Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

21 Haziran 2026 Pazar

Kemirgenlerden Sömürgenlere: İnsanlık Tarihi | Alaeddin Şenel

MAR

1. Giriş: İnsanlık Tarihinin Kapsamı ve Metodolojik Çerçeve

İnsanlık tarihini incelemek, yalnızca geçmişin kronolojik bir dökümünü çıkarmak değil, bugünün toplumsal karşıtlık ve çelişkilerini anlamak, geleceği rasyonel bir temelde inşa etmek için stratejik bir zorunluluktur. Geçmişini bilmeyen bir türün, içinde bulunduğu konumu algılaması ve geleceğine egemen olması mümkün değildir. Bu bağlamda Alaeddin Şenel’in "İnsanlık Tarihi" kavrayışı, dar kapsamlı "Uygarlık Tarihi" veya "Dünya Tarihi" yaklaşımlarından radikal bir biçimde ayrılır. Egemen tarih yazımı, tarihi sadece yazıyla, devletle veya kentleşmeyle başlatarak sınıflı toplum öncesindeki milyonlarca yıllık birikimi "tarih öncesi" (prehistorya) ilan edip dışlar. Şenel ise "İlkel Topluluk + Uygar Toplum" bütünsel formülünü benimser. Bu yaklaşım, insanlığın serüvenini biyolojik evrimden kültürel sıçramaya, oradan da toplumsal kırılmalara uzanan kesintisiz bir diyalektik süreçler toplamı içinde ele alır.

Metodolojik berraklık açısından, bilimsel bir tarih anlayışının ne olmadığını netleştirmek elzemdir:

  • Mitos Değildir: Tarih, doğaüstü güçlerin, tanrıların veya hayali öznelerin anlatısı değil; ampirik, kanıtlanabilir ve sınanabilir verilere dayanan maddesel bir araştırmadır.
  • Peygamberler Tarihi Değildir: Dinsel öykülerin odağındaki ilahi ilişkiler ve aşkın müdahaleler yerine, insan-insan ve insan-doğa arasındaki maddi, ekonomik ve toplumsal ilişkileri merkeze alır.
  • Kronoloji Değildir: Olayların "pul koleksiyonculuğu" gibi arka arkaya dizilmesi tarih bilimini oluşturmaz. Tarih, neden-sonuç ilişkilerinin, altyapı-üstyapı dinamiklerinin analitik bir laboratuvar titizliğiyle açıklanmasıdır.
  • Kahramanlar Tarihi Değildir: Tarih, kralların, generallerin veya seçkinlerin kişisel iradeleriyle, "dâhilerin" kaprisleriyle şekillenmez; kolektif üretim süreçlerinin, sınıfsal çatışmaların ve nesnel maddi koşulların ürünüdür.

Tarih, toplumbilimciler için bir "laboratuvar" işlevi görür; toplumsal etmenlerin etkileşimlerini somut verilerle gözlemleme olanağı sunarak bizi biyolojik evrimin sınırlarından kültürel evrimin şafağına, oradan da sömürünün kurumsallaştığı sınıflı toplum yapılarına taşır.

2. İnsanı Tanımlamak: Biyolojik ve Sosyal Bir Sentez

İnsanı tanımlama çabası, tarih boyunca farklı felsefi ve ideolojik okulların kendi vurgularını öne çıkardığı tek yanlı bir alan olmuştur. Düşünce tarihinde karşımıza çıkan başlıca tanımlamalar şunlardır:

  • Zoon Politikon (Aristoteles): İnsanı kent devletinde (polis) yaşayan toplumsal/siyasal bir hayvan olarak tanımlar.
  • Homo Sapiens (Linnaeus): Akıl yürütebilen, düşünen insanı biyolojik ve zihinsel merkezli olarak tanımlar.
  • Homo Faber (Benjamin Franklin): Araç yapan, üreten insanı öne çıkarır.
  • Homo Symbolicum (Cassirer): Dünyayı simgelerle, dille ve anlam dünyasıyla kuran insanı vurgular.
  • Homo Loquens: Konuşan, dilsel iletişim kuran insan.
  • Homo Ludens: Oyun oynayan, kültürünü oyun ve estetik üzerinden türeten insan.
  • Homo Religiosus: Tapınan, aşkın inanç sistemleri geliştiren insan.

