Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

15 Ağustos 2026 Cumartesi

Özgür İrade Var mıdır?

 Mahmut Boyuneğmez

“Özgür irade”, Antik Yunan felsefesinden psikolojiye, nörobilimden sosyolojiye kadar farklı eksenlerde incelenen, insanlık tarihinin en köklü ve çetrefilli tartışma alanlarından biridir. Günlük hayatımızın akışı içinde aldığımız kararların (ne yiyeceğimizden hangi mesleği seçeceğimize, bir kitabı okumaktan toplumsal bir harekete katılmaya kadar) yegâne failinin kendimiz olduğuna dair sarsılmaz bir sezgiye sahibiz. Ancak bu sezgi, disiplinler arası bir süzgeçten geçirildiğinde ortaya çıkan tablo çok daha karmaşıktır.

Peki, bizi biz yapan seçimlerimiz gerçekten özgür müdür, yoksa evrenin ve toplumun kurduğu devasa bir nedensellik zincirinin parçası mıyız?

Bu sorunun yanıtlanmasının zor oluşu, “özgürlük” kavramının çoğu zaman birbirinden farklı anlamlarının tek bir kelime altında toplanmasından kaynaklanır. Fiziksel engellerden bağımsızlık, psikolojik özerklik, siyasal özgürlük, ekonomik bağımsızlık ve bilinçli karar verebilme kapasitesi aynı şey değildir. Bir insanın önündeki kapının açık olması, o kapıdan geçebilecek maddi imkânlara, bilgiye, zamana ve toplumsal güce sahip olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla özgür iradeyi yalnızca bireyin zihninde gerçekleşen bir olay olarak değil, birey ile nesnel dünya arasındaki ilişkinin niteliği olarak ele almak gerekir. Burada özgür irade ile özgürlük arasında da bir ayrım yapmak önemlidir: Özgür irade, bireyin kendi nedenleri, amaçları ve muhakemesi doğrultusunda eyleyebilme kapasitesiyle ilgiliyken, özgürlük bu kapasitenin gerçek dünyada kullanılabilmesini sağlayan maddi ve toplumsal koşulları da kapsar.

I. Felsefi Cephe: Determinizm, Liberteryenizm ve Bağdaşırcılık

Felsefe tarihinde özgür iradeye yaklaşım temel olarak üç ana akım etrafında şekillenir:

Nedensel Determinizm (Belirlenimcilik): Evrendeki her olayın, fiziksel veya toplumsal öncül nedenler tarafından zorunlu olarak belirlendiğini savunur. Bu görüşe göre, evrenin ve insan beyninin şu anki durumu, geçmişteki durumların ve doğa yasalarının kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla alternatif bir seçim yapma potansiyeli bir illüzyondan ibarettir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Determinizmin kabul edilmesi, insan davranışının “anlamsız” veya “önemsiz” olduğu sonucunu zorunlu olarak doğurmaz. Çünkü insanların düşünceleri, tercihleri, muhakemeleri ve eylemleri de nedensel dünyanın parçalarıdır. Bir insanın bir argümanı değerlendirip ikna olması, bu iknanın nedenlere bağlı olması sebebiyle değersiz hâle gelmez. Tam tersine, eğitim, tartışma, eleştiri ve ikna gibi süreçlerin kendisi, ancak düşüncelerin ve nedenlerin davranış üzerinde gerçek etkileri olduğunu kabul ettiğimizde anlam kazanır.

Liberteryenizm: Determinizmi reddederek insanın tam anlamıyla özgür seçim yapma yetisine sahip olduğunu ileri sürer. Eğer davranışlarımız tamamen dışsal veya içsel nedenlerle belirlenmiş olsaydı, ahlak, hukuk, suç, ceza, övgü ve vicdan gibi kavramlar anlamını yitirirdi. İnsanın ahlaki bir fail (agent) olabilmesi, iradesinin nedensellik zincirini kırabilmesine bağlıdır.

Ne var ki burada da önemli bir problem ortaya çıkar: Eğer özgür bir seçim hiçbir neden tarafından belirlenmiyorsa, bu seçimi gerçekten “benim seçimim” yapan şey nedir? Nedensellikten bütünüyle kopmuş rastlantısal bir karar, zorunlu olarak daha özgür bir karar mıdır? Eğer bir tercihin ortaya çıkışında hiçbir neden rol oynamıyorsa, bu durum bilinçli öznenin hâkimiyetini artırmak yerine seçimi rastlantıya yaklaştıracaktır. Bu nedenle özgürlük ile nedensizlik arasında otomatik bir özdeşlik kurmak mümkün değildir.

