Mahmut
Boyuneğmez
Lenin’in Ulusların
Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) ilkesi, 20. yüzyılın başındaki devrimci
stratejinin önemli bir bileşenini oluşturuyordu. Ancak bugün, küresel
kapitalizmin emperyalist aşaması, ulus-devlet yapılarının derin dönüşümü ve
emperyalizmin yeni işleyiş biçimleri, bu ilkenin tarihsel bağlamından
koparılarak dogmatik bir şekilde savunulmasını imkânsız kılmaktadır. Lenin’in
UKKTH konusundaki stratejik vizyonunu ve sorunsalın tarihsel köklerini
inceleyecek, ardından kendi yaklaşımımızla güncel bir eleştiri sunacağız. Bu
eleştiri, UKKTH’nin artık devrimci bir ilke olmaktan çıkıp, sınıfsal birliği
sabote eden ve emperyalizmin kullandığı bir enstrüman haline geldiğini ortaya
koyacaktır. Özellikle Filistin örneği ve Türkiye’deki Kürt sorunu, bu ilkenin sınıf
mücadelesi karşısındaki konumunu ve günümüzde nasıl bir tıkanıklığa yol
açtığını göstermesi bakımından çarpıcıdır.
1.
Lenin’in Gözünde UKKTH’nin Stratejik Rolü
Lenin için UKKTH, basit
bir reformist talep değil, proletaryanın iktidar stratejisinde ezen ulus
şovenizmini parçalamak için kullandığı bir siyasi manivelaydı. Lenin’in
“ayrılma hakkını savunmak”tan kastı, ayrılmayı teşvik etmek değil, ezen ulus
işçisini kendi burjuvazisinin şovenist hegemonyasından koparmaktı.
Lenin’in stratejisini
tam olarak kavramak için, onun "ayrılma hakkı" savunmasını bir milliyetçilik
destekçiliği değil, aksine şovenizmi (ezen ulus milliyetçiliğini) yok etme
sanatı olarak okumak gerekir.
i.
"Demokrasi Okulu" ve Şovenizm Perdesinin Yırtılması
Lenin’e göre işçi
sınıfı, sadece fabrikada örgütlenerek devrimci olamaz. İşçilerin, kendi egemen
sınıflarının (ezen ulusun burjuvazisinin) başka halklara uyguladığı baskıya
karşı da bir duruş geliştirmesi gerekir.
- Şovenizm Perdesi:
Ezen ulusun işçileri, egemenliği altındaki devletin başka bir ulusu
"kendi toprağı" gibi görmesine ve ezmesine alıştırılmıştır. Bu
durum, işçilerin zihninde bir "şovenizm perdesi" oluşturur. İşçiler,
kendi burjuvazisiyle aynı safta hisseder; "Bizim devletimiz büyük
kalsın, biz de kazanalım" yanılsamasına düşer.
- Demokrasi Okulu:
İşte UKKTH (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı) burada devreye girer. Ezen
ulusun işçileri şunu söylemelidir: "Başımızdaki devlet, başka bir
halkı zorla bünyesinde tutamaz. Onların ayrılma hakkını savunuyoruz."
Bu tutum, işçiyi kendi burjuvazisinin "kutsal devlet" yalanından
koparıp enternasyonalist bir sınıfsal bilince yükseltir. İşçiler burada,
kendi burjuvazisine karşı, ezilen halkın yanında yer almayı öğrenir; yani
bir "demokrasi okulundan" geçer.
ii.
"Ayrılma Hakkı" ile "Ayrılmanın Uygunluğu" Arasındaki Fark
Lenin, “ayrılma hakkı”
ile “ayrılmanın uygunluğu” arasında keskin bir siyasi ayrım yapar. Proletarya,
bir ulusun bağımsız devlet kurma hakkını kayıtsız şartsız savunurken, her somut
durumda bu ayrılmanın sınıf mücadelesine hizmet edip etmediğini sorgulayarak
değerlendirir. Lenin’in düşüncesindeki en kritik nokta burasıdır: Hakkı
savunmak ile politik bir eylemi teşvik etmek aynı şey değildir.
