Mahmut Boyuneğmez
Özet
24 Temmuz 2026 tarihli
"Yeni Parti Programı", tıpkı daha önce ele aldığımız CHP’nin 2025
Parti Programı gibi, Türkiye kapitalizminin içine sürüklendiği kriz ortamında
toplumsal öfkenin devrimci bir hatta yönelmesini engelleyecek şekilde düzen sınırları
içerisinde tutmayı amaçlayan tipik bir sosyal demokratik restorasyon
projesidir.
Sosyal demokrasi
tarihsel olarak kapitalizmi ortadan kaldırmayı değil, sınıf mücadelesini
reformlar yoluyla yumuşatarak sermaye düzeninin sürekliliğini sağlamayı
hedeflemiştir. Yeni Parti Programı da bu tarihsel çizginin güncel bir örneğini
oluşturmaktadır.
Programda sıkça
tekrarlanan "Bu kara düzeni değiştireceğiz" ajitasyonu ilk bakışta
radikal görünmektedir. Ancak programın bütününe bakıldığında değiştirilmek
istenen şeyin kapitalist üretim ilişkileri değil, kapitalizmin yönetim biçimi
olduğu görülmektedir. Dolayısıyla hedeflenen, düzenin tasfiyesi değil; sermaye
düzeninin daha öngörülebilir, daha hukuki, daha istikrarlı ve uluslararası
sermaye açısından daha güvenilir hale getirilmesidir. Başka bir ifadeyle
program, kapitalizme karşı değil; kapitalizmin kriz yönetimine ilişkin
alternatif bir hükümet programıdır. Program derinlemesine incelendiğinde,
sermaye egemenliğine ve emperyalist bağımlılık ilişkilerine dokunmayan,
yalnızca kapitalizmin yarattığı tahribatı hafifletmeyi vaat eden hayırsever bir
söylemden ibarettir.
I.
Düşünsel Temeller ve Siyasi Kimlik: Anakronik İlkeler ve Kavram Hırsızlığı
Yeni Parti, ideolojik
dayanağını Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefinde, Altı Ok
ilkelerinde, evrensel sosyal demokrat değerlerde ve Anadolu-Rumeli’nin insancıl
düşünsel birikiminde bulduğunu ilan etmektedir.
1.1.
Altı Ok'un Liberal Süzgeçten Geçirilmesi ve Anakronizm
CHP eleştirimizde de
belirttiğimiz üzere, 1919-23 burjuva devrimci sıçramasının ürünü olan Altı
Ok’un tarihsel bağlamından koparılarak liberal-sosyal demokrat bir süzgeçten
geçirilmesi anakroniktir. Burada şu temel noktanın altını çiziyoruz:
Kemalizm’in tarihsel olarak ilerici niteliği, Osmanlı feodal-haraççı düzenine
karşı burjuva devrimci karakterinden kaynaklanıyordu. Ancak aynı ilkeler,
günümüzün tekelci kapitalizm koşullarında artık ilerici değil; burjuva
düzeninin ideolojik meşruiyet araçlarından biri haline gelmiştir. Atatürk'ün
tarihsel rolünü reddetmek mümkün değildir, fakat 1920'lerin tarihsel
görevlerini günümüzün sınıfsal gerçekliğine taşımaya çalışmak anakronik bir
çabadır. Marksizm açısından tarih ileriye doğru akar. Burjuva devrimlerinin çözebileceği
tarihsel sorunlar çözülmüştür. Bugünün temel uzlaşmaz karşıtlığı emek ile
sermaye arasındadır.
- Cumhuriyetçilik ve
Milliyetçilik: Program, egemenliği saraydan alıp
millete vermekten söz ederken, kapitalist cumhuriyetlerde egemenliğin
halkta değil sermayede olduğu gerçeğini perdelemektedir. "Türk
milleti" tanımını eşit yurttaşlık zeminine oturtan kapsayıcı
milliyetçilik söylemi, emperyalist sisteme göbekten bağlı Türkiye
kapitalizminde sınıfsal uzlaşmaz karşıtlıkların üzerini örten demagojik
bir araçtır.