Bağdaşırcılık (Ilımlı Belirlenimcilik / Compatibilism): Determinizm ile özgür iradenin çelişmediğini iddia eder. Thomas Hobbes gibi düşünürlerin temellendirdiği bu yaklaşıma göre özgürlük, “iradenin nedensiz olması” değil, “arzulanan veya istenen eylemin önünde dışsal bir engelin bulunmamasıdır.”

Bağdaşırcılığın güçlü tarafı tam da burada ortaya çıkar: Bir eylemin nedenlere sahip olması, o eylemin kati surette “zorla yaptırılmış” olduğu anlamına gelmez. Örneğin, bir insanın tehdit altında para vermesi ile kendi değerleri doğrultusunda yardımda bulunması, her ikisi de nedensel süreçlerin sonucu olsa bile aynı anlamda özgür değildir. Dolayısıyla asıl mesele yalnızca “eylemin nedeni var mı?” sorusu değil, “eylemin nedeni öznenin düşünsel ve istemsel yapısıyla nasıl ilişkilidir?” sorusudur.

Bununla birlikte bağdaşırcılığın klasik biçimleri de özgürlüğün toplumsal boyutunu açıklamakta yetersizdir. Çünkü bireyin arzularının kendisi de toplumsal koşullar tarafından şekillendirilebilir. İnsan yalnızca istediğini yapıp yapamadığıyla değil, neyi neden istediğini ne ölçüde kavrayabildiğiyle de değerlendirilmelidir.

II. Bilimsel Sınırlar: Nörobilim ve Psikolojinin Bakışı

Modern bilim, özgür irade tartışmasında geleneksel sezgilerimizi oldukça zorlayan veriler sunmaktadır.

1. Nörobilim ve Karar Mekanizmaları

Nörobilimci Benjamin Libet, 1980’li yıllarda gerçekleştirdiği klasikleşmiş deneyinde, deneklerin kafatasına elektroensefalografi (EEG) elektrotları yerleştirerek beyin aktivitelerini saniye bazında kaydetti. Deneklerden istenen şey, önlerindeki döner bir kadrana bakarken tamamen kendi belirledikleri "özgür bir anda" parmaklarını oynatmaları ve parmaklarını oynatmaya bilinçli olarak karar verdikleri anı kadran üzerinden işaretlemeleriydi.

Deneyin ortaya koyduğu şok edici sonuç şuydu: Beyinde motor eylemi hazırlayan nöronal aktivite (teknik adıyla "hazır olma potansiyeli" (readiness potential)) deneklerin "Şu an parmağımı oynatmaya karar verdim" dediği bilinçli farkındalık anından yaklaşık 350 ila 550 milisaniye önce başlamaktaydı. Başka bir ifadeyle beyin, eylem emrini bilinçli benlik henüz durumu idrak etmeden çoktan vermiş görünüyordu. Libet bu bulgulardan hareketle, özgür iradenin bir eylemi başlatma gücüne sahip olmadığını, ancak beynin başlattığı eylemi bilinçli bir kararla engelleme veya onaylama ("özgür yapmama / free won't") yetisine sahip olabileceğini öne sürdü.

Özetle, 20. yüzyılın ikinci yarısında Benjamin Libet tarafından yapılan ve sonrasında farklı nörogörüntüleme yöntemleriyle geliştirilen araştırmalar, beyindeki motor faaliyetlerin ve karar hazırlığının (potansiyel hazır olma/readiness potential), bireyin “karar verdim” dediği anın öncesinde başlayabildiğini göstermiştir. Ancak Libet deneylerinden “özgür irade bilimsel olarak çürütülmüştür” şeklinde doğrudan bir sonuç çıkarmak aşırı iddialı olur. Deneylerin önemli bir kısmı basit ve düşük önem taşıyan motor eylemler üzerine kuruludur; bir düğmeye ne zaman basılacağına ilişkin karar ile kişinin hayatını değiştirecek bir meslek seçimi, politik bir tutum geliştirmesi veya uzun vadeli bir ahlaki karar vermesi aynı bilişsel kategoriye indirgenemez. Ayrıca hazır olma potansiyelinin bilinçli kararın kesin bir “başlangıç noktası” olup olmadığı da tartışmalıdır. Dolayısıyla nörobilim, özgür iradeyi basitçe ortadan kaldırmaktan ziyade, bilinçli benliğin karar mekanizmasındaki rolünü yeniden düşünmeye zorlamaktadır.

