünlerini yıkmalı, taraftar kazanma siyaset tarzını bırakmalı ve siyaseti, emekçilerin bizzat kendi hayatı üzerinde egemenlik kuracağı, kendi kaderini tayin edeceği somut inşa süreçlerine dönüştürmelidir. Emekçilerin kendi kaderini tayin etmesi, ancak kendi siyasetini bizzat yapmasıyla, kendi örgütlerini bizzat kurmasıyla, kendi sözünü bizzat söylemesiyle mümkündür.

Eski alışkanlıklar, eski üsluplar, eski tarz ve reflekslerin direnci kırılmalıdır. Siyaset hayata yabancılaşmış bir faaliyet değil, onun doğal/organik bir bileşeni olmalıdır. Ya politisizmin sahte ışıklarında parlayan ama gerçek hayatta değersiz bir “sosyalizm” tiyatrosu olmaya devam edeceğiz ya da emekçilerin gerçek hayatıyla, teriyle, acısıyla, umuduyla bütünleşen, onun tarafından sahiplenilen, onun tarafından yönetilen bir sınıf hareketi inşa edeceğiz. Seçim bizimdir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]