Mahmut
Boyuneğmez
Türkiye solunun toplumsal
gerçeklikle kurduğu bağın zayıflığı, sadece dışsal baskılarla (devlet terörü,
medya ambargosu, yasal engeller, yardımcı istihbarat elemanları (YİE)/muhbirlerin
faaliyetleri) açıklanamayacak kadar derin yapısal ve öznel nedenler
barındırmaktadır. Emekçilerin sermaye düzeni tarafından ideolojik, mekânsal ve
kültürel olarak kuşatılmışlığı, sosyalist hareketin toplumsal bünyeye
yayılmasını (difüzyonunu) zorlaştıran temel bir nesnel engeldir. Kuşkusuz bir
hegemonya krizi oluşup devrimci bir durum geliştiğinde emekçilerin organizasyon
kapasitesinde niteliksel bir sıçrama yaşanacaktır. Ancak bugünden işçiler
arasında hatırı sayılır, kalıcı ve kök salmış örgütlenme odakları oluşturulmadan,
gelecekteki olası bir “kriz” kesitinin işçi iktidarıyla sonuçlanması mümkün
değildir.
A) Politika Yapma
Tarzında Radikal Değişiklik İhtiyacı
Bahsettiğimiz bu nesnel
engeli aşmanın yolu, her şeyden önce politika yapma tarzında radikal bir
değişikliğe gitmektir. Sosyalist bilinç işçi sınıfına teorik olarak
"dışarıdan" (öncü partinin bilimsel tahliliyle) sunulur; ancak bu
bilincin kök salması için, işçinin gündelik hayatının tam "içinden"
filizlenen, yoldaşça bir atmosfer inşa edilmelidir.
Türkiye işçi sınıfı bugün
sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda derin bir sosyalleşme ve aidiyet
krizi yaşamaktadır. Kendisini sınıfsal bir özne olarak hissetmeyen, zamanının
büyük bölümünü televizyon başında veya sosyal medya akışında pasifize edilmiş
şekilde geçiren bu kitleye yönelik klasik "ajitasyon-propaganda"
yöntemleri (bildiri dağıtımı, didaktik çağrılar, sokak mitinglerinde hazır
sloganlar) duvara çarpmaktadır. Araştırmalar da göstermektedir ki, Türkiye'de
bireylerin en sık yaptığı aktivite %85 oranında televizyon izlemektir; kitap
okuma, konser veya tiyatro gibi sosyalleşme etkinlikleri ise çok düşük
seviyededir. Çözüm, işçilere dışarıdan yaklaşan bir "öğretmen" gibi
değil, yaşamın içinde saf tutan bir "yoldaş/arkadaş" gibi yaklaşan
organik bir hareket modelini öncü parti modeliyle birleştirmekten geçmektedir.
Örgütlenme süreçleri
profesyonel bir üyelik çağrısından önce arkadaşlık hukuku üzerine kurulmalıdır.
İşçiler, karşısında kendilerine direkt bir "ideoloji" sunan siyasi
bir figür değil; dertleşebildikleri, ortak hobiler geliştirebildikleri ve her
şeyden önemlisi güven duyabildikleri bir yol arkadaşı görmelidir. Soğuk parti
büroları yerine ve yanı sıra, işçi ailelerinin tüm fertleriyle dahil
olabileceği canlı, sıcak ve kapsayıcı merkezler inşa edilmelidir:
- Kolektif Spor: Mahalleler arası futbol
turnuvaları, koşu grupları, satranç yarışmaları veya halk oyunları gibi
etkinlikler emekçileri pasif izleyici konumundan çıkarıp aktif bir aktör
haline getirir. Bu tür faaliyetler, fiziksel dayanışmanın yanı sıra
kolektif sevinç ve yenilgi duygusunu paylaşarak "biz" hissini
pekiştirir.