Daha da önemlisi, bilinçli düşüncenin eylemden önce başlamaması ile bilinçli düşüncenin eylem üzerinde hiçbir etkisinin bulunmaması aynı önerme değildir. İnsan zihni tek bir merkezden emir veren homojen bir yapı değil; birbirleriyle etkileşen, geri bildirimler üreten ve zaman içinde birbirlerini değiştiren çok katmanlı süreçler bütünüdür. Bu nedenle “beyin karar verdi, sonra ben fark ettim” şeklindeki basit model, insan zihninin karmaşık işleyişini açıklamak için yetersiz kalabilir.

Daha da ötesi, deneysel nörolojide görülen bazı vakalar, beynine uygulanan dışsal uyarılardan (elektrotlar veya manyetik alanlar) dolayı belirli bir eylemi gerçekleştiren kişilerin, bu eylemi kendi hür iradeleriyle yaptıklarına dair zihinsel ve rasyonel hikâyeler kurgulayabildiklerini ortaya koyar. Bu durum, özgür irade hissinin zaman zaman zihnin eylem sonrası ürettiği bir “meşrulaştırma (rasyonelleştirme) mekanizması” olabileceğine işaret eder.

Bu bulguların felsefi açıdan önemli sonucu, insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin bilgisinin sınırlı olduğunu göstermesidir. İnsan çoğu zaman yalnızca ne yaptığını değil, neden yaptığını da sonradan açıklamaktadır. Dolayısıyla özgürlük yalnızca “seçiyorum” hissine dayanamaz; bireyin kendi motivasyonlarını, alışkanlıklarını, korkularını, çıkarlarını ve içinde bulunduğu koşulları eleştirel biçimde inceleyebilmesini de gerektirir.

2. Sosyoloji ve Psikoloji: İnsan Zihninin Gizli Tasarımcıları

İnsanların kararları nörolojik süreçlerle sınırlı değildir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, birey içine doğduğu toplumsal sınıfın, dilin, kültürün ve toplumsal cinsiyet kodlarının etkisi altındadır. Bir çocuğun belirli oyuncaklara, bir yetişkinin belirli tüketim kalıplarına yönelmesi, bireysel seçimlerden ziyade toplumsal şartlanmaların bir sonucu olabilir. Psikolojide bilinçdışı süreçler, genetik yatkınlıklar ve çevresel baskılar göz önüne alındığında, tam anlamıyla “özerk” bir insan profilinden söz etmek oldukça güçleşir.

Burada özgürlüğün yalnızca dışsal baskıdan kurtulmak olmadığı, aynı zamanda içselleştirilmiş baskıları tanıyabilmek olduğu görülür. İnsan bazen kendisine dayatılan bir arzuyu kendi özgün arzusu zannedebilir. “Ben bunu istiyorum” cümlesinin arkasında aile, sınıf, eğitim, reklam, kültür, statü arayışı ve toplumsal onay gibi çok sayıda belirleyici bulunabilir. Bu nedenle özgürleşme, yalnızca seçim sayısını artırmak değil, seçimlerimizi üreten mekanizmaları görünür hâle getirmek anlamına da gelir.

Pierre Bourdieu'nün habitus kavramı bu noktada özellikle açıklayıcıdır: İnsan toplumsal dünyayı yalnızca dışarıdan gözlemleyen bir özne değildir; toplumsal yapıların izlerini kendi algılarına, zevklerine, beklentilerine ve davranış biçimlerine taşır. Böylece toplumsal yapı bireyin dışında duran bir duvar olmaktan çıkar ve bireyin davranışlarını içeriden yönlendiren bir eğilimler sistemine dönüşür.

Bu durum özgürlüğün imkânsızlığını değil, özgürlüğün eleştirel bir bilinç gerektirdiğini gösterir. Kişi kendi davranışlarını belirleyen koşulları ne kadar fazla anlayabiliyorsa, o koşullar karşısında müdahale kapasitesi de o kadar artar.

