MAR
1.
Giriş: İnsanlık Tarihinin Kapsamı ve Metodolojik Çerçeve
İnsanlık tarihini
incelemek, yalnızca geçmişin kronolojik bir dökümünü çıkarmak değil, bugünün
toplumsal karşıtlık ve çelişkilerini anlamak, geleceği rasyonel bir temelde
inşa etmek için stratejik bir zorunluluktur. Geçmişini bilmeyen bir türün,
içinde bulunduğu konumu algılaması ve geleceğine egemen olması mümkün değildir.
Bu bağlamda Alaeddin Şenel’in "İnsanlık Tarihi" kavrayışı, dar
kapsamlı "Uygarlık Tarihi" veya "Dünya Tarihi"
yaklaşımlarından radikal bir biçimde ayrılır. Egemen tarih yazımı, tarihi
sadece yazıyla, devletle veya kentleşmeyle başlatarak sınıflı toplum
öncesindeki milyonlarca yıllık birikimi "tarih öncesi" (prehistorya)
ilan edip dışlar. Şenel ise "İlkel Topluluk + Uygar Toplum"
bütünsel formülünü benimser. Bu yaklaşım, insanlığın serüvenini biyolojik
evrimden kültürel sıçramaya, oradan da toplumsal kırılmalara uzanan kesintisiz
bir diyalektik süreçler toplamı içinde ele alır.
Metodolojik berraklık
açısından, bilimsel bir tarih anlayışının ne olmadığını netleştirmek elzemdir:
- Mitos Değildir:
Tarih, doğaüstü güçlerin, tanrıların veya hayali öznelerin anlatısı değil;
ampirik, kanıtlanabilir ve sınanabilir verilere dayanan maddesel bir
araştırmadır.
- Peygamberler Tarihi
Değildir: Dinsel öykülerin odağındaki ilahi
ilişkiler ve aşkın müdahaleler yerine, insan-insan ve insan-doğa
arasındaki maddi, ekonomik ve toplumsal ilişkileri merkeze alır.
- Kronoloji Değildir:
Olayların "pul koleksiyonculuğu" gibi arka arkaya dizilmesi
tarih bilimini oluşturmaz. Tarih, neden-sonuç ilişkilerinin,
altyapı-üstyapı dinamiklerinin analitik bir laboratuvar titizliğiyle
açıklanmasıdır.
- Kahramanlar Tarihi
Değildir: Tarih, kralların, generallerin veya
seçkinlerin kişisel iradeleriyle, "dâhilerin" kaprisleriyle
şekillenmez; kolektif üretim süreçlerinin, sınıfsal çatışmaların ve nesnel
maddi koşulların ürünüdür.
Tarih, toplumbilimciler
için bir "laboratuvar" işlevi görür; toplumsal etmenlerin
etkileşimlerini somut verilerle gözlemleme olanağı sunarak bizi biyolojik
evrimin sınırlarından kültürel evrimin şafağına, oradan da sömürünün
kurumsallaştığı sınıflı toplum yapılarına taşır.
2.
İnsanı Tanımlamak: Biyolojik ve Sosyal Bir Sentez
İnsanı tanımlama
çabası, tarih boyunca farklı felsefi ve ideolojik okulların kendi vurgularını
öne çıkardığı tek yanlı bir alan olmuştur. Düşünce tarihinde karşımıza çıkan
başlıca tanımlamalar şunlardır:
- Zoon Politikon
(Aristoteles): İnsanı kent devletinde (polis)
yaşayan toplumsal/siyasal bir hayvan olarak tanımlar.
- Homo Sapiens (Linnaeus):
Akıl yürütebilen, düşünen insanı biyolojik ve zihinsel merkezli olarak
tanımlar.
- Homo Faber (Benjamin
Franklin): Araç yapan, üreten insanı öne
çıkarır.
- Homo Symbolicum
(Cassirer): Dünyayı simgelerle, dille ve anlam
dünyasıyla kuran insanı vurgular.
- Homo Loquens:
Konuşan, dilsel iletişim kuran insan.
- Homo Ludens:
Oyun oynayan, kültürünü oyun ve estetik üzerinden türeten insan.
- Homo Religiosus:
Tapınan, aşkın inanç sistemleri geliştiren insan.
