MAR
1.
"Biennio Rosso" (Kızıl İki Yıl: 1919-1920) ve Devrimin Eşiği
İtalyan faşizminin
yükselişini anlamak için öncelikle Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından
gelen ve İtalya'yı devrimin eşiğine getiren Biennio Rosso dönemi incelenmelidir.
Biennio
Rosso, yalnızca yoğun grevlerin yaşandığı bir dönem
değil, aynı zamanda İtalya'da liberal devletin meşruiyetinin ciddi biçimde
sarsıldığı tarihsel bir kriz evresidir. Savaş sonrasında milyonlarca askerin
terhis edilmesi, hızla yükselen enflasyon, işsizlik ve temel tüketim
maddelerindeki fiyat artışları geniş emekçi kesimleri radikalleştirmiştir.
Rusya'daki 1917 Ekim Devrimi'nin yarattığı uluslararası devrimci atmosfer de
İtalya işçi hareketi üzerinde güçlü bir etki yaratmış, birçok sosyalist ve
sendikacı İtalya'nın da benzer bir devrimci dönüşüm yaşayabileceğine
inanmıştır.
1919-1920 yıllarında
grevler, fabrika işgalleri ve toprak mücadeleleri birbirinden kopuk eylemler
olmaktan çıkmış; ülkenin siyasal geleceğini belirleyecek ölçekte bir toplumsal
güç mücadelesine dönüşmüştür. Dönemin birçok gözlemcisi, İtalya'nın ya sosyalist
bir devrime ya da sert bir karşı-devrime doğru ilerlediğini düşünmekteydi.
Fabrika
İşgalleri ve İşçi Konseyleri
Özellikle Torino,
Milano ve Genova gibi sanayi üçgeninde işçiler fabrikaları işgal etmiş, üretimi
kendi kurdukları işçi konseyleri (Gramsci'nin teorize ettiği Consigli de
Fabbrica) aracılığıyla yönetmeye başlamışlardır.
1920 yılının Eylül
ayında metal işçilerinin başlattığı fabrika işgalleri kısa sürede ülke çapına
yayıldı. Yaklaşık yarım milyondan fazla işçinin yüzlerce fabrikada üretimi
doğrudan denetlediği bu süreç, Avrupa işçi hareketi tarihinin en kapsamlı
fabrika işgallerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Torino'da gelişen
fabrika konseyleri yalnızca grev komiteleri değildi. İşçiler üretimin
planlanması, makinelerin işletilmesi, güvenliğin sağlanması ve fabrikaların
günlük yönetimi gibi görevleri de üstlenerek patronların fiilî iktidarını
ortadan kaldırmışlardı. Bu durum, mülkiyet ilişkilerinin pratikte sorgulanması
anlamına geliyordu.
Antonio Gramsci ve L'Ordine
Nuovo çevresi, fabrika konseylerini Rusya'daki Sovyetlere benzer biçimde
geleceğin işçi iktidarının çekirdeği olarak değerlendiriyordu. Gramsci'ye göre
bu konseyler yalnızca ekonomik örgütler değil, işçi sınıfının kendi kendini
yönetme kapasitesini geliştiren siyasal kurumlardı.
Bununla birlikte,
konsey hareketi ulusal ölçekte ortak bir merkezi koordinasyon kurmayı
başaramadı. İşgal edilen fabrikalar arasında dayanışma güçlü olmasına rağmen,
devlet iktidarını hedefleyen birleşik bir devrim stratejisinin
geliştirilememesi hareketin en önemli sınırlılıklarından biri oldu.
Kırsal
Radikalleşme
Po Ovası başta olmak
üzere güneyde ve kuzeyde köylüler toprakları işgal etmiş, tarım işçileri güçlü
sendikalar (Federterra) kurarak toprak sahiplerine diz çöktürmüştür.
Kırsal bölgelerde
yaşanan mücadeleler, kentlerdeki işçi hareketiyle eş zamanlı olarak gelişti.
Özellikle Emilia-Romagna, Toscana ve Po Ovası çevresinde büyük toprak
sahiplerinin arazileri işgal edilirken, tarım işçileri kitlesel grevler
düzenledi ve ücretlerin artırılmasını, çalışma koşullarının iyileştirilmesini
ve toplu sözleşme hakkını talep etti.
Federterra,
dönemin en güçlü tarım işçileri örgütlerinden biri haline gelerek yüz binlerce
üyeye ulaştı. Sendikanın örgütlü olduğu birçok bölgede büyük çiftlik sahipleri,
işçilerin onayı olmadan üretimi sürdüremeyecek ölçüde ekonomik baskı altında
kaldılar.
Birçok kırsal bölgede
sosyalist kooperatifler, tüketim birlikleri ve belediyeler geniş halk desteği
kazandı. Bu durum yalnızca ekonomik dengeleri değil, yerel siyasal güç
ilişkilerini de değiştirdi. Geleneksel toprak aristokrasisinin iktidarı ilk kez
bu ölçüde sarsılmış oldu.
Egemen
Sınıfların Panikleri
Liberal devlet
mekanizması işgalleri engelleyememiş, İtalyan burjuvazisi ve büyük toprak
sahipleri (Agrari) mülkiyet düzenlerinin tamamen yıkılacağı korkusuna
kapılmıştır.
Sanayi burjuvazisi,
büyük bankalar ve toprak aristokrasisi açısından Biennio Rosso, yalnızca
ekonomik taleplerin yükseldiği bir dönem değil, özel mülkiyetin ve kapitalist
üretim ilişkilerinin doğrudan tehdit altına girdiği tarihsel bir kriz olarak
algılandı. Fabrikaların işçiler tarafından yönetilmesi ve toprak işgalleri,
Rusya'daki Bolşevik Devrimi'nin İtalya'da da tekrarlanabileceği yönündeki
korkuları güçlendirdi.
Liberal hükümetler ise
işçi hareketini bastırabilecek siyasal meşruiyetten ve toplumsal destekten
büyük ölçüde yoksundu. Bir yandan sermaye çevrelerinin baskısıyla karşı karşıya
kalırken, diğer yandan kitlesel işçi hareketini açık askerî güç kullanarak bastırmanın
ülkeyi iç savaşa sürükleyebileceğinden çekiniyorlardı. Bu kararsızlık, devlet iktidarının
zayıfladığı yönündeki algıyı daha da derinleştirdi.
İşte bu koşullar
altında büyük sanayi sermayesi, bankacılık çevreleri ve Agrari olarak
bilinen büyük toprak sahipleri, başlangıçta marjinal görünen faşist milisleri
giderek daha fazla mali ve siyasal olarak desteklemeye başladılar. Faşizmin
kitlesel bir karşı-devrim hareketine dönüşmesinin toplumsal zemini, büyük
ölçüde Biennio Rosso yıllarında yaşanan bu sınıfsal korku atmosferi
içinde oluştu.
2.
Faşizmin Sınıfsal Anatomisi: Büyük Sermaye ve Kara Gömlekliler
Liberal tarih yazımının
faşizmi "Mussolini'nin deliliği" ya da geçici bir "cinnet
dönemi" olarak görmesi bilimsel değildir. Faşizm, Biennio Rosso’da
ölüm korkusu yaşayan egemen sınıfların işçi hareketine karşı finanse ettiği
örgütlü bir karşı-devrim dalgasıdır.