- Halkçılık ve Devletçilik:
"Emeğin hakkı, adil bölüşüm ve nitelikli kamu hizmeti" olarak
sunulan halkçılık, ancak üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı bir
düzende gerçek anlamını bulabilir. Kapitalist bir devlet doğası gereği
sermaye birikimini korumak zorundadır. Kapitalist devletin hem “özel
sektörü”/sermaye sınıfını hem de emekçi halkı koruyabileceği iddiası,
“sınıflar üstü devlet" illüzyonunu yaratmaktadır.
- Devrimcilik ve Laiklik:
Programdaki devrimcilik, çağdaşlaşma, dijitalleşme ve yenilenmeyle
sınırlandırılmış, yani özünde sistem içi reformculuğa indirgenmiştir.
Laiklik ise seküler-bilimsel bir toplumsal dönüşüm vizyonundan ziyade,
inanç özgürlüğü parantezine sıkıştırılmış pasif bir denge ilkesine
dönüştürülmüştür.
1.2.
Sınıfsız Siyaset Söylemi: "Türkiye İttifakı" Popülizmi
Programda işçinin,
çiftçinin, esnafın, sanayicinin, sağcının, solcunun aynı potada buluşturulduğu
bir "Türkiye İttifakı" vaat edilmektedir. Sömüren ile sömürüleni,
sermayedar ile işçiyi aynı çıkar ortaklığında buluşturma iddiası, toplumsal
sınıfsal karşıtlıkları yok sayan tipik bir burjuva popülizmidir. Burada
programın temel ideolojik yaklaşımı ortaya çıkmaktadır: Sınıfları ortadan
kaldırmaya yanaşmadan sınıf uzlaşması vaat edilmektedir. Marksizm ise tam
tersini söyler. Toplumun temel karşıtlığı kültürel veya kimliksel değil, üretim
araçlarına sahip olan sermayedarlarla emek gücünü satmak zorunda kalan işçiler
arasındadır. Dolayısıyla sermayedar ile işçiyi aynı "milli hedef"
etrafında buluşturmaya çalışan her siyaset, kaçınılmaz olarak sermaye lehine
sonuç üretir.
II.
Demokrasi, Yönetim ve Adalet: Fabrika Ayarlarına Dönüş ve Restorasyon
Programın ikinci bölümü
tamamen parlamenter sisteme dönüş, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı
üzerine inşa edilmiştir.
- Burjuva Demokrasisinin
Sınırları ve Parlamenter Sisteme Dönüş:
Başkanlık rejiminin keyfiliğine karşı güçlü meclis ve tarafsız
cumhurbaşkanlığı modeli önerilmektedir. Bu vaat, siyasal rejimin biçimsel
boyutunda bir "fabrika ayarlarına dönüş" ve kapitalist devlet
yapısının restorasyonudur. Yargı bağımsızlığı vaatleri, hukukun kapitalist
iktidar ilişkilerinin temel bir organizasyonu olduğu gerçeğini ortadan
kaldırmaz. Program, demokrasiyi esas olarak seçimler, parlamenter sistem
ve kuvvetler ayrılığı üzerinden tanımlamaktadır. Oysa Marksizm açısından
demokrasi yalnızca devlet biçimi değildir. Üretim araçlarının özel
mülkiyeti devam ettiği sürece siyasal/biçimsel eşitlik ekonomik
eşitsizliği ortadan kaldıramaz. Seçimlerde herkesin bir oy hakkına sahip
olması, fabrikalarda patronun tek söz sahibi olduğu gerçeğini değiştirmez.
Ekonomik diktatörlüğün sürdüğü yerde siyasal özgürlükler de daima
sınırlıdır.
- Yolsuzluk Meselesi ve
Aktif Yurttaşlık: "Aktif
yurttaşlık", "şeffaflık" ve "liyakat" gibi
kavramlar, içi boşalmış kabuk halindeki kapitalist demokrasileri cilalama işlevi
görmektedir. Program, yolsuzluğu ahlaki bozulma ve kurumsal denetimsizlik
sorunu olarak ele almaktadır. Oysa Marksistler açısından yolsuzluk
kapitalizmin istisnası değil, sermaye birikiminin siyasal alandaki görünüm
biçimlerinden biridir. Kamu ihaleleri, özelleştirmeler, imar rantları ve
kamu-özel iş birliği projeleri ortadan kaldırılmadıkça yolsuzluk yalnızca
aktör değiştirir.
