Mahmut
Boyuneğmez
Temel
Tez: Sosyalistlerin düzen içi muhalefetle yan yana
mücadele yürütmesi ile bu muhalefetin siyasal başarısını kendi stratejik
önceliği hâline getirmesi aynı şey değildir. İlki, mevcut somut koşullarda
gerekli bir taktik mücadele biçimidir; ikincisi ise sosyalist siyasal
bağımsızlığın aşınması ve düzen içi restorasyona yedeklenme riskini taşır.
Giriş
Türkiye kapitalizminin
içine sürüklendiği derin ekonomik kriz, rejimin kurumsal çürümesi ve kitlelerde
biriken büyük toplumsal öfke, Türkiye solunu bir kez daha tarihsel ve siyasal
bir eşikle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu eşikte ortaya çıkan tartışma
yalnızca belirli bir kişinin ya da belirli bir örgütün tutumuyla
açıklanabilecek bir mesele değildir. Gözlenen eğilim, farklı siyasal
geleneklerden gelen unsurları bir araya getiren daha genel bir siyasal
yönelimin ifadesidir.
Bu yönelimin ortak
paydası, sosyalist hareketin kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine,
mevcut düzen içi muhalefetin taşıdığı toplumsal ağırlığı “somut koşulların
zorunluluğu” olarak kabul etmesi ve kendi siyasal geleceğini ana muhalefetin
başarısına bağlamasıdır.
Burada tartışılması
gereken, tek tek kişilerin niyetleri değil, belirli bir siyasal yönelimin
mantığıdır. Farklı örgüt ve çevrelerde farklı gerekçelerle ortaya çıkan
yönelimin ortak noktası, sosyalist hareketin bağımsız siyasal kapasitesini
büyütmek yerine, düzen içi muhalefetin mevcut toplumsal ağırlığını kendi
siyasal stratejisinin belirleyici unsuru hâline getirmesidir.
Burada yaptığımız,
farklı örgütlerin birbirinden farklı somut taktiklerini tek bir kalıba koymak
değildir; bu taktiklerin hangi noktada ortak bir siyasal mantığa bağlandığını
göstermektir. Dolayısıyla eleştirimizin hedefi, düzen içi muhalefetle herhangi bir
temasın kurulması değil; bu temasın sosyalist siyasetin bağımsız hedeflerini
belirleyen bir öncelik ilişkisine dönüşmesidir.
Tartışmanın ekseni, “muhalefetle
yan yana gelmek gerekir mi?” sorusundan ziyade, sosyalistlerin bu ilişkiler
içinde kendi siyasal özne konumunu koruyup koruyamadığı sorusudur.
Bahsettiğimiz eğilim, “somut
koşullar”, “gerçekçilik”, “esneklik”, “mevzi siyaseti”, “güç dengeleri” ve
“faşizme karşı geniş cephe” gibi kavramları tahrif ederek, sosyalist
siyasetin bağımsız hattının mevcut burjuva muhalefetinin arkasında geçici veya
kalıcı biçimde konumlandırılmasını savunmaktadır.
“Düzen içi restorasyon”
ile kastettiğimiz, mevcut rejimin bütün kurumlarının ve uygulamalarının aynen
korunması değildir. Kastettiğimiz, siyasal iktidarın değişmesiyle birlikte
devletin, sermaye egemenliğinin ve kapitalist üretim ilişkilerinin temel çerçevesi
korunurken, rejimin sınıfsal ve kurumsal düzeyde yeniden tahkim edilmesidir.
Yeni Parti (YP)’nin ve
düzen içi muhalefetin restorasyon projesi soyut bir "demokratikleşme"
isteğine değil, Türkiye kapitalizminin nesnel ihtiyaçlarına dayanmaktadır.
Rejimin mevcut kuralları hiçe sayan, kurumsal çürümeyi derinleştiren ve
öngörülemez yönetim tarzı, sermaye birikim rejimini ve uluslararası sermaye
akışlarını sürdürülemez hale getirmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve
özellikle uluslararası sermaye akışlarının sağlıklı işleyebilmesi için en temel
gereksinimlerden ikisi hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal rasyonelliktir.
Sermaye, doğası gereği uzun vadeli yatırımlar ve finansal planlamalar yaparken
mülkiyet hakkının korunduğu, kararların şahsi keyfiliğe değil belirli kurallara
ve kurumlara dayandığı bir zemine ihtiyaç duyar. İktidarın kurumsal yapıyı
(Merkez Bankası, TÜİK, yargı mekanizmaları vb.) bypass eden, kur kurallarını
gece yarısı kararnameleriyle değiştiren ve mülkiyet haklarını siyasi sadakate
göre esneten kuralsız ve keyfi yönetim tarzı, sermayenin bu rasyonellik
arayışına çarpmaktadır. Sıcak para veya doğrudan yabancı yatırım; hukukun
üstünlüğü, şeffaflık ve öngörülebilir bir makroekonomik çerçeve vaat etmeyen
bir rejime sürdürülebilir bir kaynak aktarımı yapmaz. Bu durum da cari açık ve
borç yükü altındaki Türkiye kapitalizminin yapısal bir krizden çıkışını
engeller.
