Mahmut
Boyuneğmez
Leninist sosyalist
devlet teorisinin nihai hedefi devletin sönümlenmesi olsa da tarihsel pratik bu
sürecin sorunsuz ve doğrusal bir hat izlemediğini göstermiştir. Sosyalist
devrimin dünya ölçeğinde eşzamanlı bir zafer kazanamadığı, emperyalist
kuşatmanın, ekonomik ablukanın, teknolojik ambargoların ve sürekli
karşı-devrimci tehditlerin sürdüğü bir konjonktürde, devlet organizasyonunun
niteliği farklı bir düzlemde tartışılmalıdır. Bu tartışmanın merkezinde ise
“kamu” kavramı hem toplum hem de devlet anlamını içerecek şekilde, yeni bir
toplumsal örgütlenme modeli olarak yer almaktadır. Kamu, burada yalnızca idari
bir kategori değil, devlet organizasyonunun toplum tarafından ele
geçirilmesinin ve yabancılaşmanın bitirilmesinin somut ifadesidir.
1.
Savunmanın Toplumsallaşması ve Öz-Savunma İradesi
Dışarıdan gelen
müdahale tehdidi, emperyalist savaş aygıtlarının sürekli varlığı ve içerideki
restorasyon çabaları, sosyalist ülkelerde ordu ve polis varlığını kaçınılmaz
bir gereklilik haline getirmiştir. Ancak buradaki temel ayrım bu yapıların
niteliğidir. Bu kurumlar, halkın üzerinde konumlanmış yabancılaşmış güçler
değil; aksine emekçilerin öz örgütlenmesini, kolektif savunma iradesini ve
devrimci uyanıklığı yansıtan yapılar olmalıdır.
Savunmanın
toplumsallaşması, askeri gücün imtiyazlı ve profesyonel bir “askeri kast”ın
elinde toplanmasına son verilmesidir. Savunma, kışlalara hapsedilmiş bir meslek
olmaktan çıkıp tüm toplumun bir parçası olduğu kolektif bir sorumluluğa
dönüştüğünde, merkezi bir komuta merkezinin çökertilmesiyle yok edilemez bir
toplumsal ağa dönüşür. Milis tipi örgütlenme, halk silahlanması, yerel savunma
komiteleri, dijital koordinasyon ağları ve sürekli eğitimli emekçi birlikleri
aracılığıyla savunma, herkesin katıldığı, herkesin denetlediği ve herkesin
ülkesini ve hayatı koruduğu bir pratik haline gelir. Bu yapı, hem iç
karşı-devrime hem de dış müdahaleye karşı bir direnç oluştururken, aynı zamanda
ordunun kendi içinde bürokratik yozlaşmasını ve hiyerarşik yabancılaşmayı
engelleyen mekanizmalarla donatılır. Tarihsel deneyimler (Paris Komünü’nden
Halk Savaşlarına, Küba ve Vietnam direnişlerine kadar) bu toplumsallaşmış
savunmanın hem daha etkili hem de daha demokratik olduğunu defalarca
kanıtlamıştır.
2.
Bürokrasiye Karşı Dijital Şeffaflık ve Veri Eşitliği
Devletin toplumdan
ayrışmış bir “aygıt” olarak donuklaşmasını, yozlaşmasını ve yeni bir
ayrıcalıklı tabaka yaratmasını engelleyecek tek güç, bürokrasinin hantal
mekanizmaları yerine halkın devlet yönetimine doğrudan, kitlesel ve sürekli
katılımıdır. Günümüzde dijitalleşme, yapay zekâ destekli veri analizi ve veri
eşitliği, bürokrasinin en kadim silahı olan “bilgi tekelini” kırmanın en güçlü
modern aracıdır.
