1.
Giriş: Özne-Nesne Diyalektiğinde Epistemolojik Temel
Özne
ile nesne arasındaki ilişkide ideal/ideolojik olanlar, pasif bir ayna yansıması
ya da saf zihinsel bir kurgu değildir. Gerçekliğin kavranması, nesnel dünyanın
özneden bağımsız varlığını kabul etmekle başlar. İnsan, gerçekliği yoktan kuran
veya yalnızca kendi zihinsel kategorilerinden ibaret bir dünyada yaşayan bir
özne değildir; kendisi de doğal ve toplumsal gerçekliğin içerisinde yer alan
maddi bir varlıktır. Bu nedenle özne ile nesne arasındaki ilişki, birbirinden
tamamen kopuk iki kutbun sonradan kurduğu bir ilişki olarak değil, öznenin
zaten nesnel gerçekliğin içinde ilişkisel bir ağ içerisinde bulunduğu şeklinde
ele alınmalıdır.
Bu
nokta, diyalektik materyalizmin basit bir “yansıma” anlayışından ayrıldığı
temel noktalardan biridir. İnsan zihni dış dünyayı fotoğraf gibi zihne aktaran
pasif bir yüzey değildir. İnsanlar, gerçeklikle pratik ilişkiler içinde
bulunur; gözlemler, deneyimler, soyutlar, kavramlaştırır, karşılaştırır,
açıklamalar kurar, bunları pratikte sınar ve gerektiğinde değiştirirler. Dolayısıyla
bilgiler, öznelerin nesnel gerçeklikle kurduğu tarihsel ve pratik ilişkiler
içerisinde üretilir; ancak bu üretim, bilginin nesnesinin öznenin dışında ve
ondan bağımsız var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Hans
Heinz Holz'un diyalektik ontolojisinde geliştirdiği Widerspiegelung
(yansıtma/yansılama) kavramı bu ilişkiyi açıklamak bakımından özel bir önem
taşır. Holz'da “yansıtma”, gerçekliğin zihinde mekanik bir kopyasının oluşması
anlamına gelmez. Yansıtma, var olanın kendi ilişkisel yapısı içinde başka bir
varlıkta görünür hâle gelmesini ifade eden daha geniş bir ontolojik ilişki
modelidir. Holz'un yaklaşımında ayna metaforu, tek başına “dışarıdaki nesnenin
içerideki görüntüsü” anlamına indirgenmez; bir şeyin başka bir şeyle ilişkisi
içinde belirlenmesini ve görünür hale gelmesini ifade eder. Bu nedenle
yansıtma, özne ile nesnenin birbirinden tamamen kopuk iki alan olduğu
varsayımını değil, öznenin gerçekliğin içinde ve gerçeklikle ilişkili bir
varlık olduğunu ortaya koyar. Holz'un yansıtma teorisinin yorumlarında da bu
kavramın basit bir “objektif gerçekliğin zihinde kopyalanması” şeması olarak
anlaşılmaması gerektiği özellikle vurgulanmaktadır.
Bu
açıdan zihin, gerçekliğin dışında duran ve onu dışarıdan seyreden bir gözlemci
değildir. İnsan öznesi, doğanın ve toplumsal ilişkilerin içerisinde bulunan, bu
ilişkiler tarafından koşullanan fakat aynı zamanda pratik etkinliği
aracılığıyla onları etkileyen bir varlıktır. Böylece özne ile nesne arasında
hem bir ayrım hem de bir birlik bulunur: Özne nesnenin aynısı değildir; fakat
nesneden bağımsız ve onun dışında da değildir.
Holz'un
yaklaşımının önemli sonuçlarından biri burada ortaya çıkar: Gerçekliğin
bilgisi, gerçekliğin zihinde bire bir kopyalanması değil, gerçekliğin
ilişkilerinin belirli bir perspektiften kavranmasıdır. Bir yansıma, yansıtılan
şeyin basit bir çoğaltımı değildir; yansıtanın konumunu da içerir. Bu nedenle
bilgi, hem nesnel gerçekliğe dayanır hem de belirli bir öznenin, belirli
tarihsel koşullar içerisinde, belirli pratiklerden hareketle gerçekleştirdiği
bir kavrayış etkinliğidir. Holz'un düşüncesinde öznenin dünyaya “içeriden”
bağlı olması ve zihinsel süreçlerin/bilincin maddi ilişkilerin içerisinde
ortaya çıkması bu nedenle önemlidir.
Bu
yaklaşım, nesnel gerçekliğin reddine götürmez. Tam tersine, öznenin gerçekliğin
içinde bulunması, gerçekliğin öznenin keyfi zihinsel kuruluşundan ibaret
olmadığı anlamına gelir. Gerçeklik öznenin zihninden/bilincinden bağımsız
olarak vardır; fakat onun belirli yönlerinin kavranması, ancak öznenin
gerçeklikle kurduğu tarihsel, toplumsal ve pratik ilişki içerisinde
gerçekleşir.
