Mahmut Boyuneğmez
“Özgür irade”, Antik
Yunan felsefesinden psikolojiye, nörobilimden sosyolojiye kadar farklı
eksenlerde incelenen, insanlık tarihinin en köklü ve çetrefilli tartışma
alanlarından biridir. Günlük hayatımızın akışı içinde aldığımız kararların (ne
yiyeceğimizden hangi mesleği seçeceğimize, bir kitabı okumaktan toplumsal bir
harekete katılmaya kadar) yegâne failinin kendimiz olduğuna dair sarsılmaz bir
sezgiye sahibiz. Ancak bu sezgi, disiplinler arası bir süzgeçten geçirildiğinde
ortaya çıkan tablo çok daha karmaşıktır.
Peki, bizi biz yapan
seçimlerimiz gerçekten özgür müdür, yoksa evrenin ve toplumun kurduğu devasa
bir nedensellik zincirinin parçası mıyız?
Bu sorunun
yanıtlanmasının zor oluşu, “özgürlük” kavramının çoğu zaman birbirinden farklı
anlamlarının tek bir kelime altında toplanmasından kaynaklanır. Fiziksel
engellerden bağımsızlık, psikolojik özerklik, siyasal özgürlük, ekonomik
bağımsızlık ve bilinçli karar verebilme kapasitesi aynı şey değildir. Bir
insanın önündeki kapının açık olması, o kapıdan geçebilecek maddi imkânlara,
bilgiye, zamana ve toplumsal güce sahip olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla
özgür iradeyi yalnızca bireyin zihninde gerçekleşen bir olay olarak değil,
birey ile nesnel dünya arasındaki ilişkinin niteliği olarak ele almak gerekir.
Burada özgür irade ile özgürlük arasında da bir ayrım yapmak önemlidir: Özgür
irade, bireyin kendi nedenleri, amaçları ve muhakemesi doğrultusunda
eyleyebilme kapasitesiyle ilgiliyken, özgürlük bu kapasitenin gerçek dünyada
kullanılabilmesini sağlayan maddi ve toplumsal koşulları da kapsar.
I.
Felsefi Cephe: Determinizm, Liberteryenizm ve Bağdaşırcılık
Felsefe tarihinde özgür
iradeye yaklaşım temel olarak üç ana akım etrafında şekillenir:
Nedensel
Determinizm (Belirlenimcilik): Evrendeki her olayın,
fiziksel veya toplumsal öncül nedenler tarafından zorunlu olarak belirlendiğini
savunur. Bu görüşe göre, evrenin ve insan beyninin şu anki durumu, geçmişteki
durumların ve doğa yasalarının kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla alternatif
bir seçim yapma potansiyeli bir illüzyondan ibarettir.
Ancak burada önemli bir
ayrım yapmak gerekir: Determinizmin kabul edilmesi, insan davranışının
“anlamsız” veya “önemsiz” olduğu sonucunu zorunlu olarak doğurmaz. Çünkü insanların
düşünceleri, tercihleri, muhakemeleri ve eylemleri de nedensel dünyanın
parçalarıdır. Bir insanın bir argümanı değerlendirip ikna olması, bu iknanın
nedenlere bağlı olması sebebiyle değersiz hâle gelmez. Tam tersine, eğitim,
tartışma, eleştiri ve ikna gibi süreçlerin kendisi, ancak düşüncelerin ve
nedenlerin davranış üzerinde gerçek etkileri olduğunu kabul ettiğimizde anlam
kazanır.
Liberteryenizm: Determinizmi
reddederek insanın tam anlamıyla özgür seçim yapma yetisine sahip olduğunu
ileri sürer. Eğer davranışlarımız tamamen dışsal veya içsel nedenlerle
belirlenmiş olsaydı, ahlak, hukuk, suç, ceza, övgü ve vicdan gibi kavramlar
anlamını yitirirdi. İnsanın ahlaki bir fail (agent) olabilmesi, iradesinin
nedensellik zincirini kırabilmesine bağlıdır.
