Mahmut
Boyuneğmez
1.
Giriş: Modernitenin Bunalımı ve Post-modern Düşüncenin Ortaya Çıkışı
Post-modernizm, 20.
yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve felsefe, sanat, mimari, sosyoloji,
kültür kuramı ile siyaset teorisi üzerinde önemli etkiler yaratan düşünsel bir
yönelimdir. Kavram, ilk bakışta yalnızca modernizmin ardından gelen kronolojik
bir dönemi ifade ediyor gibi görünse de, gerçekte modernitenin temel
varsayımlarına yöneltilmiş yıkıcı bir eleştiriyi barındırır. Ancak bu, pozitif
bir alternatif üretemeyen, teorik olarak modernizme almaşık kapsamlı ve
derinlikli bir paradigma ileri süremeyen negatif bir eleştiridir.
Modernite, tarihsel
olarak Aydınlanma düşüncesinin ürünüydü. İnsan aklının, bilimsel yöntemin ve
teknolojik gelişmenin toplumsal ilerlemenin temel motorları olduğu; insanlığın
bilgi birikimi arttıkça daha özgür, daha eşit ve rasyonel bir toplumsal düzen kurulabileceği
varsayılıyordu. Bu perspektif bütünüyle yanlış değildir; insanlık tarihi
gerçekten de bilimsel bilgi, üretici güçler ve toplumsal örgütlenme biçimleri
bakımından muazzam ilerlemeler kaydetmiştir.
Ancak
tarihsel-diyalektik materyalizmin gösterdiği üzere, ilerleme hiçbir zaman
doğrusal ve pürüzsüz bir hat izlememiştir. Bilgi birikimi ve teknik gelişim,
kapitalist toplumsal ilişkilerde sıçramalar, krizler ve dönüşümlerle birlikte
gerçekleşmiş; geniş kitlelerin cahil bırakılması ve sömürülmesi pahasına
gelişmiştir. Toplumların daha rasyonel ve özgür biçimlerde örgütlenebilmesi,
kendiliğinden işleyen bir evrimin değil; büyük tarihsel kırılmaların,
devrimlerin ve sınıfsal mücadelelerin bir sonucudur.
20. yüzyılın somut
deneyimleri —dünya savaşları, faşizm, sömürgeci vahşet, soykırımlar ve nükleer
yıkım tehdidi— Aydınlanma’nın o saf ve iyimser ilerleme anlayışını şiddetle
sarsmış bulunuyor. Teknik ilerlemelerin kendi başına özgürleşme getirmediği,
aksine birer tahakküm aparatına dönüşebildiği anlaşıldığında, modernitenin
evrensellik, nesnellik ve ilerleme iddiaları yoğun bir meşruiyet bunalımına girmiştir.
Post-modernizm tam
olarak bu tarihsel bunalım zemininde boy gösterdi. Ne var ki modernitenin
karşıtlık ve çelişkilerine işaret etmek ile modernitenin bilgi ve hakikat
iddialarını bütünüyle reddetmek aynı şey değildir. Tarihsel-diyalektik
materyalist perspektif açısından post-modernizmin temel sağlıksız yanı da
burada başlar: Post-modernizm, modernitenin gerçek sorunlarını, karşıtlık ve çelişkileri
ile bunların arkasındaki tarihsel-toplumsal nedenleri (yani kapitalist üretim
ve toplumsal ilişkilerin geldiği yeri) açıklamak yerine; evrensel açıklama
girişimlerinin ve bütünlük fikrinin bizzat kendisini hedef almaktadır.
Bilgi ile iktidar
arasındaki ilişkilerin sorgulanması, marjinalleştirilmiş toplumsal deneyimlerin
görünür kılınması ve mekanik ilerleme fikrinin eleştirel bir incelemeye tabi
tutulması, post-modern düşüncenin ilgi uyandıran yanlarıdır. Ancak bu konulardaki
çabaları, onun teorik sınırlarını ve açıklayıcı kapasitesine ilişkin sorunları
ortadan kaldırmamaktadır.
2.