Bu
nedenle diyalektik perspektif, yalnızca “her şey ilişkilidir” biçimindeki soyut
bir ilke olarak kalamaz. Gerçekliğin belirli ilişkilerini ve mekanizmalarını
ortaya çıkarmak için deney, gözlem, karşılaştırma, tümevarım, tümdengelim,
istatistik, nicel ve nitel araştırma ve mantıksal akıl yürütme gibi bilimsel
araçlardan yararlanmak gerekir. Diyalektik yaklaşım bu araçların karşıtı
değildir; onların verilerini tek tek ve yalıtılmış olgular olarak bırakmayıp
ilişkileri, karşılıklı belirlenimleri, süreçleri, çelişkileri ve tarihsel
hareketleri içerisinde kavramaya çalışır.
Bu
nedenle gerçekliğin bilgisi iki yönlü bir hareket içerir: Bir yandan somut
gerçeklik araştırılır; diğer yandan araştırmadan elde edilen veriler kavramsal
bir bütünlük içinde yeniden kurulup açıklanır. Marx'ın Kapital için
kullandığı Forschung ve Darstellung ayrımı bu bakımdan önemlidir:
Araştırma, gerçekliğin somut ve tarihsel ilişkilerinin çözümlenmesini; sunum
ise bu ilişkilerin kavramsal olarak yeniden kurulmasını ifade eder.
Diyalektik
realizm açısından sorun, yalnızca doğru bilgiye sahip olmak değildir. Bilginin
gerçeklikle kurduğu ilişkinin niteliği de önemlidir. Gerçekliğin belirli bir
kesitine ilişkin bilgi, o gerçeklik kesitindeki ilişkileri kavrama ve pratik
müdahale olanaklarını artırdığı ölçüde nesnel dünyayla daha etkin bir ilişki
kurulmasını sağlar.
2.
İdeolojilerin Realist Teorisi: İdeolojilerin Toplumsal Gerçekliği
“İdeoloji”yi
yalnızca “yanlış düşünceler toplamı” olarak tanımlamak, ideolojilerin nasıl
ortaya çıktığını ve toplumsal yaşam içerisinde nasıl var olduklarını açıklamak
için yeterli değildir. İdeolojiler, insanların toplumsal pratiklerinden
bağımsız olarak gökyüzünden inen düşünceler değildir. Aynı şekilde yalnızca
bireysel psikolojinin ürünü de değildir.
Toplumsal
insan etkinliğinin hem maddi hem de ideal/ideolojik bir boyutu vardır. İnsanlar
üretirken, değiş tokuş yaparken, siyasal etkinlikte bulunurken, sanatsal yaratımda bulunurken, iletişim halindeyken ve birbirleriyle ilişki kurarken yalnızca maddi
nesneler ve kurumlar üretmezler; aynı zamanda anlamlar, inançlar, değerler,
kavramlar, davranış kalıpları ve düşünsel biçimler de üretirler. Bu nedenle
ideolojik olan ile maddi olan, toplumsal pratik içerisinde birbirinden tamamen
ayrışmış iki dünya değildir.
Bu
yaklaşım, ideolojilerin “gerçek olmadığı” şeklindeki basit karşıtlığı da aşmayı
sağlar. Örneğin, bir dinsel inancın nesnel gerçeklikteki aşkın nesnesinin var
olup olmadığı ayrı bir felsefi ve bilimsel sorundur. Fakat belirli bir toplumda
belirli bir Tanrı inancının bulunması, bu inancın insanların davranışlarını,
ritüellerini, kurumlarını ve birbirleriyle ilişkilerini etkilediği ölçüde
nesnel bir toplumsal olgudur. Aynı şekilde para, devlet, piyasa veya mülkiyet
gibi toplumsal biçimlere ilişkin fikirler de yalnızca bireylerin kafalarının
içerisindeki imgeler değildir; bunlar toplumsal pratiklerde ve kurumlarda maddi
sonuçlar doğuran düşünsel biçimlerdir.
Dolayısıyla
ideolojilerin realist teorisi iki soruyu birlikte sormalıdır: İdeolojik
fikirler hangi toplumsal ilişkiler içerisinde ortaya çıkmaktadır? Ve ortaya
çıkan bu fikirler hangi toplumsal pratikleri yeniden üretmekte veya
değiştirmektedir?
Böylece
ideoloji teorisi, yalnızca “bu düşünce doğru mu yanlış mı?” sorusuna
indirgenmez. Aynı zamanda düşüncenin hangi maddi ve toplumsal ilişkiler
içerisinde üretildiğini, nasıl yayıldığını, hangi davranışları örgütlediğini ve
hangi ilişkilerin yeniden üretimine katkıda bulunduğunu araştırır.
Marx
ve Engels'in Alman İdeolojisi'nde yaptıkları önemli hamle de buradadır.