Tarihsel olarak
bürokrasi, idari süreçleri “devlet sırrı” olarak kurgulayarak kendi varlığını
meşrulaştırmış, karar alma mekanizmalarını dar bir uzman zümrenin elinde
tutmuştur. Bugün ise algoritmaların, açık kaynak kodların ve verilerin radikal
şeffaflıkla kamusallaştırılması, kamu kaynaklarının kullanımı, bütçe dağılımı,
yatırımlar, üretim hedefleri ve sosyal politikalar gibi tüm kararları bu uzman
zümrenin tekelinden çıkarabilir. Blokzincir tabanlı dağıtık defter sistemleri,
açık veri platformları, gerçek zamanlı kamu denetim panelleri ve yapay zekâ
destekli karar destek araçlarıyla her bir yurttaş, yönetim süreçlerini anlık
olarak izleyebilir, sorgulayabilir, öneride bulunabilir ve gerektiğinde
müdahale edebilir.
Ancak bu dijitalleşme
süreci, yeni bir teknokratik tahakküm yaratmamak adına "algoritmik
demokrasi" ile taçlandırılmalıdır. Algoritmaların kendisi de toplum
tarafından denetlenebilir, geri çağrılabilir ve etik olarak sorgulanabilir
olmalıdır. Kodların sınıfsal veya teknik önyargılardan arındırılması, idari
yazılımların işçi konseyleri ve halk komiteleri tarafından onaylandığı bir
"etik denetim mekanizması" ile mümkündür. Sosyalizmde idare, kapalı
kapılar ardındaki bir “imtiyaz” değil, herkesin müdahale edebildiği, kolektif
akılla şekillenen teknik bir koordinasyon ve yönetim hizmetine dönüşür. Böylece
bürokrasi, “uzmanlık” kisvesi altında gizlenen bir tür egemenlik ilişkisi
olmaktan çıkıp, geçici ve dönüşümlü görevlere indirgenmiş bir koordinasyon
işlevine evrilir.
3.
Üretim Planlamasında “Toplum Mühendisliği” ve Öz-Yönetim
Geleneksel bürokratik
planlamada veriler aşağıdan yukarıya yavaş, eksik ve sıklıkla tahrif edilerek
ulaşırken, dijital ağlarla bağlı, sensörler ve yapay zekâ ile desteklenen bir
üretim sisteminde tüketim ihtiyaçları, stok durumları, kaynak dağılımı ve çevresel
etkiler anlık olarak analiz edilebilir. Bu teknolojik altyapı, devletin
profesyonel kadrolarının yerini, dönüşümlü olarak yönetim görevini üstlenen
eğitilmiş emekçi kitlelerine bırakmasını sağlar.
Böylece; planlamaların
yapılması, üretim süreçlerinin gerçekleşmesi, gereksinimlerin giderilmesi, genç
kuşakların eğitimi, yaşlıların ve engellilerin bakımı, çevrenin korunması,
bilimsel araştırma ve kültürel üretim gibi toplum mühendisliği (kolektif öz-inşa)
kapsamındaki tüm işler, herkesi kapsayan, rotasyonel ve demokratik bir
örgütlenmeyle yerine getirilir. Bu noktada üretim planlaması, yalnızca insan
ihtiyaçlarını değil, doğa ile toplum arasındaki "metabolik yarığı" (Marx)
kapatacak bir ekolojik dengeli planlamayı da esas alır. Çevrenin kendini
yenileme kapasitesi ve ekosistemin sınırları, üretim algoritmalarının temel bir
girdisi haline gelir.
Fabrikalar,
kooperatifler, mahalle komünleri ve dijital platformlar üzerinden örgütlenen
emekçiler hem karar alma hem de uygulama aşamasında doğrudan söz sahibi olur.
Bu aşamada devlet, siyasi bir baskı “aygıtı” olmaktan çıkıp toplumsal “işlerin
idaresini” sağlayan nesnel, teknik ve kamusal bir organizasyona dönüşür.
Marx’ın “özgür üreticiler birliği” kavramı, burada somut teknolojik ve örgütsel
bir içerik kazanır. Ayrıca, teknolojinin sağladığı otomasyonla zorunlu çalışma
sürelerinin kısalması, zihinsel ve bedensel emek arasındaki tarihsel ayrımı
bitirir. Üreticiler, sadece üretimin bir parçası değil, aynı zamanda sanatla,
bilimle ve yönetimle uğraşan "çok yönlü özneler" haline gelir.
