Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

17 Eylül 2022 Cumartesi

CENGİZ AYTMATOV, STALİN VE LENİN’İN MOZOLESİ

Ahmet AÇAN

Sovyetler Birliği’nin Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü mezunu, eserleri 170’in üzerinde dile çevrilmiş dünyaca ünlü yazarı Cengiz Aytmatov ilginç bir kişilik. Babası Kırgızistan’ın önde gelen komünist liderlerinden ve devrimcilerindendi. Stalin’in sosyalist demokrasiye geçme amacıyla çoktan seçmeli yani birden fazla kişinin yarışacağı seçim sistemine geçme kararına Cumhuriyetlerden gelen olağanüstü direnç 1937-38 olaylarını doğurmuş, sonucunda onbinlerce insan hayatını kaybetmişti. (Stalin’in Başarısız Demokrasi Devrimi adlı yazımda bunu etraflıca anlatmıştım) Aytmatov da hem babasını hem de amcasını bu olaylarda kaybeder ve bu ölüm kendisinde hayatı boyunca unutamayacağı büyük bir travma bırakır. Bu konuda şöyle der:

“Babam inançları uğruna savaştı ama buna karşılık baskıya uğradı ve 1937 yılında henüz dokuz yaşımdayken Stalin babamı öldürdü. Annem hastaydı. Dört çocuktuk, babasız bırakıldık. Babamın öldürülmesi benim hayatımı bütün yönleriyle etkilemiştir. Stalin bu dönemde despotik bir yönetici olarak babam gibi bir çok kişiyi yok etti. Babamın öldürülmesinden sonra toplum içinde ölüm kalım savaşıyla karşı karşıya kaldım. Babamın uğruna mücadele ettiği ideoloji, bana ve aileme karşı cephe almıştı. Sürekli gözleniyorduk. (...) Stalin dönemi görüp geçirmek bir yana, duyup dinlemesi bile ağır olan bir dönemdi. Babamın ve milyonlarca insanın katiliydi. (...) Totaliter sistemin bütün acılarını yaşadım.” (Cengiz Aytmatov, Mehmet Yılmaz, sf: 84-99)

Kırgız Edebiyatçı Osmonakun İbraimov ise, Aytmatov kitabında şunları yazar: “Eleştirmenler ne derlerse desinler, Aytmatov’u bir yazar ve bir kişilik olarak yetiştiren tüm çelişkilerine rağmen Sovyetler’dir. (...) Cengiz Aytmatov, babasını ondan koparan sistemden nefret ediyordu. İnsanlığa, insan sevgisine olan inancını kaybetmişti. Hatta bu sistem ona pek çok ödül verdiğinde de ondan nefret etmekteydi. Öte yandan mevcut sistemin Kırgız halkı için bir çok iyilik yaptığını da göz ardı edemiyor, halkın önüne büyük hedefler koyduğunu anlıyordu. İşte bu korkunç ikilem onun eserlerine de yansımıştır.” ( İnceeleyen dergisi- Mayıs 2020)


Aslında Cengiz Aytmatov her ne kadar sistemden nefret etse de bugün Orta Asya ülkelerinin hepsinde bulunan ağır sanayi, otoyol ağı, enerji santralleri ve gelişmiş demir yolu hatları sosyalizm zamanında inşa edilmişti. Nüfusu bir milyonu geçen şehirlerin çoğunda metro hattı vardır ve bunların hepsi Sovyetlerden kalmadır. Ayrıca Sovyetler Birliği kimseyi Türk olduğu için öldürmemiştir. Devlet, kendisine tehdit hissettiği herkesi yok etmiştir ki bunun içinde Ruslar çoğunluktadır. Ayrıca aynı Aytmatov, Stalin’in ölümü sonrası bu olaylarla yüzleşildiğini de yazar Gün Olur Asra Bedel’de:  “Yapılan yanlışları anladılar akılları başlarına geldi. (...) İlk hareket partinin kendinden geldi. (...) Yelizarov, Sovyet insanının Ekim Devrimi’yle başlatılanlara boşu boşuna umut bağlamadığını söylüyor, buna inanıyordu. Yapılan yanlışlıkların, başarısızlıkların cezasını pahalı ödeseler de denenmemiş yolda başlatılan bu hareket durmamıştı; işte tarihin özü de buradaydı. Kusurlarımızı kendi yüzümüze karşı söyleyebildiğimize göre gelecek için kendimize güvenimiz, gücümüz var, diyordu Yelizarov.” Hakikaten de 1953 sonrası bu tipte hiçbir olay yaşanmamıştır.

Kaldı ki 1956 yılındaki 20. Parti Kongresinde Hruşçov, Stalin’i “teşhir” ettikten sonra başta Molotov, Kaganoviç, Mikoyan olmak üzere nedamet getirmeyen tüm Stalinistleri tasfiye etmiş, genel af çıkarmış, her sayısı 500 sayfa çıkan ülkenin en büyük edebiyat dergisi Novıy Mir’in (Yeni Dünya) başına eski bir kulak olan Tvardovski’yi getirmişti! Artık rüzgar tersine dönmüştü. Şimdi Soljenitsin’in romanları basılmakta, tersine Stalinist yazarlar sansüre uğramaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Sovyet Romanı adlı incelememiz). Ancak çocukluk travmasını atlatamayan Aytmatov, yeni iktidar kendisini bağrına bassa da yıllar boyu nefretini içinde biriktirdi.

Kassandra Damgası

Cengiz Aytmatov Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra 1996 yılında yazdığı, yıllar sonra kendisinin de dolaylı olarak itiraf ettiği gibi edebi anlamda en kötü romanı olan Kassandra Damgası’nda tüm ideolojilere nefretini kusarken Bolşevizmle faşizmi bir tutar: “Stalinhitler çağı veya tersine Hitlerstalin çağı (...) iki ayrı bedende olan ama birbirinin tıpkısının aynısı öze sahip olan bu iki yaratık insanoğluna o kadar çok kana mal olmuştur ki, üzerinden onca zaman geçmiş olmasına rağmen istatistik bilimi hâlâ fizyolojik olarak tek bir bütün olan bu iki kafanın ölümüne savaşa girerek kapışmasıyla gerçekleşen kanlı dünya savaşına sürüklenen kurbanların sayısını tam olarak hesaplayamamakta. Bolşevizm olmadan faşizm olabilir miydi? Stalin olmadan Hitler olabilir miydi? Ayrı ayrı doğmuş ama cehennemin karmasında çaprazlanarak birleştirilmiş Stalinhitler ve Hitlerstalin’i düşünmek bile XX. yüzyıl insanının kanını dondurmaya yetmekte.” (sf:37)

Bir bilimkurgu romanı olarak tasarlanmış Kassandra Damgası’nda ünlü yazar, ideolojik olarak karşı kamptakilerin sosyalizmle ilgili tüm fantazilerini doğrular! Totaliter rejim (asla sosyalizm demez!) tamamen kendisinin kontrolünde olan insan tipleri yaratmak için bebekler üzerinde deneyler yapmaktadır! Yazarın bu fantazisinin ilk nüvelerini Gün Olur Asra Bedel’de de görürüz. Söz arasında birkaç cümleyle de geçse iktidar, sözde radyo dalgalarıyla verdiği komutlarla vatandaşlarını yönetecek bir teknoloji üzerinde çalışmaktadır! “Totaliter” rejimden aldığı onlarca ödülü ve aynı “totaliter” rejimin kendisine verdiği kültür elçisi ünvanını reddetmemiş, Sovyetler Birliği’ni defalarca yurtdışında  temsil etmiş Aytmatov, acaba bu fantazilerini, nefret ettiği rejimin kendisine verdiği göl kıyısındaki çiftlik evinde bir eli yağda bir eli balda elindeki bardaktan kımız içirken mi hayal etti bilemiyoruz! Ancak misal bir Soljenitsin gibi dürüst davranmadığı kesin! Halbuki bu düşüncelerini önceden açıklasa Batı onu zaten el üstünde tutardı...

Bu Hitler-Stalin benzetmeleri liberallerin çok sevdiği bir benzetmedir. Liberaller, kapitalizm en uç noktasında Hitler çıkmışsa, sosyalizmin doğalı Stalin’dir, yok birbirinden farkı, demeye getirirler. Şüyu-i vukuundan beter diye bir deyim vardır. Söylentisi, olandan bile kötü demektir. Halbuki kendisi de Stalin’i bir cani olarak gören İngiliz gazeteci A. Barnett bile Stalin-Hitler benzetmelerine el insaf der! “(Stalin) Formel olarak demokratik olmayabilirdi ama kitle tabanı vardı ve sonuna kadar da ezici çoğunluğun sadakatine dayandı. İşin içindeki tezat, bir kişi olarak cani olan Stalin’in kişiliğinde temsil ettiği şeyin bir Hitler’inki gibi soykırımcı caniliği olmayışıydı. Hitler, Avrupa’nın en seçme intelligentsiyasını yok ederken, Stalin daha önce hiçbir şey olmayan yerlerde üniversiteler kuruyordu. (...) Sovyet yurtseverliği, Rusofil slavcılığına tamamen karşıttır: Sovyet yurtseverliği bir halkın üstünlüğünü değil halkların eşitliğini ilan eder. Her bakımdan bir genel felaket içinde yetişkinliğe erişen kuşak, ateşle vaftiz edilmişti.” (Sovyetler’de Özgürlük, sf: 144,158).

Hitler, 2. Dünya Savaşı’nda yahudi ve komünist olduğu için sadece Sovyetler Birliği’nde 15 milyon sivili katletmişti! Buna karşılık Stalin’in sırf karşı görüşte olduğu için milyonlarca insanı Gulaglar da öldürdüğü iddia edilmektedir. 

