MAR
Salim
Diyap’ın Metnine Devrimci Sınıf Eleştirisi (Savaş, Devlet ve UKKTH) | Mahmut
Boyuneğmez
1.
"Savaşa Karşı Devrimci Sınıf Tavrı" ve İki Burjuva Kutba Karşı Tutum
Eksikliği
Metindeki
Doğru: Diyap, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik
saldırısının bir "demokrasi veya özgürlük operasyonu" olmadığını;
enerji kaynaklarını yağmalama, ülkeyi parçalama ve siyonist hegemonyayı
pekiştirme amacı taşıdığını net bir biçimde koyuyor.
Eksik/Yanlış
Yanı (Devletçi Savunmaya Düşme Riski):
- Metin, emperyalist saldırıyı teşhir
ederken kantarı İran molla rejiminin / kapitalist devletinin
doğrudan ya da zımnen savunulmasına doğru kaydırma riski
taşımaktadır.
- Marksist-Leninist gelenekte (Lenin’in
I. Dünya Savaşı’ndaki "Devrimci Bozgunculuk" tutumunda olduğu
gibi), emperyalist bir saldırı karşısında ana hedef sadece dışarıdaki
emperyalist güç değil, kendi ülkesindeki sermaye devleti ve egemen
sınıfı da kapsayan genel bir sınıf mücadelesidir.
- İran emekçilerinin görevi, ABD/İsrail
emperyalizmine karşı dururken mevcut gerici, sermaye yanlısı ve halkı ezen
teokratik İran devletinin arkasında saf tutmak değildir. Doğru
tutum; ne emperyalist müdahale/taşeronluk ne de molla rejiminin
bekası diyerek, savaşı bir emekçi devrimine dönüştürmek, yani
bağımsız bir sınıf hattı örmektir. Diyap’ın metni, İran devletinin meşru
müdafaa hakkına fazla odaklanarak İran emekçilerinin kendi egemenlerine
karşı yürütmesi gereken sınıf mücadelesini gölgede bırakmaktadır.
2.
Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) Tartışması ve Güncel Aşımı
Metindeki
Doğru: Diyap, Kürt hareketlerinin bir kısmının
ABD ve İsrail ile kurduğu askeri/istihbarat bağlarını "ulusal
kurtuluş" olarak sunmasının imkânsızlığını, “Emperyalizmin
kucağında ulusal kurtuluş olmaz” tespitiyle mükemmel bir şekilde
özetliyor.
Eksik/Yanlış
Yanı (UKKTH'nin Tarihsel/Gerici Bir İlkeye Dönüşmesi):
- Diyap, Kürt örgütlerini eleştirirken
sorunu hala geleneksel bir "hakkın kötüye kullanımı" veya
"yanlış ittifak seçimi" olarak ele alma eğilimindedir.
- Oysa emperyalist çağda ve
çağdaş kapitalist entegrasyon koşullarında UKKTH, devrimci içeriğini
yitirmiş ve çoğu durumda gerici/bölgesel bir bölünme aracına dönüşmüştür.
- Bir ulusun ayrılıp kendi burjuva
devletini kurması, o bölgeye özgürlük değil; ABD, İsrail veya küresel
sermaye için yeni bir askeri üs, pazar ve petrol imtiyaz alanı
getirmektedir. Günümüzde UKKTH sloganı, etnik milliyetçiliği kışkırtarak
bölge emekçilerinin (Kürt, Fars, Arap, Azeri) ortak sınıf bilincini
parçalamaktadır.
- Dolayısıyla eleştiri sadece
"bazı örgütlerin tutumuyla" sınırlı kalmamalı; UKKTH’nin
kendisinin artık proletarya devrimi önünde gerici bir engel haline geldiği
ve terk edilmesi gerektiği teorik olarak ilan edilmelidir.
3.
Emekçi İktidarı ve Ortak Mücadele Perspektifinin Muğlaklığı
Metindeki
Doğru: Diyap, bütün Kürt halkının bu örgütlerle
bir tutulamayacağını, Fars ve Kürt emekçilerinin çıkarlarının ortak olduğunu
belirterek şovenist bir tuzağa düşmeyi engelliyor.
Eksik/Yanlış
Yanı (Sınıfsal Çözümün Somutlaştırılmaması):
- Diyap metnin sonunda "İran’ın
geleceğini İran halkları belirlemelidir" derken soyut bir
"halk" ve "bölge halklarının mücadelesi" kavramına
sığınıyor.
- Marksist analizde "halk"
homojen bir kütle değildir; içinde burjuvaziyi ve küçük burjuva unsurları
da barındırır. Asıl vurgulanması gereken, İran emekçi
sınıfının=emekçi halklarının öncülüğünde kurulacak bir Sosyalist Emekçi
İktidarı olmalıdır.
- Bölgedeki etnik ve mezhepsel
boğazlaşmanın, emperyalist kışkırtmaların ve ulusal baskıların tek
panzehiri etnik temelde devletçikler kurmak (UKKTH) değil; sınırları ve
sınıfları aşan Ortadoğu Sosyalist Federasyonu / Sosyalist İktidar perspektifidir.
Özet:
İran
Devleti:
Salim
Diyap'ın Yaklaşımı: Emperyalizme karşı toprağını
ve güvenlik hattını savunan anti-emperyalist özne konumunda görülüyor.
Devrimci
Sınıf Perspektifi: Ne ABD/İsrail emperyalizmi ne
de İran Molla Rejimi. İran devleti de sermaye rejimidir; barış ve bağımsızlık
devrimci sınıf tutumuyla kazanılır.
UKKTH:
Salim
Diyap'ın Yaklaşımı: Hak meşru görülüyor ancak
emperyalizmle iş birliği yapılması eleştiriliyor.
Devrimci
Sınıf Perspektifi: UKKTH çağımızda
anti-emperyalist niteliğini kaybetmiş, etnik parçalanmaya ve taşeronlaşmaya
hizmet eden gerici bir ilkedir; terk edilmelidir.
Çözüm
/ Gelecek:
Salim
Diyap'ın Yaklaşımı: "İran halklarının
bağımsız ortak mücadelesi ve eşit yurttaşlık."
Devrimci
Sınıf Perspektifi: Emekçi iktidarı, sınıf birliği ve
etnik/ulusal ayrışmaları aşan anti-kapitalist devrimci tutum.
Sonuç
olarak; Salim Diyap'ın yazısı emperyalizmin ve
onun yerel piyonlarının maskesini düşürmek bakımından son derece güçlü bir
teşhir metnidir. Ancak İran devletine kalkan olmama, savaşa karşı
devrimci bozgunculuk/sınıf tavrı koyma ve UKKTH'nin aşılmış/gerici bir ilke
olduğunu netleştirme hususlarında Marksist-Leninist bir hat
doğrultusunda revize edilmeye ihtiyaç duymaktadır.
EMPERYALİZMİN
KUCAĞINDA ULUSAL KURTULUŞ OLMAZ | Salim Diyap
İran bugün sıradan bir
iç çatışmayla değil, ABD ve İsrail tarafından yürütülen kapsamlı bir
emperyalist saldırıyla karşı karşıyadır. İran’ın askerî tesisleri, ekonomik
altyapısı, siyasal düzeni ve toprak bütünlüğü hedef alınmaktadır.
Bu saldırının amacı
İran halklarına özgürlük götürmek değildir. Amaç: İran’ı zayıflatmak, mümkünse
parçalamak, enerji kaynakları üzerindeki denetimi ele geçirmek ve İsrail’in
bölgesel üstünlüğünün önündeki başlıca engellerden birini ortadan kaldırmaktır.
Savaş yalnızca havadan
atılan bombalarla yürütülmüyor. İran’ın iç çelişkileri, etnik farklılıkları ve
ulusal sorunları da saldırının araçları hâline getiriliyor. İran sınırındaki
bazı Kürt örgütlerine biçilen görev tam olarak budur: ABD ve İsrail’in havadan
yürüttüğü saldırıya karadan destek sağlamak, İran güvenlik güçlerini sınır
bölgelerinde oyalamak ve ülkenin iç cephesini parçalamak.
Dolayısıyla bugün bazı
Kürt örgütlerinin faaliyetleri, yalnızca İran’daki Kürtlerin hakları bağlamında
ele alınamaz. Bu örgütlerin kimlerle görüştüğüne, kimlerden destek beklediğine
ve hangi savaş planının içinde hareket ettiğine bakmak gerekir.
Çünkü bir siyasal
hareketin gerçek niteliği yalnızca kullandığı sloganlarla değil, içinde yer
aldığı ittifaklarla ve hizmet ettiği sınıfsal çıkarlarla belirlenir.
İRAN’A SALDIRAN
YALNIZCA UÇAKLAR DEĞİLDİR
ABD ve İsrail İran’a
karşı çok katmanlı bir savaş yürütmektedir.
Bir taraftan askerî
tesisler bombalanıyor.
Bir taraftan ekonomik
yaptırımlarla İran halkı yoksullaştırılıyor.
Bir taraftan ülke
içindeki toplumsal sorunlar kışkırtılıyor.
Bir taraftan etnik ve
mezhepsel farklılıklar silahlı çatışmaya dönüştürülmeye çalışılıyor.
Bir taraftan da İran
sınırlarında bulunan muhalif örgütlere askerî ve siyasal roller veriliyor.
Bu savaş biçimi yeni
değildir. Emperyalizm, doğrudan işgalin maliyetli olduğu ülkelerde içeride
kullanabileceği kuvvetler yaratır. Halkların gerçek sorunlarını kendi
çıkarlarına göre biçimlendirir; haklı talepleri askerî müdahalenin aracına
dönüştürür.
Irak’ta Şii-Sünni ve
Arap-Kürt ayrılıkları kullanıldı.
Libya’da kabile ve
bölge çelişkileri silahlandırıldı.
Suriye’de mezhepsel ve
etnik farklılıklar ülkeyi parçalamanın aracına çevrildi.
Şimdi İran’da da
Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer topluluklar üzerinden benzer bir cephe
açılmak isteniyor.
Bu nedenle İran’ın Irak
Kürdistanı’nda bulunan silahlı örgütlerin mevzilerine yönelik saldırıları, ABD
ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaştan ayrı değerlendirilemez. İran
yalnızca sınır ötesindeki bir Kürt örgütünü değil, emperyalist saldırının kara
bağlantılarından birini etkisizleştirmeye çalışmaktadır.
Sorunun özü budur.
BAZI KÜRT ÖRGÜTLERİ
HANGİ CEPHEDE DURUYOR?
Kürt halkının tarih
boyunca yaşadığı baskılar gerçektir. Ancak bir halkın uğradığı haksızlıklar, o
halk adına hareket ettiğini söyleyen her örgütün siyasetini kendiliğinden doğru
ve ilerici hâle getirmez.
Bugün sorulması gereken
soru açıktır:
İran sınırında bulunan
bazı Kürt örgütleri hangi güçlerle hareket ediyor?
Bu örgütler, İran
halklarının bağımsız mücadelesine mi dayanıyor, yoksa ABD ve İsrail’in askerî
müdahalesinden mi medet umuyor?
Bazı İranlı Kürt
silahlı örgütlerinin ABD’li yetkililerle İran’a karşı gerçekleştirilebilecek
askerî operasyonları görüştüğü kamuoyuna yansımıştır. İsrail’in bazı Kürt
örgütleriyle İran sınırındaki kentlere yönelik olası harekâtlar üzerinde
çalıştığı ve bu örgütlerden istihbarat aldığı da uluslararası basında yer
almıştır.
Bazı örgütlerin
yöneticileri, ABD öncülüğünde gerçekleştirilebilecek bir kara harekâtına
katılmaya hazır olduklarını açıkça ifade etmiştir.
