Marksist Araştırmalar [MAR] | Komünizm: Tarihin Çözülen Bilmecesi

21 Temmuz 2013 Pazar

Komünizm Tarihin Çözülmüş Bilmecesidir – Karl Marx

Hazırlayan: Mahmut Boyuneğmez


“Komünizm tarihin çözülmüş bilmecesidir” cümlesi, 1844 El Yazmaları adlı yapıtta yer alır. Marx’ın 1844 Nisan-Ağustos ayları arasında iktisat ve felsefe alanındaki düşüncelerini yansıtan bu yapıtta, burjuva iktisada yönelttiği ilk eleştiriler bulunur. Marx, iktisadi olguları ve süreçleri birbiriyle ilişkilendirmenin gereğine inanmakta, iktisadi yabancılaşma olgusu üzerinden eleştirisini ortaya koymaktadır. Emeğin yabancılaşması, özel mülkiyete dayalı iktisadi ilişkilerin bir ürünü olarak görülmektedir. Özel mülkiyet de, emeğin yabancılaşmasının bir sonucu olarak değerlendirilir. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, bu nedenle, işçi sınıfının iktisadi ve siyasal kurtuluşu için zorunlu görülmektedir. Komünizm, özel mülkiyetin ve dolayısıyla insanın her türlü yabancılaşmasının yok olması olarak algılanmaktadır. Burada Marx, komünizmi, Hegel ve Feuerbach’tan devraldığı felsefi kavramlar aracılığıyla değerlendirmektedir. Ancak Hegel’in Hukuk Fesefesi’nin eleştirisinden sonra, burada da bir Hegel eleştirisi bulunur. Keza 1844 Elyazmaları’nda, Feuerbach’ın dar felsefi perspektifi ve “insan” algısı da aşılmıştır. Elyazmaları’nda Marx ayrıca, ütopik sosyalizmin ülküler şeklinde ileri sürülen yaklaşımlarını da eleştirmektedir. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasının, “gerçek bir komünist eylem”i gerektirdiği vurgulanmaktadır.

Bu yapıt, tarihsel materyalizmin oluşum sürecinde yazılmış olup, kavramsal açıdan bir geçiş dönemini yansıtır. Dolayısıyla 1844 Elyazmaları, Alman İdeolojisi adlı yapıttaki kavramsal düzeye henüz ulaşılmamış olduğu gözetilerek okunmalıdır.

Peki, bu cümle ne anlama gelmektedir? Önce cümlenin geçtiği yeri alıntılayalım:

[[Komünizm, insanın yabancılaşması olarak özel mülkiyetin pozitif aşılması ve böylelikle insanın özünün insan tarafından ve insan için gerçek sahiplenilmesi; komünizm, bir toplumsal varlık halinde insanın kendine tümüyle geri dönüşü – bu geri dönüş bilinçle tamamlanır ve önceki gelişimin tüm zenginliğini kucaklar. Bu komünizm, tam gelişmiş natüralizm olarak hümanizme eşittir ve tam gelişmiş hümanizm olarak natüralizme eşittir; insanla doğa arasındaki ve insanla insan arasındaki çatışmanın/ihtilafın hakiki çözümüdür – varoluş ile öz, nesnelleşme ile kendini olumlamanın, özgürlük ile zorunluluk, birey ile insanlık arasındaki çekişmenin gerçek çözümüdür. Komünizm tarihin çözülmüş bilmecesidir ve kendisini bu çözüm olarak bilir.
Tarihin tüm hareketi, komünizmin fiili oluşum eylemi – ampirik varlığının doğum eylemi – olarak, böylelikle, onun düşünen bilinci için onun oluşumunun bilinen ve kavranmış hareketidir (…)
Özel mülkiyet hareketi, daha doğrusu iktisadi harekette tüm devrimci hareketin zorunlulukla ampirik ve teorik temelini bulduğunu görmek kolaydır.]][i]
Bu cümleler, Marx’ın 1844 gibi erken bir tarihte bile, belirli bir tarih anlayışının olduğunu göstermektedir. Tarihsel akış içerisinde insanlığın ürettiği tüm maddi ve düşünsel zenginlik kapsanarak, komünizme doğru ilerlenecektir. Tarihin natürel gelişimi, gerçek bir hümanizme varacak, bu gelişimin komünizme varmasıyla, insanlar arasındaki çatışmalı ilişkiler ve doğayla olan uyumsuzluk ortadan kalkacak, natüralizm gerçekleşecektir. İktisadi yabancılaşma, diğer bir deyişle insanın çalışarak kendi potansiyelini gerçekleştirmesi yerine onu sefilleştiren yabancılaştırıcı ilişkiler, komünizmde aşılacaktır.
Tarihin hareketinin kavranmaya başlanması, bu bilinçlilik, komünist fikirlerin oluşumuyla çakışır. Tarihin devindiricilerini kavramaya başladığımızda, aynı zamanda onun ne yöne doğru seyredeceğine ilişkin genel bir yaklaşıma da sahip oluruz. Komünizm bu anlamda, tarihin kavranmış ve dile getirilmiş bilincidir. İnsanlığın bugüne kadar tam olarak kavrayamadan oluşturduğu tarihsel gelişim, artık ana hatlarıyla, içerdiği devindirici güçlerle, üretilen fikirlerin işlevleriyle birlikte kavranabilir durumdadır. Artık bu bilmece çözülmeye başlamış, geliştirilen bir tarih bilinci de tarihteki yerini almıştır. Komünizm, tarihsel hareketin bir ürünü olarak, gelişen tarih bilincidir.
İnsanlık için iyi niyetli bir temenni ya da geleceğe ilişkin ütopist bir ülkü olmadığı, gelişimin ancak bir düzeyinden sonra oluşmuş olmasından anlaşılmalıdır. İnsanlığın tarihin daha erken dönemlerinde, komünizme geçişi gerçekleştirebilecek düzeyde bir gelişimi olmamıştır; bu durum komünizmin bir bilinç biçimi olarak ancak iki yüzyıl kadar önce gelişebildiği gerçeğini de kapsar.
Tarihte, bilinçte kavranan bir sorun belirmeye başladı mı, işte o zaman bu sorunun gerçek toplumsal hayatta çözümünü sağlayacak güçlerin de filizlendiği ve geliştiği gözlenir. Tarihsel ilerleme ve bu ilerlemenin bilinçli ifadesi, artık bütünleşik bir gelişime tabidir.
Yeryüzünün ve doğanın tüm olanakları, taşıdığı potansiyel güçler, ancak uzun bir tarihsel süreç içerisinde değerlendirilebilmiş ve kavranmaya başlanmıştır. Bu potansiyeller, doğanın ürünleri tüm insanlık tarafından eşitlikle ve özgürlükle sahiplenilemiyorsa, bunun nedeni özel mülkiyete dayalı kapitalist iktisadi ilişkilerdir. Bu ilişkilerin bir devrimle ortadan kaldırılması, toplumdaki gerçek güçler arasındaki çelişkilerin zorunlu bir sonucu olacaktır. Gelişimi sağlayan çelişkiler, aşılmaya mahkûmdur. İşte o zaman insanlık, gerçek bir hümanizmi yaşayacaktır.



[i] http://www.marxists.org/archive/marx/works/1844/manuscripts/comm.htm. “Communism as the positive transcendence of private property as human self-estrangement, and therefore as the real appropriation of the human essence by and for man; communism therefore as the complete return of man to himself as a social (i.e., human) being – a return accomplished consciously and embracing the entire wealth of previous development. This communism, as fully developed naturalism, equals humanism, and as fully developed humanism equals naturalism; it is the genuine resolution of the conflict between man and nature and between man and man – the true resolution of the strife between existence and essence, between objectification and self-confirmation, between freedom and necessity, between the individual and the species. Communism is the riddle of history solved, and it knows itself to be this solution.
||V| The entire movement of history, just as its [communism’s] actual act of genesis – the birth act of its empirical existence – is, therefore, for its thinking consciousness the comprehended and known process of its becoming. Whereas the still immature communism seeks an historical proof for itself – a proof in the realm of what already exists – among disconnected historical phenomena opposed to private property, tearing single phases from the historical process and focusing attention on them as proofs of its historical pedigree (a hobby-horse ridden hard especially by Cabet, Villegardelle, etc.). By so doing it simply makes clear that by far the greater part of this process contradicts its own claim, and that, if it has ever existed, precisely its being in the past refutes its pretension to reality.
It is easy to see that the entire revolutionary movement necessarily finds both its empirical and its theoretical basis in the movement of private property – more precisely, in that of the economy.”

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın Önsözü

Hazırlayan: Mahmut boyuneğmez

“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar”. (Marx)


Üretim ilişkileri ve üretici güçler kavramlaştırmasının yer aldığı bu cümleyi Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya Önsöz’de yazar. Marx, bu eserin elyazmasını yayıncıya 26 Ocak 1859’da, önsözünüyse 23 Şubat 1859’da gönderir. 1000 adetlik ilk baskısı 11 Haziran 1859’da gerçekleşir. Bu eser 15 yıllık araştırmanın ürünüdür. Katkı ilk önce iki kısım şeklinde tasarlanır. Çalışmanın ilk kısmı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adıyla yayınlandıktan sonra, ikinci kısım olarak tasarlanan çalışma genişletilerek, Kapital (alt başlığı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı) adıyla ayrı bir esere dönüştürülür.

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, iki bölümden oluşur: “Meta” ve “Para ya da Basit Dolaşım”. Eserin ilk bölümünde metaların ikili doğası, kullanım-değeri ile değişim-değeri ve emeğin ikili karakteri, somut emek ile soyut emek üzerinde durulur. Değerin tek kaynağının, emek olduğu vurgulanırken, değişim-değerinin bir iktisadi-toplumsal ilişkiyi temsil ettiği kavranmıştır. İkinci bölüm, Marx’ın para ve para dolaşımı teorisinin en olgun ve ayrıntılı yorumudur. Bu bölüm, Kapital’de buna karşılık gelen bölümden daha ayrıntılıdır. Dünyada para ve paranın dolaşımı üzerine yazılmış eserler arasında, bahsettiğimiz bu ikinci bölümün ayrıcalıklı bir yeri ve değeri bulunmaktadır.

Önsöz, tarihsel materyalizmin temel ve klasikleşmiş yaklaşımını ortaya koymaktadır. Bu “önsöz”, formülasyonları açısından yüksek derecede yoğunlaştırılmış, arı soyutlamalar içermektedir. Toplumsal-tarihsel ilişkilerin ilerleyişindeki mantık, yüksek bir soyutlama kapasitesiyle sıkıştırılmış/yoğunlaştırılmış bir biçimde sunulur. Bu metindeki düşüncelerin sahip olduğu arılık ve parlaklık, yüksek basınç altında kalan kömürün elmasa dönüştüğünde sahip olduğu saflığa ve ışıltıya benzer. Laboratuvar ortamında bir miktar kömürü elmasa dönüştürmek için, muazzam bir çaba ve emeğin harcanmasının gerekmesi gibi, içerdiği düşüncelerin aşırı yoğunlaştırılmış bir biçimde sunulduğu “önsöz” gibi metinlerin oluşumu için de, yılların birikimi bir zorunluluktur.

Peki Marx, bu “önsöz”de ne anlatmaktadır?.. Marx'ın 1859 yılına kadarki çalışmalarının sonucunda ulaşmış olduğu genel sonuç üzerine, şöyle bir çeşitleme yapılabilir:

İnsanlar, toplumsal var oluşlarını üretirken, bireysel iradelerinin ürünü olmayan, geçmişten devraldıkları belirli üretim ilişkileri içerisinde bulunurlar. Üretim ilişkileri, insanların sahip oldukları üretim kapasitesine, üretim beceri ve bilgilerine, üretim tekniklerine, üretimin organizasyon biçimlerine uygundur. Üretime katılan bu güçler arasındaki ilişkilenme biçimleri, üretim ilişkileri olarak gözlenir. Tüm üretim süreçlerinde yer alan üretim ilişkileri toplamı, her toplumun temelini ya da iktisadi yapısını oluşturur. Bu temelle etkileşimler içerisinde hukuki ve siyasal üst-yapılar ile toplumsal bilinç biçimleri/ideolojiler bulunur. Toplumsal maddi yaşamın üretim tarzı, başka bir deyişle üretimin biçimi ya da üretim süreçlerinin kapsamında yer alan sınıfsal ilişkilerin kuruluşu, toplumsal ilişkileri, siyasal ve entelektüel eylemleri/aktiviteleri ve süreçleri genel olarak koşullandırır, onların gelişiminin ulaşabileceği çerçeveyi çizer.