- Kürt Sorunu ve Alevilerin
Talepleri: Kürt sorununda eşit yurttaşlık ve
ana dili hakkı; Alevi yurttaşlar için cem evlerine ibadethane statüsü ve
Madımak’ın utanç müzesi yapılması vaat edilmektedir. Bu adımlar kimlik
politikaları üzerinden düzen içi bir kaynaştırma ve potansiyel toplumsal
muhalefeti sisteme eklemleme amacı taşımaktadır.
III.
Kalkınma ve Ekonomi: Piyasa ile Kamuculuk Arasında İp Cambazlığı
Yeni Parti’nin ekonomi
vizyonu, "kapsayıcı kalkınma", "kamusal yarar" ve
"planlı ekonomi" kavramlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.
3.1.
Neo-Keynesyen "Planlama" Yanılsaması ve Kalkınmacı Devlet Masalı
Piyasa mekanizmasının
adalet sağlayamayacağı tespiti doğru olsa da, çözüm olarak sunulan devlet
modeli, karma ekonomi masallarının güncellenmiş halidir. Program
"planlama" kavramını kullanmaktadır. Ancak burada sözü edilen
planlama, sosyalist planlama değildir. Gerçek planlı ekonomi, üretim
araçlarının toplumsallaştırılmasını, stratejik sektörlerin kamulaştırılmasını,
yatırım kararlarının toplumsal ihtiyaçlara göre belirlenmesini esas alır.
Program ise planlamayı yalnızca piyasa başarısızlıklarını düzeltmek için
kullanılan teknik bir devlet müdahalesine indirgemektedir. Bu nedenle
programdaki planlama anlayışı neo-Keynesyen düzenleme mekanizmasından öteye
geçmemektedir.
3.2.
Finans Kapitalin Egemenliği ve Merkez Bankası'nın "Bağımsızlığı" Miti
Program ekonomik krizi
büyük ölçüde yanlış ekonomi politikalarının sonucu olarak değerlendirmektedir.
Oysa Marksist açıdan günümüz kapitalizminin temel belirleyici gücü yalnızca
sanayi sermayesi değil, onunla kaynaşmış bulunan finans kapitaldir. Bankacılık
sistemi, yatırım fonları, uluslararası kredi kuruluşları ve küresel finans
piyasaları, ulusal ekonomiler üzerinde doğrudan belirleyici hale gelmiştir.
Dolayısıyla ekonomik kriz yalnızca kötü yönetimin değil, finansallaşmış
kapitalizmin yapısal çelişkilerinin ürünüdür.
Program Merkez
Bankası'nın bağımsızlığını, uluslararası piyasalara güven verilmesini ve
finansal istikrarın yeniden tesis edilmesini çözüm olarak sunmaktadır. Oysa
Merkez Bankası'nın "bağımsızlığı", kapitalist ekonomilerde çoğu zaman
siyasal iktidardan bağımsızlaşmayı değil, finans kapitalin beklentilerine göre
hareket eden teknokratik bir yönetim anlayışını ifade etmektedir. Faiz
politikalarının temel amacı emekçilerin refahını artırmak değil, para
sermayesinin değerini korumak ve finans piyasalarının güvenini sağlamaktır.
Benzer şekilde IMF,
Dünya Bankası ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının
beklentilerine uygun ekonomi politikaları izlenmesi, dış finansmana bağımlı
kapitalist gelişme modelini yeniden üretmektedir. Emperyalist finans sistemine
bağımlılık devam ettiği sürece ekonomik bağımsızlık söylemleri kaçınılmaz
olarak retorik düzeyinde kalacaktır.
3.3.
Stratejik Sektörler ve Özelleştirmeler Karşısındaki Sessizlik
Program kamusal
hizmetlerin güçlendirilmesinden söz etmesine rağmen, son kırk yılda
özelleştirilen stratejik sektörlerin yeniden kamulaştırılmasına ilişkin açık
bir perspektif ortaya koymamaktadır. Bu nedenle elektrik dağıtımı, enerji
üretimi, limanlar, telekomünikasyon ve madenler gibi stratejik alanlarda mevcut
özel mülkiyet yapısı fiilen korunmaktadır. Programda elektrik dağıtımı,
enerji üretimi, limanlar, telekomünikasyon, madenler ve diğer stratejik
işletmeler özel sermayenin denetiminde kalmaya devam etmektedir. Kamusal hizmet
vaatleri ile stratejik üretim alanlarının özel mülkiyetini birlikte savunmak
önemli bir çelişki yaratmaktadır.
