Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

12 Haziran 2026 Cuma

Post-modernizm: Geç Kapitalizmin İdeolojik ve Kültürel İfadesi

Mahmut Boyuneğmez

1. Giriş: Modernitenin Bunalımı ve Post-modern Düşüncenin Ortaya Çıkışı

Post-modernizm, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve felsefe, sanat, mimari, sosyoloji, kültür kuramı ile siyaset teorisi üzerinde önemli etkiler yaratan düşünsel bir yönelimdir. Kavram, ilk bakışta yalnızca modernizmin ardından gelen kronolojik bir dönemi ifade ediyor gibi görünse de, gerçekte modernitenin temel varsayımlarına yöneltilmiş yıkıcı bir eleştiriyi barındırır. Ancak bu, pozitif bir alternatif üretemeyen, teorik olarak modernizme almaşık kapsamlı ve derinlikli bir paradigma ileri süremeyen negatif bir eleştiridir.

Modernite, tarihsel olarak Aydınlanma düşüncesinin ürünüydü. İnsan aklının, bilimsel yöntemin ve teknolojik gelişmenin toplumsal ilerlemenin temel motorları olduğu; insanlığın bilgi birikimi arttıkça daha özgür, daha eşit ve rasyonel bir toplumsal düzen kurulabileceği varsayılıyordu. Bu perspektif bütünüyle yanlış değildir; insanlık tarihi gerçekten de bilimsel bilgi, üretici güçler ve toplumsal örgütlenme biçimleri bakımından muazzam ilerlemeler kaydetmiştir.

Ancak tarihsel-diyalektik materyalizmin gösterdiği üzere, ilerleme hiçbir zaman doğrusal ve pürüzsüz bir hat izlememiştir. Bilgi birikimi ve teknik gelişim, kapitalist toplumsal ilişkilerde sıçramalar, krizler ve dönüşümlerle birlikte gerçekleşmiş; geniş kitlelerin cahil bırakılması ve sömürülmesi pahasına gelişmiştir. Toplumların daha rasyonel ve özgür biçimlerde örgütlenebilmesi, kendiliğinden işleyen bir evrimin değil; büyük tarihsel kırılmaların, devrimlerin ve sınıfsal mücadelelerin bir sonucudur.

20. yüzyılın somut deneyimleri —dünya savaşları, faşizm, sömürgeci vahşet, soykırımlar ve nükleer yıkım tehdidi— Aydınlanma’nın o saf ve iyimser ilerleme anlayışını şiddetle sarsmış bulunuyor. Teknik ilerlemelerin kendi başına özgürleşme getirmediği, aksine birer tahakküm aparatına dönüşebildiği anlaşıldığında, modernitenin evrensellik, nesnellik ve ilerleme iddiaları yoğun bir meşruiyet bunalımına girmiştir.

Post-modernizm tam olarak bu tarihsel bunalım zemininde boy gösterdi. Ne var ki modernitenin karşıtlık ve çelişkilerine işaret etmek ile modernitenin bilgi ve hakikat iddialarını bütünüyle reddetmek aynı şey değildir. Tarihsel-diyalektik materyalist perspektif açısından post-modernizmin temel sağlıksız yanı da burada başlar: Post-modernizm, modernitenin gerçek sorunlarını, karşıtlık ve çelişkileri ile bunların arkasındaki tarihsel-toplumsal nedenleri (yani kapitalist üretim ve toplumsal ilişkilerin geldiği yeri) açıklamak yerine; evrensel açıklama girişimlerinin ve bütünlük fikrinin bizzat kendisini hedef almaktadır.

Bilgi ile iktidar arasındaki ilişkilerin sorgulanması, marjinalleştirilmiş toplumsal deneyimlerin görünür kılınması ve mekanik ilerleme fikrinin eleştirel bir incelemeye tabi tutulması, post-modern düşüncenin ilgi uyandıran yanlarıdır. Ancak bu konulardaki çabaları, onun teorik sınırlarını ve açıklayıcı kapasitesine ilişkin sorunları ortadan kaldırmamaktadır.

