Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

27 Nisan 2026 Pazartesi

Sınıfımızın Kuşatılmışlığı ve Çıkış Yolu

Mahmut Boyuneğmez

DİSK-AR’ın "Türkiye İşçi Sınıfının Görünümü" raporu, bugün içinde bulunduğumuz derin ekonomik krizle ağırlaşan “kuşatmayı” 2017 yılından haber veriyordu. Rapordaki verilerin, Türkiye ekonomisini derinden sarsan 2018 krizi öncesi bir döneme ait olduğu unutulmamalıdır. Kriz sonrası artan işsizlik, enflasyon ve alım gücündeki düşüş göz önüne alındığında, raporda çizilen tablonun mevcut durumda daha da zorlaşmış olabileceğini öngörmek mümkündür. Aradan geçen yıllarda, işçi sınıfı üzerindeki kuşatmanın yalnızca devam etmediğini, aynı zamanda daha kalıcı hale geldiğini söyleyebiliyoruz. Raporu hatırlatmak istiyoruz, çünkü güncelliğini koruyor. Bu rapor sadece istatistiklerden ibaret değil; işçi sınıfının sosyolojik, kültürel ve psikolojik olarak nasıl bir "kuşatılmışlık" içinde olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla mesele yalnızca ekonomik daralma değil, yaşamın bütün alanlarını kapsayan bir daraltılma sürecidir. Türkiye işçi sınıfının kuşatılmışlığını kırmak, klasik yöntemlerin ötesinde devrimci bir mücadele tarzını şart koşuyor. Bu tarz, yalnızca politik söylemde değil, günlük hayatın örgütlenmesinde de kendini göstermelidir.

Kuşatmanın Anatomisi: Sayıların Arkasındaki Yıkım

Raporun ortaya koyduğu tablo, işçi sınıfının yaşam alanlarının nasıl daraltıldığını net bir şekilde ortaya koyuyor: Ancak bu daralma yalnızca maddi değil, aynı zamanda zamanın, ilişkilerin ve geleceğe dair umutların da daralması anlamına geliyor.

• Barınma ve Mülksüzleşme: İşçilerin %56’sı konut sahibi değil, %53,5’i kiracı. Ücret geliri, barınma maliyetleri karşısında eriyor. Sınıfın yarısından fazlası başını sokacak bir evin kirasını ödemek için ömür tüketiyor. Bu durum, işçilerin yalnızca bugünkü yaşamını değil, geleceğe dair güven duygusunu da aşındırmakta; onları sürekli bir geçicilik ve güvencesizlik hissi içinde yaşamaya zorlamaktadır.

• Açlık Sınırında Yaşam: İşçilerin %28,9’u asgari ücretin bile altında gelire sahip. Yarısından fazlası açlık sınırında debeleniyor. Marx’ın belirttiği gibi; emek gücünün fiyatı (ücretler), değerinin altına o kadar baskılanmış ki, ailenin hayatta kalması için artık anne, baba ve çocukların hep birlikte çalışması (hane başına 2,5 kişi çalışıyor) zorunlu bir "hayatta kalma stratejisi" haline gelmiş bulunuyor. Bu tablo, emek güçlerinin yeniden üretiminin dahi krize girdiğini ve yaşamın sürdürülebilirliğinin tehdit altında olduğunu göstermektedir.

• Güvencesizlik ve Korku Rejimi: İşçilerin yarısı (%50,5) "her an işimi kaybedebilirim" korkusuyla yaşıyor. İş bulmak liyakatle değil, %54 oranında "torpil, tanıdık ve cemaat" ağlarıyla mümkün oluyor. Bu durum, işçiyi özgür bir özne olmaktan çıkarıp sermayeye ve gerici odaklara göbekten bağlıyor. Böylece yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir bağımlılık ilişkisi de üretilmiş oluyor. Bu bağımlılık, itiraz etme kapasitesini zayıflatan bir “sessizlik rejimi” yaratmaktadır.

