MAR
1.
Giriş: Çevreciliğin Siyasal Alanın Bir Parçası Haline Gelişi
Siyaset, üretimin
dışında kalan ancak üretimin sürdürülebilmesi ve geliştirilebilmesi için
toplumsal çapta yürütülmesi zorunlu olan işlerin toplamıdır. Bu perspektiften
bakıldığında çevrecilik, doğanın romantik bir savunusu değil, üretimin maddi
temelini oluşturan kaynakların korunması ve yeniden üretilmesi için yürütülen
stratejik bir siyasal faaliyettir. Bu faaliyet, sermaye birikiminin uzun vadeli
koşullarını güvence altına almayı hedeflerken, aynı zamanda doğanın yeniden
üretim döngülerini sermaye mantığına tabi kılma çabasını da içermektedir.
Tarihsel materyalist
çerçevede, üretim güçleri (doğal kaynaklar, emek-gücü, teknolojik bilgi) ile
üretim ilişkileri (mülkiyet ve bölüşüm biçimleri) arasında bir uyuşum olduğunda
siyaset "uyuşumcu" bir karakter sergiler. Ancak günümüzde, ekolojik
sınırların kapitalist birikim zorunluluğuyla çatışması, bu ilişkiyi
"kavgacı" (combative) bir niteliğe büründürmüştür. Burada karşımıza
çıkan, Marx'ın ifadesiyle "metabolik yarılma"dır; yani sermayenin
sınırsız genişleme arzusu ile doğanın sınırlı döngüleri arasındaki onarılamaz
kopuştur. Bu yarılma, sadece kırsal-kentsel ayrımında değil, küresel ölçekte
Kuzey-Güney arasındaki eşitsiz ekolojik değişimlerde de kendisini göstermekte,
emperyalist ülkelerin artı-değer ve artı-doğa transferiyle kendi metabolik
dengelerini kısmen korumalarına olanak tanımaktadır
Dolayısıyla çevrecilik,
üretim güçlerinin fiziksel sürdürülebilirliği ile mevcut üretim ilişkilerinin
bekası arasındaki o derin karşıtlığın tam merkezinde yer alan modern bir
siyasal mücadele alanıdır. Üretim biçimlerinin maddi temelini anlamadan, çevreciliğin
siyasal işlevini kavramak olanaksızdır; bu nedenle kavramsal kökenlere ve
tarihsel dönüşümlere inilmelidir.
2.
Çevreciliğin Kavramsal Anatomisi ve Üretim Biçimleri ile İlişkisi
Ekolojik denge, her
üretim biçiminin üzerinde yükseldiği temel zemini oluşturur. Tarihsel süreçte
insanın doğayla kurduğu ilişki, mülkiyet biçimlerine ve siyasetin üstlendiği
görevlere göre farklılaşmıştır. Doğa, her tarihsel evrede egemen sınıfın ihtiyaçlarına
göre yeniden tanımlanmıştır.
|
Üretim Biçimi |
Doğaya Müdahale Biçimi |
Siyasal İşlev |
|
Vahşilik |
Toplayıcılık ve avcılık; kaynakların
doğrudan tüketimi. |
Kaynaklara erişim için göç etkinliğinin
ve toplumsal alışverişin kolektif yönetimi. |
|
Barbarlık |
Tarım Devrimi; bitki ve hayvanların
evcilleştirilmesi. |
Ciddi bir "artık-ürün"
birikiminin başlamasıyla birlikte kaynak savunması ve saldırı stratejileri. |
|
Kölecilik |
Madencilik ve demir aletlerle doğanın
dizgeli dönüşümü. |
Pazar güçlerine ivme kazandırılması;
paranın devlet eliyle resmileştirilmesi ve köle emeğinin organizasyonu. |
|
Feodalizm |
Su ve rüzgâr gücünün kullanımı: Toprağa
bağlı üretim. |
Asayişin sağlanması ve "serf"
işgücünün toprağa bağlılığını korumak için yoğun ideolojik (dini) araçların
kullanımı. |
|
Kapitalizm |
Endüstriyel sömürü; laboratuvar temelli
teknik bilgi üretimi. |
Ulusal/küresel pazar için standartların
belirlenmesi ve artı-ürünün sermayeye aktarımı. |
Üretim biçimlerinin bu
tarihsel dönüşümü, çevreciliğin modern devlet yapısı içindeki konumunu ve
devletin bu süreçteki "baş oyuncu" rolünü belirlemiştir. Her aşamada
doğa, egemen sınıfın birikim mantığına göre "kaynak",
"sınır" veya "tehdit" olarak kodlanmıştır; kapitalizmde ise
bu kodlama, doğanın metalaştırılması ve finansallaştırılmasıyla doruğa
ulaşmıştır.