Toplumsal varlıklar olan insanların aralarında var olan ve geliştirdikleri ilişkiler, onların toplumsal bilinç biçimlerini, ideolojilerini belirler. Toplumların üretim sürecine katılan ve aralarında belirli üretimsel ilişkilere sahip üretim güçleri, sahip oldukları üretim ilişkileriyle birlikte tarihsel akış içerisinde gelişim halindedir. Üretici güçlerin gelişimi, yeni sınıfların belirmesi, üretim tekniklerinde, kullanılan üretim araçlarında gözlenen değişimi anlatır. Yaygın olarak var olan ve baskın olan üretim ilişkileri, başka bir anlatımla hali hazırdaki sınıflar arası ilişkiler, yeni ve farklı üretim güçlerinin belirmesiyle ve gelişerek yaygınlaşması sonucunda, aşılması gereken ve eskimiş ilişkiler durumuna düşer. Var olan toplumun bağrında gelişen yeni sınıflar/üretim güçleri ile bunların arasındaki sınıfsal ilişkiler/üretim ilişkileri, hali hazırdaki mülkiyet biçimiyle, var olan fakat yok olmaya yüz tutmuş eski sınıfsal ilişkilere, dolayısıyla üretim ilişkilerine karşıtlık oluşturur. Üretici güçlerin toplamına bakıldığında, bu güçlerin gelişimi, beraberinde yeni üretim tekniklerinin, organizasyonlarının ve yeni sınıfların şekillenmesi demektir. Üretim güçlerindeki bu gelişim, var olan ile gelişmekte olan üretim ilişkileri arasındaki bir karşıtlığı, var olan ile gelişen sınıflar arasında bir karşıtlık ve nihayetinde çatışmayı getirir. Eski üretim ilişkileri, gelişmekte olan yeni üretim güçlerinin ayak bağı, onların engeli olur. Bir toplumsal devrim çağı boyunca, gelişen üretici güçlerle ve onların arasındaki üretim ilişkilerinin biçimiyle, mevcut üretim güçleri ve ilişkileri arasındaki çelişki aşılır. Böylelikle toplumsal iktisadi yapıda yeni üretim güçlerinin ve beraberlerinde getirdikleri üretim ilişkilerinin egemenliği kurulur. Toplumsal devrim çağı boyunca bilimsel ve teknik ilerlemede geçmişte görülmemiş bir atılım, üretim tekniklerinde hızlı bir gelişimle birlikte, üretim koşullarında büyük bir alt üst oluş ve yenilenme gerçekleşir.

Yeni gelişmekte olan sınıfsal güçlerin çıkarlarını, aralarındaki üretim ilişkilerini, düşünsel, siyasal, sanatsal, dinsel, hukuki düzeyde temsil eden ve yansıtanlar, eski toplumsal ilişkileri yansıtan, onların korunmasına ve yeniden üretimine yarayan hukuki, siyasal, dinsel, sanatsal ve felsefi düşünüş biçimleriyle çatışmaya girişirler. Toplumsal devrim çağının iki yanı bulunur; iktisadi temelde gerçekleşen, yeni üretim güçlerinin ve filizlenip gelişen yeni üretim ilişkilerin kuruluşu ve yaygınlaşmasını içeren bir yan ile buna bağımlı olarak şekillenen bir üstyapısal çatışma ve alt üst oluş. Yeni gelişen güçler, eski sınıflarla ve onların toplumsal düzenine karşı çatışmaya girerler. Bunun en bilenen örneği, burjuvazi ve oluşum halindeki proletaryanın, kabaca 16.-19. yüzyıllar arasında, feodal sisteme karşı mücadele yürütürken, bu dönemde iktisadi temeldeki değişim tarafından koşullanmalarıdır.

Toplumsal dönüşüm süreci olan toplumsal devrimlerin, maddi bir temeli her zaman vardır. Toplumsal devrimlerde gözlenen toplumsal değişimi, çağlarının siyasal, ideolojik, sanatsal üretimleriyle, entelektüel alanda geliştirilen yeni fikirlerle, açıklamak doğru değildir. Eski toplumsal düzenin yok oluşu için, içerisinde yeni üretim güçlerinin filizlenmiş ve gelişiyor olması, yeni ve gelişen üretim ilişkilerinin maddi varlık koşulu olan sınıfsal güçlerin, yeni tekniklerin, üretim organizasyonlarının belirmesi ve bilimsel atılımların oluşması zorunludur. Yeni ve daha ileri üretim ilişkileri, yeni bir düzeni işaret eden fikirlerle, ilerici siyasal eylemlerle, dini, sanatsal, hukuki yaratımlarla kurulmaz. Bu fikirler, eylemler ve yaratımlar, toplumsal yaşamın maddi yanındaki/üretim süreçlerindeki devrimci gelişime bağlı olarak gelişen, toplumsal devrim sürecinin ürünleri ve aynı zamanda bu sürece katılan öğelerdir. İnsanlığın, politik, sanatsal, hukuki ve düşünsel açıdan gündemine aldığı sorunlar, aslında çözülmeye yüz tutmuş ya da çözümü için gerekli maddi koşulların olgunlaşmış olduğu sorunlardır. Toplumsal devrim dönemlerinde toplumsal sorunların çözümü için zorunlu olan iktisadi temeldeki değişim süreci devrimci bir şekilde işlemektedir.

Burjuva/kapitalist üretim biçimi, bağrında yeni toplumun üretici gücünü, işçi sınıfını oluşturmuştur. Bu üretim biçiminde üretim teknikleri, makineler, teknoloji ve bilim, yeni ve daha ileri bir üretim biçimini mümkün kılacak biçimde gelişmektedir. Toplumların tarih-öncesinin karakteristik özelliği, üretim ilişkilerinin sınıflar arasındaki karşıtlık biçiminde var oluşudur. Kabaca şimdiye kadar var olan toplumsal biçimlenmeler, Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzının egemen olduğu çağlarla anılabilir. Bütün bu çağlarda ya da bu çağlara egemen olan üretim biçimlerinde, üretime katılan güçler, eş deyişle sınıflar arasında uzlaşmaz karşıtlıklar bulunur. Proletaryanın tarih sahnesinde belirip, onun çıkarlarını temsil eden politik, ideolojik, sanatsal ve diğer entelektüel yaratımların gelişmesi, üretim tekniklerindeki, bilim ve teknolojideki gelişmeler, tarih-öncesinin tüm toplumsal biçimlenmelerinde üretim süreçlerinde gözlenen sınıfsal karşıtlığı çözüme bağlayacak, üretim ilişkilerinin çelişik karakterine son verecek koşulların oluşumunu anlatır.

Devrimci fikirlerin, politikaların, sanatsal yaratımların oluşumu, devrimci sınıfların varlığına bağlıdır. Burjuvazi devrimci bir sınıf olarak belirirken, bu böyleydi. Şimdi proletarya, kapitalist üretim ilişkilerine son verecek bir devrimci atılım sürecini gerçekleştirmeye muktedir sınıftır. Kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki bir güç, çağımızın devrimci kapasiteye sahip sınıfı olan proletarya, tarih-öncesinin sınıflı toplumlar dünyasına son verecek, kapitalist üretim biçimiyle birlikte gelişen bilim ve teknolojiyi kullanarak, insanlığın gerçek tarihini başlatacaktır. Bu yeni toplumsal biçimlenme, yeryüzündeki bütün doğal ve toplum eliyle geliştirilmiş imkânlardan yararlanma hakkını yeryüzünde doğmuş bütün insan soyuna sunacaktır. Çünkü doğanın olanakları, ürünleri ve güzellikleri ile tüm insan soyunun emeğiyle şekillenmiş toplumsal-tarihsel yaratımlar ve uygarlığın nimetleri, özel mülkiyet altında tutulamaz. Doğanın ve toplumsal emeğin yaratımlarının burjuva sınıf tarafından özel mülkiyet altında tutulması bir paradokstur. Bu paradoksun çözümü için gerekli koşullar, kapitalist üretim tarzıyla birlikte yakalanmıştır. Dünya sosyalist devrim süreci, yeni ve son toplumsal devrim süreci olacaktır.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

İnsanın Özü – Mahmut Boyuneğmez


“İnsanın özü, toplumsal ilişkiler bütünüdür” ifadesi, Feuerbach Üzerine Tezler’de yer alır. Bu ifade, Tezler’in 6.sının 3. cümlesini oluşturur.

Marx “Feuerbach Üzerine Tezler”i, Brüksel’de, muhtemelen Nisan 1845’de yazmıştır. Tezler, Marx’ın 1844-47 defterinde, “1) ad Feuerbach” (Feuerbach Hakkında) başlığının altında yer alır. Bu 11 tez ilk kez, Engels’in, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu başlıklı çalışmasının 1888 baskısının ek bölümünde yayınlanmıştır. Marx’ın yayınlanmalarını düşünmediği kısa notları, okurlar için daha anlaşılır kılmak isteyen Engels, Tezler’i yayına hazırlarken, bir dizi rötuş ya da küçük değişiklik yapmıştır. Özgün metin ilk olarak 1924’te SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından Almanca ve Rusça olarak yayınlanmıştır. Tezler İngilizcede, K. Marx and F. Engels, The German Ideology [Alman İdeolojisi], Parts I & III, Lawrence and Wishart Ltd., London, 1938’de yayınlanmıştır. Düzenlenmiş metnin ilk İngilizce çevirisiyse, F. Engels, Feuerbach. The Roots of the Socialist Philosophy [Feuerbach. Sosyalist Felsefenin Kökleri], Chicago, 1903’ün ekinde yayınlanmıştır.

Tezler’in 6.sı şöyledir:

[[Feuerbach, dinsel özü, insanın özüne indirger. Ama insanın özü [insan doğası], her bir bireye içkin bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Bu gerçek özün eleştirisine girişmeyen Feuerbach, bu nedenle: 1. tarihsel akıştan uzaklaşıp dinsel duyguyu kendisiyle tanımlamak ve soyut - yalıtılmış - bir insan bireyinin varlığını temel almak zorundadır; 2. dolayısıyla, insanın özü, onun tarafından yalnızca “tür” olarak; içsel, dilsiz, çok sayıda bireyi sadece doğal şekilde birbirlerine bağlayan genellik olarak kavranabilir.]] (Çeviren: Erkin Özalp)

Peki, bu aforizmik ifadenin anlamı nedir? İnsanın bir özü ya da bir “insan doğası” var mıdır?.. İnsanın doğuştan gelen biyolojik/doğal özellikleri, evrensel bir insan doğasının var olduğunu gösterir diyebilir miyiz? İnsanın doğuştan gelen/doğal ihtiyaçlarının, sahip olduğu güçlerin (yetkelerin) ve yetilerin (kabiliyetlerin) “insan doğası” kapsamında değerlendirilmesi bizi, toplumsal ilişkilerin insani özellikler üzerindeki belirleyiciliğini reddetmeye götürmeli midir? Toplumsal ilişkiler, insani özellikleri (tümüyle) belirler mi yoksa (kısmen, doğuştan gelen özellikleri dışarıda bırakacak şekilde) koşullar mı? İnsana ait üretim ve dil gibi özellikler, toplumsal ilişkiler içerisinde açığa çıkar ya da görünür hale gelir mi denmelidir, yoksa bu özelliklerin toplumsal olduğu, toplumun yapısına içkin olduğu mu belirtilmelidir?.. Norman Geras, Marx ve İnsan Doğası - Bir Efsanenin Reddi adlı çalışmasında, bizim perspektifimize karşıt bir konumu savunur (bkz; Norman Geras, a.g.e., Çevirenler: İsmet Akça-M. Görkem Doğan, Birikim Yayınları, Birinci Baskı, 2002). Başka sorular eklenerek, bu konuda bolca çeşitleme yapılabilirse de, bu kadarını sormuş olalım ve bakışımızın ne olduğunu kısaca ortaya koyalım. Fakat önce “ifademizin”, yer aldığı bağlamı değerlendirelim.