Ne var ki burada da
önemli bir problem ortaya çıkar: Eğer özgür bir seçim hiçbir neden tarafından
belirlenmiyorsa, bu seçimi gerçekten “benim seçimim” yapan şey nedir?
Nedensellikten bütünüyle kopmuş rastlantısal bir karar, zorunlu olarak daha
özgür bir karar mıdır? Eğer bir tercihin ortaya çıkışında hiçbir neden rol
oynamıyorsa, bu durum bilinçli öznenin hâkimiyetini artırmak yerine seçimi
rastlantıya yaklaştıracaktır. Bu nedenle özgürlük ile nedensizlik arasında
otomatik bir özdeşlik kurmak mümkün değildir.
Bağdaşırcılık
(Ilımlı Belirlenimcilik / Compatibilism): Determinizm
ile özgür iradenin çelişmediğini iddia eder. Thomas Hobbes gibi düşünürlerin
temellendirdiği bu yaklaşıma göre özgürlük, “iradenin nedensiz olması” değil,
“arzulanan veya istenen eylemin önünde dışsal bir engelin bulunmamasıdır.”
Bağdaşırcılığın güçlü
tarafı tam da burada ortaya çıkar: Bir eylemin nedenlere sahip olması, o
eylemin kati surette “zorla yaptırılmış” olduğu anlamına gelmez. Örneğin, bir
insanın tehdit altında para vermesi ile kendi değerleri doğrultusunda yardımda
bulunması, her ikisi de nedensel süreçlerin sonucu olsa bile aynı anlamda özgür
değildir. Dolayısıyla asıl mesele yalnızca “eylemin nedeni var mı?” sorusu
değil, “eylemin nedeni öznenin düşünsel ve istemsel yapısıyla nasıl
ilişkilidir?” sorusudur.
Bununla birlikte
bağdaşırcılığın klasik biçimleri de özgürlüğün toplumsal boyutunu açıklamakta
yetersizdir. Çünkü bireyin arzularının kendisi de toplumsal koşullar tarafından
şekillendirilebilir. İnsan yalnızca istediğini yapıp yapamadığıyla değil, neyi
neden istediğini ne ölçüde kavrayabildiğiyle de değerlendirilmelidir.
II.
Bilimsel Sınırlar: Nörobilim ve Psikolojinin Bakışı
Modern bilim, özgür
irade tartışmasında geleneksel sezgilerimizi oldukça zorlayan veriler
sunmaktadır.
1.
Nörobilim ve Karar Mekanizmaları
Nörobilimci Benjamin
Libet, 1980’li yıllarda gerçekleştirdiği klasikleşmiş deneyinde, deneklerin
kafatasına elektroensefalografi (EEG) elektrotları yerleştirerek beyin
aktivitelerini saniye bazında kaydetti. Deneklerden istenen şey, önlerindeki
döner bir kadrana bakarken tamamen kendi belirledikleri "özgür bir
anda" parmaklarını oynatmaları ve parmaklarını oynatmaya bilinçli olarak
karar verdikleri anı kadran üzerinden işaretlemeleriydi.
Deneyin ortaya koyduğu
şok edici sonuç şuydu: Beyinde motor eylemi hazırlayan nöronal aktivite (teknik
adıyla "hazır olma potansiyeli" (readiness potential)) deneklerin
"Şu an parmağımı oynatmaya karar verdim" dediği bilinçli
farkındalık anından yaklaşık 350 ila 550 milisaniye önce başlamaktaydı. Başka
bir ifadeyle beyin, eylem emrini bilinçli benlik henüz durumu idrak etmeden
çoktan vermiş görünüyordu. Libet bu bulgulardan hareketle, özgür iradenin bir
eylemi başlatma gücüne sahip olmadığını, ancak beynin başlattığı eylemi
bilinçli bir kararla engelleme veya onaylama ("özgür yapmama / free
won't") yetisine sahip olabileceğini öne sürdü.
