Mahmut Boyuneğmez
Siyasetin; toplumsal sınıfların somut çıkarları, tarihsel deneyimlerden
süzülmüş ilkeler, üretim süreçlerindeki sorunlar ile karşıtlıklar, uzun vadeli hayat
ve sınıf mücadelesi meseleleri üzerinden değil, anlık gelişmelere verilen sahte
duygusal tepkiler, diplomatik kınamalar, medya spotları, tweet fırtınaları ve
sanki bir “oyun” sahneleniyormuş algısı üzerinden yürütülmesine Politisizm
diyebiliriz. Bu kavram, politikanın gerçek hayattan—yani fabrikadan, atölyeden,
tarladan, mutfaktan, inşaat iskelesinden, çağrı merkezinden, hastane
koridorundan ve sokağın organik, kaotik akışından—tamamen kopartılarak, sadece
kelimelerin, jestlerin, pozların ve suni tutumların yapay bir savaşına indirgenmesini
temsil eder.
Politisizmde siyaset, bir “performans sanatı” haline gelir;
amacı kitlelerin kendi bilinçlenmesini ve dönüşümünü yaşaması değil, onları
belirli bir “taraftar” kitlesine çevirerek alkış ve destek almaktır.
Politisizm, sınıfsal bir pusulanın, teorik bir tahlilin ve toplumsal
gerçekliğe dayalı bir programatik vizyonun yokluğunda, toplumun sınırlı bir
kesimi (medya takipçileri, sosyal medya kullanıcıları, “aktivist” çevreler)
üzerinde estirilen yapay politik rüzgârlar içerisinde pozisyon alma çabasıdır.
Burada temel sorun, siyasetin sağlık göstergesinin “ne yapıldığı”, “kimin
çıkarı için yapıldığı” ve “neticede ne kazanım oluşturduğu” ile değil, “nasıl
bir imaj çizildiği”, “hangi kelimelerle ifade edildiği” ile ölçülmesidir. Bu,
siyasetin özünü boşaltan, onu bir tüketim nesnesine çeviren bir yabancılaşma
biçimidir. Siyasetin cilalı imaj devrinde yaşıyoruz.
1. Siyasetin Yabancılaşmış Bir “Sahne
Sanatı” Haline Gelişi
Bugün sosyalist hareket, tıpkı düzen partileri gibi “bizim
taraftarımız ol, bizi alkışla, bizi sev, bizi RT’le, bizi beğen” diyen bir
tribün mantığına hapsolmuştur. Siyaset, hayatın bizzat içinde üretilen, emek
sürecinden, günlük hayattaki sorun ve sıkıntılardan, somut ihtiyaçlardan ve
sınıf mücadelesinin organik dinamiklerinden doğan bir pratik olmaktan çıkmış;
“profesyonel” partililerin, konuşmacıların, temsilcilerin, sözcülerin ve biz emekçilerin
içinden olmayanların sahne aldığı, emekçilerin sadece pasif birer izleyici
(seyirci) olarak kodlandığı yabancılaşmış bir faaliyete dönüştürülmüştür.
Eylemler, bir ihtiyacın, bir öfkenin, bir acil talebin ürünü
olmaktan veya biriken sınıf kininden doğal bir şekilde doğan kitlesel
patlamalar olmaktan çıkmış; “kimsenin umurunda olmayan” basın açıklamalarına,
sembolik yürüyüşlere, yapay gösteri enflasyonuna ve “etkinlik” adı altında
düzenlenen içe kapalı toplantılara sıkışmıştır. Bir hamalın, bir tekstil
işçisinin, bir kargo motosikletlisinin, bir temizlik işçisinin veya bir
doktorun parti binasının kapısından içeri girmeyi aklından geçirirken “bunlar
yabancı”, “benim işim burada olmak değil”, “orası onların yeri” gibi hislere
kapılması, bu yabancılaşmanın en somut ve acı veren göstergesidir. Parti
binaları ve kültür evleri, hayatın akışından kopuk, ulaşılmaz, soyut, steril ve
sadece “bu işin erbabı olanların”, “okumuşların”, en iyi durumda öğrencilerin bildiği
profesyonel etkinlik merkezleri haline gelmiştir. İçerideki hava, dışarıdaki
emekçinin soluduğu hava ile aynı değildir; birincisi klimayla serinletilmiş,
suni ışıkla aydınlatılmış “sahne ışığı” altındaki bir hava, ikincisi ise ter,
yağ, toz ve yorgunluk kokan gerçek hayatın havasıdır. Adeta farklı dünyaların
insanlarıyız.