Epistemolojik Dönüşüm: Hakikatin Parçalanması
Post-modern düşüncenin
en ayırt edici hamlesi, bilgi anlayışında ileri sürülen değişimdir. Modern
düşünce objektif ve evrensel bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu vazederken,
post-modern yaklaşım bilginin tarihsel, kültürel ve dilsel koşullar içinde
üretildiğini vurgular. Bu vurgu belirli ölçüde doğrudur; insan bilgisi hiçbir
zaman tarihin ve toplumsal pratiklerin dışında, steril bir laboratuvarda
oluşmaz. Bilimsel teoriler bile belirli tarihsel-ekonomik koşullar bağlamında
filizlenir. Ancak post-modern düşünce, bu haklı tespiti aşırı uca taşıyarak
nesnel hakikatin kendisini bütünüyle problemli ve imkânsız hale getirmektedir.
Dil ve
Yapı Söküm
Jacques Derrida’nın
öncülük ettiği dil felsefesi bu yaklaşımın en berrak örneğidir. Derrida’ya göre
dil, gerçekliği doğrudan yansıtan nötr ve şeffaf bir araç değildir; anlamlar
sabit olmayıp her kavram ancak başka kavramlarla kurduğu fark ve dolayım ilişkileri
içinde geçici olarak var olur.
Derrida’nın temel
hedefi, maddi gerçekliğin varlığını inkâr etmekten çok, anlamın nihai ve
değişmez biçimde temellendirilebileceği varsayımını sorgulamaktı. Ancak sonraki
yıllarda bu yaklaşım dahilindeki bazı yorumlar, anlamın göreli oluşundan
hareketle nesnel gerçekliğin kendisinin de problemli olduğu sonucuna
ulaşmıştır. Derrida’nın “metin dışı hiçbir şey yoktur” tezi, post-modern
takipçileri tarafından radikal bir epistemolojik göreliliğe bükülmüş ve maddi
dünya bütünüyle dilsel bir kurguya indirgenmiştir.
Tarihsel-diyalektik
materyalizm açısından bakıldığında, dilin toplumsal mücadelelerden bağımsız
olmadığı ve kelimelerin ideolojik çatışmaların birer taşıyıcısı ve alanı olduğu
tespiti hayati önemdedir (Voloşinov'un 1929 tarihli çalışmalarından bu yana).
Ancak bundan, metinlerin veya toplumsal gerçekliğin hiçbir belirlenebilir anlam
taşımadığı, her şeyin sonsuz bir yorum girdabına mahkûm olduğu sonucu çıkmaz.
Derrida’nın geliştirdiği "yapı söküm" yöntemi, doğal ve değişmez
görünen egemen anlamların tarihsel olarak nasıl inşa edildiğini göstermekteyse
de, aşırı yorumlandığında tehlikeli bir yöne sapar: Gerçekliğin dilsel
kurguların ötesinde, zihinden bağımsız bir maddi varlığa sahip olduğu fikrini
zayıflatır ve dünyayı bir "metinler arası oyuna" indirger.
Bilgi
ve İktidar
Michel Foucault ise
bilgi üretimi ile iktidar mekanizmaları arasındaki kopmaz ilişkiyi mercek
altına almıştır. Foucault’ya göre hastaneler, okullar, hapishaneler ve kışlalar
gibi kurumlar yalnızca bilgi üretmez, aynı zamanda o bilgiye uygun "özne
tipleri" imal eder. Foucault’nun dikkat çeken yanı, iktidarın yalnızca
devlet aygıtı veya hukuki zor mekanizmaları aracılığıyla değil, günlük yaşamın
sıradan pratikleri içerisinde de işlediğini belirtmesidir. Bu yaklaşım, modern
toplumlarda tahakküm biçimlerinin karmaşıklığını anlamak açısından uyarıcıdır.
Ona göre iktidar, yalnızca devlet cihazında tepeden inme bir aygıt olarak
değil, günlük yaşamın kılcal damarlarında, her türlü mikro ilişkide
işlemektedir.
Foucault’nun iktidarın
yaygınlığına dair bu tespiti, mikro düzeydeki tahakküm ilişkilerini teorik görüş
alanına dahil etmesi bakımından önemli olsa da, yapısal bir analiz açısından
hakikatten saptırıcı bir potansiyel taşır. İktidarın neredeyse her toplumsal
ilişkiye yayılması ve her yerde bulunması, onun gerçekçi ve teorik bir biçimde
kavranmasını engeller. Çünkü bir ilişkinin "iktidar ilişkisi" olarak
tanımlanabilmesi için eşitsizlik zemininde somut bir baskı, zorlama,
cezalandırma veya şiddet uygulamasının (ya da bunların potansiyel tehdidinin/imasının)
olması gerekir.