Gulaglar

Tıpkı Stalin-Hitler gibi, Nazi kamplarıyla, Sovyet çalışma kampları Gulaglar da bir tutulur. Ama siz hiç Nazi kamplarında okula gidip, tıp fakültesi bitirerek dünya çapında cerrah olan birini gördünüz mü? Janush Bardach genç yaşta Gulaglarda cezasını çekerken hastanede hastabakıcı olarak çalışır ve bu arada tıp eğitimine başlar. Sonra bu eğitimi Moskova’da bitirir.

Gulag kelimesi Glavnoe Upravleniye Lagerey yani Kampların Genel İdaresi sözcüklerinin kısaltmasıdır. Aslında Gulaglar bir ceza kurumu olarak rehabilitasyona dönük iyi bir projeydi. Mahkemece suçlu bulunanlara bir seçenek olarak sunuluyordu. Ya cezalarının tamamını cezaevinde çekeceklerdi ya da eğer Gulag çalışma kamplarına giderlerse cezaları belli oranlarda düşecek ve daha kısa sürede tahliye edileceklerdi. Ayrıca çalışmaları karşısında para da alıyorlardı. Kuşkusuz ki kamplarda hayat zordu, ölüm oranı yüksekti ama 30’lu yıllarda Sovyet toplumunda hayat zaten zordu ve son yapılan bazı akademik araştırmalar Gulaglar ile sovyet toplumunda ölüm oranının aynı olduğunu göstermektedir. Günümüzde bile Avrupa ve ABD cezaevlerindeki insanların yaşam süresi toplumunkinden çok daha kısadır. Gulaglarla ilgili gerek Soljenitsin’in gerekse Ginzburg’un anılarını okuduğunuzda dayak ve fiziki işkenceye rastlanmaz. Hatta polis sorgusunda bile yoktur. Tek kötü muamele o zamanlar işkence sayılmayan uykusuz bırakmaydı.

Gulaglarda koğuş, cezaevi duvarı vb yoktu. Kasabalarda kadın erkek beraber kalıyorlardı. Ancak en önemlisi hastane ve doktorlara sahiplerdi. 30’lu 50’li yıllarda bırakın mahkumları, İngiliz işçilerin bile bedava sağlık hizmetleri yoktu. Ancak Gulag mahkumlarının bu imkanları vardı. Gulaglarda mahkum olarak yaşamış Eugenia Ginzburg, anılarında kendisinin bir hastanede hemşire olarak çalıştığını ve orada doktorluk yapan bir adam ile evlendiğini anlatır. Hatta para bile biriktirerek sıkılganca oğluna düzenli olarak 100 ruble aylık gönderdiğini söyler, çünkü Gulag da çalışan herkes dışarı ile aynı oranda maaş almakta, aynı zamanda cezaları düşmektedir. Bu arada oğlu Vasili Aksinov iyi bir eğitim almıştır, sonradan Rusya da ünlü olduğu söylenir. Ayrıca tüm bunların hepsi en kötü Gulag diye anılan Kolima da olmuştur. Yukarda bahsedilen Bardach da tıp eğitimine Kolima’da başlamıştır. Mahkumlar orada çalışırlar, çalışma karşılığı cezaları düşer, para da alırlar. Kolima’da ücretler meselesini ise yine Gulagların bir başka sakini Varlom Şalamov açıklar. 1936’ ya kadar ücretler yüksektir. Mahkumlar sadece doktorluk, maden işçiliği değil doğrudan cezaevi yönetiminde de yer almaktadır ve ücretleri dışarda benzer işi yapan işçilerden farksızdır. Ancak 1938 sonrası ücretlerde barınma maliyetleri oranında bir azalma olur. Sanki Gulaglar, pek Nazi toplama kamplarına benzememektedir! Gulaglar daha çok bizdeki açık cezaevine denk düşer.

Soğuk savaşın baş tarihçilerinden, hayatını Sovyet belgeleri üzerine tahrifata adamış  Robert Conquest’e göre sadece 37-39 arasında Gulag kamplarında 12 milyon siyasi tutuklu vardı ve bunların 3 milyonu ölmüştü. Ancak 90’lı yıllarda açılan arşivler bu rakamları doğrulamaz. American Historical Review’ın yeni arşiv bilgileri inceleyerek yaptığı hesaplamalara göre 1937-1950 arası toplamda 2 milyon tutuklu kamplardan geçmişti ve bunların 3’de biri de zaten 2. Dünya Savaşı sonrası gönderilmişti. Korgeneral Vlasov'un 2. Dünya Savaşı sırasında ordusunu terk ederek Nazi saflarına geçtiğini ve Almanların yardımıyla asker kaçağı, anti komünist, suçlu, hırsız ve dolandırıcılardan bir ordu kurup Kızıl Ordu'yla savaştığı unutulmamalı. Yine Ukrayna’da Ukraynalılardan oluşan bir Nazi taburu, Nazilerle birlikte çoğunluğu Yahudi olmak üzere sadece Ukrayna’da 5,2 milyon sivili katletmişti! (Bugün Batı’nın özgürlük savaşçıları olarak lanse ettiği, vücutlarına Nazi dövmeleri yapıp, kıyafetlerine Nazi armaları takanlar onların torunlarıdır).

Arşivlere göre 1937-39 yıllarında politik suçluların sayısı 450 bin, kamplarda ölen kişi sayısı ise 160 bindir. Ayrıca kamptakilerin sadece %25’i politik suçluydu. Aytmatov’un babası kampa gönderilmemiş, direk kurşuna dizilmişti. Amcası ise kampta ölmüştür. Gulaglar 50’li yılların başında ekonomiye yük olduğu için kapatılmıştır.

Hortlayan Lenin ve Stalin

Ancak “Kassandra Damgası” romanında benim en ilgimi çeken şey, Lenin ve Stalin’in, Kremlin’de her gece hortlayarak birbirlerine girmesi ve bir baykuşun onları izlediği sahnedir:

“Beni açıklamaya ihtiyaç olmayan bir şeye inandırmayı çalışmayı bırak artık! Ölüme karşı argümanlar yoktur, olamaz da. Ölüm doğal bir şeydir. Ben ölümsüz olmak istemiyorum, basbayağı ölmek istiyorum, bir ölü yaşamı yaşamak istemiyorum! Bu daha böyle ne kadar devam edecek? Kaçacak yerim yok, huzurum yok, nedamet getiremiyorum! Önceden hiç aklıma gelmezdi ama şimdi hiç aklımdan çıkmıyor, neden doğdum, anam beni neden doğurdu?! Üstelik ben doğmak istememiştim, hiç istememiştim! Şimdi ise mezarlık rehiniyim! Ve bunların hepsi senin işin! Bu senin şeytandan beter, kötünün kötüsü fikrin! Ben asla bunu kabullenmeyeceğim! Asla, asla, bunu iyi bil!”

Onun bu sözlerine yoldaşı boğuk bir sesle, sonsuza dek sönmüş piposundan inatla nefesler almayı sürdürerek cevap verirdi: “Dinle hele, sana pek çok kez açıkladım, bu partinin iradesiydi. Sana açıkladım defalarca. Sen partiye görüntünle, varlığınla gerekliydin. Anlıyor musun? Dünya devrimi için, sınıf mücadelesi adına ant içmek için, sen partiye ölümünden sonra da, hatta ölümünden de öte gerekliydin. Sen devrimin firavunusun ve seni koruyacak, gözetecek ve lahidinin önünde secdeye varacaklar!” (sf: 97-98)

Tarih hakkında romanlar yazacaksınız en az Kemal Tahir kadar araştırmacı olmalısınız. Çünkü duygularınızla tarih yazmaya kalktığınızda tarihi çarpıtabilirsiniz. 80’lerin ortasından itibaren özellikle Stalin’e yönelik her türlü doğru-yanlış bilginin harcıalem bir şekilde hem de “tarihçiler” tarafından ortaya atılması gerçekten çok acayiptir. Çünkü bu bilgilerin büyük bir kısmı tamamen hayal gücü ve fantazilere dayanıyordu! Bizzat Sovyet arşivlerinde çalışan ABD’li anti-komünist, ama dürüst bir tarihçi olan J. Arch Getty, tüm bu uydurma iddialar karşısında şaşkınlığını gizlemez! Bu iddialardan biri de Lenin’in bedeninin mumyalanma fikrinin Stalin tarafından ortaya atılmasıdır:

“Onlarca yıl sonra muhaliflerin dile düşmüş derecede güvenilmez anılarında ilk kez ortaya çıkan bu tür masallara ne kadar çok tarihçinin itibar ettiğini görmek şaşırtıcıdır. Stalin’in  (Lenin’in mumyalanmasında) başrol oynadığı iddiası, hiçbir temeli olmasa da sık sık dile getiriliyor.” (Stalinizm Hükmederken, sf: 124)

İletişim Yayınları bu kitabın altbaşlığına “Geleneğin Ayak Direyişi” demiş. Kitabın orijinalinde olmayan bu alt başlık özellikle Sovyetler’in sosyalizmi kurmakta yaşadığı güçlükleri çok iyi yansıtıyor.

Lenin’in Mozolesi

Bu yazıyı, kabaca Aytmatov yanılıyor, aslında Stalin’in Lenin’in mumyalanmasında hiçbir rolü yoktu, demek için yazıyor değilim. Lenin’in mumyalanma hikayesi, tarih okumalarında Aytmatov’un yalnızca neyi kavramadığını değil, aynı zamanda yönetimi boyunca olumlu olumsuz pek çok şeyin sorumluluğunun büyük kısmı kendisinin de olsa Stalin’in ve sosyalizmin şeytanlaştırılarak nasıl günah keçisine dönüştürüldüğünün de hikayesidir.