Bu durumda ortada
yalnızca “Kürtlerin ulusal hakları” meselesi yoktur. Emperyalist bir saldırıya
yerel kuvvet olma meselesi vardır.
ABD ve İsrail İran’ı
havadan bombalarken onların açtığı cepheden İran topraklarına girmeye
hazırlanan bir örgüt, hangi bayrağı taşırsa taşısın emperyalist saldırının
parçası hâline gelir.
Bir hareketin
kadrolarının Kürt olması, izlediği siyaseti otomatik olarak bağımsızlıkçı
yapmaz.
Bir örgütün adında
“özgürlük” kelimesinin bulunması, onu özgürlükçü yapmaz.
Belirleyici olan, hangi
güçlerle birlikte hareket ettiği ve yürüttüğü mücadelenin nesnel olarak kime
hizmet ettiğidir.
Bugün ABD ve İsrail’in
İran’ı parçalama planlarına askerî, siyasal ya da istihbarî destek sağlayan
örgütler, İran’daki Kürtlerin bağımsız mücadelesini değil, emperyalizmin
bölgesel çıkarlarını güçlendirmektedir.
BÜTÜN KÜRT HALKI AYNI
KEFEYE KONULAMAZ
Burada gerekli ayrımı
yapmak zorundayız.
Kürt halkıyla bazı Kürt
örgütlerinin izlediği siyaset aynı şey değildir. Bütün Kürtleri ABD ve
İsrail’le iş birliği yapmakla suçlamak hem gerçek dışı hem de siyasal bakımdan
yanlıştır.
Kürt hareketleri tek
merkezden yönetilen homojen bir yapı değildir. Emperyalist müdahaleye karşı
çıkan Kürtler ve Kürt siyasal güçleri de vardır. ABD ve İsrail’le ilişki kuran
örgütlerin tercihleri bütün Kürt halkına mal edilemez.
Eleştirinin hedefi Kürt
halkı değil, emperyalist saldırıyla aynı cephede yer alan örgütler olmalıdır.
Çünkü halkların ulusal
haklarını savunmakla bu hakları emperyalist saldırının gerekçesine dönüştürmek
arasında temel bir ayrım vardır.
İranlı bir Kürt’ün
dilini, kültürünü ve eşit yurttaşlık hakkını savunmak meşrudur.
Fakat ABD ve İsrail’in
bombaları altında İran topraklarına girmeye hazırlanmak ulusal kurtuluş
değildir.
İlki bir halkın
hakkıdır.
İkincisi, o hakkın
emperyalist savaşın hizmetine verilmesidir.
İRAN’IN SINIR ÖTESİ
HAREKÂTI HANGİ KOŞULLARDA GERÇEKLEŞİYOR?
İran’ın Irak
Kürdistanı’ndaki bazı silahlı örgütlerin mevzilerine yönelik saldırıları,
içinde bulunulan savaş koşullarından koparılarak değerlendirilemez.
Bir ülke emperyalist
saldırı altındayken, düşman devletlerle açık ya da örtülü ilişkiler kuran
silahlı örgütlerin sınır hattında harekete geçirilmesi doğrudan ulusal güvenlik
sorununa dönüşür.
ABD ve İsrail
saldırılarıyla eş zamanlı olarak İran sınırındaki silahlı örgütlerin
faaliyetlerini artırması, İran açısından sıradan bir muhalefet hareketi olarak
görülemez. Burada askerî saldırıyla içerideki ve sınır ötesindeki silahlı
hareketlerin birbirini tamamladığı bir savaş düzeni ortaya çıkmaktadır.
Emperyalist saldırıya
uğrayan bir devletin, saldırıyla eşgüdümlü hareket eden silahlı yapılanmalara
karşı önlem alması kendisini ve ülkesinin toprak bütünlüğünü savunma
kapsamındadır.
Bu gerçek görmezden
gelinerek İran’ın harekâtı yalnızca “Kürtlere saldırı” şeklinde sunulduğunda
asıl saldırgan görünmez hâle getirilmektedir.
İran’ın vurduğu
örgütlerin etnik kimliği öne çıkarılmakta; bu örgütlerin ABD ve İsrail’le
kurduğu ilişkiler ise örtülmektedir.
Böylece saldırıya
uğrayan İran, saldırgan; İran’ı hedef alan emperyalist koalisyon ise Kürtlerin
koruyucusu gibi gösterilmektedir.
Bu, emperyalist
propaganda düzeninin bilinçli olarak yarattığı bir görüntüdür.
Asıl soru, vurulan
örgütlerin hangi halktan olduğu değil, hangi savaşın içinde ve hangi güçlerin
yanında konumlandığıdır.
ABD KÜRTLERİN, İSRAİL
İSE HALKLARIN DOSTU DEĞİLDİR
ABD’nin Kürt halkının
özgürlüğünü savunduğunu iddia etmek, tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz.
ABD’nin Kürtlerle
ilişkisi hiçbir zaman ilkesel bir dayanışmaya dayanmadı. Bu ilişki her zaman
bölgesel ihtiyaçlara göre kuruldu ve yine bu ihtiyaçlara göre sona erdirildi.
1975’te ABD ve İran,
Irak’taki Kürt hareketine verdikleri desteği Cezayir Anlaşması’nın ardından bir
gecede kesti. Kürtler devletler arasındaki pazarlığın karşılığı olarak yalnız
bırakıldı.
1991’de Irak Kürtleri
ayaklanmaya teşvik edildi; ardından Saddam Hüseyin’in saldırıları karşısında
kaderlerine terk edildi.
Suriye’de Kürt güçleri
IŞİD’e karşı savaşırken “müttefik” ilan edildi. Fakat ABD’nin bölgesel
hesapları değiştiğinde Kürtlerin güvenliği başka devletlerle yürütülen
pazarlığın konusu hâline getirildi.
İsrail’in bölgedeki
halklara yaklaşımı da özgürlük ilkesine değil, kendi güvenliğine ve genişleme
siyasetine dayanır. Filistin halkını yerinden eden, topraklarını işgal eden ve
sivilleri yıllardır ağır saldırılar altında tutan bir devletin başka bir halkın
özgürlüğünü savunduğuna inanmak mümkün değildir.
İsrail yönetiminin bazı
Kürt örgütlerine gösterdiği ilgi, Kürtlerin özgürlüğüne duyduğu saygıdan
kaynaklanmıyor. İran’ı zayıflatmak, bölmek ve kendi bölgesel üstünlüğünü
pekiştirmek için Kürt hareketlerini kullanmak istiyor.
Filistin halkının
toprağını, suyunu ve yaşama hakkını tanımayan İsrail, Kürt halkının kendi
kaderini tayin hakkının savunucusu olamaz.
Ortada bir dayanışma
değil, karşılıklı olmayan bir kullanım ilişkisi vardır.
İsrail örgütleri
kullanır.
Örgütler ise bu
ilişkiyi “uluslararası destek” olarak sunar.
Fakat görevi sona eren
bir taşeronun söz hakkı da pazarlık gücü de kalmaz.
EMPERYALİZMİN
DESTEĞİYLE BAĞIMSIZLIK KURULAMAZ
Bir halk kendi
kurtuluşunu, başka halkları ezen ve ülkeleri parçalayan devletlerin askerî
gücüne bağlayamaz.
ABD’den alınan silah
bağımsızlık getirmez.
İsrail’den alınan
istihbarat özgürlük getirmez.
Emperyalist savaş
uçaklarının açtığı koridor halk egemenliğine ulaşmaz.
Bu ilişkilerin her
birinin siyasi ve ekonomik karşılığı vardır.
Silahı veren hedefi
belirler.
Parayı veren siyaseti
belirler.
Hava desteğini sağlayan
savaşın ne zaman başlayacağına ve ne zaman duracağına karar verir.
Diplomatik tanınma
sağlayan güç, kurulacak yönetimin dış politikasını da belirlemek ister.
Sonunda bir bayrak
verilir, karşılığında askerî üs alınır.
Bir parlamento kurulur,
bütçesi dış yardımlara bağlanır.
Bir sınır çizilir,
petrolü uluslararası şirketlere bırakılır.
Bir yönetim tanınır,
dış politikası Washington ve Tel Aviv tarafından belirlenir.
Böyle bir düzen ulusal
bağımsızlık değil, emperyalizmin koruması altında kurulmuş yeni bir
bağımlılıktır.
ULUSAL HAREKETİN
SINIFSAL NİTELİĞİ
Bir ulusal hareketin
niteliği, yalnızca hangi halk adına konuştuğuyla belirlenemez. Hangi sınıflara
dayandığına, hangi ekonomik düzeni savunduğuna ve hangi uluslararası güçlerle
ittifak yaptığına da bakmak gerekir.
Kürt işçisinin
özgürlükten anladığıyla petrol şirketi sahibinin özgürlükten anladığı aynı
değildir.
Yoksul köylü toprak
ister.
İşçi emeğinin
karşılığını ve insanca yaşayabileceği bir düzen ister.
Yerli egemen sınıf ise
kendi devlet aygıtına, kendi ordusuna, kendi bankalarına ve sömürüyü kendi
adına sürdürme hakkına sahip olmak ister.
Bu nedenle yalnızca
“bağımsızlık” sloganı yetmez.
Petrolün kimin elinde
olacağı sorulmalıdır.
Toprağın kime ait
olacağı sorulmalıdır.
Bankaları ve
fabrikaları kimin yöneteceği sorulmalıdır.
Kurulacak topraklarda
ABD ve İsrail üslerinin bulunup bulunmayacağı sorulmalıdır.
Yabancı şirketlere
hangi ayrıcalıkların tanınacağı sorulmalıdır.
Eğer emekçi halkın
sömürüsü devam edecekse, değişen yalnızca egemenlerin etnik kimliği olur.
Bayrak değişir,
sınıfsal düzen değişmez.
Marş değişir, yoksulluk
değişmez.
Sınır değişir, işçinin
kaderi değişmez.
Yabancı egemenin yerini
uluslararası sermayeyle ortaklık yapan yerli egemen alır.
Bu, halkın kurtuluşu
değil; sömürünün yeni bir bayrak altında sürdürülmesidir.
İRAN’IN SAVUNULMASI,
İRAN’DAKİ HER ŞEYİN ONAYLANMASI DEĞİLDİR
İran’ın emperyalist
saldırıya karşı savunulması, İran’daki bütün siyasal ve toplumsal uygulamaların
onaylanması anlamına gelmez.
Bir ülkenin yönetimine
yönelik eleştirilerle o ülkenin emperyalist saldırıya karşı bağımsızlığının
savunulması birbirinden ayrılmalıdır.
İran’ın iç sorunlarını
çözme görevi İran halklarına aittir.
İran’daki işçilerin,
kadınların, Kürtlerin, Beluçların, Arapların ve diğer toplumsal kesimlerin
talepleri kendi mücadelelerinin konusudur. Bu talepler ABD bombalarıyla, İsrail
istihbaratıyla veya dışarıdan gönderilen silahlı örgütlerle çözülemez.
İran’daki düzenin nasıl
değişeceğine Washington karar veremez.
Tel Aviv karar veremez.
Pentagon karar veremez.
Mossad karar veremez.
Buna yalnızca İran’ın
halkları karar verebilir.
Bugünün temel
çelişkisi, İran’ın iç yönetim biçimiyle emperyalist saldırı arasındaki farkı
ortadan kaldırmaz. Bir ülke dışarıdan saldırıya uğradığında temel görev,
saldırgan cephenin yenilgiye uğratılması ve ülkenin bağımsızlığının
korunmasıdır.
İran’ın iç sorunlarını
gerekçe göstererek ABD ve İsrail saldırılarını desteklemek, halkların
özgürlüğünü değil emperyalist işgali savunmaktır.