2. Epistemolojik Dönüşüm: Hakikatin Parçalanması

Post-modern düşüncenin en ayırt edici hamlesi, bilgi anlayışında ileri sürülen değişimdir. Modern düşünce objektif ve evrensel bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu vazederken, post-modern yaklaşım bilginin tarihsel, kültürel ve dilsel koşullar içinde üretildiğini vurgular. Bu vurgu belirli ölçüde doğrudur; insan bilgisi hiçbir zaman tarihin ve toplumsal pratiklerin dışında, steril bir laboratuvarda oluşmaz. Bilimsel teoriler bile belirli tarihsel-ekonomik koşullar bağlamında filizlenir. Ancak post-modern düşünce, bu haklı tespiti aşırı uca taşıyarak nesnel hakikatin kendisini bütünüyle problemli ve imkânsız hale getirmektedir.

Dil ve Yapı Söküm

Jacques Derrida’nın öncülük ettiği dil felsefesi bu yaklaşımın en berrak örneğidir. Derrida’ya göre dil, gerçekliği doğrudan yansıtan nötr ve şeffaf bir araç değildir; anlamlar sabit olmayıp her kavram ancak başka kavramlarla kurduğu fark ve dolayım ilişkileri içinde geçici olarak var olur.

Derrida’nın temel hedefi, maddi gerçekliğin varlığını inkâr etmekten çok, anlamın nihai ve değişmez biçimde temellendirilebileceği varsayımını sorgulamaktı. Ancak sonraki yıllarda bu yaklaşım dahilindeki bazı yorumlar, anlamın göreli oluşundan hareketle nesnel gerçekliğin kendisinin de problemli olduğu sonucuna ulaşmıştır. Derrida’nın “metin dışı hiçbir şey yoktur” tezi, post-modern takipçileri tarafından radikal bir epistemolojik göreliliğe bükülmüş ve maddi dünya bütünüyle dilsel bir kurguya indirgenmiştir.

Tarihsel-diyalektik materyalizm açısından bakıldığında, dilin toplumsal mücadelelerden bağımsız olmadığı ve kelimelerin ideolojik çatışmaların birer taşıyıcısı ve alanı olduğu tespiti hayati önemdedir (Voloşinov'un 1929 tarihli çalışmalarından bu yana). Ancak bundan, metinlerin veya toplumsal gerçekliğin hiçbir belirlenebilir anlam taşımadığı, her şeyin sonsuz bir yorum girdabına mahkûm olduğu sonucu çıkmaz. Derrida’nın geliştirdiği "yapı söküm" yöntemi, doğal ve değişmez görünen egemen anlamların tarihsel olarak nasıl inşa edildiğini göstermekteyse de, aşırı yorumlandığında tehlikeli bir yöne sapar: Gerçekliğin dilsel kurguların ötesinde, zihinden bağımsız bir maddi varlığa sahip olduğu fikrini zayıflatır ve dünyayı bir "metinler arası oyuna" indirger.

Bilgi ve İktidar

Michel Foucault ise bilgi üretimi ile iktidar mekanizmaları arasındaki kopmaz ilişkiyi mercek altına almıştır. Foucault’ya göre hastaneler, okullar, hapishaneler ve kışlalar gibi kurumlar yalnızca bilgi üretmez, aynı zamanda o bilgiye uygun "özne tipleri" imal eder. Foucault’nun dikkat çeken yanı, iktidarın yalnızca devlet aygıtı veya hukuki zor mekanizmaları aracılığıyla değil, günlük yaşamın sıradan pratikleri içerisinde de işlediğini belirtmesidir. Bu yaklaşım, modern toplumlarda tahakküm biçimlerinin karmaşıklığını anlamak açısından uyarıcıdır. Ona göre iktidar, yalnızca devlet cihazında tepeden inme bir aygıt olarak değil, günlük yaşamın kılcal damarlarında, her türlü mikro ilişkide işlemektedir.

Foucault’nun iktidarın yaygınlığına dair bu tespiti, mikro düzeydeki tahakküm ilişkilerini teorik görüş alanına dahil etmesi bakımından önemli olsa da, yapısal bir analiz açısından hakikatten saptırıcı bir potansiyel taşır. İktidarın neredeyse her toplumsal ilişkiye yayılması ve her yerde bulunması, onun gerçekçi ve teorik bir biçimde kavranmasını engeller. Çünkü bir ilişkinin "iktidar ilişkisi" olarak tanımlanabilmesi için eşitsizlik zemininde somut bir baskı, zorlama, cezalandırma veya şiddet uygulamasının (ya da bunların potansiyel tehdidinin/imasının) olması gerekir.