Bir anti-komünist olan J. Archy Getty, 1987’den itibaren bizzat Sovyetler Birliği’nde direkt Rusça arşivlerde çalıştı. Arşivler, Lenin’in kalıcı olarak teşhir edilme kararıyla Stalin’in neredeyse hiç ilgisi olmadığını göstermektedir. Stalin, tüm kararları alan Lenin Cenaze Komitesi’nde hiç yer almadı. O sadece komitenin tüm tavsiyelerini onaylayan Politbüro’nun üyelerinden biriydi ve bu kararın alınmasında da faal hiçbir bir rol oynamadı.


Partinin ilk düşüncesi doğal olarak Lenin’i toprağa vermekti. 24 Ocak 1924’te Politbüro O’nu Kremlin surlarında Yakov Sverdlov’un yanıbaşında defnetmeye karar verdi. 26 Ocak’ta Buharin, Sovyetler Kongresi’nde çok yakında Lenin’in mezarına defnedileceği açıklaması yaptı. Ertesi gün Lenin’in cenazesinde başkonuşmacı G. Yevdokimov “Lenin’i toprağa veriyoruz” dedi. Ve törenin sonunda ülkenin dört bir yanındaki radyo istasyonları “İlyiç mezarına indiriliyor” haberini duyurdu.

Başta 24 Ocak 1924’te Lenin halkın ziyareti için Kremlin’in Sütunlu Salonu’na yerleştirildi. Profesör Abrikosov cenaze ve defin töreninin tamamlanacağı üç gün boyunca dayanması için naaşı alışılageldiği üzere tahnit etti. Hiç kimse daha uzun bir teşhir dönemini aklından geçirmiyordu. İki gün sonra toplanan muazzam kalabalıklar, Politbüro’yu, bu teşhiri Kremlin Sur’u yakınında Kızıl Meydan’a taşıma emri vermek zorunda bıraktı. 27 Ocak’a kadar yapılacak bir teşhir mekanının inşaası için alelacele mimar A. V. Şçusev görevlendirildi. Kalabalıklar gelmeye devam etti. Ve çok geçmeden Şçusev’e birkaç hafta sonra tamamlanan daha büyük bir yapı tasarlama görevi verildi. Fakat bu da uzun süre dayanacak bir yapı değildi. “Geçici Mozole” adı verilen ahşap bir yapıydı.

Bu arada ister istemez uzayan bu teşhir dönemi boyunca Lenin’in naaşı çürümeye başladı. Sonuç olarak Dzerjinski Komitesi naaşla ilgili daha uzun bir vadeli karar almak zarureti ile yüz yüze kaldı. Şubatta Komite Üyesi ve mühendis Leonid Krasin naaşı dondurarak muhafaza edebileceğini iddia etti. Ve ayın yedisinde Komite ona bu amaçla pahalı Alman makinelerini satın alma yetkisi verdi. 14 Mart’a gelindiğinde naaş hala çürümeye devam ediyordu. Ve Krasin dondurma işlemi fikrinde üstelemesine karşın Komite uzun dönemli muhafazaya yönelik yeni bir kimyasal işlem için Profesör Zbarski ile Profesör Vorobev’e başvurdu.

Lenin henüz Sütunlu Salon’dayken, halkın baskısı ve bazı Bolşeviklerin görüşleri doğrultusunda naaşının “bir süreliğine muhafaza edilerek bir mahzen mezar veya kemerli mezar odası inşaası”ndan yana olunduğuna ilişkin söylentiler dolaşıyordu. Komite üyeleri arasında pek çok tereddüt ve kuşku vardı. Nitekim 23 Ocak toplantısında üst düzey Bolşeviklerden Voroşilov naaşın teşhiri önerisine hararetle karşı çıktı. Voroşilov’a göre, “Azizleştirme yoluna gitmemeliyiz. Bu fazlasıyla SD tarzı olur. Marksist Leninist olmayı bırakmış gibi oluruz. Aksi halde bizler de ikiyüzlü kişiler oluruz. Köylüler onların Tanrısını yok ederek yerine kendi kutsal yadigarlarımızı koyduğumuzu anlayacaklardır.” Dzerjinski ise “Böyle bir meselede ilkeli olmak tırnak içinde ilkeli olmaktır. Lenin onaylar mıydı? Muhtemelen hayır. Zira kendisi istisnai ölçüde mütevazı bir kişiydi. Fakat şimdi burada değil; durumu değerlendirmek üzere burada olmayan tek bir Leninimiz var. Ve önümüzdeki soru O’nun naaşı konusunda ne yapacağımızdır. Bizim için öylesine değerlidir ki bedenini muhafaza edebilecek ve O’nu görebilecek durumda isek bunu neden yapmayalım ki? Eğer bilimsel yöntemler gerçekten naaşı uzun süreliğine koruyabiliyorsa bunu neden yapmayalım? Ama imkansız ise o zaman yapmayız”. Dzerjinski’ye göre, soru “Neden” değil, “Neden olmasın” idi. Dzerjinski grubu tartışmayı kazandı. Ve “Neden olmasın”ı ilettiği politbüro da bunu onayladı.

“Geçici” ahşap mozole, bugün bildiğimiz nihai kalıcı yapının inşa edildiği zamana dek yani 1924 baharından 1929’a kadar yerinde kaldı. Hiçkimse ne yapılacağına karar veremedi. Peş peşe kurulan mimarlar, sanatçılar ve Aydınlanma Komiserliği yetkililerinden oluşan çeşitli komiteler, taslakları ve önerileri yıllar boyunca inceleyip tartıştı. Bir karara varılabilmesinden önce jürinin kompozisyonu sürekli değişti.

Lenin’in dul eşi Krupskaya Pravda’daki ünlü yazısında “O’nun için anıtlar inşa etmeyin, O’nun adını saraylara vermeyin, O’nun anısına anmalar yapmayın” diye yazmıştı. “Eğer Vladimir İlyiç’in adını onurlandırmak istiyorsanız, kreşler, anaokulları, yuvalar, okullar inşa edin ve en önemlisi herşeyi O’nun mirasını tamamlamak için yapmaya çalışın”.

Halkın Baskısı

Ancak resmi Lenin kültüne yönelik dürtü daha en başından itibaren bir halk dürtüsüydü. Hiç talep edilmeden yazılmış binlerce mektup ve telgraf kendiliğinden yağmur gibi yağdı. Lenin’in naaşının Sütunlu Salondan Kızıl Meydan’a taşınması kararının kendisinin bile kalabalığa hakim olma kaygısıyla ilgisi vardı ve halktan, özellikle naaşın ilk planlanan katafalkta sergileme süresi içinde, Moskova’ya zamanında ulaşmayı başaramayanlardan gelen binlerce ricanın sonucuydu. İkinci “geçici” ahşap, derken üçüncü kalıcı taş mozalenin inşaasına karar verilmesinin de benzer nedenleri vardı: ilk altı haftada, onca kış kıyamete karşın, yüzbinleri aşan sayıda insan gelmeye devam etmişti. Kültün büyük bölümü aşağıdan geldi. Liderlikten talep bile edilmeden, vilayetlerden Lenin’e adanmış yerel anıtlar veya herşeye O’nun adını vermeye yönelik öneriler sağanak gibi yağıyordu. İzin almadan Şupaşkar’da bir kitap satış yeri olarak mozolenin tam bir kopyasını inşa ettiler. Bu Moskova’da büyük şaşkınlığa yol açtı. Halk eyleminin peşine takılarak, rejim hızla bu sürecin denetimini ele geçirmesi gerektiğini anladı ve bu tür istekleri onaylama veya reddetme hakkını sahiplendi. Sonuç olarak, Dzerjinski komitesinin işinin büyük bölümü bu önerileri onaylamak ama çoğunlukla reddetmek oldu; bunlar arasında elektrikle donatılmış şimşek işaretleriyle süslenmiş bir mozoleden bir mektupta denildiği gibi, “Lenin dünya için İsa’dan çok daha büyük bir kurtarıcı olduğundan” takvimin aylarını değiştirme önerisine kadar pek çok fikir bulunuyordu.

Bu yüzden -eğer böyle bir niyet iddia edildiği gibi vardıysa da - Rus halkının Lenin’in naaşının kutsal olduğunu kabul etmesi fazla bir çabayı gerektirmedi. Lenin’in naaşını gördükleri zaman kimisi beline kadar eğilip selam verirken, kimi önünde diz çöküyordu. Birçokları tabutun önünde ant içiyordu. Komiteye mozolenin kartpostallarını satmak yoluyla bu anıtın kutsallığının çiğnendiğinden şikayet eden mektuplar geliyordu. Bir işçi Lenin’in naaşına bakmanın şifalı güçleri olabileceği kanısındaydı: “Parti muhalefetine katılmayı aklınızdan geçirecek olursanız, doğruca Lenin’in mezarına gidin. Hemen doğru yola gireceksiniz”.