Bu açıdan YP veya
sosyal-liberal muhalefetin "rasyonel zemine dönüş",
"liyakat", "bağımsız kurumlar" ve "hukuk devleti"
vaatleri, yalnızca ideolojik bir söylem değil, sermayenin birikim krizini aşmak
için talep ettiği nesnel bir reform paketidir. Bu anlamda restorasyon; sermaye
için kurala dayalı ve öngörülebilir bir hukuk düzenini yeniden tesis etmeyi,
devlet mekanizmasını rasyonelleştirmeyi ve kitlelerde biriken büyük toplumsal
öfkeyi "normalleşme" vaadiyle soğurarak kapitalist egemenliğin
meşruiyetini yeniden üretmeyi hedeflemektedir.
TÜSİAD eksenli
geleneksel sermaye için mevcut kuralsızlaşma tam anlamıyla sürdürülemez
niteliktedir. Uluslararası pazarlarla entegre olan bu yapı, Batı finans
kapitaliyle eklemlenmek için restorasyonu bir zorunluluk olarak görmektedir.
Mevcut rejimin kuralsızlığı, devlet ihaleleri ve denetimsiz rant transferi
üzerinden büyüyen sermaye kesimleri için ise tam aksine, bu öngörülemezlik ve
şahsi yönetim temel bir birikim modelidir. Dolayısıyla restorasyon projesi;
aslında sermayenin geleneksel, egemen kanadının ve uluslararası
finans-kapitalin çıkarlarını, rejimin yarattığı ihale ve rant burjuvazisinin
yol açtığı tahribata karşı koruma hamlesidir.
Özetle restorasyon,
rejimin hiçbir şey değiştirmeden sürmesi değil; neo-liberal sermaye düzeninin
oluşturduğu tahribatı gidermek ve otoriter devlet mekanizmasının yıpranan
meşruiyetini tamir etmek üzere yeniden kurulmasıdır. Muhalefet, halkın
haklarını savunduğu için değil; sermaye düzeninin kurumsal ve iktisadi
sürdürülebilirliği tehlikeye girdiği için rejimi restore etmeye soyunmaktadır.
I.
Taktik Birlik ile Siyasal Yedeklenme Arasındaki Sınır: 5 Bağımsızlık Ölçütü
Sosyalistlerin başka
siyasal güçlerle kurduğu ilişkinin bir "taktik birlik" mi yoksa
"siyasal yedeklenme" mi olduğunu belirlemek için soyut ajitasyonlar
yerine somut bir bağımsızlık testi uygulanmalıdır. İlişkinin niteliği şu 5
temel ölçüt üzerinden değerlendirilmelidir:
- Örgütsel Kapasite:
Ortak mücadele sosyalistlerin kendi örgütlenmesini, kadrolarını ve öz
gücünü büyütüyor mu? Yoksa örgütsel kaynaklar başka bir partinin
başarısına mı aktarılıyor?
- Sınıfsal Taleplerin
Bağımsızlığı: Sosyalistler kendi programlarını ve
sınıfsal taleplerini müttefiklerinin karşısında da bağımsız biçimde ileri
sürebiliyor mu? Yoksa ittifakı zedelememek adına bu talepler geri mi
çekiliyor?
- Eleştiri ve Teşhir
Sınırı: Sosyalistler, yan yana geldikleri düzen
içi aktörün sınıfsal sınırlarını, ekonomik programını ve yanlışlarını
kitlelere açıkça teşhir edebiliyor mu?
- Mücadele Sonrası Bilanço:
Ortak mücadele veya taktik süreç sona erdiğinde geriye daha güçlü ve
kitlesel bir sosyalist özne mi kalıyor, yoksa düzen içi aktörün seçmen
tabanı mı genişlemiş oluyor?
- Gündem ve Gelecek
İradesi: Siyasal gündemi ve öncelikleri kim
belirliyor? Sosyalistlerin geleceği kendi örgütlenmesine ve sınıf
mücadelesine mi, yoksa müttefik burjuva aktörün seçim takvimine ve
başarısına mı bağlanıyor?
Bu ölçütlerin hiçbiri
tek başına mekanik bir karar kuralı değildir. Belirleyici olan, ilişkinin
bütününde sosyalistlerin kendi programını, örgütsel kapasitesini, siyasal
gündemini ve sınıfsal bağımsızlığını koruyup koruyamadığıdır.
II.
Rejim Tahlili ve Faşizm Kavramsallaştırmasının Siyasal Sonuçları
[Kavramsal
Tahrifat]
"Türkiye'de
Faşizm Var"
│
▼
"Faşizmi
geriletmek birincil siyasal görevdir"
│
▼
"En
geniş demokratik muhalefet odağının güçlendirilmesi zorunludur"
│
▼
[Stratejik
Yanılsama]
"Ehven-i
Şer Olarak (seçimlerde veya genel olarak) YP/CHP Desteklenmeli"
│
▼
Sosyalist
siyasetin siyasal enerjisinin düzen içi muhalefete bağlanması
│
▼
[Pratik
Sonuç]
Sosyalist
Bağımsız Sınıf Hattının Tasfiyesi / Aşınması
Buradaki temel yanlış,
Merdan Yanardağ, Korkut Boratav, Yaşar Ayaşlı gibi yazarların da katkısıyla
şekillenen ve Marksizm’le bağdaşmayan kavramsal çerçevenin "doğru"
sayılmasıdır. Türkiye’deki otoriter baskı rejimini doğrudan "faşizm"
olarak kategorize eden bu yaklaşım, solun önüne tek yol olarak düzen içi
restorasyon güçlerine ("Yeni Parti" ve sosyal-liberal aktörlere)
yedeklenmeyi koymaktadır.