İktidarı yapısal merkezinden (sınıf) koparıp her yere dağıttığınızda, aslında onun toplumsal oluşum mekanizmasının ve sınıfsal kaynağının üzerini örtmüş olursunuz. Kapitalist toplumda sömürü ilişkilerinin belirlediği iktisadi ve siyasal tahakküm, diğer tüm (mikro-)iktidar biçimlerinin (cinsler arası patriyarka, hiyerarşik organizasyonlardaki ilişkiler, tarikatlar) arasında başat iktidar biçimidir.

Foucault’yu değerlendirdiğimizde sorunun, iktidarın toplumsal yaşamın farklı düzeylerinde ortaya çıkabileceğini kabul etmekte değil; bu farklı iktidar biçimleri arasındaki önem sıralamasını ve onları yeniden üreten temel toplumsal ilişkileri açıklamaktan vazgeçmek olduğu anlaşılmaktadır.

3. Büyük Anlatılara Yönelik Kuşkuculuk

Jean-François Lyotard, post-modern durumu en özlü biçimiyle "büyük anlatılara (meta-anlatılara) yönelik bir kuşkuculuk" olarak tanımlamıştır. Modern toplumlar tarihi, toplumu ve insanlığın kurtuluşunu açıklamak için kapsamlı teoriler geliştirmişti: Aydınlanma’nın aklın özgürleşmesi ülküsü, liberalizmin piyasa endeksli sahte özgürlük anlayışı ve Marksizm’in tarihsel materyalist gelişim teorisi bu büyük anlatıların başlıca örnekleridir.

Lyotard’a göre bu tür “totalleştirici” teoriler, toplumsal çeşitliliği ve yerel farklılıkları tek bir açıklama modeli içine hapsetme eğilimindedir. Bu nedenle post-modernizm yüzünü yerel deneyimlere, tikel kimliklere ve mikro anlatılara dönmüştür.

Ancak burada toplumsal mücadelelerin önünü kesen önemli bir teorik hata vardır: Toplumsal yaşamın karmaşık, çok katmanlı ve devingen olması, onun belirli yapısal düzenliliklere ve yasalara sahip olmadığı anlamına gelmez. Bilimin ve felsefenin asli görevi, görünüşte birbirinden bağımsız ve kopuk duran olgular arasındaki o içsel, yapısal bağlantıları açığa çıkarmaktır.

Kapitalist toplum evet, kendi doğası gereği sayısız kültürel farklılık, alt kimlik ve yaşam biçimi üretir; fakat bu atomizasyon, sistemin özsel işleyiş mekanizmaları olmadığı anlamına gelmez. Ücretli emek, sermaye birikimi, artık-değer üretimi ve sınıfsal karşıtlıklar ile sistemin kendini yeniden üreten mekanizmaları modern kapitalist toplumun temel hareket yasalarını oluşturmaya devam etmektedir. Bu nedenle "bütünlük" (totality) kavramını kategorik olarak reddetmek, gerçekliğin karmaşıklığını açıklamak değil, o karmaşıklığı olduğu gibi kabul edip sisteme teslim olmaktır. Parçalanmış görünüşlerin ardındaki yapısal ilişkileri araştırmayan bir yaklaşım, toplumsal dönüşüm olanaklarını da felç eder.

4. Simülasyon Çağı ve Hipergerçeklik

Jean Baudrillard, çağdaş kapitalist toplumda medya, imaj ve tüketim kültürünün mutlak bir egemenlik kurduğunu ileri sürerek "Simülasyon" teorisini geliştirmiştir. Baudrillard’a göre insanlar artık gerçekliğin kendisiyle değil, onun kitle iletişim araçları ve dijital ağlar tarafından üretilen temsilleriyle (simulakra) ilişki kurmaktadır. Reklamlar, televizyon ve sosyal medya, gerçek ile temsil arasındaki sınırları tamamen sökerek bir "hipergerçeklik" evreni yaratmıştır.