İktidarı yapısal
merkezinden (sınıf) koparıp her yere dağıttığınızda, aslında onun toplumsal
oluşum mekanizmasının ve sınıfsal kaynağının üzerini örtmüş olursunuz.
Kapitalist toplumda sömürü ilişkilerinin belirlediği iktisadi ve siyasal
tahakküm, diğer tüm (mikro-)iktidar biçimlerinin (cinsler arası patriyarka,
hiyerarşik organizasyonlardaki ilişkiler, tarikatlar) arasında başat iktidar
biçimidir.
Foucault’yu
değerlendirdiğimizde sorunun, iktidarın toplumsal yaşamın farklı düzeylerinde
ortaya çıkabileceğini kabul etmekte değil; bu farklı iktidar biçimleri
arasındaki önem sıralamasını ve onları yeniden üreten temel toplumsal
ilişkileri açıklamaktan vazgeçmek olduğu anlaşılmaktadır.
3.
Büyük Anlatılara Yönelik Kuşkuculuk
Jean-François Lyotard,
post-modern durumu en özlü biçimiyle "büyük anlatılara
(meta-anlatılara) yönelik bir kuşkuculuk" olarak tanımlamıştır. Modern
toplumlar tarihi, toplumu ve insanlığın kurtuluşunu açıklamak için kapsamlı
teoriler geliştirmişti: Aydınlanma’nın aklın özgürleşmesi ülküsü, liberalizmin
piyasa endeksli sahte özgürlük anlayışı ve Marksizm’in tarihsel materyalist
gelişim teorisi bu büyük anlatıların başlıca örnekleridir.
Lyotard’a göre bu tür “totalleştirici”
teoriler, toplumsal çeşitliliği ve yerel farklılıkları tek bir açıklama modeli
içine hapsetme eğilimindedir. Bu nedenle post-modernizm yüzünü yerel
deneyimlere, tikel kimliklere ve mikro anlatılara dönmüştür.
Ancak burada toplumsal
mücadelelerin önünü kesen önemli bir teorik hata vardır: Toplumsal yaşamın
karmaşık, çok katmanlı ve devingen olması, onun belirli yapısal
düzenliliklere ve yasalara sahip olmadığı anlamına gelmez. Bilimin ve
felsefenin asli görevi, görünüşte birbirinden bağımsız ve kopuk duran olgular
arasındaki o içsel, yapısal bağlantıları açığa çıkarmaktır.
Kapitalist toplum evet,
kendi doğası gereği sayısız kültürel farklılık, alt kimlik ve yaşam biçimi
üretir; fakat bu atomizasyon, sistemin özsel işleyiş mekanizmaları olmadığı
anlamına gelmez. Ücretli emek, sermaye birikimi, artık-değer üretimi ve
sınıfsal karşıtlıklar ile sistemin kendini yeniden üreten mekanizmaları modern
kapitalist toplumun temel hareket yasalarını oluşturmaya devam etmektedir. Bu
nedenle "bütünlük" (totality) kavramını kategorik olarak reddetmek,
gerçekliğin karmaşıklığını açıklamak değil, o karmaşıklığı olduğu gibi kabul
edip sisteme teslim olmaktır. Parçalanmış görünüşlerin ardındaki yapısal
ilişkileri araştırmayan bir yaklaşım, toplumsal dönüşüm olanaklarını da felç
eder.
4.
Simülasyon Çağı ve Hipergerçeklik
Jean Baudrillard,
çağdaş kapitalist toplumda medya, imaj ve tüketim kültürünün mutlak bir
egemenlik kurduğunu ileri sürerek "Simülasyon" teorisini
geliştirmiştir. Baudrillard’a göre insanlar artık gerçekliğin kendisiyle değil,
onun kitle iletişim araçları ve dijital ağlar tarafından üretilen temsilleriyle
(simulakra) ilişki kurmaktadır. Reklamlar, televizyon ve sosyal medya, gerçek
ile temsil arasındaki sınırları tamamen sökerek bir "hipergerçeklik"
evreni yaratmıştır.
