Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

14 Temmuz 2026 Salı

Faşizm Yeniden Olanaklı mı?

Mahmut Boyuneğmez

1. Faşizm Tanımı ve Otoriter Devletçilik

Bu değerlendirme, faşizmi yalnızca otoriterlik ya da baskıcı yönetim biçimleriyle özdeşleştirmemektedir. Marksist literatürde faşizm, belirli tarihsel koşullarda tekelci sermayenin işçi sınıfı hareketini ezmek amacıyla başvurduğu özgül ve olağanüstü bir devlet biçimi olarak ele alınmıştır. Bu nedenle günümüzde yükselen aşırı sağ hareketlerin klasik faşizmle hangi açılardan benzeştiği, hangi açılardan ayrıştığı incelenmelidir.

Klasik faşizm, liberal ve muhafazakâr literatürün iddia ettiği gibi "kapitalizme karşıt üçüncü bir yol" değildir. Onu sadece "aşağıdan yukarıya gelişen kültürel/popülist bir sapma" olarak okumak da bir hatadır. Faşizm, devlet aygıtının yukarıdan aşağıya doğru adım adım otoriterleştiği yapısal bir sürecin, tabandan örgütlenen gerici kitle dinamikleri ve en önemlisi tekelci büyük sermayenin yapısal krizden çıkış stratejileriyle eklemlenmesinin ürünüdür. Dolayısıyla faşistleşme süreçleri, kapitalizmin tıkandığı tarihsel momentlerde, bizzat egemen sınıfların rızası ve yönlendirmesiyle devreye sokulan bir "kapitalist sistemi kurtarma" mekanizmasının işleyişi olarak kavranmalıdır.

Marksist literatürde faşizm konusunda tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Clara Zetkin faşizmi küçük burjuvazinin radikalleşmesi üzerinden açıklarken, Troçki işçi hareketini fiziksel olarak ezmeye yönelen karşı-devrimci bir seferberlik olarak değerlendirmiş, Dimitrov ise onu finans kapitalin en gerici diktatörlüğü olarak tanımlamıştır. Poulantzas ise 1979 yılında kapitalist devletin otoriter devletçilik doğrultusunda geçirdiği dönüşümü çözümlemiş; parlamenter kurumlar korunurken yürütmenin ve devlet aygıtının merkezileşmesine dikkat çekmiştir.

Neoliberalizm yalnızca piyasaların serbestleşmesini değil, aynı zamanda sendikal örgütlenmenin zayıflatılmasını, sosyal devletin gerilemesini ve emeğin parçalanmasını beraberinde getirmiştir. Bu süreç, sınıfsal kimliklerin (sınıfın değil, sınıfsal aidiyet algısının) çözülmesini hızlandırırken aşırı sağın ulusal ve kültürel kimlik eksenli siyaset üretmesi için uygun bir toplumsal zemin hazırlamıştır. İncelememizde "emniyet supabı" kavramını, kapitalizmin ürettiği toplumsal hoşnutsuzluğu sistem karşıtı bir hatta yönelmeden boşaltan siyasal mekanizmaları ifade etmek için kullanmaktayız.

2. Komintern Tarihindeki Taktiksel Arayışlar ve Nesnel Zorunluluklar

Geçmişte faşizmin yükselişine karşı Marksist-Leninist hareketler temel olarak iki büyük taktiksel yaklaşım geliştirdiler.

Sınıfa Karşı Sınıf (Üçüncü Dönem) Stratejisi (1928-1934)

Komintern’in 6. Kongresi’nde benimsenen bu taktiğe göre, sosyal demokrasi ile faşizm arasında özsel bir fark yoktu; hatta sosyal demokrasi, faşizmin ikiz kardeşi ("sosyal-faşizm") olarak adlandırılıyordu. Bu yaklaşım, sosyal demokrasinin işçi sınıfını kapitalist düzen içerisinde tuttuğu tespitinden hareket etmekteydi; ancak faşizmin oluşturduğu somut tehdidi ikincilleştirdiği için ağır tarihsel sonuçlar doğurdu. Bu yaklaşım, Avrupa'da devrimci dalganın yeniden yükseleceği beklentisi ve sosyal demokrasinin bunun dalgakıranı olacağı öngörüsü üzerine kurulmuştu. Bu sekter yaklaşım, Almanya’da KPD ile SPD’nin Nazilere karşı ortak bir direniş cephesi kurmasını engelledi ve Hitler'in iktidara yürüyüşünü kolaylaştırdı.

Bununla birlikte, Hitler'in iktidara gelişini yalnızca bu stratejik hataya bağlamak eksik olacaktır. 1929 Büyük Bunalımı'nın yarattığı ekonomik çöküş, Weimar Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarsızlığı, Alman sermayesinin önemli kesimlerinin Nazi hareketine verdiği destek ve muhafazakâr devlet elitlerinin Hitler'i kontrol edebileceklerini düşünmeleri de sürecin belirleyici dinamikleri arasında yer almaktadır. Ancak sosyalist hareket içerisindeki bölünme, işçi sınıfının birleşik direniş kapasitesini önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Halk Cephesi Stratejisi (1935 ve Sonrası)

Georgi Dimitrov’un Komintern 7. Kongresi’ndeki raporuyla hayata geçirilen bu strateji, faşizm tehlikesine karşı sadece işçi sınıfının değil, sosyal demokratların, liberallerin ve hatta anti-faşist burjuva güçlerin de dahil olduğu geniş koalisyonları savundu. Fransa ve İspanya’da bu taktikle seçim ittifakları kuruldu.

Halk Cephesi deneyimi, faşizmin fiziksel imha tehdidine karşı kaçınılmaz ve yaşamsal bir tarihsel zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır; bu süreci basit bir taktik hata parantezine almak dönemin nesnel gerçekliğini ıskalamaktır. Bu strateji kısa vadede faşizmin ilerleyişini yavaşlatabilmiş olsa da; uzun vadede birçok ülkede komünist partilerin siyasal bağımsızlığını zayıflattığı, parlamenter uzlaşmaları stratejik hedef hâline getirdiği ve sınıf siyasetini geri plana ittiği gerekçesiyle yoğun biçimde eleştirilmiştir. İspanya İç Savaşı deneyimi, uluslararası anti-faşist dayanışmanın önemini gösterirken aynı zamanda cephe içerisindeki siyasal gerilimlerin devrimci süreci nasıl sınırlayabildiğini de ortaya koymuştur.

