Marksist Araştırmalar'da teorik incelemeler, pedagojik metinler ve eleştiri yazıları yer alır.
E-KİTAPLAR
MAR SEÇKİ 1
MAR SEÇKİ 2
MAR SEÇKİ 3
MAR SEÇKİ 4
MAR SEÇKİ 5
MAR SEÇKİ 6
MAR SEÇKİ 7
MAR SEÇKİ 8
MAR SEÇKİ 9
MAR SEÇKİ10
MAR SEÇKİ 11
MAR SEÇKİ 12
MAR SEÇKİ 13
MAR SEÇKİ 14
MAR SEÇKİ 15
MAR SEÇKİ 16
21 Temmuz 2013 Pazar
Komünizm Tarihin Çözülmüş Bilmecesidir – Karl Marx
Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın Önsözü
Hazırlayan: Mahmut boyuneğmez
İnsanlar, toplumsal var
oluşlarını üretirken, bireysel iradelerinin ürünü olmayan, geçmişten
devraldıkları belirli üretim ilişkileri içerisinde bulunurlar. Üretim
ilişkileri, insanların sahip oldukları üretim kapasitesine, üretim beceri ve
bilgilerine, üretim tekniklerine, üretimin organizasyon biçimlerine uygundur.
Üretime katılan bu güçler arasındaki ilişkilenme biçimleri, üretim ilişkileri olarak
gözlenir. Tüm üretim süreçlerinde yer alan üretim ilişkileri toplamı, her
toplumun temelini ya da iktisadi yapısını oluşturur. Bu temelle etkileşimler
içerisinde hukuki ve siyasal üst-yapılar ile toplumsal bilinç biçimleri/ideolojiler
bulunur. Toplumsal maddi yaşamın üretim tarzı, başka bir deyişle üretimin
biçimi ya da üretim süreçlerinin kapsamında yer alan sınıfsal ilişkilerin
kuruluşu, toplumsal ilişkileri, siyasal ve entelektüel eylemleri/aktiviteleri ve
süreçleri genel olarak koşullandırır, onların gelişiminin ulaşabileceği
çerçeveyi çizer.
Toplumsal varlıklar olan
insanların aralarında var olan ve geliştirdikleri ilişkiler, onların toplumsal
bilinç biçimlerini, ideolojilerini belirler. Toplumların üretim sürecine
katılan ve aralarında belirli üretimsel ilişkilere sahip üretim güçleri, sahip
oldukları üretim ilişkileriyle birlikte tarihsel akış içerisinde gelişim halindedir.
Üretici güçlerin gelişimi, yeni sınıfların belirmesi, üretim tekniklerinde,
kullanılan üretim araçlarında gözlenen değişimi anlatır. Yaygın olarak var olan
ve baskın olan üretim ilişkileri, başka bir anlatımla hali hazırdaki sınıflar
arası ilişkiler, yeni ve farklı üretim güçlerinin belirmesiyle ve gelişerek
yaygınlaşması sonucunda, aşılması gereken ve eskimiş ilişkiler durumuna düşer. Var
olan toplumun bağrında gelişen yeni sınıflar/üretim güçleri ile bunların
arasındaki sınıfsal ilişkiler/üretim ilişkileri, hali hazırdaki mülkiyet
biçimiyle, var olan fakat yok olmaya yüz tutmuş eski sınıfsal ilişkilere,
dolayısıyla üretim ilişkilerine karşıtlık oluşturur. Üretici güçlerin toplamına
bakıldığında, bu güçlerin gelişimi, beraberinde yeni üretim tekniklerinin,
organizasyonlarının ve yeni sınıfların şekillenmesi demektir. Üretim
güçlerindeki bu gelişim, var olan ile gelişmekte olan üretim ilişkileri
arasındaki bir karşıtlığı, var olan ile gelişen sınıflar arasında bir karşıtlık
ve nihayetinde çatışmayı getirir. Eski üretim ilişkileri, gelişmekte olan yeni üretim
güçlerinin ayak bağı, onların engeli olur. Bir toplumsal devrim çağı boyunca,
gelişen üretici güçlerle ve onların arasındaki üretim ilişkilerinin biçimiyle,
mevcut üretim güçleri ve ilişkileri arasındaki çelişki aşılır. Böylelikle
toplumsal iktisadi yapıda yeni üretim güçlerinin ve beraberlerinde getirdikleri
üretim ilişkilerinin egemenliği kurulur. Toplumsal devrim çağı boyunca bilimsel
ve teknik ilerlemede geçmişte görülmemiş bir atılım, üretim tekniklerinde hızlı
bir gelişimle birlikte, üretim koşullarında büyük bir alt üst oluş ve yenilenme
gerçekleşir.