III. Algoritma Çağı ve Rasyonalite Paradoksu

Günümüz dijital dünyasında özgür irade yeni bir sınavla karşı karşıyadır. Yapay zekâ, büyük veri (Big Data) ve algoritmalar biyolojik veri ve alışkanlıklarımızı analiz ederek bize “en doğru” ve “en rasyonel” seçenekleri sunmaktadır.

Burada klasik determinizme yeni bir katman eklenmektedir: Davranışın yalnızca geçmiş tarafından değil, davranışlarımızı öngörüp yönlendirmeye çalışan sistemler tarafından da şekillendirilmesi. Algoritmik sistemler yalnızca “ne istediğimizi” tahmin etmez; hangi içeriği göreceğimizi, hangi ürünle karşılaşacağımızı, hangi haberin dikkatimize sunulacağını ve hangi seçeneklerin görünür kalacağını da belirleyebilir. Böylece özgür seçim alanı ortadan kaldırılmadan, bu alanın mimarisi değiştirilebilir.

Eş seçiminden dinlenecek müziğe, yatırım kararlarından sağlık tercihlerine kadar her alanda algoritmik rasyonalitenin egemen olduğu bir dünyada, tamamen sistemin sunduğu ideal seçenekleri takip etmek yeni bir zorunluluk biçimi yaratır. Her zaman “mükemmel rasyonel” olana yönelmek, teknolojik bir determinizmi beraberinde getirebilir.

Bu nedenle modern özgürlük sorunu artık yalnızca “Bana seçim yapma hakkı veriliyor mu?” sorusu değildir. “Hangi seçenekleri görebiliyorum?”, “Seçenekler bana nasıl sıralanıyor?”, “Tercihlerimi kim öngörüyor?” ve “Benim dikkatimi kim yönetiyor?” soruları da özgür irade tartışmasının merkezine yerleşmektedir.

İşte bu noktada, sırf sistemin ve araçsal aklın dayatmasına direnmek adına farklı bir tercih yapabilmek, bireyin araçsal aklın despotizmine karşı geliştirdiği eleştirel bir kaçış noktası hâline gelebilir. Ancak burada özgürlüğün göstergesini yalnızca sistemin önerdiğinin tersini yapmak olarak görmek mümkün değildir.

Çünkü algoritmanın önerisinin tersini yapmak da algoritmanın belirlediği seçenekler kümesinin içinde kalabilir. Gerçek özgürlük, sisteme otomatik olarak karşı çıkmak değil, sistemin hangi ihtiyaçları ve amaçları ürettiğini kavrayarak gerektiğinde onu aşabilecek alternatifler geliştirebilmektir.

Dolayısıyla özgürlük, rasyonelliğin reddi değil, araçsal rasyonelliğin sınırlarının farkına varılmasıdır. İnsan yalnızca “en verimli” seçeneği değil, “hangi amaç uğruna verimli?” sorusunu da sorabilmelidir. Araçların amaçların yerini aldığı noktada rasyonellik, özgürleştirici bir araç olmaktan çıkıp yeni bir tahakküm biçimine dönüşebilir.

IV. Diyalektik Bir Sentez: Özgürlük, Zorunluluğun Kavranmasıdır

Tüm bu disiplinler arası gezinti ışığında, özgür iradeyi “hiçbir nedene dayanmayan mutlak bir serbestlik” veya “tamamen edilgen bir robot olma hâli” olarak iki aşırı uçta tanımlamak bizi kısır döngüye götürür.

Diyalektik yaklaşım bu kısır döngüyü aşmak için en sağlam zeminlerden birini sunar:

Yapı ve Fail Etkileşimi

İnsanlar uzay boşluğunda, nesnel gerçeklikten izole bir şekilde karar almazlar. İçinde bulunduğumuz tarihsel, iktisadi, biyolojik ve toplumsal nesnel koşullar ile yapılar hareket ve karar alanımızı kısıtlar. Ancak bu kısıtlama failliği tamamen ortadan kaldırmaz.