Lenin’in kutsal bedeninin fotoğraflarını çekmek en baştan itibaren yasaklandı, derken Lenin’in geçici mozolesindeki muhafızlar kutsallığın çiğnendiği hissine kapılarak mozolenin fotoğrafını çeken insanları tutuklamaya bile koyuldular. Daha sonra tıpkı bir çar gibi ilkin Lenin, ardından Stalin “bilge baba” oldu. Stalin’in resimleri O’nun bedenini ve şahsını simgeleyen kutsal imgelere dönüştü; öyle ki kazara yapmış bile olsalar resme zarar vermekten tutuklanan insanlar oldu. Bugün bile Stalin ikonaları dönemsel olarak Rus kiliselerinde boy gösterir. (Moskovski Komsomelet sayı 25481, 21 Ekim 2010; Nina Açmatova son beş yılda iki Moskova kilisesinde küçük Stalin ikonaları gördüğünü belirtir). Stalin’in resmedilişinde, gözleri ve bakışıyla ilgili, tıpkı ikonalardaki kurallar gibi, belirli bir formülü izlemek önemliydi. Bakışı değişmez biçimde resmin dışındaki bir odak noktasına dikili olurdu. Bu yüzden şu anekdot önemlidir: Bir gün Stalin’in oğlu Stalin’e “Ben de bir Stalin’im baba” dediğinde Stalin O’na şu cevabı verir: “Hayır sen Stalin değilsin. Hatta ben bile Stalin değilim” ve eliyle kendisinin yapılmış portresini göstererek “Stalin O” der. (J. Archy Getty, Stalinizm Hükmederken. Bolşevikler, Boyarlar ve Geleneğin Ayak Direyişi. İletişim Y.)

Aytmatov’un anlamadığı...

İşte Cengiz Aytmatov’un tam da anlamadığı şey buydu. Onun babasını öldüren gerçekten Stalin miydi? Kaldı ki 37-38 olaylarında ilk başta kurşuna dizenlerin neredeyse tamamı aynı yıl içinde kendileri de kurşuna dizilmişti! Sırf çoktan seçmeli, alternatifli seçimler olmasın diye sözde “halk düşmanları” icat edilmiş, koltuklarını kaybetmek istemeyen yöneticiler kendi bölgelerinde “temizlik” yapmıştı. Bu “katliama” izin vermesi için Stalin’e resmen muhtıra verildiğini, sonra Stalin’in tüm bu katliamı yapanları kurşuna dizdiğini ve bir tek nasıl olmuşsa Hruşçov’un paçayı kurtardığını teferruatlı anlattığımı beni takip edenler zaten hatırlayacaktır.

Peki bugün “özgürlüklerine” kavuşan Türki cumhuriyetleri neden demokrasiye geçmediler de her biri birer diktatör ve avanesine hizmet eden milyonluk bozkır köylerinden başka bir şey değil? Onların “demokrasi” arzuları karşısında engel Sovyetler miydi? İktidara geldiğinde yedi sülalesini de iktidara taşıyan “komünist” Türki Cumhuriyetleri genel sekreterlerini Stalin değiştiriyor, hatta kurşuna diziyor, yerlerine gelenler yine aynı şeyi yapıyorlardı! Bugün Sovyetler yok, peki durum farklı mı?

Cengiz Aytmatov büyük yazardır. Buna hiç kuşku yok. Özellikle Sovyet edebiyatında ilk kez onun  tarafından işlenen bir asker kaçağını anlattığı Yüzyüze, Cemile, Toprak Ana, Elveda Gülsarı, Gün Uzar Asra Bedel roman ve povestleri mutlaka okunmalı. Fakat büyük usta bu romanları köyünde yazmadı. Çok yetenekliydi ama onu işleyen, büyük yazar yapan, sosyalist gerçekçiliğin kâbesi sayılan ve çok az insanın kabul edildiği Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsüydü. Sovyet rejimi “halkın düşmanının” oğlunu yalnız bağrına basmamış, Lenin ödülünü ilk kez bu kadar genç bir yazara vermişti!

Dokuz yaşında babasız kalmak kolay değil ama belli ki Aytmatov tüm hayatını için için kin tutarak yaşamış ve bu, bazı objektif gerçekleri görmesine engel olmuş. Sosyalist devrimle yazar patlaması yaşayan halklar Sovyetler’in dağılmasıyla hiçbir varlık gösteremedi. Sevan Nişanyan Ermenistan için benzer bir serzenişte bulunmuş, Sovyet döneminde çok sayıda başarılı Ermeni yazar ve bilim adamı varken bugün Ermenilerin dünya çapında tanınmış bir kişisi neden yok diye sormuştu. Sovyetler Birliği’nin hatası, günahı çoktur ama kimse iyi niyetinden kuşku duyamaz. SSCB’nin çeşitli halkların bağrından (en “kanlı” denilen 1934-1954 arası) çıkan ve Rusça’ya çevrilen yazarların sadece bibliyografyası 750 sayfa tutmaktadır! Yalnızca 1934 yılında Tatarca 145 yeni eser yayımlanmıştır. 1961’de bu sayı 2057’ye çıkmış, bu kitaplar toplam 24 milyon baskı yapmıştır. Devrimden sonra Gürcü yazar Cagaşvili şöyle yazar: “Son on-on beş yılda yayınlanan Gürcü eserlerinin toplamı, Gürcü halkının üç yüz yıllık tarihi boyunca yayınladığı eserlerden fazladır.” Hatta 1930’lardan önce yazıları bile bulunmayan Büryatlılar, Tüvalılar, Nenet, Oset, Çihan, Gülyak edebiyatı ortaya çıkmıştır...

Büyük yazar Aytmatov, bağrından çıktığı sosyalizmin nasıl ateşle sınandığını ne yazık ki kavrayamamıştır...

13 Eylül 2022 Salı

MARKSİZM: BİLİMSE, NEREDE VE NASIL?

Metin Çulhaoğlu’nun, 2012 yılının Eylül ayında düzenlenen Bilim Üzerine Marksist Tartışmalar Sempozyumu'nda sunulmuş bir yazısını paylaşıyoruz.


MARKSİZM: BİLİMSE, NEREDE VE NASIL?

Metin Çulhaoğlu

Bu kısa yazı, Marksizm’in “bilimselliği” ya da aynı zamanda “bir bilim oluşu" ile ilgili kimi temel noktaları ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Başlarken belirtmek gerekirse, yazı, hemen ilk adımda tanımlanan bir “bilim anlayışından” Marksizm'e yönelmeyip Marksizm'in kendisinden yola çıkarak bu öğretide nelerin “bilim” ve “bilimsel” olduğuna işaret eden bir kurguya sahiptir.

“Sosyalizm” ve “bilim” sözcükleri özellikle Türkiye'de çeşitli eşleştirmelere konu olduğundan, kimi temel kavramlara ve yaklaşımlara baştan açıklık getirilmesi yararlı olacaktır.

BİLİMSEL SOSYALİZM

Bir kere “bilimsel sosyalizm" dendiğinde bundan doğrudan doğruya ve yalnızca Marksizm anlaşılmalı, bu kavramı kullananlar da eğer özel olarak Marksizm'i kastetmiyorlarsa “bilimsel sosyalizm” nitelemesinin herhangi bir anlamı olmadığını bilmelidirler.

Daha açık söylenirse, "bilimsel sosyalizm" diye genişçe bir kategoriden söz edip sonra Marksizm'i bu geniş kategori içinde bir “ekol”, “damar" vb. olarak görmenin herhangi bir temeli yoktur. Bilimsel sosyalizmden söz edilecekse, bunun Marksizm'den başka bir karşılığı olamaz. Bir adım daha atalım:

Marksizm'in bilimselliği 1) (diyalektik ve) tarihsel maddecilik ve 2) kapitalist üretim tarzının çözümlenmesi şeklinde tanımlanabilecek iki alana ilişkindir. Bunların ötesine geçen "bilimsellik" arayışlarının anlamlı olmadığı söylenmelidir.

Kastedilen, şudur:

Genel olarak "sosyalizm" dendiğinde, kuşkusuz az önceki iki alanla ilişkili, ancak onların dolayımlı uzantısı sayılabilecek "siyaset", "örgütlenme", "öncülük", "ittifaklar", "devrim", "sosyalizmin kuruluşu" gibi çeşitli başlıklar karşımıza çıkar. İşte bu başlıklarda ya da alanlarda kendi başına "bilimsellikten" söz edilemez. Yalnızca, bu başlıklardaki yaklaşımların ve pratiklerin, Marksizm'in bilimsel yanını oluşturan 1) tarihsel maddecilikle ve 2) kapitalist üretim tarzının çözümlenmesiyle belirli bir tutarlılık taşıyıp taşımadığına bakılır. Bundan ötesi, ne mümkün ne de gereklidir.

Somut bir örnek olarak, Marksizm'i "bilim" yapan (1) ve (2)'de anlaşan bir öbek düşünelim. Diyelim bu öbek, söz konusu temellerden ya da ön kabullerden sonra belirli bir konuda kendi içinde ayrışıyor. Bir kesim işçi sınıfının kurtuluş için bir “öncü örgüte" ihtiyacı olmadığını düşünürken diğer kesim de böyle bir öncülüğe mutlaka ihtiyaç olduğunu savunuyor...

İşte bu ayrışmayı “bilimin” kantarına vurmak mümkün değildir. Çünkü böyle bir ayrışmada ülkenin ve sınıfın özel koşullarından aydınların ve toplumda öne çıkan kesimlerin öznel “devrim kurgularına" kadar çeşitli etmenler devreye girecektir ve bu etmenlerin herhangi bir "bilimsellik" ölçütüne göre değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.

Bununla birlikte, tersine örnekler vermek de mümkündür. Sözgelimi, günümüzde sıkça rastlandığı üzere, "tarihin sonunun geldiğini", "artık işçi sınıfından söz edilemeyeceğini", "kapitalizmin değişerek başka bir şeye dönüştüğünü", "günümüzün ekonomik krizlerinin farklı referans çerçeveleri gerektirdiğini" ileri süren görüşlerin bilimsellik temelinde, eldeki bilimsel birikime atıflarda bulunarak tartışılmasının önünde hiçbir engel yoktur.

Sonuçta, sosyalizm siyasal/toplumsal bir projedir; bu yanıyla "bilim" değildir. Ancak, bu projenin bilimsel bir temele oturtulmasından söz edilebilir.

Marksizm, bu bilimsel temeldir.

