Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

14 Temmuz 2026 Salı

Avrupa’da Faşizm Yeniden Olanaklı mı?

Mahmut Boyuneğmez

Avrupa'da aşırı sağın ve faşizan eğilimlerin güncel tablosunu, komünistlerin faşizme karşı tarihsel stratejilerini, günümüz Avrupa komünist partilerinin yaklaşımlarını ve klasik faşizm olasılığının günümüzde ne ölçüde geçerli olduğunu Marksist bir perspektifle değerlendirmeye çalışacağız.

1. Avrupa'da Aşırı Sağ ve Faşizan Eğilimlerin Ülkeler Bazında Gelişimi

Bugün Avrupa genelindeki aşırı sağ yükseliş, tek tip bir bloktan ziyade ülkelerin kendi içsel dinamiklerine ve anayasal sınırlarına göre şekillenmektedir. Bununla birlikte bu partilerin ortaklaştığı temel başlıklar; göç karşıtlığı, milliyetçilik, güvenlik siyaseti, Avrupa Birliği şüpheciliği, kültürel muhafazakârlık ve neoliberal küreselleşmenin yarattığı hoşnutsuzluğu ulusal kimlik ekseninde yeniden üretmeleridir. Bu hareketler, kapitalizmin yapısal krizlerinden doğan sınıfsal öfkeyi sermaye ilişkilerine değil; göçmenlere, azınlıklara, Avrupa Birliği bürokrasisine ve kültürel kimlik çatışmalarına yönlendirerek geniş toplumsal destek üretmektedir.

Fransa (Ulusal Birlik - RN): Marine Le Pen liderliğindeki parti, babası Jean-Marie Le Pen’in açıkça antisemitik ve radikal neo-faşist söylemlerini geride bırakarak sistem içi bir "normalleşme" (dediyabolizasyon) stratejisi izledi. Söylemini göç karşıtlığı, hayat pahalılığı ve Fransız egemenliği üzerine kurarak işçi sınıfının tarihsel kalelerinden (özellikle sanayisizleşen kuzey bölgelerinden) ciddi oylar devşirmeyi başardı. Böylece uzun yıllar boyunca Fransız Komünist Partisi ve sendikaların güçlü olduğu bölgelerde önemli bir siyasal hegemonya kurdu. Bu durum, neoliberal dönüşümün işçi sınıfı içerisinde yarattığı güvencesizliğin yalnızca sol tarafından temsil edilmediğini, aşırı sağın da bu hoşnutsuzluğu milliyetçi söylemler aracılığıyla örgütleyebildiğini göstermektedir. RN'nin başarısı, sınıf aidiyetinin yerini giderek kültürel kimliklerin aldığı yeni hegemonya biçiminin de göstergesidir. Solun uzun yıllar boyunca temsil ettiği emekçi seçmen tabanının önemli bir bölümü ekonomik taleplerini artık milliyetçi bir çerçevede ifade etmektedir.

İtalya (İtalya’nın Kardeşleri - FdI): Kökleri neo-faşist İtalyan Sosyal Hareketi’ne (MSI) dayanan Giorgia Meloni önderliğindeki parti, iktidara geldikten sonra radikal söylemlerini törpüleyerek NATO, AB bütçe disiplini ve kapitalist piyasalarla tam bir uyum yakaladı. "Kültürel muhafazakârlık ve ekonomik uyumluluk" formülüyle hareket etmektedir. Bu durum, günümüz Avrupa aşırı sağının önemli bir bölümünün klasik faşist hareketlerden farklı olarak mevcut sermaye siyasal düzeniyle çatışmak yerine onun siyasal istikrarını sağlamaya yöneldiğini göstermektedir.

Almanya (Almanya İçin Alternatif - AfD): Kuruluşunda Euro Bölgesi karşıtı neoliberal akademisyenlerin partisi olan AfD, zamanla radikal milliyetçi ve yabancı düşmanı bir hatta kaydı. Özellikle Doğu Almanya (eski DDR) eyaletlerinde, birleşme sonrası yaşanan ekonomik güvensizlik ve dışlanmışlık hissini sömürerek birinci veya ikinci parti konumuna yükseldi. Sanayisizleşme, düşük ücretli çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve birleşmenin yarattığı toplumsal eşitsizlikler, AfD'nin özellikle emekçi kesimler içerisinde destek bulmasını kolaylaştırmıştır.