Bu üç ismin (M.
Yanardağ, K. Boratav, Y. Ayaşlı) siyasal gelenekleri, üslupları, önerdikleri
araçlar ve hedefledikleri mücadele biçimleri arasında elbette önemli nüanslar
bulunmaktadır. Boratav meseleye daha çok iktisadi/akademik ve devlet biçimi
tahlili üzerinden yaklaşırken; Yanardağ doğrudan ana akım CHP siyasetini ve
seçim odaklı toplumsal muhalefet blokunu merkeze almakta; Ayaşlı ise daha
radikal bir anti-faşist cephe ve sokak/direniş dili kullanmaktadır.
Ancak bu biçimsel ve
üslupsal farklılıklara rağmen, eleştirimizin odak noktası her üç yaklaşımın
birleştiği ortak siyasal mantıktır: Türkiye’deki otoriter rejimi doğrudan “faşizm”
kategorisine yerleştirerek, sosyalist hareketin bağımsız sınıfsal/siyasal
hattını inşa etme görevini “faşizme karşı geniş cephe” söylemi adına
ikincilleştirmek. Niyet ve üslup ne olursa olsun, rejimin bu şekilde
adlandırılması pratikte solun siyasal enerjisini en büyük düzen içi muhalefet
odağının (CHP/YP) arkasında konumlandırmayı ve “ehven-i şer” mantığıyla
restorasyon siyasetine yedeklenmeyi teorik olarak meşrulaştırmaktadır.
Türkiye'deki mevcut
otoriter rejimi doğrudan “faşizm” kategorisine yerleştiren bu kavramsal
yaklaşım, rejimin niteliğine ilişkin tartışmayı ikinci plana iterek siyasal
sonucu baştan belirlemektedir: Eğer içinde bulunduğumuz dönem bir “faşizm”
dönemi olarak kavranıyorsa, buradan doğal olarak bütün demokratik ve burjuva
muhalefet unsurlarının öncelikli görevinin mevcut iktidarı geriletmek olduğu ve
sosyalistlerin de bu mücadelede en büyük muhalefet odağının arkasında
konumlanması gerektiği sonucu çıkarılmaktadır.
Ancak burada “faşizm”
kavramı ile “burjuva muhalefetinin desteklenmesi” arasında zorunlu ve
kendiliğinden bir mantıksal bağ bulunduğunu varsaymak hatalıdır. Faşizm
tahlilini savunan her sosyalistin aynı seçim taktiğini veya aynı ittifak
politikasını savunduğu söylenemez. Dolayısıyla eleştirimizin asıl hedefi,
faşizm kavramının kullanılmasının kendisinden ziyade, bu kavramdan hareketle
sosyalist bağımsızlığın ikincilleştirilmesini siyasal bir zorunluluk hâline
getirerek burjuva muhalefetine yedeklenmeyi meşrulaştıran stratejik sonuçtur.
Türkiye'de kurumsal ve
iktisadi anlamda bir faşizm rejimi yoktur; faşizm kavramsallaştırması üzerinden
kitlelere "ehven-i şer" (kötünün iyisi) dayatılmakta ve sosyalistler
sosyal-liberalizmin kuyruğuna takılmaktadır.
Buradaki “faşizm”
ölçütü, faşizmi yalnızca belirli tarihsel örneklerin (İtalya veya Almanya)
biçimsel özelliklerinin tekrarı olarak tanımlamak anlamına gelmemelidir.
Tartışılması gereken, faşizmin hangi sınıfsal kriz koşullarında ortaya çıktığı,
sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl yeniden düzenlendiği, kitle
seferberliğinin hangi siyasal biçimleri aldığı, mevcut parlamenter ve anayasal
kurumların nasıl dönüştürüldüğü ve devlet biçiminin hangi niteliksel eşiği
geçtiğidir.
Mesele, rejimin
baskıcı, otoriter veya faşizan uygulamalarını inkâr etmek değildir. Mesele, bu
uygulamaların bütününü açıklamak için “faşizm” kavramının kullanılmasının doğru
olup olmadığıdır. Marksist bir rejim tahlili, öncelikle devlet biçimini, sınıfsal
güç ilişkilerini, sermaye birikim rejimini, devlet ile sermaye arasındaki
ilişkiyi ve toplumsal sınıfların siyasal konumlarını somut olarak incelemeyi
gerektirir. Rejimin otoriterleşmesini doğrudan “faşizm” olarak adlandırmak, bu
somut çözümlemenin yerini alamaz.