Bu analiz, Guy Debord’un "Gösteri Toplumu" eleştirisinin (insani yaşantıların yerini temsiller birikimine bırakması tespiti) karamsar bir devamı olarak okunabilir. Günümüz pazarında tüketim nesneleri artık sadece fiziksel kullanım değerleri için değil; taşıdıkları statü, prestij, marka değeri ve kimlik göstergeleri için tüketilmektedir. İmaj üretimi, ekonomik yaşamın asli bir unsuru haline gelmiştir.

Fakat Baudrillard’ın düştüğü temel yanılgı, bu imaj kuşatmasından hareketle maddi gerçekliğin bütünüyle ortadan kalktığı sonucuna varmasıdır. İnsanlar ekranlar veya dijital simülasyonlar aracılığıyla hipergerçek bir deneyim yaşıyor olsalar dahi, arka planda fabrikalarda, madenlerde ve atölyelerde üretim sürmekte, somut insan emeği harcanmakta ve artı-değer sömürüsü üzerinden sermaye birikimi amansızca devam etmektedir. Simülasyonların ve dijital imajların yaygınlaşması, maddi üretim ilişkilerinin önemini ortadan kaldırmaz; aksine, o sömürü ilişkilerinin üzerini örten, sokağın ortasındaki fetişizmi derinleştiren yeni ideolojik biçimler yaratır.

5. Diyalektik Materyalist Eleştiri: Post-modernizmin Sınıfsal Temeli

Tarihsel-diyalektik materyalizmin en temel kurallarından biri, düşüncelerin gökten zembille inmediği, tarihsel olarak belirli maddi toplumsal ilişkiler ve sınıf yapıları içerisinde ortaya çıktığıdır. Bir döneme egemen olan düşünceler, özünde o dönemin egemen sınıflarının toplumsal ve iktisadi konumlarının ve habituslarının ideolojik yansımalarıdır. Bu nedenle post-modernizm, felsefi bir/birkaç dehanın ürünü ya da entelektüel bir tercih olarak değil, somut tarihsel koşulların ve sınıf yenilgilerinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1970'lerden itibaren yaşanan tarihsel atmosfer bu düşünsel iklimi mayalamıştır:

  • İşçi hareketlerinin Batı'da kapitalist düzenin sınırlarını radikal biçimde zorlayamaması ve refah devleti illüzyonlarıyla gerilemesi,
  • Sosyalist blokta yaşanan toplumsal atalet, ideolojik tıkanma ve ardından gelen cazibe yitimi ile çöküş süreçleri,
  • Sermayenin neoliberal taarruzla birlikte bütünlüklü toplumsal dönüşüm ve devrim perspektiflerine yönelik inancı zayıflatması.

Post-modernizm, işte bu tarihsel yenilgi ve geri çekilme atmosferinde yaygınlık kazanmıştır. İnsanların kolektif eylemine, büyük kurtuluş/özgürleşme paradigmalarına ve sömürüsüz bir dünya kurma iradesine duyulan inançsızlığın entelektüel ve ideolojik ifadesi haline gelmiştir. Bu anlamda post-modernizm, moderniteye yönelik bir alternatif değil; geç kapitalist dönemin yarattığı ideolojik ve kültürel teslimiyet ikliminin özgün bir ürünüdür.

6. Geç Kapitalizm ve Post-modern Kültür

Fredric Jameson, post-modernizmi en isabetli biçimde "geç kapitalizmin kültürel mantığı" olarak kavramsallaştırır. 1970'lerde Fordist (kitlesel, homojen, tek tip) üretim modellerinin krize girmesiyle birlikte kapitalizm, coğrafyacı David Harvey’nin de vurguladığı üzere Esnek Birikim Modeline (Post-Fordizm) geçiş yapmıştır. Finansallaşma hızlanmış, küresel tedarik zincirleri genişlemiş ve sermaye hareketleri uluslararası ölçekte muazzam bir akışkanlık kazanmıştır.

