Mahmut Boyuneğmez
DİSK-AR’ın "Türkiye İşçi Sınıfının Görünümü"
raporu, bugün içinde bulunduğumuz derin ekonomik krizle ağırlaşan “kuşatmayı”
2017 yılından haber veriyordu. Rapordaki verilerin, Türkiye ekonomisini
derinden sarsan 2018 krizi öncesi bir döneme ait olduğu unutulmamalıdır. Kriz
sonrası artan işsizlik, enflasyon ve alım gücündeki düşüş göz önüne
alındığında, raporda çizilen tablonun mevcut durumda daha da zorlaşmış olabileceğini
öngörmek mümkündür. Aradan
geçen yıllarda, işçi sınıfı üzerindeki kuşatmanın yalnızca devam etmediğini,
aynı zamanda daha kalıcı hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Raporu hatırlatmak
istiyoruz, çünkü güncelliğini koruyor. Bu rapor sadece istatistiklerden ibaret
değil; işçi sınıfının sosyolojik, kültürel ve psikolojik olarak nasıl bir
"kuşatılmışlık" içinde olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla mesele
yalnızca ekonomik daralma değil, yaşamın bütün alanlarını kapsayan bir
daraltılma sürecidir. Türkiye işçi sınıfının kuşatılmışlığını kırmak, klasik
yöntemlerin ötesinde devrimci bir mücadele tarzını şart koşuyor. Bu tarz,
yalnızca politik söylemde değil, günlük hayatın örgütlenmesinde de kendini
göstermelidir.
Kuşatmanın Anatomisi: Sayıların
Arkasındaki Yıkım
Raporun ortaya koyduğu tablo, işçi sınıfının yaşam
alanlarının nasıl daraltıldığını net bir şekilde ortaya koyuyor: Ancak bu
daralma yalnızca maddi değil, aynı zamanda zamanın, ilişkilerin ve geleceğe
dair umutların da daralması anlamına geliyor.
• Barınma ve Mülksüzleşme: İşçilerin %56’sı konut sahibi
değil, %53,5’i kiracı. Ücret geliri, barınma maliyetleri karşısında eriyor.
Sınıfın yarısından fazlası başını sokacak bir evin kirasını ödemek için ömür
tüketiyor. Bu durum, işçilerin yalnızca bugünkü yaşamını değil, geleceğe dair
güven duygusunu da aşındırmakta; onları sürekli bir geçicilik ve güvencesizlik
hissi içinde yaşamaya zorlamaktadır.
• Açlık Sınırında Yaşam: İşçilerin %28,9’u asgari
ücretin bile altında gelire sahip. Yarısından fazlası açlık sınırında
debeleniyor. Marx’ın belirttiği gibi; emek gücünün fiyatı (ücretler), değerinin
altına o kadar baskılanmış ki, ailenin hayatta kalması için artık anne, baba ve
çocukların hep birlikte çalışması (hane başına 2,5 kişi çalışıyor) zorunlu bir
"hayatta kalma stratejisi" haline gelmiş bulunuyor. Bu tablo, emek
güçlerinin yeniden üretiminin dahi krize girdiğini ve yaşamın
sürdürülebilirliğinin tehdit altında olduğunu göstermektedir.
• Güvencesizlik ve Korku Rejimi: İşçilerin yarısı (%50,5)
"her an işimi kaybedebilirim" korkusuyla yaşıyor. İş bulmak liyakatle
değil, %54 oranında "torpil, tanıdık ve cemaat" ağlarıyla mümkün
oluyor. Bu durum, işçiyi özgür bir özne olmaktan çıkarıp sermayeye ve gerici
odaklara göbekten bağlıyor. Böylece yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda
siyasal ve kültürel bir bağımlılık ilişkisi de üretilmiş oluyor. Bu bağımlılık,
itiraz etme kapasitesini zayıflatan bir “sessizlik rejimi” yaratmaktadır.