Sonra, Marksizm'in belirli bir sınıfın “dünya görüşü" olduğu yolundaki sav da doğru sayılamaz.

Burada, bilimin bir parçası olduğu ölçüde “yöntem”, dolaylı yoldan da olsa devreye girmektedir.

Eğer Marksizm'den söz ediyorsak, bu öğretinin ilk oluşum aşamasındaki çıkış noktalarının başında proletaryanın durumu yer almaktadır. Ancak, Marx'ın düşüncesinin gelişim sürecine damgasını vuran ardıl soyutlamalar sonucunda ortaya çıkan bütün, bu kez geri dönerek proletaryayı da içine almıştır. Başka bir deyişle Marksizm, salt proletaryanın durumundan kalkarak birbirini düz bir çizgide izleyen çıkarımlarla şekillenen bir öğreti değildir. Kapitalist formasyonda özel olarak proletaryanın durumundan yola çıkan düşünce, dünyaya, tarihsel gelişime ve başka olgulara yönelmiş, bu yöneliş sonucunda ulaşılan bütünsellik, yola çıkış öğesini oluşturan proletaryayı bu kez tarihsel-siyasal bir misyonun merkezine yerleştirmiştir.

MARKSİZM VE ÜTOPYACI SOSYALİZM

Eğer Marksizm’in bilimselliğinden söz ediliyorsa ve bu bilimsellikte “diyalektiğin” de özel bir yeri varsa, düşüncenin gelişiminde bilimselliği deyim yerindeyse neyin “tahrik ettiğine”, bilimselliğin neye ilişkin olarak (vis-à-vis) şekillendiği üzerinde de durulması gerekir.

Bu sorunun yanıtı net ve tektir: Marx öncesindeki ve Marx'ın kendi dönemindeki eşitlik, özgürlük ve adalet özlemlerine, kısacası sosyalizm arayış ve anlayışlarına damgasını vuran ütopyacılık ya da ütopyacı sosyalizm...

Gerek tarihsel maddeciliğin gerekse kapitalizm çözümlemesinin toplumsal proje-siyaset alanında hem çıkış noktası hem de sonuç olarak ütopyacı sosyalizmi hedef aldığını, kendini en başta bu sosyalizm anlayışından ayrıştırdığı ve böyle kurduğu söylenebilir.

Daha önemlisi ise, Marksizm'in ütopyacı sosyalizm karşısındaki bilimselliğinin düşünsel yaşamda ve siyasette ileri bir adım olarak güncelliğini bugün de korumasıdır. Çünkü kimi yerde " Marksizm'e alternatif" olarak kimi yerde de "Marksizm'in geliştirilip güncelleştirilmesi" adına ütopyacı sosyalizm anlayışları günümüzde de dolaşımdadır. Bugün sosyalizmle şu ya da bu biçimde ilişkilendirilmek kaydıyla hangi “radikal demokrasi", "demokratik özerklik" ve benzeri projeyi alırsanız alın, hepsinin temelinde kapitalizmin yayılıp soğurucu, "asilime edici", farklı ilişkilere alan bırakmayıcı temel özelliğini göremeyen "yalıtık adacıklar" ütopyasını bulabilirsiniz.

BİLİMDEN PRATİĞE

Eğer "Marksizm'in bilime yaklaşımı" ya da " Marksist bilim anlayışı" gibi başlıklardan söz edilecekse, bu anlayışın önce iki ucu reddettiğini söylemek gerekir:

1. Bilimin, kendi dışından, kendini kuşatan çevre ve koşullardan bağımsız, kendine özgü bir iç dinamiği olduğu;

2. Bilimin tamamen bir "toplumsal yapıntı" olduğu, her tür nesnel gerçeklikten bağımsız olarak bugün böyle yarın başka türlü olabileceği.

Bu iki reddiyenin ardından, bilimi (Marksizm'de) doğrudan gözlemlenenlerin sınıflandırılması ve sistemleştirilmesinin ötesinde, gözlemlenenlerin altındaki temel nedenlerin ortaya konulması çabası olarak tanımlayabiliriz. Bu süreç sonuna kadar götürülmeyip yarı yolda bırakılırsa, elimizde kalan "ampirizm" olacaktır.

O halde bilimin bize, bizden bağımsız olarak var olan maddi dünyanın temelindeki yapıya ilişkin bilgi verdiğini söyleyebiliriz. Şemalaştırmak da mümkündür:

BİLİM                                                            PRATİK

A                                            B                                            C

Kavramlar                 Sol bölmedekilerin                         Pratik

Yöntemler                 (A) zaman içinde                            müdahale ve

Çözümleme              birbirleriyle ve maddi                      değiştirme

süreçleri                    dünyayla etkileşimi;                       bu uğraşı

Teoriler                      bu etkileşimle birlikte dış

dünyanın maddi gerçekliğin

giderek daha doğru ve görece

daha tam bilgisine ulaşma

Yukarıdaki şema hakkında birkaç söz söylemek gerekirse;

Marksizm'i, onun eylemliliği ile birlikte bir bütün olarak alırsak, (A) ve (B) bölmeleri en fazla (C) bölmesine "bilimsel" bir girişin zemini olabilir; bu bilimsel giriş, (C) bölmesindeki tüm pratiklerin, edimlerin ve süreçlerin de "bilimsel olacağı” anlamına gelmez. Evet, (C) bölmesine bilimle girilir, ama bu bölmedeki fiili süreçler artık bilimi aşar; sonuçta (C) bölmesindeki pratik birikim de geriye, (A) ve (B) bölmelerine dönerek daha "katıksız" bilim alanını besler, yeniden şekillendirir.

ORGANİK BÜTÜNÜN HAREKETİ

Az önce söylenenleri Marksizm özelinde yinelersek, Marksizm, kendi tarihsel gelişimi içinde insan toplumunun bilimidir. Ancak, önemli bir not düşmek gerekir: Marksizm'in bilimsel yaklaşım geliştirdiği "insan toplumu" bireylerin değil, toplumsal ilişkilerin toplamıdır.

Basit bir örnek verelim:

Bir ailenin, “anne, baba ve üç çocuk” ile tanımlanması, aile fertlerinin her birinin yaşını, mesleğini, gittikleri okulu belirterek standart bir aile betimlemesi yapılması mümkündür. Ancak, aynı aileye Marksist mercekten yaklaşacak olursak burada 5 kişiden oluşan bir birimin ötesinde, “aile” oluşun onun üyeleri üzerindeki etkileriyle, üyelerin özelliklerinin ve aralarındaki ilişkilerin "aileye" verdiği karakterle birlikte devinen bir bütün görürüz.

O halde, Marksizm'in (bir bilim olarak) nesnesi, şeylerden değil süreçlerden oluşan organik bütünün hareketi ve değişimidir. "Organik bütün" dendiğinde, bundan çeşitli düzlemler anlaşılabilir.

Örneğin, “kapitalist dünya" ya da "dünya kapitalist sistemi" hareket halindeki bir organik bütün olarak ele alınıp çözümlenebilir ve değerlendirilebilir. Başka bir deyişle "kapitalist dünya" Marksist çözümlemenin objesi (nesnesi) olabilir.

İkincisi, özellikle ulus devlet yapılanmasıyla birlikte (bu yapılanmanın ortaya çıktığı dönemden itibaren) ülkeler ve gelişimleri de Marksist çözümlemeye elverişli organik bütünlüğü sunan birimlerdir.

Üçüncüsü, dünyanın ya da verili bir ülkenin kimi özel tarihsel kesitleri ya da dönemleri de Marksist çözümlemenin konusu olabilir. Örneğin bu işlem, dünya kapitalizminin 1945'ten 1970'lere kadar olan dönemi ya da Türkiye'nin 1960'tan 1980'e uzanan 20 yıllık dönemi için gerçekleştirilebilir.

Üç örnekte de, süreçlerden oluşan organik bütünün hareketi ve değişimi söz konusu olduğu için böyledir.

Önemli ek: Özel uğraklar, daha dar (birkaç yıllık) tarihsel kesitler söz konusu olduğunda ise, “halen yaşanmakta olan bir an" ve "ucu açıklık" söz konusu olduğundan bilimsel çözümleme bir noktadan sonra geçerliliklerinin kanıtlanması mümkün olmayan varsayımlara ve olasılıklara da açık olmak zorundadır. Buna, “bilimselliğin seyrelmesi" de denebilir. Zorunlu bir seyrelmedir ve belirli bir “gestasyon” (hazım) döneminin ardından geriye dönüp bilgi birikimini ve "bilimsel olanı" zenginleştirecektir.

ÇÖZÜMLEME SÜRECİ

Marksizm'de "çözümleme süreci", genellikle sanıldığının tersine en kaba anlamda dış gerçeklikten soyutlamaya ya da tek başına somuttan soyuta doğru değildir.

Marksist çözümlemede öncelik ya da ilk çıkış noktası kuşkusuz "duyumsanan nesne"dir. Ancak çözümleme süreci doğrudan buradan hareketle soyutlamalara yönelmez, “duyumsanan nesne"den hemen sonra "düşünülmüş nesne" devreye girer. Nedeni de "duyumsanan nesne"nin bize özü değil ancak biçimi vermesidir. Ünlü sözde olduğu gibi: “Eğer özle biçim her zaman örtüşseydi, bilime gerek kalmazdı."

Daha önce "ardıl soyutlamalardan" söz etmiştik; bundan kastedilen, "düşünülmüş nesne" şeklinde ifade edilen, yani ham bırakılmayıp “işlenen" duyumsanan nesnenin birbirini izleyen (ardıl) soyutlamalarla daha soyut, genel ve kapsayıcı olana taşınmasıdır: Somuttan soyuta...