Türkiye’deki siyasal
iktidar, otoriterleşmiş, dinsel-gerici unsurlarla tahkim edilmiş, sermaye
sınıfının egemenliğini sürdüren ve faşizan yönetim tekniklerini yoğun biçimde
kullanan bir kapitalist devlet biçimi içinde hareket etmektedir. Otoriterleşme
ile faşizm, faşizan yönetim teknikleri ile faşist devlet biçimi birbirine
karıştırılmamalıdır. Bir kapitalist devletin otoriterleşmesi, hakların
sistematik biçimde daraltılması, yürütme gücünün yoğunlaşması ve faşizan
yöntemlerin yaygınlaşması, tek başına o devletin faşist devlet biçimine
dönüşmüş olduğunu kanıtlamaz.
Bununla birlikte,
“rejim faşizm değildir” önermesinin kendisi de siyasal olarak eksik
bırakılmamalıdır. Bir rejimin faşizm olarak tanımlanmaması, onun baskıcı
niteliğini, hakların tasfiyesini veya emekçi sınıflar açısından yarattığı ağır
sonuçları küçültmez. Aynı şekilde, rejimin faşizm olarak tanımlanması da
sosyalistlerin burjuva muhalefetin siyasal programına tâbi olmasını zorunlu
kılmaz. Dolayısıyla burada savunulması gereken ilke, rejimin adlandırılması ile
sosyalistlerin siyasal bağımsızlığının birbirine bağımlı hâle getirilmemesidir.
Otoriterleşme, erkler
ayrılığının yitirilişi, baskının dozunda artış ve denetim mekanizmalarının
çeşitlenmesi gibi olguları doğrudan "faşizm" olarak kategorize etmek
teorik bir tahrifattır. Faşizm illüzyonu yaratıldığında, sosyalistlerin önüne
zorunlu olarak "Faşizme karşı her ne pahasına olursa olsun burjuva
muhalefetini (YP/CHP) desteklemek" seçeneği konulmakta ve bu da
"ehven-i şer" siyasetini meşrulaştırmaktadır.
Leninist bir ilke olan
“somut durumun somut tahlili”, rejimin adını yanlış koyup burjuva muhalefetinin
arkasına dizilmek değildir. Somut tahlil şu soruları sormayı gerektirir:
- Türkiye'deki rejim, iddia edildiği
gibi bir faşizm midir, yoksa otoriter, neo-liberal, faşizan özellikler
taşıyan bir kapitalist devlet yapısı mıdır?
- Burjuva muhalefeti siyasal iktidara
geldiğinde sermaye birikim rejiminin hangi unsurlarını değiştirmeyi,
hangilerini korumayı hedeflemektedir? Emek-sermaye ilişkilerinde hangi
dönüşümü önermektedir? Özelleştirme, ücret politikası, sendikal haklar,
çalışma rejimi, kamu maliyesi, dış sermaye ve emperyalist ilişkiler
konusunda nasıl bir program savunmaktadır?
- Burjuva muhalefetiyle kurulan siyasal
ilişki sosyalistlerin kapasitesini mi büyütüyor, yoksa onları burjuva
siyasetinin seçmeni hâline mi getiriyor?
- Yanardağ ve Boratav gibi analistlerin
ürettiği "faşizm" söylemi, solun bağımsız bir Odak/Güç Birliği
kurmasının önünü mü açıyor, yoksa kapatıyor mu?
Sosyalistlerin ittifak
kurduğu veya yan yana geldiği düzen içi aktörlerin hangi sınıfsal çıkarları
temsil ettiği, hangi sermaye kesimleriyle ilişki içinde olduğu ve iktidara
geldiklerinde hangi ekonomik ve toplumsal programı uygulayacağı
sorgulanmalıdır. “Demokratikleşme” söylemi, bu sınıfsal içeriğin üzerini örten
bir siyasal etikete dönüştürülmemelidir.
III.
Esneklik mi, Sosyal-Liberalizmin Kuyruğuna Takılmak mı?
Türkiye solunda son
dönemde “esneklik” kavramının giderek daha fazla tahrif edilerek kullanıldığı
görülmektedir. Buna göre sosyalistlerin kendi güçlerinin sınırlılığını kabul
etmeleri, mevcut güç dengelerini hesaba katmaları ve toplumdaki en büyük burjuva
muhalefet odağıyla birlikte hareket etmeleri gerektiği vaaz edilmektedir.
- Gerçekliğin Kabulü:
Sosyalist hareket kendi gücünü olduğundan büyük göremez. Türkiye’de işçi
sınıfının siyasal örgütlülüğünün zayıflığı, sosyalist hareketin kitlelerle
bağındaki sorunlar ve mevcut güç dengeleri göz ardı edilemez.
- Hatalı Çıkarım
(Kuyrukçuluk): Buradan çıkarılması gereken sonuç,
sosyalist hareketin büyük bir burjuva muhalefet odağının arkasında
konumlanması ve sosyal-liberalizme yedeklenmesi değildir. Aslında
güçsüzlük, bağımsız siyasetten vazgeçmenin değil, sosyalistlerin kendi
aralarında nasıl bir güç birliği kuracağı sorusunun başlangıç noktası
olmalıdır.