Marksizm açısından
kamuculuk devletin piyasayı düzenlemesi anlamına gelmez. Esas mesele, toplumun
yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayan üretim araçlarının özel kâr amacıyla
işletilmesine son verilmesidir. Stratejik sektörlerin toplumsal mülkiyete
geçirilmediği bir modelde devlet, yalnızca özel sermayenin faaliyetlerini
finanse eden ve düzenleyen bir aracıya dönüşmektedir.
3.4.
Sınıfsal Vergi Sistemi ve Servet Mülkiyetinin Korunması
Program vergi
adaletinden söz etmekle birlikte, kapitalist vergi sisteminin sınıfsal
niteliğini sorgulamamaktadır. Türkiye'de vergi gelirlerinin önemli bölümü KDV
ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Dolaylı vergiler, gelir
düzeyinden bağımsız olarak herkesin aynı oranda vergi ödemesine yol açtığı için
emekçiler üzerinde oransal olarak daha ağır bir yük oluşturmaktadır. Buna
karşılık sermaye gelirleri, finansal kazançlar ve büyük servetler çeşitli
istisna ve teşvik mekanizmalarıyla korunmaktadır.
Gerçek bir vergi
reformu yalnızca oran değişikliklerinden ibaret olamaz. Marksist açıdan vergi
sistemi, üretim araçlarının özel mülkiyeti sürdüğü sürece sömürü ilişkilerini
ortadan kaldırabilecek bir araç değildir. Servet vergisi veya artan oranlı
sermaye vergileri belirli ölçüde yeniden dağıtım sağlayabilir; ancak bunlar
sermaye egemenliğini ortadan kaldırmaz. Bu nedenle vergi politikaları, mülkiyet
ilişkileri değişmeden toplumsal eşitsizlikleri kalıcı biçimde çözemeyecektir.
- Üretim Araçlarının
Mülkiyeti Sorunu: Program boyunca sosyal
adalet, kamuculuk ve planlama kavramları sıkça kullanılmasına rağmen,
kapitalist üretim ilişkilerinin temelini oluşturan mülkiyet meselesi
neredeyse tamamen görmezden gelinmektedir. Oysa bir ekonomi programının
sınıfsal niteliğini belirleyen temel soru, üretim araçlarının kimin
mülkiyetinde kalacağıdır. Fabrikalar, bankalar, enerji altyapısı,
madenler, büyük tarım işletmeleri ve lojistik ağları özel sermayenin
denetiminde kaldığı sürece üretim kararları toplumsal ihtiyaçlara göre değil,
kârlılık ölçütüne göre alınacaktır.
Program, üretim
araçlarının özel mülkiyetine ilişkin mevcut yapıyı sorgulamamakta, devletin
görevinin ise piyasanın aksayan yönlerini düzeltmek ve gelir dağılımını kısmen
iyileştirmek olduğunu varsaymaktadır. Bu yaklaşım sosyal demokrasinin klasik
sınırlarını yansıtmaktadır. Marksizm açısından ise sömürünün kaynağı yalnızca
adaletsiz bölüşüm değil, üretim araçlarının özel mülkiyetidir. Mülkiyet
ilişkileri değişmediği sürece ücret artışları, sosyal yardımlar ve düzenleyici
reformlar kapitalist sömürü mekanizmasını ortadan kaldıramaz.
Bu nedenle programın en
temel sessizliği, üretim araçlarının mülkiyetine ilişkindir. Mülkiyet sorusunun
cevapsız bırakıldığı bir ekonomi programı, kaçınılmaz olarak sermaye
egemenliğinin devamını peşinen kabul etmiş olmaktadır.
3.5.
Yeşil Kapitalizm ve Dijitalleşmenin Emek Sömürüsündeki Rolü
Programın yeşil dönüşüm
yaklaşımı vitrinde “şık” görünse de, irdelendiğinde foyası dökülmektedir.