Alaeddin Şenel’in sentezi,
tüm bu tikel basamakları aşarak insanı dinamik bir sistem olarak tanımlar:
"İnsan;
sistemli olarak maddesel ve simgesel araçlar yapıp kullanan, bu araçlarını
geliştirme yetisine sahip, hem rasyonel hem de duygusal davranışlar
sergileyebilen toplumsal bir hayvandır."
İnsanı diğer
canlılardan ayıran temel fark, sadece doğada hazır bulduğu nesneleri anlık
olarak kullanması (bazı kuşların veya primatların yaptığı gibi) değil, bu
araçları zihninde tasarlayıp, başka bir aracı yapmak için yeni araçlar üreterek
bunları sistemli ve aktarılabilir hale getirmesidir. Hayvanlar binlerce yıl
boyunca genetik ve içgüdüsel bir döngü içinde çevrelerine uyum sağlarken, insan
yapısal olarak "huzursuz" bir canlıdır; biyolojik
eksikliklerini kapatmak adına dünyasını ve çevresini sürekli değiştirir.
İnsanın biyolojik
potansiyeli, bu noktada kültürel evrimin yakıtı haline gelmiştir. İnsan
yavrusunun erken doğumu (neurological prematurity) ve bunun getirdiği uzun
bebeklik bağımlılığı, biyolojik bir yetersizlik gibi görünse de, topluluğun
bakımını, eğitimini, taklit yeteneğini ve dilsel öğrenmeyi zorunlu kılarak
kültürel bir avantaja dönüşmüştür.
3.
Maddenin ve Canlılığın Şafağı: Fizikselden Organik Evrime
İnsanlık tarihi,
maddenin evriminden ve yerkürenin jeolojik dönüşümünden bağımsız ele alınamaz.
Maddenin karmaşıklaşma süreçleri, biyolojik yaşamın fiziksel temelini
oluşturur. Bu süreçler, nicel artışların nitel dönüşümlere yol açtığı ve ayrıca
belirişlerin (emergence) olduğu kesintisiz bir diyalektik zincirdir. Örneğin,
iki oksijen atomunun yanına bir üçüncüsü eklendiğinde ortaya kimyasal olarak
bambaşka özelliklere sahip "ozon" gazının çıkması, doğadaki
diyalektik “beliriş”lerin en yalın örneğidir.
Maddenin evrimindeki
kritik kronolojik ve jeolojik dönüm noktaları şöyledir:
- 13,5 Milyar Yıl Önce:
Büyük Patlama (Big Bang) ile zaman, uzay ve maddenin fiziksel ve kimyasal
evrimi başlar.
- 3,5 Milyar Yıl Önce:
İlkel çorbadaki cansız maddeden canlılığa geçiş (Abiyogenesis)
gerçekleşir ve ilk tekhücreliler ortaya çıkar. Stanley Miller ve Harold
Urey’in laboratuvar deneyiyle kanıtlandığı üzere canlılık, uygun
jeofiziksel koşullar bulduğunda kimyasal bir zorunluluk olarak niceliksel
birikimden niteliksel bir sıçramayla (organik yaşam) fışkırmıştır.
- 1,2 Milyar Yıl Önce:
Eşeyli (cinsel) üremeye geçiş. Bu sıçrama, genetik çeşitliliği muazzam
ölçüde artırarak evrim hızını ivmelendirmiştir.
- 200-150 Milyon Yıl Önce:
Süper kıta Pangea (Tümyer) parçalanır ve kıtalar ayrılır. Bu
jeolojik ayrışma, Eski Dünya (Afrika-Avrasya) ile Yeni Dünya (Amerika)
faunalarını birbirinden yalıtmıştır. Kuyruksuz iri maymunların ve
dolayısıyla insanın evrimleşeceği primat hattı sadece Eski Dünya'da
kalmıştır. İnsanlık tarihi bu yüzden coğrafi bir kaderle Eski Dünya'da
mayalanmıştır.
- 70 Milyon Yıl Önce:
Dinozorların yok oluşunun ardından memelilerin önünün açılmasıyla, insanın
en uzak hayvan ana atası sayılan primat benzeri bir prosimiyen (kemirgen)
türü olan Ağaçsivrifaresi sahneye çıkar. Ağaç yaşamı, derinlik
algısı sağlayan göz koordinasyonunu ve kavrayıcı elleri geliştirerek
antropogenezin ilk biyolojik zeminini hazırlar.
4.