Buradaki temel diyalektik ilişki, yapı ile failin birbirini karşılıklı olarak üretmesidir. İnsanlar mevcut koşullar ve yapılar tarafından biçimlendirilirken, aynı zamanda eylemleri aracılığıyla bu koşulların ve yapıların yeniden üretilmesine veya dönüştürülmesine katkıda bulunurlar. Bu nedenle yapılar insanların karşısında yalnızca dışsal bir kader olarak durmaz; insan eyleminin hem koşulu hem de sonucudur.

Sınırlı Seçenekler Arasında Analiz

Özgür irade, mistik bir “her istediğini yapabilme” gücü değil; mevcut nesnel koşulların sınırları içerisinde beliren seçenekleri doğru analiz edebilme ve bu seçenekler üzerinde etkili biçimde eyleyebilme yetisidir.

Bu bakımdan özgürlüğü seçeneklerin sınırsızlığıyla ölçmek yanıltıcıdır. Gerçek hayatta hiçbir insan sonsuz sayıda alternatif arasından seçim yapmaz. İnsan belirli bir tarihsel anda, belirli maddi imkânlar, bilgi düzeyi, bedensel kapasite, toplumsal ilişkiler ve ekonomik koşullar içerisinde hareket eder. Özgürlük, bu sınırlılığı inkâr etmekten değil, sınırlılığın yapısını anlayarak mümkün olanı genişletebilmekten doğar.

Rasyonel Seçim ve Praksis

Nesnel kısıtların ve zorunlulukların farkında olarak, bu kısıtlar içerisindeki alternatifleri analiz etmek ve kişinin kendi amaçları, değerleri ve bireysel veya kolektif çıkarları doğrultusunda gerekçelendirilmiş bir seçim yapabilmesi özgür iradenin önemli bir unsurunu oluşturur.

Burada “rasyonel seçim” soyut ve toplumsal gerçeklikten bağımsız bir akıl yürütme anlamına gelmez. Hangi seçeneğin rasyonel olduğu, kişinin içinde bulunduğu gerçekliğe ve ulaşmak istediği amaçlara bağlıdır. Dolayısıyla rasyonalite, nesnel koşulların ve belirleyicilerin doğru bilgisini ve bu bilgi üzerinden etkili bir eylem kapasitesini gerektirir.

Özgürlük bu anlamda bilginin eyleme dönüşmesidir. Bir zorunluluğu bilmek tek başına özgürlük yaratmaz; o zorunluluğun hangi sınırlar içinde dönüştürülebileceğini görmek ve buna uygun kolektif veya bireysel eylem geliştirmek gerekir.

Koşulları Dönüştürme Gücü

Diyalektik anlayışta insan sadece verili koşulları ve belirleyicileri kabul eden pasif bir varlık değildir. Yapılan gerekçelendirilmiş seçimler ve bunları takip eden eylemler (praksis), zamanla bireyi sınırlayan nesnel koşulların ve gerçekliğin kendisini de dönüştürme potansiyeline sahiptir.

Tam da bu nedenle özgürlük yalnızca bireysel bir zihinsel durum değil, tarihsel bir süreçtir. İnsan özgürlüğü hazır bulmaz; belirli koşullar ve belirleyiciler içerisinde onu üretir. Bir işçinin çalışma koşullarını değiştirmesi, bir toplumun siyasal haklar kazanması, bir bireyin eğitim yoluyla daha önce kendisini belirleyen sınırları aşması veya bir topluluğun ortak hareket ederek maddi koşullarını dönüştürmesi aynı temel mantığın farklı düzeylerdeki örnekleridir.

Burada Marx'ın praksis anlayışı belirleyici hâle gelir: İnsan dünyayı yalnızca yorumlayan değil, onu dönüştürürken kendisini de dönüştüren bir varlıktır. Dolayısıyla özgürlük, mevcut gerçekliğin dışında bir “kaçış alanı” bulmak değil, mevcut gerçekliğin karşıtlık ve çelişkilerini kavrayarak onu değiştirebilecek eylem kapasitesini geliştirmektir.

V. Spinoza'dan Hegel'e, Hegel'den Marx'a: Özgürlüğün Diyalektiği

Spinoza açısından insan kendisini özgür zanneder çünkü arzularının farkındadır, fakat bu arzuları meydana getiren nedenlerin çoğunun farkında değildir. Bu düşünce, modern psikoloji ve nörobilimin insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin sınırlı bilgisine dair bulgularıyla ilginç bir paralellik taşır. Spinozacı anlamda özgürleşmek, nedenselliğin dışına çıkmak değil, bizi belirleyen nedenleri daha fazla kavramaktır.