Irak’ın Saddam Hüseyin
yönetimine karşı olduğunu söyleyenler, ABD işgalini “özgürlük” olarak sundular.
Sonuç parçalanmış bir ülke, yüz binlerce ölü ve yağmalanmış bir ekonomi oldu.
Libya’daki yönetimi
eleştirenler, NATO bombardımanını “demokrasi müdahalesi” olarak alkışladılar.
Sonuç, dağılan bir devlet ve silahlı grupların egemenliği oldu.
Suriye’deki sorunlar
dış müdahalenin gerekçesine dönüştürüldü. Sonuç, milyonlarca insanın yerinden
edilmesi ve ülkenin nüfuz bölgelerine ayrılması oldu.
Şimdi aynı senaryonun
İran’da tekrarlanmasına hazırlanılıyor.
İRAN’IN PARÇALANMASI
KÜRTLERE ÖZGÜRLÜK GETİRMEZ
İran’ın emperyalist
müdahaleyle parçalanması, İran’daki Kürtlere kalıcı bir özgürlük getirmez.
Böyle bir parçalanma,
bütün bölgeyi uzun yıllar sürecek etnik ve mezhepsel savaşlara sürükler.
Kürtlerle Farslar, Kürtlerle Azeriler, Kürtlerle Araplar ve diğer halklar karşı
karşıya getirilir.
Sınırlar büyük
devletlerin masalarında yeniden çizilir.
Petrol ve doğal gaz
bölgeleri uluslararası şirketler arasında paylaşılır.
Yeni yönetimler dış
yardımlara ve askerî korumaya bağımlı hâle gelir.
Halklar ise savaşın,
göçün, yoksulluğun ve yıkımın içinde bırakılır.
ABD ve İsrail’in
istediği de budur: Güçlü ve bütünlüklü devletler yerine birbirleriyle çatışan,
ekonomik bakımdan bağımlı ve askerî bakımdan dış korumaya muhtaç küçük yapılar
oluşturmak.
Bölünmüş ülkeler kolay
yönetilir.
Birbiriyle çatışan
halkların kaynakları kolay yağmalanır.
Sürekli güvenlik
tehdidi altında yaşayan yönetimlere daha kolay silah satılır.
Dış desteğe muhtaç
yapılar, uluslararası şirketlerin taleplerine daha kolay boyun eğer.
Bu nedenle İran’ın
parçalanması bir ulusal kurtuluş projesi değil, emperyalist yeniden paylaşım
projesidir.
KÜRT HALKININ ÇIKARI
EMPERYALİST CEPHEDE DEĞİLDİR
Kürt halkının gerçek
çıkarı ABD’nin, İsrail’in ya da bölgedeki herhangi bir egemen devletin askerî
planlarına eklemlenmekte değildir.
Kürtlerin çıkarı bölge
halklarının düşmanlaştırılmasında değil, ortak mücadelede bulunmaktadır.
Kürt emekçisiyle Fars
emekçisinin çıkarı ortaktır.
Kürt köylüsüyle Azeri
köylüsünün çıkarı ortaktır.
Kürt yoksuluyla Arap
yoksulunun çıkarı ortaktır.
Onları birbirine düşman
eden halkların gerçek çıkarları değil; egemen sınıfların iktidar hesapları ve
emperyalizmin böl-yönet siyasetidir.
Bir halkın özgürlüğü
başka bir halkın ülkesinin bombalanmasına bağlanamaz.
Bir halkın geleceği
emperyalist uçakların kanatları altında kurulamaz.
Başka bir ülkenin
saldırısından medet uman ulusal hareket, kendi halkının bağımsız iradesine
değil, saldırgan devletin askerî gücüne dayanmış olur.
Böyle bir hareket kendi
kaderini tayin etmez; emperyalizmin kendisine biçtiği görevi yerine getirir.
SON OLARAK
İran bugün ABD ve
İsrail’in yürüttüğü emperyalist ve siyonist saldırıyla karşı karşıyadır.
Bu saldırının amacı
İran halklarına demokrasi getirmek değildir. Amaç İran’ı zayıflatmak,
parçalamak, enerji kaynaklarını denetlemek ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünü
güvence altına almaktır.
Bazı Kürt örgütleri bu
saldırının dışında değildir. ABD ve İsrail’le kurdukları askerî, siyasal ve
istihbarî ilişkilerle emperyalist cephenin yerel unsurları hâline
gelmektedirler.
İran’ın bu örgütlerin
mevzilerine yönelik harekâtı, yalnızca “Kürtlere saldırı” şeklinde açıklanamaz.
Hedef alınan yapılar, etnik kimliklerinden dolayı değil, emperyalist saldırıyla
kurdukları ilişkiler ve İran’a karşı yürütülen savaşta üstlendikleri rol
nedeniyle hedef alınmaktadır.
Bütün Kürt halkını bu
örgütlerle özdeşleştirmek yanlıştır. Fakat bu örgütlerin iş birliğini ulusal
kurtuluş adına aklamak da aynı ölçüde yanlıştır.
ABD’nin yanında İran’a
karşı savaşmak bağımsızlık değildir.
İsrail’in bölgesel
planlarında görev almak özgürlük değildir.
Emperyalist saldırının
kara gücü olmak kendi kaderini tayin etmek değildir.
Emperyalizmin kucağında
ulusal kurtuluş olmaz.
Orada bağımsızlık değil
bağımlılık, halk egemenliği değil taşeronluk, özgürlük değil başka bir devletin
savaş planında görevlendirilmek vardır.
İran’ın geleceğini İran
halkları belirlemelidir. Kürt halkının hakları da Washington’un, Tel Aviv’in
veya başka bir başkentin müdahalesiyle değil, bölge halklarının emperyalizme,
sömürüye ve eşitsizliğe karşı ortak mücadelesiyle kazanılmalıdır.
Çünkü emperyalizm
hiçbir halkı kurtarmaz.
Önce kullanır.
Sonra pazarlık konusu
yapar.
Görevi bittiğinde de
yalnız bırakır.
***
Salim Diyap eleştirimize şu cevabı vermiştir:
Salim Diyap | MARKSİST ARAŞTIRMALAR
SAYFASININ DEĞERLENDİRMESİNE CEVABIMDIR:
EMPERYALİST SALDIRI,
SINIF TAVRI VE ULUSAL SORUN ÜZERİNE
Yazıma ilişkin kapsamlı
değerlendirmeniz için teşekkür ederim. Emperyalizmin bölgedeki rolü, İran’daki
rejimin sınıfsal niteliği ve halkların ortak mücadelesi üzerine yaptığınız bazı
vurgular önemlidir. Bununla birlikte, değerlendirmenizin özellikle “devrimci
bozgunculuk” ve ulusların kaderini tayin hakkı konusunda teorik bakımdan
tartışmalı, hatta yer yer yanlış sonuçlara ulaştığını düşünüyorum.
Öncelikle şu ayrımı
açık biçimde yapmak gerekir:
İran’ın emperyalist
saldırıya karşı toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını savunmakla
İran’daki teokratik-kapitalist düzeni savunmak aynı şey değildir.
Benim yazımda İran’daki
mevcut rejim, sosyalist ya da devrimci bir iktidar olarak tanımlanmamaktadır.
İran devletinin emekçiler, kadınlar, Kürtler, Beluçlar ve diğer toplumsal
kesimler üzerindeki baskıları da görmezden gelinmemektedir. Tam tersine, bu sorunların
çözümünün İran halklarının kendi bağımsız mücadelesine ait olduğu açıkça
belirtilmektedir.
Ancak İran rejiminin
gerici niteliğinden hareket ederek ABD ve İsrail’in saldırısı karşısında
tarafsız kalmak, somut savaşın saldırganıyla saldırıya uğrayanını aynı kefeye
koymak anlamına gelir. Diyalektiğin yerine iki tarafa da eşit uzaklıkta duran
soyut bir formül geçirilmiş olur.
DEVRİMCİ BOZGUNCULUK
HER SAVAŞA UYGULANABİLECEK BİR ŞABLON DEĞİLDİR
Lenin’in Birinci Dünya
Savaşı koşullarında savunduğu devrimci bozgunculuk, dünyayı ve sömürgeleri
yeniden paylaşmak için savaşan emperyalist devletlerin proletaryasına
yönelikti. Birbirine karşı savaşan tarafların başlıca güçleri emperyalist
devletlerdi. Her ülkenin işçi sınıfına, kendi emperyalist burjuvazisinin savaş
politikasını desteklememesi çağrısı yapılıyordu.
Fakat emperyalist
devletler arasındaki paylaşım savaşıyla emperyalist bir devletin bağımlı, yarı
bağımlı veya saldırıya uğramış bir ülkeye karşı yürüttüğü savaş aynı nitelikte
değildir.
ABD ve İsrail’in İran’a
saldırısıyla İran’ın bu saldırıya karşı koyması, iki eşit emperyalist kutup
arasındaki bir paylaşım savaşı olarak değerlendirilemez. Bir tarafta dünyanın
en büyük askerî, mali ve siyasal güçlerinden biriyle onun bölgedeki saldırgan
müttefiki; diğer tarafta egemenliği, altyapısı ve toprak bütünlüğü hedef
alınmış bir ülke bulunmaktadır.
Bu koşullarda “Ne ABD
ve İsrail ne İran” demek, biçimsel olarak bağımsız görünse bile saldırganla
saldırıya uğrayan arasındaki somut ayrımı silmektedir.
İran emekçileri kendi
egemen sınıflarına karşı mücadelelerini elbette sürdürmelidir. Fakat
emperyalist saldırının başarıya ulaşması İran emekçilerinin devrimci
mücadelesini kolaylaştırmaz. Irak, Libya ve Suriye deneyimleri bunun tersini
göstermiştir. Emperyalist saldırı devlet aygıtını dağıtırken emekçi örgütlerini
de parçalar; ülkenin kaynaklarını yağmaya açar, toplumu etnik ve mezhepsel
çatışmalara sürükler.
Emperyalist
bombardımanın açtığı alanın kendiliğinden bir emekçi devrimine dönüşeceğini
düşünmek, somut güç ilişkilerinden kopuk bir beklentidir. Bugünkü koşullarda
saldırının askeri başarısı İran proletaryasının değil, ABD’nin, İsrail’in,
silah tekellerinin ve uluslararası sermayenin mevzilerini güçlendirecektir.
Dolayısıyla doğru tutum
iki görevi birlikte savunmaktır:
Emperyalist saldırının
yenilgiye uğratılması ve İran emekçilerinin kendi egemen sınıflarına karşı
bağımsız mücadelesinin geliştirilmesi.
Bunlardan birini
diğerinin karşısına koymak doğru değildir.
BİR DEVLETİN SAVUNMA
HAKKINI TANIMAK, O DEVLETE DEVRİMCİ NİTELİK YÜKLEMEK DEĞİLDİR
Değerlendirmede, benim
İran devletini “antiemperyalist özne” konumuna yerleştirdiğim ileri
sürülmektedir. Yazımda böyle bir tanımlama yoktur.
İran devletinin
sınıfsal karakteriyle ABD ve İsrail saldırısı karşısındaki nesnel konumu
birbirinden ayrılmalıdır. İran devleti kapitalist ve teokratik bir devlet
olabilir; fakat bu durum, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırısını ilerici
hâle getirmez ve İran’ın ülkesini savunma hakkını ortadan kaldırmaz.
Bir devletin iç
düzenine karşı olmak, o ülkenin bombalanmasına, parçalanmasına ve kaynaklarının
emperyalist güçler tarafından ele geçirilmesine kayıtsız kalmayı gerektirmez.
Saddam Hüseyin
yönetiminin gericiliği Irak işgalini haklı çıkarmadı.