Bu sahne sanatı mantığı, sosyalist örgütlenmeyi bozmuştur.
Artık “örgüt” denildiğinde akla gelen, geniş kitlelerin içinde eridiği, kendi
deneyimleriyle şekillendirdiği bir yapı değil; belli sayıda “aktif üye”nin,
“yönetici”nin ve “görevli”nin, sürekli aynı kişilerden oluşan bir aradalığı,
birbirini tanıyan, birbirine benzeyen küçük çevrelerdir. Emekçiler bu çevrelere
bakıp “benim gibi biri burada ne arar ve ne bulur?” sorusunu sorduğunda çoğu
zaman yanıt oluşmamaktadır. İlk ziyaretten sonra tekrar gelmemek üzere
uzaklaşılır.
2. “Yanılmazlık” Kibri ve Pasifize Edici
Siyaset
Politisist tarz, kitleleri kendi hayatlarının aktif
özneleri olarak değil, pasif birer nesne, “eğitilecek” ve güdümlü kılınacak bir
yığın, “ikna edilecek” bir seyirci kitlesi olarak dikkate alır. Sosyalist
hareketin “her şeyi en iyi biz biliriz, biz asla yanılmayız, tarih bizi
doğrulayacak, teorimiz her sorunun cevabını zaten vermiştir” diyen o kibirli,
tepeden bakan, eleştiriye kapalı tavrı, emekçilerin büyük kısmında haklı, derin
ve kalıcı bir yabancılaşma yaratmaktadır. Emekçiler, siyasetin içine
katılamadığı, tartışamadığı, kendi deneme-yanılma sürecini yaşayamadığı, kendi
hatalarından öğrenemediği ve kendini gerçekleştirip geliştiremediği bu
profesyonel “şov” dünyasına neden ilgi duysun? Neden saatlerce çalıştıktan
sonra yorgun argın evine giderken, karşılaştığı bildiri dağıtan partilinin “doğru
çizgi”yi ezberlemiş ve ezberleten nutkunu dinlemek istesin?
Emekçileri etkileyen lokal veya genel ülke/dünya sorunları ve
gündemleri, onların kendi diliyle (sokak dili, işyeri dili, mahalle dili),
kendi deneyimiyle kavrandığında gerçek bir anlam ve güç kazanır. Politisizm ise
tam tersine, emekçilerin kendi iradelerini ortaya koymalarına, söz
söylemelerine, eleştirmelerine, öneri getirmelerine ve bizzat karar almalarına
engel olan pasifize edici bir tarz-ı siyasettir. “Bırakın bu işi bilenler
yapsın, bırakın merkez komite karar versin, bırakın temsilciler/sözcüler
konuşsun” mantığı, emekçileri sürekli “bekle”, “destekle”, “alkışla”, “eyleme katılım
göster” konumuna itmektedir.
Oysa sosyalist siyaset, emekçilerin yanılıp düzelterek,
tartışarak, çatışarak, birleşerek ve ayrışarak doğruları bizzat kendi
pratikleri içinde inşa etmelerine alan açmalıdır. Bu süreç sancılı, yavaş ve
dolambaçlı olabilir; ama sahici yol bizce budur. Emekçiler, kendi kaderini
tayin etme hakkını ancak kendi siyasetini bizzat yaparak kazanabilir.
3. Güncel Bir Örnek: Ortadoğu ve
“Taraftar” Siyaseti
ABD-İsrail ile İran devleti arasındaki savaşta politisizmin
en net ve en çarpıcı örneklerini gördük. Mesele, iki devlet blokundan, iki
emperyalist veya bölgesel güç odağından birini tutmaya indirgendi. İran
devletinin sınıfsal karakterini—kapitalist bir devlet olduğunu, kendi
emekçilerini ezen, kadınları ezen, ulusal azınlıkları ezen, petrol rantı
üzerine kurulu bir rejim olduğunu—görmezden gelerek, sırf ABD karşıtlığı
üzerinden “İran haklı bir savaş veriyor”, “direniş ekseni” gibi ezberlerle
konuşmak, bir sınıf siyaseti değil, en kaba politisist tutumdur. Bu tutum,
tıpkı bir futbol maçında tribünden tezahürat yapan seyircinin davranışına
benzer: “Bizim takım kazansın!”