Alaeddin Şenel’in sentezi, tüm bu tikel basamakları aşarak insanı dinamik bir sistem olarak tanımlar:

"İnsan; sistemli olarak maddesel ve simgesel araçlar yapıp kullanan, bu araçlarını geliştirme yetisine sahip, hem rasyonel hem de duygusal davranışlar sergileyebilen toplumsal bir hayvandır."

İnsanı diğer canlılardan ayıran temel fark, sadece doğada hazır bulduğu nesneleri anlık olarak kullanması (bazı kuşların veya primatların yaptığı gibi) değil, bu araçları zihninde tasarlayıp, başka bir aracı yapmak için yeni araçlar üreterek bunları sistemli ve aktarılabilir hale getirmesidir. Hayvanlar binlerce yıl boyunca genetik ve içgüdüsel bir döngü içinde çevrelerine uyum sağlarken, insan yapısal olarak "huzursuz" bir canlıdır; biyolojik eksikliklerini kapatmak adına dünyasını ve çevresini sürekli değiştirir.

İnsanın biyolojik potansiyeli, bu noktada kültürel evrimin yakıtı haline gelmiştir. İnsan yavrusunun erken doğumu (neurological prematurity) ve bunun getirdiği uzun bebeklik bağımlılığı, biyolojik bir yetersizlik gibi görünse de, topluluğun bakımını, eğitimini, taklit yeteneğini ve dilsel öğrenmeyi zorunlu kılarak kültürel bir avantaja dönüşmüştür.

3. Maddenin ve Canlılığın Şafağı: Fizikselden Organik Evrime

İnsanlık tarihi, maddenin evriminden ve yerkürenin jeolojik dönüşümünden bağımsız ele alınamaz. Maddenin karmaşıklaşma süreçleri, biyolojik yaşamın fiziksel temelini oluşturur. Bu süreçler, nicel artışların nitel dönüşümlere yol açtığı ve ayrıca belirişlerin (emergence) olduğu kesintisiz bir diyalektik zincirdir. Örneğin, iki oksijen atomunun yanına bir üçüncüsü eklendiğinde ortaya kimyasal olarak bambaşka özelliklere sahip "ozon" gazının çıkması, doğadaki diyalektik “beliriş”lerin en yalın örneğidir.

Maddenin evrimindeki kritik kronolojik ve jeolojik dönüm noktaları şöyledir:

  • 13,5 Milyar Yıl Önce: Büyük Patlama (Big Bang) ile zaman, uzay ve maddenin fiziksel ve kimyasal evrimi başlar.
  • 3,5 Milyar Yıl Önce: İlkel çorbadaki cansız maddeden canlılığa geçiş (Abiyogenesis) gerçekleşir ve ilk tekhücreliler ortaya çıkar. Stanley Miller ve Harold Urey’in laboratuvar deneyiyle kanıtlandığı üzere canlılık, uygun jeofiziksel koşullar bulduğunda kimyasal bir zorunluluk olarak niceliksel birikimden niteliksel bir sıçramayla (organik yaşam) fışkırmıştır.
  • 1,2 Milyar Yıl Önce: Eşeyli (cinsel) üremeye geçiş. Bu sıçrama, genetik çeşitliliği muazzam ölçüde artırarak evrim hızını ivmelendirmiştir.
  • 200-150 Milyon Yıl Önce: Süper kıta Pangea (Tümyer) parçalanır ve kıtalar ayrılır. Bu jeolojik ayrışma, Eski Dünya (Afrika-Avrasya) ile Yeni Dünya (Amerika) faunalarını birbirinden yalıtmıştır. Kuyruksuz iri maymunların ve dolayısıyla insanın evrimleşeceği primat hattı sadece Eski Dünya'da kalmıştır. İnsanlık tarihi bu yüzden coğrafi bir kaderle Eski Dünya'da mayalanmıştır.
  • 70 Milyon Yıl Önce: Dinozorların yok oluşunun ardından memelilerin önünün açılmasıyla, insanın en uzak hayvan ana atası sayılan primat benzeri bir prosimiyen (kemirgen) türü olan Ağaçsivrifaresi sahneye çıkar. Ağaç yaşamı, derinlik algısı sağlayan göz koordinasyonunu ve kavrayıcı elleri geliştirerek antropogenezin ilk biyolojik zeminini hazırlar.