- Kültürel Üretim: İşçilerin sanatsal faaliyetlerden
dışlandığı gerçeği karşısında, işçi koroları, tiyatro toplulukları, halk
müziği grupları ve amatör fotoğrafçılık atölyeleri "biz"
duygusunu inşa etmenin anahtarıdır. Birlikte türkü söylemek, mecazi ve
gerçek anlamda "birlikte gazel okumak", şiir dinletileri
düzenlemek, siyasallaşmanın ve toplumsallaşmanın ön adımıdır. Sendikaların
ve sol hareketlerin geçmişte düzenlediği koro, tiyatro ve konser
etkinlikleri üyelerde aidiyet ve moral yükselmesini sağlamıştır.
- Sınıfsal Pota: Yerel kültürleri dışlamak yerine,
dayanışma yemekleri, sohbet sofraları, festivaller ve mahalle piknikleri
aracılığıyla bu kökleri sınıfsal bir potada eritmek, güçlü bir
karşı-hegemonya yaratır. Bu etkinlikler, kültürel motifleri sınıf
bilinciyle buluşturarak bölünmeleri aşmanın yolunu açar.
Bu yaklaşımın neden hayati
olduğunu dört maddede açıklayabiliriz:
i. Teorik Bilgi ile
Yaşamsal Deneyim Arasındaki Köprü
Sınıf bilinci kitaplardan
öğrenilen bir "ders" değildir. İşçiye dışarıdan götürülen ideolojik
çerçeve, eğer işçinin mahallesindeki dayanışmada, işyerindeki omuz omuza
duruşta veya birlikte söylenen bir türküde karşılık bulmuyorsa "yabancı bir
cisim" gibi kalır. Bilincin "dışarıdan" gelmesi bilimsel
pusulayı, "içeriden" bir atmosfer oluşturmak ise o pusulayı tutacak
güvenli eli temsil eder.
ii. Öğretmen-Öğrenci
Hiyerarşisinden Yoldaşlık Hukukuna
Klasik yöntemlerdeki
didaktik (öğretici) üslup, işçiyi pasif bir "öğrenci" konumuna
düşürür. Oysa içeriden bir atmosfer oluşturmak; işçiye "ben sana
öğreteceğim" demek değil, "biz bu hayatı birlikte
dönüştüreceğiz" demektir. Bu atmosferde ideoloji, bir dayatma değil;
paylaşılan bir yaşam pratiğinin (satranç turnuvası, mahalle sofrası, koro
provası) doğal bir sonucu olarak kristalize olur.
iii. Kültürel Hegemonya
ve Aidiyet
Kapitalizm işçileri sadece
sömürmez, aynı zamanda yalnızlaştırır ve cemaat/televizyon/algoritma ağlarına
hapseder. Sosyalist ideolojiyi "içeriden" bir atmosferle götürmek,
işçilere içinde kendilerini değerli, bilgili ve özne hissedecekleri alternatif
bir "aidiyet dünyası" sunmaktır. İşçiler, bu yeni atmosferin havasını
soluduklarında, teorik-ideolojik bilinç artık onlara dışsal bir bilgi değil,
kendi hayatlarının en doğal gerçeği gibi görünmeye başlar.
iv. Pasifizasyona Karşı
Aktif Öznellik
Günümüz dijital kapitalizmi,
bireyi sürekli tüketim ve izleme döngüsüne hapsederek kolektif eyleme
yatkınlığı yok etmektedir. Kolektif spor, sanat ve dayanışma etkinlikleri, bu
pasifizasyonu kırarak bireyleri aktif, yaratıcı ve sorumlu öznelere dönüştürür;
böylece devrimci potansiyel adım adım birikir.
B) Öznel Tıkanmanın Diğer
Kaynakları: Teorik Sığlık, Şablonculuk ve İlkesizlik
Türkiye sosyalist
hareketinin toplumsallaşma kapasitesini felç eden öznel etkenler, sadece birer
"iletişim kazası" değil; teorik ve pratik bir pusula yitimidir. Bu
tıkanıklığı üç ana düzlemde incelemek gerekir:
- Teorik Sığlık ve Entelektüel
Tembellik
Teori toplumsal gerçekliği anlamak ve değiştirmek için
kullanılan bir mercektir. Ancak Türkiye solunda teori, çoğunlukla güncel
gelişmeleri analiz etmek için değil, mevcut grup sanılarını (doxa)
meşrulaştırmak için kullanılan bir "donmuş doğrular" manzumesine
dönüşmüştür.