Antropogenez: İnsanı Biçimlendiren Üç Büyük Devrim
İnsanlaşma süreci
(Antropogenez), anatomik ve biyolojik değişimlerin toplumsal yaşamı devrimsel
bir biçimde dönüştürdüğü, biyolojik evrim ile kültürel evrimin iç içe geçtiği
bir süreçtir. "Hominid Karakteristik Özellikler" başlığı
altında üç ana unsur, türümüzü doğanın edilgen bir nesnesi olmaktan çıkarıp
"tarih yapan hayvan" konumuna taşımıştır:
Dikilme
(Bipedalizm)
İklimsel değişimler
sonucu Afrika ormanlarının yerini savanalara bırakmasıyla, ağaçlardan yere inen
hominidlerin ön ayakları "yük taşıma tutsaklığından" kurtulmuştur.
İki ayak üzerine dikilme, ufuk çizgisini genişleterek tehlikeleri ve avları erken
görmeyi sağlamıştır. Ancak dikilme, leğen kemiğini daraltarak "obstetrik
ikilem" (doğum kanalı darlığı ve doğum zorluğu) yaratmıştır. Bu
biyolojik kriz, insan yavrularının beyin gelişimini tamamlamadan, "erken
doğmasını" zorunlu kılmıştır. Erken doğum ise topluluk içi yardımlaşmayı,
kolektif çocuk bakımını ve cinsel iş bölümünü kaçınılmaz hale getirmiştir.
Elin
Evrimi
Yürüme işinden kurtulan
el, serbest kalmıştır. Başparmağın diğer parmakların karşısına gelebilmesi
(başparmak muhalefeti) sayesinde nesneleri hassas kavrama ve sıkı tutma yetisi
gelişmiştir. El, beynin emrinde bir araç haline gelirken; elin yaptığı işler de
beynin karmaşıklaşmasını sağlamıştır. Böylece insan, "beden dışı
araçlar" (extra-corporal) üreterek biyolojik sınırlarını teknikle
aşmaya başlamıştır. Biyolojik evrim, yerini el yapımı araçların evrimine
bırakmıştır.
Beynin
Gelişimi
Kolektif çalışma, alet yapımı ve dikilmenin yarattığı uyarıcı dalgasıyla beyin hacminde radikal bir artış (Habilis'te ~600 cm³'ten Sapiens'te ~1400 cm³'lere) gerçekleşmiştir. Büyük beyin, sadece biyolojik bir organ değil; kolektif çalışmanın, simgesel dilin, soyut düşüncenin ve toplumsal enformasyon birikiminin hem nedeni hem de sonucudur.
Bu süreçte Cinsel
İkibiçimlilik (Dimorfizm), yani erkek ve dişi arasındaki morfolojik,
hacimsel farklar, ilk avcı/toplayıcı iş bölümünün biyolojik altyapısını
kurmuştur. Dişinin hamilelik ve çocuk bakımı süreçleri nedeniyle topluluk
merkezine yakın toplayıcılık faaliyetlerine yönelmesi, erkeğin ise uzak
mesafeli avcılığa yoğunlaşması, toplumsal cinsiyet rollerinin tarihteki ilk
kaba taslağını çizmiştir.
5.
Homo Cinsinin Serüveni: Habilis’ten Sapiens’e
Homo cinsi, tek bir hat
üzerinde düz bir çizgide değil, dallanıp budaklanan biyolojik ve kültürel bir
bayrak yarışı içinde farklı türlerle temsil edilmiştir. İnsanlaşma çizgisinde
aşılması gereken kritik biyolojik eşik, beyin hacminin ve alet yapma yetisinin
simgesel sınırı olan "Rubicon Sınırı"dır (~600-750 cm³).