Bu yaklaşım, faşizmi
yalnızca Benito Mussolini'nin kişisel liderliği ya da savaş sonrası toplumsal
kaosun rastlantısal bir ürünü olarak açıklayan yorumlardan ayrılır. Faşizmin
yükselişi, belirli sınıfların ekonomik çıkarlarını koruma amacıyla örgütlenmiş,
devlet örgütlenmesinin önemli kesimlerinin göz yumduğu ve giderek desteklediği
sistematik bir karşı-devrim hareketidir.
Birinci Dünya Savaşı
sonrasında işçi sınıfının fabrikalarda, köylülerin ise kırsal alanda elde
ettiği kazanımlar, yalnızca ekonomik talepler olarak görülmemiş; özel mülkiyet
düzenini tehdit eden siyasal bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Bu nedenle
faşizm, egemen sınıflar açısından yalnızca bir siyasi parti değil, toplumsal
düzeni yeniden tesis edecek olağanüstü bir baskı mekanizması işlevi görmeye
başlamıştır.
Faşist hareket,
başlangıç yıllarında parlamenter başarıdan çok sokak hâkimiyetine ve örgütlü
şiddete dayanıyordu. Hareketin büyümesi, seçimlerden ziyade rakip örgütleri
sindirme, işçi sınıfının kolektif direniş kapasitesini parçalama ve yerel
düzeyde fiilî iktidar alanları oluşturma stratejisiyle gerçekleşmiştir.
Susturucu
Rolü ve Kırsal Faşizm
Faşist hareket (fasci
di combattimento), ilk olarak büyük toprak sahiplerinin finansmanıyla
kırsal alanda bir terör aygıtı olarak sivrildi. Kara Gömlekliler (Squadristi);
solcu belediyeleri, sendika binalarını, kooperatifleri ve işçi gazetelerini (Avanti!
vb.) fiziksel olarak imha etti.
Faşist mangalar
özellikle Emilia-Romagna, Veneto, Toscana ve Po Ovası gibi sosyalist hareketin
güçlü olduğu bölgelerde örgütlendi. Büyük toprak sahipleri ve yerel sermayedarlar,
grevleri kırmak ve tarım işçilerinin sendikal örgütlenmesini dağıtmak amacıyla Squadristi
birliklerine mali kaynak, ulaşım araçları ve lojistik destek sağladı.
Faşist şiddetin temel
hedeflerinden biri, işçi sınıfının yalnızca siyasal örgütlerini değil, günlük
yaşamını ayakta tutan kurumsal ağını da yok etmekti. Bu nedenle kooperatifler,
halk evleri, kültür merkezleri, matbaalar, sosyalist kulüpler ve tüketim
birlikleri sistematik biçimde saldırıya uğradı. Böylece işçi hareketinin
yalnızca örgütsel değil, toplumsal dayanışma zemini de parçalanmaya çalışıldı.
Squadristi
birlikleri, muhalifleri yalnızca öldürmekle yetinmiyor;
dayak, işkence, zorla kastor yağı içirme, köy ve kasabalarda aşağılayıcı teşhir
yürüyüşleri gibi yöntemlerle siyasal korkuyu gündelik hayatın bir parçası
hâline getiriyordu. Amaç, yalnızca fiziksel tasfiye değil, muhalefetin
psikolojik olarak da felç edilmesiydi.
Yerel polis
teşkilatları ve jandarma birlikleri çoğu zaman bu saldırılara müdahale etmediği
gibi, birçok bölgede faşist birliklerin silah taşımasına ve serbestçe hareket
etmesine göz yumdu. Bu durum, faşist şiddetin devlet iktidarından bağımsız
değil, çoğu zaman onun örtülü himayesi altında geliştiğini göstermektedir.
Küçük
Burjuvazinin Tepkiselliği
Savaş sonrası ekonomik
çöküşten etkilenen, mülksüzleşme korkusu yaşayan ve proletaryanın kitlesel
gücünden ürken küçük burjuva kitleler (eski askerler, küçük esnaf) faşizmin
vurucu gücü ve kitlesel tabanı haline geldi.
Savaşın ardından
yaşanan yüksek enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık, sabit gelirli ara
tabakaların alım gücünü ciddi biçimde düşürdü. Küçük dükkân sahipleri, serbest
meslek sahipleri, alt düzey memurlar ve savaş gazileri, hem büyük sermayenin
ekonomik baskısından hem de örgütlü işçi hareketinin yükselişinden aynı anda
rahatsızlık duyuyordu.
Faşizm, bu toplumsal
kesimlere ulusal birlik, düzen, iktidar ve toplumsal hiyerarşinin yeniden
kurulacağı vaadini sundu. Sınıfsal çelişkileri ulusal birlik söylemiyle
görünmez kılmaya çalışırken, ekonomik sorunların sorumluluğunu sosyalistlere,
sendikalara ve parlamenter sistemin 'zayıflığına' yükleyen bir propaganda
geliştirdi.
Özellikle savaş
sonrasında sivil yaşama uyum sağlamakta zorlanan eski subaylar ve terhis
edilmiş askerler, faşist mangaların disiplinli ve militarist yapısında
kendilerine yeni bir kimlik buldular. Savaş deneyimi, faşist hareketin
örgütlenme kültürünü ve şiddet pratiklerini doğrudan etkileyen unsurlardan biri
oldu.
Bu nedenle faşizmin
kitlesel tabanı yalnızca ekonomik çıkarlarla değil; statü kaybı korkusu, ulusal
aşağılanmışlık duygusu, düzen özlemi ve anti-sosyalist ideolojik mobilizasyon
gibi etkenlerle de şekillendi.
Sanayi
Sermayesi ile İttifak
Başlangıçta radikal ve
sözde "anti-kapitalist" bir demagoji kullanan Mussolini, iktidara
yürürken bu söylemleri hızla terk etti. Confindustria (İtalyan
Sanayiciler Konfederasyonu) ve finans kapital, işçi sınıfının örgütlü gücünü
ezmesi için faşizme tam destek verdi.
1919 tarihli ilk faşist
programda büyük servetlerin vergilendirilmesi, bazı sektörlerin
kamulaştırılması ve savaş kârlarının sınırlandırılması gibi popülist vaatler
yer almasına rağmen, bu söylemler hareketin sermaye çevreleriyle yakınlaşması
sürecinde büyük ölçüde terk edildi. Faşizmin programatik dönüşümü, ideolojik
tutarlılıktan çok siyasal iktidarı elde etme hedefi doğrultusunda gerçekleşti.
Büyük sanayi
kuruluşları, bankalar ve sermaye örgütleri, faşist hareketi giderek daha açık
biçimde finanse etmeye başladı. Sermaye sınıfı açısından faşizm, ücretleri
baskı altında tutabilecek, grevleri kırabilecek ve bağımsız sendikaları
etkisizleştirebilecek en güvenilir siyasal güç olarak görülüyordu.
Confindustria'nın
desteğiyle birlikte faşist hareket, marjinal milis gruplarından ülke çapında
örgütlenebilen güçlü bir siyasal aktöre dönüştü. Sermaye çevrelerinin sağladığı
mali kaynaklar, propaganda faaliyetlerinin genişlemesini, milislerin
silahlandırılmasını ve yerel örgütlerin hızla yayılmasını mümkün kıldı.