Bu analiz, Guy
Debord’un "Gösteri Toplumu" eleştirisinin (insani yaşantıların yerini
temsiller birikimine bırakması tespiti) karamsar bir devamı olarak okunabilir.
Günümüz pazarında tüketim nesneleri artık sadece fiziksel kullanım değerleri
için değil; taşıdıkları statü, prestij, marka değeri ve kimlik göstergeleri
için tüketilmektedir. İmaj üretimi, ekonomik yaşamın asli bir unsuru haline
gelmiştir.
Fakat Baudrillard’ın
düştüğü temel yanılgı, bu imaj kuşatmasından hareketle maddi gerçekliğin
bütünüyle ortadan kalktığı sonucuna varmasıdır. İnsanlar ekranlar veya
dijital simülasyonlar aracılığıyla hipergerçek bir deneyim yaşıyor olsalar
dahi, arka planda fabrikalarda, madenlerde ve atölyelerde üretim sürmekte,
somut insan emeği harcanmakta ve artı-değer sömürüsü üzerinden sermaye birikimi
amansızca devam etmektedir. Simülasyonların ve dijital imajların yaygınlaşması,
maddi üretim ilişkilerinin önemini ortadan kaldırmaz; aksine, o sömürü
ilişkilerinin üzerini örten, sokağın ortasındaki fetişizmi derinleştiren yeni
ideolojik biçimler yaratır.
5.
Diyalektik Materyalist Eleştiri: Post-modernizmin Sınıfsal Temeli
Tarihsel-diyalektik
materyalizmin en temel kurallarından biri, düşüncelerin gökten zembille
inmediği, tarihsel olarak belirli maddi toplumsal ilişkiler ve sınıf yapıları
içerisinde ortaya çıktığıdır. Bir döneme egemen olan düşünceler, özünde o
dönemin egemen sınıflarının toplumsal ve iktisadi konumlarının ve
habituslarının ideolojik yansımalarıdır. Bu nedenle post-modernizm, felsefi bir/birkaç
dehanın ürünü ya da entelektüel bir tercih olarak değil, somut tarihsel
koşulların ve sınıf yenilgilerinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
20. yüzyılın ikinci
yarısında, özellikle 1970'lerden itibaren yaşanan tarihsel atmosfer bu düşünsel
iklimi mayalamıştır:
- İşçi hareketlerinin Batı'da
kapitalist düzenin sınırlarını radikal biçimde zorlayamaması ve refah
devleti illüzyonlarıyla gerilemesi,
- Sosyalist blokta yaşanan toplumsal atalet,
ideolojik tıkanma ve ardından gelen cazibe yitimi ile çöküş süreçleri,
- Sermayenin neoliberal taarruzla
birlikte bütünlüklü toplumsal dönüşüm ve devrim perspektiflerine yönelik
inancı zayıflatması.
Post-modernizm, işte bu
tarihsel yenilgi ve geri çekilme atmosferinde yaygınlık kazanmıştır. İnsanların
kolektif eylemine, büyük kurtuluş/özgürleşme paradigmalarına ve sömürüsüz bir
dünya kurma iradesine duyulan inançsızlığın entelektüel ve ideolojik ifadesi
haline gelmiştir. Bu anlamda post-modernizm, moderniteye yönelik bir alternatif
değil; geç kapitalist dönemin yarattığı ideolojik ve kültürel teslimiyet
ikliminin özgün bir ürünüdür.
6. Geç
Kapitalizm ve Post-modern Kültür
Fredric Jameson,
post-modernizmi en isabetli biçimde "geç kapitalizmin kültürel
mantığı" olarak kavramsallaştırır. 1970'lerde Fordist (kitlesel,
homojen, tek tip) üretim modellerinin krize girmesiyle birlikte kapitalizm,
coğrafyacı David Harvey’nin de vurguladığı üzere Esnek Birikim Modeline
(Post-Fordizm) geçiş yapmıştır. Finansallaşma hızlanmış, küresel tedarik
zincirleri genişlemiş ve sermaye hareketleri uluslararası ölçekte muazzam bir
akışkanlık kazanmıştır.
Bu esnek ve akışkan
ekonomik dönüşüm, kültürel yaşamı da kendi mantığına göre biçimlendirmiştir:
- Geçicilik ve Tüketim:
Sürekli değişim normalleşmiş, kalıcılık yerini geçiciliğe bırakmıştır.