|
Homo Türü |
Beyin Hacmi (Ortalama) |
Temel Özellikler ve Araç Kültürü |
İnsanlık Mirasına Katkısı |
|
Homo Habilis (Becerikli İnsan) |
600-700 cm³ |
Çakıl taşlarını birbirine vurarak elde
edilen ilk sistemli taş aletler (Olduvai / Yontuktaş Kültürü). |
Rubicon sınırının aşılması. Doğal nesne
kullanımından araç yapımına geçişin başlangıcı. |
|
Homo Erectus (Dikilen İnsan) |
900-1100 cm³ |
İki yüzü de işlenmiş el baltaları (Aşölyen
Kültürü). Afrika'dan çıkarak Avrasya'ya yayılan ilk tür. |
Ateşin evcilleştirilmesi (kontrolü), ilk barınakların inşası, organize
büyük avcılık ve dilin ilkel biçimleri. |
|
Homo Neanderthalensis (Kuzen Tür) |
1400-1600 cm³ |
Gelişkin taş alet teknolojisi (Musteriyen
Kültürü). Zorlu buzul çağı koşullarına anatomik uyum. |
Ölüleri gömme (ilk dinsel/metafizik
belirtiler), yaralılara bakım (toplumsal dayanışma bilinci). |
|
Homo Sapiens (Düşünen İnsan) |
1350-1500 cm³ |
Kemik, fildişi ve taştan yapılan
karmaşık, estetik araçlar. Simgesel dil ve soyutlama yetisi. |
Mağara sanatının doğuşu, totemizm,
evrensel yayılım ve doğayı sistemli dönüştürme potansiyeli. |
Neanderthal
kuzenlerimiz, Sapiens ile uzun süre çağdaş türler olarak yaşamışlardır. Çağdaş
moleküler biyoloji ve genetik veriler (antik DNA dizilimleri), Neanderthaller
ile Sapiens arasında sınırlı bir gen alışverişi (Afrika dışı toplumlarda
yaklaşık %1-2 oranında Neanderthal DNA'sı) olduğunu doğrulamaktadır. Ancak
morfolojik, biyolojik ve davranışsal farklar onların ayrı bir genetik hat (Homo
neanderthalensis) olduğunu gösterir. Sapiens'in simgesel dil, gelişkin sosyal
organizasyon ve soyutlama yeteneği sayesinde kurduğu kültürel üstünlük,
Neanderthallerin rekabeti kaybederek tarih sahnesinden çekilmesine yol
açmıştır. Bu kırılma, biyolojik evrimin belirleyiciliğinin tamamen sona erip,
yerini mutlak olarak kültürel ve toplumsal evrime bıraktığı anı işaret
eder.
6.
Sınıfsız Toplum Dönemi: Kandaş Topluluk ve İlkel Komünizm
Alaeddin Şenel’in tarih
analizinin asıl özgün teorik gövdesi, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma
geçişin anatomisinde saklıdır. Şenel, insanlığın milyonlarca yıl süren
avcı-toplayıcılık dönemini yalnızca biyolojik bir "asalaklık" evresi
olarak görmez; burası insanlığın "Kandaş Topluluk" ve "İlkel
Komünist" örgütlenme modelidir.
Kandaş
Topluluğun Teorik Maddi Temelleri
- Özel Mülkiyetin Yokluğu:
Avcı-toplayıcı topluluklarda toprağa bağımlılık ya da üretim araçlarının
şahsileştirilmesi söz konusu değildi. Taş aletler topluluğun ortak malıydı
veya her an yeniden üretilebilirdi.
- Depolama İmkânsızlığı ve
Artı-Ürünün Yokluğu: Doğa, tüketilecek kadar
kaynak sunuyordu. Teknolojik yetersizlik ve göçebe yaşam tarzı nedeniyle
yiyeceklerin saklanması, biriktirilmesi imkânsızdı. Dolayısıyla,
biriktirilemeyen bir dünyada zenginleşme, sömürü ve sınıfsal tabakalaşma
ortaya çıkamazdı.
- Bölüşümcü Ekonomi:
Avda vurulan bir hayvan ya da toplanan bitkiler, kandaş topluluğun tüm
üyeleri arasında, akrabalık bağlarının getirdiği mutlak bir yükümlülükle
eşitçe ya da ihtiyaca göre paylaşılıyordu. Şenel bu durumu "bireyin
topluluk içinde, topluluğun da doğa içinde erimesi" olarak
tanımlar.
- Hiyerarşisiz Yönetim:
Şefler veya yaşlılar vardı ancak bunların topluluk üzerinde maddi bir
yaptırım gücü, ordusu, polisi, hapishanesi (yani devlet aygıtı) yoktu.
Şefin otoritesi avdaki becerisine, bilgeliğine ve ikna kabiliyetine
dayanıyordu; şef de herkes gibi çalışmak ve üretmek zorundaydı.