Ancak, Marksist çözümlemede bir de "ardil kestirimler" ya da "ardıl yakınlaşmalar" vardır. Burada da, oluşturulan daha “soyut" bir kurgu ya da model nesnel gerçekliğe aşama aşama yakınlaştırılarak sınanır: Soyuttan somuta...

Marksist çözümleme, bu iki yönlü hareketin bütünlüğünden oluşur. Örnek vermek gerekirse, Marx daha “emeğin değer teorisine" ve "artı değer" kavramına ulaşmadan proletaryanın tarihsel misyonunu henüz erken yazılarında tespit edebilmişti. Burada, Hegel'in mirası başta olmak üzere soyuttan somuta bir ilerleyiş söz konusudur. Değer teorisine ulaşmada ise yola çıkılan "somutluk", kapitalist toplumun hücresi sayılan meta'dır ve bu yol da somuttan soyutadır.

İki yolun iki ayrı tarihsel dönem için örneklenmesi yanlış anlaşılmamalıdır. Soyuttan somuta ve somuttan soyuta olmak üzere iki yol, aynı tarihsel uğrakta, aynı nesnelliğin çözümlenmesinde de kullanılır.

DOĞA BİLİMLERİ?

Engels'e göre Marx'ın düşüncesi iki büyük buluşu getirmiştir: 1. Materyalist tarih anlayışı/tarihsel maddecilik ve 2. Kapitalizmin özü olarak artı değer sömürüsü.

Gene Engels'e kulak verirsek, diyalektik materyalizmin uygulama alanları tarih, toplum(lar) ve doğa olmak üzere üç ayağa oturur. İlk ikisine "tarihsel materyalizm" diyoruz.

Sistemin, doğa ve doğa bilimleri için geçerliliği ise, bu alanlarda birikimli ve uzman olanların tartışacağı bir konudur.

Damadı Paul Lafargue'nin 1890 yılında aktardığına göre Marx bir ara şöyle demiş:

Bilim, egoistçe bir zevk olmamalı; kendilerini bilimsel çalışmaya verecek kadar şanslı olanlar bilgilerini en başta insanlığın hizmetine sunmalıdırlar.

Eklenecek söze gerek yok.

11 Eylül 2022 Pazar

Engels’in Cola di Rienzi Librettosu

MAR

“General”in gençliğinde şiir, düzyazı, edebiyat eleştirisi, dram gibi alanlarda ürettikleri yanı sıra yazdığı bir opera liberettosu da var. Engels’in 20 yaşındayken Bremen’de, Aralık 1840 tarihinde yazdığı opera librettosunun (operanın sözlerini içerir) adı, Cola di Rienzi…

Cola di Rienzi metninin keşfi, 1974 yılında oluyor. Wuppertal’deki Friedrich-Engels-Haus’un müdürü Michael Knieriem, Bergischer Geschichtsverein adlı tarih derneğinin arşivini karıştırırken, bu fragmanı buluyor. Bu metin, bir opera metnine (librettosuna) benziyor.

Engels bu libretto’yu, ondan isteyen Wuppertal’deki bir arkadaşına vermek üzere yazar. Edward George Earle Bulwer-Lytton’ın Rienzi, the Last of the Tribunes (Tribünlerin Sonuncusu Rienzi) adlı romanı 1835’te dünya çapında çoksatanlar arasına girmiş, 1836’da Almancaya da çevrilmiştir. Yine o yıllarda birçok yazar tarihi bir kişilik olan Cola di Rienzi’yi popüler bir kahraman olarak eserlerinde sunmaya çalışır. Örneğin Richard Wagner 1838’de 5 perdelik Rienzi, der Letzte der Tribunen (Tribünlerin Sonuncusu Rienzi) librettosunu yazar ve opera ilk kez 1842 tarihinde sahnelenir. Engels Cola di Rienzi’yi 1840 yılında yazarken, Wagner’in çalışmasından haberdar olamazdı. Bulwer-Lytton’ın romanından esinlenmiş olması ise muhtemeldir.

Cola di Rienzo, yazı dilinde Nicola di Lorenzo, Latince Nicolaus Laurentii, 1313’te Roma’da çamaşırcı bir anne ile meyhaneci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. 1354’te Roma’da bir isyan sırasında mahkemeye çıkarılacakken suikasta uğrayıp, ölen bir politik figürdür. Papalık iktidarının kaldırılmasını ve İtalya'nın birleştirilmesini savunmuştur.

Engels’in Cola’sı Tevfik Turan tarafından çevrilerek, Kırmızıkedi Yayınevi tarafından Şubat 2021’de basıldı. Okunması dileğiyle…

Kitabın künyesi: Friedrich Engels, Cola di Rienzi, Çeviren ve derleyen: Tevfik Turan, Kırmızıkedi Yayınevi, 2021, 72 sayfa



8 Eylül 2022 Perşembe

Gulag'a Gönderilme Şansı Neydi?

Pavel Krasnov

Çeviren: Mahmut Boyuneğmez

"Kitle Baskıları Teorisinin Mantıksal Bir Analizi" makalesinde, sözde "on milyonlarca bastırılmış insan"ın - en basit mantıksal analize bile dayanamayan bir grup uydurulmuş yalandan başka bir şey olmadığını öğrendik. Ama gerçekte işler nasıldı? GULAG'a kaç kişi gönderildi ve neden? Orada yaşamak ne kadar ürkütücüydü, televizyon propagandası palyaçolarının yalanlarında değil de gerçek hayatta oraya gönderilme şansı ne kadar yüksekti?

Bununla ilgili çok net Sovyet istatistikleri var, çünkü milyonlarca insanı muhasebe ve veri kayıtları olmadan idare etmek tamamen imkânsızdır. Üstelik bırakın koca bir ülkeyi, yüz kişilik bir fabrikayı muhasebesiz işletmek bile mümkün değildir. Bu veriler var ve ciddi bilimsel topluluklardan hiç kimse o yılların istatistiklerini sorgulamıyor. Aksi takdirde, 20. yüzyılın 30'lu yıllarında SSCB hapishanelerinin 2 istatistik kaydı tuttuğuna dair çılgınca bir varsayımda bulunmak zorunda kalacaklardı - gerçek bir tanesi onların kullanması için ve sahte bir tanesi de onlarca yıl sonra yaşayacak insanlar için.

Sovyet Belbaltlag çalışma kampından bir fotoğraf. Bu mahkumların görünüşünü, bir Nazi toplama kampından alınan aşağıdaki fotoğrafla karşılaştırın.

Nazi Ebensee toplama kampından bir fotoğraf.

İstatistiklere bir göz atalım. Ayrıca, SSCB'de sanayileşmenin "milyonlarca köle-tutsak" tarafından yapıldığı iddiasında ne kadar doğruluk payı olduğunu da ortaya çıkaracağız.

Bu konudaki en büyük uzman, 'Perestroyka' döneminde Sovyet arşivlerinde çalışan Viktor Zemskov, şu gerçekleri aktarıyor.[1] "1937'de GULAG'da 1.196.369 mahkûm vardı ve bunların %87'si hırsızlar, dolandırıcılar, vb.’ydi. 1938'de GULAG'da 1.881.570 mahkûm vardı ve bunların %81'i adi suçluydu.”

1939'dan İkinci Dünya Savaşı'na kadar, mahkûmların sayısı, esas olarak cezalarını tamamladıktan sonra serbest bırakmaları nedeniyle düşüyordu. Sıradan suçluların en küçük yüzdesi 1947'deydi - %40 - ama o zaman hapishaneler baba/akraba katilleri, kaçaklar, işbirlikçiler, yağmacılar ve bu türden diğer sözüm ona "masum kurbanlar" gibi savaş suçlularıyla doluydu.

GULAG mahkûmlarının en büyük sayısı 1 Ocak 1950’de 2.567.351’di ve bunların %77'si, çoğunlukla savaş sonrası haydutlar olmak üzere adi suçlulardı.

Bu sayılar ne anlama geliyor? Çok mu yoksa değil mi? 1,9 milyon mahkûm, 'kitlesel baskıların' zirvesi mi, yoksa sıra dışı bir şey değil mi? Bu rakamları bugün 2,3 milyondan fazla insanın hapsedildiği ABD ("demokrasinin beşiği") ile karşılaştıralım.[2]

ABD nüfusu yaklaşık 300 milyon ve 1930'ların SSCB nüfusu yaklaşık 200 milyondu. Oranı yeniden hesaplar ve ABD'nin 1930'larda SSCB'nin nüfusu kadar bir nüfusa sahip olduğunu düşünürsek, o zaman ABD'nin 1,53 milyon mahkûmu olurdu ki bu sözüm ona "baskıların" zirvesindeki düzeyden biraz daha az (1.88 milyon), ama sözüm ona "korkunç 1937"deki düzeyden daha fazla ve 1939'daki tüm GULAG mahkûmlarının sayısına neredeyse eşit.

Şimdi Rusya'da hapishanelerde ve hapishane kamplarında yaklaşık 1,1 milyon erkek ve kadın var. Bunu SSCB'nin nüfusuna (145 ila 200 milyon) oranla yeniden hesaplarsak, o zaman göreli mahkûm sayısının 1937'deki SSCB'den %25 daha fazla ve 1938'deki SSCB'den %25 daha az olduğunu görürüz. Pratik olarak aralarında hiçbir fark olmadığını söyleyebiliriz: Stalin veya Yeltsin-Putin rejimleri döneminde hapsedilmiş olmak eşittir (ÇN: Yeltsin-Putin döneminde hapishanelerdeki “kötü muameleleri” saymazsak-MB).

Ruslara, mevcut hükümet tarafından hapsedilmekten ürkütücü bir korku duyup duymadıklarını sorabilir miyiz? Amerikalılara Bush veya Obama tarafından hapse atılmaktan korkup korkmadıklarını sorabilir miyiz? Güleceklerdir.