Feuerbach, insanların tarih boyunca doğayı araştırarak elde ettikleri bilgileri, dinsel bilinçlilikte simgesel olarak tanrının her şeyi bilmesi şeklinde yansıttıklarını düşünür. İnsanların bazı duygu ve düşüncelerinin yabancılaşarak dinsel düşünüş ve duygu formlarına dönüştürüldüğüne inanır. Ona göre bir “tür” olarak insanların sahip olduğunu düşündüğü ve her bireyde bulunduklarını kabul etmek durumunda kaldığı özellikler, dinsel inançlar, simgeler, duygular biçimine dönüşür. “İnsan” ve “insanın özellikleri” şeklinde bir soyutlamaya başvuran Feuerbach, bu soyutlamadan yola çıkarak dinin varoluşunu açıklar. Oysa insanlar toplumsal ilişkileriyle vardır ve bu ilişkiler dinlerin oluşumunda belirleyicidir. “İnsanı“ ve özelliklerini düşünürken, toplumsal ilişkileri hesaba katmamak hatadır. Toplumlarsa tarihsel gelişim gösterir.

“İnsan”, toplumsal canlı varlıktır. İnsanların beslenme, barınma, giyinme, ısınma, uyuma ve dinlenme, cinsel ilişki gibi doğuştan gelen, arkadaşlık ilişkisi ve kişisel gelişim (çeşitli uğraşılar edinme, bazı uğraşılarda derinleşme, yetenekler kazanma ve bunları uygulama) gibi kazanılmış ihtiyaçları vardır. İnsanın “konuşma” yetisi için sahip olduğu anatomik/fizyolojik potansiyeli de doğuştan gelir. Alet üretimi için önemli bir özellik olan başparmağın oppozisyon hareketini yapabilme özelliği, dik yürümeye uygun anatomisi de doğuştan gelir ve genetik olarak kodlanmıştır. Fakat bu potansiyellerin kullanımı toplumsal ortamda gerçekleşir ve açığa çıkar. Toplumsal ilişkilerin varlığında, uzun bir çocukluk ve gençlik dönemi boyunca konuşma, soyut düşünme, planlı ve amaçlı çalışma ya da üretim becerileri gelişmektedir. Hatta toplumdan yalıtılmış çocukların konuşamamaları yanı sıra dik yürüme özelliğine fiilen sahip olmadığı da gözlenmiştir. İnsani duygular, düşünme biçimleri, inançlar, önyargılar, fobiler toplumsal ilişkiler içerisindeki insanların özellikleridir. Bunların kuşaklar arasında aktarımı, bireylerde yeniden üretimi toplumsal ortama, toplumsal pratiklere ve ilişkilere ihtiyaç duyar, bunlara bağlıdır. Bunun anlamı, insani özellikler ya da onu hayvanlardan ayırt eden özellikler olarak görülebilecek üretimin, dilin, düşünmenin, bilgilerin ya da dinsel inanışın, sanatın, felsefenin vb. “toplumsal” olduğudur. Bunları belirleyen toplumsal ilişkilerdir.

Toplum, bireylerin niceliksel birliğinden oluşmaz. Toplum, insanlar arası ilişkilerle kuruludur. İnsanlar biyolojik ihtiyaçlarını, tarihsel-toplumsal ilişkiler içerisinde giderir. Bu ihtiyaçların karşılanma biçimi, tarihsel-toplumsal koşullara bağlıdır. Dolayısıyla bu biçimler değişkendir. Beslenme ya da yetersiz beslenme/aç kalmanın biçimi, giyinme biçimleri, barınma ve ısınma biçimleri, bütün bunların tarihsel akış içerisinde somut toplumsal formlar aldığı ve faklı yollarla gerçekleştiği açık olmalıdır. Cinsel dürtülerin karşılanmasının ve baskılanmasının da, toplumsal-tarihsel süreçte farklı biçimleri olmuştur; çok eşlilik, tek eşle aşk, tecavüz, “ilk gece hakkı”, ensest ilişki gibi… İnsanların kazandığı yetenekleri uygulamasının, uğraşılar edinmesinin ve bazı uğraşılarında derinleşmesinin çerçevesini de içinde bulundukları tarihsel kesit ve toplumsal yapı çizer. Tarihsel gelişim içerisinde insanlar hem yeteneklerini, hem de ihtiyaçlarını zenginleştirmiş, çeşitlendirmiştir.

“Üretim”, “dil”, “ihtiyaçlar”, “insani özellikler” gibi soyutlamalar, akıl yürütürken kolaylık sağlayan kavramlaştırmalar olarak görülmelidir. Bütün bunların “gerçekliği içerisinde” incelenmesi ve düşünülmesi gereklidir. Tarihsel “somut” nedir, buna bakılmalıdır. Örneğin farklı üretim modlarında, işbölümünün farklılaşıp çeşitlendiğini, farklı alet, makine ve cihazların kullanıldığını; farklı toplumlarda birbirinden değişik birçok dilin üretildiğini unutmamak gerekir. Tarih boyunca yeni toplumsal ihtiyaçlarının yaratıldığını ve bunların farklı tatmin edilme yollarının geliştirildiğini de…

Evet, “insan” üreticidir, biyolojik ihtiyaçları vardır, hayvanlardan onu ayırt eden yeteneklere, dile ve soyut düşünme özelliğine sahiptir. Evet, “insan” sanata, bilime, teknolojiye, felsefeye, siyasete, ideolojilere, hukuka da sahiptir. Bütün bunlara bakılarak bir “insan özü” ya da “insan doğası” saptanabilir. Bunların insanı insan yapan özellikler olduğu söylenebilir. Fakat hepsi gerçekliğinde, toplumsal ilişkilerin bileşeni olarak ya da bu ilişkilerle birlikte var olur, bu ilişkilerin ürünü ya da belirlenenidir. “İnsan”ın gerçekliği, toplumdur. “İnsanlık” ya da “insan olmak”, toplumsallıktır/toplumsaldır. Toplum, “insan”ın doğduğu ve oluştuğu ortamdır. Toplum “insan”ın yaşamıdır.

Camera obscura nedir?

Mahmut Boyuneğmez

Türkçe’de metafor, eğretileme ve istiare aynı anlamlara sahiptir. Türk Dil Kurumu (TDK) Yayınları’nın Türkçe Sözlük’ünde “istiare” kelimesinin anlamı şu şekilde açıklanmaktadır: “Bir şeyi anlatmak için ona benzetilen başka bir şeyin adını eğreti olarak kullanma, eğretileme.” (Türkçe Sözlük, TDK Yayınları, 10. baskıdan yapılan tıpkı basım - Yoğun disk armağanlı, s. 988) İstiare, Arapça’dan dilimize aktarılmış, metafor ise Fransızca’dan geliyor.

“Camera obsura”, karanlık kutu ya da fotoğraf makinesi anlamına gelmektedir. İçerisinde ters ya da baş aşağı duran görüntü oluşur. Camera obscura, ışığın küçük bir delikten geçerek karanlık bir kutunun içindeki yüzeye nesnenin görüntüsünü baş aşağı (ters) yansıtması düzeneğidir.


“Camera obcura” benzetmesini yapan, bu metaforu kullanan Marx’tır. Marx, Engels’le birlikte yazdıkları Alman İdeolojisi adlı kitapta, bu metaforu, ideolojilerin işlevini açıklamak amacıyla kullanır.

“Bilinç hiçbir zaman bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz ve insanların varlığı, onların gerçek yaşam süreçleridir. İnsanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde sanki camera obscura’daymış gibi baş aşağı çevrilmiş bir biçimde görülüyorsa, nesnelerin gözün ağ tabakası üzerinde ters durmalarının onların dolaysız fiziksel yaşam süreçlerinin yansıması olması gibi, bu olgu da, insanların tarihsel yaşam süreçlerine aynı şeyin olmasından ileri gelmektedir.” (K. Marx – F. Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], Çeviren: Sevim Belli, Beşinci baskı, Sol yayınları, s. 45)

İdeoloji kavramını ilk kez Alman İdeolojisi’nde kullanan Marx’ın, daha önceki eserlerinden gelen bir yaklaşımı, burada daha olgun bir kavrayışla ifade ettiği görülmektedir. Kavrayışı materyalisttir. İdeolojilerde bulunan fikirler, ahlak, din ve hukuki tasarımlar, hatta hayal ürünü düşünceler bile, bu dünyanın ve insanların ürünüdürler. İnsanların ideolojik fikirleri nasıl ürettiği anlaşılmak isteniyorsa, dikkate alınması gereken temel gerçeklik, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkilerin yansımaları ve yankıları, ideolojiler alanında bulunur. İdeolojilerin oluşumunda ve yeniden üretimindeki önemli bir düzenek “ters çevirme”dir. Gerçekliğin başağı, tersyüz olmuş biçimde algılanması ve kavranması, ideolojilerin bir işlevidir.

İnsanların “dünyayı” algılaması ve kavraması nasıl oluyor da ideolojik formlara dönüşebiliyor, nasıl oluyor da “gerçeklik” baş aşağı bir biçimde algılanabilmektedir?.. İşte bu “giz”in sırrı, toplumsal yaşamda, toplumsal pratiklerde ve ilişkilerde bulunmaktadır. Ters çevirme ya da baş aşağılığın, kaynak ve kökeni toplumsal-tarihsel yaşamdadır. İnsanların içerisinde bulunduğu koşullar, ilişki biçimleri değiştiğinde, insanların gerçeklikle etkileşimi değişecek, gerçekliğin algılanması ve kavranmasında kullanılan zihinsel düzenekler de farklılaşacaktır.

Gerçekliğin algılanma ve kavranma yoluna, başka bir ifadeyle gerçekliğin zihin düzleminde yeniden-oluşturulma düzeneklerine burada değinmiyoruz. Bu konuda [İdeolojilerin Realist Teorisi - Mahmut Boyuneğmez] adlı makalenin okunmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. Fakat bu konunun tartışılır olduğunu belirtmek de gerekiyor. Zihinsel ideolojik düzenekler mi, ideolojik sanıların, fikirlerin, duygulanım biçimlerinin oluşmasında rol oynuyor, yoksa “tersine dönmüş bir dünya”daki olgular ve süreçler, insanların zihnine, herhangi bir toplumsal belirlenmişliğe tabi olmayan insan beynine doğrudan yansıyor?.

Bize göre, toplumsal ilişkilerin durumu, ideolojilerin oluşumunda belirleyici bir zemin sunmaktadır. Yani (metafizik) ideolojiler, bir grup insanın uydurduğu basit bir yalan değil, çarpık bir dünyanın, çarpık bir bilincidir. İnsanların maddi dünyayı üretme biçimleri, onların düşüncelerini üretme biçimlerini de koşullar. Eğer üretim ilişkileri sömürüye ve yabancılaşmaya dayanıyorsa, bu temel üzerinde yükselen ahlak, din ve hukuk da bu sömürüyü "doğal" veya "kutsal" gösteren birer ideolojik sis bulutu oluşturur. Kapitalist toplumda ilişkiler "şeyleşmiş" bir biçimde yaşanır. İnsanlar arasındaki sosyal bağlar, metalar arasındaki bir ilişki gibi görünür. Camera obscura burada devreye girer: Gerçekte üretimi yapan "emek" iken, ideolojik düzlemde zenginliği yaratanın "sermaye" olduğu sanılır. Öz ve görünüş arasındaki bu kopukluk, ideolojik tersyüz oluşun zeminidir.

Öte yandan insanları, bu ilişkiler içerisinde, gerçeklikle etkileşimleri içerisinde dikkate almak gerekmektedir. Toplumsal yaşamın içerisindeki konumlanma noktası; aile, okul ve iş hayatındaki ilişkiler üzerinden içine girdiği etkileşimler, ideolojik motiflerin aktarımını sağlayan kurumlar, araçlar, kültürel pratikler… Bütün bunların, ideolojilerin zihinlerdeki oluşumu ve sonrasındaki yeniden üretimi açısından önemi bulunmaktadır. Aile, okul, medya ve iş hayatı; ideolojik motiflerin aktarım istasyonlarıdır ve birey, bu kurumlar içinde sadece bir "alıcı" değil, aynı zamanda “çarpık bilinci” yeniden üreten bir öznedir. İnsanların gerçekliği algılaması ve kavramasında kullanılan yollar, biçimler, gelecek kuşaklara benimsetilmekte, aktarılmakta, içinden geçilen bir genel/toplumsal “eğitim” süreciyle onlarda yeniden oluşturulmaktadır. Tarihsel-toplumsal süreçlerin içerisinde insanlar, yaşam koşullarındaki değişimlerle, bilinçlerinde bir kırılmaya yol açacak kendi durumlarındaki sarsıntılarla da karşılaşırlar. Bu durumlarda bireylerin, grupların ya da büyük kalabalıkların bilinçlerinde, algılamalarında, düşünce ve davranışlarında kaymaların, farklılaşmaların oluştuğu, yaşananların farklı anlamlandırılmaya başlandığı gözlenmektedir. Toplumsal gerçekliğin bilimsel/realist kavranışı, sadece zihinsel bir çabayla değil, toplumsal pratiklerdeki bir sarsıntıyla mümkündür. Büyük krizler, savaşlar veya devrimci altüst oluşlarda bu durum yaşanabilir.