İnsanların fikirlerinin, gerçek yaşam süreçlerinden bağımsız biçimde
açıklanamayacağını; bilinç ile gerçek yaşam süreci arasındaki ilişkinin tersine
çevrilmesinin ideolojik yanılsamanın temel biçimlerinden biri olduğunu ileri
sürerler. “Camera obscura” benzetmesi de bu tersine çevrilmiş görünümü
açıklamak için kullanılır.
Ancak
burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: İdeolojilerin gerçekliği tersine
çevirmesi, bütün ideolojik fikirlerin basitçe “uydurma” olduğu anlamına gelmez.
İdeolojik biçimler çoğu zaman gerçek toplumsal ilişkilerden doğar; fakat bu
ilişkileri parçalı, tersine çevrilmiş, doğallaştırılmış veya görünüş ile öz arasındaki
ayrımı ortadan kaldıran biçimlerde temsil ederler. Bu nedenle ideoloji
eleştirisi, yalnızca yanlış fikri düzeltmekten ibaret değildir; o fikri üreten
toplumsal ilişkilerin açıklanmasını da gerektirir.
3.
İdeoloji, Gerçeklik ve Yabancılaşma
Bir
toplumsal ilişkinin insanlar tarafından kavranması ile o ilişkinin gerçek
yapısı arasında fark bulunabilir. İnsanlar çoğu zaman kendi etkinliklerinin
ortaya çıkardığı toplumsal sonuçlarla doğrudan karşılaşırlar; fakat bu
sonuçların altında yatan ilişkileri hemen göremezler.
Kapitalist
toplumda bunun klasik örneği meta ilişkisidir. İnsanların birbirleriyle kurduğu
toplumsal üretim ilişkileri, metaların birbirleriyle ilişkisi biçiminde
görünür. Para, yalnızca insanların toplumsal olarak oluşturduğu bir ilişki
biçimi olmaktan çıkıp toplumsal yaşamı yöneten bağımsız bir güç gibi görünmeye
başlar. Piyasa da insanların tarihsel olarak oluşturduğu toplumsal ilişkiler
alanı olmaktan ziyade, insanların üzerinde ve dışında işleyen doğal bir
mekanizma gibi algılanır.
Buradaki
sorun, insanların hiçbir gerçekliği görmemesi değildir. Tam tersine, insanlar
gerçek toplumsal süreçlerle her gün karşılaşmaktadır. Sorun, gerçekliğin
görünüş biçimi ile onun ilişkisel yapısı arasındaki farkın kavranamamasıdır.
Bu
nedenle klasik anlamıyla ideolojiler, gerçekliğin bütünüyle yokluğu değil;
gerçekliğin belirli toplumsal ilişkiler içerisinde belirli bir görünüş biçimine
bürünmesidir.
Bu
yaklaşım, Marx'ın “camera obscura” metaforuyla da ilişkilendirilebilir. Marx ve
Engels'e göre insanların fikirleri, onların gerçek yaşam süreçlerinden
hareketle açıklanmalıdır; fikirleri başlangıç noktası yapıp gerçek insanlara ve
onların yaşam koşullarına ulaşmaya çalışmak yerine, gerçek yaşam sürecinden
hareketle fikirlerin oluşumunu açıklamak gerekir.
Dolayısıyla
ideoloji eleştirisinin hareket noktası:
“İnsanlar
neden böyle düşünüyor?” sorusundan ibaret değildir. Bunun yanında: “Bu düşünme
biçimini üreten toplumsal ilişki nedir?” “Bu ilişkinin görünüş biçimi neden
böyle bir düşünce yaratıyor?” ve “Bu düşünce hangi pratikleri yeniden
üretiyor?” soruları da sorulmalıdır.
İdeolojik
bilinç biçimleri ile yabancılaşmış toplumsal ilişkiler birbirini besler.
İnsanların doğadaki süreçlerle ilişkileri ve toplumdaki ilişkileri
yabancılaşmış formlarıyla görünüm kazandıklarında, çeşitli bilişsel ve
psikolojik düzeneklerle ideolojik bilinç biçimlerinin oluşumuna yol açarlar. Bu
ideolojik biçimlenmeler de insanların denetimleri altında olmayan/yabancılaşmış
toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde rol alırlar.
4.
Realist Bilinç ve Gerçeklik Kesiti Üzerinde Artan Denetim
Diyalektik-realist
yaklaşım, gerçekliğin bütününün tek seferde ve mutlak biçimde kavrandığını
iddia etmez. İnsan bilgisi tarihsel, sınırlı ve gelişebilir niteliktedir. Bir
gerçeklik alanının bilimsel olarak kavranması, o alanın bütün ayrıntılarının
bir anda bilinmesi anlamına gelmez.