4. Antropogenez: İnsanı Biçimlendiren Üç Büyük Devrim

İnsanlaşma süreci (Antropogenez), anatomik ve biyolojik değişimlerin toplumsal yaşamı devrimsel bir biçimde dönüştürdüğü, biyolojik evrim ile kültürel evrimin iç içe geçtiği bir süreçtir. "Hominid Karakteristik Özellikler" başlığı altında üç ana unsur, türümüzü doğanın edilgen bir nesnesi olmaktan çıkarıp "tarih yapan hayvan" konumuna taşımıştır:

Dikilme (Bipedalizm)

İklimsel değişimler sonucu Afrika ormanlarının yerini savanalara bırakmasıyla, ağaçlardan yere inen hominidlerin ön ayakları "yük taşıma tutsaklığından" kurtulmuştur. İki ayak üzerine dikilme, ufuk çizgisini genişleterek tehlikeleri ve avları erken görmeyi sağlamıştır. Ancak dikilme, leğen kemiğini daraltarak "obstetrik ikilem" (doğum kanalı darlığı ve doğum zorluğu) yaratmıştır. Bu biyolojik kriz, insan yavrularının beyin gelişimini tamamlamadan, "erken doğmasını" zorunlu kılmıştır. Erken doğum ise topluluk içi yardımlaşmayı, kolektif çocuk bakımını ve cinsel iş bölümünü kaçınılmaz hale getirmiştir.

Elin Evrimi

Yürüme işinden kurtulan el, serbest kalmıştır. Başparmağın diğer parmakların karşısına gelebilmesi (başparmak muhalefeti) sayesinde nesneleri hassas kavrama ve sıkı tutma yetisi gelişmiştir. El, beynin emrinde bir araç haline gelirken; elin yaptığı işler de beynin karmaşıklaşmasını sağlamıştır. Böylece insan, "beden dışı araçlar" (extra-corporal) üreterek biyolojik sınırlarını teknikle aşmaya başlamıştır. Biyolojik evrim, yerini el yapımı araçların evrimine bırakmıştır.

Beynin Gelişimi

Kolektif çalışma, alet yapımı ve dikilmenin yarattığı uyarıcı dalgasıyla beyin hacminde radikal bir artış (Habilis'te ~600 cm³'ten Sapiens'te ~1400 cm³'lere) gerçekleşmiştir. Büyük beyin, sadece biyolojik bir organ değil; kolektif çalışmanın, simgesel dilin, soyut düşüncenin ve toplumsal enformasyon birikiminin hem nedeni hem de sonucudur.

Bu süreçte Cinsel İkibiçimlilik (Dimorfizm), yani erkek ve dişi arasındaki morfolojik, hacimsel farklar, ilk avcı/toplayıcı iş bölümünün biyolojik altyapısını kurmuştur. Dişinin hamilelik ve çocuk bakımı süreçleri nedeniyle topluluk merkezine yakın toplayıcılık faaliyetlerine yönelmesi, erkeğin ise uzak mesafeli avcılığa yoğunlaşması, toplumsal cinsiyet rollerinin tarihteki ilk kaba taslağını çizmiştir.

5. Homo Cinsinin Serüveni: Habilis’ten Sapiens’e

Homo cinsi, tek bir hat üzerinde düz bir çizgide değil, dallanıp budaklanan biyolojik ve kültürel bir bayrak yarışı içinde farklı türlerle temsil edilmiştir. İnsanlaşma çizgisinde aşılması gereken kritik biyolojik eşik, beyin hacminin ve alet yapma yetisinin simgesel sınırı olan "Rubicon Sınırı"dır (~600-750 cm³).

Homo Türü

Beyin Hacmi (Ortalama)

Temel Özellikler ve Araç Kültürü

İnsanlık Mirasına Katkısı

Homo Habilis (Becerikli İnsan)

600-700 cm³

Çakıl taşlarını birbirine vurarak elde edilen ilk sistemli taş aletler (Olduvai / Yontuktaş Kültürü).

Rubicon sınırının aşılması. Doğal nesne kullanımından araç yapımına geçişin başlangıcı.

Homo Erectus (Dikilen İnsan)

900-1100 cm³

İki yüzü de işlenmiş el baltaları (Aşölyen Kültürü). Afrika'dan çıkarak Avrasya'ya yayılan ilk tür.