- Analiz Yerine Ezber: Sınıf yapısındaki değişimler
(prekarizasyon, hizmet sektörü genişlemesi), teknolojik dönüşümün üretim
süreçlerine etkisi (otomasyon, platform ekonomisi) ve farklılaşan sömürü
biçimleri, Yapay Zekâ ve dijital kapitalizmin mücadeleye sunduğu olanaklar
(YZ ve sosyal medyadan örgütsel ve ideolojik mücadelede yararlanma,
alternatif dijital müşterek alanlar oluşturma vb.) Marksist bir titizlikle
incelenmek yerine; 19. veya 20. yüzyılın kavramlarıyla bugüne
"yama" yapılmaktadır. Elbette Marksizm’i zenginleştirmek onun
temel ve köklü argümanlarını reddetmek anlamına gelmemektedir; tam tersine
onları somut tarihe uyarlamaktır.
- Bulaşık teori: Post-Marksist, post-yapısalcı,
post-modernist ve liberal fikirler teorik analizlere sızmakta, çeşitli
akademisyenlerin görüşlerinden aparmalarla bir derinlik yakalandığı
sanılarak eklektik teorik “çorba”lar oluşturulmaktadır. Türkiye solunun
içerisinde ya da yörüngesindeki aydınlardan ve akademisyenlerden çoğu
durumda teorik kafa karışıklığı ve yanlış yönlendirme şeklinde “katkı”lar
gelmektedir.
- Sonuç: Teori hayattan koptuğunda ya da
bulamaç haline geldiğinde, kitlelere söylenen sözler ve geliştirilen
politikalar yankısız kalmaktadır.
- Şablonculuk: Tarihi ve Coğrafyayı
İhmal Etmek
Şablonculuk, başka coğrafyaların (Rusya, Çin, Küba, Latin
Amerika) ya da geçmiş dönemlerin başarı hikâyelerini, Türkiye'nin özgün
sosyoekonomik, kültürel ve jeopolitik dokusunu gözetmeksizin kopyalamaya
çalışmaktır.
- Hayatın Taklit Edilemezliği: Türkiye işçi sınıfının gelişim
seyri (köyden kente geç göç, informal ekonomi ağırlığı), kültürel
değerleri (Alevi, Kürt ve Anadolu’nun çeşitli motifleri) ve yaşam alanları
(gecekondu mahalleleri, siteler, organize sanayi bölgeleri) hiçbir hazır
şablona sığmaz.
- Stratejik Körlük: Şabloncu yaklaşım, somut durumun
somut tahlilini yapamadığı için emekçilere "yabancı bir dille"
konuşur. İşçiler, kendilerine sunulan bu "yabancı (dilli) siyaset"
içinde kendi gerçekliğini bulamaz.
- Sınıf Tavrıyla Belirlenmiş
İlkelerden Yoksunluk
İlkeler, fırtınalı dönemlerde örgütün savrulmasını
engelleyen çıpalardır. Sınıf tavrıyla belirlenmiş bir ilkeler bütününden yoksun
olmak, iki aşırı uca savrulmayı beraberinde getirir:
- Sağa Savrulma (Kuyrukçuluk): Kitlelerin mevcut bilincini aşmaya
çalışmak yerine, ona teslim olmak; popülist rüzgârların peşine takılmak ve
liberal/milliyetçi hegemonya içinde erimektir.
- Sola Savrulma (Sekterlik): Kitlelerden tamamen koparak kendi
"saf" dünyasına çekilmek; işçileri kazanmak yerine onlara
"yukarıdan" ahlakçı bir dille parmak sallamaktır.
- Prensipsiz Pragmatizm: Sınıfın bağımsız siyasal hattını
korumak yerine, kısa vadeli kazanımlar veya ittifaklar uğruna temel
devrimci ilkelerin esnetilmesi, örgütün kimliğini ve güvenilirliğini yok
etmektedir.