Faşizmin iktidara
gelmesinin ardından bağımsız sendikalar sistematik biçimde tasfiye edilirken,
grev hakkı büyük ölçüde ortadan kaldırıldı ve emek-sermaye ilişkileri devlet
denetimindeki korporatif yapılar aracılığıyla yeniden düzenlendi. Böylece büyük
sermaye, Biennio Rosso yıllarında karşı karşıya kaldığı örgütlü işçi
baskısını önemli ölçüde kırmayı başardı.
Bu nedenle, faşizm
yalnızca totaliter bir siyasal rejim değil, aynı zamanda kapitalist üretim
ilişkilerini derin toplumsal kriz koşullarında yeniden güvence altına alan
özgül bir karşı-devrim modelidir.
3.
İtalyan Solunun Bölünmesi ve Stratejik Hatalar
Faşizmin önünü açan,
İtalyan solunun iç tartışmaları ve parçalanmışlığıdır.
Faşizmin yükselişini
yalnızca egemen sınıfların örgütlü karşı-devrimci hamlesiyle açıklamak yetersizdir.
İşçi hareketinin sahip olduğu kitlesel güç, uygun bir siyasal strateji ve
birleşik bir önderlikle faşizmi durdurabilecek potansiyele sahipti. Ancak
sosyalist ve komünist hareket içerisindeki teorik ayrılıklar, örgütsel
bölünmeler ve stratejik hatalar bu potansiyelin siyasal iktidara dönüşmesini
engelledi.
İtalya'da sosyalist
hareket milyonlarca seçmene, yüz binlerce sendika üyesine, güçlü kooperatif
ağlarına ve çok sayıda belediyeye sahip olmasına rağmen, bu örgütsel güç ortak
bir siyasal ve askerî strateji etrafında birleştirilemedi. Faşizm ilerledikçe solun
farklı akımları birbirlerini eleştirmeye devam etmiş, ortak düşmana karşı
kalıcı bir birlik oluşturulamamıştır.
İtalyan
Sosyalist Partisi (PSI) ve "Maksimalizm" Yanılgısı
PSI, dönemin en güçlü
kitle partisiydi, ancak retorik ile eylem arasında derin bir uçurum vardı.
1919 seçimlerinde PSI
ülkenin en büyük partisi haline gelmiş, sendikal hareket üzerinde de büyük bir
etki kurmuştu. Parti, işçi sınıfının önemli bölümünü temsil ediyor;
belediyelerde, kooperatiflerde ve sendikalarda güçlü bir örgütsel varlık
gösteriyordu. Buna karşın, bu kitlesel güç devlet iktidarını hedefleyen
bütünlüklü bir devrim stratejisine dönüştürülemedi.
Parti içinde
maksimalistler, reformistler ve daha sonra komünist kanadı oluşturacak
devrimciler arasında süregelen tartışmalar, karar alma süreçlerini felç ediyor
ve ortak hareket edilmesini zorlaştırıyordu. Bu iç bölünmeler, faşist hareket
hızla örgütlenirken PSI'ın tutarlı bir karşı hamle geliştirememesine neden
oldu.
Pasif
Devrimcilik
Parti liderliği
(Serrati çizgisi) sürekli bir "proletarya diktatörlüğü" ve devrim
söylemi üretiyor, ancak bunu hayata geçirecek hiçbir somut eylem planı, silahlı
savunma stratejisi veya ittifak politikası geliştirmiyordu.
Giacinto Serrati
önderliğindeki maksimalist çoğunluk, devrimci söylemi sürdürmesine rağmen bunun
nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin somut bir yol haritası ortaya koyamadı.
Parti, fabrika işgallerinin ülke çapında siyasal iktidar mücadelesine
dönüştürülmesi konusunda kararsız kaldı ve tarihsel inisiyatifi giderek
kaybetti.
Bu yaklaşım, işçi
sınıfı içerisinde büyük beklentiler yaratırken aynı zamanda ciddi bir hayal
kırıklığına da yol açtı. Fabrika işgallerine katılan ve devrimin yakın olduğuna
inanan birçok işçi, parti yönetiminin geri çekilen tutumu karşısında örgütsel
moral kaybı yaşadı.
Korkut
ama Ezme
PSI, burjuvaziyi devrim
söylemiyle sonuna kadar korkutmuş, ancak iktidarı alacak kararlılığı
gösteremeyerek burjuvazinin faşizme sığınmasına yol açmıştır.
Bu durum, egemen
sınıflar açısından en tehlikeli senaryoyu ortaya çıkardı. Burjuvazi, devrim
ihtimalini gerçek bir tehdit olarak algıladı; ancak aynı zamanda sosyalist
hareketin kararsızlığı nedeniyle parlamenter yollarla krizin çözülemeyeceği
sonucuna vardı. Böylece birçok sanayici ve büyük toprak sahibi, düzeni
koruyabilecek tek seçenek olarak faşist hareketi desteklemeye yöneldi.
Bu nedenle PSI'ın
siyasal etkisi paradoksal bir sonuç doğurdu: Devrim söylemi sermaye sınıfını
radikalleştirirken, devrimi gerçekleştirecek örgütsel irade ortaya konulamadığı
için oluşan güç boşluğu faşist karşı-devrimin gelişmesini kolaylaştırdı.
Pasifist
Yasalcılık
Faşist çeteler işçi
örgütlerini yakıp yıkarken, PSI liderliği devleti ve polisi göreve çağırıyor,
yasalcılık illüzyonuna sığınıyordu. Hatta Ağustos 1921'de Mussolini ile bir
"Barış Paktı" imzalayarak faşizmin zaman kazanmasına hizmet ettiler.
PSI'ın önemli bir
bölümü, liberal devlet kurumlarının anayasal düzeni koruyacağına ve faşist
şiddeti durduracağına inanmaya devam etti. Ancak polis, yargı ve yerel
yönetimlerin önemli kesimleri ya faşist saldırılara göz yumuyor ya da bunlara
fiilen destek veriyordu. Bu nedenle yasalcılık stratejisi sahada karşılık
bulmadı.
1921 tarihli
"Barış Paktı", faşist şiddeti sona erdirmek yerine Mussolini'nin
hareketine meşruiyet kazandırdı. Faşist birlikler anlaşmayı çoğu bölgede fiilen
ihlal ederken, işçi hareketi içerisinde ise silahlı öz savunma konusunda daha
büyük bir kafa karışıklığı ortaya çıktı.
İtalya
Komünist Partisi (PCI) ve Amadeo Bordiga Sekterliği
Ocak 1921'de PSI'dan
koparak kurulan PCI'ın ilk dönemine Amadeo Bordiga’nın sekter ve doktriner
çizgisi hâkimdi.
Livorno Kongresi'nde
kurulan PCI, İtalya işçi hareketinin en militan kesimlerini bünyesinde
toplamasına rağmen başlangıçta sınırlı bir örgütsel güce sahipti. Parti,
Komünist Enternasyonal'e bağlılığını ilan etmiş olsa da İtalya'nın özgün
siyasal koşullarına ilişkin önemli stratejik tartışmalar yaşamaktaydı.
Bordiga'nın
önderliğindeki ilk parti yönetimi, devrimci ilkelerin korunmasını her türlü
taktik ittifaktan daha önemli görüyordu. Bu anlayış, partinin ideolojik
bütünlüğünü korumayı amaçlasa da hızla büyüyen faşist tehdide karşı geniş
toplumsal ittifakların kurulmasını zorlaştırdı.