Bu noktada, bir analoji kurmak yararlı olabilir. Dünyadan bakan ve nesnel gerçekliği buradan gözlemleyen biri için, güneşin gökyüzündeki hareketi, onun dünyanın etrafında döndüğü algısını oluşturmaktadır. Fakat farklı konumlanışlar ve gerçeklikle farklı etkileşim biçimleri, bundan daha farklı algılamaların oluşmasına da yol açabilir. Ya da yüzyıllar boyunca dünyanın basık bir küre olarak değil de, bir “düzlem” olarak algılanması hatırlansın… Tarihte bazı yeni pratiklerin sonucunda gerçekleşen yeni gözlemler, bu konularda o güne kadarki algılama ve kavrayış biçimlerini değiştirmiş, söz konusu gerçekliğin daha kapsamlı ve derinlemesine soyutlanabilmesini sağlamıştır. İnsani olmayan nesnel gerçekliğe ilişkin kavrayışımızdaki gelişme, bilimsel düşüncelerdeki ilerlemelerde gözlenmektedir. Tarihsel-toplumsal ilerlemenin bir sonucu da gerçekliğin bilimsel kavranışı ve soyutlanmasındaki gelişmedir.

Daha fazla uzatmayalım ve ucu açık bir-iki soruyla okuru kendi başına bırakalım: Peki toplumsal süreçler ve olguların kavranışı için ne denebilir?.. Doğa bilimlerindekine benzer bir gelişimden, toplum bilimlerinin geniş alanında da bahsedilebilir mi?.. Eğer öyleyse, toplumların bilimsel ve akılcı bir biçimde düzenlenmesi olanaklı mıdır?.. Toplumun bilimsel açıdan kavranışında bir derinleşme için, ne tür pratiklere, deneyimlere ihtiyaç bulunmaktadır?.. Sınıfsız bir dünya toplumunda toplumsal ilişkiler şeffaf, anlaşılabilir, kolektif olarak yönetilebilir ve bilimsel ilkelerle planlanıp düzenlenebilir olduğunda, metafizik ideolojilerin (astroloji, dinler, ırkçılık, milliyetçilik, faşizm vd.) yerini realist/bilimsel ideolojiler ve fikirler nasıl alır?..

Fransa’da İç Savaş – Karl Marx

Hazırlayan: Mahmut Boyuneğmez


Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü değerlendirdiği eserin adı, Fransa’da İç Savaş’tır. Bu eseri değerlendirmeden önce, Paris Komün’üne nelerin yol açtığına ve sonrasındaki gelişmelere değinelim.

2 Aralık 1851 hükümet darbesinden doğan 2. İmparatorluk, 2 Aralık 1852’den beri iktidardadır. 1870’e gelindiğinde kapitalizmin gelişmesini sağlayan ve burjuvazinin iktisadi yükselişini kolaylaştıran imparatorluk rejimi, artık burjuvazinin gereksinimlerine uygun değildir. İmparatorluğu sürdürme ereğiyle 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya açılan savaşta, 2 Eylül’de Sedan yenilgisi ve 3. Napoleon’un esir düşmesi gerçekleşir. Burjuva cumhuriyetçiliği yeniden belirmiştir; 1869 seçimlerinde cumhuriyetçiler yasama meclisinde 30 koltuk ve büyük kentlerde de büyük bir çoğunluk kazanır. İşçi sınıfıysa sayı, güç ve örgütlenme olarak büyümüştür.1866 yılında Fransa’da 37 milyonluk nüfusun 4 milyon 700 bini, Paris nüfusu olan 1 milyon 850 bin kişinin 442 bini işçidir. İşçilerin direnme, yardımlaşma, dayanışma dernekleri, kooperatif lokantaları, sendikaları, sendikal federasyonları bulunmaktadır. 1. Enternasyonal 28 Eylül 1864’te Londra’da kurulmuş, Fransa seksiyonu 1865 başlarında örgütlenmiştir. Enternasyonal’in 1870’e gelindiğinde 300 bin üyesi bulunmaktadır. İşçi sınıfı içerisinde Blankiciler ve Proudhoncular etkilidir; 1. Enternasyonal’in kuruluşu sonrasında Marksizm de giderek etkin olmaya başlar. Özetle Komün öncesinde işçi sınıfı hareketi belirli ölçülerde gelişmiş ve güçlenmiştir. Komün, işte bu ortamda ve bu toplumsal dinamiklerin varlığında gerçekleşir.

1870 yılındaki Fransa-Prusya arasındaki savaşta Fransa’nın yenilmesi, 2. İmparatorluk rejiminin çökmesine yol açar. 18 Mart 1871’de Paris’te bir proletarya devrimi başlar ve ilk proleter devlet olan Paris Komünü kurulur. Paris komününün “ilk tarihçisi ve vak’a nüvisi Marx”tır. Marx ve Engels ayrıca, çeşitli ülkelerdeki Komünü destekleme hareketlerinin eşgüdümünü sağlamaya çalışır, bu hareketlere yön vermeye uğraşır.

Fransa ile Prusya arasındaki savaş, 1870 Temmuz ayında başlar. Marx, Uluslararası Emekçiler Derneği (1. Enternasyonal) Genel Konsey’ine, savaş üzerine bir bildiri yayınlama önerisini getirir. 26 Temmuz 1870’te Marx’ın yazdığı “Çağrı” ya da “Tebliğ”, Genel Konsey’de okunur ve kabul edilir. Bu metin, broşür halinde ve basında da yayınlanır. Marx burada, 2. İmparatorluğun yenilgisinin Fransa’yı tekrar canlandıracağını ve Almanya’nın birliğinin önündeki engellerden birinin, bu yenilgiyle kalkacağını belirtir. Alman işçileri, Prusya militaristlerinin yönetimi altında Fransa halkına karşı savaşmamaları gerektiği konusunda uyarmaktadır. Marx, savaşın böyle bir dönüşüme uğrayabileceğini belirtir.

Louis Bonaparte 1-2 Eylül 1870’te Sedan’da esir düşer ve Fransız ordularından biri burada yenilir. Fransa’da 4 Eylül 1870’te sağ kanat cumhuriyetçilerden ve monarşistlerden oluşan bir geçici hükümet kurulur. Bu hükümet, savaşta teslimiyeti yeni kurulan cumhuriyetin üzerine yıkmak ve monarşinin yeniden inşasına yeltenmek üzere Bismack’la gizli bir anlaşma çerçevesinde uzlaşır. 2. İmparatorluğun çöküşüyle birlikte savaş yeni bir aşamaya girmiştir. Marx, Prusya’nın ilhakçı planlarını Genel Konsey’in Fransa-Prusya Savaşı Üzerine İkinci “Çağrı”sı ya da “Tebliği”nde ortaya koymuştur. İşçilerin Fransa’da kurulan cumhuriyet’in tanınmasına dönük çalışmalar yapmalarını isteyen bu çağrı, Fransa’nın parçalanmasına ve istila edilmesine karşı çıkılması gerektiğini belirtir. Marx proletaryanın bu aşamada ayaklanmasınınsa, bir çılgınlık olacağını vurgular. Bu ikinci metin, 9 Eylül 1870’te Genel Konsey tarafından onaylanır ve 11-13 Eylül’de Londra’da ayrı bir kitapçık olarak yayınlanır. Marx ve Genel Konsey’in İngiliz üyeleri İngiltere’de, Fransa’daki cumhuriyetin tanınması için bir kampanya başlatır. Bu arada Engels 20 Eylül 1870’te Londra’ya gelir ve Marx’ın evinin az ilerisindeki bir eve yerleşir. Ticaret işlerini bırakan Engels, Genel Konsey’e 4 Ekim’de kabul edilir ve Belçika, İspanya ve İtalya haberleşme sekreteri yapılır. Marx ve Engels, Fransa’da kurulan hükümetin oynadıkları haince rolü, savaşın bu hükümet tarafından haince yönetilmesini ve burjuvazinin teslimiyetçi tutumunu ortaya koyarlar.

18 Mart 1871’deki proleter ayaklanma, Paris Komünü’nün ilanına yola açar. Buna karşı olarak, Versailles’da gerici Ulusal Meclis ve Paris’ten kaçan Thiers’in hükümeti bulunmaktadır. Paris ile Versailles arasında iç savaş yaşanmaktadır. Komün’de baş aktör konumundaki işçiler arasında, 2. İmparatorluğun son yıllarında sosyalist propaganda aktif biçimde yürütülmüştür. Komün Genel Konsey’inde 90 üye içerisinde 25 işçi bulunmaktadır. Konsey çoğunluk ve azınlık olarak bölünmüştür. Çoğunluk içerisinde 5 “Jakoben”, 25-30 kadar bağımsız devrimci, 12 Blankist, azınlık içerisinde Proudhoncular ve Marx’ın düşüncelerinin etkisi altında bulunan 3 üye (Frankel, Benoit Malon, Serraillier) bulunmaktadır. Enternasyonal, komünü yaratmak için bir çabada bulunmamıştır, fakat Komünü kuran işçiler ideolojik açıdan Enternasyonal’e bağlıdır. Birçok ülkedeki işçiler de, başından itibaren Komün davasını Enternasyonal’in davası olarak benimser ve onu savunur.

26 Mart 1871’de Komün seçilinceye kadar iktidar, Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi’nin elindedir. Bu Merkez Komitesi ölümcül bir hata içindedir. Marx 6 Nisan’da Liebknecht’e şunları yazar: “(…) birinci olarak düşman güçlere toplanması için zaman kazandırdılar. İkinci olarak da iktidarı gasp etmiş gibi görünmemek için Versailles’ın üzerine yürüyecek yerde bir sürü değerli zamanı Komün seçimiyle harcadılar; bir yığın zamanı da Komün örgütlenmesi vb. ile kaybettiler.” (Karl Marx Biyografi, SSCB Bilimler Akademisi, Sorun Yayınları, s. 415). Oysa devrimci hareket ülke çapına yayılmalı ve diğer eyaletlerdeki devrimci unsurların desteği alınmalıdır. Resmi Gazete derhal Merkez Komite’nin yönetimi altına alınmalı, Fransız bankası ve Rothschild Banksı rezervlerine el konulmalıdır. Versailles’in üzerine mutlaka yürünmeli ve tüm karşı-devrimci unsurlar ezilmelidir. Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi, bunların hiçbirini yapmaya girişmez. Marx, Kugelman’a yazdığı bir mektupta, Fransa’daki Prusya işgalinin Paris işçilerinin aleyhinde tayin edici bir etken olduğunu belirtir. Şunları da ekler: “Paris’teki mücadeleyle birlikte işçi sınıfının kapitalist sınıfa ve onun devletine karşı mücadelesi yeni bir evreye girmiştir. Bunun şimdiki sonucu ne olursa olsun dünya çapında önem taşıyan yeni bir hareket noktası kazanılmıştır.” (a.g.e, s. 416).

Marx Eylül 1870’te, yani Komün’den 6 ay önce ayaklanmanın çılgınlık olacağını belirtmiştir, fakat şimdi gelişen hareketle ilişkilenmeye ve ona müdahale etmeye, komünarlarla ilişki kurmaya çalışır. 1. Enternasyonal Genel Konsey’inin kararıyla Auguste Serrailier Paris’e gönderilir. Serrailier, Marx’a mektuplar göndererek bilgi vermektedir. Versailles ve Prusya polisi Paris’i kuşatma altına aldığında, mektupların banliyölerden postalanması gerekir. Genel Konsey’in Jung ile haberleşen Yelisaveta Dmitriyeva aracılığıyla da komünarlarla ilişkisi vardır. Mektup getirme işini Lafague da üstlenmiştir. Marx ayrıca komünarlardan Frankel ve Varlin’le de temas kurmuştur. Paris’teki karşı-devrimcilere karşı daha kararlı eylem, Versailles’a saldırı, Paris’in tecridinin kırılması ve Fransız bankasının fonlarına el konulması… Bunlar Marx’ın komünarlara öğütleridir. Hatta Paris’in düşmesinden on gün kadar önce komünarlara, Bismarck ve Dışişleri bakanı Favre arasında Komün’e karşı imzalanan gizli anlaşmayı haber veren Marx, düşmanlarının 26 Mayıs dolaylarında kesin darbelerini indirmelerini beklemeleri konusunda onları uyarır.