Düşünsel
Altyapı: Totemizm ve Animizm
Bu eşitlikçi maddi
altyapıya uygun bir üstyapı (ideoloji) şekillenmişti. Doğayı kendisi gibi
canlı, iradeli ve akraba gören insan, Animizm ve Totemizm inançlarını
geliştirdi. Totemizmde topluluk, kendisini bir hayvan, bitki ya da nesneyle
(totemle) soydaş sayardı. Burada gökyüzünde bir "efendi tanrı",
yeryüzünde bir "kul" hiyerarşisi yoktu; insan ile doğa, insan ile
kutsal olan eşit düzeyde, kandaş bir ilişki içindeydi. Büyü ise doğayı
kandırma, doğayla pazarlık etme çabasıydı, ona boyun eğme ayini değildi.
7.
Neolitik Devrim: Üretkenlik ve Yol Ayrımı
Günümüzden yaklaşık
10.000 yıl önce, son buzul çağının bitişi ve iklim dalgalanmalarıyla birlikte
insanlık, tarihin en büyük altyapısal kırılmasını yaşadı: Neolitik (Tarım)
Devrimi. Bu evre, doğanın sunduklarını hazır tüketme (asalaklık)
döneminden, doğayı bizzat dönüştürme ve üretim yapma (üretkenlik)
dönemine geçiştir.
Neolitik
Devrim'in Maddi Unsurları
- Bitkilerin (buğday, arpa, pirinç)
tarıma alınması ve yabani hayvanların (koyun, keçi, sığır)
evcilleştirilmesi.
- Göçebe yaşamın yerini kalıcı,
korunaklı yerleşik yaşama (köylere) bırakması.
- Besin üretimi teknolojisindeki
artışla birlikte nüfus patlamasının yaşanması.
- Çanak çömlek yapımı, dokumacılık ve
depolama teknolojilerinin (tahıl ambarları) icadı.
Çelişki:
Artı-Ürün (Surplus)
Tarım devrimi, birim
alandan elde edilen kalori miktarını muazzam ölçüde artırdı. İnsan emeği, artık
kendi biyolojik varlığını sürdürmek için harcaması gereken asgari geçimlik
enerjiden daha fazlasını üretebilir hale geldi. Ortaya çıkan bu fazlalığa Artı-Ürün
(Surplus) denir.
Artı-ürün, insanlık
tarihi için trajik bir yol ayrımıydı. O ana kadar herkesin üretmek zorunda
olduğu toplum, artık üretmeyen ama toplum adına başka işler (kafa emeği)
üstlenen kesimleri besleyebilecek maddi rezerve kavuştu. Bu durum, "Kandaş
Eşitlikçi Topluluk" yapısının altını oyan, onu içten içe kemiren bir
dinamiğe dönüştü.
8.
Sömürgenliğin Şafağı: "Aylaklar" Sınıfının ve Devletin İcadı
Neolitik köylerin
büyüyerek kent devletlerine, sulu tarım havzalarına (Mezopotamya, Mısır, İndus)
dönüşmesiyle birlikte, artı-ürün üzerinde denetim kuran kurumsal bir canavar
doğdu: Sömürgenlik.
Alaeddin Şenel’in
sömürgenlik teorisi, kafa emeği ile kol emeğinin ayrışmasına dayanır.
Artı-ürünün birikmesiyle birlikte, kendilerini doğrudan maddi üretimden (tarla
sürmekten, çapa yapmaktan) muaf tutan bir sınıf ortaya çıktı: Şenel’in
kavramlaştırmasıyla "Aylaklar Sınıfı". Ancak buradaki
"aylaklık" tembellik anlamında değil, maddi üretim süreçlerinin
dışına çıkıp toplumu yönetme, organize etme konumuna yerleşmek
anlamındadır.
Bu aylaklar sınıfını
oluşturan üç temel bileşen, zamanla uygar toplumun egemen sınıflarına dönüştü:
- Rahipler (İnanç
Uzmanları): Tohumun ne zaman ekileceğini,
nehirlerin ne zaman taşacağını (astronomi ve takvim bilgisiyle)
hesaplayan, artı-ürünün saklandığı tapınak ambarlarını (Zigguratlar)
yöneten kesim.
- Şefler ve Savaşçılar (Zor
Uzmanları): Biriken artı-ürünü diğer yağmacı
topluluklardan koruyan veya komşu köylerin artı-ürününü zorla gasp eden
silahlı güç.
- Yazıcılar ve Bürokratlar
(Kayıt Uzmanları): Tapınağa giren çıkan
buğday çuvallarını, hesapları tutan, böylece yazıyı mülkiyetin tespiti
için icat eden teknokratlar sınıfı.