Halk Cephesi stratejisi faşizmin kısa vadeli ilerleyişini yavaşlatmış olsa da uzun vadede ciddi sorunlar doğurmuştur. Özellikle İspanya İç Savaşı’nda komünistlerin cumhuriyetçi koalisyon içindeki hegemonya mücadelesi, devrimci dinamikleri sınırlamış, kolektivizasyon deneyimlerini frenlemiş ve devrimci potansiyeli burjuva demokratik sınırlar içinde tutmuştur. Bu deneyim, geniş ittifakların anti-faşist mücadelenin bir aracı olabileceğini gösterirken, aynı zamanda bu ittifakların sınıf bağımsızlığını ve devrimci perspektifi aşındırabildiğini de ortaya koymuştur. Dolayısıyla Halk Cephesi ne mutlak bir başarı ne de mutlak bir hata olarak görülmelidir; dönemin nesnel zorunluluklarıyla devrimci stratejinin gerilimi olarak değerlendirilmelidir.

3. Günümüz Avrupa Solu ve Sınıf Siyasetinin Güncel Sınırları

Sovyetler Birliği'nin çözülmesinden sonra Avrupa komünist hareketi ortak bir stratejik çizgiden uzaklaşmış; farklı tarihsel deneyimler ve siyasal koşullar doğrultusunda birbirinden ayrışan yönelimler geliştirmiştir.

Yunanistan Komünist Partisi (KKE): Faşizmi kapitalist sistemin kriz dönemlerinde başvurduğu yönetim biçimlerinden biri olarak değerlendirmekte; anti-faşist mücadelenin anti-kapitalist mücadeleden ayrıştırılmasına karşı çıkmaktadır. KKE'nin bugünkü pozisyonu sekter bir içe kapanma değil, reformizmin tarihsel sınırlarına karşı sınıfın bağımsız hattını koruma çabasıdır. Partiye göre sosyal demokrasiyle veya liberal güçlerle kurulan kalıcı siyasal ittifaklar, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını zayıflatmaktadır. Bu nedenle KKE, geniş demokratik cephelerden ziyade bağımsız sınıf örgütlenmesini ve işçi hareketinin güçlendirilmesini temel strateji olarak benimsemektedir.

Portekiz Komünist Partisi (PCP): Güçlü sendikal geleneğini korumakla birlikte parlamenter mücadeleyi de önemsemektedir. Neoliberal politikaların emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisini sürekli gündemde tutmasına rağmen, bazı dönemlerde sosyalist hükümetlere dışarıdan destek vermesi Marksist-Leninist çevreler tarafından düzen siyasetine fazla eklemlenmekle eleştirilmektedir.

İspanya Komünist Partisi (PCE) ve Birleşik Sol: Franco diktatörlüğü deneyiminin etkisiyle anti-faşist mücadeleyi büyük ölçüde geniş demokratik ittifaklar üzerinden yürütmektedir. Ancak bu yaklaşımın, kapitalizmin yapısal eleştirisini geri plana ittiği ve anti-faşizmi zamanla yalnızca anayasal düzenin savunusuna indirgediği yönünde eleştiriler yapılmaktadır.

Fransa Komünist Partisi (PCF): Uzun yıllardır geniş sol seçim ittifakları içerisinde siyaset yürütmektedir. Buna karşın RN'nin geleneksel işçi havzalarında sürekli güç kazanması, seçim ittifaklarının tek başına aşırı sağı geriletmekte yetersiz kaldığını göstermektedir. Marksist-Leninist perspektiften bakıldığında bu durum, işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesinin yerini parlamenter uzlaşmaların alamayacağını ortaya koymaktadır.

Belçika Emek Partisi (PTB/PVDA): Avrupa genelinde sınıf siyasetinin gerilediği koşullarda, taban örgütlenmesi ve günlük somut talepler üzerinden yükseliş gösteren özgün bir örnek sunmaktadır. Belçika’nın derin dilsel ve etnik bölünmüşlüğüne (Flaman ve Valon bölgeleri) rağmen üniter, tek bir merkezi sınıf örgütü olarak kalmayı başaran parti, neoliberal krizin yarattığı yıkımı doğrudan işçi mahallelerinde, sendikalarda ve iş yerlerinde kesintisiz bir örgütlenmeyle karşılamaktadır. PTB/PVDA, parlamenter mücadeleyi küçümsememekle birlikte onu kitle hareketinin ve sokaktaki sınıf mücadelesinin bir yankısı olarak konumlandırmaktadır. Partinin seçilen tüm temsilcilerinin, aldıkları yüksek milletvekili maaşlarını reddederek ortalama bir işçi ücretiyle yaşamayı kabul etmesi ve geriye kalanı partiye devretmesi, düzen kurumlarıyla arasına koyduğu mesafenin pratik bir göstergesidir. Ancak partinin geniş kitlelere ulaşmak adına zaman zaman teorik keskinliğini esnetmesi ve popülist bir dil benimsemesi, radikal sol çevreler tarafından ideolojik bir aşınma riski olarak eleştirilmektedir.