Avrupa Yeşil Mutabakatı çevreyi korumaktan çok Avrupa sermayesinin yeni rekabet
stratejisidir. Karbon piyasaları, yeşil finansman ve sürdürülebilir yatırım kavramları
doğayı korumayı amaçlamamakta, yeni kâr alanları üretmektedir. Kapitalizm
doğayı metalaştırmaya devam ettiği sürece gerçek ekolojik dönüşüm mümkün
değildir. Benzer şekilde, program dijitalleşmeyi ilerleme olarak sunmaktadır.
Ancak dijitalleşme bugün aynı zamanda platform kapitalizmini, algoritmik emek
denetimini, büyük veri tekellerini ve yapay zekâ aracılığıyla emek sürecinin
yoğunlaştırılmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla dijitalleşme sınıfsal
niteliğinden bağımsız ele alınamaz.
Programın ekolojik
dönüşüm anlayışı, çevre krizinin temel nedenini kapitalist üretim tarzında
değil, yetersiz düzenleme mekanizmalarında aramaktadır. Oysa kapitalizmde doğa,
toplumsal yaşamın ortak zemini olmaktan çıkarılarak alınıp satılabilen bir meta
haline getirilmiştir. Karbon piyasaları, karbon kredileri ve yeşil finansman
mekanizmaları bunun en güncel örnekleridir. Bu araçlar, şirketlerin doğayı
tahrip etme hakkını belirli bir bedel karşılığında alıp satabilecekleri yeni
piyasa alanları yaratmaktadır. Böylece çevreyi koruma iddiasıyla geliştirilen
politikalar dahi sermaye birikiminin yeni kanallarına dönüştürülmektedir.
Kapitalizm açısından çevre sorunu, çözülmesi gereken toplumsal bir mesele
değil, yeni yatırım ve kâr alanlarının keşfedildiği birikim süreçlerinden
biridir.
Benzer biçimde doğal
kaynakların özel mülkiyet altında tutulması, ekolojik planlamanın önündeki en
temel engellerden biridir. Enerji, maden, su havzaları, ormanlar ve tarım
arazileri özel kârlılık ölçütleriyle işletildiği sürece üretim kararları
toplumsal ve ekolojik ihtiyaçlara göre değil, yatırımın geri dönüş oranına göre
şekillenir. Marksizm açısından gerçek bir ekolojik dönüşüm, karbon ticaretinin
genişletilmesiyle değil, üretimin toplumsal planlamaya tabi kılınması ve
doğanın piyasa ilişkilerinin dışına çıkarılmasıyla mümkündür.
IV.
Sosyal Devlet ve Emek: Hak Söylemi Altında Sınıf Mücadelesini Bastırma
Programın sosyal
politika başlığı altına yoksullukla mücadele, parasız eğitim, kamusal sağlık ve
temel haklar vaatleri yerleştirilmiştir.
4.1.
Pasifleştirici Sosyal Politika: Temel Vatandaşlık Geliri ve Refah Devleti
İllüzyonu
Programın bütün sosyal
politika anlayışı II. Dünya Savaşı sonrasının Avrupa refah devleti modelini
çağrıştırmaktadır. Oysa o model, sosyalizmin dünya ölçeğindeki baskısı, güçlü
sendikal hareket ve yüksek kârlılık oranları sayesinde mümkün olmuştu. Bugün ise
neoliberal kapitalizm altında aynı modelin yeniden kurulabileceğini savunmak
tarihsel gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Yoksulluk sınırının altındakilere Temel
Vatandaşlık Geliri sağlanması vaadi, insanları yoksullaştıran kapitalist
mülkiyet düzenine dokunmadan kitlelerin sıkıntılarını azaltma aracıdır. Bunun
tersine sosyalistler, insanlara hayırseverlikle sadaka dağıtmayı reddederler;
sömürüyü yok ederek herkesin üretime katıldığı rasyonel bir düzen kurarlar.
4.2.
Sendikal Haklar, Grev Rejimi ve İşyeri Denetiminin Eksikliği
Program emekten söz
etmekte, ancak üretim sürecindeki güç ilişkilerine değinmemektedir. Gerçek
anlamda emek yanlısı bir program, grev yasaklarının kaldırılmasını, siyasal
grev hakkını, dayanışma grevini, işçi denetimini ve işyeri komitelerini
savunur. Bunların bulunmadığı bir emek söylemi ücret pazarlığı düzeyini aşamaz.