Faşizmi
Hafife Alma
Bordiga’ya göre faşizm,
burjuva demokrasisinin maskesinin düşmesinden başka bir şey değildi. Faşizm ile
liberal demokrasi arasında yapısal bir fark görmüyor, faşizmin işçi sınıfı için
"geçici bir ara dönem" olacağını savunuyordu.
Bu değerlendirme,
faşizmin kendine özgü kitlesel örgütlenme kapasitesini ve küçük burjuvaziyi
seferber eden toplumsal karakterini yeterince kavrayamadığı yönünde daha sonra
ciddi eleştirilere maruz kaldı. Faşizm yalnızca devlet baskısının yoğunlaşmasıyla
değil, milyonlarca insanı kapsayan yeni bir siyasal hareket olarak da
gelişiyordu.
Antonio Gramsci daha
sonraki yıllarda bu yaklaşımı eleştirerek faşizmin klasik parlamenter
yönetimlerden niteliksel olarak farklı bir rejim biçimi olduğunu savunacak ve
bu tespit, PCI'ın stratejik dönüşümünde belirleyici rol oynayacaktır.
Arditi
del Popolo Trajedisi
Faşist teröre karşı
işçilerin, anarşistlerin ve sosyalistlerin aşağıdan kurduğu silahlı savunma
örgütü olan Arditi del Popolo’ya (Halkın Cengaverleri) Bordiga
liderliğindeki PCI destek vermedi. PCI, bu hareketi "burjuva/bulaşık"
buldu ve kendi saf komünist askeri hücrelerini kurmakta ısrar ederek
anti-faşist halk direnişini böldü.
Arditi
del Popolo, farklı siyasal eğilimlerden emekçileri ortak
öz savunma temelinde bir araya getiren ilk kitlesel anti-faşist oluşumlardan
biriydi. Birçok kentte faşist mangalara karşı başarılı savunmalar
gerçekleştirmesine rağmen, sosyalist ve komünist hareketten tam ve birleşik
destek göremedi.
Özellikle Parma'da
Guido Picelli önderliğinde örgütlenen direniş, faşist birliklerin geri
püskürtülebileceğini gösteren en önemli örneklerden biri oldu. Buna karşın, bu
deneyim ülke geneline yayılamadı ve merkezi bir anti-faşist stratejiye
dönüştürülemedi.
Komünist
Enternasyonal'in sonraki yıllarda geliştireceği "birleşik işçi
cephesi" politikası, büyük ölçüde İtalya ve Almanya'da yaşanan bu
deneyimlerden çıkarılan derslere dayanıyordu. Farklı işçi örgütlerinin faşizme
karşı ortak mücadele yürütmesi gerektiği fikri, PCI içinde de zamanla Bordiga
çizgisinin gerilemesine ve Gramsci'nin etkisinin güçlenmesine zemin hazırladı.
Faşizmin yükselişini
belirleyen en önemli etkenlerden biri, işçi hareketinin örgütsel zayıflığından
çok siyasal bölünmüşlüğüdür. Egemen sınıfların karşı-devrimci seferberliği ile
sosyalist hareketin stratejik parçalanmışlığı birleştiğinde, faşizm kısa sürede
yerel milis hareketi olmaktan çıkarak devlet iktidarına yürüyen kitlesel bir
siyasal güç haline gelmiştir.
4.
İktidarın Teslimi: Roma'ya Yürüyüş (1922)
Mussolini iktidarı bir askerî
zaferle değil, egemen sınıfların ve devlet aygıtının açık rızasıyla almıştır.
Ekim 1922, faşizmin
devleti silahlı bir darbeyle ele geçirdiği değil; liberal siyasal elitlerin,
monarşinin, büyük sermayenin ve devlet bürokrasisinin ortak tercihiyle iktidara
taşındığı tarihsel dönüm noktasıdır. Faşist hareket, iki yıl boyunca uyguladığı
sistematik şiddet sayesinde toplumsal muhalefeti önemli ölçüde zayıflatmış;
egemen sınıflar ise bu hareketi artık denetlenebilir ve düzeni yeniden
sağlayabilecek bir siyasal araç olarak görmeye başlamıştır.
Bu nedenle Roma'ya
Yürüyüş, uzun süre faşist propagandanın iddia ettiği gibi kahramanca kazanılmış
bir askerî fetih değil; devlet aygıtının çözülmesi ve egemen sınıfların
bilinçli siyasal tercihi sonucunda gerçekleşen kontrollü bir iktidar devridir.
Ekim
1922 (Roma'ya Yürüyüş)
Faşistlerin şov amaçlı
bu yürüyüşü karşısında ordu ve hükümet sıkıyönetim ilan etmek istedi. Ancak
Kral III. Vittorio Emanuele sıkıyönetim kararnamesini imzalamadı ve iktidarı
altın tepside Mussolini’ye sundu.
Roma'ya Yürüyüş
sırasında yaklaşık yirmi ila otuz bin arasında değişen sayıda Kara Gömlekli
farklı bölgelerden başkente doğru ilerledi. Ancak bu birliklerin önemli bölümü
düzensiz, yetersiz donanımlı ve düzenli ordu karşısında askerî açıdan zayıf
durumdaydı. Dönemin askerî raporları, hükümetin kararlı davranması halinde
yürüyüşün kısa sürede dağıtılabileceğini göstermektedir.
Başbakan Luigi Facta
hükümeti sıkıyönetim ilan edilmesini kararlaştırmış, ordu birlikleri stratejik
noktaları kontrol altına almak üzere hazırlıklara başlamıştı. Buna rağmen son
aşamada kararın yürürlüğe girmesi için gerekli olan kral onayı verilmedi.
Böylece anayasal mekanizma bizzat monarşi tarafından işlemez hâle getirildi.
Kral III. Vittorio
Emanuele'nin bu kararı almasında yalnızca faşistlerden çekinmesi değil, olası
bir iç savaş ihtimali, ordunun sadakati konusundaki belirsizlik ve muhafazakâr
elitlerin Mussolini ile çalışılabileceği yönündeki değerlendirmeleri de etkili
oldu. Monarşi, sosyalist bir devrim ihtimalini faşist iktidardan daha büyük bir
tehdit olarak görmüştü.
Mussolini ise yürüyüş
sırasında Roma'da değildi; Milano'da gelişmeleri takip ediyor ve siyasal
pazarlıkları sürdürüyordu. Hükümeti kurma davetini aldıktan sonra trenle
Roma'ya giderek başbakanlık görevini üstlendi. Bu ayrıntı, iktidarın silahlı
çatışmayla değil, anayasal yetki devri görünümü altında gerçekleştiğini
göstermesi bakımından önemlidir.
Faşist propaganda daha
sonraki yıllarda Roma'ya Yürüyüş'ü rejimin kurucu miti hâline getirerek bunu
ulusun yeniden doğuşunu simgeleyen destansı bir zafer olarak sundu. Oysa
tarihsel belgeler, yürüyüşün başarısının askerî güçten çok devlet seçkinlerinin
siyasal tercihine dayandığını ortaya koymaktadır.
Devlet
Aygıtının Suç Ortaklığı
Polis, yargı ve ordu,
faşist çetelerin sosyalistleri katletmesine yıllarca göz yummuş, hatta silah ve
lojistik destek sağlamıştı. Faşizm, burjuva devletinin içinden filizlenerek
onun olağanüstü bir biçimi olarak kurumsallaştı.