Böylece insanlık
tarihinde ilk kez Yönetenler (Sömürgenler) ile Yönetilenler
(Sömürülen Üreticiler) ayrımı kurumsallaştı. Kandaşlık bağları çözüldü;
yerini coğrafi sınırlara, yasalara ve sınıfsal tabakalara dayalı Devlet
aygıtına bıraktı. Devlet, sömürgen azınlığın, sömürülen çoğunluk üzerindeki
artı-ürün gaspını süreklileştiren, yasallaştıran ve kaba kuvvetle koruyan bir
baskı mekanizması olarak icat edildi.
9.
Zihinsel Sömürü Mekanizması: İdeolojinin ve Dinin Siyasallaşması
Sömürgenlik, sadece
kılıç zoruyla, askeri baskıyla ayakta kalamazdı; sömürülen kitlelerin bu
adaletsiz düzeni zihnen kabul etmesi, ona rıza göstermesi gerekiyordu. İşte bu
noktada, Şenel’in tahliliyle, "İdeolojinin İcadı" gerçekleşti.
İlkel topluluğun eşitlikçi, büyüsel ve doğayla iç içe olan inanç dünyası,
sınıflı toplumun sömürü ilişkilerini meşrulaştıracak şekilde tepetaklak edildi:
Totemizmden
Çok Tanrıcılığa ve Kral-Tanrılara Geçiş
Yeryüzünde krallar,
şefler ve sömürgenler sınıfı ortaya çıkınca, gökyüzü de bu sınıfsal hiyerarşiye
göre yeniden tasarlandı. Doğa güçleri, insanları yöneten, kurban ve itaat
bekleyen despot tanrılara dönüştürüldü. Sümer ve Mısır örneklerinde görüldüğü
üzere, yeryüzündeki kral, kendisini ya tanrının yeryüzündeki vekili
(rahip-kral) ya da bizzat tanrının oğlu/görünümü (Kral-Tanrı / Firavun)
ilan etti.
Kutsal
İdeolojinin İşlevleri
- Sömürünün
Doğallaştırılması: Tapınağa veya saraya
verilen vergiler, sömürgen aylaklar sınıfını besleyen bir haraç olmaktan
çıkarılıp, "kozmik düzenin sürmesi, tanrıların gazabından korunmak,
nehirlerin taşması" için yapılması gereken kutsal birer görev
(kurban/adak) haline getirildi.
- İtaatin İnşası:
Sömürgen sınıfa başkaldırmak, düzene isyan etmek, doğrudan doğruya
tanrısal otoriteye, kozmik tasarıma karşı gelmekle (günahla) eşdeğer
kılındı.
- Tabuların Dönüşümü:
İlkel toplulukta grubu korumak için konulan toplumsal tabular (örneğin
ensest yasağı), uygar toplumda "özel mülkiyetin kutsallığına" ve
"sınıfsal sınırların aşılamazlığına" hizmet eden dinsel yasalara
dönüştürüldü.
Böylece din ve
metafizik, egemen sınıfın elinde sömürüyü görünmez kılan, kitleleri
kadercilikle uyuşturan ve egemenlerin iktidarını ebedileştiren en güçlü zihinsel
sömürü aygıtı (ideoloji) haline geldi.
10.
Tarihsel Süreçte Sömürgenliğin Biçimleri: Kölelikten Kapitalizme
Sömürgenlik, tarih
boyunca üretici güçlerin gelişimine ve artı-ürünün niteliğine bağlı olarak üç
büyük kurumsal aşamadan geçmiştir:
[İlkel
Komünist Topluluk] (Sömürü Yok - Kandaş Bölüşüm)
│
▼
[Antik
/ Köleci Sömürgenlik] (Üreticinin Bedenen Tamamen Gaspı - Köle)
│
▼
[Feodal
Sömürgenlik] (Üreticinin Toprağa Bağlanarak Artı-Ürününün Gaspı - Serf)
│
▼
[Modern
Kapitalist Sömürgenlik] (Sözleşme Özgürlüğü Maskesi Altında Artı-Değer Gaspı -
İşçi)
Antik
(Köleci) Sömürgenlik
Bu aşamada sömürü en
çıplak halindedir. Üretici olan insan (köle), mülkiyet sahibinin gözünde
konuşan bir araçtan (instrumentum vocale) ibarettir. Kölenin sadece
ürettiği artı-ürüne değil, bizzat bedenine, canına ve soyuna da el konulur.