- Taktik ve Strateji
İlişkisi: Taktik esneklik, stratejik
bağımsızlığın alternatifi değildir. Tam tersine bu esneklik, ancak
bağımsız ve özgün bir sınıf stratejisinin içerisinde anlam kazanır. Taktik
esnekliğin sınırı, yalnızca ortak eylemin konusu tarafından değil,
tarafların siyasal özne olarak birbirleriyle kurduğu ilişki tarafından da
belirlenir. Sosyalistlerin başka güçlerle ortak eyleme girmesi, kendi
programını propaganda etmesi, kendi örgütsel kararlarını bağımsız biçimde
alması ve ortak mücadelede kendi sınıfsal taleplerini görünür kılması
hâlinde taktik bir birlik niteliğini koruyabilir. Buna karşılık ortaklığın
sürekliliği sosyalistlerin kendi siyasal önceliklerini geri çekmesini ve
başka bir aktörün siyasal başarısını kendi başarısının ön koşulu olarak
görmesini gerektiriyorsa, burada artık taktik esneklikten değil siyasal
bağımlılıktan söz etmek gerekir.
Bir işçi direnişinde
veya hak mücadelesinde YP’lilerle, CHP'lilerle, sosyal demokratlarla,
sendikalarla veya farklı toplumsal kesimlerle pratik düzeyde yan yana durmak
bir "kuyrukçuluk" değildir; eylemsel bir gerekliliktir. Ancak buradan
“o hâlde sosyalistler uzun vadede bu siyasal merkezin etrafında birleşmelidir”
sonucuna geçildiğinde artık ilkeli siyaset terk edilmiş olur. Burada esneklik,
bağımsız siyasetin aracı olmaktan çıkar ve sosyal-liberal düzen içi siyasete
tâbi olmaya dönüşür.
IV.
“İdeolojik Olarak Ayrıyız Ama...” Paradoksu ve Erteleme Siyaseti
Bugün solda sıkça
karşılaşılan ve Marksist analizden uzak olan yaklaşım kabaca şöyledir: “Biz
elbette sosyalistiz. YP/CHP sosyalist değildir. Özgür Özel bizim programımızı
temsil etmiyor. Ancak ülkede faşizm var, dolayısıyla AKP’nin gitmesi için
'ehven-i şer' olarak onunla hareket etmek zorundayız.”
Bu yaklaşım, geçici bir
eylem birliğini aşarak kademeli bir teslimiyet mekanizmasına dönüşmektedir:
[Belirli
bir ortak talepte eylemsel düzeyde yan yana gelelim]
│
▼
[Seçimde
ehven-i şer olarak onu destekleyelim]
│
▼
[Onun
güçlenmesi rejimin gerilemesi açısından ana şarttır]
│
▼
[Solun
temel görevi onun siyasal iktidar yürüyüşüne kenetlenmektir]
Böylece başlangıçtaki
pratik gerekçe, giderek stratejik bir bağımlılık ilişkisine ve ideolojik
teslimiyete dönüşmektedir.
Bağımsızlık yalnızca
“Biz sosyalistiz” demekle korunmaz. Bağımsızlık, kendi programına, kendi
örgütlülüğüne, kendi propaganda ve faaliyet hattına, kendi sınıfsal taleplerine
sahip olmakla korunur. Eğer bütün siyasal enerjimiz bir düzen aktörünün siyasal
iktidara gelmesine bağlanıyor ve kendi bağımsız odaklaşmamızı sürekli “sonra”ya
erteliyorsak, ideolojik olarak ondan farklı olduğumuzu söylememizin pratikte
hiçbir değeri kalmaz.
Bir hareketin
bağımsızlığını belirleyen şey yalnızca kendisini hangi sıfatla tanımladığı
değildir; siyasal enerjisinin nereye aktığıdır. “Sonra”ya erteleme yalnızca
seçim dönemlerine özgü değildir; zamanla örgütsel ve ideolojik bağımlılık da
yaratır. Bir hareket sürekli olarak “bugün asıl mesele bu değil”, “şimdi
iktidarı geriletmek gerekiyor”, “önce demokratik normalleşme” diyerek kendi
sınıfsal taleplerini geri plana atarsa, bir süre sonra kendi siyasal gündemini
üretme kapasitesini de kaybeder. Kendi gündemini üretemeyen hareket ise
kaçınılmaz olarak başka bir siyasal merkezin gündemini takip etmeye başlar.
V.
Maden İşçileri Örneği: Pratik Yan Yana Geliş ile Siyasal İttifak Farkı
Grevlerde ve saha
mücadelelerinde farklı siyasal yapıların işçilerin yanında bulunması örneği
doğru okunmalıdır:
- Somut Taleplerde Birlik
ve "Merkez" Kavramı: Maden işçilerinin
hakkını savunmak için sosyalist yapıların (TKP, TİP, EMEP, SOL Parti)
yanında YP veya CHP temsilcilerinin de durması eylemsel bir durumdur.
Pratikte bu aktörlerle yan yana gelmek, onlara biat etmek ya da onların
kuyruğuna takılmak anlamına gelmez. Yan yana gelişin sınıfsal niteliğini
belirleyen, eylemin siyasal merkezinin nerede olduğudur. Merkezde işçilerin
talebi, örgütlenmesi ve mücadelesi varsa, farklı siyasal aktörlerin aynı
mücadelede bulunması bağımsız sınıf siyasetini ortadan kaldırmaz. Merkezde
bir burjuva partinin seçim başarısı varsa, ilişki artık taktik mücadele
birliğinden siyasal yedeklenmeye doğru kaymaktadır.
