Mahmut
Boyuneğmez
Avrupa'da aşırı sağın
ve faşizan eğilimlerin güncel tablosunu, komünistlerin faşizme karşı tarihsel
stratejilerini, günümüz Avrupa komünist partilerinin yaklaşımlarını ve klasik
faşizm olasılığının günümüzde ne ölçüde geçerli olduğunu Marksist bir
perspektifle değerlendirmeye çalışacağız.
1.
Avrupa'da Aşırı Sağ ve Faşizan Eğilimlerin Ülkeler Bazında Gelişimi
Bugün Avrupa
genelindeki aşırı sağ yükseliş, tek tip bir bloktan ziyade ülkelerin kendi
içsel dinamiklerine ve anayasal sınırlarına göre şekillenmektedir. Bununla
birlikte bu partilerin ortaklaştığı temel başlıklar; göç karşıtlığı,
milliyetçilik, güvenlik siyaseti, Avrupa Birliği şüpheciliği, kültürel
muhafazakârlık ve neoliberal küreselleşmenin yarattığı hoşnutsuzluğu ulusal
kimlik ekseninde yeniden üretmeleridir. Bu hareketler, kapitalizmin yapısal
krizlerinden doğan sınıfsal öfkeyi sermaye ilişkilerine değil; göçmenlere,
azınlıklara, Avrupa Birliği bürokrasisine ve kültürel kimlik çatışmalarına
yönlendirerek geniş toplumsal destek üretmektedir.
Fransa
(Ulusal Birlik - RN): Marine Le Pen liderliğindeki
parti, babası Jean-Marie Le Pen’in açıkça antisemitik ve radikal neo-faşist
söylemlerini geride bırakarak sistem içi bir "normalleşme"
(dediyabolizasyon) stratejisi izledi. Söylemini göç karşıtlığı, hayat
pahalılığı ve Fransız egemenliği üzerine kurarak işçi sınıfının tarihsel
kalelerinden (özellikle sanayisizleşen kuzey bölgelerinden) ciddi oylar
devşirmeyi başardı. Böylece uzun yıllar boyunca Fransız Komünist Partisi ve
sendikaların güçlü olduğu bölgelerde önemli bir siyasal hegemonya kurdu. Bu
durum, neoliberal dönüşümün işçi sınıfı içerisinde yarattığı güvencesizliğin
yalnızca sol tarafından temsil edilmediğini, aşırı sağın da bu hoşnutsuzluğu
milliyetçi söylemler aracılığıyla örgütleyebildiğini göstermektedir. RN'nin
başarısı, sınıf aidiyetinin yerini giderek kültürel kimliklerin aldığı yeni
hegemonya biçiminin de göstergesidir. Solun uzun yıllar boyunca temsil ettiği
emekçi seçmen tabanının önemli bir bölümü ekonomik taleplerini artık milliyetçi
bir çerçevede ifade etmektedir.
İtalya
(İtalya’nın Kardeşleri - FdI): Kökleri neo-faşist İtalyan
Sosyal Hareketi’ne (MSI) dayanan Giorgia Meloni önderliğindeki parti, iktidara
geldikten sonra radikal söylemlerini törpüleyerek NATO, AB bütçe disiplini ve
kapitalist piyasalarla tam bir uyum yakaladı. "Kültürel muhafazakârlık ve
ekonomik uyumluluk" formülüyle hareket etmektedir. Bu durum, günümüz
Avrupa aşırı sağının önemli bir bölümünün klasik faşist hareketlerden farklı
olarak mevcut sermaye siyasal düzeniyle çatışmak yerine onun siyasal
istikrarını sağlamaya yöneldiğini göstermektedir.
Almanya
(Almanya İçin Alternatif - AfD): Kuruluşunda Euro Bölgesi
karşıtı neoliberal akademisyenlerin partisi olan AfD, zamanla radikal
milliyetçi ve yabancı düşmanı bir hatta kaydı. Özellikle Doğu Almanya (eski
DDR) eyaletlerinde, birleşme sonrası yaşanan ekonomik güvensizlik ve
dışlanmışlık hissini sömürerek birinci veya ikinci parti konumuna yükseldi.
Sanayisizleşme, düşük ücretli çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve birleşmenin
yarattığı toplumsal eşitsizlikler, AfD'nin özellikle emekçi kesimler içerisinde
destek bulmasını kolaylaştırmıştır.
