Mahmut
Boyuneğmez
Sosyalist çevrelerde Yeni
Parti (YP) ile Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) benzerliği kurularak bir
“Halk Cephesi” ya da “Anti-Faşist Blok” oluşturma önerisi ve çabası, hem
tarihsel hem de sınıfsal açıdan ciddi sorunlar barındırıyor. Bugünün
Türkiye’sini 1930’ların Almanya’sıyla, YP’yi de Weimar SPD’siyle
özdeşleştirmek, aradaki temel farkları silerek yanlış bir stratejik sonuca
ulaşmak anlamına geliyor.
SPD
ile YP aynı tarihsel konumda değildir
Weimar döneminin
SPD’si, bütün reformist ve düzen içi karakterine rağmen, geniş bir işçi sınıfı
tabanına, kitlesel sendikalara, işçi mahallelerine ve onlarca yıllık bir sınıf
örgütlenmesi geleneğine sahipti. SPD’nin tarihsel olarak oynadığı rolü eleştirmek
elbette gerekir: Devrimci işçi hareketine karşı devlet aygıtıyla kurduğu
ilişki, 1919’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in katledilmesine uzanan
karşı-devrimci pratik ve burjuva düzeninin istikrarını işçi hareketinin
bağımsız mücadelesinin önüne koyması, Alman işçi hareketinin yenilgisinde
önemli bir yere sahipti.
Ancak tam da bu nedenle
SPD ile bugünün YP’sini birbirine benzetmek mümkün değildir. SPD, işçi sınıfı
hareketinin içinden çıkmış ve onun kitlesel örgütsel dokusuyla tarihsel bağ
kurmuş bir işçi partisiydi. YP eksenindeki günümüz düzen muhalefeti ise böyle
bir sınıfsal ve örgütsel niteliğe sahip değildir. Temel olarak parlamenter
restorasyon, kurumsal normalleşme ve piyasa ekonomisinin daha öngörülebilir
biçimde işletilmesi üzerine kurulu bir burjuva muhalefet alanını temsil etmektedir.
Dolayısıyla SPD ile YP arasında
kurulan doğrudan analoji, iki partinin tarihsel ve sınıfsal konumlarını
birbirine karıştırmaktadır. Sorun yalnızca partilerin ne kadar reformist olduğu
değil, hangi sınıfsal güçlere dayandıkları ve hangi toplumsal programı
temsil ettikleridir.
Weimar
Almanya’sı ile bugünkü Türkiye aynı tarihsel özellikler sergilemiyor
1930'ların
Almanyası’nda Nazizm, örgütlü işçi hareketini fiziksel olarak ezmeyi
hedefleyen, paramiliter örgütlenmelere dayanan ve devlet iktidarını açık bir
karşı-devrimci dönüşüm doğrultusunda yeniden kuran özgül bir faşist hareket
olarak yükseldi. SA ve SS’nin sokak terörü, komünistlerin ve sosyalistlerin
örgütsel olarak tasfiyesi ve nihayet demokratik kurumların ortadan kaldırılması
bu özgül tarihsel sürecin parçalarıydı.
Bugünkü Türkiye’de ise
ağır bir otoriterleşme, demokratik hakların aşınması ve devlet aygıtının
siyasal iktidar lehine yoğunlaşması gibi ciddi sorunlar vardır. Fakat bu
tabloyu otomatik olarak 1930’ların Alman faşizmiyle özdeşleştirmek, somut rejim
analizinin yerini bir siyasal etikete bırakması demektir.
Rejimin niteliğini
yanlış kavramak, stratejiyi de yanlış kurar. “Faşizme karşı herkes birleşmeli”
önermesi ilk bakışta güçlü ve kapsayıcı görünse de, eğer bu birlik düzen
muhalefetinin programı etrafında kuruluyorsa, sonuç sosyalistlerin kendi
siyasal bağımsızlıklarını terk etmeleri anlamına gelir.
Halk
Cephesi önerisinin temel açmazı
Buradaki sorun,
sosyalistlerin farklı siyasal güçlerle ortak bir mücadele yürütmesine ilkesel
olarak karşı çıkmak değildir. Demokratik hakların savunulması, grev ve
örgütlenme özgürlüğü, siyasal baskılara karşı mücadele gibi somut başlıklarda
geniş birliktelikler elbette kurulabilir.
Sorun, bu geçici ve
somut mücadele birliklerinin kalıcı bir sınıfsal-siyasal ittifak
projesine dönüştürülmesidir.
“Rejim faşistleşiyor, o
halde YP çevresinde bir Halk Cephesi kuralım” mantığı, sosyalistlerin kendi
programını ikinci plana itmesini beraberinde getirir. Kamulaştırma, parasız
eğitim ve sağlık, güvenceli çalışma, taşeronlaşmaya ve esnek çalışmaya karşı
mücadele, grev hakkının genişletilmesi, MESEM ve diğer emek rejimlerinin
teşhiri gibi doğrudan sınıfsal talepler, “önce rejim değişsin” gerekçesiyle rafa
kaldırılır.
Böylece sosyalist
hareket, kendi bağımsız siyasal hattını kurmak yerine burjuva muhalefetinin
daha solunda konumlanan bir destek kuvvetine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya
kalır.