Ateşin evcilleştirilmesi (kontrolü), ilk barınakların inşası, organize büyük avcılık ve dilin ilkel biçimleri.

Homo Neanderthalensis (Kuzen Tür)

1400-1600 cm³

Gelişkin taş alet teknolojisi (Musteriyen Kültürü). Zorlu buzul çağı koşullarına anatomik uyum.

Ölüleri gömme (ilk dinsel/metafizik belirtiler), yaralılara bakım (toplumsal dayanışma bilinci).

Homo Sapiens (Düşünen İnsan)

1350-1500 cm³

Kemik, fildişi ve taştan yapılan karmaşık, estetik araçlar. Simgesel dil ve soyutlama yetisi.

Mağara sanatının doğuşu, totemizm, evrensel yayılım ve doğayı sistemli dönüştürme potansiyeli.

Neanderthal kuzenlerimiz, Sapiens ile uzun süre çağdaş türler olarak yaşamışlardır. Çağdaş moleküler biyoloji ve genetik veriler (antik DNA dizilimleri), Neanderthaller ile Sapiens arasında sınırlı bir gen alışverişi (Afrika dışı toplumlarda yaklaşık %1-2 oranında Neanderthal DNA'sı) olduğunu doğrulamaktadır. Ancak morfolojik, biyolojik ve davranışsal farklar onların ayrı bir genetik hat (Homo neanderthalensis) olduğunu gösterir. Sapiens'in simgesel dil, gelişkin sosyal organizasyon ve soyutlama yeteneği sayesinde kurduğu kültürel üstünlük, Neanderthallerin rekabeti kaybederek tarih sahnesinden çekilmesine yol açmıştır. Bu kırılma, biyolojik evrimin belirleyiciliğinin tamamen sona erip, yerini mutlak olarak kültürel ve toplumsal evrime bıraktığı anı işaret eder.

6. Sınıfsız Toplum Dönemi: Kandaş Topluluk ve İlkel Komünizm

Alaeddin Şenel’in tarih analizinin asıl özgün teorik gövdesi, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişin anatomisinde saklıdır. Şenel, insanlığın milyonlarca yıl süren avcı-toplayıcılık dönemini yalnızca biyolojik bir "asalaklık" evresi olarak görmez; burası insanlığın "Kandaş Topluluk" ve "İlkel Komünist" örgütlenme modelidir.

Kandaş Topluluğun Teorik Maddi Temelleri

  • Özel Mülkiyetin Yokluğu: Avcı-toplayıcı topluluklarda toprağa bağımlılık ya da üretim araçlarının şahsileştirilmesi söz konusu değildi. Taş aletler topluluğun ortak malıydı veya her an yeniden üretilebilirdi.
  • Depolama İmkânsızlığı ve Artı-Ürünün Yokluğu: Doğa, tüketilecek kadar kaynak sunuyordu. Teknolojik yetersizlik ve göçebe yaşam tarzı nedeniyle yiyeceklerin saklanması, biriktirilmesi imkânsızdı. Dolayısıyla, biriktirilemeyen bir dünyada zenginleşme, sömürü ve sınıfsal tabakalaşma ortaya çıkamazdı.
  • Bölüşümcü Ekonomi: Avda vurulan bir hayvan ya da toplanan bitkiler, kandaş topluluğun tüm üyeleri arasında, akrabalık bağlarının getirdiği mutlak bir yükümlülükle eşitçe ya da ihtiyaca göre paylaşılıyordu. Şenel bu durumu "bireyin topluluk içinde, topluluğun da doğa içinde erimesi" olarak tanımlar.
  • Hiyerarşisiz Yönetim: Şefler veya yaşlılar vardı ancak bunların topluluk üzerinde maddi bir yaptırım gücü, ordusu, polisi, hapishanesi (yani devlet aygıtı) yoktu. Şefin otoritesi avdaki becerisine, bilgeliğine ve ikna kabiliyetine dayanıyordu; şef de herkes gibi çalışmak ve üretmek zorundaydı.