Hollanda ve Avusturya (PVV ve FPÖ): Hollanda'da Geert Wilders (PVV) ve Avusturya'da FPÖ, İslamofobi ve göçmen karşıtlığını refah şovenizmiyle (yani "ülkemizin refah kaynakları sadece bizim vatandaşlarımıza aittir" söylemiyle) birleştirerek geniş kitle desteği topladı. Refah devletinin gerilemesiyle oluşan ekonomik kaygılar, sınıfsal talepler yerine ulusal aidiyet üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.

Macaristan örneği de günümüz Avrupa'sındaki otoriterleşme eğilimini anlamak açısından önemlidir. Viktor Orbán yönetimindeki Fidesz, seçim mekanizmalarını korumakla birlikte medya, yargı ve devlet kurumları üzerindeki denetimini giderek artırmış; milliyetçi söylem ile neoliberal ekonomi politikalarını birlikte uygulamıştır. Aynı tarihsel kesitte sendikal hakların sınırlandırılması, akademik özerkliğin geriletilmesi ve sivil toplum üzerindeki baskılar da otoriter dönüşümün önemli bileşenleri olmuştur. Seçimle yürütmeyi bırakan Orbán hükümeti deneyimi, günümüz Avrupa'sında otoriterleşmenin klasik faşizm biçiminde gerçekleşmediğini, parlamenter mekanizmaların korunarak da demokratik alanın daraltılabileceğini göstermektedir.

2. Komünistlerin Tarihsel Olarak Geliştirdiği Stratejiler

Geçmişte faşizmin yükselişine karşı Marksist-Leninist hareketler temel olarak iki büyük taktiksel yaklaşım geliştirdiler.

Sınıfa Karşı Sınıf (Üçüncü Dönem) Stratejisi (1928-1934)

Komintern’in 6. Kongresi’nde benimsenen bu taktiğe göre, sosyal demokrasi ile faşizm arasında özsel bir fark yoktu; hatta sosyal demokrasi, faşizmin ikiz kardeşi ("sosyal-faşizm") olarak adlandırılıyordu. Bu yaklaşım, sosyal demokrasinin işçi sınıfını kapitalist düzen içerisinde tuttuğu tespitinden hareket etmekteydi; ancak faşizmin oluşturduğu somut tehdidi ikincilleştirdiği için ağır tarihsel sonuçlar doğurdu. Bu sekter yaklaşım, Almanya’da KPD ile SPD’nin Nazilere karşı ortak bir direniş cephesi kurmasını engelledi ve Hitler'in iktidara yürüyüşünü kolaylaştırdı.

Bununla birlikte Hitler'in iktidara gelişini yalnızca bu stratejik hataya bağlamak eksik olacaktır. 1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı ekonomik çöküş, Weimar Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarsızlığı, Alman sermayesinin önemli kesimlerinin Nazi hareketine verdiği destek ve muhafazakâr devlet elitlerinin Hitler'i kontrol edebileceklerini düşünmeleri de sürecin belirleyici dinamikleri arasında yer almaktadır. Ancak sosyalist hareket içerisindeki bölünme, işçi sınıfının birleşik direniş kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Halk Cephesi Stratejisi (1935 ve Sonrası)

Georgi Dimitrov’un Komintern 7. Kongresi’ndeki raporuyla hayata geçirilen bu strateji, faşizm tehlikesine karşı sadece işçi sınıfının değil, sosyal demokratların, liberallerin ve hatta anti-faşist burjuva güçlerin de dahil olduğu geniş koalisyonları savundu. Fransa ve İspanya’da bu taktikle seçim ittifakları kuruldu; ancak bu ittifaklar faşizmi geriletse de, devrimci dinamiklerin düzen sınırları içine hapsedilmesine ve solun kendi bağımsız programından taviz vermesine yol açtığı gerekçesiyle tarihsel olarak yoğun biçimde eleştirildi.

Halk Cephesi deneyimi kısa vadede faşizmin ilerleyişini yavaşlatabilmiş olsa da, uzun vadede birçok ülkede komünist partilerin siyasal bağımsızlığını zayıflattı, parlamenter uzlaşmaları stratejik hedef hâline getirdi ve sınıf siyasetini geri plana itti.