Thiers hükümeti, Komün’ü diğer Fransa eyaletlerinden tecrit etmek için çalışmaktadır. Bütün ülkelerde, sağ basın da Komün’e dair yalan ve iftira üretimine koyulmuştur. Buna karşı Enternasyonal ve Marx’ın Komün ile dayanışma yönünde çalışmaları olur. Paris’in yarısı Prusya kuşatması altındadır. Diğer yarısıysa köylüler ve taşra küçük-burjuvazisi tarafından çevrelenmiş, tecrit edilmiştir. Bismarck, Paris’e boyun eğdirmek için 100 bin Fransız tutsağı serbest bırakmıştır. Bismarck ile Fransa burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri ittifak halindedir. Fransa’nın Marsilya, Lyon, Saint-Etienne, Dijon gibi bazı büyük kentlerinde işçiler ayaklanıp, komün ilan etmeye yeltenseler de, bunlar bastırılmıştır. Paris yalnızdır.

Genel Konsey 18 Nisan 1871’de Komün üzerine bir tebliğ yazılmasına karar verir. Marx’tan bunu yerine getirmesini ister. Fransa’da İç Savaş adlı bu tebliğ, 30 Mayıs’ta Konsey’de Marx tarafından okunur ve oy birliğiyle kabul edilir. 1000 nüshalık ilk İngilizce baskı 13 Haziran 1871’de, 2000 nüshalık ikinci baskı Haziran sonunda çıkarılır. Ağustosta üçüncü baskısı yapılan Fransa’da İç savaş, Almanca, Fransızca, Hollandaca, Danimarkaca, Flamanca, İspanyolca, İtalyanca, Rusça, Sırpça, Hırvatça ve öteki dillerde de yayınlanacaktır.

Şimdi, Fransa’da İç Savaş’ta yer alan saptamalara ve genel olarak Komün’den çıkarılan derslere bakabiliriz.

Bir: Paris Komünü kendiliğinden bir kalkışmayla, iktidarın işçilere ve onun yanında saf tutan küçük-burjuvaziye geçişidir. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğünün ilk tarihsel biçimidir. Başka bir deyişle Paris Komünü, sosyalist devletin tarihsel prototipidir. Proletarya diktatörlüğü, işçi sınıfı ve emekçilerin siyasal egemenliğini, siyasi iktidarın proleter sınıf karakterini vurgular (Bu konuyu işleyen bir kitap; Hal Draper, Proletarya Diktatörlüğü Tartışması, Belge Yayınları, 1990).

İki: Komünün burjuva devlet makinesini (bu aygıt temel olarak ordu, polis ve diğer bürokrasiden oluşur) tasfiye etmeye dönük eylemleri, sosyalist devrimin zaferinin temel koşullarından biridir. Eski ordu ve polis örgütlenmesinin, eski idari ve hukuki kurumların, kısacası burjuva devletin bürokratik aygıtının tasfiyesi, Komün’ün temel tarihsel eylemidir. Marx, sosyalist devrimin, burjuva devletin bürokratik aygıtını “yıkması” gerektiği düşüncesine, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde varmıştır.

Üç: Burjuva devlet aygıtını sosyalizmde, sosyalist amaçlarla olduğu gibi kullanmanın mümkün olduğu şeklindeki anlayış, Komün’le birlikte tarihsel olarak olumsuzlanmıştır. Bu aygıtın hem tasfiye edilecek hem de dönüştürülecek öğeleri bulunmaktadır. Sosyalist devrim, sosyalist tipte yeni bir devleti kurar ve örgütler. Devlet iktidarının organları olan ordu, polis, yargı ve diğer bürokratik aygıtların “yıkılması” ya da “parçalanması”ndan kastedilen, bunların yapılanma ve işleyişinin dönüştürülmesi, halkın katılımıyla yeni organların örgütlenmesidir. Bürokrasi ortadan kaldırılacak, demokratik merkeziyetçilik işleyiş mekanizması olacaktır.

Dört: Anarşistlerin devrim anlayışı da Komün tarafından olumsuzlanmıştır. Sosyalist devrim, devletin tasfiyesi ve ortadan kaldırılmasını değil; burjuva devlet işleyişinin tasfiyesi ve kurumların dönüştürülmesiyle birlikte yürüyen proletarya diktatörlüğünün, yani sosyalist devletin inşasını içerir. Emeğin kurtuluşu için proletarya diktatörlüğü=sosyalist devlet, proletaryanın örgütlenmiş siyasal egemenliği, yani iktidarı ve merkezileştirilmiş otoritesi zorunludur.

Beş: Komün’ün iktidarı, demokratiktir. İktidar araçlarındaki görevliler ve memurlar seçilmektedir ve onlardan hesap sorulabilmektedir. Sosyalist devlette, sosyalist demokrasi yürürlüktedir. Komün, parlamenter bir örgütlenme değildir. Burjuva parlamentarizmi, yozlaşmış bir kurum durumundadır. Temsil organları korunarak, bunların sorumlu ve etkin kılınması sağlandığında, sonu gelmez ve içeriği boş tartışma platformu haline gelen meclislerin çalışma ve işleyişi tasfiye edilmiş olacaktır. Meclislerin kendileri değil, ama işleyiş ve yapılanışı tasfiye edilecektir.

Altı: Sosyalist iktidar, burjuvazinin iktidarı tekrar ele geçirmesine dönük çabalarına engel olmak için yeterince sağlamlaştırılmış ve merkezileşmiş olmalıdır. Komün’ün Versailles’ın karşı-devrimci gücünü bastırması ve ezmesi, Fransa’nın diğer eyaletlerindeki devrimci güçlerle ilişki kurması ve başka devletlerden gelecek saldırılara karşı güçlü bir merkezi iktidar kurması gerekmektedir. Bu konuda yetersiz kalınmış, hata yapılmıştır. Paris’in askeri güçleri başlangıçta Versailles’in askeri güçlerinin üstündedir ve Thiers’in kaçışı sonrasında moral üstünlük de Paris’li güçlerdedir. Fakat Versailles’lı birliklerin demoralize durumda oluşu ve dağılmaya hazır durumları değerlendirilmemiştir. Beklemeci tavrı, komünün yanlışıdır. Komün kır emekçilerinin desteğini alamaz. Eşgüdümden yoksun diğer kent ayaklanmaları da başarısız kalır. Komün ulusal birliğin örgütlenmesi planında başarılı olamaz.

Yedi: İktidarın ülke çapında sağlamlaştırılması ve merkezileştirilmesi, emekçi köylülüğün ve şehir küçük-burjuvazisinin kazanılması ve çıkarlarının savunulmasıyla birlikte gerçekleşir. Komün, kira borçlarının kaldırılması, ticari kredilerin ödenmesinin ertelenmesi ve bunlardan alınan faizin kaldırılması konularında çıkardığı kararnamelerle kent küçük-burjuvazisinin çıkarlarını korur. Toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesiyse uzun bir süreçtir, fakat toplumsal dönüşüm için yapılması gereken temel işlem, üretim araçlarının, toprağın ve sermayenin kamulaştırılmasıdır. 72 gün yaşayan Komün’ün toplumsal ilişkileri dönüştürmeye yetecek ömrü olmaz. Paris’ten kaçan kapitalistlere ait fabrika ve atölyelerin işçi derneklerine aktarılması örneğinde olduğu gibi, bu konuda üzerinde yürünülecek çizgide atılması gereken ilk örnek adımları atmasını becerir. Fakat örneğin özel fabrika ve işyerleri ile Fransız bankasının kamulaştırılması yapılmaz. Komüncülerin arasında Proudhon’un “adaletli değişim” teorisinin egemen oluşu, yani siyasal bilinç yetersizliği, bu durumun oluşmasında önemlidir. Fransız Bankası özel bir statüye sahip, kâğıt para emisyonu yapan, Rothschild ve Mallet gibi finans burjuvazisi tarafından yönetilen özel bir bankadır. Bu bankaya el koymak demek, Versailles hükümetinin kredilerini kesmek ve günlük gereksinimlerini karşılamak için gerekli tutarı bankadan istemekle yetinen Komün’ün devrimin gereksinimlerini etkinlikle karşılaması demektir. Komün ayrıca eski işgünü süresini sürdürüp, 8 saatlik işgününü getirmez ve eski vergileri de korumuştur.

Sekiz: Komün’ün yenilgisinin en temel nedeni, proleter iktidarın, bir parti olarak örgütlenmiş işçi sınıfının elinde olmamasıdır. Komün’de etkin olan politik kadrolar Blankiciler ve sol-kanat Proudhonculardır. Bunlar, aralarında uyuşmazlıklar bulunan ve “karanlıkta el yordamıyla” ilerleyen politik kadrolardır. İktidarın elde tutulması ve tutarlı toplumsal dönüşümlere girişilebilmesi için, devrimci partinin, yani öncü örgütlenmenin olması şarttır.

Komün’ün sosyalist ve demokratik uygulamaları şunlardır:

- Sürekli ordu ve polisin tasfiyesi, yerine halktan insanların silahlandırılması (bu ordunun yeniden örgütlenmesi anlamına gelir) ve polisin siyasal işlevinden ayrıştırılarak, bu kamu görevlilerinin seçimle belirlenmesi,

- Kilisenin devletten ayrılması, kilise mallarının kamulaştırılması ve din işleri bütçesinin kaldırılması (papazların devlet tarafından beslenmesinin kaldırılması),

- Öğretim kurumlarının laikleştirilmesi, zorunlu, parasız ve laik eğitim,

- Parasız adalet, yargıçların ve tüm devlet görevlilerinin toplumun ilgili kesimleri tarafından seçimi, yine bunlar tarafından görevden geri alınabilmesi,

- Kalıcı biçimde demokratik oy kullanma hakkının getirilmesi,

- Devlet memurlarının seçimle gelmeleri ve kendilerinden hesap sorulabilmesi (bürokrasinin kaldırılması),

- Yasama ve yürütmenin komünde birleştirilerek alınan kararları etkin biçimde uygulama sorumluluğunun getirilmesi,

- Yurttaşların komün işlerine kulüpler, sendikalar, gazeteler gibi araçlarla müdahalesinin tanınması, halkın iktidara katılımının sağlanması (örneğin sendikaların Komün komisyonlarında temsilcileri bulunur, halkın mahalle komiteleri, belediyeler, ilçe konseyleri, yönetim konseylerinde temsilcileri vardır),

- Hükümet üyelerinin ve devlet memurlarının maaşlarının işçi ücretleriyle eşit kılınması, makam ve ikbal avcılığına son verilmesi,

- Özel iş bulma bürolarının kaldırılması/yeniden örgütlenmesi, asgari ücret güvencesinin tanınması,

- Kadınlara çalışma hakkının tanınması, gece çalışmasının yasaklanması ve işçilere kesilen para cezaları sisteminin kaldırılmasıdır.

İşte bu uygulamalarıyla bilinen ve 72 gün süren (18 Mart-28 Mayıs 1871), tarihteki ilk işçi sınıfı iktidarı Paris Komün’ünden çıkarılan dersler, bunlardır.

Notlar:

1. Komün’ün bastırılmasında burjuvazinin “caniliği” şu şekildedir: a) idam ve infazlar, b) sıkıyönetim ve askeri mahkemelerin kararlarıyla 35 bin kişinin idamı, c) savaş konseylerinin 13 bin mahkûmiyet kararı, d) 7 bini aşkın komüncünün sürgün edilmesi. “Burjuvazi her şeye hazırdır. Bugün: liberaller, cumhuriyetçi radikaller; yarın: ihanet, kurşuna dizmeler.” (Lenin)

2. Fransa’da monarşinin yerine cumhuriyetin kalıcı biçimde geçişi, Paris Komünü’nden sonra gerçekleşir. Değişik ülkelerde işçi sınıfı partilerinin yaygın biçimde kuruluşu da, Paris Komünü sonrasında gözlenir. Komün sonrasında, 1917 Ekim Sosyalist Devrimiyle, dünya sosyalist cumhuriyetinin, dünya komününün kurulması yolunda devasa adımlar atılır. Komün’ün mirası, Sovyetler Birliği’yle devam ettirilir.