Çözüm: Canlı Bir Marksizm
ve Sınıf Ekseni
Bu öznel krizden çıkışın tek
yolu, Marksizm’i bir dogma değil, yaşayan bir eylem kılavuzu olarak yeniden
kavramaktır. Bu da ancak sınıfın günlük mücadelesiyle teorik üretimin iç içe
geçtiği; esnek ama ilkeli, yerel ama enternasyonalist, yaratıcı ama disiplinli
bir hattın inşasıyla mümkündür.
C) Yapısal Sorun:
"Örgüt(ü) Olmayan Parti”
Kimi zaman halk
dalkavukluğuna varan bir "demokrasicilik", kimi zaman ise steril bir
"dar grupçu" püritenlik arasında savrulan hareketin en büyük yapısal
sorunu ise "örgüt(ü) olmayan parti" modelidir. Örgüt bir yapıdır; bir
işleyişi, kuralları ve dinamizmi olmalıdır. Aksi takdirde ortada sadece
üyelerini nesneleştiren, yaratıcılığı boğan ve kolektif aklı şeflerin iradesine
kurban eden bürokratik bir kabuk kalır.
- Tartışma Özgürlüğü ve Eylem
Birliği: Tümleşik Bir İlke
Demokratik merkeziyetçilik, birbirinden kopuk iki ayrı
komut değil, tümleşik bir ilkedir. Bu ilke bir madalyonun iki yüzü gibidir: En
geniş demokrasi, doğru karara ulaşmanın; en sıkı merkeziyetçilik ise o kararı
toplumsal bir güce dönüştürmenin tek yoludur.
- Demokrasi: Politika oluşturma sürecinde
aşağıdan yukarıya bilgi akışını, deneyimlerin sentezlenmesini ve her
birimin kendi özgün alanında inisiyatif almasını sağlar.
- Merkeziyetçilik: Tartışma bittikten sonra iradenin
tek bir yumruk gibi hedefe yönelmesidir. Ancak burada, bir
"emir-komuta zinciri" değil, bilinçli bir gönüllülük esastır.
Eğer merkez yerel birimlerin
yaratıcılığını yok sayarak her şeyi tek tip bir kalıba döküyorsa, orada
devrimci bir iradeden değil, üyelerini pasifleştiren bürokratik bir aygıttan
söz edilir.
- Sosyalist İktidar Perspektifi ve
"Aşağıdan Yukarıya" İnşa
Sosyalist iktidar hedefi, o iktidarın prototipini (ilk
örneğini) örgüt içinde yaratmak zorundadır. Devrimden önce ve sonra kurulacak
olan "konseyler" veya "şuralar" düzeni, günümüzde öncü
parti içi işleyişte de hayat bulmalıdır.
- Dinamik Görev Değişimi: Sorumluluklar statik rütbeler
değil, işlevsel görevlerdir. Ehil kadroların önü, birimlerin onayıyla
kurulların sürekli yenilenmesiyle açılmalıdır.
- Kolektif Liderlik ve Bolşevik
Deneyimi:
Politikalar merkezi bir laboratuvarda üretilip tabana enjekte
edilmemelidir. Bolşevik Parti tarihine bakıldığında, 1922 yılına kadar
partide bugünkü anlamda bir "Genel Sekreterlik" makamının
bulunmadığı, kararların Merkez Komite ve kurullar aracılığıyla tam bir
kolektif liderlik mekanizmasıyla alındığı görülür. Genel Sekreterlik
başlangıçta sadece idari-teknik bir birimdi. Yetkinin bireylerde aşırı
yoğunlaşması, kolektif aklın felç olmasına ve "kurullar
hakimiyeti"nin tasfiyesine yol açar.
- "Şeflik Kültürü" ve
İkamecilik Tuzağı
Sosyalist örgütlerde sıklıkla rastlanan "şef"
olgusu, Marksizmin özündeki "kitlelerin kendi eylemi" ilkesine
aykırıdır. Bu durum literatürde "ikamecilik" (substitutionism) olarak
adlandırılır: Partinin sınıfın yerine, merkezin partinin yerine, şefin ise
merkezin yerine geçmesi.