Avusturya Komünist Partisi (KPÖ): Federal düzeyde uzun yıllar zayıf kalmasına karşın, yerel yönetimler ve dar gelirlilerin yakıcı sosyo-ekonomik sorunları üzerinden kurduğu hatla dikkat çekmektedir. KPÖ’nün Graz ve Salzburg gibi büyük kentlerde elde ettiği başarıların temelinde, kapitalizmin en derin yaralarından biri olan "barınma/kira krizini" siyasetinin merkezine yerleştirmesi yatmaktadır. "Kiracı Danışma Hattı" gibi pratik dayanışma ağları kurarak halkın günlük hayattaki güvencesizlik hissini örgütleyen parti, anti-kapitalist söylemi teorik bir soyutlama olmaktan çıkarıp somut bir yaşam mücadelesine dönüştürmüştür. KPÖ temsilcileri de aldıkları maaşların büyük kısmını doğrudan dar gelirliler için oluşturulan sosyal fonlara aktarmaktadır. Bu pratik başarılar komünist kimliğe yönelik ideolojik önyargıları yerelde kırsa da, partinin genel siyasi hattının yerel yönetim odaklı bir "belediye sosyalizmine" veya sosyal yardımlaşma ağlarına sıkışma riski, anti-kapitalist mücadelenin iktidar perspektifinden koparılması yönündeki eleştirileri de beraberinde getirmektedir.

Genel olarak Avrupa komünist hareketi içerisinde bugün iki temel stratejik yaklaşım bulunmaktadır. Birinci yaklaşım, anti-faşist mücadelenin ancak anti-kapitalist mücadeleyle birlikte yürütülmesi hâlinde kalıcı sonuçlar doğuracağını savunmaktadır. İkinci yaklaşım ise önceliğin aşırı sağın seçim başarılarını engellemek olduğunu ileri sürerek sosyal demokratlar ve diğer demokratik güçlerle geniş ittifakları desteklemektedir. Marksist-Leninist açıdan ikinci strateji, kısa vadede belirli kazanımlar sağlasa da uzun vadede işçi sınıfının bağımsız siyasal kimliğini aşındırma ve sınıf mücadelesini parlamenter uzlaşmalara indirgeme riski taşımaktadır.

Avrupa komünist partilerinin performansını değerlendirirken nesnel verilere dayalı bir bakış da gereklidir. PTB/PVDA son yıllarda Belçika’da özellikle Valon bölgesinde önemli oy artışları yakalamış, yerel seçimlerde belirgin başarılar elde etmiştir. KPÖ ise Graz’da konut krizine odaklanan pratik politikasıyla yerel yönetimlerde dikkate değer sonuçlar almıştır. Öte yandan bu başarılar hâlâ ulusal ölçekte sınırlı kalmakta, KKE’nin aldığı oylar ise istikrarlı ama yetersiz bir kitle desteğini yansıtmaktadır. Bu partilerin bazılarının popülist söylemlere kayması veya yerel yönetim odaklı "belediye sosyalizmi" riski taşıması ideolojik bir tartışma konusudur. Ancak bu tartışma, partilerin somut örgütlenme başarılarını ve emekçi kitlelerle kurdukları bağları göz ardı etmeden yürütülmelidir.

4. Avrupa'da Aşırı Sağ ve Faşizan Eğilimlerin Ülkeler Bazında Gelişimi

Bugün Avrupa genelindeki aşırı sağ yükseliş, tek tip bir bloktan ziyade ülkelerin kendi içsel dinamiklerine ve anayasal sınırlarına göre şekillenmektedir. Bununla birlikte, bu partilerin ortaklaştığı temel başlıklar; göç karşıtlığı, milliyetçilik, güvenlik siyaseti, Avrupa Birliği şüpheciliği, kültürel muhafazakârlık ve neoliberal küreselleşmenin yarattığı hoşnutsuzluğu ulusal kimlik ekseninde yeniden üretmeleridir. Bu hareketler, kapitalizmin yapısal krizlerinden doğan sınıfsal öfkeyi sermaye ilişkilerine değil; göçmenlere, azınlıklara, Avrupa Birliği bürokrasisine ve kültürel kimlik çatışmalarına yönlendirerek geniş toplumsal destek üretmektedir.

Fransa (Ulusal Birlik - RN): Marine Le Pen liderliğindeki parti, babası Jean-Marie Le Pen’in açıkça antisemitik ve radikal neo-faşist söylemlerini geride bırakarak sistem içi bir "normalleşme" (dediyabolizasyon) stratejisi izledi. Söylemini göç karşıtlığı, hayat pahalılığı ve Fransız egemenliği üzerine kurarak işçi sınıfının tarihsel kalelerinden (özellikle sanayisizleşen kuzey bölgelerinden) ciddi oylar devşirmeyi başardı. Böylece uzun yıllar boyunca Fransız Komünist Partisi ve sendikaların güçlü olduğu bölgelerde önemli bir siyasal hegemonya kurdu.

Bu durum, neoliberal dönüşümün işçi sınıfı içerisinde yarattığı güvencesizliğin yalnızca sol tarafından temsil edilmediğini, aşırı sağın da bu hoşnutsuzluğu milliyetçi söylemler aracılığıyla örgütleyebildiğini göstermektedir. RN'nin başarısı, sınıf aidiyetinin yerini giderek kültürel kimliklerin aldığı yeni hegemonya biçiminin de bir göstergesidir. Bu durum, post-modern teorilerin iddia ettiği gibi sınıfın nesnel gerçekliğini yitirmesinden değil; aksine, sendikal örgütlülüğün gerilemesi ve geleneksel solun neoliberal dönüşüme yeterli yanıt üretememesi nedeniyle sınıf bilincinin üstyapısal (kültürel) manipülasyonlarla perdelenmesinden kaynaklanmaktadır. Solun uzun yıllar boyunca temsil ettiği emekçi seçmen tabanının önemli bir bölümü, sınıfsal/ekonomik taleplerini artık egemenlerin çizdiği milliyetçi bir çerçevede ifade etmektedir.

İtalya (İtalya’nın Kardeşleri - FdI): Kökleri neo-faşist İtalyan Sosyal Hareketi’ne (MSI) dayanan Giorgia Meloni önderliğindeki parti, iktidara geldikten sonra radikal söylemlerini törpüleyerek NATO, AB bütçe disiplini ve kapitalist piyasalarla tam bir uyum yakaladı. Bu parti, "kültürel muhafazakârlık ve ekonomik uyumluluk" formülüyle hareket etmektedir. Bu durum, günümüz Avrupa aşırı sağının önemli bir bölümünün klasik faşist hareketlerden farklı olarak mevcut sermaye siyasal düzeniyle çatışmak yerine onun siyasal istikrarını sağlamaya yöneldiğini göstermektedir.