Kaddafi yönetiminin
niteliği NATO’nun Libya’yı bombalamasını ilerici yapmadı.
Suriye yönetiminin
sorunları ülkenin emperyalist güçler ve taşeron örgütler tarafından
parçalanmasını meşrulaştırmadı.
Aynı ölçüt İran için de
geçerlidir.
ULUSLARIN KADERİNİ
TAYİN HAKKI “AŞILMIŞ” BİR İLKE DEĞİLDİR
Değerlendirmede
katılmadığım ikinci temel nokta, ulusların kaderini tayin hakkının artık
bütünüyle gerici bir ilkeye dönüştüğü ve terk edilmesi gerektiği iddiasıdır.
Ulusların kaderini
tayin hakkı ile her ulusal ayrılma hareketini desteklemek aynı şey değildir.
Bu hakkın tanınması,
her koşulda ayrı devlet kurulmasını savunmak anlamına gelmez. Somut bir ulusal
hareketin sınıfsal niteliği, programı, önderliği, uluslararası ittifakları ve
emperyalizmle ilişkileri ayrıca değerlendirilmelidir. Yazımda yaptığım da budur.
Bir hakkın emperyalizm
tarafından kötüye kullanılması, o hakkın ortadan kalktığını göstermez.
Demokrasi, insan hakları ve kadın hakları da emperyalist müdahalelerin gerekçesi
olarak kullanılmaktadır. Buradan hareketle demokrasi veya kadınların özgürlük
mücadelesi gericileşmiştir sonucuna varamayız.
Emperyalizm ulusal
sorunları kullanıyor diye ulusal baskının varlığını ve ezilen ulusların
haklarını reddedemeyiz.
Ayrıca UKKTH’nin artık
geçersiz olduğunu ilan etmek, istemeden de olsa mevcut devlet sınırlarını
dokunulmazlaştırma ve ezen ulus milliyetçiliğine alan açma tehlikesi taşır. Bir
ulusa “Senin ayrılma hakkın yoktur, çünkü çağımızda bu hak gericileşmiştir.” demek,
o ulusun mevcut devlete zorla bağlı tutulmasını meşru kabul etmek anlamına
gelebilir.
Doğru yaklaşım; ayrılma
hakkını ilke olarak tanımak, fakat her somut ayrılma girişiminin emekçilere,
halkların birliğine ve emperyalizme karşı mücadeleye ne getirdiğini ayrıca
değerlendirmektir.
Bugün ABD ve İsrail’in
askerî planlarına eklemlenen bazı Kürt örgütlerini eleştirmemin nedeni, ulusal
hakların gereksiz veya gerici olduğunu düşünmem değildir. Bu örgütlerin ulusal
hakları emperyalist savaş stratejisinin hizmetine vermeleridir.
Bir ulusun kendi
geleceğini özgürce belirlemesiyle emperyalist bombardımanın ardından dış
güçlere bağımlı bir devletçik kurulması aynı şey değildir.
GÖNÜLLÜ FEDERASYON,
AYRILMA HAKKININ İNKÂRI ÜZERİNE KURULAMAZ
Ortadoğu halklarının
sosyalist bir federasyon içinde birleşmesi kuşkusuz savunulabilecek tarihsel
bir perspektiftir. Ben de halkların birbirini boğazladığı küçük, bağımlı ve
sermaye egemenliğindeki devletçikler yerine emekçilerin ortak iktidarını tercih
ederim.
Fakat gerçek bir
sosyalist federasyon zorunlu birlik üzerine değil, gönüllü birlik üzerine
kurulabilir. Bir halkın ayrılma hakkı tanınmıyorsa, onun federasyon içinde
kalmasının gönüllü olduğu söylenemez.
Birlik, zorla
sağlandığında sosyalist birlik olmaz.
Federasyon, ayrılma
hakkını reddettiğinde eşit halkların federasyonu değil, güçlü olanın
diğerlerini bünyesinde tuttuğu merkezi bir yapı hâline gelir.
Bu nedenle halkların
sosyalist federasyonu ile ulusların kaderini tayin hakkı birbirinin karşıtı
değildir. Tam tersine, özgür ve gönüllü bir birliğin güvencesi, gerektiğinde
ayrılabilme hakkının tanınmasıdır.
“HALKLAR” KAVRAMI
SINIFSAL MÜCADELENİN YERİNE KULLANILMAMIŞTIR
Değerlendiride “İran
halkları” ifadesinin sınıfsal ayrımları belirsizleştirdiği belirtiliyor. “Halk”
kavramının homojen olmadığı doğrudur. İran’daki işçiyle İran burjuvazisinin
çıkarları aynı değildir. Kürt işçisiyle Kürt petrol zengininin çıkarları da aynı
değildir.
Nitekim yazımın “Ulusal
Hareketin Sınıfsal Niteliği” başlıklı bölümünde tam olarak bu ayrımı yaptım:
“Bayrak değişir,
sınıfsal düzen değişmez. Marş değişir, yoksulluk değişmez. Sınır değişir,
işçinin kaderi değişmez.”
Dolayısıyla metnin
sınıfsal çözümü görmezden geldiği eleştirisine katılmıyorum. Bununla birlikte,
sonuç bölümünde işçi sınıfının öncülüğü ve emekçi iktidarı perspektifinin daha
açık ifade edilebileceği yönündeki eleştiriyi dikkate değer buluyorum.
Ancak bu vurgu,
emperyalist saldırının güncel ve somut niteliğinin üzerini örtmemelidir.
Gelecekte kurulmasını istediğimiz emekçi iktidarı adına bugün gerçekleşen
emperyalist saldırı karşısında kayıtsız kalamayız.
SONUÇ OLARAK
Benim savunduğum çizgi
İran’daki mevcut düzenin savunulması değildir.
Savunduğum şudur:
ABD ve İsrail’in İran’a
yönelik emperyalist saldırısı koşulsuz biçimde reddedilmelidir.
İran’ın parçalanmasına
ve kaynaklarının yağmalanmasına karşı çıkılmalıdır.
Emperyalist saldırıyla
eşgüdüm içinde hareket eden yerel örgütlerin rolü açıkça teşhir edilmelidir.
İran emekçilerinin
kendi egemen sınıflarına ve baskıcı düzene karşı bağımsız mücadelesi
desteklenmelidir.
Kürtlerin ve diğer
halkların dil, kültür, eşitlik ve kendi geleceklerini belirleme hakları
savunulmalıdır.
Ulusal haklarla
emperyalist taşeronluk birbirinden kesin biçimde ayrılmalıdır.
Bölgenin geleceği
emperyalist devletlerin, teokratik rejimlerin veya etnik burjuvazilerin değil;
işçilerin, köylülerin, kadınların ve bütün emekçi halkların ortak mücadelesiyle
belirlenmelidir.
Emperyalist saldırıya
karşı çıkmak İran rejimine siyasal biat değildir.
İran rejimine karşı
olmak da emperyalist saldırı karşısında tarafsız kalmanın gerekçesi olamaz.
Bağımsız sınıf tavrı,
somut savaşta saldırganla saldırıya uğrayanı ayırt etmeden kurulamaz. Aynı
şekilde halkların gönüllü birliği, onların kendi geleceklerini belirleme hakkı
reddedilerek sağlanamaz.
Bu nedenle yazımın
temel tezini koruyorum:
Emperyalizmin kucağında
ulusal kurtuluş olmaz. Fakat ulusal baskıyı inkâr ederek de halkların gönüllü
ve sosyalist birliği kurulamaz.
***
MAHMUT
BOYUNEĞMEZ | SOSYAL-ŞOVENİZM İLE ANTİ-EMPERYALİZM ARASINDAKİ ÇİZGİ: SALİM
DİYAP’IN YANITINDAKİ TEORİK GEDİKLER VE DEVRİMCİ SINIF HATTI
Salim Diyap’ın
yanıtının yetersizliğini, diyalektik zaaflarını ve teorik tutarsızlıklarını
Marksist bir perspektifle 5 temel başlık altında inceleyelim/eleştirelim:
1.
Kavramsal Kaydırma: "Devrimci Bozgunculuk" Emperyalist Devletlerle
Sınırlı Bir Şablon mudur?
- Diyap’ın İddiası:
Lenin’in devrimci bozgunculuk ilkesi sadece eşit güçteki emperyalist
devletler arası (I. Dünya Savaşı gibi) paylaşım savaşları için geçerlidir.
ABD/İsrail ile İran arasındaki ilişki simetrik olmadığından, burada
devrimci bozgunculuk uygulanamaz.
- Marksist Eleştiri /
Yetersizlik:
- Diyap, Leninist devrimci bozgunculuk
ilkesini dar bir "teknik/askeri şablona" indirgemektedir.
Devrimci bozgunculuğun özü, hangi koşulda olursa olsun kendi
burjuvazinin ve kendi teokratik/kapitalist devletinin sınıfsal bekası
için proletaryayı burjuvazinin arkasında yedeklemeyi reddetmektir.
- Belli bir ülkenin
"bağımlı" veya "ezilen/saldırıya uğrayan" konumda
olması, o ülkedeki hâkim sınıfın yürüttüğü savaşın karakterini otomatik
olarak "halkçı" veya "ilerici" yapmaz. İran devleti
anti-siyonist veya anti-Amerikan bir retorik kullansa da, Orta Doğu’da
kendi bölgesel-kapitalist ve mezhepsel nüfuz alanını (Irak, Suriye,
Lübnan, Yemen) korumak için savaşmaktadır.
- İran burjuvazisinin
savaşı bir "halk savunması" değil, kendi sınıfsal iktidarını
koruma savaşıdır. Diyap, "saldıran
ile saldırıya uğrayan" arasındaki askeri asimetrik (eşitsiz) güç
ilişkisini gerekçe göstererek, sınıfsal olarak iki farklı
burjuva-gerici odağın kapışmasında işçi sınıfını İran devletinin savunma
hattına itmektedir. Bu tutum anti-emperyalizm değil, devrimci sınıf
bağımsızlığından vazgeçmektir.
2.
"Somut Durumun Analizi" Maskesi Altında Devletçi/Sosyal-Şovenist Safa
Düşmek
- Diyap’ın İddiası:
"Ne ABD/İsrail ne İran" demek soyut bir formüldür. Saldırgan ile
saldırıya uğrayanı aynı kefeye koyar. Emperyalizmin yenilgisi birincil
görevdir.
- Marksist Eleştiri /
Yetersizlik:
- Diyap, diyalektiği ters yüz
etmektedir. "Somut durumun analizi", devrimcilerin savaş
karşısında eylemsiz/tarafsız kalması demek değildir. Üçüncü bir
devrimci odak (Bağımsız Emekçi Hattı) yaratma mücadelesidir.
- "İran’ın
yenilmemesi/savunulması birincil görevdir" demek, somut pratikte
İran işçisine şunu söylemektir: "Şu an grev yapma, gösteri
düzenleme, teokrasiye karşı silahlanma; çünkü ülkemiz bombalanıyor, önce
devletimizin bekasını sağlayalım!"
- Bu tutum, tam olarak I. Dünya
Savaşı'nda Kautsky ve II. Enternasyonal sosyal-şovenistlerinin kendi
kayserlerini, çarlarını "ülkemiz savunmada" diyerek
desteklemelerine benzer. Irak, Libya ve Suriye örnekleri doğrudur;
emperyalist işgal büyük yıkım getirir. Ancak bu yıkımın tek panzehiri
molla rejiminin arkasında kenetlenmek değil, savaşı teokratik sermaye
rejimini yıkacak bir proletarya devrimine dönüştürme iradesidir.
3.