- Hakkı Tanımak (Prensip):
Bir ulusun kaderini tayin etmesi, onun demokratik hakkıdır. Proletarya, bu
hakkı tartışmasız tanır. Bu, ezen ulus burjuvazisinin elindeki
"ulusal toprak bütünlüğü" kozunu boşa çıkarır. Burjuvazi bu
hakkı "ihanet" olarak yaftalarken, işçi sınıfı bu hakkı
savunarak burjuvazinin elinden o "kutsal bahanesini" (ulusal
baskıyı) alır.
- Uygunluğu Değerlendirmek
(Taktik): Hakkı savunmak, her ayrılma
hareketini körü körüne desteklemek anlamına gelmez. Proletarya her somut
durumu sorgular: "Bu ayrılma sınıf mücadelesine hizmet ediyor mu,
yoksa işçi sınıfını bölecek mi?" Eğer ayrılma hareketi
proletaryayı bölecekse, onu başka bir emperyalist gücün kucağına itecekse
veya devrimci süreci geriletecekse; proletarya ayrılma hakkını tanımaya
devam eder ancak ayrılmanın "uygunsuzluğunu" teşhir eder/anlatır
ve ayrılma yerine sosyalist birliği savunur.
iii.
Norveç Örneği: "Demokratik Darbe" Neden Önemliydi?
1905’te Norveç,
İsveç’ten ayrılmak istediğinde, İsveçli gericiler (aristokratlar ve burjuvazi)
"bu bir ihanettir, topraklarımız bölünemez" diyerek savaşı ve baskıyı
körüklediler. Norveç’in 1905’te İsveç’ten ayrılması, Lenin tarafından “şovenizme
karşı bir darbe” olarak selamlandı; çünkü bu, aristokratik gericiliğin elinden
stratejik bir mevzi alma girişimiydi ve İsveç işçilerinin Norveçlileri
desteklemesi, ulusal ayrıcalıkları reddederek sınıf kardeşliğini
güçlendirmişti.
- İsveçli İşçinin Durumu:
Eğer İsveçli işçiler, "biz birleşik bir İsveç krallığı
istiyoruz" deseydiler, kendi krallarının ve burjuvalarının şovenist
kuyrukçusu olurlardı.
- Leninist Tavır:
İsveçli sosyal demokrat (o zamanlarda sosyalistlere sosyal demokrat
deniyordu) işçiler ne yaptı? "Norveçlilerin ayrılma hakkı vardır
ve biz bu hakkı savunuyoruz" dediler.
- Sınıf Kardeşliği:
Bu tutum, Norveçli işçiler nezdinde İsveçli işçilerin itibarını inanılmaz
artırdı. Norveçliler, İsveçli işçilerin kendi burjuvazilerine rağmen
onlara destek verdiğini gördü. Bu, aradaki "güvensizlik
duvarını" yıktı. İki ulusun işçileri arasında, burjuvazinin hiçbir
zaman kuramayacağı gerçek bir gönüllü birlik ve sınıf kardeşliği doğdu.
Özetle:
Lenin, UKKTH'yi bir "ayrılma aracı" olarak değil, bir "sınıf
birliği aracı" olarak kullanmıştır. Ulusal baskı kalktığında, halklar ve
işçiler arasındaki suni çatışma biter; geriye sadece "işçi sınıfı X
burjuvazi" karşıtlığı kalır. Lenin'in başarmak istediği "perdenin
yırtılması" tam olarak budur: Ezen ulusun işçileri şovenizmden arınırken,
ezilen ulusun işçileri de güven duyabileceği tek müttefikini, yani sınıf
kardeşini bulur.
2.
Programatik Kavga: Bund ve Rosa Luxemburg’a Karşı Polemikler
Lenin’in bu ilkeyi
netleştirmesi, parti içindeki oportünist sapmalara karşı verilen polemiklerle
olmuştur. Lenin’in UKKTH ilkesini formüle etmesi, sadece dış dünyaya karşı bir
savunma değil; aslında sosyalist hareketin kendi içindeki "ulusalcı
virüslere" karşı yürüttüğü cerrahi bir müdahaleydi. Bundcuların bölücü
federalizmine ve Rosa Luxemburg’un mekanik (otomatik) iktisadi determinizmine
karşı verdiği bu mücadele, UKKTH'nin bir "ilke" olmaktan ziyade,
devrimci bir "siyasi yaklaşım" olduğunu anlamak için
anahtardır.
i.