SSCB'deki toplam mahkûm sayısı, hiçbir zaman tüm SSCB'nin emek kaynaklarının %2'sinden fazla değildi. Bu nedenle, "SSCB'de sanayileşme, esas olarak köleleştirilmiş mahkûmlar tarafından yapıldı" ifadesi, açık ve cüretkâr bir yalandan başka bir şey değildir. %2'nin ekonomiye ve sanayileşmeye önemli bir katkı sağlaması kesinlikle imkânsızdır. Üstelik mahkûmlar, modern endüstri ve inşaatın yüksek vasıflı işçiler gerektirdiği durumlarda, ancak yeri kazmak gibi en vasıfsız işlerde kullanılabilir.

Ayrıca 1938'e kadar Sovyet sanayileşme görevlerinin çoğu başarıyla tamamlandı (%80'den fazla). Sanayileşme 1928'de başlamış ve fiilen 1939'da tamamlanmıştı.

1938'den önce SSCB'de 1,2 milyondan az mahkûm vardı ve sanayileşmenin en zor döneminde (1934) sadece 0,5 milyon mahkûm vardı. Bu, SSCB sanayileşme yıllarında (1937 yılı dâhil) 'milyonlarca köle-mahkum' olmadığı anlamına gelir - ortalama sayı bir milyondan azdı.

SSCB sanayileşmesinde mahkûmların ortalama yüzdesi, SSCB işgücü kaynaklarının yaklaşık %0,8’iydi. Mahkûmların emeğinin SSCB ekonomisinin inşasına katkısının ihmal edilebilir düzeyde olduğu sonucuna varmalıyız.

SSCB'de cezaların durumu çok karmaşıktı: İç savaştan hemen sonra 4 milyona ulaşan evsiz çocuk varken örneğin ve yine örneğin Polonya, Romanya, Macaristan, Çin, Finlandiya vb. devletlerden SSCB sınırına sızan binlerce özel eğitimli terörist ve komando birliği (bu devletler tarafından ağırlandılar, desteklendiler ve eğitildiler) varken… Ayrıca, SSCB'nin pratikte bir tür askeri kamp olduğu ve bir savaşın diğerini takip ettiği zamanlardı: Orta Asya’daki savaş ('basmatch savaşı'), Çin ile savaş ('KVZhD savaşı'), Japonya ile Hasan çatışması, Japonya ile Halhin-Gol savaşı, İkinci Dünya Savaşı'ndan bahsetmiyorum bile.

Ve tüm bu savaşlara ve ülkenin yıkımına rağmen, Stalin SSCB'sinde toplumdaki mahkûmların yüzdesi, şimdiki ABD'dekiyle aynıydı.

“Gerçekte, 1921'den 1953'e kadar (33 yıl) siyasi karşı-devrimci hükümlü mahkûmların sayısı toplam 3,8 milyonu oluşturmaktadır.”[3]

'Siyasi veya karşı-devrimci suçlular' kimlerdi? Casuslar, parazitler, teröristler, yurt dışından desteklenen haydutlar, Hitler yandaşları, işbirlikçileri, anti-Sovyet ve devlet karşıtı propaganda yürüten kişiler (Nazi ve Japon propagandacıları dâhil) ve devlet karşıtı isyanlara katılanlar, bu suçlardan mahkûm edildi. Ve sürekli savaş içerisindeki Sovyet Hükümeti tarafından tehlikeli olarak kabul edildiler. İç Savaşın yeni bittiği ve Kızıl Ordu'nun SSCB'den ve Bolşevik rejiminden tamamen nefret eden birçok eski muhalifi olduğu dikkate alınmalıdır. Bu "muhalifler" SSCB'ye zarar vermek için her yola başvurmaya hazırdılar.

Bu karşı-devrimci suçlular, sınır dışı edilme ve bazı şehir sürgünleri (765.180 kişi) dâhil olmak üzere çok farklı cezalara çarptırıldılar.

Mahpusların %38,4’ü 5-10 yıl, %35,5’i 3 yıldan 5 yıla kadar, %25,2’si 3 yıldan az ve sadece %0,9’u 10 yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmıştır.

Dolayısıyla Gulag'daki ortalama hapis cezası süresi 4 yıldan azdı – özellikle 'demokrasi ve insan haklarının kalesi' ile karşılaştırırsak, bu durum, ezici bir şey değil; ABD’de 2007'de ortalama hapis cezası 5 yıldan fazlaydı (63 ay) (http://www.albany.eduu/sourcebook/pdf/t5252007.pdf)

Stalin dönemindekinden daha kötü durumda olan ABD-GULAG hakkında çığlıkları neden duymuyoruz?

80'lerin sonunda Michael Gorbaçov, Yeltsin'in zamanında daha da genişletilen sözde bir 'rehabilitasyon komisyonu' kurulmasını emretti. Bu 'komisyon'un vardığı sonuçlara göre: "Başsavcılık ofisinin bilgisine göre, 901.127 kişinin yer aldığı 636.302 dava yeniden açılmış ve bunlardan 637.614'ünün rehabilite edildiği ifade edilmiştir."[4] Lütfen sadece 636.302 davanın yeniden açıldığını unutmayın, çünkü diğer davaların tümünde hiçbir suçlunun "rehabilite" edilmiş durumda sayılamayacağı açıktı.

Kusura bakmayın ama 'milyonlarca kurban' nerede?

Bu 'rehabilitasyon komisyonunun' çalışmasına taraflı dersek, yine de çok yumuşak bir terim olur, çünkü orada olup bitenler kısaca tamamen kanunsuz eylemler olarak tanımlanabilir - insanlar birkaç dakika içinde bir kalabalığın içinde 'rehabilite edildi'! Bariz suçlulardan oluşan 'rehabilite edilmiş' bir kalabalık vardı. Pek çok kişi, General Vlasov'un (Hitler'e katılan ve sivillerin katledilmesine katılan biri) 'masum bir kurban' olduğunu iddia etme girişiminin, yalnızca İkinci Dünya Savaşı gazilerinin kitlesel öfkesi nedeniyle başarısız olduğunu söyleyebilir.

Kamuoyuna sunulan birkaç dava, olağanüstü bir küstahlık gösteriyor: Ellerinde silahlarla Sovyet sınırını geçmeye çalışırken yakalanan teröristlerin, yıkıcıların ve casusların 'tahliyeleri'.

Bu komisyonun başkanı, 'Perestroyka'nın kilit isimlerinden biri olan ünlü yalancı ve hain Yakovlev'di. Komisyona verdiği talimata göre, "mahkeme dışı tüm kuruluşlar tarafından suçlu olarak mahkûm edilen herkes artık masum kabul ediliyor." Bu ifade bir sahtekârlıktır, çünkü bahsedilen askeri mahkemeler ve aslında bir suçlunun suçluluğunun bariz olduğu durumlarda (suçüstü yakalamalarda) davaların daha hızlı işlemesi için oluşturulan mahkemeler olan 'üçlü mahkeme' ("troyka") idi.[5] Onaylanmış suçlarına rağmen tüm bu suçlulara 'baskı kurbanları' deniyordu.

Yeltsin 'rehabilitasyon yasası'na (bölüm 5) göre, aşağıdaki suçlardan mahkemede suçlu olduğu yasal olarak elde edilmiş bir kanıtla doğrulanan insanlar 'masum' olarak adlandırıldı: "Sovyet karşıtı propaganda" (savaş zamanı dahil), Sovyet rejimini karalayan bariz yalanların yayılması, bağlılık bahanesiyle Sovyet vatandaşlarının haklarının çiğnenmesi ve hatta 'bastırılmış' denilenlerin Sovyet hapishanesinden kaçması.

Yani bu, Rusya'daki mevcut rejime göre, birinin sözde "bastırılmış" olduğu için hapisten kaçmasının yasal kabul edildiği veya birisinin Sovyet vatandaşlarının haklarını çiğnemesinin iyi olduğu ve birilerinin savaşta ve savaş öncesi dönemde düşman adına hükümet karşıtı yalanlar söylemesinin ve propaganda yapmasının iyi olduğu anlamına gelir. Bütün bunlar sadece hukuk açısından değil, sağduyu ve adalet açısından da anlam ifade etmiyor.

Tüm bu 'temelsiz toplu rehabilitasyonlar' hainlere yardım edemez.

Yakovlev'i bu tür komisyonların başkanlığına atamanın, Hitler'in Goebbels'i Nürnberg mahkemesi başkanlığına veya Judas Iscariot'u İsa Mesih'in barmenliğine atamakla aynı şey olduğunu söyleyebiliriz.

Bu sınırsız sahtekârlık ve yalanlarla bile, “Yakovlev komisyonu”nun tüm resmi sonucu 637.614 “kurban”dır. “Milyonlarca” mavalının izi yok. Bu bilgiyi Rusya'da bulmak o kadar kolay değil - resmi medyada görünmüyor, dolayısıyla 'milyonlarca kişiye baskı uygulandı' yalanını her gün birçok kez duyabiliyoruz.

Peki, Yakovlev'in Putin ile görüşmesinde iddia ettiği gibi '32 milyon kurban' nerede?[6] Bu iddia, sınırsız bir yalan olduğu anlamına mı geliyor? Evet öyle. SSCB'yi öldürmenin temel kamu motivasyonu buydu, değil mi?