Burada
önemli olan, belirli bir gerçeklik kesiti içerisindeki ilişkilerin,
düzenliliklerin ve nedensel mekanizmaların giderek daha fazla açıklanabilir
hale gelmesidir.
Bir
gerçeklik alanı üzerinde bilimsel araştırma geliştikçe, o alandaki süreçler
yalnızca gözlemlenen olaylar olmaktan çıkar; ilişkileri ve mekanizmaları
kavranabilir hale gelir. Bu kavrayış da öngörü ve müdahale olanaklarını
genişletir.
Bu
anlamda bilimsel bilgi ile pratik hâkimiyet arasında diyalektik bir ilişki
bulunur: Gerçekliği araştırma → ilişkileri kavrama → açıklama → öngörü → pratik
müdahale → yeni deneyim → teorinin sınanması ve geliştirilmesi.
Dolayısıyla
realist teoriler, gerçekliği yalnızca “seyretmek” için oluşturulmaz.
Gerçekliğin belirli bir alanının nasıl işlediğini kavramak, o alanda bilinçli
müdahale olanaklarını artırır. Burada “hâkimiyet” kavramı, gerçekliğin sınırsız
ve mutlak biçimde kontrol edilmesi anlamında anlaşılmamalıdır. Söz konusu olan,
belirli ilişkiler ve süreçler üzerinde artan bilgi, öngörü ve müdahale
kapasitesidir.
Bu
nokta, ideolojilerin realist teorisinin temel iddiasını oluşturur: Bir
gerçeklik alanı hakkında onun ilişkileri ve işleyiş mekanizmalarına ilişkin
bilimsel/realist soyutlamalar geliştirildikçe, o alan daha fazla denetlenebilir
ve dönüştürülebilir hale gelir ve o alan üzerinde öngörü ile bilinçli müdahale
olanakları genişler.
5.
Diyalektik-Realist Bilincin Oluşumu
Diyalektik-realist
bilinç, yalnızca çok sayıda veri toplamakla oluşmaz. Aynı şekilde yalnızca
diyalektik kategorileri ve örüntüleri bilmek de yeterli değildir.
İki
unsurun birleşmesi gerekir: Birincisi, gerçekliğin ampirik olarak
araştırılmasıdır. İkincisi, elde edilen verilerin ilişkisel, tarihsel ve
bütünsel bir kavramsal çerçeve içerisinde açıklanmasıdır.
Bu
nedenle diyalektik yaklaşım, bilimsel yöntem(ler)in alternatifi değildir.
Deneyi, gözlemi, istatistiği, nicel ve nitel araştırmayı veya mantıksal
çıkarımı reddetmez. Aksine bunları, gerçekliğin parçalarını yalıtılmış biçimde
ele almak yerine, parçalar arasındaki ilişkileri, karşılıklı belirlenimleri ve
süreçleri kavramaya yönelik daha geniş bir teorik çerçeve içerisinde kullanır.
Örneğin,
yalnızca ücretlerin yıllar içerisinde nasıl değiştiğini ölçmek bir ampirik
araştırmadır. Fakat ücret değişimini emek verimliliği, sınıf ilişkileri,
sermaye birikimi, işsizlik, teknolojik değişim, devlet politikaları ve
sermaye-emek mücadelesiyle ilişkilendirerek açıklamak (diyalektiği bir yönelim
olarak kullanarak), veriyi daha geniş bir ilişkiler sistemi içerisinde
kavramaya yönelik diyalektik bir soyutlamadır.
Böylece
diyalektik yaklaşım ile ampirik bilim arasında sahte bir karşıtlık kurmak
yerine, onların farklı düzeylerdeki işlevleri belirlenebilir.
6.
Metafizik İdeolojik Bilinç Biçimlerinin Oluşumu
Metafizik
ideolojiler ve gerçekliği tersine çeviren bilinç biçimleri, gerçekliğin
ilişkisel ve tarihsel karakterinin görünmez hâle gelmesine katkıda bulunur.
Ancak bunların oluşumunu tek başına bireysel psikolojiyle açıklamak doğru
değildir.
İdeolojik
biçimler öncelikle insanların içerisinde yaşadığı toplumsal ilişkiler,
pratikler ve kurumlar içerisinde üretilir. İnsanların toplumsal konumları,
çıkarları, deneyimleri, günlük pratikleri ve içerisinde bulundukları ilişkiler
(bunlara totalde “habitusları” diyoruz), hangi düşünce biçimlerinin ortaya
çıkabileceğini ve hangi düşüncelerin yeniden üretileceğini etkiler. Bu
toplumsal temel üzerinde metafizik ideolojilerin oluşumunda psikolojik-bilişsel
süreçler rol oynar.
Bu
ilişkiler kabaca şöyle bir oluşum dizisi içerisinde düşünülebilir: Toplumsal
ilişkiler → günlük deneyimler ve pratikler → ideolojik anlamlandırmalar →
psikolojik işleme ve savunma süreçleri → ideolojik biçimlerin pekişmesi ve
yeniden üretimi.