Almanya (Almanya İçin Alternatif - AfD): Kuruluşunda Euro Bölgesi karşıtı neoliberal akademisyenlerin partisi olan AfD, zamanla radikal milliyetçi ve yabancı düşmanı bir hatta kaydı. Özellikle Doğu Almanya (eski DDR) eyaletlerinde, birleşme sonrası yaşanan ekonomik güvensizlik ve dışlanmışlık hissini sömürerek birinci veya ikinci parti konumuna yükseldi. Sanayisizleşme, düşük ücretli çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve birleşmenin yarattığı toplumsal eşitsizlikler, AfD'nin özellikle emekçi kesimler içerisinde destek bulmasını kolaylaştırmıştır. DDR sonrası özelleştirmeler, işsizleşme ve ücret farklılıklarının uzun yıllar devam etmesi, birleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki ayrımı derinleştirmiştir.

Hollanda ve Avusturya (PVV ve FPÖ): Hollanda'da Geert Wilders (PVV) ve Avusturya'da FPÖ, İslamofobi ve göçmen karşıtlığını refah şovenizmiyle (yani "ülkemizin refah kaynakları sadece bizim vatandaşlarımıza aittir" söylemiyle) birleştirerek geniş kitle desteği topladı. Refah devletinin gerilemesiyle oluşan ekonomik kaygılar, sınıfsal talepler yerine ulusal aidiyet üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.

Macaristan (Orbán - Fidesz): Bu örnek de günümüz Avrupa'sındaki otoriterleşme eğilimini anlamak açısından önemlidir. Viktor Orbán yönetimindeki Fidesz, seçim mekanizmalarını korumakla birlikte medya, yargı ve devlet kurumları üzerindeki denetimini giderek artırmış; milliyetçi söylem ile sermaye yanlısı piyasa politikalarını ve devlet destekli kapitalizmi birlikte yürütmüştür. Aynı tarihsel kesitte sendikal hakların sınırlandırılması, akademik özerkliğin geriletilmesi ve sivil toplum üzerindeki baskılar da otoriter dönüşümün önemli bileşenleri olmuştur. Seçimle yürütmeyi bırakan Orbán hükümeti deneyimi, günümüz Avrupa'sında otoriterleşmenin klasik faşizm biçiminde gerçekleşmediğini, parlamenter mekanizmaların korunarak da demokratik alanın daraltılabileceğini göstermektedir.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişini yalnızca sınıfsal öfkenin yanlış kanala akıtılması olarak açıklamak yetersiz kalır. Göçün ölçeği, kültürel uyum güçlükleri, paralel toplum oluşumları, kentlerdeki güvenlik sorunları ve İslamlaşma tartışmaları emekçi kesimlerde gerçek endişeler yaratmaktadır. Bu kaygılar neoliberal güvencesizlikle birleşince patlayıcı etki yapmaktadır. Aşırı sağ bu çatlakları istismar etmekte, yalnızca emniyet supabı işlevi görmemektedir. Sol, aşırı sağ seçmenini “kandırılmış kitle” olarak görmek yerine onun ekonomik hoşnutsuzluk ile kültürel yabancılaşmayı aynı anda yaşadığını kabul etmeli ve bu kültürel kaygıları liberal çok kültürlülük retoriğiyle geçiştirmeyen bir sınıf dili geliştirmelidir.

5. Klasik Faşizm Riski Var mı, Yoksa Bir "Emniyet Supabı" mı?

Günümüz koşullarında ve bugünkü güç dengeleri dikkate alındığında, 1920’lerin ve 30’ların klasik faşizm riskinin (paramiliter çetelerin sokakları ele geçirmesi, parlamentonun tamamen lağvedilmesi, komünist partilerin ve sendikaların tamamen yasaklanarak açık terör diktatörlüğünün kurulması) yakın bir tehdit olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunun temel nedenleri şunlardır:

Sınıf Tehdidinin Yokluğu

Klasik faşizm, burjuvazinin sosyalist bir devrim tehdidi karşısında mülkiyetini korumak için başvurduğu "son çare" diktatörlüğüdür. Günümüz Avrupa’sında sermaye sınıfını tehdit edecek güçte, iktidara aday, kitlesel bir işçi sınıfı hareketi veya komünist önderlik bulunmamaktadır. Dolayısıyla burjuvazi açısından parlamenter demokrasiyi tamamen askıya alacak maliyetli ve riskli bir diktatörlüğe ihtiyaç yoktur.

"Emniyet Supabı" İşlevi

Günümüz faşist ve aşırı sağ partileri, kapitalist krizlerin (enflasyon, güvencesizlik, barınma sorunu) kitlelerde yarattığı haklı öfkeyi soğurmakla görevlidir. Sistem karşıtı biriken bu öfke, aşırı sağ tarafından sınıfsal hedeflere (sermayeye, patronlara) değil; göçmenlere, azınlıklara, AB bürokrasisine veya kültürel kimliklere yönlendirilmektedir. Böylece kitlelerin gazı alınmakta ve öfke zararsız kanallara yöneltilmektedir.

Bu süreçte göç, güvenlik, kimlik siyaseti ve kültürel kutuplaşma, ekonomik krizlerin üzerini örten temel ideolojik araçlar hâline geçmektedir. Emekçilerin yaşadığı reel ücret kayıpları ve güvencesizlik, sistemin yapısal sorunları yerine "dış tehditler" üzerinden açıklanarak sermaye düzeninin sorgulanmasının önüne geçilmektedir.

Kapitalist Demokrasi Sınırlarında Entegrasyon

Bu partiler iktidara geldiklerinde (Meloni örneğinde olduğu gibi) kapitalist mülkiyet ilişkilerine, finansal piyasalara, NATO’ya ve emperyalist sisteme sadakatlerini hızlıca ilan ederler. Dolayısıyla günümüz aşırı sağı, siyasal sistemi/demokratik rejimi yıkmak için değil; neoliberal otoriterliği parlamenter çerçeve içerisinde "yönetmek" ve rıza üretmek üzere kurgulanmış sistem içi birer enstrümandır.