• Sınıfsal Bilinç Krizi: Nesnel olarak işçi olanların
%37’si kendini bir sınıfa ait hissetmiyor; bir o kadarı ise kendisini
"orta sınıf" olarak tanımlayarak sistemin aspirasyonel (özenme)
tuzağına düşüyor. Sendikal hakları "çok önemli" bulanların oranı
%20’nin altında. Sınıf, kendi gücünün farkında olmayan devasa bir kitleye
dönüştürülmüş durumda bulunuyor. Bu durum, yalnızca bir bilinç eksikliği değil;
aynı zamanda sistemin ürettiği ideolojik bir hegemonya biçimidir ve bu
hegemonya, rıza üretimi yoluyla kendini yeniden üretmektedir.
• Kültürel Çölleşme: İşçilerin %50’si sadece TV
izliyor. Sinema, tiyatro ve kitap okuma oranları yerlerde. Uzun çalışma
saatleri işçileri pasifize ediyor, onları sadece "üreten ve tüketen"
bir makineye indirgiyor. Bu süreç, bireyin kendini gerçekleştirme imkanlarını
daraltarak onu edilgen bir izleyiciye dönüştürmekte ve kolektif düşünme
kapasitesini zayıflatmaktadır.
Ne ve Nasıl Yapmalı? "Hareket"
Modeliyle Kuşatmayı Yarmak
Bu ağır tabloya bildiri dağıtarak, slogan atarak veya
didaktik "öğretmen" edasıyla yaklaşarak yanıt verilemez. Bu araçlar
tamamen değersiz değildir; ancak tek başına kullanıldıklarında günümüzün
parçalanmış ve güvencesiz yaşam gerçekliği içinde karşılık bulmakta
zorlanmaktadır. İşçileri sosyalizm mücadelesine kazanmanın yolu, hayatın tam
kalbinde, enformel ve sempatik ilişkiler üzerinden yükselen bir "Hareket
Tarzı Örgütlenme" olmalıdır. Bu model, sürekliliği olan küçük ilişkiler
ağı üzerinden büyüyerek zamanla daha örgütlü yapılara zemin hazırlayabilir.
İşyerinde "Sempatik" ve
Organik İlişkiler
İşyerinde sendika ya da partiye üyelik teklifinden önce
"arkadaşlık hukuku" kurulmalıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde
politik çağrı karşılık bulmaz. İşçiler, kendisine dışarıdan bir
"ideoloji" paketleyen/sunan yabancı bir el değil; dertleşebildiği,
birlikte gülebildiği bir yoldaş görmelidir. Ortak hobiler, küçük meşgaleler ve
sahici paylaşımlar; o aşılmaz görünen patron korkusunu ve monotonluğu dağıtacak
olan ilk devrimci kıvılcımdır. Bu ilişkiler, zamanla ortak sorunların birlikte
tartışıldığı ve kolektif çözümlerin filizlendiği bir zemine dönüşebilir.
Mahalleleri "Sosyalist Yaşam
Alanlarına" Dönüştürmek
İşyerlerindeki ve evlerdeki sermaye hegemonyası,
mahallelerde işçi ailelerinin tüm bireylerini (kadınlar, gençler, çocuklar)
kapsayan alternatif mekanlarla kırılmalıdır. Bu alanlar, yalnızca etkinlik
yapılan yerler değil; sürekliliği olan dayanışma ve paylaşım merkezleri haline
gelmelidir.
• Kolektif Neşe ve Yarışma: Tribünlerde sadece izleyici
olan işçiler sahalara indirilmelidir. Mahalleler arası futbol turnuvaları,
stratejik zekayı bileyen satranç yarışmaları ve dayanışmayı pekiştiren spor
etkinlikleri, işçileri özneleştirir. Bu etkinlikler, bireylerin yalnız olmadıklarını
hissetmelerini sağlayarak kolektif aidiyet duygusunu güçlendirir.