Özetle, 20. yüzyılın
ikinci yarısında Benjamin Libet tarafından yapılan ve sonrasında farklı
nörogörüntüleme yöntemleriyle geliştirilen araştırmalar, beyindeki motor
faaliyetlerin ve karar hazırlığının (potansiyel hazır olma/readiness
potential), bireyin “karar verdim” dediği anın öncesinde başlayabildiğini
göstermiştir. Ancak Libet deneylerinden “özgür irade bilimsel olarak
çürütülmüştür” şeklinde doğrudan bir sonuç çıkarmak aşırı iddialı olur.
Deneylerin önemli bir kısmı basit ve düşük önem taşıyan motor eylemler üzerine
kuruludur; bir düğmeye ne zaman basılacağına ilişkin karar ile kişinin hayatını
değiştirecek bir meslek seçimi, politik bir tutum geliştirmesi veya uzun vadeli
bir ahlaki karar vermesi aynı bilişsel kategoriye indirgenemez. Ayrıca hazır
olma potansiyelinin bilinçli kararın kesin bir “başlangıç noktası” olup olmadığı
da tartışmalıdır. Dolayısıyla nörobilim, özgür iradeyi basitçe ortadan
kaldırmaktan ziyade, bilinçli benliğin karar mekanizmasındaki rolünü yeniden
düşünmeye zorlamaktadır.
Daha da önemlisi,
bilinçli düşüncenin eylemden önce başlamaması ile bilinçli düşüncenin eylem
üzerinde hiçbir etkisinin bulunmaması aynı önerme değildir. İnsan zihni tek bir
merkezden emir veren homojen bir yapı değil; birbirleriyle etkileşen, geri
bildirimler üreten ve zaman içinde birbirlerini değiştiren çok katmanlı
süreçler bütünüdür. Bu nedenle “beyin karar verdi, sonra ben fark ettim”
şeklindeki basit model, insan zihninin karmaşık işleyişini açıklamak için
yetersiz kalabilir.
Daha da ötesi, deneysel
nörolojide görülen bazı vakalar, beynine uygulanan dışsal uyarılardan
(elektrotlar veya manyetik alanlar) dolayı belirli bir eylemi gerçekleştiren
kişilerin, bu eylemi kendi hür iradeleriyle yaptıklarına dair zihinsel ve
rasyonel hikâyeler kurgulayabildiklerini ortaya koyar. Bu durum, özgür irade
hissinin zaman zaman zihnin eylem sonrası ürettiği bir “meşrulaştırma
(rasyonelleştirme) mekanizması” olabileceğine işaret eder.
Bu bulguların felsefi
açıdan önemli sonucu, insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin bilgisinin
sınırlı olduğunu göstermesidir. İnsan çoğu zaman yalnızca ne yaptığını değil,
neden yaptığını da sonradan açıklamaktadır. Dolayısıyla özgürlük yalnızca “seçiyorum”
hissine dayanamaz; bireyin kendi motivasyonlarını, alışkanlıklarını,
korkularını, çıkarlarını ve içinde bulunduğu koşulları eleştirel biçimde
inceleyebilmesini de gerektirir.
2.
Sosyoloji ve Psikoloji: İnsan Zihninin Gizli Tasarımcıları
İnsanların kararları
nörolojik süreçlerle sınırlı değildir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, birey
içine doğduğu toplumsal sınıfın, dilin, kültürün ve toplumsal cinsiyet
kodlarının etkisi altındadır. Bir çocuğun belirli oyuncaklara, bir yetişkinin
belirli tüketim kalıplarına yönelmesi, bireysel seçimlerden ziyade toplumsal
şartlanmaların bir sonucu olabilir. Psikolojide bilinçdışı süreçler, genetik
yatkınlıklar ve çevresel baskılar göz önüne alındığında, tam anlamıyla “özerk”
bir insan profilinden söz etmek oldukça güçleşir.