Hegel'de özgürlük daha ileri bir düzeye taşınır: Özgürlük yalnızca bireyin kendi iç dünyasında sahip olduğu bir özellik değil, zorunlulukla bilinçli bir ilişki kurma biçimidir. İnsan doğayı, toplumu ve kendi tarihsel konumunu kavradıkça, kör zorunluluk karşısındaki edilgenliği azalır. Böylece özgürlük, zorunluluğun yokluğu değil, onun bilinçli olarak kavranması ve dönüştürülmesidir.

Marx ise bu düşünceyi maddi ve toplumsal zemine taşır. İnsanların yalnızca bilinçlerini değiştirmeleri yeterli değildir; bilinçlerini ve eylemlerini belirleyen maddi yaşam koşullarını da değiştirmeleri gerekir. Bu nedenle özgürlük sorunu aynı zamanda emek, mülkiyet, sınıf, üretim ilişkileri, eğitim, zaman ve siyasal iktidar sorunudur. Bir insan teorik olarak seçme hakkına sahip olabilir, fakat maddi koşulları onun bu seçimi fiilen gerçekleştirmesine izin vermiyorsa, özgürlüğü biçimsel düzeyde kalacaktır.

Bu perspektiften bakıldığında özgürlük ile eşitsizlik arasında doğrudan bir ilişki ortaya çıkar. Aynı hukuki seçeneklere sahip görünen iki insan, farklı ekonomik, kültürel ve toplumsal kaynaklara sahip oldukları için bu seçenekleri gerçekleştirme bakımından aynı özgürlük düzeyine sahip değildir. Özgürlüğün gerçek içeriğini belirleyen şey yalnızca hukuken izin verilenler değil, fiilen mümkün olanlardır.

VI. Özgürlük ve Bilgi: Bilmek Neden Özgürleştirir?

Diyalektik özgürlük anlayışının merkezinde bilgi bulunur. Çünkü insanın müdahale edemediği şey ile henüz müdahale yollarını keşfetmediği şey aynı değildir. Bir zorunluluğun doğal ve değişmez olduğunu düşünmek, o zorunluluğa karşı geliştirilebilecek stratejileri de görünmez kılar. Bilgi bu nedenle yalnızca dünyayı açıklayan değil, eylem alanını genişleten bir güçtür.

Örneğin, birey kendi davranışındaki belirli bir bağımlılığı, toplumsal bir önyargıyı veya ekonomik bir zorunluluğu fark ettiğinde ilk kez onunla bilinçli bir ilişki kurma imkânı elde eder. Daha önce “ben böyleyim” şeklinde deneyimlenen şey, artık “beni bu hâle getiren koşullar nelerdir?” sorusunun konusu hâline gelir. Bu dönüşüm, özgürlüğün ilk adımlarından biridir.

Dolayısıyla özgürlük ile öz-bilgi arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsan yalnızca dünyayı değil, kendi belirlenmişliğini de kavramalıdır. Kendisini belirleyen nedenleri tanımayan özne, çoğu zaman kendi belirlenmişliğini özgür irade sanabilir.

Ancak bilgi tek başına yeterli değildir. Bilginin özgürleştirici hâle gelmesi, onun eylem kapasitesiyle birleşmesini gerektirir. İnsan kendisini belirleyen koşulları ne kadar iyi kavrarsa, bu koşullar içerisinde hangi müdahalelerin mümkün olduğunu görme ihtimali de o kadar artar.

VII. Özgürlük Bir Sonuç Değil, Süreçtir

Bu yaklaşımın en önemli sonuçlarından biri, özgürlüğün bir kez kazanılıp sonsuza kadar sahip olunan sabit bir özellik olmadığıdır. İnsan farklı koşullarda farklı özgürlük düzeylerine sahip olabilir. Eğitim, ekonomik bağımsızlık, örgütlenme, eleştirel düşünme, kolektif dayanışma ve bilimsel bilgi bireyin gerçek hareket alanını genişletebilirken, yoksulluk, baskı, manipülasyon, bilgisizlik ve izolasyon bu alanı daraltabilir.