Hollanda
ve Avusturya (PVV ve FPÖ): Hollanda'da Geert Wilders
(PVV) ve Avusturya'da FPÖ, İslamofobi ve göçmen karşıtlığını refah şovenizmiyle
(yani "ülkemizin refah kaynakları sadece bizim vatandaşlarımıza
aittir" söylemiyle) birleştirerek geniş kitle desteği topladı. Refah devletinin
gerilemesiyle oluşan ekonomik kaygılar, sınıfsal talepler yerine ulusal aidiyet
üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.
Macaristan örneği de
günümüz Avrupa'sındaki otoriterleşme eğilimini anlamak açısından önemlidir.
Viktor Orbán yönetimindeki Fidesz, seçim mekanizmalarını korumakla birlikte
medya, yargı ve devlet kurumları üzerindeki denetimini giderek artırmış;
milliyetçi söylem ile neoliberal ekonomi politikalarını birlikte uygulamıştır. Aynı
tarihsel kesitte sendikal hakların sınırlandırılması, akademik özerkliğin
geriletilmesi ve sivil toplum üzerindeki baskılar da otoriter dönüşümün önemli
bileşenleri olmuştur. Seçimle yürütmeyi bırakan Orbán hükümeti deneyimi,
günümüz Avrupa'sında otoriterleşmenin klasik faşizm biçiminde
gerçekleşmediğini, parlamenter mekanizmaların korunarak da demokratik alanın
daraltılabileceğini göstermektedir.
2.
Komünistlerin Tarihsel Olarak Geliştirdiği Stratejiler
Geçmişte faşizmin
yükselişine karşı Marksist-Leninist hareketler temel olarak iki büyük taktiksel
yaklaşım geliştirdiler.
Sınıfa
Karşı Sınıf (Üçüncü Dönem) Stratejisi (1928-1934)
Komintern’in 6.
Kongresi’nde benimsenen bu taktiğe göre, sosyal demokrasi ile faşizm arasında
özsel bir fark yoktu; hatta sosyal demokrasi, faşizmin ikiz kardeşi
("sosyal-faşizm") olarak adlandırılıyordu. Bu yaklaşım, sosyal
demokrasinin işçi sınıfını kapitalist düzen içerisinde tuttuğu tespitinden
hareket etmekteydi; ancak faşizmin oluşturduğu somut tehdidi ikincilleştirdiği
için ağır tarihsel sonuçlar doğurdu. Bu sekter yaklaşım, Almanya’da KPD ile
SPD’nin Nazilere karşı ortak bir direniş cephesi kurmasını engelledi ve
Hitler'in iktidara yürüyüşünü kolaylaştırdı.
Bununla birlikte
Hitler'in iktidara gelişini yalnızca bu stratejik hataya bağlamak eksik
olacaktır. 1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı ekonomik çöküş, Weimar
Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarsızlığı, Alman sermayesinin önemli kesimlerinin
Nazi hareketine verdiği destek ve muhafazakâr devlet elitlerinin Hitler'i
kontrol edebileceklerini düşünmeleri de sürecin belirleyici dinamikleri
arasında yer almaktadır. Ancak sosyalist hareket içerisindeki bölünme, işçi
sınıfının birleşik direniş kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır.
Halk
Cephesi Stratejisi (1935 ve Sonrası)
Georgi Dimitrov’un
Komintern 7. Kongresi’ndeki raporuyla hayata geçirilen bu strateji, faşizm
tehlikesine karşı sadece işçi sınıfının değil, sosyal demokratların,
liberallerin ve hatta anti-faşist burjuva güçlerin de dahil olduğu geniş
koalisyonları savundu. Fransa ve İspanya’da bu taktikle seçim ittifakları
kuruldu; ancak bu ittifaklar faşizmi geriletse de, devrimci dinamiklerin düzen
sınırları içine hapsedilmesine ve solun kendi bağımsız programından taviz
vermesine yol açtığı gerekçesiyle tarihsel olarak yoğun biçimde eleştirildi.
Halk Cephesi deneyimi
kısa vadede faşizmin ilerleyişini yavaşlatabilmiş olsa da, uzun vadede birçok
ülkede komünist partilerin siyasal bağımsızlığını zayıflattı, parlamenter
uzlaşmaları stratejik hedef hâline getirdi ve sınıf siyasetini geri plana itti.
3.
Avrupa Komünist Partilerinin Güncel Yaklaşımları
Sovyetler Birliği'nin
çözülmesinden sonra Avrupa komünist hareketi ortak bir stratejik çizgiden
uzaklaşmış; farklı tarihsel deneyimler ve siyasal koşullar doğrultusunda
birbirinden ayrışan yönelimler geliştirmiştir.