3. Komüncü Eugene Pottier’in 1871 Temmuz’unda yazdığı şarkı olan “Enternasyonal”, Komün’den doğmuştur.

4. Paris Komün’ü üzerine okunması yararlı kitaplar şunlardır:

i.      Marx, Fransa’da İç savaş, Sol yayınları
ii.     Lenin, Komün Dersleri, Sol Yayınları
iii.   Karl Marx Biyografi, SSCB Bilimler Akademisi, Sorun yayınları, 12. Bölüm: Paris Komünü, s. 407-424
iv.  Şu anda satışı olmayan bir kitap: Paris Komünü ve Marksizm, Yazarlar: B. Tartakovski, C. Galman, I. Bach, N. Y. Kolpinski, V. Gurbunov, V. Kunia, V. Yeremina, Sarmal Yayınevi, 1996
v.    Paris Komünü’nün çizgi romanı olan bir kitap: Tardi Vautrin, Halkın Çığlığı - Paris Komünü 1-2, Versus Kitap Yayınları, 2010

Fransa’da Sınıf Savaşımları – Karl Marx

Hazırlayan: Mahmut Boyuneğmez

Marx'ın 1848-49 Fransız Burjuva Devrimini incelediği eserin adı Fransa’da Sınıf Savaşımları’dır.

Marx Ocak-Kasım 1850’de dört adet makale yazar. Bu makaleler ilk önce Neue Rheinische Zeitung, Poitisch-ökonomische Revue’nun 1850 tarihli 1, 2, 3, 5-6. sayılarında yayınlanır. Bu dört makale, Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850 adlı eseri oluşturur.

Bu eseri Marx, 1848-49 Fransız burjuva devriminin getirdiklerini anlamak amacıyla yazar. Bu eser Marx’ın ilk tarihsel süreç incelemesidir. Marx bu eserde, 1848-49 Fransız burjuva devriminin nedenlerini ve karakterini ortaya koymakta, devrimin seyrini ayrıntılı bir şekilde değerlendirmektedir. Eserde, iktisadi süreçlerin toplumsal hayattaki rolü, sınıfların ve partilerin mücadeleleri, kitlelerin devrim sürecindeki hareketlenmeleri ve devletin işlevleri üzerinde durulur. Marx, 1848-50 arasındaki siyasal sürecin somut bir analizini ortaya koymaktadır. Siyasal ve ideolojik eğilimleri, tarihsel süreç içerisinde inceler; bunları, sınıf çıkarlarıyla ilişkilendirerek değerlendirir.

22-24 Şubat 1848’de Fransa halkı “bankerlerin kralı” Louis-Philippe’i devirir ve cumhuriyeti ilan eder. 13 Mart’ta Avusturya’nın başkenti Viyana’da, 18 Mart’ta Prusya’nın başkenti Berlin’de ayaklanmalar başlar. Prusya’da burjuva muhalefet iktidara gelir. İmparator, bir anayasayı getireceğine söz verir. Öteki Alman devletlerinde de devrimci hareketlenmeler olur. 18-22 Mart’ta Milano sokaklarındaki savaşların ardından halk, Joseph Redetsky komutasındaki Avusturya ordusunu şehirden sürüp atar. Venedik, Piedmonte ve Roma’da ayaklanmalar olur. Bütün Avrupa’da devrimci bir yükseliş vardır.

1848-49 devrimleri, Avrupa’daki mutlak krallıklarla kapitalizm arasında derinleşen çelişkinin ürünüdür. Fransa’daysa mutlak krallık 1789 devrimi ile birlikte ortadan kaldırılmıştır, fakat burjuvazinin iktidardaki kesimi olan mali aristokrasi, kapitalizmin gelişimi önünde engel oluşturmaktadır. Öteki ülkelerde 1848 devrimleri, mutlak krallıkları devirme, toprak soylularının ayrıcalıklarını kaldırma ve ulus-devletlerin oluşması görevlerini üstlenmiştir.

1848 devrimlerinin 1789’daki klasik burjuva devriminden farkı, siyaset alanında yeni bir sınıf olarak proletaryanın belirmiş olmasıdır. Fransa’da Paris’te işçi sınıfı sokaklarda cumhuriyetin kuruluşu için savaşır. Viyana ve Berlin’de işçi sınıfı barikat savaşlarında belirleyici bir aktör durumundadır.

***

Fransa’da Sınıf Savaşımları’nı özetlemek, yararlı olacaktır:

Temmuz 1830 devrimi, mali aristokrasinin egemenliğini getirir. Temmuz devrimiyle birlikte Orleans dükü Louis-Philippe kral olur. Mali aristokrasi, bankacılar, borsacılar, demiryolu, kömür ve demir madenlerinin sahipleri ile orman ve toprak sahiplerinden oluşur. Burjuvazinin bu fraksiyonu (kesimi), Louis-Phillipe krallığı döneminde egemendir. Devlet kurumlarında bu sınıf fraksiyonu doğrudan bulunmaktadır. Sanayi burjuvazisiyse, meclislerde azınlıktadır ve resmi muhalefeti oluşturur. Louis-Philippe’in kral, mali aristokrasinin egemen sınıf olduğu dönemde, 1832, 34 ve 39 yıllarında devrimci ayaklanmalar olmuş ve kanla bastırılmıştır. Bu dönemde, küçük burjuvazi ile köylülük, siyasi iktidarın dışındadır. Bu sınıfların oy hakları yoksa da, ideologları muhalefet içerisinde yer alır. Devlet aygıtında bulunan mali aristokrasi, bütçe açıkları yüzünden devletin kendisine borçlanmasıyla kazançlarını artırmaktadır. Devlet daireleriyle yakın ilişkilere sahip mali aristokrasinin egemen sınıf olduğu bu dönemde, rüşvet, dolandırıcılık, zimmete geçirme gibi işlemler yaygındır. Devletteki politikacılar (meclis), bakanlar ve bürokratlar ile mali aristokrasinin oluşturduğu sermaye iç içe geçmiş durumda bulunmaktadır.

Özetle Temmuz Monarşisi döneminde Louis-Philippe kral olsa da, devleti yöneten mali aristokrasi adındaki burjuva kesimidir. Bu burjuva kesimi, yasalar çıkarmakta, kamu kurumlarını kumanda etmekte, basını elinde tutmaktadır ve topluma da egemen konumdadır. Zevkleri ve kazanç elde etme tarzı yönünden yozlaşmış durumdadır. Sanayi burjuvazisi çıkarlarını tehdit altında gördüğünden, bu iktidara muhalefet etmektedir. Halk “hırsızlara”, yani mali aristokrasiye tepkilidir.

1845-46 yıllarında patates hastalığı ve tarımsal toplam ürünün (rekoltenin) az oluşu, halktaki hoşnutsuzluğu tırmandıran ve olgunlaştıran birinci iktisadi olaydır. 1847’deki kıtlıkta halk açlık, mali aristokrasi sefahat içerisindedir. Devrimin oluşumunu hızlandıran, hoşnutsuzlukları ayaklanmaya kadar olgunlaştıran ikinci iktisadi olay, 1847’de İngiltere’de yaşanan ticaret ve sanayi bunalımıdır. Bu bunalım 1847 güzünde kıta Avrupa’sını etkiler ve Şubat-Mart 1848 devrimlerine zemin hazırlar.

Kıtayı etkileyen bunalımdan, Fransa sanayi burjuvazisi etkilenir. Sanayi burjuvazisi, mali aristokrasinin kabinesini devirmek için seçim reformu talep eder. Bunalım yüzünden sanayi burjuvazisi, dış pazarda iş yapamadığından, iç pazara yönelir. Bu da bakkal ve dükkânların kitlesel iflaslarına yol açar. Küçük burjuvazinin, Şubat 1848 devrimine katılmasının sebebi budur.

Şubat’ta ayaklanma başladığında başbakan Guizot’dur. Louis-Philippe korkuyla 23 Şubat’ta Guizot kabinesine son verip, yerine 24 Şubat’ta Odilon Barrot kabinesini kurar. Fakat geç kalmıştır. Halk ve ordu çatışmaktadır. Ulusal muhafız pasif davranır ve ordu silahsız kalır. Böylelikle Temmuz monarşisi yerini Geçici Hükümet’e (GH) bırakır. Paris, siyasal merkezileşmenin sonucu olarak Fransa’ya hâkimdir.

GH, çıkarları çatışan çeşitli sınıfları yansıtır. Üyelerinin çoğu burjuvazinin temsilcisidir. Küçük burjuvazi, burjuvazi, hanedan muhalefeti ve iki temsilcisiyle işçi sınıfı GH’te yer alır. İşçi temsilcileri Louis Blanc ve Albert’tir. İşçiler 1830 Temmuz devriminde cumhuriyeti, kurucu meclisin toplantıya çağrılmasını ve herkese oy hakkını isteyerek, barikatlarda savaşmıştır, fakat mali aristokrasi (bankerler) halkın zaferinden yararlanıp, Orleans dükü Louis-Phillipe’i tahta getirmiştir. Bunun nedeni, halkın yeterince örgütlü davranmamasıdır. Fakat bu kez, işçiler daha fazla örgütlüdür ve GH’e cumhuriyetin ilanını emrederler; yoksa silahlı kitlesel güçlerini kullanacaklarını belirtirler. Böylece meşruti krallık gider ve genel oya dayalı cumhuriyet ilan edilir. Fransa’ya cumhuriyeti getiren, GH’e cumhuriyeti ilan etmesini dayatan proletaryadır. Fakat Şubat cumhuriyeti, mali aristokrasiyi devirmemiş, o da dâhil olmak üzere bütün mülk sahibi sınıfları siyasal iktidara katmıştır. Burjuva monarşisinden, burjuva cumhuriyete geçilmiştir. Proletarya Şubat devrimiyle kurtuluşu için savaşabileceği bir alanı ele geçirmiş ve bağımsız bir partiyi oluşturmuştur. Cumhuriyet ile burjuvazinin egemenliği tahtın arkasına gizlenmekten kurtulmuş, açığa çıkmıştır. Büyük toprak sahipleri olan lejitimistler, Temmuz monarşisi döneminde siyasal varlık gösteremediklerinden, devrimin ve burjuva cumhuriyetin yanında yer alır. Köylüler halkın çoğunluğunu oluşturur ve Fransa’nın yazgısı üzerinde genel oyla söz sahibi olur.

GH, her yurttaşa iş sağlamayı üzerine alan bir kararname çıkarmıştır. Bu vaadini unutunca, 20 bin işçi Belediye Sarayı’na doğru yürür. Talepleri çalışma bakanlığı kurulması ve emeğin örgütlenmesidir. GH gönülsüzce de olsa, emekçilerin koşullarını iyileştirme çarelerini araştırmakla görevli bir komisyon atar ve başına L. Blanc ile Albert’i getirir. Fakat böylece, işçi sınıfının temsilcileri GH’in merkezinden uzaklaştırılmış olur. GH’in burjuva temsilcileriyse, tüm bakanlıklara ve devlet iktidarına sahiptir. Luxemburg Komisyonu’nun ne bütçesi vardır ne de yürütme gücü. Devlet iktidarına sahip olmayan bu Komisyon’la işçiler oyalanmaktadır. L. Blanc bu komisyonun kurulmasını kabul etmekle, burjuvazinin oyuncağı konumuna düşer.

Şubat 1848 devrimi burjuvazi ile proletaryanın birlikte yaptığı bir devrimdir, fakat bu gelişmelerle birlikte iktidar burjuvazinin elinde kalır. Proletarya köylülere ve küçük burjuvalara kıyasla sayıca azdır. Onların desteğini almadan burjuva düzeni değiştiremez durumdadır. Proletarya, devrimi geliştirip tamamlayacak güce ve yeteneğe sahip değildir.

1848’de Fransa’dan sonra Prusya, Avusturya, Polonya, Macaristan ve İtalya’da da ayaklanmalar/devrimler olur. 1848 Devrimleri kıta Avrupa’sına yayılan bir devrimler toplamıdır.