Düşünsel Altyapı: Totemizm ve Animizm

Bu eşitlikçi maddi altyapıya uygun bir üstyapı (ideoloji) şekillenmişti. Doğayı kendisi gibi canlı, iradeli ve akraba gören insan, Animizm ve Totemizm inançlarını geliştirdi. Totemizmde topluluk, kendisini bir hayvan, bitki ya da nesneyle (totemle) soydaş sayardı. Burada gökyüzünde bir "efendi tanrı", yeryüzünde bir "kul" hiyerarşisi yoktu; insan ile doğa, insan ile kutsal olan eşit düzeyde, kandaş bir ilişki içindeydi. Büyü ise doğayı kandırma, doğayla pazarlık etme çabasıydı, ona boyun eğme ayini değildi.

7. Neolitik Devrim: Üretkenlik ve Yol Ayrımı

Günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce, son buzul çağının bitişi ve iklim dalgalanmalarıyla birlikte insanlık, tarihin en büyük altyapısal kırılmasını yaşadı: Neolitik (Tarım) Devrimi. Bu evre, doğanın sunduklarını hazır tüketme (asalaklık) döneminden, doğayı bizzat dönüştürme ve üretim yapma (üretkenlik) dönemine geçiştir.

Neolitik Devrim'in Maddi Unsurları

  • Bitkilerin (buğday, arpa, pirinç) tarıma alınması ve yabani hayvanların (koyun, keçi, sığır) evcilleştirilmesi.
  • Göçebe yaşamın yerini kalıcı, korunaklı yerleşik yaşama (köylere) bırakması.
  • Besin üretimi teknolojisindeki artışla birlikte nüfus patlamasının yaşanması.
  • Çanak çömlek yapımı, dokumacılık ve depolama teknolojilerinin (tahıl ambarları) icadı.

Çelişki: Artı-Ürün (Surplus)

Tarım devrimi, birim alandan elde edilen kalori miktarını muazzam ölçüde artırdı. İnsan emeği, artık kendi biyolojik varlığını sürdürmek için harcaması gereken asgari geçimlik enerjiden daha fazlasını üretebilir hale geldi. Ortaya çıkan bu fazlalığa Artı-Ürün (Surplus) denir.

Artı-ürün, insanlık tarihi için trajik bir yol ayrımıydı. O ana kadar herkesin üretmek zorunda olduğu toplum, artık üretmeyen ama toplum adına başka işler (kafa emeği) üstlenen kesimleri besleyebilecek maddi rezerve kavuştu. Bu durum, "Kandaş Eşitlikçi Topluluk" yapısının altını oyan, onu içten içe kemiren bir dinamiğe dönüştü.

8. Sömürgenliğin Şafağı: "Aylaklar" Sınıfının ve Devletin İcadı

Neolitik köylerin büyüyerek kent devletlerine, sulu tarım havzalarına (Mezopotamya, Mısır, İndus) dönüşmesiyle birlikte, artı-ürün üzerinde denetim kuran kurumsal bir canavar doğdu: Sömürgenlik.

Alaeddin Şenel’in sömürgenlik teorisi, kafa emeği ile kol emeğinin ayrışmasına dayanır. Artı-ürünün birikmesiyle birlikte, kendilerini doğrudan maddi üretimden (tarla sürmekten, çapa yapmaktan) muaf tutan bir sınıf ortaya çıktı: Şenel’in kavramlaştırmasıyla "Aylaklar Sınıfı". Ancak buradaki "aylaklık" tembellik anlamında değil, maddi üretim süreçlerinin dışına çıkıp toplumu yönetme, organize etme konumuna yerleşmek anlamındadır.

Bu aylaklar sınıfını oluşturan üç temel bileşen, zamanla uygar toplumun egemen sınıflarına dönüştü:

  1. Rahipler (İnanç Uzmanları): Tohumun ne zaman ekileceğini, nehirlerin ne zaman taşacağını (astronomi ve takvim bilgisiyle) hesaplayan, artı-ürünün saklandığı tapınak ambarlarını (Zigguratlar) yöneten kesim.
  2. Şefler ve Savaşçılar (Zor Uzmanları): Biriken artı-ürünü diğer yağmacı topluluklardan koruyan veya komşu köylerin artı-ürününü zorla gasp eden silahlı güç.
  3. Yazıcılar ve Bürokratlar (Kayıt Uzmanları): Tapınağa giren çıkan buğday çuvallarını, hesapları tutan, böylece yazıyı mülkiyetin tespiti için icat eden teknokratlar sınıfı.