- Kapasite Kimin Hanesine
Yazılıyor: Ortak eylemin sınıfsal niteliği
yalnızca katılımcıların kimliklerinden hareketle belirlenemez. Mesele
yalnızca “kim kiminle yan yana geldi?” sorusundan ibaret değildir; “yan
yana gelişin siyasal yönünü kim belirliyor ve ortaya çıkan siyasal
kapasite kimin hanesine yazılıyor?” soruları da sorulmalıdır.
- Stratejik Yanılsama:
Somut mücadele gündemlerinde yan yana gelişlerden, sosyalistlerin
stratejik olarak sosyal-liberal bir burjuva partisiyle uzun soluklu bir
siyasal ittifak kurması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Bir işçinin hakkını
savunmak için sahada yan yana gelmek ile kapitalist düzenin geleceği ve
restorasyonu hakkında aynı siyasal perspektife sahip olmak tamamen farklı
kulvarlardır. Dolayısıyla “Maden işçileri örneğinde yan yana durduk ve
sonuç aldık; o halde sol, YP ve Özgür Özel etrafında uzun vadeli bir
ittifak kurmalıdır” çıkarımı mantıksal ve sınıfsal olarak çökmektedir.
VI.
“AKP Gitsin, Sonrasına Sonra Bakarız” Siyasetinin Çıkmazı
Türkiye solunun
tarihsel olarak en sık düştüğü tuzak erteleme siyasetidir: “Önce mevcut
iktidardan kurtulalım, faşizmi geriletelim, sonra kendi siyasetimizi yaparız.”
Bu yaklaşımda o “sonra”
hiçbir zaman gelmemektedir:
Önce seçim
kazanılmalıdır --> Sonra rejim değişmelidir --> Sonra sosyal-liberal restorasyon sağlanmalıdır --> Sonra normalleşme olmalıdır --> Sonra sosyalistler kendi programını
anlatabilir.
Böylece sosyalist
siyasetin yeniden üretimi sürekli geleceğe ertelenmektedir. Oysa siyasal gücü
büyütme görevi hükümet değişimi sonrasına bırakılamaz; bugün fabrikada,
mahallede, üniversitede, sendikada ve sokakta inşa edilmelidir.
Çünkü siyasal güç
kendiliğinden hükümet değişiminin ardından sosyalistlere devredilmez. Tersine,
hükümet değişimini gerçekleştiren toplumsal ve siyasal güçler, değişimin
sonrasında da kendi örgütlülükleri ve siyasal ağırlıkları ölçüsünde belirleyici
olurlar. Eğer sosyalistler değişim sürecinin öznesi değil, yalnızca başka bir
düzen partisinin seçmen desteği ise, değişim sonrasında da etkili bir aktör
olmaları beklenemez. Bütün siyasal enerjisini burjuva muhalefetinin yürütme
gücüne gelme mücadelesine aktaran bir sol, olası bir hükümet değişikliğinden
sonra daha da güçsüzleşecek ve marjinalleşecektir.
VII.
Gerçek Cephe Siyaseti ile Sosyal-Liberal Yedeklenme Arasındaki Fark
Rejimin baskılarına,
toplumsal ilişkileri dinselleştirmesine ve bir yağma düzeni oluşturulmasına
karşı bir mücadele hattı elbette gereklidir. Ancak Yanardağ/Boratav
çizgisindeki gibi yanlış bir faşizm tahlilinden yola çıkarak kurulan cephe
anlayışı ile Marksist cephe anlayışı taban tabana zıttır.
Bu nedenle “cephe”
kavramının kendisi yeterli değildir; hangi sınıfların, hangi siyasal hedefle,
hangi program etrafında ve hangi siyasal önderlik ilişkisi içinde birleştiği
sorulmalıdır. Bir cephe içinde sosyalistlerin bağımsız örgütsel ve ideolojik
varlığını koruması mümkündür. Ancak cephenin siyasal hedefleri sosyalistlerin
kendi hedeflerinin yerine geçtiğinde, cephe siyaseti ile siyasal yedeklenme
arasındaki sınır ortadan kalkar.
|
Kavram |
Niteliği |
Amacı |
|
Sosyalist Güç Birliği |
Sosyalist ve devrimci yapıların kendi
bağımsız programları temelinde kurduğu ilkesel birlik. |
Sınıfın bağımsız siyasal seçeneğini
yaratmak veya bağımsız sınıf siyasetinin siyasal ağırlığını artırmak. |
|
Taktik Mücadele Birliği |
Belirli bir hak veya sınıfsal talep
etrafında, bir saldırı karşısında, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle
ortak mücadele. |
Somut kazanım elde etmek, saldırıyı
püskürtmek. |
|
Düzen İçi Sosyal-Liberal Yedeklenme
(Kuyrukçuluk) |
"Faşizm var" söylemiyle
bağımsız programın geri çekilip YP/CHP arkasında saf tutulması.