Şu noktayı vurgulamam gerekiyor – “düzinelerce milyon” histerisi bir anlık bir hata değildi – bu bir gerçeği sarma ve gizleme operasyonudur. Açıkça 30 ya da 50 milyon vatandaş suçlu olamaz ve bu doğru olsaydı, o zaman herhangi bir ek kanıt olmadan SSCB insanlığa karşı suçtan mahkûm edilebilirdi. Ama 30 yıldan fazla bir süre içinde 600 bin, hatta 3 milyon 'kurban' olduğunu iddia edersek, bir sonraki soru hemen ortaya çıkar: "Neden onları kurban olarak ilan ediyorsunuz; belki de o zamanların Sovyet yasalarına göre gerçek suçlulardır?" Onları 'mağdur' olarak ilan etmek için bu davaları tüm uygun prosedürlerle adil ve bağımsız bir mahkemede yeniden açmamız gerekiyor ve bundan önce kimse onları 'masum' olarak adlandıramaz.

Yakovlevler, Yeltsinler ve 'Gorbaçovlar' gibi hainlerin adalet yarışında şansları yoktu -'hapisten kaçan tüm mahkûmların masum olduğu' gibi açıklamalarından biri bile onları herhangi bir adil mahkemeden kovmak için ve hatta Yakovlev'in bir sahtekâr olduğunu iddia etmek için yeterli bir neden olurdu. Herhangi bir adil soruşturma durumunda 'kitlesel baskı' iddiasının kazanma şansının olmadığını çok iyi biliyorlardı ve bu nedenle tamamen kendi kitle iletişim araçları tarafından kontrol edilen bu baskı histerisini başlattılar.

Ölüm cezasına çarptırılmış ülke masummuş, bu ne anlama geliyor? Evet öyle. Sovyetler Birliği'ne karşı ileri sürülen insanlığa karşı işlenen korkunç suçlar olduğu iddiası tamamen yanlıştır.

Kaynak: https://www.northstarcompass.org/nsc0901/gulag.htm


[1] 1. В.Н. Земсков. ГУЛАГ (историко-социологический аспект) Социологические исследования. 1991, N. 6, C. 10-27; 1991, N. 7, C. 3-16, http://www.hrono.ru/statii/2001/zemskov.html

[3] 1. В.Н. Земсков. ГУЛАГ (историко-социологический аспект) Социологические исследования. 1991, N. 6, C. 10-27; 1991, N. 7, C. 3-16, http://www.hrono.ru/statii/2001/zemskov.html

[5] Игор Пыхалов НЕВИННЫ ЛИ "ЖЕРТВЫ  РЕПРЕССИЙ" http://www.specnaz.ru/article/?817

3 Eylül 2022 Cumartesi

The Dialectic of Class Struggle

Ezgi Tanya   

The Marxian dialectic is such that humanity will go through stages of thesis which represents the current order. The thesis is then met with an antithesis or the mechanisms by which change is brought about, this charge resulting in a synthesis or progress. This synthesis becomes the new thesis, and the cycle continues. The dialectic represents social change for Marx. This social change being brought about by class struggle. This class struggle is the cause of oppression. The oppressed are always the antithesis of the dialectic; thus, the end of their rulers and the end of their oppression.  The current stage of the mode of production of the dialectic sits at a thesis of a capitalist social system with the bourgeoisie as the ruling class thus the oppressors. Its antithesis then being the proletariat working class who are the oppressed. Thus, Karl Marx thinks the next synthesis will result in communism. If one adheres to the reasoning of the dialectic, it means that at one point the bourgeoisie were themselves the antithesis. The bourgeoisie overthrow their rulers just as the proletariat by their equivalent dialectical relationship is to now overthrow the bourgeoisie. Thus, for Marx, history has been the history of class struggle.

When the bourgeoisie themselves were the antithesis their thesis mode of production was the feudal system and within this system the nobility were the oppressors. According to Marx the factor that allowed the bourgeoisie to overthrow the nobility and foster a mode of production to better suit their needs. This mode was capitalism. Capitalism easily took over, once individuals gained the increasing ability to trade with the east Indian, Chinese and American markets as well as allowing them access to new raw materials for creating new commodities. These new markets created new need for commodities and new levels of manufacturing were needed to keep up with it. The increase of demand turned out to be too much for the feudal guild system which functioned on hereditary static placement of workers. Labor could no longer be divided by guild but instead divide within each workshop. The feudal guild system had monopolized each type of manufacturing, and this proved not flexible enough to survive the new market demand for commodity. The rise of Machine industry paved the way for the true bourgeoisie to arise. The bourgeoisie is defined by Marx as those who own the means of production. Machines that now served as the basis for industry and the basis of the workplace. Machinery are the means of production; it is the difference between manufacturing and industry. Modern industry functions by having the machines as the means one requires to produce things. These means of production are held as the private property by a select few called the bourgeoisie. All others must sell their labor to the owners of the means of production in order to satisfy the want for commodity under the capitalist system.  Moreover, machines allowed for things such as trains to be built and track was laid down to further connect the world market furthering demand. Each economic advancement of the Bourgeoisie was followed by a political or social advancement. The rise of the bourgeoisie leads to social change as the Bourgeoisie has suppresses the other classes of the feudal era. Moreover, it has done this consistently by breaking man’s ties to those who say to be their natural superiors, detached people from religion by putting focus on the material instead of the non-physical spiritual, it has even done away with our notions of sex and gender, reducing people instead to their labor power.  The only thing left when the bourgeoisie are done is self-interest tied to cash payment. It has made people foremost wage laborer’s and secondly their profession. Finally, the bourgeoisie system has turned family ties into economic relations. “The bourgeoisie, historically, has played a most revolutionary part. The bourgeoisie, wherever it has got the upper hand, has put an end to all feudal, patriarchal, idyllic relations. It has pitilessly torn asunder the motley feudal ties that bound man to his “natural superiors” and has left remaining no other nexus between man and man than naked self-interest, than callous “cash payment”.” (Marx/Engels 15) thus, the synthesis that arises from the thesis of the feudal system and the antithesis of the bourgeoisie Is the capitalist society.

Thus, as the dialectic demands another antithesis the working class better known in Marxian philosophy as the proletariat. Because of the dialectic it is that the proletariat will be the end of the bourgeoisie. The bourgeoisie created the proletariat out of their need to exploit labor. The ways in which the proletariat are oppressed and exploited is first through their alienation from their labor. In capitalist industrial production work is very specialized as to optimize time and maximize commodity. This specialization means that the worker does not get to produce a whole product from start to finish and thus, cannot associate their labor with the commodity they helped create. The second form of oppression comes from the bourgeoisie stealing profit from its proletariat by stealing some of their labor power. This can be done because Marx views the capacity to do work, labor power, differently from the physical act of working, labor. It is important to note that labor power is a commodity, it is measured and bought in time rather than weight. Just as one would buy 5lb of lemon one can buy five hours of an individual’s labor power. This is further represented by the fact that the bourgeoisie pays the worker in advance of the selling of the commodity.  This further adds to the workers alienation from his product. The worker only works to be able to survive and enjoy his real life outside of his work.  “is this 12 hours' weaving, spinning, boring, turning, building, shovelling, stone-breaking, regarded by him as a manifestation of life, as life? Quite the contrary. Life for him begins where this activity ceases,”. (Capital 337). The bourgeoisie further oppresses the proletariat, this can be seen in that two people can work ten hours on an assembly line and one of the people is more efficient than the other and they get payed the same, both are denied the equivalence of their labor. The only extent to which the bourgeoisie does care for its proletariat in in sustaining them enough to keep working. The only aim of the capitalist mode of production is to make more capital for the bourgeoisie and keep it monopolized, what Marx calls the M-C-M’ “We have its result without the intermediate stage, in the form M-M', “en style lapidaire” so to say, money that is worth more money, value that is greater than itself. M-C-M' is therefore in reality the general formula of capital as it appeathrs prima facie within the sphere of circulation.” (108 Capital).

The dialectic is not the only reasoning to support the eventual overthrow of the bourgeoisie by the proletariat but also that of the nature of the capitalist system itself. Capitalism periodically goes into crisis due to overproduction “these crises, a great part not only of the existing products, but also of the previously created productive forces, are periodically destroyed. In these crises, there breaks out an epidemic that, in all earlier epochs, would have seemed an absurdity – the epidemic of over-production.” (Marx/Engels 17). The bourgeoisie minimize and monopolize the profit so there is a of massive influx of commodity but no one to buy them. Because the bourgeoisie exploit the wages of their workers to such an extent, they produce large amounts of commodity for low wages. But in the end the workers themselves do not have the money required to buy up this massive influx off commodities. Capitalism's own contradiction leads to its collapse. One cannot monopolize all the means and capital if the bourgeoisie want people to buy things to keep the system going. Finally, since for the first time in the dialectic the antithesis or the oppressed are the majority. Thus, this majority has the power to demand through uprisings, leading to the dialectic synthesis resulting in communism. It is as Marx ends the Communist Manifesto Let the ruling classes tremble at a Communistic revolution. The proletarians have nothing to lose but their chains. They have a world to win. Thus, in conclusion, the relationship between the bourgeoisie and the proletariat does fit that of the dialectic. The bourgeoisie are the capitalist oppressors; they steal the proletariat labor value, cause the alienation of labor to maximize profits and reduce the relationships of the entire society into economic relationships in their striving to prefect the M-C-M’ making money that makes money. In turn the proletariat see the bourgeoisie those who hold the means of production. To use the means to create necessary commodities, the proletariat sells their labor power and allows themselves to be oppressed because the worker must first be willing to sell his labor power in competition for the capitalist system to function. Thus, is the downfall of capitalism when the proletariat refuse to work for the bourgeoisie. 

Tuesday, November 26, 2019

Bibliography

Marx/Engels Selected Works, Vol. One, Progress Publishers, Moscow, 1969, pp. 98-137;
Marx, Karl. Capital. Place of publication not identified: Theclassics Us, 2013.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]