3. Avrupa Komünist Partilerinin Güncel Yaklaşımları

Sovyetler Birliği'nin çözülmesinden sonra Avrupa komünist hareketi ortak bir stratejik çizgiden uzaklaşmış; farklı tarihsel deneyimler ve siyasal koşullar doğrultusunda birbirinden ayrışan yönelimler geliştirmiştir.

Yunanistan Komünist Partisi (KKE), faşizmi kapitalist sistemin kriz dönemlerinde başvurduğu yönetim biçimlerinden biri olarak değerlendirmekte; anti-faşist mücadelenin anti-kapitalist mücadeleden ayrıştırılmasına karşı çıkmaktadır. Partiye göre sosyal demokrasiyle veya liberal güçlerle kurulan kalıcı siyasal ittifaklar, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını zayıflatmaktadır. Bu nedenle KKE, geniş demokratik cephelerden ziyade bağımsız sınıf örgütlenmesini ve işçi hareketinin güçlendirilmesini temel strateji olarak benimsemektedir. KKE, Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Toplantıları çerçevesinde de anti-emperyalist ve anti-kapitalist hattın korunması gerektiğini savunmaktadır.

Portekiz Komünist Partisi (PCP), güçlü sendikal geleneğini korumakla birlikte parlamenter mücadeleyi de önemsemektedir. Neoliberal politikaların emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini sürekli gündemde tutmasına rağmen, bazı dönemlerde sosyalist hükümetlere dışarıdan destek vermesi Marksist-Leninist çevreler tarafından düzen siyasetine fazla eklemlenmekle eleştirilmektedir. Bununla birlikte PCP, sınıf sendikacılığı ve işçi hareketi içerisindeki etkisini Avrupa'daki birçok komünist partiye göre daha güçlü biçimde koruyabilmiştir.

İspanya Komünist Partisi (PCE) ve Birleşik Sol geleneği ise Franco diktatörlüğü deneyiminin etkisiyle anti-faşist mücadeleyi büyük ölçüde geniş demokratik ittifaklar üzerinden yürütmektedir. Ancak bu yaklaşımın, kapitalizmin yapısal eleştirisini geri plana ittiği ve anti-faşizmi zamanla yalnızca anayasal düzenin savunusuna indirgediği yönünde eleştiriler yapılmaktadır.

Fransa Komünist Partisi (PCF), uzun yıllardır geniş sol seçim ittifakları içerisinde siyaset yürütmektedir. Buna karşın RN'nin geleneksel işçi havzalarında sürekli güç kazanması, seçim ittifaklarının tek başına aşırı sağı geriletmekte yetersiz kaldığını göstermektedir. Marksist-Leninist perspektiften bakıldığında bu durum, işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesinin yerini parlamenter uzlaşmaların alamayacağını ortaya koymaktadır.

Genel olarak Avrupa komünist hareketi içerisinde bugün iki temel stratejik yaklaşım bulunmaktadır. Birinci yaklaşım, anti-faşist mücadelenin ancak anti-kapitalist mücadeleyle birlikte yürütülmesi hâlinde kalıcı sonuçlar doğuracağını savunmaktadır. İkinci yaklaşım ise önceliğin aşırı sağın seçim başarısını engellemek olduğunu ileri sürerek sosyal demokratlar ve diğer demokratik güçlerle geniş ittifakları desteklemektedir. Marksist-Leninist açıdan ikinci strateji, kısa vadede belirli kazanımlar sağlasa da uzun vadede işçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini aşındırma ve sınıf mücadelesini parlamenter uzlaşmalara indirgeme riski taşımaktadır.

4. Klasik Faşizm Riski Var mı, Yoksa Bir "Emniyet Sübabı" mı?

Günümüz koşullarında ve bugünkü güç dengeleri dikkate alındığında, 1920’lerin ve 30’ların klasik faşizm riskinin (paramiliter çetelerin sokakları ele geçirmesi, parlamentonun tamamen lağvedilmesi, komünist partilerin ve sendikaların tamamen yasaklanarak açık terör diktatörlüğünün kurulması) yakın bir tehdit olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunun temel nedenleri şunlardır:

Sınıf Tehdidinin Yokluğu

Klasik faşizm, burjuvazinin sosyalist bir devrim tehdidi karşısında mülkiyetini korumak için başvurduğu "son çare" diktatörlüğüdür. Günümüz Avrupa’sında sermaye sınıfını tehdit edecek güçte, iktidara aday, kitlesel bir işçi sınıfı hareketi veya komünist önderlik bulunmamaktadır. Dolayısıyla burjuvazi açısından parlamenter demokrasiyi tamamen askıya alacak maliyetli ve riskli bir diktatörlüğe ihtiyaç yoktur.