Bund (Yahudi İşçi Birliği) ve "Örgütsel Federalizm" Tehlikesi
Bund, Rusya Sosyal
Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) içinde Yahudi işçileri temsil eden bir yapıydı.
Ancak onların talep ettiği "Ulusal-Kültürel Özerklik", Lenin’in
gözünde işçi sınıfının gövdesine atılmış bir nifak tohumuydu. Bundcuların
“ulusal-kültürel özerklik” talebi, işçileri ulusal kompartımanlara bölerek
sınıf bilincini körelten gerici bir modeldi. Lenin buna karşı siyasi egemenlik
düzeyinde “ayrılma hakkı”nı savunarak, sınıfın birliğini korumayı
hedeflemiştir.
- Neden Gericiydi?
Bundcular, "İşçilerin milliyeti yoktur ama kültürü vardır"
diyerek, okul, tiyatro, sendika gibi alanların tamamen ulusal çizgilerle
ayrılmasını istiyordu. Bu talep, evrensel sınıf bilinci yerine etnik
cemaat bilincini geliştirmeye hizmet ederdi. Lenin için bu, "işçi
sınıfının bölünmesi" demekti. Eğer bir işçi fabrikada başka bir
ulustan işçiyle değil de sadece kendi ulusundan işçiyle yan yana gelirse,
evrensel sınıf bilinci yerine "etnik cemaat" bilinci gelişirdi.
- Siyasi Egemenlik X
Kültürel Getto: Lenin, bu modelin sınıfı
"kültürel gettolara" hapsettiğini savundu. Lenin'in cevabı
netti: Kültür, kapitalizmin egemenliği altında zaten burjuvazinin
elindedir. İşçi sınıfının gerçek birliği, kültürel ayrışmada değil, ayrılma
hakkının tanınmasında ve ortak siyasi örgütlenmedeydi.
ii.
Rosa Luxemburg ve "Mekanik Marksizm"in Yanılgısı
Rosa Luxemburg,
kuşkusuz devrimci Marksizmin en parlak isimlerinden biriydi; ancak ulusal sorun
konusunda "ekonomik determinizm" tuzağına düştü. Luxemburg, UKKTH’yi
“ekonomik olarak imkânsız” görerek Marksizm’i mekanikleştirmişti. Lenin ise
ekonomik bağımlılığın siyasi hak mücadelesini reddetmek için bir bahane
olamayacağını vurgulayarak, ulusal baskının oluşturduğu sis perdesini
dağıtmanın tek yolunun “ayrılma hakkını tanımak” olduğunu savunmuştur.
- Luxemburg'un Mantığı:
Luxemburg şöyle diyordu: "Emperyalizm çağında büyük sermaye, küçük
ulusların sınırlarını aşmıştır. Dolayısıyla küçük ulusların bağımsızlığı
ekonomik olarak bir yanılsamadır."
- Lenin'in Yanıtı:
Lenin ise şu cevabı verdi: "Ekonomik bağımlılık, siyasi hakları
yok etmez." Lenin'e göre Luxemburg, "kapitalizmin ekonomik
yasaları" ile "halkların siyasi iradesi" arasındaki farkı
karıştırıyordu. Eğer bir halk eziyet çekiyorsa ve kendi devletini kurmak
istiyorsa, bu talebi "ekonomik olarak imkânsız" diyerek
reddetmek, işçileri o ulusun burjuvazisinin ellerine terk etmektir.
- Sis Perdesi:
Lenin şunu vurguladı: İşçi sınıfı eğer ezilen ulusun "ayrılma
hakkını" desteklemezse, o halkın gözünde "ezici ulusun bir
parçası" gibi görünür. Bu güvensizlik perdesi kalkmadan, o halkın
işçisiyle sınıf kardeşliği kurulamaz.
iii.