Bu esnek ve akışkan ekonomik dönüşüm, kültürel yaşamı da kendi mantığına göre biçimlendirmiştir:

  • Geçicilik ve Tüketim: Sürekli değişim normalleşmiş, kalıcılık yerini geçiciliğe bırakmıştır. Zaman algısı parçalanmış, tarihsel bilinç zayıflarken anlık deneyim ve güncellik kültürel yaşamın merkezine yerleşmiştir.
  • Tarihsellik Duygusunun Aşınması: Jameson’a göre post-modern kültürün belirleyici özelliklerinden biri tarihsel bilincin zayıflamasıdır. Geçmiş artık toplumsal dönüşümlerin ve mücadelelerin tarihsel birikimi olarak değil, tüketilebilir estetik imgeler ve nostaljik referanslar deposu olarak deneyimlenmektedir. Böylece bireyler içinde yaşadıkları toplumsal düzeni tarihsel bir süreç olarak kavramakta giderek daha fazla zorlanmaktadır.
  • Farklılıkların Metalaşması: Post-modern kültürün o çok övülen "çoğulculuk ve çeşitlilik" söylemi, geç kapitalizmin pazar ihtiyaçlarıyla kusursuz bir uyum içinde çalışmaktadır. Kapitalizm artık homojen kitlelere tek tip ürün satamadığı için, pazarı mikro kimliklere, niş zevklere ve farklı yaşam tarzlarına bölmek zorundadır. Sistem, kültürel farklılıkları bastırmak yerine onları metalaştırarak yeniden üretir. Post-modernizm, kapitalist pazarın bu esnek segmentasyonuna felsefi bir meşruiyet şalı örtmektedir.

7. Hakikat Sorunu ve Görelilik Eleştirisi

Tarihsel-diyalektik materyalizm, bilginin tarihsel ve toplumsal koşullar altında üretildiğini, dolayısıyla mutlak bir donmuşluğa sahip olmadığını kabul eder. Ancak bu kabul, post-modernistlerin iddia ettiği gibi "nesnel bir gerçekliğin bulunmadığı" anlamına gelmez. İnsan zihni, nesnel dünyayı hiçbir zaman tek bir uğrakta, mutlak ve eksiksiz biçimde kavrayamaz; bilgi tarihsel pratik ve mücadeleler içinde derinleşir ve evrilir. Fakat bu bilişsel süreçte kavranmaya çalışılan nesnel dünya, bizim zihnimizden ve hakkındaki söylemlerimizden bağımsız olarak orada, maddi olarak mevcuttur.

Bu nedenle tarihsel-diyalektik materyalizm, mutlak bilgi iddiasını reddederken epistemolojik göreliliği kabul etmez. Bilginin tarihsel olması ile nesnel gerçekliğin inkâr edilmesi arasında zorunlu bir ilişki bulunmamaktadır.

Post-modernizmin bazı uç yorumlarında görülen aşırı görelilik (rölativizm) eğilimi, hakikat ile söylem arasındaki ayrımı tamamen sökerek tehlikeli bir siyasi felce yol açmaktadır. Eğer bütün bilgi biçimleri, teoriler ve iddialar yalnızca "birer söylemsel kurgudan" ibaret görülürse; sınıf sömürüsü, emperyalist işgaller, iş cinayetleri, ekonomik krizler ve mülkiyet ilişkileri de sadece "anlatılar düzeyine" indirgenmiş olur.

Oysa kapitalist üretim ilişkileri, insanların onlar hakkındaki süslü söylemlerinden veya inançlarından bağımsız olarak amansızca işlemektedir. Nesnel doğa yasaları, öznenin zihninden bağımsız olarak mevcuttur; bir öznenin yerçekimi yasasını reddetmesi onun fiziksel gerçekliğini ve sonuçlarını ortadan kaldırmıyorsa, toplumsal formasyonun nesnel hareket yasalarını (sermaye birikimi, artı-değer) söylemsel olarak yok saymak da o mekanizmanın maddi işleyişini durdurmaz.

8. Kimlik Politikaları ve Sınıf Meselesi

Post-modern düşüncenin tarihsel süreçte ezilen, bastırılan ve dışlanmış toplumsal grupların (kadınların, etnik azınlıkların, sömürgeleştirilmiş halkların) özgül deneyimlerine dikkat çekmesi ve bu baskı biçimlerini görünür kılması küçümsenemez bir katkıdır. Ancak, kimlik farklılıklarının analiz edilmesi ile toplumsal bütünlüğün reddedilerek sınıf ekseninin tasfiye edilmesi aynı şey değildir.