"Emniyet Sübabı" İşlevi

Günümüz faşist ve aşırı sağ partileri, kapitalist krizlerin (enflasyon, güvencesizlik, barınma sorunu) kitlelerde yarattığı haklı öfkeyi soğurmakla görevlidir. Sistem karşıtı biriken bu öfke, aşırı sağ tarafından sınıfsal hedeflere (sermayeye, patronlara) değil; göçmenlere, azınlıklara, AB bürokrasisine veya kültürel kimliklere yönlendirilmektedir. Böylece kitlelerin gazı alınmakta ve öfke zararsız kanallara yöneltilmektedir.

Bu süreçte göç, güvenlik, kimlik siyaseti ve kültürel kutuplaşma, ekonomik krizlerin üzerini örten temel ideolojik araçlar hâline gelmektedir. Emekçilerin yaşadığı reel ücret kayıpları ve güvencesizlik, sistemin yapısal sorunları yerine "dış tehditler" üzerinden açıklanarak sermaye düzeninin sorgulanmasının önüne geçilmektedir.

Kapitalist Demokrasi Sınırlarında Entegrasyon

Bu partiler iktidara geldiklerinde (Meloni örneğinde olduğu gibi) kapitalist mülkiyet ilişkilerine, finansal piyasalara, NATO’ya ve emperyalist sisteme sadakatlerini hızlıca ilan ederler. Dolayısıyla günümüz aşırı sağı, siyasal sistemi/demokratik rejimi yıkmak için değil; neoliberal otoriterliği parlamenter çerçeve içerisinde "yönetmek" ve rıza üretmek üzere kurgulanmış sistem içi birer enstrümandır.

Bununla birlikte, otoriterleşme eğilimleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Grev hakkının sınırlandırılması, polis yetkilerinin genişletilmesi, protesto gösterilerine yönelik baskılar, dijital gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve göç politikalarının sertleşmesi, neoliberal devlet biçiminin daha otoriter araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu uygulamalar klasik faşizmle birebir özdeşleştirilemese de demokratik hakların aşamalı biçimde daraldığı yeni bir otoriterleşme eğilimine işaret etmektedir. Günümüz kapitalist demokrasileri, faşizan özellikler taşımakta, giderek daha fazla faşizan yönetim tekniğini bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle günümüz tartışması artık "faşizm gelecek mi?" sorusundan çok, kapitalist demokrasilerin hangi ölçüde faşizan yönetim tekniklerini kendi bünyelerine içselleştirdiği sorusu etrafında yürütülmelidir.

Sonuç olarak; işçi sınıfının ve komünistlerin zayıf olduğu bu tarihsel kesitte, aşırı sağ hareketler totaliter rejim inşasından ziyade, kapitalist sistemin yapısal kriz anlarında kitlelerin düzen dışına taşmasını engelleyen son derece işlevsel birer "emniyet sübabı" ve neoliberal otoriterliğin meşrulaştırıcı araçları olarak işlev görmektedir. Bununla birlikte, bu durum demokratik hakların aşamalı biçimde daraltıldığı, otoriter yönetim tekniklerinin yaygınlaştığı ve sınıf siyasetinin kültürel çatışmalarla ikame edildiği yeni bir tarihsel dönemin içerisinde bulunduğumuz anlamına gelmektedir. Günümüz Avrupa'sında yaşanan gelişmeler, kapitalizmin kriz koşullarında otoriter yönetim biçimlerinin kapitalist demokrasi formu altında yeniden üretilebildiğini göstermektedir.

Bu nedenle komünist hareket açısından temel sorun yalnızca aşırı sağ partilerin seçimlerde geriletilmesi değildir. Asıl mesele, kapitalizmin krizlerinin yeniden ve yeniden ürettiği toplumsal zemini ortadan kaldıracak bağımsız sınıf siyasetinin inşasıdır. Aksi hâlde, aşırı sağın geriletilmesi geçici olsa bile, onu besleyen ekonomik ve toplumsal dinamikler varlığını koruyacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]