Yeni gelişmekte olan
sınıfsal güçlerin çıkarlarını, aralarındaki üretim ilişkilerini, düşünsel,
siyasal, sanatsal, dinsel, hukuki düzeyde temsil eden ve yansıtanlar, eski
toplumsal ilişkileri yansıtan, onların korunmasına ve yeniden üretimine yarayan
hukuki, siyasal, dinsel, sanatsal ve felsefi düşünüş biçimleriyle çatışmaya
girişirler. Toplumsal devrim çağının iki yanı bulunur; iktisadi temelde
gerçekleşen, yeni üretim güçlerinin ve filizlenip gelişen yeni üretim ilişkilerin
kuruluşu ve yaygınlaşmasını içeren bir yan ile buna bağımlı olarak şekillenen
bir üstyapısal çatışma ve alt üst oluş. Yeni gelişen güçler, eski sınıflarla ve
onların toplumsal düzenine karşı çatışmaya girerler. Bunun en bilenen örneği, burjuvazi
ve oluşum halindeki proletaryanın, kabaca 16.-19. yüzyıllar arasında, feodal
sisteme karşı mücadele yürütürken, bu dönemde iktisadi temeldeki değişim
tarafından koşullanmalarıdır.
Toplumsal dönüşüm süreci
olan toplumsal devrimlerin, maddi bir temeli her zaman vardır. Toplumsal
devrimlerde gözlenen toplumsal değişimi, çağlarının siyasal, ideolojik,
sanatsal üretimleriyle, entelektüel alanda geliştirilen yeni fikirlerle, açıklamak
doğru değildir. Eski toplumsal düzenin yok oluşu için, içerisinde yeni üretim
güçlerinin filizlenmiş ve gelişiyor olması, yeni ve gelişen üretim
ilişkilerinin maddi varlık koşulu olan sınıfsal güçlerin, yeni tekniklerin,
üretim organizasyonlarının belirmesi ve bilimsel atılımların oluşması
zorunludur. Yeni ve daha ileri üretim ilişkileri, yeni bir düzeni işaret eden
fikirlerle, ilerici siyasal eylemlerle, dini, sanatsal, hukuki yaratımlarla
kurulmaz. Bu fikirler, eylemler ve yaratımlar, toplumsal yaşamın maddi
yanındaki/üretim süreçlerindeki devrimci gelişime bağlı olarak gelişen,
toplumsal devrim sürecinin ürünleri ve aynı zamanda bu sürece katılan
öğelerdir. İnsanlığın, politik, sanatsal, hukuki ve düşünsel açıdan gündemine
aldığı sorunlar, aslında çözülmeye yüz tutmuş ya da çözümü için gerekli maddi koşulların
olgunlaşmış olduğu sorunlardır. Toplumsal devrim dönemlerinde toplumsal
sorunların çözümü için zorunlu olan iktisadi temeldeki değişim süreci devrimci
bir şekilde işlemektedir.