Tarihsel Bir "Taktik" Olarak UKKTH
Bu polemikler,
UKKTH’nin 1905-1917 dönemi emperyalizminin yükselen ulus-devlet oluşum
aşamasına özgü bir taktik olduğunu gösterir. Bu polemiklerin bize öğrettiği en
önemli ders, UKKTH'nin bir "sabit veri" değil, tarihsel bir
"taktik" olduğudur:
- 1905-1917 Dönemi:
Rusya İmparatorluğu'nun (adeta bir halklar hapishanesi) yıkılması
gerekiyordu. Bu dönemde UKKTH, devrimci sürecin önündeki feodal ve
şovenist barikatları yıkmak için mükemmel bir "balyozdu".
- Sınıf Birliği İçin
Ayrılma Hakkı: Lenin'in yaklaşımı şuydu: "Eğer
Rus işçisi, Polonyalı işçinin ayrılma hakkını en yüksek sesle savunursa,
Polonyalı işçi Rus işçisine güven duyar. Ve o an, ayrılma talebi siyasi
olarak çözüldüğünde, her iki ulusun işçisi de kendi burjuvazisine karşı
gerçek birleşmeyi sağlar."
Özetle:
Lenin, Bundcuların "kültürel" parçalamasına karşı "siyasi"
birleşmeyi (tek bir parti, tek bir sınıf), Luxemburg’un "ekonomik"
mekanikçiliğine karşı ise "siyasi" manevrayı savunmuştur. Bu
polemikler, şunu hatırlatır: Sınıfın birliği, farklılıkları yok sayarak değil,
farklılıkların baskı aracına dönüşmesini (ayrılma hakkını tanıyarak)
engelleyerek kurulur. Bugün UKKTH "balyoz" olma özelliğini
yitirmiştir. Lenin'in politik yön belirlerken dayandığı "somut durumun
somut analizi"nin yapılması gerekliliği düsturu, bugün bize bu ilkenin
devrimci stratejiden çıkarılması gerektiğini emretmektedir.
3.
Taktiğin İşlevini Yitirmesi ve Ulus-Devletin Dönüşümü
Lenin’in UKKTH fikri,
imparatorlukların yıkılıp ulus-devletlerin kurulduğu bir tarihsel dönemin enstrümanıydı.
Ancak bugün, küresel kapitalizmin "emperyalist bütünleşme" sürecinde,
bu ilkenin mekanik olarak uygulanması devrimci stratejiyi felç etmektedir.
Bu değişimi ve
"ayrılmanın uygunluğu" kriterinin güncel testini dört ana başlıkta
inceleyebiliriz:
i.
Ulus-Devletin Tarihsel Dönüşümü: İnşadan Parçalanmaya
Lenin’in 1900'lerin
başındaki dünyasında ulus-devletlerin oluşumu, feodal zincirlerin kırıldığı,
burjuva devriminin tamamlandığı bir "ilerleme" alanıydı. Bugün ise
emperyalist dünya sistemi, ulus-devletleri "kendi kendini yöneten bağımsız
birimler" olmaktan çıkarıp, "küresel sermaye dolaşımının güvenliğini
sağlayan idari birimler" haline getirmiştir.
- Eski Dönem:
Bağımsızlık, yerel bir sermaye birikiminin ve burjuva bir “özgürleşme”nin
önünü açıyordu.
- Bugün:
Bağımsızlık, emperyalist blokların (AB, NATO, Çin-Rusya ekseni vb.)
"koruyucu şemsiyesi" altına girmek için verilen bir icazet
arayışına dönüştü. Dolayısıyla, bugün "ayrılmak", çoğu zaman
egemenlik kazanmak değil, daha büyük ve daha zalim bir güce
"taşeron" olarak bağlanmak anlamına gelmektedir.
ii. Emperyalist
Bir Enstrüman Olarak "Kendi Kaderini Tayin"
Emperyalizm halkları ulus
adı altında "birleştirerek" değil, onları "etnik veya mezhepsel
temelde parçalayarak" kontrol etmektedir. Bu, modern emperyalizmin
"böl-yönet" stratejisinin rafine edilmiş halidir.
- Truva Atı:
Emperyalist odaklar, yerel hoşnutsuzlukları kullanarak etnik ayrılıkçı
hareketleri bir "Truva atı"na dönüştürmektedir. Hedef,
hedeflenen ulus-devletin toplumsal dokusunu parçalamak, merkezi iktidarı
çökertmek ve bu boşluğu kendi askeri/siyasi nüfuz alanlarıyla
doldurmaktır.