Bu savaşta bombalar Tel Aviv’deki veya Tahran’daki,
Beyrut’taki veya Gazze’deki emekçilerin, çocukların, işçilerin, köylülerin
tepesine düşerken; Türkiye’deki sosyalist hareketin bu savaşı bir “strateji
oyunu” ve “jeopolitik satranç” gibi analiz etmesi, bir işçinin, bir annenin,
bir babanın insani duyarlılığına, sınıfsal sezgisine ne kadar da uzaktır! Bomba
altında kalan emekçilerin acısını hissetmeyen, onların dilinden konuşmayan,
onların birleşik barış talebini örgütlemeyen bir “sosyalizm” anlayışı, adını
hak edebilir mi? Neymiş “İran’ın füzeleri teneke değilmiş”, neymiş “bu savaş
bizim savaşımızmış”, ve yine neymiş “İran, ABD’yi hizaya getirmiş”. Yapma yahu;
size hayırlı tıraşlar!..
Bizim görevimiz bir devletin galibiyetini alkışlamak, bir tarafın
zaferini ilan etmek değil; Türk, Kürt, İranlı, Arap, Yahudi ve diğer emekçilerin
ortak düşmanı olan sermayeye, emperyalizme ve savaş baronlarına karşı, birleşik
bir barış iradesini, anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir mücadeleyi hayatın
her alanında—işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde, mahallelerde,
kahvehanelerde, okul kantinlerinde, aile sofralarında,
sohbetlerde—örgütlemektir. İşte bu, “taraftar” siyaseti değil, sınıf
siyasetidir.
4. Sonuç: Oyundan Gerçeğe
Politika bir oyun ya da sahne sanatı değildir; ekmektir,
özgürlüktür, insanca çalışma ve insanca yaşama hakkıdır. Siyaset hayatın bir
boyutu ve bileşenidir. Emekçiler, sosyalistlerin kurguladığı “şov”ların,
ışıklandırdığı, mikrofonladığı sahnelerin izleyicisi değil, kendi hayatlarının
aktif öznesi, kendi örgütlenmelerinin kurucusu, kendi mücadelelerinin önderi
olmalıdır.
Doğallık: Siyaset hayatın içinden, doğal
ihtiyaçlardan, güncel karşıtlıklardan ve sorunlardan, somut acılardan
doğmalıdır. Yapay ajandalar, zorlama gündemler, dışarıdan dayatılan “önemli”
konular bir kenara bırakılmalıdır.
Öznellik: Emekçiler izleyici değildir; karar
verici, uygulayıcı, eleştirmen ve yaratıcıdır. Onların sözü, onların deneyimi,
onların önerisi siyasetin merkezine konulmalıdır.
Sorgulama: Yanılmazlık kibrini, sözüm ona “bilimsel”
diye kutsanan dogmaları bırakıp, birlikte tartışarak, deneyerek, yanılıp
düzelterek, eleştirerek yol almalıyız. Sosyalist hareket, kendi hatalarını tartışabilen,
emekçilere “hepimiz yanılabiliriz, birlikte deneyelim ve öğrenelim” diyebilen
bir olgunluğa ulaşmalıdır.
Gerçeklik: Diplomasi ve retoriğin, kınama
metinlerinin, basmakalıp nutukların ötesine geçip, örgütlü bir barış ve mücadele
iradesini işyerlerimizde, evlerimizde, mahallelerimizde, okullarda ve sokakta
bizzat kurmalıyız. Devrim için siyaset, emekçilerin elini taşın altına
koymasıyla, inisiyatif almalarıyla oluşturulup geliştirilebilir.
Sosyalist hareket, eğer emekçilerin gözünde “yabancı”,
“uzak”, “elit”, “suni” ve “sahici olmayan” olmaktan kurtulmak istiyorsa, önce
kendi sahnelerini, kendi tribünlerini yıkmalı, taraftar kazanma siyaset tarzını
bırakmalı ve siyaseti, emekçilerin bizzat kendi hayatı üzerinde egemenlik
kuracağı, kendi kaderini tayin edeceği somut inşa süreçlerine dönüştürmelidir.
Emekçilerin kendi kaderini tayin etmesi, ancak kendi siyasetini bizzat
yapmasıyla, kendi örgütlerini bizzat kurmasıyla, kendi sözünü bizzat
söylemesiyle mümkündür.
Eski alışkanlıklar, eski üsluplar, eski tarz ve reflekslerin
direnci kırılmalıdır. Siyaset hayata yabancılaşmış bir faaliyet değil, onun
doğal/organik bir bileşeni olmalıdır. Ya politisizmin sahte ışıklarında
parlayan ama gerçek hayatta değersiz bir “sosyalizm” tiyatrosu olmaya devam
edeceğiz ya da emekçilerin gerçek hayatıyla, teriyle, acısıyla, umuduyla
bütünleşen, onun tarafından sahiplenilen, onun tarafından yönetilen bir sınıf
hareketi inşa edeceğiz. Seçim bizimdir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.