UKKTH (Ulusların Kaderini Tayin Hakkı) Tartışmasında Tarihsel Eklektizm ve
Metodolojik Hata
- Diyap’ın İddiası:
Bir hakkın kötüye kullanılması o hakkı yok etmez. UKKTH’yi reddetmek
mevcut sınırları meşrulaştırır ve ezen ulus şovenizmine hizmet eder.
- Marksist Eleştiri /
Yetersizlik:
- Diyap, UKKTH'yi tarihsel bağlamından
koparıp "zamansız ve mutlak bir insan hakkı/metafizik ilke"
haline getirmektedir. Oysa Marksizm’de hiçbir ilke (UKKTH dahi) sınıf
mücadelesinin ve anti-emperyalist devrimin çıkarlarından üstün değildir.
- Lenin, UKKTH Üzerine
yazılarında açıkça belirtir: "Ulusların kaderini tayin hakkı
soyut bir dogma değil, proletaryanın dünya devrimi çıkarına tabi bir
taktiktir. Eğer bir ulusal hareket emperyalizmin ajanı haline gelmişse, o
hareket desteklenmez, teşhir edilir."
- Emperyalist çağda,
finans-kapitalin tüm coğrafyayı ağ gibi sardığı koşullarda,
burjuva/küçük-burjuva önderlikli ulusal ayrılma hareketleri (UKKTH)
nesnel olarak emperyalist paylaşıma hizmet etmeye mahkûmdur.
- Diyap "ayrılma hakkını tanıyıp,
somut pratiklerini eleştirelim" diyerek kafa karışıklığı
yaratmaktadır. Eğer bir hak, her somut biçimlenişinde (Irak Kürdistanı,
Suriye’nin doğusu, İran sınırı) kaçınılmaz olarak ABD/İsrail üssüne
dönüşüyorsa, burada sorun "kötüye kullanım" değil, çağımızda
bu hakkın devrimci içeriğini yitirip gerici bir işleve bürünmüş
olmasıdır. UKKTH’yi savunmak, günümüz koşullarında
mikro-milliyetçilikleri ve bölgesel etnik boğazlaşmaları besler.
4.
"Gönüllü Birlik" Söyleminin Küçük-Burjuva İdealizmi
- Diyap’ın İddiası:
Sosyalist federasyon ancak ayrılma hakkının (UKKTH) ilkesel olarak
tanındığı "gönüllü bir birlik" üzerine kurulabilir. Ayrılma
hakkı yoksa birlik zorakidir.
- Marksist Eleştiri /
Yetersizlik:
- Diyap burada tamamen
burjuva-hukuksal ve liberal bir "gönüllülük" tanımına
kaymaktadır.
- İşçi sınıfının birliği ve
enternasyonalizm, ulusal burjuvazilerin veya etnik örgütlerin
"masaya oturup pazarlık ederek kuracağı" bir federasyon
değildir. İşçi sınıfının birliği, üretim araçlarının kolektif
mülkiyetine ve sermayeye karşı ortak sınıf çıkarına dayanır.
- Kürt, Fars, Arap ve Türkmen
işçilerini birleştirecek olan şey "istediğin zaman
ayrılabilirsin" vaadi (UKKTH) değil; sınırları, etnik kimlikleri
ve ulusal ayrımları reddeden Sosyalist Şuralar/Konseyler İktidarıdır.
Ulusal ayrılma hakkını bir ön koşul olarak dayatmak, devrimci süreçte
etnik barikatları diri tutmaktan başka bir işe yaramaz.
5.
Retorik "Emekçi İktidarı" Vurgusu ve Güncel Siyasal Pratik Çelişkisi
- Diyap’ın İddiası:
Metnimde sınıfsal çözüm vardır; bayrak değişse de sömürünün
değişmeyeceğini söyledim. Ben de işçi sınıfı iktidarını istiyorum.
- Marksist Eleştiri /
Yetersizlik:
- Diyap’ın metninde "işçi
sınıfı" ve "emekçi iktidarı" ifadeleri, stratejik bir
kılavuz olarak değil, metnin sonuna eklenmiş süs/örtü (retorik) olarak
yer almaktadır.
- Bir yandan "Güncel ve somut
olan emperyalist saldırıdır, buna karşı İran devletinin savunma hakkı
vardır" deyip; diğer yandan "Gelecekte emekçi iktidarı
kurarız" demek, bugünün somut siyasal görevlerini burjuva
devletine teslim etmek, devrimi ise belirsiz bir geleceğe ertelemektir.
- Marksist siyaset, "bugünün acil
görevi (İran'ı savunmak)" ile "geleceğin ideal görevi
(sosyalizm)" arasına duvar örmez. Bugün emperyalist savaşa karşı
çıkmanın TEK devrimci yolu, İran'daki teokratik rejimden bağımsız, savaşa
ve kapitalizme karşı işçi komitelerini ve emekçi iktidar alternatifini
örgütlemektir.
MÜCADELE
HATTI İÇİN ÖZET DEĞERLENDİRME
Değerlendirmemizin özü
şudur:
Diyap, emperyalizmin
yıkıcılığını ve Kürt hareketlerinin bir kısmının taşeronlaşmasını doğru teşhir
etmekte, ancak bu doğru teşhirden yanlış bir devrimci hat çıkarmaktadır.
Anti-emperyalizm, bir teokratik/kapitalist devletin (İran) sınırlarını ve egemenliğini savunmak değildir. UKKTH, emperyalizm çağında etnik parçalanmanın kılıfı haline gelmiştir ve terk edilmelidir. Ortadoğu’da emperyalizme, siyonizme ve gerici teokrasilere karşı tek gerçek alternatif; etnik ayrışmaları (UKKTH) değil, sınıf birliğini esas alan Devrimci Bozgunculuk ve Sosyalist Emekçi İktidarı hattıdır.
***
MAHMUT
BOYUNEĞMEZ’İN İKİNCİ DEĞERLENDİRMESİNE CEVABIMDIR:
MARKSİZM-LENİNİZM
ADINA MARKSİZM-LENİNİZM’İN TEMEL AYRIMLARINI ORTADAN KALDIRMAK
Mahmut
Boyuneğmez, ilk değerlendirmesine verdiğim cevabı “sosyal-şovenizm”,
“devletçilik”, “tarihsel eklektizm” ve “küçük burjuva idealizmi” kavramlarıyla
eleştiriyor. İran’ın emperyalist saldırıya karşı savunulmasının İran işçi
sınıfını teokratik-kapitalist devletin arkasına yedekleyeceğini, ulusların
kaderini tayin hakkının emperyalizm çağında gerici bir işlev kazandığını ve
devrimci bozgunculuğun İran bakımından da uygulanması gereken temel siyasal
çizgi olduğunu savunuyor.
Boyuneğmez’in
işçi sınıfının siyasal bağımsızlığına yaptığı vurgu kuşkusuz önemlidir.
İran’daki teokratik-kapitalist düzenin emekçiler, kadınlar, Kürtler, Beluçlar
ve diğer toplumsal kesimler üzerindeki baskıları görmezden gelinemez. İşçi
sınıfı, emperyalist saldırı bahanesiyle kendi burjuvazisinin ve devletinin
arkasında siyasal olarak yedeklenmemelidir.
Ancak
tartışma zaten bu genel doğrular üzerinde yürümüyor. Tartışma, bu doğruların
somut bir savaşta nasıl uygulanacağı üzerinde yürümektedir.
Boyuneğmez’in
değerlendirmesindeki temel sorun, Marksizm-Leninizm’in savaşlar, devletler,
ulusal hareketler ve milliyetçilik biçimleri arasında yaptığı tarihsel ve
sınıfsal ayrımları ortadan kaldırmasıdır. Bütün kapitalist devletleri savaşın
niteliğinden bağımsız olarak eşitlemekte; emperyalist devletler arasındaki
paylaşım savaşı için geliştirilen devrimci bozgunculuk siyasetini her savaşa
uygulanabilecek değişmez bir ilkeye dönüştürmekte; ulusların kaderini tayin
hakkını emperyalizm tarafından kullanılabildiği gerekçesiyle bütünüyle hükümsüz
ilan etmektedir.
Böylece
Marksizm-Leninizm adına konuşurken, Marksizm-Leninizm’in temel yönteminden,
yani somut koşulların somut çözümlemesinden uzaklaşmaktadır.
Marksizm,
kavramları tarihsel bağlamlarından kopararak her olaya uygulanan değişmez
şablonlar hâline getirme yöntemi değildir. Diyalektik yöntem; savaşın kimler
arasında, hangi amaçlarla, hangi tarihsel koşullarda ve hangi sonuçları
doğuracak biçimde yürütüldüğünü incelemeyi gerektirir.
Bir
devletin kapitalist olması, o devletin katıldığı her savaşın emperyalist bir
paylaşım savaşı olduğu anlamına gelmez. Bir hükümetin gerici olması, o ülkenin
emperyalist saldırı karşısında savunulmasının zorunlu olarak gericilik anlamına
geldiğini göstermez. Bir ulusal hareketin burjuva veya küçük burjuva bir
önderlik altında bulunması da o ulusa yönelik baskının ortadan kalktığı
anlamına gelmez.
Tartışmanın
asıl teorik düğümü buradadır.
1.
DEVRİMCİ BOZGUNCULUĞU BÜTÜN SAVAŞLARA UYGULAMAK LENİNİST DEĞİL, ŞEMATİK BİR
YAKLAŞIMDIR
Boyuneğmez,
devrimci bozgunculuğun yalnızca emperyalist devletler arasındaki savaşlarla
sınırlandırılamayacağını ileri sürüyor. Ona göre bu ilkenin özü, “hangi koşulda
olursa olsun” proletaryanın kendi burjuvazisinin ve kapitalist devletinin
savaşına katılmayı reddetmesidir.
Sorun
tam da “hangi koşulda olursa olsun” ifadesinde ortaya çıkmaktadır.
Leninist
savaş çözümlemesi, bütün savaşları aynı nitelikte kabul etmez. Haklı savaşlarla
haksız savaşlar, ulusal kurtuluş savaşlarıyla emperyalist paylaşım savaşları,
saldırı savaşlarıyla ezilen halkların emperyalist tahakküme karşı direnişleri
arasında ayrım yapar.
Lenin’in
Birinci Dünya Savaşı sırasında savunduğu devrimci bozgunculuk, dünyayı ve
sömürgeleri yeniden paylaşmak için savaşan emperyalist büyük devletlerin
proletaryasına yönelikti. Almanya, İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası ve diğer
emperyalist güçler, halkların özgürlüğü için değil, sermayelerinin çıkarları ve
sömürgelerin yeniden paylaşılması için savaşıyordu.
Bu
koşullarda Alman işçi sınıfının Alman emperyalizmini, Fransız işçi sınıfının
Fransız emperyalizmini, Rus işçi sınıfının Çarlık devletini desteklemesi
sosyal-şovenizm anlamına geliyordu. Çünkü savaşan başlıca güçlerin tarihsel ve
ekonomik konumları, savaşın genel karakterini emperyalist bir paylaşım savaşı
hâline getiriyordu.
Fakat
Lenin, buradan bütün savaşların aynı olduğu sonucunu çıkarmadı. Sömürge ve
ezilen halkların emperyalist güçlere karşı yürüttüğü savaşları, emperyalist
devletler arasındaki paylaşım savaşlarıyla aynı kategoriye yerleştirmedi. Bir
ulusal kurtuluş hareketinin başında komünistlerin bulunmaması, o hareketin
bütün çelişkilerini ortadan kaldırmasa da emperyalizme karşı taşıdığı nesnel
anlamın incelenmesini gereksiz kılmıyordu.
Boyuneğmez’in
yaklaşımı ise bu ayrımları ortadan kaldırmaktadır. Bir ülkenin yönetici sınıfı
burjuva olduğu için o ülkenin yürüttüğü her savaşın zorunlu olarak emperyalist
veya gerici olduğunu varsaymaktadır.