Burjuva/kapitalist üretim
biçimi, bağrında yeni toplumun üretici gücünü, işçi sınıfını oluşturmuştur. Bu
üretim biçiminde üretim teknikleri, makineler, teknoloji ve bilim, yeni ve daha
ileri bir üretim biçimini mümkün kılacak biçimde gelişmektedir. Toplumların tarih-öncesinin
karakteristik özelliği, üretim ilişkilerinin sınıflar arasındaki karşıtlık
biçiminde var oluşudur. Kabaca şimdiye kadar var olan toplumsal biçimlenmeler,
Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzının egemen
olduğu çağlarla anılabilir. Bütün bu çağlarda ya da bu çağlara egemen olan
üretim biçimlerinde, üretime katılan güçler, eş deyişle sınıflar arasında
uzlaşmaz karşıtlıklar bulunur. Proletaryanın tarih sahnesinde belirip, onun
çıkarlarını temsil eden politik, ideolojik, sanatsal ve diğer entelektüel
yaratımların gelişmesi, üretim tekniklerindeki, bilim ve teknolojideki
gelişmeler, tarih-öncesinin tüm toplumsal biçimlenmelerinde üretim süreçlerinde
gözlenen sınıfsal karşıtlığı çözüme bağlayacak, üretim ilişkilerinin çelişik
karakterine son verecek koşulların oluşumunu anlatır.
Devrimci fikirlerin,
politikaların, sanatsal yaratımların oluşumu, devrimci sınıfların varlığına
bağlıdır. Burjuvazi devrimci bir sınıf olarak belirirken, bu böyleydi. Şimdi
proletarya, kapitalist üretim ilişkilerine son verecek bir devrimci atılım
sürecini gerçekleştirmeye muktedir sınıftır. Kapitalist üretim ilişkileri
içerisindeki bir güç, çağımızın devrimci kapasiteye sahip sınıfı olan
proletarya, tarih-öncesinin sınıflı toplumlar dünyasına son verecek, kapitalist
üretim biçimiyle birlikte gelişen bilim ve teknolojiyi kullanarak, insanlığın
gerçek tarihini başlatacaktır. Bu yeni toplumsal biçimlenme, yeryüzündeki bütün
doğal ve toplum eliyle geliştirilmiş imkânlardan yararlanma hakkını yeryüzünde
doğmuş bütün insan soyuna sunacaktır. Çünkü doğanın olanakları, ürünleri ve
güzellikleri ile tüm insan soyunun emeğiyle şekillenmiş toplumsal-tarihsel
yaratımlar ve uygarlığın nimetleri, özel mülkiyet altında tutulamaz. Doğanın ve
toplumsal emeğin yaratımlarının burjuva sınıf tarafından özel mülkiyet altında
tutulması bir paradokstur. Bu paradoksun çözümü için gerekli koşullar,
kapitalist üretim tarzıyla birlikte yakalanmıştır. Dünya sosyalist devrim
süreci, yeni ve son toplumsal devrim süreci olacaktır.
20 Temmuz 2013 Cumartesi
İnsanın Özü – Mahmut Boyuneğmez
Camera obscura nedir?
“Camera obsura”, karanlık
kutu ya da fotoğraf makinesi anlamına gelmektedir. İçerisinde ters ya da baş
aşağı duran görüntü oluşur. Camera obscura, ışığın küçük bir delikten geçerek
karanlık bir kutunun içindeki yüzeye nesnenin görüntüsünü baş aşağı (ters)
yansıtması düzeneğidir.
“Camera obcura” benzetmesini
yapan, bu metaforu kullanan Marx’tır. Marx, Engels’le birlikte yazdıkları Alman
İdeolojisi adlı kitapta, bu metaforu, ideolojilerin işlevini açıklamak
amacıyla kullanır.