Burada özgürlüğün
yalnızca dışsal baskıdan kurtulmak olmadığı, aynı zamanda içselleştirilmiş
baskıları tanıyabilmek olduğu görülür. İnsan bazen kendisine dayatılan bir
arzuyu kendi özgün arzusu zannedebilir. “Ben bunu istiyorum” cümlesinin
arkasında aile, sınıf, eğitim, reklam, kültür, statü arayışı ve toplumsal onay
gibi çok sayıda belirleyici bulunabilir. Bu nedenle özgürleşme, yalnızca seçim
sayısını artırmak değil, seçimlerimizi üreten mekanizmaları görünür hâle
getirmek anlamına da gelir.
Pierre Bourdieu'nün
habitus kavramı bu noktada özellikle açıklayıcıdır: İnsan toplumsal dünyayı
yalnızca dışarıdan gözlemleyen bir özne değildir; toplumsal yapıların izlerini
kendi algılarına, zevklerine, beklentilerine ve davranış biçimlerine taşır. Böylece
toplumsal yapı bireyin dışında duran bir duvar olmaktan çıkar ve bireyin
davranışlarını içeriden yönlendiren bir eğilimler sistemine dönüşür.
Bu durum özgürlüğün
imkânsızlığını değil, özgürlüğün eleştirel bir bilinç gerektirdiğini gösterir.
Kişi kendi davranışlarını belirleyen koşulları ne kadar fazla anlayabiliyorsa,
o koşullar karşısında müdahale kapasitesi de o kadar artar.
III.
Algoritma Çağı ve Rasyonalite Paradoksu
Günümüz dijital
dünyasında özgür irade yeni bir sınavla karşı karşıyadır. Yapay zekâ, büyük
veri (Big Data) ve algoritmalar biyolojik veri ve alışkanlıklarımızı analiz
ederek bize “en doğru” ve “en rasyonel” seçenekleri sunmaktadır.
Burada klasik
determinizme yeni bir katman eklenmektedir: Davranışın yalnızca geçmiş
tarafından değil, davranışlarımızı öngörüp yönlendirmeye çalışan sistemler
tarafından da şekillendirilmesi. Algoritmik sistemler yalnızca “ne
istediğimizi” tahmin etmez; hangi içeriği göreceğimizi, hangi ürünle
karşılaşacağımızı, hangi haberin dikkatimize sunulacağını ve hangi seçeneklerin
görünür kalacağını da belirleyebilir. Böylece özgür seçim alanı ortadan
kaldırılmadan, bu alanın mimarisi değiştirilebilir.
Eş seçiminden
dinlenecek müziğe, yatırım kararlarından sağlık tercihlerine kadar her alanda
algoritmik rasyonalitenin egemen olduğu bir dünyada, tamamen sistemin sunduğu
ideal seçenekleri takip etmek yeni bir zorunluluk biçimi yaratır. Her zaman
“mükemmel rasyonel” olana yönelmek, teknolojik bir determinizmi beraberinde
getirebilir.
Bu nedenle modern
özgürlük sorunu artık yalnızca “Bana seçim yapma hakkı veriliyor mu?” sorusu
değildir. “Hangi seçenekleri görebiliyorum?”, “Seçenekler bana nasıl
sıralanıyor?”, “Tercihlerimi kim öngörüyor?” ve “Benim dikkatimi kim
yönetiyor?” soruları da özgür irade tartışmasının merkezine yerleşmektedir.
İşte bu noktada, sırf
sistemin ve araçsal aklın dayatmasına direnmek adına farklı bir tercih
yapabilmek, bireyin araçsal aklın despotizmine karşı geliştirdiği eleştirel bir
kaçış noktası hâline gelebilir. Ancak burada özgürlüğün göstergesini yalnızca
sistemin önerdiğinin tersini yapmak olarak görmek mümkün değildir.