• Sınıfsal Bilinç Krizi: Nesnel olarak işçi olanların %37’si kendini bir sınıfa ait hissetmiyor; bir o kadarı ise kendisini "orta sınıf" olarak tanımlayarak sistemin aspirasyonel (özenme) tuzağına düşüyor. Sendikal hakları "çok önemli" bulanların oranı %20’nin altında. Sınıf, kendi gücünün farkında olmayan devasa bir kitleye dönüştürülmüş durumda bulunuyor. Bu durum, yalnızca bir bilinç eksikliği değil; aynı zamanda sistemin ürettiği ideolojik bir hegemonya biçimidir ve bu hegemonya, rıza üretimi yoluyla kendini yeniden üretmektedir.

• Kültürel Çölleşme: İşçilerin %50’si sadece TV izliyor. Sinema, tiyatro ve kitap okuma oranları yerlerde. Uzun çalışma saatleri işçileri pasifize ediyor, onları sadece "üreten ve tüketen" bir makineye indirgiyor. Bu süreç, bireyin kendini gerçekleştirme imkanlarını daraltarak onu edilgen bir izleyiciye dönüştürmekte ve kolektif düşünme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Ne ve Nasıl Yapmalı? "Hareket" Modeliyle Kuşatmayı Yarmak

Bu ağır tabloya bildiri dağıtarak, slogan atarak veya didaktik "öğretmen" edasıyla yaklaşarak yanıt verilemez. Bu araçlar tamamen değersiz değildir; ancak tek başına kullanıldıklarında günümüzün parçalanmış ve güvencesiz yaşam gerçekliği içinde karşılık bulmakta zorlanmaktadır. İşçileri sosyalizm mücadelesine kazanmanın yolu, hayatın tam kalbinde, enformel ve sempatik ilişkiler üzerinden yükselen bir "Hareket Tarzı Örgütlenme" olmalıdır. Bu model, sürekliliği olan küçük ilişkiler ağı üzerinden büyüyerek zamanla daha örgütlü yapılara zemin hazırlayabilir.

İşyerinde "Sempatik" ve Organik İlişkiler

İşyerinde sendika ya da partiye üyelik teklifinden önce "arkadaşlık hukuku" kurulmalıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde politik çağrı karşılık bulmaz. İşçiler, kendisine dışarıdan bir "ideoloji" paketleyen/sunan yabancı bir el değil; dertleşebildiği, birlikte gülebildiği bir yoldaş görmelidir. Ortak hobiler, küçük meşgaleler ve sahici paylaşımlar; o aşılmaz görünen patron korkusunu ve monotonluğu dağıtacak olan ilk devrimci kıvılcımdır. Bu ilişkiler, zamanla ortak sorunların birlikte tartışıldığı ve kolektif çözümlerin filizlendiği bir zemine dönüşebilir.

Mahalleleri "Sosyalist Yaşam Alanlarına" Dönüştürmek

İşyerlerindeki ve evlerdeki sermaye hegemonyası, mahallelerde işçi ailelerinin tüm bireylerini (kadınlar, gençler, çocuklar) kapsayan alternatif mekanlarla kırılmalıdır. Bu alanlar, yalnızca etkinlik yapılan yerler değil; sürekliliği olan dayanışma ve paylaşım merkezleri haline gelmelidir.

• Kolektif Neşe ve Yarışma: Tribünlerde sadece izleyici olan işçiler sahalara indirilmelidir. Mahalleler arası futbol turnuvaları, stratejik zekayı bileyen satranç yarışmaları ve dayanışmayı pekiştiren spor etkinlikleri, işçileri özneleştirir. Bu etkinlikler, bireylerin yalnız olmadıklarını hissetmelerini sağlayarak kolektif aidiyet duygusunu güçlendirir.