1920-1922 yılları
arasında faşist birliklerin gerçekleştirdiği yüzlerce saldırının önemli bir
bölümü cezasız kaldı. Sendika binalarının yakılması, sosyalist belediyelerin
basılması, siyasal cinayetler ve kitlesel saldırılar karşısında adli makamların
büyük ölçüde hareketsiz kalması, faşist hareketin cesaretini artırdı.
Birçok bölgede polis
güçleri faşist mangaların saldırıları sırasında müdahale etmek yerine olayları
uzaktan izledi; bazı yerlerde ise sosyalistlerin silahlarına el koyarken faşist
birliklerin silahlı faaliyetlerini görmezden geldi. Devlet tarafsız değildi ve iktidar
giderek faşist hareket lehine işlemeye başladı.
Ordu içerisindeki
muhafazakâr subayların önemli bir bölümü de faşist hareketi sosyalizme karşı
doğal müttefik olarak değerlendiriyordu. Terhis edilmiş askerlerin Squadristi
saflarına katılması ve bazı askerî depolardan silah temin edilmesi, faşist
milislerin örgütsel kapasitesini önemli ölçüde artırdı.
Yargı organlarının
faşist saldırılar karşısındaki kayıtsızlığı, liberal hukuk devletinin fiilen
aşınmasına yol açtı. Buna karşılık işçi grevleri ve sosyalist gösteriler çoğu
zaman sert polis müdahaleleriyle bastırıldı. Devlet şiddetinin seçici biçimde
uygulanması, faşist hareketin siyasal meşruiyet kazanmasına katkıda bulundu.
Bu süreç,
"devletin ele geçirilmesi"nden çok "devlet ile faşist hareketin
giderek bütünleşmesi”dir. Faşizm, mevcut devlet yapısını tamamen yıkarak değil;
onun bürokrasisini, güvenlik aygıtını ve hukuk mekanizmalarını kendi siyasal
hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirerek iktidarını kurmuştur.
Bu nedenle İtalya
deneyimi, faşizmin yalnızca sokak şiddetiyle açıklanamayacağını göstermektedir.
Faşist milislerin terörü, büyük sermayenin desteği, monarşinin onayı ve devlet
kurumlarının pasif ya da aktif iş birliği birleştiğinde, demokratik kurumlar kendi
içlerinden totaliter bir rejimin kurulmasına zemin hazırlamıştır.
5.
Matteotti Krizi ve Totaliter Rejimin İnşası (1924-1926)
Mussolini iktidara
geldikten sonra hemen tam bir diktatörlük kuramadı; ilk yıllar koalisyon
hükümetleriyle geçti. Ancak 1924 yılı kırılma noktası oldu.
Roma'ya Yürüyüş
sonrasında kurulan ilk faşist hükümet, yalnızca Faşist Parti üyelerinden
oluşmuyordu. Kabinede liberaller, milliyetçiler, muhafazakârlar ve ordu
çevrelerinden isimler de yer alıyordu. Mussolini, başlangıçta parlamenter
sistem içinde hareket eden meşru bir başbakan görüntüsü vermeye özen
gösterirken, eş zamanlı olarak devlet bürokrasisini, güvenlik aygıtını ve yerel
yönetimleri adım adım faşistleştirmeye başladı.
1923 yılında çıkarılan Acerbo
Yasası bu sürecin önemli dönüm noktalarından biri oldu. Yasaya göre oyların
en az yüzde 25'ini alan liste, parlamentodaki sandalyelerin yaklaşık üçte
ikisini kazanacaktı. Bu düzenleme, faşistlerin seçimlerde elde edeceği görece
sınırlı bir oy oranını bile ezici bir parlamento çoğunluğuna dönüştürmeyi
amaçlıyordu ve 1924 seçimlerinin siyasal çerçevesini belirledi.
Matteotti
Cinayeti (1924)
Sosyalist milletvekili
Giacomo Matteotti, faşistlerin seçimlerde yaptığı hileleri ve şiddeti
parlamentoda ifşa ettikten sonra faşist çeteler tarafından kaçırılarak
öldürüldü.
1924 genel seçimleri,
yoğun baskı, tehdit, sansür ve faşist milislerin sistematik şiddeti altında
gerçekleştirildi. Muhalefet adayları saldırıya uğramış, birçok bölgede
seçmenler açık biçimde sindirilmiş ve seçim kampanyası fiilen eşit olmayan
koşullarda yürütülmüştü.
Matteotti, parlamentoda
yaptığı tarihi konuşmada yalnızca seçim usulsüzlüklerini değil, faşist
çetelerin cinayetlerini, baskı yöntemlerini ve devlet kurumlarının bu şiddete
ortak olmasını ayrıntılarıyla belgeledi. Konuşmasının ardından "Ben
görevimi yaptım; şimdi cenaze konuşmamı hazırlayabilirsiniz." dediği
aktarılır. Kısa süre sonra kaçırılması, bu sözlerin trajik biçimde
doğrulanmasına yol açtı.
10 Haziran 1924'te
kaçırılan Matteotti'nin cesedi yaklaşık iki ay sonra Roma yakınlarında bulundu.
Cinayet kamuoyunda büyük infial yarattı ve Mussolini hükümeti tarihindeki en
ciddi siyasal krizle karşı karşıya kaldı. Faşist rejimin geleceği ilk kez ciddi
biçimde tartışılır hâle geldi.
Matteotti Krizi
sırasında Mussolini'nin iktidardan düşme ihtimali gerçek bir olasılık olarak
görülüyordu. Faşist hareket içerisinde bile bazı isimler liderliğin değiştirilebileceğini
düşünürken, muhafazakâr çevrelerde Mussolini'nin yerine başka bir hükümet
kurulması seçenekleri değerlendiriliyordu.
Aventine
Muhalefeti ve Pasiflik
Sol ve liberal
muhalefet parlamentoyu terk ederek (Aventine Tepesi'ne çekilerek) kralın
Mussolini'yi görevden almasını bekledi. Ancak kitlesel bir genel grev
örgütlemekten kaçındılar. Bu pasiflik Mussolini'ye aradığı fırsatı verdi.
Muhalefetin
parlamentoyu terk etmesi, faşist hükümeti siyasal açıdan yalnızlaştırmayı
amaçlıyordu. Ancak bu strateji, parlamentodaki muhalefet kürsüsünün tamamen
Mussolini'ye bırakılması sonucunu doğurdu. Faşist çoğunluk herhangi bir ciddi
parlamenter engelle karşılaşmadan çalışmalarını sürdürmeye devam etti.
Muhalefet partileri,
kralın anayasal yetkilerini kullanarak Mussolini'yi görevden alacağına
inanıyordu. Ancak III. Vittorio Emanuele, daha önce Roma'ya Yürüyüş sırasında
olduğu gibi bu krizde de müdahale etmekten kaçındı. Monarşi, faşizmi sosyalist
hareketten daha az tehlikeli görmeye devam etti.
İşçi sınıfı içerisinde
büyük bir öfke ve seferberlik isteği bulunmasına rağmen, PSI, PCI ve sendikal
hareket ortak bir genel grev ya da kitlesel direniş örgütleyemedi. Böylece
Matteotti Cinayeti'nin yarattığı siyasal meşruiyet krizi, toplumsal bir güç gösterisine
dönüştürülemedi.
Aventine Muhalefeti,
liberal anayasal yöntemlere duyulan aşırı güvenin tarihsel bir örneğidir.