Fakat
bu zincir tek yönlü değildir. Bir kez oluşan ideolojik biçimler, insanların
davranışlarını, beklentilerini, tercihlerini ve toplumsal pratiklerini etkiler.
Böylece ideolojiler kendilerini üreten toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine
katkıda bulunabilir.
Bu
karşılıklı ilişki, ideolojilerin yalnızca “yanlış fikir” değil, aynı zamanda
toplumsal pratiğin ideal/ideolojik bir boyutu olduğunu göstermektedir.
7.
Psikolojik Savunma Mekanizmaları ve İdeolojiler
Psikolojik
savunma mekanizmaları, klasik psikanalitik gelenekte kaygı ve içsel
çatışmalarla başa çıkmaya yönelik süreçler olarak tanımlanmıştır. Güncel
psikoloji literatüründe de “savunma mekanizması” kavramı, kişinin tehdit edici
duygular veya çatışmalarla başa çıkma biçimlerini açıklamak için
kullanılmaktadır; rasyonalizasyon ve karşıt tepki kurma bunlar arasında
sayılır.
Ancak
psikolojik savunma mekanizmalarını doğrudan ideolojilerin kök nedeni olarak
görmek doğru değildir. Daha uygun yaklaşım, bunları metafizik ve pragmatik
ideolojilerin oluşumunda, ideolojik biçimlerin bireysel düzeyde
içselleştirilmesinde, sürekliliklerinin oluşmasında veya pekiştirilmelerinde
rol alan düzenekler olarak değerlendirmektir.
Örneğin
bir birey, içerisinde bulunduğu toplumsal koşullarla ilgili güçlü bir çelişki
yaşadığında, bu çelişkiyi çözmek yerine onu psikolojik olarak katlanılabilir
hale getiren açıklamalara yönelebilir. Böylece toplumsal bir sorunun
nedenlerini araştırmak yerine, sorunun kaçınılmaz, doğal veya kişinin kendi
kaderinin bir sonucu olduğuna inanmak psikolojik gerilimi azaltabilir. Psikolojik
süreçler ile toplumsal ideolojiler birbirini beslemektedir.[1]
i.
Fetişleştirme
Fetişleştirme,
toplumsal ilişkilerin onları taşıyan insanlardan bağımsız nesnel güçler
biçiminde görünmesiyle ilgilidir. Marx'ın meta fetişizmi çözümlemesinde
insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler
biçiminde görünmesi bunun klasik örneğidir.
Para,
piyasa veya sermaye bu nedenle yalnızca ekonomik araçlar olarak değil, insan
iradesinin üzerinde ve dışında işleyen güçler gibi algılanabilir. Liberalizmde
bu algı sistemleştirilir.
Burada
ideolojik görünüşün gücü, insanların gerçek toplumsal ilişkiler içerisinde
gerçekten bu güçlerle karşılaşmalarından kaynaklanır. Dolayısıyla fetişleştirme
basit bir hayal değildir; gerçek toplumsal ilişkilerin belirli bir görünüş
biçimidir.
ii.
Ters Çevirme: Camera Obscura
İdeolojik
ters çevirme, gerçek yaşam süreçlerinden doğan düşüncelerin bu yaşam
süreçlerinin nedeniymiş gibi görünmesi biçiminde ortaya çıkabilir.
Marx
ve Engels'in Alman İdeolojisi'ndeki camera obscura benzetmesi,
insanların ve koşullarının ideolojide “baş aşağı” görünmesini, bu görünümün de
gerçek yaşam süreçlerinden hareketle açıklanması gerektiğini ifade eder.
Böylece
örneğin, belirli bir mülkiyet düzeninin tarihsel ve toplumsal koşulları
açıklanmak yerine, mülkiyet hakkı “insanın doğal hakkı” olarak kabul edilebilmektedir.
Liberal ideolojide durum budur. Tarihsel bir ilişki, kendi tarihsel
koşullarından koparılarak evrensel ve değişmez bir ilke gibi görünmeye başlar.
iii.
Doğallaştırma
Doğallaştırma,
tarihsel olarak ortaya çıkmış toplumsal ilişkilerin doğanın değişmez
özellikleriymiş gibi sunulmasıdır.
Sınıflı
toplumların belirli biçimleri, ücretli emek, özel mülkiyet veya rekabet gibi
tarihsel ilişkiler “insan doğası böyledir” şeklinde açıklanabilir. Bu durumda
tarihsel olan doğal, değişebilir olan değişmez ve toplumsal olan biyolojik veya
doğa yasası niteliğinde gösterilir.
iv.
Ebedileştirme
Doğallaştırmayla
bağlantılı olarak tarihsel bir toplumsal biçim, bütün toplumların zorunlu ve
kalıcı biçimiymiş gibi sunulabilir. Böylece “şimdi” ile “her zaman” arasındaki
fark silinir.