Şubat devrimi sonrası cumhuriyet dış politika sorunlarıyla karşılaşmaz. İçerideyse proletaryanın savaşımı olmaz. İşçiler GH’i destekler. Şubat devrimi görünürde mali aristokrasiye karşı olsa da, aslında bankokrasiyi geliştirip sağlamlaştırır. GH’in bir uygulamasından ticaretle uğraşan dükkânlar, yani küçük burjuvazi mağdur olur. Köylülereyse yeni bir vergi getirilir. Bu yüzden, köylüler devrime karşıt bir konumlanış alır (Büyük Fransız Devrimi’nde burjuvazi ve köylülerin ittifak halinde olması, bu devrimde gerçekleşmez) ve proletaryaya yakınlaşmaz. GH, proletaryanın potansiyel tehdidine karşı bir önlem olarak, 24 gezgin muhafız taburu oluşturur. Bu taburlar lümpen proletaryadan oluşturulur. Ordu, Şubat devrimi sonrasında Paris’in dışındadır. Ulusal Muhafızlar, işçiler karşısında güçsüzdür ve saflarına işçiler de katılmaktadır. İşçilere karşı bir güç olan gezgin muhafızları işçiler, burjuva ulusal muhafızların karşısında kendi savaşçıları olarak algılar. Bu bir yanılgıdır. Öte yandan, burjuvazi de yanılgı içindedir. Bunalımın ve devrimin işsiz bıraktığı sanayi işçilerini, Ulusal Atölyeler kurup buralarda istihdam eder. Burjuvazi işçilere karşı bir güç oluşturduğunu sanmaktadır, fakat aslında ayaklanma için bir güç oluşturmuştur. GH, Ulusal Atölyeler’in L. Blanc’ın buluşu olduğu söylentisini yayar ve toplumda bu atölyelerle sosyalizmin uygulandığı anlayışı yaratılır. Küçük burjuvazi, “göstermelik işe karşı devletten maaş, işte sosyalizm” anlayışıyla, bu durumdan hoşnutsuzdur. Küçük burjuvazi iflaslarla boğuşmaktadır ve işçilere, ulusal atölyelere öfke duyar.

Görüldüğü gibi, Şubat devrimi sonrasında “toplumsal kurumlarla bezenmiş bir cumhuriyet” kurulmuştur. Bu toplumsal kurumlar, işçilerin örgütlenmeleri olan Ulusal Atölyeler ve Luxemburg Komisyonu’dur. Bu kurumlar işçilerin baskısıyla GH tarafından kurulmuştur. Fakat böylelikle GH, proletaryanın hak iddialarını frenler. Bu aslında burjuvazinin işçi sınıfına karşı savaşımını beceriyle yürüttüğünü gösterir. 4 Mayıs 1848’de Ulusal Kurucu Meclis seçimle belirlenir. Kurucu Meclis, “burjuva cumhuriyet”in kurulduğunu gösterir. Çünkü mecliste burjuvazinin ağırlığı vardır; L. Blanc ve Albert meclisin Yürütme Komisyonu’ndan çıkarılmıştır ve özel bir çalışma bakanlığı kurulması talebi reddedilmiştir. Artık ulusal atölyeler ve komisyon gibi sosyal ödünlerden kurtulmak için, burjuva cumhuriyet, Haziran ayaklanması/yenilgisine doğru yol almaktadır. “Burjuva cumhuriyetin gerçek doğum yeri Şubat zaferi değil, Haziran yenilgisidir.”

Burjuva cumhuriyet, iktidarını sağlamlaştırmak zorundadır. Şubat cumhuriyetini burjuvaziyle birlikte kuran işçiler, artık burjuvalarla karşı karşıya gelirler. Burjuvazi ulusal atölyeleri hedef tahtasına yerleştirir. Sokak toplantıları yasaklanır, ulusal atölyelere giriş güçleştirilir, günlük ücret yerine parça başı ücret getirilir, toprak düzleme işi için işçiler sürgüne gönderilir vb… 21 Haziran 1848’de bekâr işçilerin ulusal atölyelerden çıkarılması ya da orduda hizmete alınmasını emreden bir kararname yayınlanır. İşçiler buna, 22 Haziran’da ayaklanmayla karşılık verir. İşçi sınıfının liderleri ve planları yoktur ve çoğu silahsız durumdadır. 5 gün boyunca ordu, gezgin muhafızlar ve ulusal muhafızlara karşı koyarlar. Burjuvazi ayaklanmadan korkmuştur ve ayaklanmayı zalimlikle bastırır. İşçiler burjuva düzene karşı ayaklanmıştır. Aslında işçileri Haziran ayaklanmasına zorlayan burjuvazidir. İşçilerin talepleriyse burjuvacadır. Burjuva cumhuriyeti algılamaları yanılsamalıdır; ödünler elde edeceklerini sanırlar. Burjuva devletin ya da burjuva cumhuriyetin asıl niteliğiyse, burada ortaya çıkar: Sermayenin egemenliğini ve emeğin köleliğini daimi kılmak. Burjuvazi, burjuva terörizmine başvurmuştur. Haziran yenilgisi, tüm Avrupa’da burjuvazinin özgüvenini artırır. Burjuvazi gericileştiğini göstermiştir. Bundan sonra Avrupa’da devrim, bütün Avrupa’da olmak zorundadır, çünkü proletaryaya karşı Kutsal-İttifak kurulmuştur. Bundan sonra, devrimin bayrağı kızıl renktedir. Bu ayaklanma, işçilerin proletarya diktatörlüğünü kurma yönünde bir kalkışmasıdır.

25 Haziran 1848’de işçilerin Paris ayaklanması bastırılırken, küçük burjuva cumhuriyetçiler, burjuva cumhuriyetçilerle birlik oldular. GH ve Yürütme Komisyonu döneminde demokrat cumhuriyetçiler, yani Montagne (küçük burjuvazinin siyasal temsilcileri), cumhuriyetçi burjuvazi ile ittifak halindeydi, fakat Haziran günlerinden sonra bu ittifak bozulur. Kurucu Ulusal Meclis’te Orlenasçılar ve lejitimistler azınlıktadır ve bunlar karşı-cumhuriyetçidir. Bunlar Haziran ayaklanmasından önce cumhuriyetçi gibi görünürler, fakat Haziran günlerinden sonra kendi karşı-cumhuriyetçi kimlikleriyle belirirler. Burjuva cumhuriyetçiler, 1830’yılından beri Paris gazetesi National etrafında toplanmış generaller, avukatlar, bankerler, milletvekilleri ve yazarlardan oluşur. Haziran günlerinden sonra, burjuva cumhuriyetçiler devlet aygıtını, bürokrasiyi ele geçirir ve yürütme gücünün başında da temsilcileri Cavaignac bulunur. Kurucu Meclis’in tüm eylemleri, burjuva cumhuriyetçiliğin gerçekleşmesidir.

Haziran’da proletarya yenildikten sonra, sıra küçük burjuvaziye gelmiştir. Artık onların da hesabı görülebilir. Paris’li küçük burjuvalar kitlesel biçimde iflas etmektedir, fakat onları koruyacak yasal düzenlemeler mecliste kabul edilmemektedir. Kurucu Ulusal Meclis, anayasa hazırlar. Bu anayasa proletarya, köylüler ve küçük burjuvalara genel oy hakkı vermekte, fakat onların toplumsal köleliğini onaylamaktadır; işte anayasanın çelişkisi budur. Burjuvazinin egemenliği demokratik koşullar içerisine yerleştirilmektedir. Bu anayasayla gidilen 10 Aralık 1848 seçiminde, cumhuriyetçi burjuvazinin lideri Cavaignac kaybeder, III. Napoleon seçimi kazanır. Köylüler mevcut hükümeti devirmiş, adeta seçimle darbe yapmış gibidir. Napoleon’un seçilmesi köylülerin seçim zaferidir; proletarya içinse, cumhuriyetçi burjuvaların düşüşü, Haziran’daki burjuva zaferin hükümsüzleşmesidir. Burjuvaziye borçları olan küçük burjuvalar için de, cumhuriyetçi burjuvazinin düşüşü ve Napoleon’un seçilmesi olumludur. Ordu da gezgin muhafızlara karşı Napoleon’a oy vermiştir. Bonaparte, burjuva cumhuriyete karşı güç birliği içindeki bütün partilerin ortaklaştığı adaydır. Küçük burjuvazinin ileri kesimlerinin adayı Ledru-Rollin, devrimci işçilerin adayı Raspail’dir, fakat proletarya ve küçük burjuvazi Napoleon’a oy vermiştir. Proletarya Raspail’i aday göstermekle Montagne’den, yani Demokrat Parti’den bağımsız bir eylemde bulunmuştur; bu durum bir ilktir. Cavaignac 20 Aralık’ta görevini bırakır ve Kurucu Meclis Louis Napoleon’u cumhuriyetin başkanı ilan eder.

Kralcı burjuva kesimler, Napoleon’a Barrot’yu seçmesini önerirler. Louis-Phillipe’in son bakanı olan Odilon Barrot, Napoleon’un ilk bakanı olur. Barrot kabinesi, Orleancılar ile lejitimistlerden oluşur. National’in partisi, cumhuriyetçi burjuvazi, devlet görevlerinden tasfiye edilir; posta yönetimi, polis müdürlüğü, genel savcılık, Paris belediye başkanlığı vb. kurumlar kralcıların eline geçer. Artık Fransa’da cumhuriyetin kuruluşu tamamlanmıştır; ortada kurulu bir cumhuriyet vardır. Kurucu Meclis gereksizleşmiştir. Kurucu Ulusal Meclis’te burjuva cumhuriyetçiler bulunmaktadır. Bunlar mecliste Reforme’un demokrat cumhuriyetçileriyle, yani Montagne (küçük burjuvazinin partisi) ile birlikte hareket ederler. Burjuva cumhuriyetçiler, Barrot kabinesini devirmek ister. Tuz vergisi konusunda, köylülerin seçtiği Bonaparte ve kabinesi ile Kurucu Meclis arasında bir çekişme yaşanır. Kurucu Meclis, köylülerin aleyhine olan tuz vergisinin konmasına karşı çıkarak, köylülerin çıkarlarının savunucusu gibi görünmeye çalışır. Kabine, Kurucu Meclis’in kendini dağıtmasını istemektedir, fakat onu dağıtmak için yasal dayanağı yoktur. Meclis ise, güvensizlik oylamasıyla Barrot kabinesini istifaya zorlamak ister ama kabine bu oylamayı kabul etmez. Kurucu Meclis ile iktidar savaşmaktadır. Kurucu Meclis’in dağılmasını isteyen dilekçelerle buna karşı olan dilekçelerin örgütlenmesi ve karşılıklı çekişme yaşanır. Kurucu Meclis’in tek yolu başkaldırıdır ve elindeki silahlar, ulusal muhafızların cumhuriyetçi kesimi, gezgin muhafızlar ve devrimci proletaryanın merkezleri olan kulüplerdir. Kabine için Kurucu Meclis’i dağıtmanın tek yolu da, onu ayaklanmaya kışkırtmak ve ayaklanmayı bastırmaktır. Bonaparte’ın kabinesi (Barrot kabinesi), gezgin muhafızların bir kısmını işten atıp, geriye kalanların ücretlerini düşürerek bu örgütü, kralcı bir örgütlenmeye dönüştürür. Gezgin muhafızların dağıtılması, burjuva cumhuriyetçi 50 valinin görevden alınıp yerlerine kralcıların geçirilmesi, lejitimistlere karşı hoşgörü vb., bütün  bunlar ayaklanmayı kışkırtmıştır. Fakat Napoleon’un gerçekleştirdiği askeri gösteriden korkuya kapılan Kurucu Meclis sonunda, bazı yasal düzenlemelerden sonra kendini feshetmeyi kabul eder. Meclisteki burjuva cumhuriyetçiler ile demokrat cumhuriyetçiler, işçilerin örgütlenme merkezleri olan kulüplerin yasaklanmasını öneren kabinenin tasarısını onaylar. Anayasanın örgütlenme hakkını tanımasını hiçe sayarak, kulüpleri yasaklarlar. Çünkü artık Şubat cumhuriyeti değil, yerleşmiş bir cumhuriyet vardır. Kurucu Meclis, Avrupa karşı-devrimiyle ittifak kurulması doğrultusundaki kabine çalışmalarını da benimsemiş ve onaylamıştır.

Kurucu Meclis 4 Mayıs 1848’den 26 Mayıs 1849’a kadar var olur. Yasama Meclisiyse 28 Mayıs 1849’da kurulur ve 2 Aralık 1851’de Bonaparte’ın darbesine kadar varlığını sürdürür. Ulusal Yasama Meclisinin seçiminde, kralcı burjuvazinin Düzen Partisi ile kızıl parti çalışma yürütür. Bu iki partinin arasında National’in burjuva cumhuriyetçileri, şimdiki adlarıyla Anayasanın Dostları bulunur. Kızıl parti, sosyal-demokrat partidir ve küçük burjuvazi ile işçilerin partisinin birlikteliğiyle oluşmuştur. Düzen partisi, Yasama Meclisi’nde çoğunluğu elde eder. Demokrat partinin meclise girmedeki başarısızlığı ve küçük burjuvaların iflasları, onları sosyalistlere yakınlaştırır ve sonuçta kızıl parti adında bir ittifak kurulur.