Bu eleştiri, kadınların, etnik azınlıkların veya sömürgeleştirilmiş halkların mücadelelerini küçümsemek anlamına gelmez. Tersine, bu mücadelelerin tarihsel önemini kabul etmek, onları ortaya çıkaran maddi ve toplumsal koşulları araştırma gerekliliğini de beraberinde getirir.

Kapitalist toplumda cinsiyet, etnisite ve kültürel aidiyetler üzerinden kurulan baskı mekanizmaları son derece gerçektir; fakat bunlar maddi üretim ilişkilerinden bütünüyle bağımsız, havada uçuşan özerk alanlar değildir. Kapitalizm, bu yapısal eşitsizlikleri ve kimlik pencerelerini bizzat kendi artık-değer sömürüsünü tahkim etmek ve işçi sınıfını bölmek için kendi yeniden üretim mekanizmaları içerisine başarıyla eklemler.

Tarihsel-diyalektik materyalist yaklaşım, kimlikleri ve onların özgül ezilme biçimlerini göz ardı etmez; aksine, bu baskıların hangi maddi, tarihsel ve ekonomik koşullar zemininde üretildiğini açığa çıkarmayı hedefler. Çünkü farklı kültürel, etnik veya cinsel kimliklere sahip olan emekçiler, üretim süreci içerisindeki o nesnel, ortak konumları nedeniyle ortak bir sınıfsal çıkara sahiptirler. Sınıf perspektifinin kategorik olarak terk edilmesi, farklı baskı biçimlerini açıklamayı kolaylaştırmaz; aksine, bu baskıların köken aldığı asıl canavarı —kapitalist sistemi— görünmez hale getirerek ezilenleri kültürel hak taleplerine hapseder.

9. Sonuç

Post-modernizm, modernitenin bunalımlarını, tek tipçi rasyonalizmini ve mekanik ilerleme inancını sarsması bakımından bir feryat olarak okunabilir. Ancak post-modernistler, eleştirdikleri paradigmanın yerine toplumu açıklayabilecek ve onu dönüştürebilecek bütünlüklü hiçbir alternatif koyamamıştır. Toplumsal bütünlüklerin düşünsel düzlemde parçalanması, hakikat kavramının aşırı göreli ve eylemsiz bir niteliğe büründürülmesi ve sınıf ilişkilerinin radikal bir biçimde geri plana itilmesi, post-modernizmin temel teorik sağlıksızlığını ve maluliyetini oluşturur.

Tarihsel-diyalektik materyalist yaklaşım ise farklılık ile bütünlüğü, öznel deneyim ile nesnel toplumsal ilişkileri, kültürel süreçler ile maddi üretim ilişkilerini diyalektik bir birlik içinde kavramaya çalışır. Çünkü insanlık tarihi, sadece dilde serbestçe süzülen söylemlerin ve simülasyonların tarihi değil; bizzat üretici güçlerin, üretim ilişkilerinin, maddi yaşam koşullarının ve bunları altüst edecek olan sınıf mücadelelerinin tarihidir.

Toplumsal bütünlüğün kavranmasından vazgeçildiğinde eleştirel düşünce açıklayıcı gücünü önemli ölçüde kaybetmektedir. Bu nedenle post-modernizm, modernitenin büyük ölçüde negatif bir eleştirisi ve geç kapitalizmin kültürel bir suç ortağı ya da bu dönemin ideolojik ufkunu yansıtan bir düşünsel yönelim olarak kalmaktadır. Kapitalist toplumsal düzenin ve sömürünün aşılmasına yönelik bütüncül bir açıklama ve dönüştürme teorisi sunmakta bütünüyle yetersizdir. Dünyayı sadece yorumlamakla yetinmeyip onu değiştirmek isteyen bireysel ve kolektif iradeler için, Marksizm gibi bütünlüklü, maddi temellere dayanan bir tarih ve toplum teorisinin savunulması ve geliştirilmesi hayati bir zorunluluktur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]