Atina ve Roma uygarlıkları, bu köleci sömürgenliğin yarattığı artı-ürün
üzerinde yükselen birer "aylaklar" cennetiydi. Felsefe, sanat ve
bilim bu kanlı sömürünün yarattığı serbest zaman sayesinde gelişebilmiştir.
Feodal
Sömürgenlik
Köleci sistemin iç
çelişkileriyle çökmesinin ardından gelen feodalizmde sömürü biçim değiştirdi.
Üretici (serf/köylü), tamamen mülksüz bir köle değildir; toprağı işleme hakkı,
ailesi ve üretim araçları (sabanı vb.) vardır. Ancak hukuki ve askeri olarak toprağa
ve senyöre (derebeyine) bağımlıdır. Senyör, serfin ürettiği artı-ürüne iki
yolla el koyar: Bedenen senyörün toprağında ücretsiz çalışarak (angarya/emek-rant)
ya da kendi işlediği topraktan elde ettiği ürünün büyük kısmını vergi olarak
teslim ederek (ürün-rant).
Modern
Kapitalist Sömürgenlik
Kapitalizm,
sömürgenliğin tarihteki en mükemmelleşmiş, en rafine ve maskelenmiş biçimidir.
Kapitalist sistemde işçi, hukuki olarak özgürdür; ne birinin kölesidir ne de
toprağa bağımlı bir serftir. Ancak üretim araçlarından (fabrikalardan,
makinelerden) tamamen yoksundur. Yaşayabilmek için tek çaresi vardır: Kendi
emek gücünü piyasada bir meta olarak kapitaliste satmak.
Kapitalist sömürü, "Artı-Değer"
mekanizması üzerinden yürür. İşçi, günün örneğin ilk 3 saatinde kendi ücretini
karşılayacak değeri üretir (gerekli emek); kalan 5 saatte ise kapitalist
için bedelsiz çalışır (artı-emek). Kapitalist, bu artı-emeğin yarattığı
artı-değere kâr olarak el koyar. Görünüşteki "özgür iş sözleşmesi"
maskesi, sömürünün özünü gizleyen modern burjuva ideolojisidir. Kapitalizm,
insan emeğinin yanı sıra doğanın yenilenemeyen kaynaklarını da sınırsızca “sömürerek”/talan
ederek küresel bir ekolojik yıkım yaratan, sömürgenliğin en vahşi ve
evrenselleşmiş aşamasıdır.
11.
Sonuç: İnsanlık Tarihinden Alınan Dersler ve Gelecek Projeksiyonu
Alaeddin Şenel’in Kemirgenlerden
Sömürgenlere yapıtı, insanlığın karmaşık tarihsel yürüyüşünden bugünü
dönüştürecek analitik dersler çıkarır. Tarihi doğru okuyabilmek için Şenel'in
sunduğu en temel etik ve metodolojik ilke "Tarihsel Empati"dir:
"Onun yerinde,
onun zamanında, onun coğrafyasında ve onun toplumsal ilişkileri içinde olsaydım
ben de aynısını yapardım" diyemeyen bir insan, insanlık tarihini
anlayamaz, sadece onu dogmatik yargılarla mahkûm eder.
Tarih laboratuvarı,
insanlığın gelişim çizgisini kavramamız için bize üç büyük analitik anahtar
sunar:
- Süreklilik:
İnsanlığın biyolojik ve kültürel mirasının (dik duruş, alet yapma yetisi,
dil potansiyeli, toplumsal cinsiyet rollerinin ilk izleri gibi) kuşaktan
kuşağa kesintisiz aktarılmasıdır.
- Kesinti:
Coğrafi yalıtlanmaların, iklimsel engellerin ya da kıtaların ayrılmasının
(Yeni Dünya faunası ve uygarlıklarının Eski Dünya'dan kopması gibi)
yarattığı, toplulukların farklı hızlarda ve biçimlerde gelişmesine yol
açan tarihsel duraklamalar ve sapmalardır.
- Sıçrama:
Niceliksel birikimlerin (tarımda verimlilik artışı, alet teknolojisindeki
gelişmeler, nüfus yoğunlaşması) aniden niteliksel, devrimci dönüşümlere
(Neolitik Devrim, Kentleşme, Devletin kuruluşu, Sanayi Devrimi) yol
açmasıdır.