Köylüler ve taşranın önemli bölümü, Bonaparte’ın uygulamalarıyla hayal kırıklığına uğramıştır. Kızıl parti de onlara çıkarları adına propaganda yapmaktadır. Böylece köylüler devrimci bir konumlanışa meyleder.

Şehirli küçük-burjuvazinin temsilcisi Montagne (Demokrat Parti) 13 Haziran 1849’da sokak gösterisi yapar ve bu gösteri de burjuvazi tarafından bastırılır. Meclis’te Montagne’in temsilcisi kalmaz, meclisteki kürsü özgürlüğü kaldırılır, meclis tümüyle kralcı burjuvaların eline geçer. Orta sınıflara dönük gerici uygulamalar tüm Fransa’yı kaplar; sıkıyönetim, derneklerin yasaklanması, basının susturulması, memurlar arasında ayıklamaların yapılması, demokrat küçük burjuvazinin ulusal muhafızlar içindeki kuvvetlerinin dağıtılması… Bu uygulamaları yaşama geçiren Ulusal Yasama Meclisi’ndeki kralcı burjuvazinin (Düzen Partisi’nin) temsilcileridir. Macaristan, İtalya ve Almanya’da da karşı-devrim kazanır. Fransa’da kralcı görüşler meşruiyet kazanır, cumhuriyet mecliste yerilmekte, krallık ve Kutsal-İttifak yüceltilmektedir. Roma’nın Fransa ordusu tarafından işgali de Düzen Partisi’ni iyice güçlendirir. Paris’teki sıkıyönetim kaldırılıp, basın yeniden faaliyete geçince, gizli dernekler yaygınlaşır ve güçlenirken, orta sınıflar da devrimci eğilimler oluşmaya başlar.

Yasama Meclisi, il meclislerinin seçimi nedeniyle yasamaya ara verir. İl meclisleri, anayasanın değiştirilmesini onaylamazlar. Tümüyle kralcı burjuvazinin elinde olan Ulusal Yasama Meclisi tekrar toplandığında Bonaparte ile meclis arasında uyuşmazlıklar yaşanır. Sürgündeki kral ailelerinin geri çağrılması konusunda da meclis ile Bonaparte arasında sürtüşme olur. Bonaparte, 1 Kasım 1849’da kralcıların temsilcilerinden oluşan Barrot kabinesine son verir ve kendi Hautpoul kabinesini (kâtipler kabinesini) kurar. Bu kabineyle hükümet inisiyatifi, mali aristokrasinin eline geçer.

1849’da başlayıp 1850’de iyice belirginleşen sanayi ve ticaret atılımı sırasında, köylüler çöküntü içerisindedir; ürünlerinin fiyatları düşer, tefecilerin sömürüsü ve vergiler altında ezilirler. Köylülerin toprakları küçülmekte, toprakların verimi düşmektedir. Köylülerin borçları ve topraklarının ipotekleri artmakta, borçlarının faizleri yoluyla birey kapitalistlerce sömürülmekteler. Kapitalist sınıf, devlet vergileri yoluyla da köylü sınıfı sömürmektedir. Köylülerin çıkarı, sermayenin alaşağı edilmesidir. Bonaparte’ı seçen köylüler olmuştur, fakat içki vergisinin yasayla tekrar uygulanması (20 Aralık 1849), onları Bonaparte’a karşı konumlandırmıştır. Fransa’da 12 milyon insan bağcılıkla geçinmektedir ve on yıllardır halk içki vergisine karşı çıkmaktadır. Köylüler, şarap tüccarları ve şarabı tüketen işçiler, bu vergiye karşıdır. Köylülerin sınıfsal çıkarları burjuvaziye karşıttır. Bu nedenle işçi sınıfı ile müttefik olabilirler. Durağan bu sınıf, içki yasasıyla birlikte devrimcileşir. Köylüleri düzene kazanmak için bazı yasalar çıkarılsa da, bunlar etkisiz kalır ve tersine köylülerin devrimcileşmesine yararlar.

13 Haziran 1849’daki küçük burjuva gösterisi sonrasında sürgün edilen Montagne temcilerinin yerini doldurmak için ara seçim yapılacaktır. 10 Mart 1850 ara seçiminde, küçük burjuvaların temsilcileri (Montagne) meclise girer. Düzen Partisi yani meclis ile Bonaparte arasındaki sürtüşmeler yerini, Montagne’e karşı birlik halinde davranmalarına ve bazı önlemlerle uygulamaları yaşama geçirmelerine bırakır. Artık genel oy sisteminin kaldırılması, burjuvazi tarafından dillendirilmektedir. 28 Nisan’da yapılan seçimde de Montagne tekrar zafer elde eder. Buna Düzen Partisi genel oy sistemini kaldıran bir seçim yasasıyla karşılık verir. Bir de basın yasası çıkarılır. Böylelikle hem devrimci parti, hem de demokrat parti sahneden çekilir. Montagne meclis’te seçim yasasına dirense de, yasa geçirilmiştir. Proletaryaysa gönenç içerisinde hareketsizdir. Ayrıca Paris’te güçlü bir ordu bulunmaktadır ve basın susturulmuş durumdadır. Bu nedenlerle proletarya bu yasaya karşı harekete geçmez.

Bazı eksikleri olsa da Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları’nda değerlendirdiği olaylar ve süreçler özetle böyledir.

***

Devrimleri, “tarihin lokomotifleri” olarak gören Marx, 1848-49 Fransız devriminde tarihin hızlandığını ve yoğunlaştığını gözlemektedir. Fransız burjuvazisinin gericileştiğini gören Marx, onun proletarya hareketi karşısındaki karşı-devrimci eylemini anlatır. Sanayi burjuvazisi de dâhil olmak üzere tüm burjuva sınıf, proletaryanın burjuva taleplerle bile olsa tarih sahnesine çıkmasından korkuya kapılmış, onun karşısında gericileşmiştir. Burjuvazi, burjuva demokrasisini/cumhuriyeti getiren proletaryadan, bunun ötesini de zorlayacağından korkmuştur. Haziran 1848’deki proleter ayaklanmayı şiddetle bastıran Fransız burjuvazisi, toplumsal ilerlemenin önünü tıkayan gerici bir gücü oluşturmaktadır. Tarihsel ilerlemenin ve devrimci hareketin temel gücü, artık proletaryadır. Proletarya siyaset sahnesine kendi bağımsız kimliğiyle çıkmalıdır.

Şubat devrimini gerçekleştirirken proletarya, hem kendisinin hem de burjuvazinin çıkarlarını koruyan bir cumhuriyeti kuracağı inancındadır. Fakat Haziran 1848’deki ayaklanmasının acımasızca bastırılmasıyla, burjuvaziye karşı yürüttüğü bu savaşla, sınıf bilincinin oluşumunda bir dönüm noktası geride bırakılır. Haziran ayaklanması, modern toplumun iki sınıfı arasındaki ilk büyük savaştır. Haziran ayaklanmasının kanla bastırılması, proletaryanın burjuva hayallerinden kurtulmasını sağlamıştır. Haziran ayaklanmasının sonrasında, artık şu kavrayış ortaya çıkmıştır: “Burjuvazi yıkılsın! İşçi sınıfının Diktatörlüğü!” Yani burjuvazinin demokratik ideallerini terk ettiği koşullarda, artık gündemde proletarya devrimi vardır. Belirtmek gerekir ki, proletaryanın sınıf “diktatörlüğü” kavramı ilk kez, Fransa’da Sınıf Savaşımları’nda formüle edilir.

1848-49 Fransız devriminde Haziran proletarya ayaklanmasının yenilmesinin önemli bir nedeni, köylülerin ve şehirli küçük-burjuvazinin işçileri desteklememiş olmasıdır. Fakat bu kesimler sınıf mücadeleleri içerisinde, giderek proletaryaya yakınlaşmış ve burjuva cumhuriyetle uzlaşmazlığa düşmüştür.

1848-49 devrimleri Fransa, Almanya, Polonya, Macaristan ve İtalya’da yaşanmıştır. Fransa’da 1849 Haziranından itibaren iktidardaki Düzen Partisi’nin karşı-devrimci siyaseti, Bonaparte’in diktatörlüğünün yolunu açmış, 1849 yazında Almanya’daki en son devrimci merkezler ezilmiş, Macaristan’daki devrim, çar birliklerinin de yardımıyla yenilgiye uğramış, İtalya’daki devrimci hareketse Avrupa karşı-devriminin birleşik güçlerince dağıtılmıştır.

Devrimler, bunalımların ardından gelirler. 1847 bunalımının ardından 1848 devrimleri gelmiştir. Yeni bir devrimse, ancak yeni bir bunalımın ardından olanaklıdır.

1848 devrimlerinden sonra gerçekleşen burjuva devrimlerinde, gericileşen burjuva sınıflar, halkın devrim sürecine katılımına soğuk bakacak ve hatta bunu engellemeye çalışacaklardır. Bu devrimler görece daha fazla tepeden inmeci olmaya ve sürece yayılan reformlarla gerçekleşmeye eğilimlidirler. Bu konuda, Türkiye burjuva devrim sürecini örnek olarak vermek mümkündür.

Fransa’da Sınıf Savaşımları’yla aynı yıl, Mart 1850’de yazılan “Merkez Komitenin Komünist Birliğe Çağrısı”nda Marx ve Engels, Komünist Manifesto’daki devrim modelinde kısmi revizyon yapmaktadır. Manifesto’da 1789 Fransız devrimi örnek alınarak burjuvazinin ilericiliği verili kabul edilmiştir. Şimdi gericileşen burjuvazinin yerini, küçük burjuvazi almakta, demokratik burjuva ideallerin taşıyıcılığını bu sınıf üstlenmektedir. Arkasındaki proletaryanın zorlamasıyla küçük burjuvazi, gericileşen burjuvazinin karşısına çıkacak, proletaryanın baskısı sayesinde burjuva devrimci ideallere bağlı kalacaktır. Proletarya, küçük burjuvaziyle birlikte yürüyeceği yere kadar yürüdükten sonra, küçük burjuvazinin daha fazla iteklenemeyeceği noktada, devrim bayrağını onun elinden devralarak, kendi devrimini gerçekleştirecektir. Bu formülasyonun adı, “sürekli devrim”dir. Devrimin sürekliliğinin koşulu, proletaryanın başından itibaren kendi bağımsız siyasal örgütlenmesine sahip olmasıdır. Ayrıca, devrimin başlangıcından itibaren proletarya, küçük burjuvaziye dönük güvensizliğini ortaya koymalıdır. Peki küçük burjuvaziyi ileri itmek zorunda olan proletarya, siyasal eğitimini nereden alacaktır?.. Manifesto’da proletarya, burjuvazinin açtığı yolda ilerlerken, siyasal eğitimini alacak bir sınıf olarak kavranmaktadır. “Sürekli devrim” formülasyonundaysa, küçük burjuvaziyi belli bir doğrultuda iteklemesi gereken proletaryanın, nihai hedefinin bilincinde olması gerekir. Fakat proletarya bu bilince nasıl ulaşacaktır?.. Çağrı’da bu sorunun cevabı Komünist Birlik’e yapılan vurgularla, komünistlere daha çok iş düşeceği sezgisiyle verilse de, daha fazlası ve ilerisi bulunmamaktadır. Öncülük ve örgüt teorisinin geliştirilmesi, emperyalizm döneminde Lenin’e ve Bolşeviklere kalacaktır.

[MANTIK]: MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

[DEVRİM BİLİMİ]

E-KİTAP AKTÜALİTEYE MARKSİST YAKLAŞIM: PERSPEKTİFLER

MARKSİZM NEDİR? KLASİKLERİ OKURKEN

MARKSİZM: ANAHTAR TERİMLER VE TEMALAR

MARKSİZM: TOPLUM VE SİYASET BİLİMİ

MATERYALİST DİYALEKTİK TEORİ (MDT)

MARKSİST İKTİSAT

GÜNCEL MESELELER

KİTAP İNCELEMELERİ

SSCB'YE DAİR...

TARİH BİLİMİ

EVRİM GERÇEĞİ

ÇEŞİTLİ KONULAR

LİDER

Karl Marx - Kapital

Kısa Sovyet Film ve Belgeseller [Türkçe]