Bununla birlikte, otoriterleşme eğilimleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Grev hakkının sınırlandırılması, polis yetkilerinin genişletilmesi, protesto gösterilerine yönelik baskılar, dijital gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve göç politikalarının sertleşmesi, neoliberal devlet biçiminin daha otoriter araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu uygulamalar klasik faşizmle bire bir özdeşleştirilemese de demokratik hakların aşamalı biçimde daraldığı yeni bir otoriterleşme eğilimine işaret etmektedir. Günümüz kapitalist demokrasileri, faşizan özellikler taşımakta, giderek daha fazla faşizan yönetim tekniğini bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle günümüz tartışması artık "faşizm gelecek mi?" sorusundan çok, kapitalist demokrasilerin hangi ölçüde faşizan yönetim tekniklerini kendi bünyelerine içselleştirdiği sorusu etrafında yürütülmelidir.

Elbette klasik faşizm riskini tamamen dışlamak yanıltıcı olabilir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde paramiliter grupların faaliyetleri, antifa ile aşırı sağ arasında sokak düzeyinde yaşanan şiddet olayları, dijital gözetim araçlarının yaygınlaşması, protesto haklarının kısıtlanması ve kutuplaşmanın derinleşmesi, yeni türden hibrit otoriter rejimlerin zeminini hazırlamaktadır. Bu rejimler klasik faşizmin tam parlamenter lağvedilme ve kitlesel terör diktatörlüğü modelini tekrarlamasa da, liberal demokratik kurumların içinin boşaltılması ve faşizan yönetim tekniklerinin devlet örgütlenmesi tarafından içselleştirilmesi yoluyla benzer sonuçlar üretebilir. Dolayısıyla mesele artık “faşizm gelecek mi?” sorusundan öte, “demokrasi ne ölçüde faşizanlaşmaktadır?” sorusuna evrilmiştir.

6. Otoriterleşme Avrupa’ya Özgü Bir Olgu Değil

Kapitalizmin küresel kriz konjonktürü, neoliberal birikim modellerinin sürdürülebilmesi için burjuva demokrasisinin sınırlarını daraltan otoriter yönetim pratiklerini yalnızca Avrupa ölçeğinde değil, dünya genelinde de birer kural haline getirmektedir. Bu bağlamda emperyalist merkezlerin ve bağımlı kapitalist ülkelerin içinden geçtiği dönüşüm, aşırı sağın küresel düzeyde nasıl bir sistem içi entegrasyon aparatı olarak işlev gördüğünü gözler önüne serer.

Donald Trump (ABD - "Öfkenin Sağa Kanalize Edilmesi"): Trump, Pas Kuşağı (Rust Belt) olarak bilinen ve neoliberal sanayisizleşme nedeniyle yoksullaşan beyaz işçi sınıfının öfkesini arkasına aldı. Ancak bu öfkeyi finans kapitale veya tekellere değil; göçmenlere, Çin’e ve "küreselci elitlere" yönlendirdi. Yürütmedeyken ise zenginlere vergi kesintileri yaparak ve deregülasyonları savunarak sermayenin çıkarlarına sadık kaldı. Trump'ın ekonomi politikaları Wall Street ile bir kopuş anlamına gelmemiş, büyük sermaye gruplarıyla ilişkiler büyük ölçüde devam etmiştir. Trump örneği; işçi sınıfı örgütlülüğünün yokluğunda, sistem karşıtı öfkenin bizzat sermayedar bir figür tarafından nasıl sağa kanalize edildiğinin (emniyet supabı olarak işlev gördüğünün) en berrak küresel örneğidir.

Narendra Modi (Hindistan - "Kültürel/Dinsel Kutuplaşma Belgesi ve Neoliberalizm"): Modi ve partisi BJP, Hindistan’daki derin sınıfsal eşitsizliklerin ve ekonomik krizlerin üzerini örtmek için Hindistan milliyetçiliğini (Hindutva) ve İslam düşmanlığını kurumsal bir devlet politikası haline getirdi. Bu süreçte demokratik kurumları, yargıyı ve medyayı kendi kontrolü altında otoriterleştirirken; Adani ve Ambani gibi ülkenin en büyük tekelci sermaye gruplarına muazzam ayrıcalıklar tanıdı. Modi örneği; kapitalist devletin, sınıf mücadelesini dinsel/kültürel çatışmalarla ikame ederek sömürüyü nasıl kesintisiz sürdürdüğünü gösterir.

7. Türkiye Örneği

Avrupa, ABD ve Hindistan örneklerinde gördüğümüz faşizan eğilimlerin ve otoriter devlet pratiklerinin tarihsel ve güncel sınırlarını anlamak için Türkiye ölçeğindeki dönüşüm de son derece öğreticidir. Türkiye’de faşist ve sağ-popülist hareketlerin gelişimi; sınıf mücadelesinin düzeyine, devletin kriz anlarındaki ihtiyaçlarına ve neoliberal sermaye birikim modelinin gereksinimlerine göre farklı işlevler üstlenmiştir.

12 Eylül Öncesi MHP: Sınıf Tehdidine Kaşı Paramiliter Sokak Gücü

Türkiye’de klasik faşizmin sokak terörü ve paramiliter örgütlenme pratiklerine en çok yaklaştığı kesit, 1970’li yılların sınıf mücadeleleri dönemi olmuştur. Bu dönemde yükselen işçi hareketi, kitlesel grevler ve solun toplumsal bir alternatif haline gelişi, burjuvazi ve devlet elitleri için doğrudan bir tehdit oluşturmuştur. 12 Eylül öncesi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve onun sivil uzantısı olan ülkücü komandolar; tam da bu sınıf tehdidini bastırmak, sokakları ve fabrikaları sol örgütlenmelere kapatmak üzere taşeronlaştırılmış paramiliter bir güç olarak işlev görmüştür. Buradaki şiddet sarmalı, sermaye düzeninin bekası için devrimci dinamikleri fiziksel olarak tasfiye etmeyi amaçlayan klasik karşı-devrimci bir müdahaledir.