Faşist hareket devlet aygıtını fiilen kontrol etmeye başlamışken, muhalefetin
çözümü yine aynı devlet mekanizmalarından beklemesi stratejik bir çıkmaz
yaratmıştır.
Krizin ilk aylarında
ciddi biçimde sarsılan Mussolini, muhalefetin pasifliği ve kralın desteği
sayesinde yeniden siyasal inisiyatifi ele geçirdi. 3 Ocak 1925'te parlamentoda
yaptığı konuşmada faşist şiddetin siyasal sorumluluğunu üstlenir görünürken,
gerçekte rejimin daha sert ve açık bir diktatörlüğe dönüşeceğini ilan etmiş
oldu. Bu konuşma, birçok tarihçi tarafından faşist diktatörlüğün fiilî
başlangıcı olarak kabul edilir.
İstisnai
Kanunlar (1926)
Krizi atlatan
Mussolini, 1926'da çıkardığı yasalarla tüm muhalif partileri kapattı, bağımsız
sendikaları tasfiye etti, Gramsci dahil sol liderleri tutukladı ve korporatist
faşist diktatörlüğü resmen ilan etti.
1925-1926 yılları
arasında çıkarılan "Faşizmin Çok İstisnai Kanunları" (Leggi
Fascistissime), İtalya'daki liberal anayasal düzeni fiilen sona erdirdi.
Başbakan artık parlamentoya karşı değil doğrudan krala karşı sorumlu hâle
gelirken, yürütme organının yetkileri büyük ölçüde genişletildi.
Muhalefet partileri
kapatıldı, bağımsız basın ağır sansür altına alındı, rejim karşıtı yayınlar
yasaklandı ve çok sayıda gazete ile yayınevi faaliyetlerini durdurmak zorunda
bırakıldı. Siyasal muhalefetin kamusal alandaki görünürlüğü büyük ölçüde
ortadan kaldırıldı.
Bağımsız sendikaların
yerine devlet denetimindeki faşist korporasyonlar oluşturuldu. Grev ve lokavt
yasaklanırken, işçi ve patron ilişkileri devletin hakemliğine bırakıldı. Böylece
sınıf mücadelesinin yerini, rejimin iddia ettiği "ulusal çıkarların
uyumu" anlayışı aldı.
Faşist rejim, yalnızca
siyasal partileri değil, sivil toplumun özerk örgütlenmelerini de tasfiye
etmeye yöneldi. Yerel yönetimler merkezi idareye bağlandı, seçilmiş belediye
başkanlarının yerini hükümet tarafından atanan görevliler aldı ve
üniversitelerden meslek örgütlerine kadar birçok kurum ideolojik denetim altına
sokuldu.
Bu dönemde kurulan OVRA
adlı gizli siyasal polis teşkilatı, rejim karşıtlarını izlemek, tutuklamak ve
sürgüne göndermekle görevlendirildi. Muhalifler uzun hapis cezalarına, sürgüne
(confino) veya sürekli polis gözetimine maruz bırakıldı.
Antonio Gramsci'nin
1926 yılında tutuklanması, rejimin yalnızca silahlı muhalefeti değil,
entelektüel ve siyasal önderliği de hedef aldığını gösteriyordu. Savcının
duruşma sırasında söylediği "Bu beynin yirmi yıl boyunca çalışmasını
engellemeliyiz." sözü, faşist rejimin muhalefete bakışını simgeleyen
ifadelerden biri hâline gelmiştir.
1926 yılı faşizmin
iktidarı ele geçirdiği değil, tam anlamıyla kurumsallaştırdığı tarihtir.
Roma'ya Yürüyüş faşistlerin hükümeti devralmasını sağlamış, Matteotti Krizi'nin
ardından çıkarılan istisnai yasalar ise bu hükümeti bütün toplumu kapsayan
totaliter bir rejime dönüştürmüştür.
6.
Gramsci’nin Sentezi ve Hapishane Notları
Yenilginin ardından
Antonio Gramsci’nin partinin (PCI) başına geçmesiyle başlayan teorik dönüşüm
mutlaka incelenmelidir. Gramsci, Bordiga’nın sekterliğini tasfiye ederek
faşizme karşı şu hayati tezleri geliştirdi:
Gramsci'nin en önemli
katkısı, İtalya'da yaşanan yenilgiyi yalnızca taktik hatalarla açıklamayı
reddetmesidir. Ona göre Biennio Rosso'nun başarısızlığı ve faşizmin
yükselişi, Batı Avrupa toplumlarının Rusya'dan farklı tarihsel ve toplumsal
yapılarının yeterince kavranamamasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle Gramsci,
Marksist teoriyi İtalya'nın somut koşulları temelinde yeniden düşünmeye
yöneldi.
1926 yılında
tutuklanmasının ardından ağır cezaevi koşullarında kaleme aldığı Hapishane
Defterleri (Quaderni del Carcere), yalnızca İtalyan komünist
hareketinin değil, yirminci yüzyıl siyaset teorisinin de en etkili eserleri
arasında yer aldı. Sağlık sorunları, sansür ve yazı denetimine rağmen Gramsci,
devlet, sivil toplum, hegemonya, kültür, aydınlar ve devrim stratejisi üzerine
kapsamlı bir teorik çerçeve geliştirdi.
Gramsci'nin düşüncesi,
faşizmin yalnızca baskı aygıtlarıyla değil; eğitim, din, kültür, medya ve günlük
yaşam aracılığıyla da toplumsal rıza üretebildiğini göstermesi bakımından
klasik Marksist devlet analizini önemli ölçüde genişletti.
Faşizmin
Özgünlüğü
Faşizm sıradan bir
burjuva hükümeti değildir; kitle tabanını örgütleyen, sivil toplumu tamamen
yutmayı hedefleyen totaliter bir "üçüncü çözümdür".
Gramsci, faşizmin
yalnızca olağanüstü baskı yöntemlerine başvuran bir yönetim biçimi olmadığını;
aynı zamanda milyonlarca insanı seferber edebilen kitlesel bir siyasal hareket
olduğunu vurguladı. Bu nedenle faşizm, yalnızca devlet zoruna değil, ideolojik
liderlik kurma kapasitesine de sahipti.
Faşist rejim gençlik
örgütleri, eğitim sistemi, sendikalar, basın, kültür kurumları ve kitle
örgütleri aracılığıyla toplumu yeniden şekillendirmeye çalışıyordu. Gramsci'ye
göre bu durum, faşizmi klasik askerî diktatörlüklerden ayıran temel
özelliklerden biriydi. Amaç yalnızca muhalefeti bastırmak değil, toplumun
tamamını rejimin ideolojik çerçevesi içinde yeniden üretmekti.
Bu nedenle faşizme
karşı mücadele yalnızca seçimler veya silahlı çatışmalar düzeyinde ele
alınamazdı. Faşizmin toplumsal meşruiyet üreten mekanizmalarının çözümlemesi,
ona karşı geliştirilecek stratejinin de temelini oluşturmalıydı.
Müttefikler
Politikası
İşçi sınıfının faşizmi
yıkması için Güney İtalya’nın yoksul köylülüğüyle tarihsel bir blok (ittifak)
kurması şarttır.
Gramsci, Kuzey
İtalya'nın sanayi işçileri ile Güney'in yoksul köylülüğü arasındaki tarihsel
kopukluğu İtalya devriminin en önemli zayıflıklarından biri olarak
değerlendiriyordu. Ona göre işçi sınıfı kendi dar ekonomik taleplerinin ötesine
geçerek ezilen diğer sınıfların da siyasal önderi hâline gelmeliydi.