Sosyalistlerin kendi siyasal hattını geri çekerek burjuva muhalefetinin
siyasal başarısını temel hedef haline getirmesi. |
Burjuva bir aktörün siyasal iktidar
yürüyüşüne ve kapitalist restorasyona payanda olmak; düzen içi siyasal iktidar
değişimini sosyalist siyasetin yerine geçirmek. |
Sosyalist hareket kendi
bağımsız hattını koruduğu sürece, pratik mücadele alanlarında YP ile de yan
yana gelebilir. Fakat sosyalistler kendi bağımsız programlarını geri çekiyor,
faaliyetlerini kısıtlıyor, "ehven-i şer" diyerek kitleleri burjuva
muhalefetine yönlendiriyorsa, burada bir cepheden değil, açık bir ideolojik
teslimiyetten ve kuyrukçuluktan söz etmek gerekir.
VIII.
Solun Güçsüzlüğü ve Asıl Çözüm: Sol İçi Güç Birliği
Türkiye solunun bugün
kitleleri peşinden sürükleyecek tekil bir merkez oluşturamadığı doğrudur. Ancak
bu güçsüzlük, burjuva partilerinin arkasına geçmenin bir bahanesi yapılamaz.
- Sosyalist Odaklaşma:
Güçsüzlüğün gerçek çözümü, sol ve sosyalist yapıların temel ilkeler
çerçevesinde kendi aralarında güçlü, kalıcı ve kitlesel bir güç birliği /
ittifak oluşturmasıdır. Sol, önce kendi evindeki bölünmüşlüğü aşmalı ve
bağımsız bir odak haline gelmelidir.
- Kalıcı Mücadele Birliği:
Temel soru “Hangi burjuva aktörünü veya sosyal-liberal figürü
desteklemeliyiz?” olamaz. Temel soru “Sosyalist yapılar olarak
kendi aramızda güçlü bir birliği nasıl kuracağız ve kitlelerin bağımsız
seçeneği nasıl olacağız?” sorusudur. Buradaki güç birliği, seçim
dönemlerinde yapılan geçici bir ittifak pazarlığı olarak anlaşılmamalıdır.
İşçi sınıfının ekonomik mücadelelerini ve siyasal taleplerini aynı
pratiklerde birleştiren; sendikal, çevre, mahalle, gençlik ve kadın mücadeleleriyle
bağ kuran kalıcı bir sosyalist odaklaşmadan söz ediyoruz.
- Programatik Açıklık ve
Müzakere: Böyle bir birliğin önündeki sorun
yalnızca örgütsel parçalanmışlık değildir. Farklı sosyalist yapıların
devlet, demokrasi, Kürt sorunu, laiklik, emperyalizm, sendikal mücadele,
seçim siyaseti ve kapitalist ekonomi karşısındaki farklı yaklaşımlarının
hangi ortak program üzerinde birleştirilebileceği de açıkça ortaya
konmalıdır. Güç birliği çağrısı, mevcut farklılıkların üzerinin ortak bir
“sol” etiketiyle örtülmesi değildir. Hangi konularda
ortaklaşılabileceğinin ve hangi konularda farklılıkların korunacağının
dürüstçe tanımlandığı bir siyasal açıklık gerektirir.
- Gündelik Mücadele Zemini:
Ortaklaşmanın asıl zemini, işçi sınıfının günlük mücadeleleri içinde
yaratılmalıdır: Ücret ve çalışma koşulları, sendikal örgütlenme, işsizlik,
barınma, eğitim, sağlık, doğanın yağmalanması ve gençliğin
geleceksizleştirilmesi gibi somut sorunlar etrafında kalıcı örgütlenme
kanalları yaratılmalıdır. Seçim siyaseti ise bu toplumsal ve sınıfsal
örgütlenmenin üzerine oturmalıdır; onun yerine geçmemelidir.
- Bağımlılığın
Meşrulaştırılması (Yanlış Yol): “Gücümüz zayıf, o
halde YP gibi kitlesel burjuva odaklarının arkasında durmalı ve 'faşizme
karşı' onları desteklemeliyiz” yaklaşımı, güçsüzlüğü kalıcı bağımlılığa
dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.
Sonuç:
Ne Sekter Yalnızlık Ne Düzen İçi Yedeklenme; Aslolan Bağımsız Sınıf
Siyasetidir!
Bugün Türkiye soluna
iki sahte seçenek sunulmaktadır: Ya sosyalist hareket kendi bağımsız siyasal
hattını toplumsal mücadele içinde kuramayan sekter bir yalnızlığa çekilecek ya
da kitlelere ulaşmak bahanesiyle YP ve sosyal-liberal figürlerin arkasına dizilecek.
Bu iki yol da
yanlıştır. Çözüm: Sosyalistlerin kendi aralarında güç birliği kurarak bağımsız
sınıf siyasetini yükseltmesidir.
Yağma düzenine, çürümüş
rejime, rejimin baskılarına, yoksullaştırmaya ve hak gasplarına karşı sosyalist
güçler kendi aralarında ve kitlesel düzeyde ortak mücadele vermelidir. Eylemsel
ve pratik alanlarda (grevler, hak mücadeleleri, çevre hareketleri) YP dahil tüm
muhalif unsurlarla yan yana durulabilir. Bu durum bir "kuyrukçuluk"
değil, eylemin doğası gereğidir.