Çünkü algoritmanın
önerisinin tersini yapmak da algoritmanın belirlediği seçenekler kümesinin
içinde kalabilir. Gerçek özgürlük, sisteme otomatik olarak karşı çıkmak değil,
sistemin hangi ihtiyaçları ve amaçları ürettiğini kavrayarak gerektiğinde onu
aşabilecek alternatifler geliştirebilmektir.
Dolayısıyla özgürlük,
rasyonelliğin reddi değil, araçsal rasyonelliğin sınırlarının farkına
varılmasıdır. İnsan yalnızca “en verimli” seçeneği değil, “hangi amaç uğruna
verimli?” sorusunu da sorabilmelidir. Araçların amaçların yerini aldığı noktada
rasyonellik, özgürleştirici bir araç olmaktan çıkıp yeni bir tahakküm biçimine
dönüşebilir.
IV.
Diyalektik Bir Sentez: Özgürlük, Zorunluluğun Kavranmasıdır
Tüm bu disiplinler
arası gezinti ışığında, özgür iradeyi “hiçbir nedene dayanmayan mutlak bir
serbestlik” veya “tamamen edilgen bir robot olma hâli” olarak iki aşırı uçta
tanımlamak bizi kısır döngüye götürür.
Diyalektik yaklaşım bu
kısır döngüyü aşmak için en sağlam zeminlerden birini sunar:
Yapı
ve Fail Etkileşimi
İnsanlar uzay
boşluğunda, nesnel gerçeklikten izole bir şekilde karar almazlar. İçinde
bulunduğumuz tarihsel, iktisadi, biyolojik ve toplumsal nesnel koşullar ile
yapılar hareket ve karar alanımızı kısıtlar. Ancak bu kısıtlama failliği
tamamen ortadan kaldırmaz.
Buradaki temel
diyalektik ilişki, yapı ile failin birbirini karşılıklı olarak üretmesidir.
İnsanlar mevcut koşullar ve yapılar tarafından biçimlendirilirken, aynı zamanda
eylemleri aracılığıyla bu koşulların ve yapıların yeniden üretilmesine veya
dönüştürülmesine katkıda bulunurlar. Bu nedenle yapılar insanların karşısında
yalnızca dışsal bir kader olarak durmaz; insan eyleminin hem koşulu hem de
sonucudur.
Sınırlı
Seçenekler Arasında Analiz
Özgür irade, mistik bir
“her istediğini yapabilme” gücü değil; mevcut nesnel koşulların sınırları
içerisinde beliren seçenekleri doğru analiz edebilme ve bu seçenekler üzerinde
etkili biçimde eyleyebilme yetisidir.
Bu bakımdan özgürlüğü
seçeneklerin sınırsızlığıyla ölçmek yanıltıcıdır. Gerçek hayatta hiçbir insan
sonsuz sayıda alternatif arasından seçim yapmaz. İnsan belirli bir tarihsel
anda, belirli maddi imkânlar, bilgi düzeyi, bedensel kapasite, toplumsal ilişkiler
ve ekonomik koşullar içerisinde hareket eder. Özgürlük, bu sınırlılığı inkâr
etmekten değil, sınırlılığın yapısını anlayarak mümkün olanı genişletebilmekten
doğar.
Rasyonel
Seçim ve Praksis
Nesnel kısıtların ve
zorunlulukların farkında olarak, bu kısıtlar içerisindeki alternatifleri analiz
etmek ve kişinin kendi amaçları, değerleri ve bireysel veya kolektif çıkarları
doğrultusunda gerekçelendirilmiş bir seçim yapabilmesi özgür iradenin önemli
bir unsurunu oluşturur.
Burada “rasyonel seçim”
soyut ve toplumsal gerçeklikten bağımsız bir akıl yürütme anlamına gelmez.