“Bilinç hiçbir zaman
bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz ve insanların varlığı, onların gerçek
yaşam süreçleridir. İnsanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde
sanki camera obscura’daymış gibi baş aşağı çevrilmiş bir biçimde
görülüyorsa, nesnelerin gözün ağ tabakası üzerinde ters durmalarının onların
dolaysız fiziksel yaşam süreçlerinin yansıması olması gibi, bu olgu da,
insanların tarihsel yaşam süreçlerine aynı şeyin olmasından ileri gelmektedir.” (K. Marx – F. Engels, Alman
İdeolojisi [Feuerbach], Çeviren: Sevim Belli, Beşinci baskı, Sol yayınları,
s. 45)
İdeoloji kavramını ilk
kez Alman İdeolojisi’nde kullanan Marx’ın, daha önceki eserlerinden
gelen bir yaklaşımı, burada daha olgun bir kavrayışla ifade ettiği
görülmektedir. Kavrayışı materyalisttir. İdeolojilerde bulunan fikirler, ahlak,
din ve hukuki tasarımlar, hatta hayal ürünü düşünceler bile, bu dünyanın ve
insanların ürünüdürler. İnsanların ideolojik fikirleri nasıl ürettiği
anlaşılmak isteniyorsa, dikkate alınması gereken temel gerçeklik, insanlar
arasındaki toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkilerin yansımaları ve yankıları,
ideolojiler alanında bulunur. İdeolojilerin oluşumunda ve yeniden üretimindeki
önemli bir düzenek “ters çevirme”dir. Gerçekliğin başağı, tersyüz olmuş biçimde
algılanması ve kavranması, ideolojilerin bir işlevidir.
İnsanların “dünyayı”
algılaması ve kavraması nasıl oluyor da ideolojik formlara dönüşebiliyor, nasıl
oluyor da “gerçeklik” baş aşağı bir biçimde algılanabilmektedir?.. İşte bu
“giz”in sırrı, toplumsal yaşamda, toplumsal pratiklerde ve ilişkilerde bulunmaktadır.
Ters çevirme ya da baş aşağılığın, kaynak ve kökeni toplumsal-tarihsel
yaşamdadır. İnsanların içerisinde bulunduğu koşullar, ilişki biçimleri
değiştiğinde, insanların gerçeklikle etkileşimi değişecek, gerçekliğin
algılanması ve kavranmasında kullanılan zihinsel düzenekler de
farklılaşacaktır.
Gerçekliğin algılanma ve
kavranma yoluna, başka bir ifadeyle gerçekliğin zihin düzleminde
yeniden-oluşturulma düzeneklerine burada değinmiyoruz. Bu konuda [İdeolojilerin
Realist Teorisi - Mahmut Boyuneğmez] adlı makalenin okunmasının
yararlı olacağını düşünüyoruz. Fakat bu konunun tartışılır olduğunu belirtmek
de gerekiyor. Zihinsel ideolojik düzenekler mi, ideolojik sanıların,
fikirlerin, duygulanım biçimlerinin oluşmasında rol oynuyor, yoksa “tersine
dönmüş bir dünya”daki olgular ve süreçler, insanların zihnine, herhangi bir
toplumsal belirlenmişliğe tabi olmayan insan beynine doğrudan yansıyor?.
Bize göre, toplumsal
ilişkilerin durumu, ideolojilerin oluşumunda belirleyici bir zemin sunmaktadır.
Yani (metafizik) ideolojiler, bir grup insanın uydurduğu basit bir yalan değil,
çarpık bir dünyanın, çarpık bir bilincidir. İnsanların maddi dünyayı üretme
biçimleri, onların düşüncelerini üretme biçimlerini de koşullar. Eğer üretim
ilişkileri sömürüye ve yabancılaşmaya dayanıyorsa, bu temel üzerinde yükselen
ahlak, din ve hukuk da bu sömürüyü "doğal" veya "kutsal"
gösteren birer ideolojik sis bulutu oluşturur. Kapitalist toplumda ilişkiler
"şeyleşmiş" bir biçimde yaşanır. İnsanlar arasındaki sosyal bağlar,
metalar arasındaki bir ilişki gibi görünür. Camera obscura burada devreye
girer: Gerçekte üretimi yapan "emek" iken, ideolojik düzlemde zenginliği
yaratanın "sermaye" olduğu sanılır. Öz ve görünüş arasındaki bu
kopukluk, ideolojik tersyüz oluşun zeminidir.