Ancak seçimlerde ve
stratejik düzlemde sosyalistler kendi bağımsız hattını, ortak adaylarını ve
sınıfsal programlarını kitlelere sunmalıdır.
Bu ilke, her seçimde
mekanik bir kural olarak ayrı aday çıkarılması gerektiği anlamına gelmez.
Belirli tarihsel koşullarda farklı bir adayın desteklenmesi, I. Bölümde
sıralanan 5 bağımsızlık ölçütü korunduğu sürece, sınırları belirlenmiş meşru
bir taktik tercih olabilir. Belirleyici olan, desteğin kendisi değil,
sosyalistlerin kendi programını, propaganda faaliyetini ve uzun vadeli hedefini
bu desteğe kurban edip etmediğidir.
Sorun AKP'nin gitmesini
istemek değil; AKP gittiğinde “her şeyin çok güzel olacağını” sanmaktır. Oysa
mevcut siyasi iktidar gittiğinde kapitalizm yerinde kalacaktır; hükümet
değişirken sermaye egemenliği devam edecektir; sosyal-liberal restorasyon,
rejimi tamir ederken toplumsal hiçbir temel sorun çözülmeyecektir. Dolayısıyla
sosyalistlerin perspektifi yalnızca “Kim gidecek?” sorusuyla
sınırlanamaz. Asıl soru şudur: “Kim gelecek ve bu değişimin toplumsal öznesi
hangi sınıf olacak?”
Eğer değişimin aktörü
düzen içi partiler olacaksa, emekçiler yalnızca bir hükümet değişikliğinin
figüranı haline gelir. Oysa sosyalist siyasetin amacı, emekçileri bir burjuva
partisinin seçmen kitlesi değil, kendi kaderini eline alan bağımsız siyasal özne
yapmaktır.
Bir hükümet
değişikliği, sermaye egemenliğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Bir rejim
restorasyonu, sınıfsal sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. Hukukun yeniden
kısmen tesis edilmesi, emekçilerin iktidarı anlamına gelmez. Dolayısıyla
sosyalistlerin görevi, kapitalist düzenin bir restorasyon projesine toplumsal
meşruiyet üretmek değil; mevcut saldırılara karşı mücadele ederken aynı zamanda
emekçilerin bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.
Gerçekçilik, kendi
güçsüzlüğümüzü kabul edip başka bir gücün arkasına geçmek değildir.
Gerçekçilik, mevcut güçsüzlüğümüzün nedenlerini kavramak ve bunu aşacak
örgütsel, siyasal ve sınıfsal araçları yaratmaktır. Güç dengelerini kabul etmek
ile bu dengelerin siyasal sonucunu peşinen kabullenmek aynı şey değildir.
Birincisi somut durumun tahlilidir; ikincisi ise mevcut güç ilişkilerine
teslimiyettir. Sosyalist siyasetin görevi, mevcut güç dengesini yalnızca veri
olarak kabul etmek değil, onu değiştirecek siyasal ve örgütsel araçları
yaratmaktır.
Esneklik, ilkelerden
vazgeçmek değildir; ilkeleri koruyarak somut mücadelelerde en geniş güçlerle
yan yana gelebilmektir. Strateji ise bugün güçlü görünen bir düzen aktörünün
başarısına kendi geleceğimizi bağlamak değil, bugünün mücadelelerinden yarının
bağımsız sınıf gücünü yaratabilmektir.
Bu nedenle
sosyalistlerin önündeki gerçek tercih “AKP mi, CHP/YP mi?” değildir.
Gerçek tercih, emekçilerin başka bir düzen partisinin seçmen kitlesi olarak mı
kalacağı, yoksa kendi tarihsel ve siyasal hattını yaratıp güçlendireceğidir.
Bağımsızlık, bütün diğer siyasal güçlerden yalıtılmak değil; onlarla ilişki
kurarken kendi siyasal yönünü ve sınıfsal hedefini kaybetmemektir.
ANA
TEZLER
- Rejimin baskılarına karşı birlikte
mücadele etmek ile düzen içi muhalefetin siyasal projesine yedeklenmek
aynı şey değildir.
- Taktik birlik ile stratejik ittifak,
mücadele ortaklığı ile siyasal önderliğin kabulü birbirinden ayrılmalıdır.
- Sosyalistlerin güçsüzlüğü, başka bir
burjuva merkezin arkasına geçmenin bahanesi değil, kendi bağımsız güç
birliğini kurmanın gerekçesidir.
- Gerçek strateji, “önce faşizm gitsin,
sonra sosyalizmi anlatırız” demek değil; bugünün sınıfsal mücadeleleri
içinde, düzen içi aktörlerden bağımsız bir sosyalist siyasal odak ve güç
birliği inşa etmektir.
- Ne sekter yalnızlık ne düzen içi
kuyrukçuluk: Asıl ihtiyaç, mücadele içinde diğer aktörlerle yan yana
gelebilen ama kendi siyasal hattını hiçbir burjuva merkeze teslim etmeyen
bağımsız bir sosyalist güç birliğidir. Mesele, sosyalistlerin kimseyle yan
yana gelip gelmeyeceği değil; yan yana geldiklerinde kimin siyasal ufkuna
göre hareket edecekleridir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.