Bu,
Leninist savaş anlayışı değildir. Kapitalist devletin sınıfsal niteliğiyle
somut savaşın tarihsel niteliğini birbirine karıştırmaktır.
Kapitalist
bir devlet hem kendi işçi sınıfını sömürebilir hem de daha güçlü emperyalist
devletlerin saldırısına uğrayabilir. Bu iki gerçek birbirini ortadan kaldırmaz.
İran’ın
teokratik-kapitalist bir devlet olması, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik
saldırısını haklı, ilerici veya tarafsız bir eyleme dönüştürmez. İran
burjuvazisinin kendi iktidarını korumaya çalışması da emperyalist saldırının
İran’ın bağımsızlığını, altyapısını, kaynaklarını ve toprak bütünlüğünü hedef
aldığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
İran
burjuvazisi kendi sınıfsal iktidarını savunuyor diye ABD ve İsrail’in saldırısı
emperyalist niteliğini kaybetmez.
Boyuneğmez’in
mantığı kabul edilirse, sosyalist olmayan bir hükümet tarafından yönetilen
hiçbir bağımlı veya saldırıya uğrayan ülkenin emperyalizme karşı mücadelesi
desteklenemez. Çünkü her kapitalist hükümet, aynı zamanda kendi sınıfsal
iktidarını da korumaktadır.
Bu
durumda tarihteki pek çok ulusal kurtuluş savaşı, başında proletarya
bulunmadığı gerekçesiyle iki gerici gücün çatışması olarak değerlendirilmek
zorunda kalınır. Böyle bir sonuç, Leninist ulusal kurtuluş anlayışıyla değil,
bütün savaşları aynı kalıba sokan doktriner bir yaklaşımla uyumludur.
2.
İRAN İLE ABD’Yİ “İKİ BURJUVA KUTUP” DİYEREK EŞİTLEMEK, EMPERYALİZM
ÇÖZÜMLEMESİNİ ORTADAN KALDIRIR
Boyuneğmez,
İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de bölgesel nüfuz mücadelesi yürüttüğünü
belirterek İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaşı iki burjuva-gerici odağın
kapışması olarak tanımlıyor.
İran’ın
bölgesel çıkarları ve nüfuz politikaları elbette eleştirilebilir. İran
devletinin mezhepsel, askerî ve siyasal hesapları bulunduğu inkâr edilemez.
Fakat bir devletin bölgesel nüfuz politikası izlemesi, onu kendiliğinden dünya
emperyalist sisteminin merkezî güçleriyle aynı konuma getirmez.
Leninist
emperyalizm çözümlemesi, bir devletin yalnızca sınırları dışında siyasal veya
askerî etki kurup kurmadığına bakmaz. Tekellerin gelişmişliği, mali sermayenin
hâkimiyeti, sermaye ihracı, dünya pazarlarının paylaşılması, uluslararası
tekeller içindeki konum ve dünyanın büyük güçler arasında bölüşülmesi gibi
maddi ölçütleri dikkate alır.
ABD’nin
küresel askerî üsleri, mali sistemi, çokuluslu tekelleri, uluslararası yaptırım
kapasitesi, sermaye ihracı, teknoloji denetimi ve askerî ittifaklarıyla İran’ın
bölgesel gücü aynı düzeyde değildir.
İki
devletin de kapitalist olması, dünya sistemi içindeki konumlarını
özdeşleştirmez.
Kapitalizm,
devletler arasındaki eşitsiz gelişmeyi ortadan kaldırmaz. Tam tersine,
emperyalist sistem; merkezlerle bağımlı ülkeler, küresel güçlerle bölgesel
güçler, saldırgan devletlerle saldırıya uğrayan devletler arasındaki hiyerarşik
ilişkiler üzerine kuruludur.
Bu
nedenle “Her iki tarafta da burjuvazi vardır.” demek doğru olmakla birlikte
savaşın niteliğini açıklamaya yetmez.
Sorulması
gereken şunlardır:
ABD ve
İsrail neden İran’a saldırmaktadır?
Hangi
taraf başka bir ülkenin hava sahasını ihlal etmektedir?
Hangi
tarafın askerî, ekonomik ve siyasal altyapısı hedef alınmaktadır?
Hangi
taraf ülkenin rejimini dış müdahaleyle değiştirmeye çalışmaktadır?
Hangi
taraf saldırının başarıya ulaşması durumunda bölgesel hâkimiyet alanını
genişletecektir?
İran’ın
yenilgisi hangi sınıfların ve hangi uluslararası güçlerin mevzilerini
güçlendirecektir?
Bu
sorular yanıtlanmadan yalnızca tarafların kapitalist karakterini göstermek,
Marksist çözümleme değil, sınıfsal etiketleme olur.
Savaşın
iki tarafında kapitalist devletlerin bulunması, iki tarafın saldırganlık
derecesini, dünya sistemindeki yerini ve savaş amaçlarını kendiliğinden
eşitlemez.
3.
SOSYAL-ŞOVENİZM KAVRAMI TARİHSEL İÇERİĞİNDEN KOPARILIYOR
Boyuneğmez’in
bana yönelttiği en ağır suçlamalardan biri sosyal-şovenizmdir.
Oysa
sosyal-şovenizm, sosyalist söylem altında kendi emperyalist burjuvazisinin
yayılmacı savaşını ve ulusal ayrıcalıklarını desteklemek anlamına gelir.
Birinci Dünya Savaşı’nda Alman, Fransız ve diğer sosyal demokrat partilerin
kendi emperyalist hükümetlerinin savaş politikalarının arkasında saf tutmaları
bunun klasik örneğidir.
Ben
Türkiye’nin İran’a yönelik bir yayılma politikasını desteklemiyorum. İran
devletinin Türkiye üzerindeki egemenliğini veya kendi ülkemin emperyalist
çıkarlarını savunmuyorum. İran rejiminin işçilere, kadınlara ve ezilen halklara
yönelik baskılarını da meşru görmüyorum.
Ben
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırısına karşı çıkıyorum.
Türkiye’de
yaşayan bir sosyalistin İran’ın ABD ve İsrail tarafından bombalanmasına,
parçalanmasına ve kaynaklarının denetim altına alınmasına karşı çıkmasını
sosyal-şovenizm olarak tanımlamak, kavramı tarihsel ve sınıfsal bağlamından
koparmaktır.
İran
devletini siyasal olarak desteklemekle İran’ın emperyalist saldırıya karşı
savunma hakkını tanımak aynı şey değildir.
Bu
ayrımı kabul etmemek, sosyal-şovenizm kavramını her türlü ulusal savunma
tutumunu mahkûm eden genel bir suçlamaya dönüştürür.
Bir
ülkenin yönetimi gerici diye o ülkenin bombalanmasına karşı çıkmak devletçilik
değildir.
Saddam
Hüseyin yönetiminin gerici olması Irak işgalini ilerici yapmadı.
Kaddafi
yönetiminin sınıfsal ve siyasal niteliği NATO’nun Libya’yı bombalamasını
haklılaştırmadı.
Suriye
yönetiminin baskıcı niteliği ülkenin emperyalist müdahaleler ve vekâlet
savaşlarıyla parçalanmasını meşrulaştırmadı.
İran
için de aynı ölçüt geçerlidir.
Gerici
bir hükümete karşı olmakla emperyalist saldırının zaferini istemek arasında
zorunlu bir bağ yoktur. Marksist siyaset, bu iki olgu arasındaki ayrımı
yapabildiği ölçüde bağımsızdır.
4.
EMPERYALİST SALDIRININ YENİLGİSİNİ İSTEMEK, İRAN İŞÇİ SINIFINA “MÜCADELEYİ
BIRAK” DEMEK DEĞİLDİR
Boyuneğmez,
benim siyasal çizgimin İran işçilerine fiilen şu çağrıyı yaptığını ileri
sürüyor:
“Şu an
grev yapmayın, gösteri düzenlemeyin ve teokrasiye karşı mücadele etmeyin; önce
devletimizin bekasını sağlayalım.”
Benim
yazımda böyle bir çağrı yoktur.
Bu
sonuç, benim savunduğum görüşten değil, Boyuneğmez’in kurduğu yapay ikilemden
kaynaklanmaktadır. Ona göre İran işçi sınıfı ya teokratik devletin arkasında
saf tutacak ya da kendi devletinin savaş içindeki yenilgisi için mücadele
edecektir.
Oysa
bağımsız sınıf siyasetinin üçüncü bir olanağı vardır:
İran
işçi sınıfı ABD ve İsrail saldırısına karşı çıkarken kendi burjuvazisine ve
teokratik devlete karşı mücadelesini de sürdürebilir.
Emperyalist
saldırının yenilgiye uğramasını istemek, grevleri durdurmak anlamına gelmez.
Ülkenin
parçalanmasına karşı çıkmak, kadınların özgürlük mücadelesinden vazgeçmek
değildir.
İran’ın
savunma hakkını tanımak, savaş bahanesiyle uygulanan baskıları kabul etmek
anlamına gelmez.
İşçi
sınıfının bağımsız tutumu şöyle ifade edilebilir:
“ABD
ve İsrail’in ülkemize yönelik emperyalist saldırısına karşıyız. Ülkemizin
parçalanmasına ve kaynaklarımızın yağmalanmasına izin vermeyeceğiz. Fakat bu
mücadeleyi teokratik devletin ve İran burjuvazisinin siyasal programına
bağlanmadan, kendi bağımsız sınıf çıkarlarımız doğrultusunda yürüteceğiz. Savaş
bahanesiyle grevlerimizin yasaklanmasını, kadınların ve halkların haklarının
bastırılmasını ve sömürünün ağırlaştırılmasını kabul etmeyeceğiz.”
Bu
çizgi ne emperyalizmin ne de teokratik devletin çizgisidir.
Gerçek
sınıf bağımsızlığı budur.
5.
“SAVAŞI DEVRİME DÖNÜŞTÜRMEK” SLOGANI, SOMUT KOŞULLARDAN KOPARILDIĞINDA DEVRİMCİ
İRADECİLİĞE DÖNÜŞÜR
Boyuneğmez,
emperyalist saldırının tek devrimci karşılığının savaşı teokratik sermaye
düzenini yıkacak bir proletarya devrimine dönüştürmek olduğunu söylüyor.
Emperyalist
savaşı sınıf mücadelesine ve devrime dönüştürme hedefi, uygun tarihsel
koşullarda devrimci bir stratejidir. Fakat bir sloganın tarihsel olarak
devrimci olması, her ülkede ve her güç ilişkisinde aynı sonucu yaratacağı
anlamına gelmez.
Bir
devrimin maddi ve örgütsel koşulları bulunmalıdır.
İşçi
sınıfının örgütlenme düzeyi nedir?
Bağımsız
devrimci parti var mıdır?
İşçi
komiteleri ve şuralar hangi maddi güce sahiptir?
Ordunun
ve devlet aygıtının çözülme düzeyi nedir?
Toplumdaki
diğer sınıfların konumu nedir?
Emperyalist
saldırının yarattığı askerî boşluktan yararlanabilecek en örgütlü güç
proletarya mıdır, yoksa emperyalist devletlerin desteklediği silahlı örgütler
mi?
Bu
sorulara cevap vermeden “Savaşı hemen proletarya devrimine dönüştürelim.”
demek, somut bir strateji değil, devrimci bir niyet açıklamasıdır.
Marksizm,
yalnızca ne istediğimizi değil, mevcut maddi koşullarda hangi güçlerin hangi
sonuçları yaratabileceğini de inceler.