Bu çerçevede
geliştirdiği "tarihsel blok" kavramı, yalnızca seçim ittifakını
değil; farklı toplumsal sınıf ve katmanların ortak bir dünya görüşü ve ortak
siyasal program etrafında birleşmesini ifade ediyordu. Kalıcı bir hegemonya
ancak böylesi geniş toplumsal ittifaklarla kurulabilirdi.
Gramsci'nin Güney
Sorunu üzerine geliştirdiği analiz, kuzeyli sanayi işçileri ile güneyli
köylülük arasındaki ekonomik ve kültürel farklılıkların aşılmasını devrimci
stratejinin vazgeçilmez koşulu olarak görüyordu. İşçi sınıfı yalnızca kendi
adına değil, bütün ezilen toplumsal kesimlerin temsilcisi hâline gelebildiği
ölçüde siyasal önderlik kurabilirdi.
Mevzi
Savaşı
Batı Avrupa’da devletin
arkasında güçlü bir sivil toplum (kilise, sendikalar, okullar, kültür)
hegemonya ürettiği için, Rusya’daki gibi hızlı bir "hareket savaşı"
(baskınla iktidarı alma) işe yaramaz. Faşizme karşı uzun soluklu, kültürel ve
siyasal bir mevzi savaşı yürütülmelidir.
Gramsci, Rus
Devrimi'nin gerçekleştiği Çarlık Rusyası ile Batı Avrupa'nın siyasal yapıları
arasında temel farklar bulunduğunu savundu. Rusya'da devlet görece zayıf, sivil
toplum ise sınırlı gelişmişti. Buna karşılık Batı Avrupa'da devletin arkasında
kilise, üniversiteler, basın, hukuk sistemi, eğitim kurumları ve çok sayıda
sivil toplum örgütü bulunuyor; egemen sınıflar yalnızca zor yoluyla değil, rıza
üreterek de yönetiyordu.
Bu nedenle Batı
Avrupa'da ani bir iktidar baskını anlamına gelen "hareket savaşı"
yerine, uzun süreli ideolojik, kültürel ve siyasal mücadeleyi ifade eden
"mevzi savaşı" zorunlu hâle geliyordu. İşçi hareketi yalnızca
fabrikalarda değil; okullarda, sendikalarda, mahallelerde, basında, kültür
alanında ve günlük yaşamın her düzeyinde hegemonya mücadelesi yürütmeliydi.
Gramsci'nin hegemonya
kavramı bu stratejinin merkezinde yer alır. Egemenlik yalnızca devlet zoruna
dayanmaz; toplumun geniş kesimlerinin belirli değerleri, kurumları ve dünya
görüşünü doğal kabul etmesiyle de sürdürülür. Dolayısıyla sosyalist hareketin
görevi yalnızca iktidarı ele geçirmek değil, aynı zamanda yeni bir kültürel ve
ahlaki önderlik inşa etmektir.
Bu çerçevede Gramsci,
"organik aydın" kavramını geliştirerek her toplumsal sınıfın kendi
dünya görüşünü üreten aydınlara ihtiyaç duyduğunu ileri sürdü. İşçi sınıfı
yalnızca ekonomik mücadeleyle değil; eğitim, kültür, sanat, gazetecilik ve
düşünce üretimi alanlarında da kendi kadrolarını yetiştirmek zorundaydı.
Gramsci'nin
geliştirdiği bu kavramlar, yalnızca İtalya faşizmini anlamak açısından değil,
modern kapitalist toplumların işleyişini çözümlemek bakımından da kalıcı bir
teorik mirastır. Hegemonya, tarihsel blok, organik aydınlar ve mevzi savaşı
kavramları, daha sonraki sosyal ve siyasal teori çalışmalarında uluslararası
ölçekte geniş yankı uyandırmıştır.
Bu nedenle Gramsci'nin Hapishane
Defterleri, yalnızca faşizmin yenilgisine ilişkin bir muhasebe değil; Batı
Avrupa'da sosyalist siyasetin geleceğine ilişkin kapsamlı bir stratejik yeniden
düşünme girişimidir.
7. Sonuç
ve Dersler
Faşizm, kapitalizmin
çözümsüz kalan yapısal krizlerinden ve işçi hareketinin devrimci bir
önderlikten yoksun olmasından beslenir. İtalyan proletaryası Biennio Rosso’da
iktidarı alabilecek güce sahipti; ancak PSI’ın eylemsiz maksimalizmi ile PCI’ın
ilk dönemindeki doktriner sekterliği işçi sınıfını felç etti. Bu bölünme,
faşist karşı-devrimin İtalya'yı yirmi yıl boyunca karanlığa gömmesine neden
olan en hayati faktördü.
İtalya deneyimi,
faşizmin yalnızca ekonomik krizlerin otomatik sonucu olmadığını; sınıf
mücadelelerinin belirli tarihsel koşullarda aldığı siyasal biçimlerden biri
olduğunu göstermektedir. Kapitalist düzenin krizleri tek başına faşizmi
kaçınılmaz kılmaz; bu krizlerin nasıl sonuçlanacağı, toplumsal sınıfların
örgütlülüğüne, siyasal önderliklerin stratejilerine ve devlet aygıtının aldığı
tutuma bağlıdır.
Biennio
Rosso, işçi sınıfının tarihsel olarak en güçlü
olduğu dönemlerden biri olmasına rağmen, devrimci durumun siyasal iktidarın devralınmasına
dönüşememesi, karşı-devrimci güçlerin toparlanmasına zaman kazandırmıştır.
Devrimci enerjinin örgütsel ve stratejik bir bütünlük içinde
yönlendirilememesi, faşist hareketin giderek meşruiyet kazanmasının önünü
açmıştır.
İtalya örneği aynı
zamanda egemen sınıfların, parlamenter demokrasiyi kendi sınıfsal çıkarlarını
koruduğu sürece desteklediğini; bu düzenin yetersiz kaldığını düşündüklerinde
ise totaliter ve faşist çözümlere yönelebileceklerini göstermektedir. Bu
nedenle faşizm, liberal devletin bütünüyle dışından gelen yabancı bir unsur
değil; belirli tarihsel koşullarda onun içinden gelişebilen olağanüstü bir
yönetim biçimidir.
Faşizmin yükselişinde
yalnızca faşist hareketin gücü değil, anti-faşist güçlerin parçalanmışlığı da
belirleyici rol oynamıştır. Sosyalistler, komünistler, sendikalar,
kooperatifler ve diğer halk örgütleri arasında kalıcı bir ortak mücadele
cephesinin kurulamaması, faşist şiddetin tek tek örgütleri tasfiye etmesini
kolaylaştırmıştır.
Bu bağlamda Arditi
del Popolo deneyimi, birleşik anti-faşist direnişin tarihsel önemini ortaya
koyarken; PSI ile PCI arasındaki stratejik ayrılıklar ise ideolojik doğruluk
adına siyasal yalnızlaşmanın ağır sonuçlarını göstermektedir. Bu deneyim
yalnızca İtalya tarihinin değil, yirminci yüzyıl sosyalist hareketinin en
önemli stratejik derslerinden biridir.