Öte yandan insanları, bu
ilişkiler içerisinde, gerçeklikle etkileşimleri içerisinde dikkate almak
gerekmektedir. Toplumsal yaşamın içerisindeki konumlanma noktası; aile, okul ve
iş hayatındaki ilişkiler üzerinden içine girdiği etkileşimler, ideolojik
motiflerin aktarımını sağlayan kurumlar, araçlar, kültürel pratikler… Bütün
bunların, ideolojilerin zihinlerdeki oluşumu ve sonrasındaki yeniden üretimi
açısından önemi bulunmaktadır. Aile, okul, medya ve iş hayatı; ideolojik
motiflerin aktarım istasyonlarıdır ve birey, bu kurumlar içinde sadece bir
"alıcı" değil, aynı zamanda “çarpık bilinci” yeniden üreten bir
öznedir. İnsanların gerçekliği algılaması ve kavramasında kullanılan yollar,
biçimler, gelecek kuşaklara benimsetilmekte, aktarılmakta, içinden geçilen bir
genel/toplumsal “eğitim” süreciyle onlarda yeniden oluşturulmaktadır.
Tarihsel-toplumsal süreçlerin içerisinde insanlar, yaşam koşullarındaki
değişimlerle, bilinçlerinde bir kırılmaya yol açacak kendi durumlarındaki
sarsıntılarla da karşılaşırlar. Bu durumlarda bireylerin, grupların ya da büyük
kalabalıkların bilinçlerinde, algılamalarında, düşünce ve davranışlarında
kaymaların, farklılaşmaların oluştuğu, yaşananların farklı anlamlandırılmaya
başlandığı gözlenmektedir. Toplumsal gerçekliğin bilimsel/realist kavranışı,
sadece zihinsel bir çabayla değil, toplumsal pratiklerdeki bir sarsıntıyla
mümkündür. Büyük krizler, savaşlar veya devrimci altüst oluşlarda bu durum
yaşanabilir.
Bu noktada, bir analoji
kurmak yararlı olabilir. Dünyadan bakan ve nesnel gerçekliği buradan
gözlemleyen biri için, güneşin gökyüzündeki hareketi, onun dünyanın etrafında
döndüğü algısını oluşturmaktadır. Fakat farklı konumlanışlar ve gerçeklikle
farklı etkileşim biçimleri, bundan daha farklı algılamaların oluşmasına da yol
açabilir. Ya da yüzyıllar boyunca dünyanın basık bir küre olarak değil de, bir
“düzlem” olarak algılanması hatırlansın… Tarihte bazı yeni pratiklerin
sonucunda gerçekleşen yeni gözlemler, bu konularda o güne kadarki algılama ve
kavrayış biçimlerini değiştirmiş, söz konusu gerçekliğin daha kapsamlı ve
derinlemesine soyutlanabilmesini sağlamıştır. İnsani olmayan nesnel gerçekliğe
ilişkin kavrayışımızdaki gelişme, bilimsel düşüncelerdeki ilerlemelerde
gözlenmektedir. Tarihsel-toplumsal ilerlemenin bir sonucu da gerçekliğin
bilimsel kavranışı ve soyutlanmasındaki gelişmedir.
Daha fazla uzatmayalım ve
ucu açık bir-iki soruyla okuru kendi başına bırakalım: Peki toplumsal süreçler
ve olguların kavranışı için ne denebilir?.. Doğa bilimlerindekine benzer bir
gelişimden, toplum bilimlerinin geniş alanında da bahsedilebilir mi?.. Eğer
öyleyse, toplumların bilimsel ve akılcı bir biçimde düzenlenmesi olanaklı
mıdır?.. Toplumun bilimsel açıdan kavranışında bir derinleşme için, ne tür
pratiklere, deneyimlere ihtiyaç bulunmaktadır?.. Sınıfsız bir dünya toplumunda
toplumsal ilişkiler şeffaf, anlaşılabilir, kolektif olarak yönetilebilir ve
bilimsel ilkelerle planlanıp düzenlenebilir olduğunda, metafizik ideolojilerin (astroloji,
dinler, ırkçılık, milliyetçilik, faşizm vd.) yerini realist/bilimsel
ideolojiler ve fikirler nasıl alır?..