Böylece insanlık tarihinde ilk kez Yönetenler (Sömürgenler) ile Yönetilenler (Sömürülen Üreticiler) ayrımı kurumsallaştı. Kandaşlık bağları çözüldü; yerini coğrafi sınırlara, yasalara ve sınıfsal tabakalara dayalı Devlet aygıtına bıraktı. Devlet, sömürgen azınlığın, sömürülen çoğunluk üzerindeki artı-ürün gaspını süreklileştiren, yasallaştıran ve kaba kuvvetle koruyan bir baskı mekanizması olarak icat edildi.

9. Zihinsel Sömürü Mekanizması: İdeolojinin ve Dinin Siyasallaşması

Sömürgenlik, sadece kılıç zoruyla, askeri baskıyla ayakta kalamazdı; sömürülen kitlelerin bu adaletsiz düzeni zihnen kabul etmesi, ona rıza göstermesi gerekiyordu. İşte bu noktada, Şenel’in tahliliyle, "İdeolojinin İcadı" gerçekleşti. İlkel topluluğun eşitlikçi, büyüsel ve doğayla iç içe olan inanç dünyası, sınıflı toplumun sömürü ilişkilerini meşrulaştıracak şekilde tepetaklak edildi:

Totemizmden Çok Tanrıcılığa ve Kral-Tanrılara Geçiş

Yeryüzünde krallar, şefler ve sömürgenler sınıfı ortaya çıkınca, gökyüzü de bu sınıfsal hiyerarşiye göre yeniden tasarlandı. Doğa güçleri, insanları yöneten, kurban ve itaat bekleyen despot tanrılara dönüştürüldü. Sümer ve Mısır örneklerinde görüldüğü üzere, yeryüzündeki kral, kendisini ya tanrının yeryüzündeki vekili (rahip-kral) ya da bizzat tanrının oğlu/görünümü (Kral-Tanrı / Firavun) ilan etti.

Kutsal İdeolojinin İşlevleri

  • Sömürünün Doğallaştırılması: Tapınağa veya saraya verilen vergiler, sömürgen aylaklar sınıfını besleyen bir haraç olmaktan çıkarılıp, "kozmik düzenin sürmesi, tanrıların gazabından korunmak, nehirlerin taşması" için yapılması gereken kutsal birer görev (kurban/adak) haline getirildi.
  • İtaatin İnşası: Sömürgen sınıfa başkaldırmak, düzene isyan etmek, doğrudan doğruya tanrısal otoriteye, kozmik tasarıma karşı gelmekle (günahla) eşdeğer kılındı.
  • Tabuların Dönüşümü: İlkel toplulukta grubu korumak için konulan toplumsal tabular (örneğin ensest yasağı), uygar toplumda "özel mülkiyetin kutsallığına" ve "sınıfsal sınırların aşılamazlığına" hizmet eden dinsel yasalara dönüştürüldü.

Böylece din ve metafizik, egemen sınıfın elinde sömürüyü görünmez kılan, kitleleri kadercilikle uyuşturan ve egemenlerin iktidarını ebedileştiren en güçlü zihinsel sömürü aygıtı (ideoloji) haline geldi.

10. Tarihsel Süreçte Sömürgenliğin Biçimleri: Kölelikten Kapitalizme

Sömürgenlik, tarih boyunca üretici güçlerin gelişimine ve artı-ürünün niteliğine bağlı olarak üç büyük kurumsal aşamadan geçmiştir:

[İlkel Komünist Topluluk] (Sömürü Yok - Kandaş Bölüşüm)

[Antik / Köleci Sömürgenlik] (Üreticinin Bedenen Tamamen Gaspı - Köle)

[Feodal Sömürgenlik] (Üreticinin Toprağa Bağlanarak Artı-Ürününün Gaspı - Serf)

[Modern Kapitalist Sömürgenlik] (Sözleşme Özgürlüğü Maskesi Altında Artı-Değer Gaspı - İşçi)

Antik (Köleci) Sömürgenlik

Bu aşamada sömürü en çıplak halindedir. Üretici olan insan (köle), mülkiyet sahibinin gözünde konuşan bir araçtan (instrumentum vocale) ibarettir. Kölenin sadece ürettiği artı-ürüne değil, bizzat bedenine, canına ve soyuna da el konulur. Atina ve Roma uygarlıkları, bu köleci sömürgenliğin yarattığı artı-ürün üzerinde yükselen birer "aylaklar" cennetiydi. Felsefe, sanat ve bilim bu kanlı sömürünün yarattığı serbest zaman sayesinde gelişebilmiştir.