Yunanistan Komünist
Partisi (KKE), faşizmi kapitalist sistemin kriz dönemlerinde başvurduğu yönetim
biçimlerinden biri olarak değerlendirmekte; anti-faşist mücadelenin
anti-kapitalist mücadeleden ayrıştırılmasına karşı çıkmaktadır. Partiye göre
sosyal demokrasiyle veya liberal güçlerle kurulan kalıcı siyasal ittifaklar,
işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını zayıflatmaktadır. Bu nedenle KKE, geniş
demokratik cephelerden ziyade bağımsız sınıf örgütlenmesini ve işçi hareketinin
güçlendirilmesini temel strateji olarak benimsemektedir. KKE, Uluslararası
Komünist ve İşçi Partileri Toplantıları çerçevesinde de anti-emperyalist ve
anti-kapitalist hattın korunması gerektiğini savunmaktadır.
Portekiz Komünist
Partisi (PCP), güçlü sendikal geleneğini korumakla birlikte parlamenter
mücadeleyi de önemsemektedir. Neoliberal politikaların emekçiler üzerindeki
yıkıcı etkisini sürekli gündemde tutmasına rağmen, bazı dönemlerde sosyalist
hükümetlere dışarıdan destek vermesi Marksist-Leninist çevreler tarafından
düzen siyasetine fazla eklemlenmekle eleştirilmektedir. Bununla birlikte PCP,
sınıf sendikacılığı ve işçi hareketi içerisindeki etkisini Avrupa'daki birçok
komünist partiye göre daha güçlü biçimde koruyabilmiştir.
İspanya Komünist
Partisi (PCE) ve Birleşik Sol geleneği ise Franco diktatörlüğü deneyiminin
etkisiyle anti-faşist mücadeleyi büyük ölçüde geniş demokratik ittifaklar
üzerinden yürütmektedir. Ancak bu yaklaşımın, kapitalizmin yapısal eleştirisini
geri plana ittiği ve anti-faşizmi zamanla yalnızca anayasal düzenin savunusuna
indirgediği yönünde eleştiriler yapılmaktadır.
Fransa Komünist Partisi
(PCF), uzun yıllardır geniş sol seçim ittifakları içerisinde siyaset
yürütmektedir. Buna karşın RN'nin geleneksel işçi havzalarında sürekli güç
kazanması, seçim ittifaklarının tek başına aşırı sağı geriletmekte yetersiz
kaldığını göstermektedir. Marksist-Leninist perspektiften bakıldığında bu
durum, işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesinin yerini parlamenter
uzlaşmaların alamayacağını ortaya koymaktadır.
Genel olarak Avrupa
komünist hareketi içerisinde bugün iki temel stratejik yaklaşım bulunmaktadır.
Birinci yaklaşım, anti-faşist mücadelenin ancak anti-kapitalist mücadeleyle
birlikte yürütülmesi hâlinde kalıcı sonuçlar doğuracağını savunmaktadır. İkinci
yaklaşım ise önceliğin aşırı sağın seçim başarısını engellemek olduğunu ileri
sürerek sosyal demokratlar ve diğer demokratik güçlerle geniş ittifakları
desteklemektedir. Marksist-Leninist açıdan ikinci strateji, kısa vadede belirli
kazanımlar sağlasa da uzun vadede işçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini
aşındırma ve sınıf mücadelesini parlamenter uzlaşmalara indirgeme riski
taşımaktadır.
4.
Klasik Faşizm Riski Var mı, Yoksa Bir "Emniyet Sübabı" mı?
Günümüz koşullarında ve
bugünkü güç dengeleri dikkate alındığında, 1920’lerin ve 30’ların klasik faşizm
riskinin (paramiliter çetelerin sokakları ele geçirmesi, parlamentonun tamamen
lağvedilmesi, komünist partilerin ve sendikaların tamamen yasaklanarak açık
terör diktatörlüğünün kurulması) yakın bir tehdit olduğunu söylemek mümkün
değildir. Bunun temel nedenleri şunlardır:
Sınıf
Tehdidinin Yokluğu
Klasik faşizm,
burjuvazinin sosyalist bir devrim tehdidi karşısında mülkiyetini korumak için
başvurduğu "son çare" diktatörlüğüdür. Günümüz Avrupa’sında sermaye
sınıfını tehdit edecek güçte, iktidara aday, kitlesel bir işçi sınıfı hareketi
veya komünist önderlik bulunmamaktadır. Dolayısıyla burjuvazi açısından
parlamenter demokrasiyi tamamen askıya alacak maliyetli ve riskli bir
diktatörlüğe ihtiyaç yoktur.