3.
Devletin Ekolojik Rolü: Düzenleme, Baskı ve Meşrulaştırma
Devlet, sınıflı
toplumlarda üretim biçiminin korunması ve geliştirilmesinin baş yürütücüsüdür.
Siyasetin baş organı olan devlet, toplumdaki sınıfsal ve ekolojik karşıtlıkları
yönetir. Kapitalist devlet çevresel krizleri yönetirken sanki tüm toplumun ortak
çıkarını koruyormuş gibi görünür; aslında uzun vadeli sermaye birikiminin
koşullarını güvence almaktadır. Buna "ekolojik modernleşme" denir;
yani devletin krizi çözmekten ziyade krizi sermaye için yeni bir yatırım alanı
haline getirmesidir söz konusu olan. Yeşil Yeni Düzen gibi girişimler, bu
modernleşmenin güncel manifestosudur; karbon piyasaları, yenilenebilir enerji
teşvikleri ve yeşil tahvil mekanizmalarıyla kriz, yeni kâr alanlarına
dönüştürülmektedir.
Devletin çevrecilik
üzerinden gerçekleştirdiği dört temel işlev şunlardır:
- Üretim Güçlerini Koruma:
Devlet; kapitalist üretimin devamlılığı için hayati önem taşıyan doğal
kaynaklar, teknik bilgi, ulaşım ve iletişim araçları gibi üretim
güçlerinin fiziksel ve teknik devamlılığını sağlar. Çevreci politikalar,
bu üretim güçlerinin "sürdürülebilir" kılınması stratejisidir. Bu
koruma, emek gücünün yeniden üretim koşullarını (sağlık, su, gıda) sınırlı
ölçüde güvence altına alarak sistemin istikrarını sürdürmeyi hedefler.
- Yasal Düzenleme:
Çevresel standartların belirlenmesi pazar güçlerine yön verme aracıdır. Bu
yolla devlet, piyasayı "yeşil" bir rasyonalite ile yeniden
düzenlerken, belirli sermaye gruplarına avantaj sağlar. Böylece rekabet,
yeşil teknolojilerde ileri olan tekeller lehine dönüştürülür.
- İdeolojik Üstünlük:
"Yeşil devlet" söylemi, devletin ideolojik üstünlüğünü
pekiştirir. Çevrecilik, devletin meşruiyetini halk nezdinde yeniden
üretmek için kullanılan güçlü bir "zihinsel harita" işlevi
görür. Bu harita, bireysel karbon ayak izi söylemiyle sistemik sorumluluğu
bireyselleştirir ve kolektif öfkeyi dağıtarak depolitizasyon sağlar.
- Baskı Aygıtları:
Ekolojik sınırların zorlanmasıyla ortaya çıkan kaynak paylaşımı kavgaları
veya çevresel direnişler, devletin kaba kuvvet tekeli (polis, ordu,
mahkemeler) üzerinden bastırılır. Standing Rock, Gezi Parkı veya
Amazon’daki yerli direnişleri, bu baskının gözlendiği tipik örneklerdir.
4.
Çevreciliğin Sınıfsal Boyutu ve Çıkar Çatışmaları
Bölüşüm ilişkileri,
çevresel maliyetlerin ve faydaların toplumdaki dağılımını doğrudan belirler.
"Artığa el koyma" ekolojik siyasetin de temel motorudur. Artığa el
koymanın özel biçimleri olan üretim ilişkileri, çevresel düzenlemeler
aracılığıyla yeniden biçimlendirilir.
- Artık Aktarımı Olarak
Çevrecilik: Çevresel vergiler veya "yeşil
teknoloji" teşvikleri, çoğu zaman artı-ürünün dolaylı bir
mekanizmayla emekçi sınıflardan veya küçük üreticilerden alınarak,
hegemonyasını kurmuş "yeşil sermaye" katmanlarına aktarılmasının
bir yoludur. Enerji geçişi sürecinde fosil sermaye ile yeşil sermaye
arasındaki çatışma, devlet teşvikleri üzerinden yeni birikim olanakları
yaratırken, elektrik faturalarındaki artışlar da emekçi sınıflara
yansıtılmaktadır.
- Maliyetlerin Sınıfsal
Dağılımı: Ekolojik tahribatın bedeli
(kirlilik, sağlıksız yaşam alanları) mülksüz kesimlerin üzerine
yıkılırken, "temiz çevre" ve "ekolojik lüks" egemen
sınıfların bir ayrıcalığı haline gelmektedir. Buna "ekolojik sınıf ayrımı"
ya da daha doğru adlandırmayla “sınıf farkının ekolojik görünümü” diyebiliriz.