Kapitalist
üretim biçiminin belirli tarihsel koşullar içerisinde ortaya çıkmış olması, bu
üretim biçiminin insan toplumunun başlangıcından beri var olduğu veya gelecekte
de zorunlu olarak varlığını sürdüreceği düşüncesine dönüştürülebilir. Ebedileştirme,
böylece tarihsel olanı tarihsizleştirir.
v.
Rasyonalizasyon
Rasyonalizasyon,
mevcut davranış, tercih veya konumun daha kabul edilebilir ve mantıklı
görünmesini sağlayan gerekçelerin oluşturulması biçiminde işler. Psikolojik
literatürde rasyonalizasyon, davranış veya tutumların görünüşte mantıklı
gerekçelerle açıklanması şeklinde ele alınmaktadır.
Toplumsal
düzeyde bunun ideolojik bir biçim alması mümkündür. Örneğin, bir toplumsal
eşitsizlik, tarihsel ve yapısal nedenleri yerine “hak eden kazanır” gibi
bireyselleştirici bir açıklamayla meşrulaştırılabilir.
Burada
rasyonalizasyonla ideolojik meşrulaştırma yapılmaktadır. Sonuçta toplumsal
olarak üretilen anlamlandırma oluşmaktadır.
vi.
Karşıt Tepki Kurma
Karşıt
tepki kurma, psikolojik literatürde kişinin kabul edilmesi güç bir dürtü veya
duygunun karşıtı olan tutumu aşırı biçimde benimsemesiyle açıklanan bir savunma
mekanizmasıdır.
Toplumsal
ve ideolojik düzeyde ise belirli çelişkilerin tersinden ifade edilmesi
görülebilir. Ancak her aşırı ahlaki veya uç siyasal tutumun altında mutlaka
karşıt tepki bulunduğu varsayılamaz. Bu nedenle karşıt tepki kurma, ideolojilerin
analizinde her zaman geçerli kesin bir açıklama değil, belirli somut bireysel
durumlarda metafizik ideolojilerin oluşumunu açıklarken kullanılabilecek
yardımcı bir kavram olarak ele alınmalıdır.
8.
Metafizik ve Pragmatik İdeolojilerin Toplumsal İşlevi: Katlanma, Meşrulaştırma
ve Yeniden Üretim
Metafizik
ideolojik bilinç biçimlerinin toplumsal işlevi yalnızca bireye psikolojik
rahatlama sağlamak değildir.
Daha
geniş toplumsal düzeyde ideolojiler:
- Mevcut ilişkileri doğal gösterebilir,
- Tarihsel ilişkileri değişmez gibi
sunabilir,
- Toplumsal eşitsizlikleri
meşrulaştırabilir,
- Bireysel sorunları yapısal
sorunlardan koparabilir,
- Belirli kurumların sorgulanmasını
zorlaştırabilir,
- İnsanların mevcut toplumsal düzen
içerisinde kendilerine biçilen konumları anlamlandırmalarını sağlayabilir.
Bu
nedenle ideolojilerin işlevini yalnızca “yanlış bilinç” olarak tanımlamak
yetersizdir. Bir ideoloji, insanların gerçeklikle ilişkisini tamamen koparmadan
da mevcut toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine hizmet edebilir. Hatta
ideolojik biçimlerin etkili olmasının önemli nedenlerinden biri, gerçek
toplumsal deneyimlerden hareket etmeleri ve bu deneyimleri belirli bir biçimde
anlamlandırmalarıdır.
Örneğin,
ücretli emek ilişkisi içerisinde çalışan insan gerçekten ücret almaktadır ve bu
ücretle yaşamını sürdürmektedir. Burada gerçek bir ekonomik ilişki vardır.
Ancak bu ilişkinin tarihsel ve sınıfsal niteliği görünmez hale geldiğinde,
ücret ilişkisi yalnızca emek ile emeğin karşılığı arasındaki adil ve eşdeğer
bir değişim ilişkisi gibi görünebilir.
Dolayısıyla
ideolojiler gerçekliği tamamen ortadan kaldırmaz; gerçekliğin belirli bir
görünüşünü mutlaklaştırabilir. Bu ayrım önemlidir.
9.
Realist İdeolojiler ile Metafizik İdeolojiler Arasındaki Fark
“Realist
ideoloji” kavramını açıklığa kavuşturalım. Realist ideoloji, bütün gerçekliği
eksiksiz biçimde kavramış ve artık yanılma ihtimali olmayan bir bilinç biçimi
değildir. Burada “realist ideoloji” ile, kendisini mutlak ve değişmez bir
hakikat olarak sunan bir dogmalar toplamını değil, gerçekliğe ilişkin
iddialarını ampirik ve teorik olarak sınamaya açık tutan bilinç biçimlerini
kastediyoruz.