Irak,
Libya ve Suriye’de devlet aygıtlarının dış müdahaleyle parçalanması proletarya
iktidarına yol açmadı. İşçi örgütlerini de dağıttı; ülke kaynaklarını
emperyalist yağmaya açtı, etnik ve mezhepsel çatışmaları büyüttü.
Bu
deneyimler görmezden gelinemez.
İran’da
emperyalist saldırının başarıya ulaşmasından yararlanabilecek başlıca örgütlü
güç İran proletaryası değilse, emperyalist askerî zaferi “devrimci olanak” gibi
sunmak gerçek güç ilişkilerini tersinden okumaktır.
Devrimci
irade, maddi koşulların yerine geçirilemez.
Somut
durumun somut çözümlemesi tam da devrimci hedef ile mevcut güç ilişkileri
arasında gerçekçi bir bağ kurmayı gerektirir.
6.
ULUSLARIN KADERİNİ TAYİN HAKKINI TÜMDEN REDDETMEK LENİNİST DEĞİL, BÜYÜK DEVLET
SINIRLARINI KORUYAN BİR SONUÇ ÜRETİR
Boyuneğmez’in
Marksizm-Leninizm’le en açık biçimde çeliştiği alanlardan biri ulusların
kaderini tayin hakkıdır.
Boyuneğmez,
bu hakkın emperyalizm çağında devrimci içeriğini yitirdiğini, etnik
parçalanmanın ve mikro-milliyetçiliğin kılıfı hâline geldiğini ve bu nedenle
terk edilmesi gerektiğini savunuyor.
Bu
yaklaşım, ulusların kaderini tayin hakkıyla her ulusal ayrılma hareketini
koşulsuz desteklemeyi birbirine karıştırmaktadır.
Leninist
yaklaşımda ayrılma hakkının tanınması, her somut ayrılmayı savunmak anlamına
gelmez. Bir ulusal hareketin sınıfsal niteliği, önderliği, programı,
emperyalist devletlerle ilişkisi ve işçi sınıfının ortak mücadelesine etkisi
ayrıca değerlendirilir.
Bir
hakkı tanımak başka, o hakkın her somut kullanımını siyasal olarak desteklemek
başkadır.
Boyuneğmez
bu ayrımı “kafa karışıklığı” olarak görüyor. Oysa Leninist ulusal politikanın
temel ayrımlarından biri tam olarak budur.
Ayrılma
hakkını tanımak, ayrılığı teşvik etmek değildir.
Boşanma
hakkını savunmak bütün evliliklerin sona erdirilmesini istemek olmadığı gibi,
bir ulusun ayrılma hakkını tanımak da bütün ulusların ayrı devlet kurmasını
istemek değildir.
Bu
hakkın tanınması, zorunlu birlik ilişkisini ortadan kaldırır. Birlik içinde
kalmanın özgür bir tercih olabilmesini sağlar.
Boyuneğmez’in
yaklaşımında ise ulusal hareket emperyalizm tarafından kullanılabildiği için
hakkın kendisi ortadan kaldırılmaktadır. Bu mantık tutarlı biçimde uygulanırsa
emperyalizmin kullandığı bütün demokratik hakları terk etmemiz gerekir.
Emperyalizm
“demokrasi” söylemini müdahale gerekçesi olarak kullanmaktadır. Buradan
demokrasinin gericileştiği sonucunu çıkarabilir miyiz?
Emperyalist
devletler kadın haklarını savaş propagandasına dönüştürmektedir. Buradan
kadınların özgürlük mücadelesinin terk edilmesi gerektiği sonucu çıkar mı?
İnsan
hakları söylemi emperyalist müdahalelerin kılıfı yapılmaktadır. Bu nedenle
insan haklarını savunmaktan vazgeçebilir miyiz?
Bir
hakkın emperyalizm tarafından kullanılmasıyla o hakkın tarihsel ve demokratik
içeriği aynı şey değildir.
Emperyalizm
ulusal sorunları kullanıyor diye ulusal baskı ortadan kalkmaz.
Bazı
Kürt örgütleri ABD ve İsrail’le iş birliği yapıyor diye Kürt halkının ulusal
varlığı ve kendi geleceğini belirleme hakkı geçersizleşmez.
Örgüt
ile halkı, siyasal ittifak ile demokratik hakkı, belirli bir önderlikle ezilen
ulusun tamamını birbirine karıştırmamak gerekir.
7.
LENİN’İN EZEN ULUS VE EZİLEN ULUS MİLLİYETÇİLİĞİ ARASINDAKİ AYRIMI ORTADAN
KALDIRILIYOR
Boyuneğmez,
ulusal ayrımların ve ulusal taleplerin işçi sınıfı birliğini bozduğunu ileri
sürüyor. Kürt, Fars, Arap ve Türkmen işçilerini birleştirecek olan şeyin
ayrılma hakkı değil, ortak sınıf çıkarı ve şuralar iktidarı olduğunu
belirtiyor.
Ortak
sınıf çıkarı kuşkusuz temel önemdedir. Ancak sınıf birliği, ulusal baskıyı yok
sayarak kurulamaz.
Leninist
ulusal politika, ezen ulus milliyetçiliğiyle ezilen ulus milliyetçiliğini aynı
kefeye koymaz. Her iki milliyetçiliğin de burjuva sınırlarını eleştirirken,
büyük ve egemen ulusun milliyetçiliğinin taşıdığı devlet gücünü, tarihsel
ayrıcalıkları ve zor araçlarını özellikle dikkate alır.
Çünkü
ezen ulusun milliyetçiliği yalnızca bir düşünce değildir. Devlet aygıtına,
resmî dile, orduya, eğitime, sınırlara ve idari yapılara dayanır.
Ezilen
ulusun milliyetçiliği ise çoğu zaman bu baskıya karşı gelişen tarihsel bir
tepkiyi de içerir. Bu tepki proletaryanın enternasyonalist programıyla özdeş
değildir; fakat egemen ulusun milliyetçiliğiyle aynı tarihsel konumda da
değildir.
Boyuneğmez’in
UKKTH’yi bütünüyle reddeden yaklaşımı, bu ayrımı ortadan kaldırmaktadır.
Kürt
halkına “Ayrılma hakkınız yoktur, çünkü çağımızda bu hak gericileşmiştir.”
denildiğinde, mevcut devlet sınırları ve egemen ulusun siyasal ayrıcalıkları
fiilen korunmuş olur.
Mevcut
sınırları kimin çizdiği sorusu da cevapsız kalır.
Ortadoğu’daki
sınırların önemli bir bölümü halkların özgür iradesiyle değil, savaşlar,
sömürgecilik ve emperyalist paylaşım süreçleriyle şekillenmiştir. Emperyalizme
karşı çıkmak adına bu sınırları değişmez ve dokunulmaz kabul etmek açık bir
çelişkidir.
Ulusal
ayrılma hakkını reddetmek milliyetçiliği ortadan kaldırmaz. Egemen devlet
milliyetçiliğini görünmez hâle getirir.
Ezen
ulusun devletini, sınırını ve egemenlik ilişkisini doğal kabul ederken ezilen
ulusun ayrılma talebini “mikro-milliyetçilik” olarak mahkûm etmek
enternasyonalizm değildir.
Gerçek
enternasyonalizm, ezen ulusun işçilerinin ezilen halkın eşitliğini ve ayrılma
hakkını açıkça tanımasını gerektirir. Ancak bu güven temelinde gönüllü birlik
kurulabilir.
8.
“GÖNÜLLÜ BİRLİK” LİBERAL BİR KAVRAM DEĞİL, SOSYALİST FEDERASYONUN TEMEL
KOŞULUDUR
Boyuneğmez,
sosyalist federasyonun ayrılma hakkına dayandırılmasını “küçük burjuva
idealizmi” ve “liberal gönüllülük” olarak değerlendiriyor. Ona göre işçilerin
birliği, ulusal toplulukların ayrılma hakkına değil, üretim araçlarının
kolektif mülkiyetine ve ortak sınıf çıkarlarına dayanmalıdır.
Üretim
araçlarının kolektif mülkiyeti sosyalist düzenin ekonomik temelidir. Ancak
sosyalizm yalnızca mülkiyet biçiminin değiştirilmesine indirgenemez.
Bir
devlet üretim araçlarını kamulaştırabilir; fakat halkları zorla kendi sınırları
içinde tutuyorsa ulusal eşitsizlik ve siyasal baskı devam eder.
Halkların
sosyalist federasyonu zorla kurulamaz.
Bir
halkın ayrılma hakkı bulunmuyorsa, o halkın federasyon içinde kalmasının
gönüllü olduğu söylenemez. Ayrılma olanağının olmadığı yerde birlik bir tercih
değil, zorunluluktur.
Boyuneğmez’in
yaklaşımında şu çelişki ortaya çıkmaktadır:
Bir
taraftan ulusal sınırların aşılmasını ve işçilerin enternasyonalist birliğini
savunmaktadır.
Diğer
taraftan ezilen halkların mevcut devlet sınırlarından ayrılma hakkını
reddetmektedir.
Böylece
gelecekte bütün sınırların aşılmasını savunurken bugünkü devlet sınırlarını
fiilen dokunulmazlaştırmaktadır.
Bu,
enternasyonalizmin kendi içindeki bir çelişki değil, Boyuneğmez’in
yaklaşımındaki siyasal çelişkidir.
Gönüllü
birlik, ulusal burjuvazilerin masa başında yaptığı pazarlığa indirgenemez. İşçi
sınıfının ortak mücadelesi içinde kurulmalıdır. Fakat işçilerin ortak
mücadelesi de ulusal baskının inkârı üzerine inşa edilemez.
Kürt
işçisine “Sen de işçisin, ulusal haklarından vazgeç ve sınıf birliğine katıl.”
demek, onun yaşadığı ulusal baskıyı çözmez.
Dil
yasağı, ulusal inkâr, zorunlu asimilasyon, siyasal temsil eşitsizliği ve devlet
baskısı, yalnızca üretim araçlarının mülkiyeti hakkındaki genel bir açıklamayla
ortadan kalkmaz.
Ulusal
sorun, sınıf mücadelesinden bağımsız değildir; fakat sınıf sorununa
indirgenerek de çözülemez.
9.
ULUSAL SORUNU SINIF SORUNUNUN İÇİNDE ERİTMEK MARKSİST BÜTÜNLÜK DEĞİL, SINIF
İNDİRGEMECİLİĞİDİR
Boyuneğmez,
benim “halklar” kavramını kullanmamın sınıfsal ayrımları belirsizleştirdiğini
ileri sürüyor.
Oysa
benim yazımda sınıfsal ayrım açıkça yapılmıştır:
“Bayrak
değişir, sınıfsal düzen değişmez. Marş değişir, yoksulluk değişmez. Sınır
değişir, işçinin kaderi değişmez.”
Bu
söz, ulusal devlet kurmanın emekçileri kendiliğinden kurtarmayacağını açıkça
ifade etmektedir.
Kürt
burjuvazisiyle Kürt işçisinin çıkarları aynı değildir. Fars burjuvazisiyle Fars
işçisinin çıkarları da aynı değildir. Ulusal bir devletin kurulması, kapitalist
mülkiyet ilişkilerini ve sınıfsal sömürüyü kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Ancak
ulusal sorunun sınıfsal bir çözüm gerektirmesi, ulusal baskının gerçekliğini
yok etmez.
İnsanlar
yalnızca ücretli emek-sermaye ilişkisi içinde baskıya uğramazlar. Dil, kültür,
kimlik, cinsiyet, inanç ve siyasal temsil alanlarında da baskıyla
karşılaşabilirler.
Marksist
siyaset bu baskıları sınıf mücadelesine rakip olarak görmez. Onları sınıf
mücadelesinin kapsaması ve çözmesi gereken somut toplumsal çelişkiler olarak
ele alır.