Darbe Sonrası ve AKP Dönemi: Devletleşme, Kadrolaşma ve Neoliberal Entegrasyon

12 Eylül askerî darbesiyle solun ve işçi sınıfının örgütlü gücü ezildikten sonra, MHP’nin üstlendiği "paramiliter sokak gücü" işlevi de misyonunu tamamlamıştır. Darbe sonrasında ve özellikle 1990'lardan itibaren bu hareket, sokaktan ziyade bürokraside, yargıda ve emniyette kadro sağlayan, devlet aygıtının doğrudan içerisine yerleşen kurumsal bir yapıya bürünmüştür.

Bugün ise MHP, AKP ile kurduğu Cumhur İttifakı ortaklığıyla, kapitalist düzenin bekasını korumak üzere bambaşka bir rıza ve baskı mekanizmasının taşıyıcısıdır. Sınıf hareketinin ve komünistlerin tarihsel olarak en güçsüz olduğu bu konjonktürde MHP; kitlelerin yoksullaşma, güvencesizlik ve ekonomik kriz karşısındaki haklı öfkesini dindirmek için milliyetçilik ve beka söylemini kullanmakta, Kürt hareketinin ve reformist taleplerinin düzene entegre edilmesi işlevinde üzerine düşen rolü oynamaktadır. AKP’nin toplumsal ilişkileri ve siyasal rejimi değiştirme politikalarının baş destekçisi, bu parti olmuştur.

AKP Deneyimi: Düzen Dışı Söylemden Neoliberal Otoriter Rejim İnşasına

AKP’nin siyasal İslamcı Refah Partisi (RP) geleneğinden koparak 2000'lerin başında "muhafazakâr demokrat" kimlikle tarih sahnesine çıkışı, onun kapitalist düzenle uyumlanma sürecinin en somut ifadesidir. RP’nin görece düzen dışı, Batı ve finans kapital karşıtı ("Adil Düzen") söylemlerini tamamen terk eden AKP; emperyalist merkezlerle ve yerli sermaye sınıflarıyla tam bir mutabakat kurarak Türkiye tarihinin en vahşi neoliberal programının, özelleştirme dalgasının ve güvencesizleştirme politikalarının uygulayıcısı olmuştur. AKP’nin kapitalist sınıf adına oynadığı bu rol “kestaneleri ateşten almak” olarak tabir edilebilir.

Ancak AKP’nin üstlendiği rol sadece ekonomik programla sınırlı kalmamış, aynı zamanda devlet yapısını da dönüştürmüştür. Eski bürokratik devlet yapısını sermaye birikiminin yeni ihtiyaçları doğrultusunda kısmen tasfiye eden AKP; yerine yargıyı, medyayı, üniversiteleri, kolluk güçlerini ve tüm bürokratik aygıtları kendi kontrolü altında merkezileştiren otoriter, başkanlık sistemine dayalı yeni bir rejim inşa etmiştir.

Gelinen noktada artık kapitalist devlet, yalnızca sermaye birikimi için gerekli düzenlemeleri yapmakla kalmamakta, doğrudan ve ivedilikle sermaye sınıfına coğrafi zenginliklerimizden ve emekçi halkımızdan kaynak ve değer transferleri sağlamaktadır. Kapitalist devlet ve kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki güç dengesinde, birincilerin iktidarı ve hegemonyası muhkem duruma getirilmiştir. Neoliberal politikaların ve krizlerin olumsuz sonuçlarını yaşayan işçi sınıfımızın, sınıfsal çıkarlarını temsil eden siyasal örgütlülüğü çok zayıf durumda bulunmakta, emekçilerin sınırlı bir kesiminin üye olduğu sendikal örgütlenmeler ise büyük oranda siyasi iktidarın güdümünde kalmaktadır.

Türkiye'deki aşırı sağ yalnızca İslamcı-milliyetçi çizgiden ibaret değildir; son yıllarda seküler milliyetçilik muhalefette sınıfsal işlevler üstlenmeye başlamıştır.

Yeni Bir Emniyet Supabı: Zafer Partisi ve Seküler Aşırı Sağın Sınıfsal Rolü

Türkiye’deki güncel aşırı sağ eğilimlerin analizi, son yıllarda Zafer Partisi çizgisiyle görünürlük kazanan seküler milliyetçi dalgayı görmezden gelerek tamamlanamaz. Bu hareket, kendisini geleneksel dinci/muhafazakâr sağdan ve MHP’nin kurumsal devletçi çizgisinden ayrıştırarak, özellikle kentli ara tabakalar, güvencesiz laik gençler ve lümpenleşen işsiz kitleler arasında bir zemin bulmuştur.

Söz konusu hareketin yükselişi, küresel düzeyde Fransa'da Le Pen veya Hollanda'da Wilders gibi figürlerin izlediği "seküler/modernist argümanlarla bezenmiş yabancı düşmanlığı" taktikleriyle büyük bir paralellik göstermektedir. Neoliberal krizlerin, derinleşen yoksulluğun, barınma krizinin ve kontrolsüz göç dalgasının yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk; bu hareket tarafından sınıfsal ve kapitalizm karşıtı bir hatta yönelmekten titizlikle alıkonmaktadır. Bunun yerine öfke, tamamen "sığınmacılar/göçmenler" olgusuna indirgenerek dar bir şovenizm havuzunda eritilmektedir.