Feodal Sömürgenlik

Köleci sistemin iç çelişkileriyle çökmesinin ardından gelen feodalizmde sömürü biçim değiştirdi. Üretici (serf/köylü), tamamen mülksüz bir köle değildir; toprağı işleme hakkı, ailesi ve üretim araçları (sabanı vb.) vardır. Ancak hukuki ve askeri olarak toprağa ve senyöre (derebeyine) bağımlıdır. Senyör, serfin ürettiği artı-ürüne iki yolla el koyar: Bedenen senyörün toprağında ücretsiz çalışarak (angarya/emek-rant) ya da kendi işlediği topraktan elde ettiği ürünün büyük kısmını vergi olarak teslim ederek (ürün-rant).

Modern Kapitalist Sömürgenlik

Kapitalizm, sömürgenliğin tarihteki en mükemmelleşmiş, en rafine ve maskelenmiş biçimidir. Kapitalist sistemde işçi, hukuki olarak özgürdür; ne birinin kölesidir ne de toprağa bağımlı bir serftir. Ancak üretim araçlarından (fabrikalardan, makinelerden) tamamen yoksundur. Yaşayabilmek için tek çaresi vardır: Kendi emek gücünü piyasada bir meta olarak kapitaliste satmak.

Kapitalist sömürü, "Artı-Değer" mekanizması üzerinden yürür. İşçi, günün örneğin ilk 3 saatinde kendi ücretini karşılayacak değeri üretir (gerekli emek); kalan 5 saatte ise kapitalist için bedelsiz çalışır (artı-emek). Kapitalist, bu artı-emeğin yarattığı artı-değere kâr olarak el koyar. Görünüşteki "özgür iş sözleşmesi" maskesi, sömürünün özünü gizleyen modern burjuva ideolojisidir. Kapitalizm, insan emeğinin yanı sıra doğanın yenilenemeyen kaynaklarını da sınırsızca “sömürerek”/talan ederek küresel bir ekolojik yıkım yaratan, sömürgenliğin en vahşi ve evrenselleşmiş aşamasıdır.

11. Sonuç: İnsanlık Tarihinden Alınan Dersler ve Gelecek Projeksiyonu

Alaeddin Şenel’in Kemirgenlerden Sömürgenlere yapıtı, insanlığın karmaşık tarihsel yürüyüşünden bugünü dönüştürecek analitik dersler çıkarır. Tarihi doğru okuyabilmek için Şenel'in sunduğu en temel etik ve metodolojik ilke "Tarihsel Empati"dir:

"Onun yerinde, onun zamanında, onun coğrafyasında ve onun toplumsal ilişkileri içinde olsaydım ben de aynısını yapardım" diyemeyen bir insan, insanlık tarihini anlayamaz, sadece onu dogmatik yargılarla mahkûm eder.

Tarih laboratuvarı, insanlığın gelişim çizgisini kavramamız için bize üç büyük analitik anahtar sunar:

  • Süreklilik: İnsanlığın biyolojik ve kültürel mirasının (dik duruş, alet yapma yetisi, dil potansiyeli, toplumsal cinsiyet rollerinin ilk izleri gibi) kuşaktan kuşağa kesintisiz aktarılmasıdır.
  • Kesinti: Coğrafi yalıtlanmaların, iklimsel engellerin ya da kıtaların ayrılmasının (Yeni Dünya faunası ve uygarlıklarının Eski Dünya'dan kopması gibi) yarattığı, toplulukların farklı hızlarda ve biçimlerde gelişmesine yol açan tarihsel duraklamalar ve sapmalardır.
  • Sıçrama: Niceliksel birikimlerin (tarımda verimlilik artışı, alet teknolojisindeki gelişmeler, nüfus yoğunlaşması) aniden niteliksel, devrimci dönüşümlere (Neolitik Devrim, Kentleşme, Devletin kuruluşu, Sanayi Devrimi) yol açmasıdır.