• Birlikte Türkü Söylemek: İşçilerin %90’ının sanattan
mahrum bırakıldığı bu düzende; mahalle bazlı işçi koroları, halk dansları
toplulukları ve tiyatro atölyeleri vb. kurulmalıdır. Birlikte koro halinde
türkü söylemek, resim yapmak, enstrüman çalmak, zeybek oynamak ya da horon
tepmek, sınıfsal birliğin en somut ve estetik halidir. Aynı zamanda bu üretim
süreçleri, bireyin kendini ifade etmesini ve görünür olmasını sağlayarak
özgüven inşa eder.
• Yöresel Festivaller ve Dayanışma
Yemekleri: İşçi
sınıfının yerel kimliklerini dışlamadan, onları sınıfsal bir potada eriten
festivaller, kolektif mutfaklar ve dayanışma yemekleri, kermesler vb. örgütlenmelidir.
Bu etkinlikler, cemaatleşmenin panzehiri olan "sınıfsal biz"
duygusunu inşa etmeye yardımcı olur. Ayrıca bu tür buluşmalar, farklı
deneyimlerin paylaşılmasını sağlayarak ortak sorunların görünür hale gelmesine
katkı sunar.
"Birlikte Gazel Okumak":
Dışarıdan Değil, İçeriden
İşçilere bir bildiri uzatıp "bunu oku ve bize
katıl" demek hiyerarşik ve mesafeli bir tutumdur. Bu yaklaşım, çoğu zaman
güven yerine mesafe üretir. İhtiyacımız olan, işçilerin hayatını/soluduğu
havayı onunla birlikte teneffüs etmektir.
• Didaktizmden Uzak Durmak: "Biz biliyoruz, sana
öğreteceğiz" kibri çöpe atılmalıdır. İşçilerin günlük meşgalelerine,
sevincine ve hobilerine samimiyetle ortak olunmalıdır. Bu ortaklık, karşılıklı
öğrenme sürecini de beraberinde getirir.
• Hariçten Gazel Okumamak: Siyasi sloganlarla yetinmek
yerine, hayatın sıcaklığı içinde bir karşı-hegemonya inşa edilmelidir. İşçiler,
sosyalistlerin örgütlediği bir festivalde, bir satranç masasında veya bir koro
provasında kendilerini daha değerli, daha bilgili ve daha "insan"
hissettiğinde, sınıf bilinci o zeminde daha kolay ve organik olarak
filizlenecektir. Bu süreç, bilinç aktarımından çok bilinç oluşumuna dayanan bir
dönüşümü ifade eder.
Sonuç: Bir Çağrı Değil, Bir Atmosfer!
Türkiye işçi sınıfını bu "içler acısı"
kuşatılmışlıktan çıkaracak olan şey, onu bir yerlere "çağırmak"
değil; olduğu her yerde (mahallede, kahvede, işyerinde) yeni bir yaşam tarzını
ve güzel ilişkileri örgütlemektir. Bu yaklaşım, kısa vadeli sonuçlardan ziyade
uzun vadeli bir toplumsal dönüşümü hedefler. Toplumsal çürümenin panzehiri
budur. Bildiri okutmaktan ziyade; birlikte çay içip sohbet etmek, birlikte
satranç oynamak ve birlikte aynı türküye eşlik etmek; bunlar devrimci pratiğin
ilk ve en sağlam adımlarıdır. Bu küçük adımların birikimi, zamanla daha örgütlü
ve etkili mücadele biçimlerine zemin hazırlayacaktır. Bu atmosfer içerisindeki
birçok işçinin zamanla öncü partiye/örgüte kendiliğinden katılmayı isteyeceği
görülecektir. Başka bir deyişle “hareket” modeli ile “parti/örgüt” modeli
birbirini dışlamaz, tersine uyumla tümlenirler. Biri zemini hazırlar, diğeri bu
zeminde yükselir.
Kuşatmayı hayatın içinden, kendimizi gerçekleştirmenin
mutluluğu ve dayanışmayla yaralım! İnsanların yalnızca düşüncelerinde değil,
günlük yaşam pratiklerinde kök salan ve böylece kalıcılaşan bir değişim için
kolları sıvayalım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.