- İstikrarsızlaştırma:
Bugün birçok "ayrılıkçı" hareket, doğrudan veya dolaylı olarak
emperyalist bölge stratejilerine eklemlenmiştir. Eğer bir ayrılıkçı
hareket, yerel işçi sınıfının birliğini değil de emperyalist odakların
bölgeye girişini kolaylaştırıyorsa, bu hareket Leninist anlamda
"demokratik bir darbe" değil, emperyalist bir "operasyon
aracı"dır.
iii.
"Ayrılmanın Uygunluğu" Kriterinin Güncel Testi
Lenin, "ayrılma
hakkı" ile "ayrılmanın uygunluğu" arasında devrimci bir ayrım
yaparken, bugün bu "uygunluk" testini şu sorular üzerinden
yapmalıyız:
- Hangi Hegemonyanın
Altındayız? Ayrılma talebi, proletaryayı
burjuvazinin etkisinden kurtarıyor mu, yoksa halkı başka bir emperyalist
gücün vesayetine mi itiyor?
- Sınıfsal Muhteva nedir?
Ayrılma hareketi, işçi sınıfının birliğini mi yoksa etnik bir kamplaşmayı
mı güçlendiriyor? Etnik kompartımanlara bölünmüş bir toplumda, işçilerin
ortak sınıfsal taleplerde buluşması imkânsızlaşır.
- İç ve Dış Destekçiler
Kimler? Hareketin dış desteği hangi odaktan
geliyor? Eğer bir hareket NATO’nun veya bölgesel emperyalist güçlerin
jeopolitik çıkarlarıyla örtüşüyorsa, bu hareketin devrimci bir
"ayrılma" potansiyeli taşıdığını iddia etmek hayalciliktir.
iv.
Sonuç: Stratejik Bir Yanılgıdan Kurtulmak
Bugün UKKTH ilkesini
dogmatik bir kutsal buyruk olarak savunmak, pratikte emperyalizmin "etnik
parçalanma" projelerine ideolojik bir kılıf sunmaktadır.
Lenin’in taktiği,
ulusları bölmek için değil, sınıfın birliğini korumak için bir "şok
terapi" olarak kurgulanmıştı. Bugün, "ayrılma" yoluyla yeni bir
burjuva devletçik kurmayı hedeflemek, proletaryayı değil, o bölgedeki yerel
burjuvaziyi veya emperyalist patronları güçlendirir.
Dolayısıyla, günümüzde
devrimci tutum; etnik ayrılıkçılıkla "dayanışma" değil, ulusal
baskıların her türlü biçimine karşı çıkarken, tüm kardeş halkların emekçilerini
emperyalist sisteme karşı tek bir sınıfsal ve bütüncül egemenlik projesinde
buluşturmaktır. Lenin’in deyimiyle, "perdenin yırtılması" bugün
ulusal ayrılıklarla değil, sınıfın emperyalist sisteme karşı uluslararası
birliğiyle mümkündür.
4. Türkiye’de
Durum ve Kürt Hareketi
Türkiye özelinde ulusal
sorunun ve Kürt hareketinin geldiği noktayı, Lenin’in UKKTH ilkesinin
"taktiksel araç" karakteriyle değerlendirdiğimizde, karşımıza
bambaşka bir tablo çıkmaktadır. Bugün, Kürt emekçilerinin coğrafi ve toplumsal
konumlanışı, sorunun niteliğini radikal bir biçimde değiştirmiştir. Türkiye'de
Kürt emekçilerinin göç ve sanayileşme süreçleriyle sınıfın ayrılmaz bir parçası
haline gelmesi, ulusal sorun konusundaki eski kalıpları geçersiz kılmıştır.
i.
Etnik Kimlikten Sınıfsal Kaynaşmaya: Göç ve Emek Süreçleri
Lenin döneminde ulusal
sorun, belirli bir toprak parçası üzerinde feodal bağlara sahip köylü nüfusun
devlete karşı ayaklanması gibi okunabiliyordu. Türkiye'de ise 1990’lardaki
zorunlu göç ve ayrıca on yıllardır devam edegelen ekonomik göç süreçleri, Kürt
nüfusunu Türkiye’nin dört bir yanına dağıtmıştır.