Bu nedenle “özgür müsün, değil misin?” sorusundan ziyade “hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi alanlarda özgürsün?” sorusu daha açıklayıcıdır. Özgürlük ikili bir durum değil, tarihsel olarak değişen bir kapasitedir.

Birey düzeyinde başlayan özgürleşme, belirli bir noktadan sonra kolektif bir boyut kazanır. Çünkü insanın kendi koşullarını dönüştürme gücü, çoğu durumda tek başına sahip olduğu kapasiteyle sınırlıdır. Dil, hukuk, eğitim, ekonomi ve siyaset gibi alanlar kolektif olarak üretildiği için, bunların dönüştürülmesi de kolektif eylem gerektirir. Böylece bireysel özgürlük ile toplumsal özgürleşme birbirinden koparılamaz hâle gelir.

Sonuç

Özgür irade ne deterministlerin iddia ettiği gibi tamamen bir illüzyon, ne de liberteryenlerin savunduğu gibi sınırsız bir serbestliktir. Özgür irade, insanın kendi sınırlarını, kendisini belirleyen nesnel koşulları ve doğa/toplum yasalarını kavrayabildiği ölçüde ortaya çıkan tarihsel ve diyalektik bir süreçtir. Spinoza, Hegel ve Marx hattında da vurguladığımız üzere, özgürlük zorunluluğun kavranması ve bu kavrayışla eyleme geçilmesidir.

Bu nedenle özgürlüğü, “nedensiz seçim yapabilme” kapasitesi olarak değil, nedenleri anlayabilme, alternatifleri değerlendirebilme, amaçlar belirleyebilme ve bu amaçlar doğrultusunda gerçekliği dönüştürebilme kapasitesi olarak düşünmek daha verimlidir. İnsan nedensellik zincirinin dışında duran metafizik bir varlık değildir; fakat nedensellik zincirinin bilincine varabilen ve bu bilinç aracılığıyla yeni nedensel süreçler başlatabilen bir varlıktır.

İnsan açlığını, yoksulluğunu, eğitim eksikliğini, toplumsal baskıyı veya psikolojik koşullanmasını “kader” olarak kabul etmek zorunda değildir. Bunların nedenlerini kavrayabilir, alternatifler üretebilir, bireysel ve kolektif eylemler geliştirebilir ve böylece başlangıçta kendisini belirleyen koşulların bir kısmını dönüştürebilir. Özgürlüğün paradoksu tam da buradadır: İnsan ancak kendisini belirleyen zorunlulukları tanıdığında, onların içinde gerçek bir hareket alanı yaratmaya başlayabilir.

Bu anlamıyla özgürlük, zorunluluğun karşıtı değil; zorunlulukla bilinçli, eleştirel ve dönüştürücü bir ilişki kurma biçimidir. Özgür insan, hiçbir koşul tarafından belirlenmeyen insan değildir. Özgür insan, kendisini belirleyen koşulları giderek daha fazla kavrayan, bu koşulların hangilerinin değiştirilebilir olduğunu ayırt eden ve bilgiyi eyleme dönüştürerek kendi hareket alanını genişletebilen insandır.

Dolayısıyla özgürlük bir başlangıç noktası değil, bir kazanımdır; hazır bir öz değil, kurulmakta olan bir kapasitedir; yalnızca bireysel bir duygu değil, tarihsel ve toplumsal bir ilişkidir. İnsan özgür doğmaz; belirli zorunluluklar içinde özgürleşir. Ve bu özgürleşme, yalnızca dünyayı değiştirmekle değil, dünyayı değiştiren öznenin kendisini de dönüştürmesiyle gerçekleşir.

Özgür irade sorusunun en güçlü cevabı “İnsan tamamen özgür müdür?” sorusunda değil, “İnsan kendisini belirleyen koşulları ne ölçüde kavrayıp dönüştürebilir?” sorusunda bulunur. Özgürlüğün gerçek ölçütü, zorunluluğun ortadan kalkması değil, kör zorunluluğun bilinçli eyleme dönüşmesidir.

İnsan nedenselliğin dışında değildir; fakat nedenselliği kavrayabilen ve kavrayışı üzerinden yeni nedensel süreçler başlatabilen bir faildir. “Özgür irade var mı/yok mu?” ikiliğini tartışmak yerine, özgürlüğün derecelendirilebilir, tarihsel, ilişkisel ve dönüştürücü bir kapasite olduğu görülmelidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]