Sermaye düzeni açısından bu sekülerize aşırı sağ, bir yeni nesil emniyet supabıdır. Fabrikada, ofiste ya da kuryelik yaparken vahşice sömürülen, geleceksizlikle boğuşan genç emekçilerin sistemi hedef alabilecek potansiyel öfkesi; patronlara veya tekelci sermayeye değil, kendisinden daha güvencesiz durumdaki göçmen işçilere yönlendirilmektedir. Böylece sömürü mekanizmasının üzeri ırksal ve milliyetçi bir tül ile örtülürken, sermaye sınıfının ucuz ve güvencesiz göçmen emeğinden elde ettiği kârlar da bu sahte kutuplaşma sayesinde güvenceye alınmaktadır. Siyasal düzlemde ise bu yapı, burjuva demokrasisinin sınırları dışına taşmayan, kitlelerin sistem dışı radikalleşmesini engelleyen ve sokağın gerçek tazyikini parlamenter/sosyal medya odaklı bir protest hatta hapseden sistem içi bir aparattan ibarettir.

Eski Emniyet Supabı Sosyal Demokrasi: Yine ve Yeniden?

Türkiye’de güncel otoriterleşmenin ve krizin yarattığı kitle öfkesini soğuran seküler-milliyetçi "yeni nesil emniyet supabı" (Zafer Partisi çizgisi) madalyonun sadece bir yüzünü oluşturmaktadır. Diğer yüzde ise, neoliberal tahribatın emekçi kitlelerde yarattığı derin huzursuzluğu sistem sınırları içinde tutma ve rejimi restore etme görevini üstlenmiş olan ana muhalefet odağı, yani Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve temsil ettiği sosyal demokrat liberalizm durmaktadır.

Emek-sermaye çelişkisi ekseninden bakıldığında sosyal demokrasi, yapısal bir kriz çözücü veya devrimci-realist bir hat değil; kapitalizmin tahripkâr sonuçlarını reformlarla yumuşatmayı hedefleyen, reformist-pragmatik bir düzen ideolojisidir. Tarihsel olarak sosyal demokrasinin "altın çağı" kabul edilen Keynesçi uzlaşma ve sosyal devlet modeli (1945-1980 arası), iki temel tarihsel dinamiğin ürünüydü: 1929 Büyük Buhranı’ndan çıkış arayışı ve Soğuk Savaş yıllarında reel sosyalizmin/kitleselleşen komünist partilerin yarattığı "sistem dışı" tehdide karşı işçi sınıfının rızasını burjuva demokrasisine bağlama ihtiyacı. Ancak 1980’lerle birlikte neoliberal birikim modeline geçilmesi ve 1990’larda reel sosyalizmin çözülmesiyle, sosyal demokrasinin komünizme karşı bir "barikat" olma işlevi ortadan kalkmış, bu akım sermaye sınıfı gözünde demode bir "lüks" haline gelmiştir.

Bugün Türkiye’de eğitimden sağlığa her şeyin metalaştığı, ücretlerin asgari ücret seviyesine eşitlendiği ve sendikasızlığın kural haline geldiği yaklaşık 40 yıllık neoliberal yıkımın ardından, CHP şahsında sosyal demokrasinin yıldızının yeniden parlaması tesadüf değildir. CHP’nin "sosyal adalet", "yoksulluğu azaltma" ve "sosyal devlet" vaatleri, esasta kapitalist mülkiyet ilişkilerine dokunmayan bir tür sosyal liberalizm projesidir. Hak kayıplarının, güvencesizliğin ve eşitsizliğin doğrudan kaynağı kapitalist üretim ilişkilerinin kendisiyken; CHP bu yapısal sömürünün sonuçlarını sadece makyajlayarak rejimi rehabilite etmeye soyunmaktadır. Neoliberal politikalarla sermaye adına "kestaneler çoktan ateşten alınmış", emekçi sınıflar gelirlerinde, haklarında ve örgütlülüklerinde “yoksullaştırılmıştır”; şimdi ise CHP’nin rejimi restore etme ve “sosyal devlet” programı, neoliberal tahribatın, otoriterleşmenin ve krizlerin yarattığı toplumsal patlama dinamiklerini "sosyal-hayırsever belediyecilik" ve "sosyal devlet uygulamaları" vaatleriyle pasifize etmeye çalışmaktadır.

Burada beliren en büyük paradoks ise şudur: Sosyalist hareketin bu topraklarda bağımsız bir güç ve cüsse kazanamadığı koşullarda, sosyal demokrasinin yürütme gücüne gelmesi işlevsel değildir. Çünkü kapitalist sınıf, ancak aşağıdan gelen gerçek bir devrimci/komünist tehdit hissettiğinde sosyal demokratik reformlara ve tavizlere rıza gösterir. Bu tehdidin ve basıncın olmadığı bir vasatta, sermaye sömürüyü sürdürmek için geleneksel dinsel, milliyetçi ve muhafazakâr popülist sağ mekanizmaları (yani iktidar bloğunu ve onun "yedek lastik parkında" bekleyen diğer sağ partileri) kullanmaya devam edebilir. Ancak otoriterleşme ve krizin kitlelerde oluşturduğu huzursuzlukların yöneldiği temel kanal da CHP’dir. Bu nedenle sosyal demokrat liberalizm, sosyalist solun gelişip topluma difüzyonunu ya da kök salmasını frenleyerek ve onun arkasında hizalanmasını sağlayarak yürütme yetkisini elde edebilir. Fakat mevcut siyasi iktidarın CHP’ye dönük toplumsal dokuda giderek artan onay ve sempatinin önünü almaya yönelik adımlar attığı da gözlenmektedir.

Sonuç olarak, siyasal iktidara karşı “birleşik bir cephe” içerisinde mücadele edelim denilerek, CHP’nin temsil ettiği rejim restorasyonu ve “sosyal devlet” projesinin arkasında durulursa, sosyalist sol antikapitalist ufuktan koparak parlamenter illüzyonlara hapsolabilir ve iyiden iyiye etkisizleşebilir. Toplumsal kurtuluşun yolu, kapitalist sistemin yarattığı yoksulluğu pansuman etmeyi vadeden sosyal liberalizmin sınırlarında hizalanmaktan değil; emekçilerin bağımsız, örgütlü ve sosyalist iktidar mücadelesini sokakta, mahallede, okulda ve işyerinde büyütmekten geçmektedir.