- Fabrikalarda,
Şantiyelerde, Tarlalarda: Bugün Kürt emekçileri;
İstanbul’un tekstil atölyelerinden Ankara’nın inşaatlarına, Çukurova’nın
pamuk tarlalarından Karadeniz’in fındık bahçelerine kadar Türkiye işçi
sınıfının dokusuna işlemiş durumdadır.
- Sınıfsal Bütünleşme:
Mevsimlik işçilikten sanayi ve hizmet sektörü işçiliğine geçiş, Kürt
emekçisini "yerel bir kimlik" olmaktan çıkarıp, Türkiye işçi
sınıfının doğrudan bir bileşeni haline getirmiştir. Dolayısıyla bugün
"Kürt sorunu" diye ayrı bir başlık açmak, aslında sınıfsal
bütünleşmeyi reddedip, işçileri etnik bir "ayrıcalıklı kategori"
içine hapsetmek demektir.
ii.
Siyasal İktidar Bağlamında "Ulus" ve "Sınıf"
"Ulus", günümüzde
statik bir etnik grup ya da halk değildir. Uluslar kapitalist üretim tarzının ve
kapitalist pazarın ihtiyacı doğrultusunda şekillenmiş, siyasal iktidarlara
bağlanma gösteren topluluklardır.
- Kimlik Siyaseti Tuzağı:
Kürt siyasi hareketinin yürüttüğü kimlik siyaseti, işçi sınıfını
"Kürt işçi" ve "Türk işçi" olarak bölen bir
"mikro-milliyetçilik" üretmektedir.
- Sosyalist İktidar
Hedefsizliği: Etnik temelli ayrılık veya
"özerklik" talepleri, kapitalizmin sınırlarını aşamadığı sürece,
proletaryanın birliğini bozar. Sosyalist iktidar perspektifi olmayan her
"özgürlük" çağrısı, kapitalizmin sınırlarında kalan reformist
bir hedeftir.
iii. Sınıfın
Sosyalist Parti Tarafından Kapsanması
Kürt emekçilerinin ve
yoksullarının kurtuluşu, başka bir ulus-devletin kurulmasında veya etnik
özerkliğin elde edilmesinde değil; Türkiye işçi sınıfının sosyalist
iktidarındadır.
- Öncü Parti Görevi:
Kürt emekçilerini "ayrı bir sorun alanı" olarak değil, doğrudan
sınıfın öncü partisinin (veya partilerinin) kurucu ve birleştirici gücü
olarak kapsamak gerekir.
- Anti-Kapitalist
Perspektif: Mücadele, çalışma koşulları, sömürü,
düşük ücretler, güvencesizlik, yurdumuzun doğal zenginliklerinin talanı
gibi "ortak düşman" olan sermaye düzenine karşı birleşik bir
hatta çekilmelidir.
- Yoksulların Ortak
Cephesi: Kürt yoksulu ile Türk yoksulu, aynı
sömürü çarkında can çekişmektedir. Onları birbirine düşman değilse de
alerjik kılan ezberlenmiş ve sürekli tekrar edilen kavramlar (UKKTH,
ezilen halk vb.) bir kenara bırakılmalı; "sermayeye karşı tek sınıf,
tek iktidar" çizgisi yükseltilmelidir.
iv.
Filistin Örneği: Tek Devlet, Tek İktidar
Filistin meselesi, bu
bakış açımızın en somut uygulama alanıdır. Yıllardır süren "iki devletli
çözüm" veya "etnik haklar" tartışması, bölgeyi emperyalist
müdahalelere açık hale getirmiştir.
- Sınıf Dayanışması:
İsrailli emekçiler ve Filistinli emekçiler, birbirlerinin sınıf kardeşleri
olarak aradaki yapay etnik duvarları yıkmak zorundadır.
- Tek Devlet, Sosyalist
İktidar: Filistin coğrafyasında gerçek barış ve
kurtuluş, etnik ayrım gözetmeksizin tüm emekçilerin kuracağı, sermayenin
mülksüzleştirildiği sosyalist, birleşik bir işçi devletidir.