Eğitim ve sağlık alanındaki reform vaatleri ise sosyalist planlamaya
dayanmadığı sürece piyasa ilişkilerinin gölgesinde kalmaya mahkûmdur.
V.
Tarım: Şirketleşmeye Karşı Kamusal Planlama Eksikliği
Program tarımı büyük
ölçüde destekleme politikaları çerçevesinde ele almaktadır. Oysa Türkiye
tarımının temel sorunu yalnızca maliyetler değildir. Tarım giderek
şirketleşmekte ve küçük üretici tasfiye edilmektedir. Tohumdan gübreye, ilaçtan
lojistiğe kadar bütün süreç uluslararası tekellerin kontrolüne girmektedir.
Tarımsal üretimin şirketleşmesi yalnızca küçük üreticiyi değil, gıda
egemenliğini de ortadan kaldırmaktadır. Üretimin uluslararası tekellere bağımlı
hale gelmesi, ülkemizin temel beslenme ihtiyacını dahi piyasa dalgalanmalarına
bağımlı kılmaktadır. Gerçek çözüm kooperatifleşme, kamusal planlama ve tarımsal
üretimin piyasa yerine toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlenmesidir.
VI.
Dış Politika ve Güvenlik: Emperyalist İttifaklara Sadakat
Programın dış politika
ve güvenlik vizyonu, Batı eksenli uluslararası sistemle uyumu esas almaktadır.
- Emperyalizme Karşı
Sessizlik ve NATO: Burada programın en
büyük sessizliği emperyalizm kavramıdır. Türkiye kapitalizmi yalnızca iç
dinamikleriyle değil, uluslararası finans kapital, dış borç mekanizmaları
ve çokuluslu şirketlerle kurduğu bağımlılık ilişkileri içerisinde
şekillenmektedir. Bu nedenle emperyalist bağımlılık sorgulanmadan ekonomik
bağımsızlıktan söz edilemez. Program NATO'yu sorgulamamakta, Avrupa
Birliği ile bütünleşmeyi stratejik hedef olarak görmekte ve uluslararası
sermaye hareketlerini veri olarak kabul etmektedir. Emperyalizm eleştirisi
yapılmadan ulusal bağımsızlıktan söz etmek bir aldatmacadır.
VII.
Sınıflar Üstü Devlet Yanılsaması Oluşturma
Program boyunca devlet
tarafsız bir hakem gibi sunulmaktadır. Devlet yalnızca zor aygıtından ibaret
olmayıp, aynı zamanda eğitim, hukuk, medya ve bürokrasi aracılığıyla sermaye
düzeninin sürekliliğini sağlayan ideolojik bir örgütlenmedir. Dolayısıyla devlet
organizasyonunun sınıfsal niteliği değişmeden hükümet değişiklikleri düzenin
özünü değiştirmez.
Sonuç
Yeni Parti Programı,
"Kara düzeni değiştireceğiz" sloganını kullanmasına rağmen, programın
hiçbir temel önerisi kapitalist üretim ilişkilerini hedef almamaktadır.
Üretim araçlarının özel
mülkiyeti korunmaktadır. Sermaye sınıfının egemenliği sorgulanmamaktadır.
Emperyalist sistemle bütünleşme stratejisi devam etmektedir. Devlet sınıflar
üstü gösterilmektedir. “Kamuculuk” piyasa ekonomisinin tamamlayıcısı haline getirilmektedir.
Sosyal politikalar ise sömürüyü ortadan kaldırmak yerine onun yarattığı
sonuçları hafifletmeye yönelmektedir. Dolayısıyla programın vaat ettiği şey
kapitalizmin restore edilmesidir. Bu programla Yeni Parti, sosyal demokratik
liberal özünü dışavurmaktadır.
Oysa gerçek alternatif
üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, planlı ekonominin uygulandığı, emeğin
iktidar olduğu, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tasfiye edildiği ve kârın
değil, toplumun ihtiyaçlarının belirleyici olduğu sosyalist Türkiye perspektifidir.
Gerçek anlamda "kara düzen" ancak sermayenin egemenliği
sonlandırılarak değiştirilebilir. Kapitalizmin daha adil yönetilmesi değil,
tarihsel olarak aşılması emekçi halkın kurtuluşunun temel koşuludur.