Üretim, artık kâr veya tahakküm için değil, insan ihtiyaçlarının bilimsel ve
demokratik olarak karşılanması ve doğanın korunması için planlanır; bu da
yabancılaşmanın bitirilmesinde kritik bir adımdır.
4.
“Kamu”nun Dönüşümü ve Devletin Kamusallaşması
Sosyalizmde “kamu”
kavramı, devlet ve toplumun iç içe geçtiği bir süreci ve oluşumu ifade eder.
Sınıfsal belirlenimlerin ortadan kalkacağı komünizm evresinde, insanlar
arasındaki siyasal egemenlik ve tahakküm ilişkileri son bulacaktır. Sosyalizm
dönemi ise bu geçişin kritik aşamasıdır: Devlet, eski baskıcı işlevini giderek
terk ederek toplum içerisinde erimeye başlar.
Devletin tarihsel
olarak aşılması, ancak bu kamusallaşma dönüşümüyle olanaklıdır. Komünizm
“devletsiz” ya da devletin zorla yok edildiği bir toplum değil, devletin
aşıldığı, üstesinden gelindiği ve niteliksel olarak dönüştürüldüğü bir
toplumsal sistemdir. Siyasal devletin sönümlenmesi süreci, baskı işlevinin
yerini “işlerin ve süreçlerin örgütlenmesine”, zor aygıtının yerini kolektif
öz-yönetime bıraktığı anda başlar. Bu dönüşüm aynı zamanda ulus-devletin dar
sınırlarının ötesine geçerek "küresel müşterekler" vizyonuna evrilir.
Dijital ağların sınırları aşan doğasıyla, sosyalist devletin kamusallaşması,
tüm insanlığın ortak zenginliğini ve gezegeni birlikte yönettiği evrensel bir
birliğe kapı açar.
Bu noktada devlet
toplumsallaşacak, eş deyişle tam anlamıyla kamusallaşacaktır. Kamu artık ne
devletin tekelinde ne de toplumun dışında bir kategori olur; toplumun kendisi,
kendi kolektif iradesini örgütlemenin aracı haline gelir. Sınıfsız toplumda
artık kimsenin kimse üzerinde iktidar kurmadığı, ancak herkesin "şeylerin
idaresine" katıldığı bir örgütsel bütünlük oluşur.
Sonuç:
Örgütlü Toplumla Özdeşleşen Devlet
21. yüzyıldan
bakıldığında, sosyalist devlet teorisini zenginleştirmek, onu dijitalleşmenin,
yapay zekânın, ağ teknolojilerinin ve veri biliminin sunduğu imkânlarla bir
“devlet olmayan devlet” (non-state state) formuna taşımaktır. Tahakküm
örgütlenmesi ve siyasal iktidar yapısı olan devlet yavaş yavaş sönerken, yerine
tüm insanlığı kapsayan, şeffaf, katılımcı, ekolojik ve öz-yönetime dayalı
örgütsel bir yapılanma yaratılacaktır.
Bu yapı, toplumun
kendisine egemen olduğu bir devlettir. Devlet/devletler birliği, tüm insanlığı
kapsayan toplum örgütlenmesi olacak ve devlet, örgütlü toplumla tamamen
özdeşleşecektir. Sosyalist devlet teorisi, sınıfsız topluma giden yolda donmuş
bir reçete değil, toplumun her türlü yabancılaşmış gücü kendi bünyesinde
eritme, kamusallaştırma ve aşma iradesini yansıtır. Bu irade hem tarihsel
deneyimlere hem de günümüzün teknolojik atılımlarının sunduğu yeni olanaklara
yaslanarak, komünizmin toplumsal zeminini güçlendirir. Devletin kamusallaşarak
aşılması, aynı zamanda insanlığın kendi tarihini bilinçli olarak oluşturmaya
başladığı, zihinsel ve bedensel emeğin birleştiği, doğayla uyumlu, eşit ve
özgür bir topluma geçişin somut yoludur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.