Zaman algısı parçalanmış, tarihsel bilinç zayıflarken anlık deneyim ve
güncellik kültürel yaşamın merkezine yerleşmiştir.
- Tarihsellik Duygusunun
Aşınması: Jameson’a göre post-modern kültürün
belirleyici özelliklerinden biri tarihsel bilincin zayıflamasıdır. Geçmiş
artık toplumsal dönüşümlerin ve mücadelelerin tarihsel birikimi olarak
değil, tüketilebilir estetik imgeler ve nostaljik referanslar deposu olarak
deneyimlenmektedir. Böylece bireyler içinde yaşadıkları toplumsal düzeni
tarihsel bir süreç olarak kavramakta giderek daha fazla zorlanmaktadır.
- Farklılıkların
Metalaşması: Post-modern kültürün o çok övülen
"çoğulculuk ve çeşitlilik" söylemi, geç kapitalizmin pazar
ihtiyaçlarıyla kusursuz bir uyum içinde çalışmaktadır. Kapitalizm artık
homojen kitlelere tek tip ürün satamadığı için, pazarı mikro kimliklere,
niş zevklere ve farklı yaşam tarzlarına bölmek zorundadır. Sistem,
kültürel farklılıkları bastırmak yerine onları metalaştırarak
yeniden üretir. Post-modernizm, kapitalist pazarın bu esnek
segmentasyonuna felsefi bir meşruiyet şalı örtmektedir.
7.
Hakikat Sorunu ve Görelilik Eleştirisi
Tarihsel-diyalektik
materyalizm, bilginin tarihsel ve toplumsal koşullar altında üretildiğini,
dolayısıyla mutlak bir donmuşluğa sahip olmadığını kabul eder. Ancak bu kabul,
post-modernistlerin iddia ettiği gibi "nesnel bir gerçekliğin bulunmadığı"
anlamına gelmez. İnsan zihni, nesnel dünyayı hiçbir zaman tek bir uğrakta,
mutlak ve eksiksiz biçimde kavrayamaz; bilgi tarihsel pratik ve mücadeleler
içinde derinleşir ve evrilir. Fakat bu bilişsel süreçte kavranmaya çalışılan
nesnel dünya, bizim zihnimizden ve hakkındaki söylemlerimizden bağımsız olarak
orada, maddi olarak mevcuttur.
Bu nedenle
tarihsel-diyalektik materyalizm, mutlak bilgi iddiasını reddederken
epistemolojik göreliliği kabul etmez. Bilginin tarihsel olması ile nesnel
gerçekliğin inkâr edilmesi arasında zorunlu bir ilişki bulunmamaktadır.
Post-modernizmin bazı uç
yorumlarında görülen aşırı görelilik (rölativizm) eğilimi, hakikat ile söylem
arasındaki ayrımı tamamen sökerek tehlikeli bir siyasi felce yol açmaktadır.
Eğer bütün bilgi biçimleri, teoriler ve iddialar yalnızca "birer söylemsel
kurgudan" ibaret görülürse; sınıf sömürüsü, emperyalist işgaller, iş
cinayetleri, ekonomik krizler ve mülkiyet ilişkileri de sadece "anlatılar
düzeyine" indirgenmiş olur.
Oysa kapitalist üretim
ilişkileri, insanların onlar hakkındaki süslü söylemlerinden veya inançlarından
bağımsız olarak amansızca işlemektedir. Nesnel doğa yasaları, öznenin zihninden
bağımsız olarak mevcuttur; bir öznenin yerçekimi yasasını reddetmesi onun
fiziksel gerçekliğini ve sonuçlarını ortadan kaldırmıyorsa, toplumsal
formasyonun nesnel hareket yasalarını (sermaye birikimi, artı-değer) söylemsel
olarak yok saymak da o mekanizmanın maddi işleyişini durdurmaz.
8.
Kimlik Politikaları ve Sınıf Meselesi
Post-modern düşüncenin
tarihsel süreçte ezilen, bastırılan ve dışlanmış toplumsal grupların
(kadınların, etnik azınlıkların, sömürgeleştirilmiş halkların) özgül
deneyimlerine dikkat çekmesi ve bu baskı biçimlerini görünür kılması
küçümsenemez bir katkıdır. Ancak, kimlik farklılıklarının analiz edilmesi ile
toplumsal bütünlüğün reddedilerek sınıf ekseninin tasfiye edilmesi aynı şey
değildir.