Realist
olan, belirli bir gerçeklik alanını:
- Gerçek ilişkilerinden hareketle,
- Ampirik araştırmaya dayanarak,
- Tarihsel bağlamı içerisinde,
- Karşılıklı belirlenimleri dikkate
alarak,
- Görünüş ile öz arasındaki ayrımı
gözeterek,
- Kavramları pratikte sınayarak açıklama
çabasıdır.
Ancak
realist ideolojiler de dogmatikleşebilir. Bir kez oluşturulmuş bilimsel
açıklamaların mutlak ve değişmez doğrular olarak kabul edilmesi, yeni
kanıtların reddedilmesi veya teorinin gerçeklikten bağımsız biçimde korunmaya
çalışılması, realist teorinin kendisini bir dogmatizme dönüştürebilir.
Realist
ve bilimsel tutumun ayırt edici özelliği yanılmazlık değil, gerçeklikle sürekli
sınanabilir ilişki içinde olmasıdır. Bu nedenle diyalektik-realist ideolojiler:
Veri → teori → pratik → sonuç → eleştiri → yeni veri → geliştirilmiş teori hareketi
içerisinde ilerler.
Realist
ideolojiler, incelenen gerçeklik kesitine müdahale edip onu kısmen de olsa
denetim altına almayı, onu pratik olarak dönüştürebilmeyi ve böylece insanların
üretici yetenek ve kapasitesinde bir ilerleme oluşturmayı sağlarlar. Bilimsel
düşünceler ve teoriler, günlük pratiklerde problem çözücü rasyonel kararlar,
toplumsal dinamikleri kavrama ve dönüştürmede Marksist kavrayış, realist
“ideolojiler”e örnektir.
10.
Diyalektik Yönelim ve Praksis
Diyalektik
realizmin nihai ölçütü yalnızca doğru betimleme değildir. İnsan, gerçekliği
kavrarken aynı zamanda onun içerisinde etkinlik gösterir. Marx'ın Feuerbach
üzerine ünlü tezinde vurguladığı gibi sorun, yalnızca dünyanın farklı
biçimlerde yorumlanması değil, onun değiştirilmesidir.
Ancak
“değiştirmek” gerçekliğin nesnel koşullarını dikkate almadan öznel iradeyle
dünyayı yeniden kurmak anlamına gelmez. Tam tersine, dünyayı değiştirebilmek
için onun nasıl işlediğini bilmek gerekir.
Bu
nedenle teori ile pratik arasında karşılıklı bir ilişki vardır: Gerçeklik →
araştırma → teori → pratik → gerçeklikte değişim → yeni deneyim → teorinin
yeniden sınanması. Bu döngüde teori pratiğe rehberlik ederken pratik de
teorinin yeterliliğini sınar.
Holz'un
diyalektik yaklaşımının önemli bir sonucu burada ortaya çıkar. Yansıtma
yalnızca dünyanın bilinçte görünmesi olarak kalmamalıdır; insanın dünyayla
kurduğu etkin ilişkiyi de hesaba katmalıdır. Holz'un yansıtma üzerine
çalışmalarında, yansıtma teorisinin salt “varlık ile bilinç” ilişkisiyle
sınırlı bırakılmaması ve insanın dünyayı değiştiren pratiğinin de hesaba
katılması gerektiği yönünde bir saptama açıkça ortaya konmaktadır.
Bu
nedenle diyalektik materyalizm açısından bilinç, gerçekliğin pasif bir
görüntüsü değil, gerçekliğin içerisindeki maddi-toplumsal ilişkilerle etkileşim
halinde bulunan bir etkinlik biçimidir.
11.
Gerçekliği Kavramak ve Dönüştürmek
Gerçekliği
kavramak ile gerçekliği değiştirmek arasında doğrudan ama mekanik olmayan bir
ilişki vardır.
Gerçekliği
bilmek, tek başına onu değiştirmez. Bilgi, toplumsal pratik içerisinde
örgütlenmediği sürece dönüşüm yaratmayabilir. Buna karşılık gerçekliği
yeterince kavramadan gerçekleştirilen pratik müdahaleler de beklenmeyen
sonuçlar doğurabilir.
Bu
nedenle gerçekliğin dönüştürülmesi için: Bilgi + örgütlü pratik +
deneyim + eleştiri + yeniden bilgi üretimi gibi birbirini besleyen
süreçlerin birliği gerekir.
Diyalektik
burada, gerçekliğin hareketini kavrayarak pratik müdahaleyi mümkün kılan bir
düşünsel yönelimdir.
12.
Diyalektik-Realist Yönelim
Düşünce
tarihi ve günlük hayat, insanların gerçeklikle kurduğu ilişkinin farklı
biçimlerine sahne olmaktadır. Bir yanda gerçekliği araştırmaya, ilişkilerini ve
hareket yasalarını kavramaya çalışan realist-bilimsel yaklaşım/yönelim; diğer
yanda gerçekliğin tarihsel ve ilişkisel niteliğini görünmez hale getiren, onu
doğallaştıran, ebedileştiren veya tersine çeviren metafizik ideolojik biçimler
bulunur.