"Emniyet
Sübabı" İşlevi
Günümüz faşist ve aşırı
sağ partileri, kapitalist krizlerin (enflasyon, güvencesizlik, barınma sorunu)
kitlelerde yarattığı haklı öfkeyi soğurmakla görevlidir. Sistem karşıtı biriken
bu öfke, aşırı sağ tarafından sınıfsal hedeflere (sermayeye, patronlara) değil;
göçmenlere, azınlıklara, AB bürokrasisine veya kültürel kimliklere yönlendirilmektedir.
Böylece kitlelerin gazı alınmakta ve öfke zararsız kanallara yöneltilmektedir.
Bu süreçte göç,
güvenlik, kimlik siyaseti ve kültürel kutuplaşma, ekonomik krizlerin üzerini
örten temel ideolojik araçlar hâline gelmektedir. Emekçilerin yaşadığı reel
ücret kayıpları ve güvencesizlik, sistemin yapısal sorunları yerine "dış
tehditler" üzerinden açıklanarak sermaye düzeninin sorgulanmasının önüne
geçilmektedir.
Kapitalist
Demokrasi Sınırlarında Entegrasyon
Bu partiler iktidara
geldiklerinde (Meloni örneğinde olduğu gibi) kapitalist mülkiyet ilişkilerine,
finansal piyasalara, NATO’ya ve emperyalist sisteme sadakatlerini hızlıca ilan
ederler. Dolayısıyla günümüz aşırı sağı, siyasal sistemi/demokratik rejimi
yıkmak için değil; neoliberal otoriterliği parlamenter çerçeve içerisinde
"yönetmek" ve rıza üretmek üzere kurgulanmış sistem içi birer enstrümandır.
Bununla birlikte,
otoriterleşme eğilimleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Grev hakkının
sınırlandırılması, polis yetkilerinin genişletilmesi, protesto gösterilerine
yönelik baskılar, dijital gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve göç
politikalarının sertleşmesi, neoliberal devlet biçiminin daha otoriter
araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu uygulamalar klasik faşizmle
birebir özdeşleştirilemese de demokratik hakların aşamalı biçimde daraldığı
yeni bir otoriterleşme eğilimine işaret etmektedir. Günümüz kapitalist
demokrasileri, faşizan özellikler taşımakta, giderek daha fazla faşizan yönetim
tekniğini bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle günümüz tartışması artık
"faşizm gelecek mi?" sorusundan çok, kapitalist demokrasilerin hangi
ölçüde faşizan yönetim tekniklerini kendi bünyelerine içselleştirdiği sorusu
etrafında yürütülmelidir.
Sonuç olarak; işçi
sınıfının ve komünistlerin zayıf olduğu bu tarihsel kesitte, aşırı sağ
hareketler totaliter rejim inşasından ziyade, kapitalist sistemin yapısal kriz
anlarında kitlelerin düzen dışına taşmasını engelleyen son derece işlevsel
birer "emniyet sübabı" ve neoliberal otoriterliğin meşrulaştırıcı
araçları olarak işlev görmektedir. Bununla birlikte, bu durum demokratik
hakların aşamalı biçimde daraltıldığı, otoriter yönetim tekniklerinin
yaygınlaştığı ve sınıf siyasetinin kültürel çatışmalarla ikame edildiği yeni
bir tarihsel dönemin içerisinde bulunduğumuz anlamına gelmektedir. Günümüz
Avrupa'sında yaşanan gelişmeler, kapitalizmin kriz koşullarında otoriter
yönetim biçimlerinin kapitalist demokrasi formu altında yeniden
üretilebildiğini göstermektedir.
Bu nedenle komünist
hareket açısından temel sorun yalnızca aşırı sağ partilerin seçimlerde
geriletilmesi değildir. Asıl mesele, kapitalizmin krizlerinin yeniden ve
yeniden ürettiği toplumsal zemini ortadan kaldıracak bağımsız sınıf siyasetinin
inşasıdır. Aksi hâlde, aşırı sağın geriletilmesi geçici olsa bile, onu besleyen
ekonomik ve toplumsal dinamikler varlığını koruyacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.