Hangi seçeneğin rasyonel olduğu, kişinin içinde bulunduğu gerçekliğe ve ulaşmak
istediği amaçlara bağlıdır. Dolayısıyla rasyonalite, nesnel koşulların ve belirleyicilerin
doğru bilgisini ve bu bilgi üzerinden etkili bir eylem kapasitesini gerektirir.
Özgürlük bu anlamda
bilginin eyleme dönüşmesidir. Bir zorunluluğu bilmek tek başına özgürlük
yaratmaz; o zorunluluğun hangi sınırlar içinde dönüştürülebileceğini görmek ve
buna uygun kolektif veya bireysel eylem geliştirmek gerekir.
Koşulları
Dönüştürme Gücü
Diyalektik anlayışta
insan sadece verili koşulları ve belirleyicileri kabul eden pasif bir varlık
değildir. Yapılan gerekçelendirilmiş seçimler ve bunları takip eden eylemler
(praksis), zamanla bireyi sınırlayan nesnel koşulların ve gerçekliğin kendisini
de dönüştürme potansiyeline sahiptir.
Tam da bu nedenle
özgürlük yalnızca bireysel bir zihinsel durum değil, tarihsel bir süreçtir.
İnsan özgürlüğü hazır bulmaz; belirli koşullar ve belirleyiciler içerisinde onu
üretir. Bir işçinin çalışma koşullarını değiştirmesi, bir toplumun siyasal
haklar kazanması, bir bireyin eğitim yoluyla daha önce kendisini belirleyen
sınırları aşması veya bir topluluğun ortak hareket ederek maddi koşullarını
dönüştürmesi aynı temel mantığın farklı düzeylerdeki örnekleridir.
Burada Marx'ın praksis
anlayışı belirleyici hâle gelir: İnsan dünyayı yalnızca yorumlayan değil, onu
dönüştürürken kendisini de dönüştüren bir varlıktır. Dolayısıyla özgürlük,
mevcut gerçekliğin dışında bir “kaçış alanı” bulmak değil, mevcut gerçekliğin karşıtlık
ve çelişkilerini kavrayarak onu değiştirebilecek eylem kapasitesini
geliştirmektir.
V.
Spinoza'dan Hegel'e, Hegel'den Marx'a: Özgürlüğün Diyalektiği
Spinoza açısından insan
kendisini özgür zanneder çünkü arzularının farkındadır, fakat bu arzuları
meydana getiren nedenlerin çoğunun farkında değildir. Bu düşünce, modern
psikoloji ve nörobilimin insanın kendi zihinsel süreçlerine ilişkin sınırlı
bilgisine dair bulgularıyla ilginç bir paralellik taşır. Spinozacı anlamda
özgürleşmek, nedenselliğin dışına çıkmak değil, bizi belirleyen nedenleri daha
fazla kavramaktır.
Hegel'de özgürlük daha
ileri bir düzeye taşınır: Özgürlük yalnızca bireyin kendi iç dünyasında sahip
olduğu bir özellik değil, zorunlulukla bilinçli bir ilişki kurma biçimidir.
İnsan doğayı, toplumu ve kendi tarihsel konumunu kavradıkça, kör zorunluluk karşısındaki
edilgenliği azalır. Böylece özgürlük, zorunluluğun yokluğu değil, onun bilinçli
olarak kavranması ve dönüştürülmesidir.
Marx ise bu düşünceyi
maddi ve toplumsal zemine taşır. İnsanların yalnızca bilinçlerini
değiştirmeleri yeterli değildir; bilinçlerini ve eylemlerini belirleyen maddi
yaşam koşullarını da değiştirmeleri gerekir. Bu nedenle özgürlük sorunu aynı
zamanda emek, mülkiyet, sınıf, üretim ilişkileri, eğitim, zaman ve siyasal
iktidar sorunudur. Bir insan teorik olarak seçme hakkına sahip olabilir, fakat
maddi koşulları onun bu seçimi fiilen gerçekleştirmesine izin vermiyorsa,
özgürlüğü biçimsel düzeyde kalacaktır.