İnsanlık tarihi, "nereden gelip nereye gittiğimiz" sorusuna verilmiş maddesel, bilimsel ve analitik bir yanıttır. Ağaçsivrifaresi gibi doğanın kucağında asalakça/edilgen yaşayan bir kemirgenden; doğayı ve kendi türünü acımasızca kurumsallaşmış mekanizmalarla sömüren bir "sömürgene" dönüşen insanlık, yolun sonuna gelmemiştir. Sömürgenlik, insanın değişmez biyolojik doğası veya genetik bir kaderi değil; belirli tarihsel, ekonomik ve teknolojik koşulların yarattığı geçici bir toplumsal olgudur.

Türümüz, sınıflı toplumların yarattığı bu yabancılaşmayı, sömürü mekanizmalarını ve ideolojik yanılsamaları bilimsel akılla deşifre ederek; tarihsel mirasını özümsemiş, doğayla uyumlu ve insanı insan olarak gören eşitlikçi, özgürlükçü, evrensel değerlere sahip çıkan bilinçli bir özneye dönüşme potansiyelini hâlâ bağrında taşımaktadır. Tarih, geçmişi yargılamak için bir mahkeme değil; bugünü anlamak için bir ayna, sömürüsüz bir geleceği rasyonel temelde kurmak için ise yegâne laboratuvardır.

MAR NOTU:

Bu metin, büyük ölçüde Alaeddin Şenel'in tarihsel materyalist perspektifini ve "Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi" adlı eserinin temel tezlerini özetlemektedir. Ancak insanlık tarihine ilişkin bazı konularda günümüz bilim dünyasında farklı görüşler ve devam eden tartışmalar da bulunmaktadır.

Canlılığın kökeni konusunda metinde değinilen Miller-Urey deneyi, yaşamın ortaya çıkışını kesin olarak kanıtlamış değildir. Deney, ilkel Dünya koşullarını taklit ederek bazı organik moleküllerin kendiliğinden oluşabileceğini göstermiş, böylece abiyogenez araştırmalarına önemli katkı sağlamıştır. Ancak cansız maddeden ilk canlı sistemlerin nasıl ortaya çıktığı sorusu günümüzde hâlâ biyoloji ve kimyanın en önemli araştırma alanlarından biridir.

Neandertallerin tarih sahnesinden çekilişi de tek bir nedene indirgenememektedir. Bir dönem yaygın biçimde kabul gören "Sapiens'in kültürel üstünlüğü" açıklaması günümüzde daha karmaşık modellerle tamamlanmaktadır. İklim değişimleri, nüfus yoğunluklarındaki farklılıklar, hastalıklar, kaynak rekabeti ve Neandertaller ile Sapiensler arasındaki genetik karışım gibi birçok etkenin birlikte rol oynadığı düşünülmektedir.

Avcı-toplayıcı toplumların toplumsal yapısı konusunda da antropoloji literatüründe farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Birçok avcı-toplayıcı toplumun görece eşitlikçi ve paylaşımcı özellikler taşıdığı gözlemlense de, tüm avcı-toplayıcı toplulukların bütünüyle eşitlikçi olduğu söylenemez. Bazı toplumlarda statü farklılıkları, liderlik biçimleri ve sınırlı ölçekte hiyerarşik ilişkiler de tespit edilmiştir.

Aynı şekilde din, devlet ve kapitalizm gibi konuların değerlendirilmesi özsel niteliklerle sınırlı bırakılmıştır. Bu metinde yer alan dinin egemen sınıfların ideolojik aracı olarak yorumlanması, devletin esas olarak sınıf egemenliğini sürdüren bir baskı mekanizması şeklinde tanımlanması ve kapitalizmin sömürgenliğin en gelişmiş biçimi olarak değerlendirilmesi temel niteliklere işaret etmektedir. Örneğin, dinin toplumsal yardımlaşma üreten, kimlik kazandıran, zorluklar ve ölüm karşısında sığınma ve teselli sunan, hayata anlam katan işlevleri; devletin toplumsal büyük çaplı işleri düzenleyen bir yapı olarak fonksiyonları ve kapitalizmin yarattığı tüm sorun ve olumsuzluklara rağmen üretici güçleri geliştiren tarihsel bir aşama olması da değerlendirmeye alınmalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]