Gramsci'nin
geliştirdiği hegemonya, tarihsel blok ve mevzi savaşı kavramları ise bu
yenilgiden çıkarılan teorik sonuçların en olgun ifadesini oluşturur. Kapitalizme
veya faşizme karşı mücadele yalnızca seçim dönemlerinde ya da iktidar
krizlerinde değil; eğitimden kültüre, sendikalardan yerel örgütlenmelere kadar
sivil toplumun bütün alanlarında uzun soluklu bir siyasal ve ideolojik çalışma
gerektirir.
İtalya deneyimi ayrıca
faşizmin iktidara gelişinin ani bir darbe ya da tek bir olayın sonucu
olmadığını göstermektedir. Biennio Rosso'nun ardından başlayan
karşı-devrimci şiddet, büyük sermayenin desteği, devlet kurumlarının pasif ya
da aktif iş birliği, monarşinin tercihleri, liberal muhalefetin kararsızlığı ve
işçi hareketinin stratejik bölünmüşlüğü birbirini tamamlayan tarihsel süreçler
olarak faşist diktatörlüğün kuruluşuna zemin hazırlamıştır.
8. Güncel
Durum
İtalya kesiti yalnızca
geçmişe ilişkin tarihsel bir inceleme değil, modern faşist hareketlerin belirli
toplumsal ve siyasal koşullar altında nasıl ortaya çıkabileceğine ve iktidarı
devralabileceğine dair analitik bir çerçeve sunar. Bu çerçeve, faşizmi tekil
bir tarihsel olaydan ziyade, belirli kriz konjonktürlerinde ortaya çıkan bir
siyasal biçim olarak ele almayı mümkün kılar.
Bu bağlamda, faşist
hareketlerin güncel görünümü tarihsel İtalya örneğinden birebir kopyalanabilir
bir model olarak değil, farklı toplumsal yapılarda farklı biçimler alan bir
eğilimler kümesi olarak değerlendirilmelidir. Günümüzde bu hareketler çoğu durumda,
klasik anlamda kitlesel iktidar projelerinden ziyade, mevcut siyasal düzen
içinde konumlanan ve onun sınırları içerisinde gelişen yapılardır.
Bu tür hareketlerin
toplumsal etkisi, büyük ölçüde işçi sınıfı hareketinin örgütlenme düzeyi,
sendikal yapıların gücü ve genel siyasal temsil mekanizmalarının işleyişiyle
yakından ilişkilidir. Bu nedenle faşizmin ortaya çıkışı, tek bir ideolojik
kaynaktan çok, birden fazla toplumsal gerilimin aynı anda yoğunlaşmasıyla
açıklanabilir.
Bu gerilimler arasında
ekonomik kriz dönemlerinde sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesi, siyasal
temsil mekanizmalarına yönelik güvensizlik, devlet elitlerinin kriz yönetim
kapasitesi ve ara katmanların konum kaygıları gibi faktörler yer alır. Ancak bu
unsurların her biri, farklı tarihsel bağlamlarda farklı sonuçlar doğurabilir;
bu nedenle belirleyici olan, bu unsurların somut olarak nasıl eklemlendiğidir.
Bu açıdan bakıldığında,
faşist hareketlerin siyasal sistem içindeki rolü sabit değildir. Bazı
bağlamlarda marjinal ve protest bir hat üzerinde kalırken, bazı durumlarda
sistem içi siyasal dengeyi etkileyen daha görünür aktörlere dönüşebilirler. Bu
dönüşümün yönü, yalnızca bu hareketlerin iç dinamikleriyle değil, aynı zamanda
karşıt toplumsal güçlerin örgütlenme kapasitesiyle de belirlenir.
Dolayısıyla tarihsel
deneyim, faşizmin yükselişini kaçınılmaz bir sonuç olarak değil, belirli
koşullar altında mümkün hale gelen bir siyasal olasılık olarak değerlendirmeyi
gerektirir. Bu olasılığın gerçek bir iktidar formuna dönüşmesi ise, her zaman
çok katmanlı ve çatışmalı bir toplumsal sürecin sonucudur.
İtalya örneği, modern
faşist hareketlerin uygun koşullarda tarihsel olarak totaliter yönelimler
üretebildiğini göstermiştir. Bununla birlikte, daha yakın tarihsel deneyimler,
bu tür hareketlerin her bağlamda aynı doğrultuda gelişmediğini; siyasal sistemin
yapısı, toplumsal sınıf ilişkileri ve örgütlü karşı güçlerin kapasitesine bağlı
olarak farklı sonuçlar doğurabildiğini de ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede güncel
faşist veya aşırı sağ hareketler, güçlü ve örgütlü bir işçi sınıfı hareketinin
zayıfladığı ya da parçalı olduğu koşullarda, toplumsal hoşnutsuzlukları siyasal
alana taşıyan ara kanallar olarak işlevlidir. Bu durum, bu hareketlerin her
zaman doğrudan totaliter rejim inşasına yöneldiği anlamına gelmemekte; tersine,
farklı siyasal sistemlerde farklı işlevler üstlenebildiklerini göstermektedir.
Bazı Avrupa
örneklerinde bu hareketlerin parlamenter sistem içinde yer aldığı, seçim
rekabetine dahil olduğu ve mevcut anayasal çerçeve içinde faaliyet gösterdiği
görülmektedir. Bu durum, tarihsel faşizm deneyiminden farklı olarak, çağdaş
siyasal bağlamlarda bu tür hareketlerin çoğu zaman kapitalist demokrasi dışına
tamamen taşan değil, demokratik rejim içinde konumlanan yapılar haline
gelebildiğine işaret eder. Günümüzde faşist hareketler güçlü ve örgütlü bir
işçi sınıfı hareketinin yokluğunda, kitlelerde oluşan itirazları ve
hoşnutsuzlukları soğurmakla görevli, temel olarak kapitalist sistemin emniyet
supabı işlevini üstlenmek üzere çeşitli muhalefet rollerine ya da kapitalist
demokrasi sınırları dahilinde kalarak sermaye sınıfına ve kapitalist sisteme
hizmet etmek üzere yürütme gücünde fonksiyonlara sahiptir.
Bu nedenle faşizmin ve
aşırı sağ hareketlerin ortaya çıkışı ve gelişimi, ekonomik kriz, siyasal
kutuplaşma, devlet elitlerinin tercihleri, küçük burjuva katmanların dönüşümü
ve emek hareketinin örgütlenme kapasitesi gibi birden fazla dinamiğin
etkileşimi içinde ele alınmalıdır. Bu etkileşimin sonuçları ise her tarihsel ve
ulusal bağlamda farklılaşmaktadır.
Bir ülkede işçi
hareketinin zayıf ya da parçalı olduğu koşullarda, işçi sınıfının siyasal
iktidarı almaya yetecek bilinç ve örgütlülük düzeyi yoksa, biçimsel demokratik
özellikler yanı sıra faşizan özellikleri de içselleştirmiş kapitalist demokrasilerde,
totaliter rejimler kurma yerine sistem içi işlevlerle donanmış faşist parti ve hareketlere
karşı sosyalistlerin geniş siyasal ittifaklar oluşturması beklenmez. Ayrıca
neo-liberal otoriter kapitalist demokrasileri “faşizm” olarak etiketleyip,
siyasal iktidara karşı mücadele ederken sosyal demokratik liberal partilerin
arkasında hizalanmaktan doğabilecek bir yarar yoktur. Sol güçlerin kitleler
içerisinde kendi örgütsel kapasitelerini artırma çalışmalarına devam etmesi ve
kendi aralarında güç birlikleri oluşturması ise olağandır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.