8. Sonuç

Kapitalizmin güncel krizleri yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal temsil krizleri üretmektedir. Geleneksel merkez partilerinin geniş emekçi kesimlerin taleplerine yanıt verememesi, aşırı sağın kendisini "düzen karşıtı" gibi sunabilmesine olanak sağlamaktadır. Oysa bu hareketler, mülkiyet ilişkilerine dokunmadıkları ölçüde kapitalist düzenin sınırlarını aşmamakta; yalnızca kriz yönetiminin farklı siyasal araçları hâline gelmektedir.

İşçi sınıfının ve komünistlerin zayıf olduğu bu tarihsel kesitte, aşırı sağ hareketler totaliter rejim inşasından ziyade, kapitalist sistemin yapısal kriz anlarında kitlelerin düzen dışına taşmasını engelleyen kapitalist sistem için işlevsel birer emniyet supabı ve neoliberal otoriterliğin meşrulaştırıcı araçları olma fonksiyonuna sahiptir. Bununla birlikte, bu durum demokratik hakların aşamalı biçimde daraltıldığı, otoriter yönetim tekniklerinin yaygınlaştığı ve sınıf siyasetinin kültürel çatışmalarla ikame edildiği yeni bir tarihsel dönemin içerisinde bulunduğumuz anlamına gelmektedir. Günümüz Avrupa'sında yaşanan gelişmeler, kapitalizmin kriz koşullarında otoriter yönetim biçimlerinin kapitalist demokrasi formu altında yeniden üretilebildiğini göstermektedir.

Bu nedenle komünist hareket açısından temel görev yalnızca aşırı sağ partilerin seçimlerde geriletilmesi ve aşırı sağın ideolojik eleştirisini yapmak değildir. Asıl mesele, kapitalizmin krizlerinin yeniden ve yeniden ürettiği toplumsal zemini ortadan kaldıracak bağımsız sınıf siyasetinin inşasıdır. Aksi hâlde, aşırı sağın geriletilmesi geçici olsa bile, onu besleyen ekonomik ve toplumsal dinamikler varlığını koruyacaktır. Devrimci sol, aynı zamanda emekçilerin günlük yaşamında karşılık bulan, sendikalardan mahallelere, dijital emekçilerden güvencesiz gençliğe kadar uzanan somut örgütlenme biçimleri geliştirmelidir. Faşizan eğilimlerin toplumsal zeminini ortadan kaldıracak olan, ancak böylesi bağımsız bir sınıf hareketinin yeniden inşası olabilir.

Türkiye’deki güncel rejim yapısını kolaycı bir yaklaşımla doğrudan "faşizm" olarak etiketlemek ve bu otoriterleşmeye karşı sosyal demokratik liberal veya diğer liberal burjuva partilerin arkasında hizalanmak sol açısından tarihsel bir hatadır. Türkiye deneyimi açıkça göstermektedir ki; karşımızdaki yapı, kapitalist demokrasinin sınırları dâhilinde biçimlenmiş, neoliberal sömürüyü güvence altına almak için faşizan teknikleri ve otoriter yönetim biçimlerini kendi bünyesine entegre etmiş bir kapitalist devlet formudur.

Bağımsız sınıf siyasetinin inşası bugün her zamankinden daha acildir. Ancak bu inşa, geçmiş formülleri mekanik olarak tekrarlamakla olmaz. Yeni nesil emek kesimlerine (günümüz güvencesiz, dijital platformlarda çalışan, esnek emek ilişkileri içinde ezilen genç işçi sınıfına) hitap edecek yeni örgütlenme biçimleri geliştirilmelidir. Mahalle komiteleri, işyeri komiteleri, dijital emekçilerin platform sendikaları, barınma ve geçim mücadeleleri etrafında birleşen eylem birlikleri, eğitim ve kültür çalışmalarıyla birleştirilmelidir. Somut talepler (Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun devlet ile sermayenin mutlak denetiminde olması ve işçilerin taleplerini yansıtan bir kurum olmaması nedeniyle lağvedilmesi talebiyle birlikte asgari ücretin belirgin yükseltilmesi, enflasyonla birlikte artan kiraların emekçiler üzerindeki yükünü hafifletecek ve ücretlere eklenecek devlet kira yardımının talep edilmesi, çalışma saatlerinin kısaltılması, sendikal hakların genişletilmesi) üzerinden kitlelerle bağ kurulurken aynı zamanda bu taleplerin kapitalizmin sınırları içinde kalıcı çözüm üretemeyeceği de gösterilmelidir. Avrupa deneyimi göstermiştir ki, kitlelerin örgütlenmesi olmadan parlamenter başarılar kalıcı değildir; ancak emekçilerin/toplumun örgütlenmesi de stratejik bir iktidar perspektifinden koparsa reformizme evrilebilir. Bu ikisini birleştirecek sabırlı, yaratıcı ve militan bir sınıf çalışması şarttır.

Dolayısıyla kurtuluş, düzen içi restorasyon projelerinde veya liberal ittifaklarda değil; bağımsız, militan ve kitlelerle bağı kopmamış bir sınıf siyasetinin, işyerlerinden mahallelere kadar sabırla dipten yukarıya kurulmasındadır. Devrimci hareketler sadece soyut propaganda yapan yapılar olmaktan çıkmalıdır. Güç kazanamamanın temel nedeni, kitlelerin günlük hayatta (iş yerlerinde, mahallelerde, barınma ve geçim mücadelelerinde) devrimcileri yanlarında görememesidir. Devrimci partiler, geçmişin formüllerini mekanik biçimde tekrarlamak yerine; bugünün güvencesiz işçi sınıfının, hizmet sektörü emekçilerinin, dijital platform çalışanlarının ve geleceksizlikle karşı karşıya kalan gençliğin somut sorunları (barınma krizi, enflasyon, geleceksizlik) üzerinden örgütlenen yeni bir sınıf siyaseti geliştirmek zorundadır. Faşizan eğilimlerin toplumsal zemini ancak böylesi kök salmış bağımsız bir sınıf hareketiyle ortadan kaldırılabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]