İnsanlık tarihi,
"nereden gelip nereye gittiğimiz" sorusuna verilmiş maddesel,
bilimsel ve analitik bir yanıttır. Ağaçsivrifaresi gibi doğanın kucağında
asalakça/edilgen yaşayan bir kemirgenden; doğayı ve kendi türünü acımasızca
kurumsallaşmış mekanizmalarla sömüren bir "sömürgene" dönüşen
insanlık, yolun sonuna gelmemiştir. Sömürgenlik, insanın değişmez biyolojik
doğası veya genetik bir kaderi değil; belirli tarihsel, ekonomik ve teknolojik
koşulların yarattığı geçici bir toplumsal olgudur.
Türümüz, sınıflı
toplumların yarattığı bu yabancılaşmayı, sömürü mekanizmalarını ve ideolojik
yanılsamaları bilimsel akılla deşifre ederek; tarihsel mirasını özümsemiş,
doğayla uyumlu ve insanı insan olarak gören eşitlikçi, özgürlükçü, evrensel
değerlere sahip çıkan bilinçli bir özneye dönüşme potansiyelini hâlâ
bağrında taşımaktadır. Tarih, geçmişi yargılamak için bir mahkeme değil; bugünü
anlamak için bir ayna, sömürüsüz bir geleceği rasyonel temelde kurmak için ise yegâne
laboratuvardır.
MAR NOTU:
Bu metin, büyük ölçüde
Alaeddin Şenel'in tarihsel materyalist perspektifini ve "Kemirgenlerden
Sömürgenlere İnsanlık Tarihi" adlı eserinin temel tezlerini
özetlemektedir. Ancak insanlık tarihine ilişkin bazı konularda günümüz bilim
dünyasında farklı görüşler ve devam eden tartışmalar da bulunmaktadır.
Canlılığın kökeni
konusunda metinde değinilen Miller-Urey deneyi, yaşamın ortaya çıkışını kesin
olarak kanıtlamış değildir. Deney, ilkel Dünya koşullarını taklit ederek bazı
organik moleküllerin kendiliğinden oluşabileceğini göstermiş, böylece
abiyogenez araştırmalarına önemli katkı sağlamıştır. Ancak cansız maddeden ilk
canlı sistemlerin nasıl ortaya çıktığı sorusu günümüzde hâlâ biyoloji ve
kimyanın en önemli araştırma alanlarından biridir.
Neandertallerin tarih
sahnesinden çekilişi de tek bir nedene indirgenememektedir. Bir dönem yaygın
biçimde kabul gören "Sapiens'in kültürel üstünlüğü" açıklaması
günümüzde daha karmaşık modellerle tamamlanmaktadır. İklim değişimleri, nüfus
yoğunluklarındaki farklılıklar, hastalıklar, kaynak rekabeti ve Neandertaller
ile Sapiensler arasındaki genetik karışım gibi birçok etkenin birlikte rol
oynadığı düşünülmektedir.
Avcı-toplayıcı
toplumların toplumsal yapısı konusunda da antropoloji literatüründe farklı
değerlendirmeler bulunmaktadır. Birçok avcı-toplayıcı toplumun görece eşitlikçi
ve paylaşımcı özellikler taşıdığı gözlemlense de, tüm avcı-toplayıcı
toplulukların bütünüyle eşitlikçi olduğu söylenemez. Bazı toplumlarda statü
farklılıkları, liderlik biçimleri ve sınırlı ölçekte hiyerarşik ilişkiler de
tespit edilmiştir.
Aynı şekilde din,
devlet ve kapitalizm gibi konuların değerlendirilmesi özsel niteliklerle
sınırlı bırakılmıştır. Bu metinde yer alan dinin egemen sınıfların ideolojik
aracı olarak yorumlanması, devletin esas olarak sınıf egemenliğini sürdüren bir
baskı mekanizması şeklinde tanımlanması ve kapitalizmin sömürgenliğin en
gelişmiş biçimi olarak değerlendirilmesi temel niteliklere işaret etmektedir. Örneğin,
dinin toplumsal yardımlaşma üreten, kimlik kazandıran, zorluklar ve ölüm
karşısında sığınma ve teselli sunan, hayata anlam katan işlevleri; devletin toplumsal
büyük çaplı işleri düzenleyen bir yapı olarak fonksiyonları ve kapitalizmin yarattığı
tüm sorun ve olumsuzluklara rağmen üretici güçleri geliştiren tarihsel bir
aşama olması da değerlendirmeye alınmalıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.