Bu perspektiften
bakıldığında özgürlük ile eşitsizlik arasında doğrudan bir ilişki ortaya çıkar.
Aynı hukuki seçeneklere sahip görünen iki insan, farklı ekonomik, kültürel ve
toplumsal kaynaklara sahip oldukları için bu seçenekleri gerçekleştirme bakımından
aynı özgürlük düzeyine sahip değildir. Özgürlüğün gerçek içeriğini belirleyen
şey yalnızca hukuken izin verilenler değil, fiilen mümkün olanlardır.
VI.
Özgürlük ve Bilgi: Bilmek Neden Özgürleştirir?
Diyalektik özgürlük
anlayışının merkezinde bilgi bulunur. Çünkü insanın müdahale edemediği şey ile
henüz müdahale yollarını keşfetmediği şey aynı değildir. Bir zorunluluğun doğal
ve değişmez olduğunu düşünmek, o zorunluluğa karşı geliştirilebilecek stratejileri
de görünmez kılar. Bilgi bu nedenle yalnızca dünyayı açıklayan değil, eylem
alanını genişleten bir güçtür.
Örneğin, birey kendi
davranışındaki belirli bir bağımlılığı, toplumsal bir önyargıyı veya ekonomik
bir zorunluluğu fark ettiğinde ilk kez onunla bilinçli bir ilişki kurma imkânı
elde eder. Daha önce “ben böyleyim” şeklinde deneyimlenen şey, artık “beni bu
hâle getiren koşullar nelerdir?” sorusunun konusu hâline gelir. Bu dönüşüm,
özgürlüğün ilk adımlarından biridir.
Dolayısıyla özgürlük
ile öz-bilgi arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsan yalnızca dünyayı değil,
kendi belirlenmişliğini de kavramalıdır. Kendisini belirleyen nedenleri
tanımayan özne, çoğu zaman kendi belirlenmişliğini özgür irade sanabilir.
Ancak bilgi tek başına
yeterli değildir. Bilginin özgürleştirici hâle gelmesi, onun eylem
kapasitesiyle birleşmesini gerektirir. İnsan kendisini belirleyen koşulları ne
kadar iyi kavrarsa, bu koşullar içerisinde hangi müdahalelerin mümkün olduğunu
görme ihtimali de o kadar artar.
VII.
Özgürlük Bir Sonuç Değil, Süreçtir
Bu yaklaşımın en önemli
sonuçlarından biri, özgürlüğün bir kez kazanılıp sonsuza kadar sahip olunan
sabit bir özellik olmadığıdır. İnsan farklı koşullarda farklı özgürlük
düzeylerine sahip olabilir. Eğitim, ekonomik bağımsızlık, örgütlenme, eleştirel
düşünme, kolektif dayanışma ve bilimsel bilgi bireyin gerçek hareket alanını
genişletebilirken, yoksulluk, baskı, manipülasyon, bilgisizlik ve izolasyon bu
alanı daraltabilir.
Bu nedenle “özgür
müsün, değil misin?” sorusundan ziyade “hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi
alanlarda özgürsün?” sorusu daha açıklayıcıdır. Özgürlük ikili bir durum değil,
tarihsel olarak değişen bir kapasitedir.
Birey düzeyinde
başlayan özgürleşme, belirli bir noktadan sonra kolektif bir boyut kazanır.
Çünkü insanın kendi koşullarını dönüştürme gücü, çoğu durumda tek başına sahip
olduğu kapasiteyle sınırlıdır. Dil, hukuk, eğitim, ekonomi ve siyaset gibi
alanlar kolektif olarak üretildiği için, bunların dönüştürülmesi de kolektif
eylem gerektirir. Böylece bireysel özgürlük ile toplumsal özgürleşme
birbirinden koparılamaz hâle gelir.