- Hata Sorgulanamazlığı: Şefleşmiş yapılarda merkezin
"yanılmazlık miti" gerçeklerin önüne geçer. Yanlış kararlar
"dahice manevralar" olarak sunulurken, her türlü eleştiri
"bozgunculuk" olarak yaftalanır.
- Kolektif Sorumluluğun Kaybı: Kararlar yukarıda kapalı devre
alındığında, taban kararı içselleştiremez ve başarısızlık anında kimse
sorumluluk almaz. Bu yabancılaşma, partiyi bir "inanç grubuna"
(tarikata) dönüştürür.
İkamecilik, devrime giden
sürecin üç aşamalı bir gaspıdır:
- Sınıfın yerine partinin geçmesi: Sınıfın kendi kurtuluşunu
gerçekleştirecek özne olduğu unutulur; parti, sınıfın "vasisi"
haline gelir.
- Partinin yerine merkezin geçmesi: Parti içi tartışma "vakit
kaybı" olarak görülür; üyeler sadece talimat yayan "iletim
kayışlarına" dönüşür.
- Merkezin yerine şefin geçmesi: Tüm yetki "yanılmaz"
olduğu iddia edilen tek bir figürde toplanır. Bu aşamada yoldaşlık hukuku
biter, biat ve sadakat testi başlar.
Şefleşmiş yapılarda hata
sorgulanamaz. Her yanlış karar "stratejik deha" ambalajıyla sunulur,
eleştiri ise "bozgunculuk" sayılarak bastırılır. Bu yabancılaşma,
partiyi toplumu dönüştürecek bir öncüden kendi hiyerarşisini koruyan bir tarikata
dönüştürür.
- Öncü İşlev: Küçük Merkezlerin Gücü
Gerçek bir sosyalist örgütlenme, her birimin kendi alanında
birer "küçük merkez" gibi inisiyatif alabildiği dinamik bir yapıdır.
Öncülük, talimat beklemek değil, genel stratejik hat içinde bağımsız tahlil
yapabilme ve eyleme geçebilme yeteneğidir. Merkeziyetçilik, bu dağınık enerjiyi
boğmak için değil, onu sınıfın genel çıkarları doğrultusunda senkronize etmek
içindir.
- Paris Komünü İlkeleri: Bürokrasinin
Panzehri
Marx ve Lenin’in sistemleştirdiği Komün ilkeleri, örgütün
bir "kast" yapısına dönüşmesini engellemek için hayati önemdedir:
- Geri Çağırma (Recall): Seçilen her yönetici, kendisini
seçenlerin güvenini kaybettiği anda görevden alınabilmelidir.
- Yatay Sorumluluk: Hiyerarşi bir alt-üst ilişkisi
değil, görev paylaşımıdır. Üst kurullar şeffaf ve hesap verebilir
olmalıdır.
- Eleştiri ve Öz-muhasebe: Bu mekanizma bir disiplin sopası
değil, kolektif bilinci temizleme ve ders çıkarma yöntemidir.
Sonuç: Öncü Parti
Dinamizme Sahip Bir Organizmadır, Bir Tapınak Değil
Sosyalist devrim için
gereken örgütlenme tarzı, üyelerini "sadık neferler" olarak değil,
bilinçli, yaratıcı ve sorumlu özneler olarak yetiştirmelidir. Şeflerin
kutsandığı, tartışmanın bastırıldığı yapılar toplumu dönüştürme için gerekli
olan öncülük enerjisini üretemezler.
Gerçek bir öncü örgüt,
kararların kolektif şekilde sentezlendiği, birimlerin sahada özgürce irade
sergilediği, hataların korkusuzca tartışılabildiği, kültürel ve sosyal
etkinliklerle kitlelerle organik bağ kuran canlı bir organizmadır. Aksi
takdirde örgüt, devrime giden bir araç değil, devrimin önündeki en büyük bürokratik
engel haline gelir. Bahsedilen sorunların üstesinden gelmek, sadece irade
değil, aynı zamanda teorik derinlik, pratik yaratıcılık ve yoldaşça disiplin
gerektirir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.