Bu ayrım, küresel ölçekte de geçerlidir; emperyalist metropollerdeki
"yeşil" yaşam tarzı, periferideki/bağımlı ülkelerdeki madencilik
ve atık ithalatı ile ilişkilidir.
Bu süreçte sadece
emek-sermaye karşıtlığı değil, egemen sınıfların kendi içindeki (örneğin
geleneksel sanayiciler ile teknoloji yoğun bankacılar arasındaki) çıkar
çatışmaları da çevre politikaları üzerinden yürütülür. Devlet, bu çatışan
katmanlar arasında denge kurmaya çalışırken her zaman egemen üretim biçiminin
bekasını gözetir.
5.
İdeolojik Bir Mücadele Alanı Olarak Çevrecilik
İdeolojiler, toplumdaki
üretim ilişkilerini "meşrulaştıran veya sarsan" zihinsel
haritalardır. Çevrecilik, 18. yüzyıldan bugüne pazar ekonomisinin
küreselleşmesine paralel olarak, bu ilişkileri yönetmek üzere çeşitlenmiş
modern bir ideolojik alandır.
Günümüzde çevrecilik şu
ideolojik doğrultularda şekillenmektedir:
- Liberal Çevrecilik:
Mevcut üretim ilişkilerini sarsmadan, piyasa mekanizmaları ve kâr odaklı
teşviklerle çözüm arar. Doğayı pazarın içine dahil ederek ekolojik krizi
metalaştırma yoluyla "meşrulaştırır". Karbon ticareti ve
ekosistem hizmetleri gibi araçlar bu yaklaşımın somut ürünleridir.
- Radikal / Sistem Karşıtı
Çevrecilik: Ekolojik krizin temelinde üretim
ilişkilerinin yattığını savunarak mevcut düzeni "sarsmayı"
amaçlar. Üretim araçlarının mülkiyetinin ve bölüşüm biçimlerinin kökten
değişimini savunur. Bu damar, "sermaye birikimi ya da yaşam"
ikilemi üzerinden devrimci bir hat kurar. Ekolojik Marksizm ve
eko-sosyalist akımlar, bu hattın teorik derinliğini artırmaktadır.
- Teknokratik Çevrecilik:
Sorunu sınıfsal tercihlerden arındırıp sadece bir teknoloji ve mühendislik
problemi olarak sunar. Bu yaklaşım, siyasal olanı teknik olana
indirgeyerek statükoyu korur.
6.
Sonuç: Küresel Kapitalizm ve Ekolojik Siyasetin Geleceği
Kapitalizmin
küreselleşme aşamasında çevrecilik, ulusal sınırları aşarak doğrudan
"siyasal dizgeyi" (sistem) ve onun parçası olan devleti dönüştürücü
bir güç haline gelmiştir. Ancak asıl mesele, daha kapsamlı bir kavram olan
"Siyasal Düzen" içinde gizlidir. Siyasal düzen; devleti, siyasal
dizgeyi ve toplumun tüm siyasal yönlerini bir bütün olarak kavrar.
Bugünkü siyasal düzen,
üretim güçlerinin (doğa) imhası ile üretim ilişkilerinin (kâr) sürekliliği
arasındaki o kavgacı karşıtlığı yönetmekte zorlanmaktadır. Eğer çevrecilik,
sadece sermaye birikimini sürdürmek için kullanılan bir düzenleme aracı olarak
kalırsa, ekolojik krizin üretim güçlerini tamamen tasfiye etmesi kaçınılmazdır.
Gelecek, Rosa Luxemburg'un meşhur sloganının ekolojik bir uyarlamasıyla
şekillenecektir: "Ya (eko-)sosyalizm ya da ekolojik barbarlık." Bu
barbarlık, iklim mültecileri, kaynak savaşları ve çöken ekosistemler üzerinden
insanlığın büyük bölümünü etkileyecektir.
Geleceğin siyasal
düzeni, doğayı bir dışsallık değil, üretimin asli ve korunması zorunlu bir
"ilişkisi" olarak kurmak zorundadır. Bu bağlamda çevrecilik,
insanlığın maddi varlığını sürdürebilmesi için yürütülmesi zorunlu olan en
kritik "toplumsal iş" olmaya devam edecektir. Ekolojik krizlerin çözümü,
doğayla metabolik uyumu yeniden kuracak, planlı ve kolektif bir üretim
ilişkisinde yatmaktadır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.