Sonuç
Özgür irade ne
deterministlerin iddia ettiği gibi tamamen bir illüzyon, ne de liberteryenlerin
savunduğu gibi sınırsız bir serbestliktir. Özgür irade, insanın kendi
sınırlarını, kendisini belirleyen nesnel koşulları ve doğa/toplum yasalarını
kavrayabildiği ölçüde ortaya çıkan tarihsel ve diyalektik bir süreçtir.
Spinoza, Hegel ve Marx hattında da vurguladığımız üzere, özgürlük zorunluluğun
kavranması ve bu kavrayışla eyleme geçilmesidir.
Bu nedenle özgürlüğü,
“nedensiz seçim yapabilme” kapasitesi olarak değil, nedenleri anlayabilme,
alternatifleri değerlendirebilme, amaçlar belirleyebilme ve bu amaçlar
doğrultusunda gerçekliği dönüştürebilme kapasitesi olarak düşünmek daha
verimlidir. İnsan nedensellik zincirinin dışında duran metafizik bir varlık
değildir; fakat nedensellik zincirinin bilincine varabilen ve bu bilinç
aracılığıyla yeni nedensel süreçler başlatabilen bir varlıktır.
İnsan açlığını,
yoksulluğunu, eğitim eksikliğini, toplumsal baskıyı veya psikolojik
koşullanmasını “kader” olarak kabul etmek zorunda değildir. Bunların
nedenlerini kavrayabilir, alternatifler üretebilir, bireysel ve kolektif
eylemler geliştirebilir ve böylece başlangıçta kendisini belirleyen koşulların
bir kısmını dönüştürebilir. Özgürlüğün paradoksu tam da buradadır: İnsan ancak
kendisini belirleyen zorunlulukları tanıdığında, onların içinde gerçek bir
hareket alanı yaratmaya başlayabilir.
Bu anlamıyla özgürlük,
zorunluluğun karşıtı değil; zorunlulukla bilinçli, eleştirel ve dönüştürücü bir
ilişki kurma biçimidir. Özgür insan, hiçbir koşul tarafından belirlenmeyen
insan değildir. Özgür insan, kendisini belirleyen koşulları giderek daha fazla
kavrayan, bu koşulların hangilerinin değiştirilebilir olduğunu ayırt eden ve
bilgiyi eyleme dönüştürerek kendi hareket alanını genişletebilen insandır.
Dolayısıyla özgürlük
bir başlangıç noktası değil, bir kazanımdır; hazır bir öz değil, kurulmakta
olan bir kapasitedir; yalnızca bireysel bir duygu değil, tarihsel ve toplumsal
bir ilişkidir. İnsan özgür doğmaz; belirli zorunluluklar içinde özgürleşir. Ve
bu özgürleşme, yalnızca dünyayı değiştirmekle değil, dünyayı değiştiren öznenin
kendisini de dönüştürmesiyle gerçekleşir.
Özgür irade sorusunun
en güçlü cevabı “İnsan tamamen özgür müdür?” sorusunda değil, “İnsan kendisini
belirleyen koşulları ne ölçüde kavrayıp dönüştürebilir?” sorusunda bulunur.
Özgürlüğün gerçek ölçütü, zorunluluğun ortadan kalkması değil, kör zorunluluğun
bilinçli eyleme dönüşmesidir.
İnsan nedenselliğin
dışında değildir; fakat nedenselliği kavrayabilen ve kavrayışı üzerinden yeni
nedensel süreçler başlatabilen bir faildir. “Özgür irade var mı/yok mu?”
ikiliğini tartışmak yerine, özgürlüğün derecelendirilebilir, tarihsel,
ilişkisel ve dönüştürücü bir kapasite olduğu görülmelidir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.