Asıl
mesele yalnızca otoriterlik değil, sınıfsal zemindir
Otoriterleşmeyi
yalnızca belirli liderlerin, kadroların veya devlet içindeki otoriter kliklerin
tercihlerine indirgemek yetersizdir. Türkiye’de siyasal rejimin dönüşümünü,
neoliberal sermaye birikim rejiminin emekçiler üzerindeki sonuçlarından
bağımsız düşünemeyiz.
Güvencesiz çalışma,
borçluluk, düşük ücretler, sendikal hakların aşınması, grevlerin
sınırlandırılması, özelleştirme ve kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması
yalnızca mevcut iktidarın uygulamalarından ibaret değildir. Bunlar daha geniş
bir sınıfsal düzenin bileşenleridir.
Bu nedenle düzen
muhalefetinin siyasal iktidara gelmesi ile emekçilerin temel sorunlarının
kendiliğinden çözülmesi arasında doğrudan bir ilişki kurmak mümkün değildir.
Siyasal iktidarın değişmesi demokratik alanı genişletebilir; fakat neoliberal
emek rejiminin kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez.
Tam tersine,
sosyalistlerin görevi, demokratik mücadeleleri sınıfsal taleplerden koparmamak;
siyasal özgürlükler mücadelesini işçilerin, gençlerin, kadınların ve
yoksulların ekonomik ve toplumsal mücadeleleriyle birleştirmektir.
Sosyalist
Güç Birliği başka, Halk Cephesi başka
Bu noktada Sosyalistlerin
Güç Birliği ile “Halk Cephesi” fikrini birbirinden ayırmak gerekir.
Sosyalist güç birliği,
farklı sosyalist örgütlerin ve siyasal öznelerin kendi programlarını burjuva
bir partinin programına tabi kılmadan ortak mücadele alanları yaratmasıdır.
Amaç, sosyalist hareketin parçalı gücünü birleştirmek, işyerlerinde ve mahallelerde
örgütlenme kapasitesini artırmak ve emekçilerin karşısına bağımsız bir siyasal
seçenek çıkarabilmektir.
Bu birlik, elbette
demokratik hakların savunulması için daha geniş toplumsal kesimlerle ortak
mücadeleler kurabilir. Ancak ortak mücadele ile siyasal bağımlılık aynı şey
değildir.
Sosyalistler başka
güçlerle yan yana gelebilir; fakat onların arkasına dizilmemelidir.
Bağımsız
sınıf hattı ne anlama geliyor?
Bağımsız sınıf hattı,
soyut bir “işçi sınıfı” söylemini tekrarlamak değil, siyasal mücadeleyi
emekçilerin gerçek yaşam alanlarında somutlaştırmaktır.
Asgari ücret, işsizlik,
barınma, eğitim, sağlık, güvencesiz çalışma, sendikal örgütlenme, grev hakkı,
genç işçilerin sömürüsü ve MESEM gibi başlıklar üzerinden sınıfın günlük
deneyimlerinden hareket eden bir örgütlenme çizgisi kurulmalıdır.
Bu çizgi, “eski düzene
dönelim” ile “mevcut rejim” ikilemine sıkışmayan üçüncü bir siyasal alan
yaratmalıdır. Sosyalistlerin hedefi yalnızca siyasal iktidardaki partiyi
değiştirmek değil, emekçilerin kendi örgütlü gücünü büyütmektir.
Stratejik
sonuç
Bugün ihtiyaç duyulan
şey, SPD ile YP arasındaki tarihsel farkları görmezden gelen anakronik bir
analoji üzerinden yeni bir Halk Cephesi kurmak değildir. İhtiyaç duyulan,
sosyalistlerin kendi aralarındaki rekabeti aşarak güçlerini birleştirmesi ve
bunu emekçilerin bağımsız örgütlenme kapasitesini büyüten bir sınıf hattıyla
birleştirmesidir.
Demokratik hakların
savunulması ile sınıf bağımsızlığı arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz.
Tam tersine, demokratik mücadeleyi sınıf mücadelesinin içine yerleştiren; düzen
muhalefetiyle kurulabilecek somut mücadele birliklerini siyasal bağımlılığa
dönüştürmeyen bir çizgi mümkündür.
Kısacası, mesele
“faşizme karşı kimle yan yana duracağız?” sorusuyla sınırlı değildir. Asıl
soru, bu mücadelelerden hangi sınıfın, hangi örgütlenmenin ve hangi
siyasal programın güçlenerek çıkacağıdır.
Sosyalistlerin yanıtı,
kendilerini burjuva restorasyon projelerine eklemlemek değil; ortak
mücadeleleri büyütürken kendi bağımsız siyasal hattını ve sınıfın örgütsel
öz-gücünü inşa etmek olmalıdır.
Halk
Cephesi değil, Sosyalist Güç Birliği, bağımsız sınıf siyaseti ve emekçilerin
kendi örgütlü gücü savunulmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Google hesabıyla yorum yapmak istemiyorsanız, yorum yazmadan önce Ad/Url seçeneğinde, sadece ad kısmını doldurabilirsiniz.