Bu eleştiri,
kadınların, etnik azınlıkların veya sömürgeleştirilmiş halkların mücadelelerini
küçümsemek anlamına gelmez. Tersine, bu mücadelelerin tarihsel önemini kabul
etmek, onları ortaya çıkaran maddi ve toplumsal koşulları araştırma
gerekliliğini de beraberinde getirir.
Kapitalist toplumda
cinsiyet, etnisite ve kültürel aidiyetler üzerinden kurulan baskı mekanizmaları
son derece gerçektir; fakat bunlar maddi üretim ilişkilerinden bütünüyle
bağımsız, havada uçuşan özerk alanlar değildir. Kapitalizm, bu yapısal
eşitsizlikleri ve kimlik pencerelerini bizzat kendi artık-değer sömürüsünü
tahkim etmek ve işçi sınıfını bölmek için kendi yeniden üretim mekanizmaları
içerisine başarıyla eklemler.
Tarihsel-diyalektik
materyalist yaklaşım, kimlikleri ve onların özgül ezilme biçimlerini göz ardı
etmez; aksine, bu baskıların hangi maddi, tarihsel ve ekonomik koşullar
zemininde üretildiğini açığa çıkarmayı hedefler. Çünkü farklı kültürel, etnik
veya cinsel kimliklere sahip olan emekçiler, üretim süreci içerisindeki o
nesnel, ortak konumları nedeniyle ortak bir sınıfsal çıkara sahiptirler.
Sınıf perspektifinin kategorik olarak terk edilmesi, farklı baskı biçimlerini
açıklamayı kolaylaştırmaz; aksine, bu baskıların köken aldığı asıl canavarı
—kapitalist sistemi— görünmez hale getirerek ezilenleri kültürel hak
taleplerine hapseder.
9.
Sonuç
Post-modernizm,
modernitenin bunalımlarını, tek tipçi rasyonalizmini ve mekanik ilerleme
inancını sarsması bakımından bir feryat olarak okunabilir. Ancak post-modernistler,
eleştirdikleri paradigmanın yerine toplumu açıklayabilecek ve onu
dönüştürebilecek bütünlüklü hiçbir alternatif koyamamıştır. Toplumsal
bütünlüklerin düşünsel düzlemde parçalanması, hakikat kavramının aşırı göreli
ve eylemsiz bir niteliğe büründürülmesi ve sınıf ilişkilerinin radikal bir
biçimde geri plana itilmesi, post-modernizmin temel teorik sağlıksızlığını ve
maluliyetini oluşturur.
Tarihsel-diyalektik
materyalist yaklaşım ise farklılık ile bütünlüğü, öznel deneyim ile nesnel
toplumsal ilişkileri, kültürel süreçler ile maddi üretim ilişkilerini
diyalektik bir birlik içinde kavramaya çalışır. Çünkü insanlık tarihi, sadece
dilde serbestçe süzülen söylemlerin ve simülasyonların tarihi değil; bizzat
üretici güçlerin, üretim ilişkilerinin, maddi yaşam koşullarının ve bunları
altüst edecek olan sınıf mücadelelerinin tarihidir.
Toplumsal bütünlüğün
kavranmasından vazgeçildiğinde eleştirel düşünce açıklayıcı gücünü önemli
ölçüde kaybetmektedir. Bu nedenle post-modernizm, modernitenin büyük ölçüde negatif
bir eleştirisi ve geç kapitalizmin kültürel bir suç ortağı ya da bu dönemin
ideolojik ufkunu yansıtan bir düşünsel yönelim olarak kalmaktadır. Kapitalist
toplumsal düzenin ve sömürünün aşılmasına yönelik bütüncül bir açıklama ve
dönüştürme teorisi sunmakta bütünüyle yetersizdir. Dünyayı sadece yorumlamakla
yetinmeyip onu değiştirmek isteyen bireysel ve kolektif iradeler için, Marksizm
gibi bütünlüklü, maddi temellere dayanan bir tarih ve toplum teorisinin
savunulması ve geliştirilmesi hayati bir zorunluluktur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.