- Çıkar Birliği:
Filistinli yoksulun çıkarı, Siyonist sermayenin yıkılması olduğu kadar,
kendi içindeki burjuva-milliyetçi kliklerin (Hamas gibi) egemenliğinin de
son bulmasıdır. Tek gerçekçi çözüm, işçi iktidarının inşasıdır.
Sonuç:
Etnik Ayrılıkçılıktan Sınıfsal Egemenliğe
Bugün Türkiye'de
yapılacak olan, Kürt emekçilerini "kendi kaderini tayin" masallarıyla
aldatmak veya Türkiye burjuvazisi ile emperyalist odakların peşinden sürüklemek
değil; onu sınıfın devrimci hareketine, sosyalist iktidar mücadelesine davet
etmektir.
Devrimci
strateji netleşmiştir:
- Ayrılıkçı Taleplere
Karşı: Sınıfın birliğini öne çıkaran
"Sosyalist İşçi İktidarı" programı savunulmalıdır.
- Kimlik Siyasetine Karşı:
Anti-kapitalist ve anti-emperyalist sınıf mücadelesi geliştirilmelidir.
- Parçalanmaya Karşı:
İşçi sınıfı tüm Anadolu coğrafyasında tek ve birleşik bir öncü partiyle
yönlendirilmelidir.
Kürt emekçilerinin
önünde tek bir ufuk olmalıdır; bu da ne Türkiye sermaye sınıfının sömürüsü ne
de özerklik hayallerinin etnik tuzağıdır. Kürt emekçileri, Türkiye işçi
sınıfının bir parçası olarak, kapitalist düzeni temelinden sarsacak olan
sosyalist devrimin en ön saflarında yer almalıdır.
5.
Sınıf Odaklılık, Emperyalizm Karşıtlığı ve Yeni Egemenlik Tanımı
Güncel devrimci hat şu
üç eksende şekillenmelidir:
- Sınıf Odaklılık: “Ulusal
sorunu” sınıfsal antagonizmanın önüne koyan her yaklaşım gericiliktir.
Ulus artık siyasal iktidarla iç içe geçmiş bir olgudur; etnik ayrılıklar
yeni burjuva devletler yaratır.
- Emperyalizm Karşıtlığı:
Ayrılma talebi halkı emperyalist güçlerin güdümüne sokuyorsa, devrimci
tutumla reddedilmelidir.
- Yeni Bir Egemenlik
Tanımı: Temel görev, ulusları bölmek değil;
emekçilerin egemenliğini tesis edecek halklar arası birliği savunmaktır.
Tüm kültürel zenginliklerin serpilebildiği, halkların katılımıyla
yönetilen sosyalist iktidarlar için mücadele edilmelidir. İşçilerin sınıf
birliği temelinde ortak örgütlenmeler geliştirilmelidir.
Sonuç:
UKKTH Korunması Gereken Tarihsel Bir Emanet Değil, Gerici Bir İlkedir
Lenin’in mirası,
dogmatik tekrarlar yapmak değil; somut durumun somut analizine göre taktikleri
yenileme cüretidir. UKKTH, artık taktiksel bir enstrüman olarak dahi
kullanılamaz. Bugün ulus-devlet emperyalizmin organik parçasıdır; etnik ayrılık
talepleri kapitalizmin ufkunu aşmayan, emperyalizmin manipüle ettiği
hareketlere zemin hazırlamaktadır. Filistin’de iki-devletli model bunu doğrulamaktadır.
Sosyalistlerin görevi,
kapitalist çerçevede kalan etnik siyasetlerle stratejik dayanışma içinde olmak değil;
işçilerin sınıf birliği temelinde ortak örgütlenmelere gitmek ve tüm halklardan
katılımın olduğu sosyalist iktidarları kurmaktır. Kürt emekçileri de dâhil
olmak üzere, tüm emekçilerin öncü sosyalist parti(ler) etrafında birleşmesi,
halkların gerçek kardeşleşmesini sağlayacaktır. UKKTH, tarihsel bir değere
sahip olabilir; ancak günümüz devrimci pratiğinde tamamen gericileşmiş ve terk
edilmesi gereken bir ilkedir. "Kendi kaderini tayin", işçi sınıfının
sermaye üzerindeki diktatörlüğüdür!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.