Kadınlara
“Sınıfsal sömürü ortadan kalkmadan kadın sorunu çözülemez; bu nedenle bağımsız
kadın taleplerini erteleyin.” denilemez.
Ezilen
bir ulusa da “Sosyalizm kurulmadan ulusal sorun çözülemez; bu nedenle ulusal
haklarınızdan vazgeçin.” denilemez.
Sosyalist
hareket, ezilenlerin güncel taleplerini belirsiz bir geleceğe erteleyerek
onları kazanamaz.
Boyuneğmez’in
yaptığı, sınıf mücadelesini bütün baskı biçimlerini kapsayan bir mücadele
olarak geliştirmek değil, ulusal sorunu sınıf sorunu içinde eriterek görünmez
hâle getirmektir.
Bu
yaklaşım Marksist bütünlük değil, sınıf indirgemeciliğidir.
10.
“ÜÇÜNCÜ DEVRİMCİ ODAK” SÖYLEMİ SOMUT SORULARA CEVAP VERMİYOR
Boyuneğmez,
“Ne ABD ve İsrail ne İran” tutumunun tarafsızlık olmadığını; bağımsız bir
emekçi hattı ve üçüncü bir devrimci odak yaratma mücadelesi anlamına geldiğini
söylüyor.
Bağımsız
emekçi hattının yaratılması elbette gereklidir. Ancak böyle bir hattın
savunulması, savaşın somut sorunlarına cevap verme zorunluluğunu ortadan
kaldırmaz.
ABD ve
İsrail’in İran’ı bombalamasına karşı çıkılacak mıdır?
İran’ın
bu saldırıya karşı kendisini savunma hakkı tanınacak mıdır?
İran’ın
parçalanmasına karşı durulacak mıdır?
Emperyalist
saldırıyla eşgüdümlü hareket eden yerel örgütler eleştirilecek midir?
ABD ve
İsrail’in askerî zaferi İran işçi sınıfını güçlendirecek midir?
İran’ın
ekonomik altyapısının yıkılması emekçilerin örgütlenme koşullarını
kolaylaştıracak mıdır?
Bu
sorulara açık cevap verilmeden “üçüncü devrimci odak” söylemi, güncel görevleri
henüz maddi bir güç hâline gelmemiş bir geleceğe havale eder.
Üçüncü
odak, iki tarafın adını söyleyip ikisini eşit biçimde reddetmekle kurulmaz.
Savaşın somut karakterini açıklayan, emperyalist saldırıya karşı mücadele eden
ve aynı zamanda işçi sınıfının burjuva devletten bağımsızlığını koruyan bir
programla kurulabilir.
İran
proletaryasının bağımsızlığı, ABD ve İsrail saldırısı karşısında kayıtsız
kalmakla değil, bu saldırıya karşı mücadeleyi kendi sınıfsal talepleriyle
birleştirmekle sağlanır.
11.
EMPERYALİST SALDIRIYLA SALDIRIYA UĞRAYAN ÜLKEYİ EŞİTLEMEK DİYALEKTİK DEĞİL,
BİÇİMSEL BİR YAKLAŞIMDIR
Boyuneğmez
beni diyalektik düşünmemekle suçluyor. Oysa kendi değerlendirmesi, tarafların
her ikisinin de kapitalist olmasından hareket ederek aralarındaki bütün somut
farklılıkları ikinci plana itmektedir.
Her
iki devlet kapitalisttir; öyleyse her ikisi de eşit ölçüde gericidir.
Her
iki devlet kendi egemen sınıfının çıkarını savunmaktadır; öyleyse savaş iki
burjuva kutbun savaşıdır.
Ulusal
hareketlerin başında burjuva veya küçük burjuva önderlikler vardır; öyleyse
ulusların kaderini tayin hakkı gericileşmiştir.
Bu
akıl yürütme diyalektik değil, biçimseldir.
Diyalektik
düşünce, aynı olgunun farklı ve çelişkili yanlarını birlikte görebilmektir.
İran
devleti kapitalist ve teokratiktir; aynı zamanda emperyalist bir saldırının
hedefi olabilir.
İran
burjuvazisi kendi sınıfsal iktidarını korumak istemektedir; aynı zamanda ABD ve
İsrail’in saldırısı İran’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü
hedefleyebilir.
Kürt
ulusal hareketinin bazı örgütleri emperyalist güçlerle iş birliği yapabilir;
aynı zamanda Kürt halkı gerçek bir ulusal baskıya maruz kalabilir.
Ulusal
ayrılma emekçileri kendiliğinden özgürleştirmez; fakat ayrılma hakkının inkârı
da gönüllü birlik yaratmaz.
İran
proletaryası kendi devletine karşı mücadele edebilir; aynı zamanda ülkesine
yönelik emperyalist saldırının yenilgisini isteyebilir.
Bu
gerçeklerden birini kabul etmek diğerini reddetmeyi gerektirmez.
Diyalektik
yaklaşım, çelişkinin taraflarından birini silmek değil, aralarındaki somut
ilişkiyi açıklamaktır.
12.
ASIL TEORİK ÇELİŞKİLER NEREDEDİR?
Boyuneğmez’in
yaklaşımındaki temel teorik çelişkiler şöyle özetlenebilir:
Birincisi,
Lenin’in emperyalist paylaşım savaşları için geliştirdiği devrimci bozgunculuk
siyasetini bütün savaşlara uygulayarak Leninist savaşlar ayrımını ortadan
kaldırmaktadır.
İkincisi,
İran’ın bölgesel kapitalist bir devlet olmasından hareketle onu ABD gibi
küresel bir emperyalist merkezle eşitlemekte; emperyalist sistem içindeki
hiyerarşiyi ve eşitsiz gelişmeyi göz ardı etmektedir.
Üçüncüsü,
sosyal-şovenizm kavramını kendi emperyalist burjuvazisini destekleme
bağlamından kopararak emperyalist saldırıya karşı çıkan herkesi kapsayacak
şekilde genişletmektedir.
Dördüncüsü,
ulusların kaderini tayin hakkını her ayrılıkçı hareketi desteklemekle
özdeşleştirmekte; hakkın tanınmasıyla somut ayrılmanın desteklenmesi arasındaki
Leninist ayrımı reddetmektedir.
Beşincisi,
emperyalizmin bazı ulusal hareketleri kullanmasından hareketle ulusal hakkın
kendisini geçersiz ilan etmekte; böylece ulusal baskının değil, ezilen ulusun
hakkının ortadan kaldırılmasını önermektedir.
Altıncısı,
ezen ulusla ezilen ulus arasındaki ayrımı belirsizleştirerek egemen devlet
sınırlarını fiilen korumaktadır.
Yedincisi,
gönüllü federasyonu liberalizm olarak nitelendirirken, halkların ayrılma hakkı
olmadan nasıl gönüllü biçimde bir arada tutulacağını açıklayamamaktadır.
Sekizincisi,
ulusal sorunu sınıf sorunu içinde eriterek ulusal baskıyı görünmez hâle
getirmektedir.
Dokuzuncusu,
proletarya devrimini somut örgütlenme düzeyinden ve güç ilişkilerinden
kopararak güncel bütün sorunlara verilen soyut bir cevaba dönüştürmektedir.
Onuncusu,
İran devletinin yenilgisinin ABD ve İsrail’e sağlayacağı askerî ve siyasal
kazanımı görmezden gelerek “devrimci bozgunculuk” adı altında emperyalist
saldırının nesnel sonuçlarını hesaba katmamaktadır.
SONUÇ:
MARKSİZM-LENİNİZM DEĞİŞMEZ ŞABLONLARIN DEĞİL, SOMUT SINIF İLİŞKİLERİNİN
ÇÖZÜMLENMESİDİR
Ben
İran’daki teokratik-kapitalist düzeni savunmuyorum.
İran
devletine sosyalist, devrimci veya tutarlı antiemperyalist bir nitelik
yüklemiyorum.
İran
işçi sınıfına grevlerini durdurmasını, kadınlara özgürlük mücadelelerinden
vazgeçmesini veya ezilen halklara ulusal hak taleplerini ertelemesini
önermiyorum.
Savunduğum
şudur:
ABD ve
İsrail’in İran’a yönelik saldırısı emperyalisttir ve yenilgiye uğratılmalıdır.
İran’ın
emperyalist saldırıya karşı kendisini savunma hakkını tanımak, teokratik rejime
siyasal biat değildir.
İran
işçi sınıfı emperyalist saldırıya karşı çıkarken kendi egemen sınıfına karşı
siyasal ve örgütsel bağımsızlığını korumalıdır.
Savaş
bahanesiyle grevlerin, kadınların, demokratik hakların ve ezilen halkların
bastırılmasına karşı mücadele edilmelidir.
İran’ın
parçalanmasına ve kaynaklarının emperyalist denetime açılmasına karşı
çıkılmalıdır.
Emperyalist
saldırıyla iş birliği yapan yerel örgütler teşhir edilmelidir.
Kürtlerin
ve diğer ezilen halkların eşitlik, dil, kültür ve kendi geleceklerini belirleme
hakları savunulmalıdır.
Ulusların
kaderini tayin hakkını tanımakla her ulusal ayrılma hareketini desteklemek
birbirinden ayrılmalıdır.
Halkların
sosyalist federasyonu zorunlu devlet birliğiyle değil, eşitlik ve gönüllülük
temelinde kurulmalıdır.
İşçi
sınıfının bağımsızlığı, saldırganla saldırıya uğrayanı eşitlemek değildir. Her
ikisinin sınıfsal niteliğini görürken savaş içindeki somut konumlarını da ayırt
etmektir.
ABD ve
İsrail’in askerî zaferi İran proletaryasının zaferi değildir.
İran’ın
emperyalist saldırıya karşı yenilmemesi de İran rejiminin siyasal olarak
desteklenmesi anlamına gelmez.
Ulusal
bir hareketin emperyalizmle iş birliği yapması o hareketin eleştirilmesini
gerektirir; fakat ezilen ulusun hakkının ortadan kaldırılmasını gerektirmez.
Gerçek
Marksist-Leninist tutum, bütün savaşlara ve bütün ulusal sorunlara aynı şablonu
uygulamak değildir. Savaşın tarihsel niteliğini, tarafların dünya sistemi
içindeki yerini, saldırının yönünü, sınıfların gerçek gücünü ve ortaya çıkacak
siyasal sonuçları birlikte çözümlemektir.
Bu
nedenle önceki tezimi koruyorum:
Emperyalizmin
kucağında ulusal kurtuluş olmaz. Fakat ulusal baskıyı ve ezilen halkların kendi
geleceklerini belirleme hakkını inkâr ederek de enternasyonalizm kurulamaz.
Emperyalist
saldırıya karşı çıkmak İran rejimine biat değildir. İran rejimine karşı olmak
da ABD ve İsrail saldırısı karşısında kayıtsız kalmanın gerekçesi olamaz.
Devrimci
sınıf bağımsızlığı, emperyalist saldırıyla saldırıya uğrayan ülkeyi eşitlemek
üzerine değil; dış saldırganlığa karşı mücadeleyle içerideki egemen sınıfa
karşı mücadeleyi aynı devrimci program içinde birleştirmek üzerine
kurulmalıdır.
Marksizm-Leninizm
adına savaşlar arasındaki farkları, ezen ulusla ezilen ulus arasındaki ayrımı
ve emperyalist merkezlerle saldırıya uğrayan ülkeler arasındaki hiyerarşiyi
ortadan kaldırmak, Marksizm-Leninizm’i savunmak değildir.
Onu,
somut tarihten koparılmış bir sloganlar toplamına dönüştürmektir.
Bizim açımızdan tartışmayı şu değerlendirme yazısıyla noktalıyoruz:
Podcastimizi dinlemek için bağlantı adresi:
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.