Ancak
bu ayrım, insanları basitçe “gerçeği bilenler” ve “yanılanlar” şeklinde ikiye
bölmek anlamına gelmez. İdeolojik biçimler gerçek toplumsal ilişkiler
içerisinde ortaya çıkar. İnsanlar gerçek toplumsal koşullarını yaşarken aynı
zamanda bu koşulları belirli düşünsel biçimler içerisinde anlamlandırırlar. Bu
nedenle ideolojilerin realist teorisi, yalnızca yanlış düşünceleri teşhir
etmekle yetinmez; bu düşünceleri üreten toplumsal ilişkileri, pratikleri ve
tarihsel koşulları da araştırır.
Fetişleştirme,
doğallaştırma, ebedileştirme, ters çevirme ve rasyonalizasyon gibi
mekanizmalar, gerçek toplumsal ilişkilerin belirli görünüş biçimlerinin
kalıcılaşmasına ve yeniden üretilmesine katkıda bulunur. Psikolojik
mekanizmalar bireylerin kaygı, çatışma veya tehdit deneyimleri karşısında
belirli düşünsel biçimlere tutunmalarını açıklar. Metafizik ideolojilerin
günlük hayat içerisinde oluşması ve yeniden üretiminde psikolojik düzenekler
önemlidir. Fakat ideolojiler tümüyle psikolojik süreçlere indirgenemez; onların
toplumsal kökenleri ve işlevleri de ayrıca açıklanmalıdır.
Diyalektik
yaklaşım ya da ufuk ise bilimin karşıtı değildir. Deney, gözlem, istatistik,
karşılaştırma, nicel ve nitel araştırma ve mantıksal akıl yürütme gibi bilimsel
araçları dışlamaz. Aksine, bu araçlarla elde edilen verileri tarihsel ve
ilişkisel bir bütünlük içerisinde kavramayı sağlar. Böylece tek tek olguların
ötesine geçerek onların birbirleriyle ilişkilerini, karşılıklı
belirlenimlerini, çelişkilerini ve hareketlerini açıklamaya yöneliriz.
Gerçekliğin bilimsel yöntemsel araçlarla ve diyalektik bir ufukla
değerlendirilip kavranması, realist düşüncelerin/ideolojilerin oluşumunda
önemlidir. Bu düşünceler/ideolojiler belirli gerçeklik kesitleri üzerinde
kontrol/hakimiyet kurmamızı ve onları amaçlı bir şekilde dönüştürmemizi sağlar.
Gerçekliği
kavramak, gerçekliğin pasif bir görüntüsünü zihinde taşımak değildir. İnsan
öznesi gerçekliğin dışında değil, onun içerisindedir. Bu nedenle bilgi, öznenin
nesneyle tarihsel, toplumsal ve pratik ilişkisinin ürünüdür. Gerçeklik öznenin
keyfi bir ürünü değildir; fakat gerçekliğin belirli yönlerinin kavranması,
insanın gerçeklikle kurduğu pratik ilişki içerisinde gerçekleşir.
Gerçekliği
realist biçimde kavramak, üzerinde durduğumuz gerçeklik kesitindeki ilişkileri
daha fazla açıklama, öngörme ve değiştirme kapasitesi kazandırır. Ancak bu
kapasite hiçbir zaman mutlak değildir. Bilimsel bilgi tarihsel olarak gelişir;
teoriler yeni verilerle sınanır, eleştirilir ve yeniden kurulur.
Bu
nedenle bilimsel ve dolayısıyla devrimci tutum, gerçekliğin zorlukları
karşısında teselli sağlayan açıklamalara sığınmak değil; gerçekliğin kendisini
araştırmak, onun karşıtlıklarını/çelişkilerini kavramak ve bu bilgi temelinde
onu değiştirecek pratikleri geliştirmektir.
Dünyayı değiştirmek için önce onu anlamak gerekir; fakat onu anlamak da yalnızca seyretmek değil, onunla etkin bir ilişki kurmaktır. Diyalektik düşüncenin teoriden pratiğe, pratikten yeniden teoriye uzanan hareketi tam da bu noktada anlam kazanır. Bilimsel bilgiler yalnızca dünyayı açıklayan değil, eylem alanını genişleten bir güçtür. İnsanlar dünyayı kavrar ve değiştirirken, kendilerini de dönüştürür.
[1] Burada ideolojik düzeneklerin
hepsini incelemeyeceğiz. Bazı örnekler vermek istiyoruz. İdeolojilerin realist
bir incelenmesi için bkz; Mahmut Boyuneğmez, İdeolojilerin Realist Teorisi,
https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2022/06/ideolojilerin-realist-teorisi.html Erişim tarihi: 24.09.2026