• Birlikte Türkü Söylemek: İşçilerin %90’ının sanattan mahrum bırakıldığı bu düzende; mahalle bazlı işçi koroları, halk dansları toplulukları ve tiyatro atölyeleri vb. kurulmalıdır. Birlikte koro halinde türkü söylemek, resim yapmak, enstrüman çalmak, zeybek oynamak ya da horon tepmek, sınıfsal birliğin en somut ve estetik halidir. Aynı zamanda bu üretim süreçleri, bireyin kendini ifade etmesini ve görünür olmasını sağlayarak özgüven inşa eder.

• Yöresel Festivaller ve Dayanışma Yemekleri: İşçi sınıfının yerel kimliklerini dışlamadan, onları sınıfsal bir potada eriten festivaller, kolektif mutfaklar ve dayanışma yemekleri, kermesler vb. örgütlenmelidir. Bu etkinlikler, cemaatleşmenin panzehiri olan "sınıfsal biz" duygusunu inşa etmeye yardımcı olur. Ayrıca bu tür buluşmalar, farklı deneyimlerin paylaşılmasını sağlayarak ortak sorunların görünür hale gelmesine katkı sunar.

"Birlikte Gazel Okumak": Dışarıdan Değil, İçeriden

İşçilere bir bildiri uzatıp "bunu oku ve bize katıl" demek hiyerarşik ve mesafeli bir tutumdur. Bu yaklaşım, çoğu zaman güven yerine mesafe üretir. İhtiyacımız olan, işçilerin hayatını/soluduğu havayı onunla birlikte teneffüs etmektir.

• Didaktizmden Uzak Durmak: "Biz biliyoruz, sana öğreteceğiz" kibri çöpe atılmalıdır. İşçilerin günlük meşgalelerine, sevincine ve hobilerine samimiyetle ortak olunmalıdır. Bu ortaklık, karşılıklı öğrenme sürecini de beraberinde getirir.

• Hariçten Gazel Okumamak: Siyasi sloganlarla yetinmek yerine, hayatın sıcaklığı içinde bir karşı-hegemonya inşa edilmelidir. İşçiler, sosyalistlerin örgütlediği bir festivalde, bir satranç masasında veya bir koro provasında kendilerini daha değerli, daha bilgili ve daha "insan" hissettiğinde, sınıf bilinci o zeminde daha kolay ve organik olarak filizlenecektir. Bu süreç, bilinç aktarımından çok bilinç oluşumuna dayanan bir dönüşümü ifade eder.

Sonuç: Bir Çağrı Değil, Bir Atmosfer!

Türkiye işçi sınıfını bu "içler acısı" kuşatılmışlıktan çıkaracak olan şey, onu bir yerlere "çağırmak" değil; olduğu her yerde (mahallede, kahvede, işyerinde) yeni bir yaşam tarzını ve güzel ilişkileri örgütlemektir. Bu yaklaşım, kısa vadeli sonuçlardan ziyade uzun vadeli bir toplumsal dönüşümü hedefler. Toplumsal çürümenin panzehiri budur. Bildiri okutmaktan ziyade; birlikte çay içip sohbet etmek, birlikte satranç oynamak ve birlikte aynı türküye eşlik etmek; bunlar devrimci pratiğin ilk ve en sağlam adımlarıdır. Bu küçük adımların birikimi, zamanla daha örgütlü ve etkili mücadele biçimlerine zemin hazırlayacaktır. Bu atmosfer içerisindeki birçok işçinin zamanla öncü partiye/örgüte kendiliğinden katılmayı isteyeceği görülecektir. Başka bir deyişle “hareket” modeli ile “parti/örgüt” modeli birbirini dışlamaz, tersine uyumla tümlenirler. Biri zemini hazırlar, diğeri bu zeminde yükselir.

Kuşatmayı hayatın içinden, kendimizi gerçekleştirmenin mutluluğu ve dayanışmayla yaralım! İnsanların yalnızca düşüncelerinde değil, günlük yaşam pratiklerinde kök salan ve böylece kalıcılaşan bir değişim için kolları sıvayalım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]